KEPİRTEPE KURULUYOR
26 Ağustos 1939 Cumartesi
Uzaktan bando sesi gelmeye başlayınca hepimiz toparlandık. Dünkü, özellikle akşamki konuşmaların büyük etkisi oldu. Herkesten önce Bekir Temuçin bir şarkıyı marş gibi söylemeye başladı. “Yaslı gittim şen geldim-Aç koynunu ben geldim.” Arkasından değişik marşlar başladı, “Dumlupınar geldik sana, yüz sürmeye toprağına.” Bu arada şiirler de başladı. “26 Ağustos sabaha karşı-Topların çelik ağzı çaldı bir hücum marşı…”Herkesin bir bildiği varmış ama nedense susuyorlarmış. Bu söz-ses kargaşası hepimizi heyecanlardırdı. Kahvaltımız oldukça canlı geçti. Bahçeye çıkınca gazeteci çocukları beklemeye başladım ama bir taraftan da çekiniyorum. Ya biri bir söz söylerse? Dünkü konuşmalara göre biz de Kepirtepe’ye (inşaate) gideceğiz, komanyalarımızı alırken İrfan Öğretmen, “Biz buradayız!” diye uyardı. “Dörtlü grup buraya!” diye tekrarladı. Ben sevindim. Atölyeye geçtik. İrfan Öğretmen, “Bir kapımız daha kalmıştı, başlamışken onu da elden çıkaralım dedik!” Arkadaşların da fikri bu. Tek kanatlı bir kapı, balkon kapısı. Oda kapıları ölçüsünde olacakmış. Onlardan farkı, alttaki büyük kapı görüntüsüne uygun görüntü verilecekmiş. Öğretmen çizimi çıkardı bir defa daha bize göstererek anlattı. Öğretmen karışmadan parçaları hazırladık, boş tezgahların üstüne dizdik. Öğretmen göz gezdirdi “Tamam!” deyince çalışmaya başladık. Kesme işini ben üslendim. Hasan çizdi, Mehmet Başaran’la Yusuf Asıl lambaları açtı. Planya, rende, düztaban oymalarını birlikte yaptık. Alıştırmalarda öğretmen de katıldı. Geçme uyumlarına göre numaralanarak öteki kapıların yanına koyduk. Öğlede hiç aralık vermediğimiz için öğretmen bizi vaktinde önce serbest bıraktı. Yakında bulunan Özdilek kırtasiyeye gidip gazete aldım. Gazete de 26 Ağustos 1922 tarihinde kazanılan zafer anlatılıyor, günümüzle ilgili bir şey yazmıyordu. Sevindim, “Demek ki söylendiği gibi savaş falan yaklaşmamış. Belki askere çağırmalar da sözde kalır!” deyip arkadaşların yanına gittim. Bu sıra Kepir’den öteki arkadaşlar geldi. Hepsi neşeli. Gazeteyi kimseye göstermedim. Kimileri topu özlemiş, hemen voleybola sarıldı. Kimileri de yeni okulda hemen bir futbol alanı açıp maç yapmayı önerdi. Ömer Uzgil Öğretmen bahçeye çıkınca Okuma saatimizin başladığını anlayıp kitaplarımızın başına oturduk. 1. saatte artık öğretmen beklemiyoruz. 2. saatte ise boş kalmayacağımız artık kesinleşti. Ben gene de hazırlıklı oluyorum. Kuyucaklı Yusuf’la okuma kitabım, yedek olarak yanımda. Okuma saati olduğuna göre “Ne okuyorsun?” diyen olursa “İşte” diyeceğim. Gerçek çalışmalarım ise, matematik, Almanca, tarih. En candan çalıştığım matematik, özellikle de geometri. Bu saatte Kuyucaklı Yusuf’u okuyorum. Bu kitabı hem sevdim hem de ikinci kez okuyunca daha iyi anladım. Kişileri ayrı ayrı tanıdım. Yaban’daki kişilerle çok benzerlik buluyorum. Aynı kişiler zaman zaman Çalıkuşu’nda da ortaya çıkmıştı. Fikret Madaralı Öğretmenin Samsun/ Çukurbüklüleri gibi iki tarafı da kışkırtıyorlar, arkadan vuruyorlar. Rüşvet alıp vermeler de her yerde var. Yemekte gene biz bizeyiz. Çoktandır görmediğim Ahmet Gökay Ağabey gelmiş. Yanında kendisinden yaşlı biri var. Her halde öğretmen değildir. 2. Okuma saatine Namık Öğretmen geldi. Namık Öğretmen açık konuşan biri. “Duydum ki, bu saatlerde oturup okuyacağınız yerde kalkıp geziyor, çalışan arkadaşlarınıza zarar veriyormuşsunuz. İş içinde yetişen insanlar olarak size bu türlü davranışları asla yakıştıramıyorum. Duyuyorum ama inanamıyorum da. Kendi gözümle görmeden inanmayacağım için bundan böyle gelip gelip gözleyeceğim. Uyumsuzluk yapanları da asla affetmeyeceğim. Ne yapacağımı merak etmeyin, cezalandıracak değilim! Ancak, yüreğimdeki sevgiden kendilerine bir pay ayırmayacağım. Ben insanların birbirini sevmesini isterim, severse daha mutlu olacağına inanırım. Bu söylediklerimi anlamayan varsa, bunlar hala aramızda oturuyorlarsa, onlara şimdiden yarattıkları bu durumdan dolayı üzüldüğümü söyleyebilirim. Aramızda olduklarını sanmasınlar, yapayalnızdır onlar. Biz şakalaşırken, onlar da gülüyorlarsa, biz kederliyken onlar da kederlenmeye kalkıyorlarsa, bunları boşuna yapıyorlar. Bilsinler ki onların kederlendiği günlerde bizleri yanlarında bulamayacaklardır. Biz kaçmış olmayacağız. Biz hep yerimizdeyiz. Onlar bizden kopmuş, yalnızlığa kendilerini yuvarlamış olacaklardır. Bunu böyle bilsinler!” Öğretmenin uzun konuşmasını çıt çıkarmadan dinledik. Neden böyle konuştu? Kim, niçin bizi şikayet etti? Yoksa sürekli gözleyip, eğri davranışlarımızın artması sonucu bu günü mü seçti? Uzun uzun düşündüm. Namık Ergin Öğretmenle çalışma açısından hiçbir sorunum olmadı. İki aydır ayrı çalıştığım halde karşılaşınca sevgiyle baktığını, bana güvendiğini anlıyorum. Bu sözlerinin de hiç biri bana değil biliyorum. Ancak onu üzen tavırların bilinmesinde de yarar gördüğüm için öğrenmek istiyorum. Öğretmen saat bitiminden beş on dakika önce ayrılı. Üstelik ayrılırken de “Allahaısmarladık!” ya da “İyi geceler!” türünden bir söz söylemedi. Demek çok kırılmış! Yatmaya giderken bu gece de neşemiz yok. Sanırım durumdan çok sıkılanlar var. İdris Destan bu konuda sabrı az olanlardan biri. Merdivende yürüken durdu birden “Offfff, ne oluyoruz yahu, her gece sıkıntıyla yataklara seriliyoruz!” Mehmet Yücel yanındaydı, eliyle ağzını kapattı, “Annenin ninnisini mi bekliyordun?” deyip sarıldı. Yakın arkadaşları başına toplandılar. İdris Destan şakacıdır, çok konuşur ama, sevimlidir. Hepimiz severiz. Ben de yanına gittim. Baktım, kıkır kıkır gülüşüyorlar, geri dönüp yattım. İdris haklı. “Ne oluyoruz böyle, her gece bir üzüntüyle yataklara giriyoruz!” Oysa görünüşte yıllık çilemiz bitmek üzere, kendi okulumuzu kurup gönlümüzce okuyacağız, içine düştüğümüz göçebelik bitecek! Bunları, içten içten düşündüm. Bu tür olayların etkisinde kalmıyorum sanıyorum ama galiba yanılıyorum. Alpullu’dan ayrılalı beri doğru dürüst rüya bile görmüyorum. Bu, iyi mi kötü mü? Babam “Bazen rüya görmek insanı rahatlatır, rüyalar sıkıntıların atılmasına yardımcı olur!” derdi. Böyle sıkıntılı yatınca rüya görmek istiyorum ama yazık ki istemekle olmuyor. İnsan çok isteyince rüya bile göremiyor galiba! Duvardaki ışık kımıltılarına bakıp onları birşeylere benzemeye çalışırken uyudum…
28 Ağustos 1939 Pazartesi
Bir haftadır bando ile kalkıyoruz, iyice alıştık. Gerçi ilk günlerdeki ilgiyi duymuyoruz. Ancak bandocular da giderek daha coşkulu çalıyorlar, onlar mı ustalaştı yoksa biz mi iyice alıştık! Bugün de Kepirtepe’deki (inşaat) işimize gidiyoruz. İrfan Öğretmenle beraberiz. Dün geç vakte dek okulun alt katındaydık. Alt kat pencerelerini, kapılarını taktık. Kaba sıva yapılmış. İnce sıvası da iki gün içinde yapılacakmış. Arkadaşlardan bir grup iki usta ile sürekli çalışıyorlar. Birinci kat üst betonu dün tamamlandı. Bugün ıslatılıyor. Öğretmenler de durmadan çalışıyor. Mustafa Saatçı ile İbrahim Ertur Nazmi Aybar Öğretmenle elektrik işlerini sürdürüyor. Bina yapılırken yapılması gerekiyormuş. Mustafa Saatçı elektrikçi olmuş. Biz gölgede çalışıyoruz. Salih Baydemir’ler mutfakla yemekhane kiremitlerini diziyorlar. İki bina uzaktan kocaman olarak görünüyor. Sıvası yapılınca daha güzel görünecek. Alt katlar biraz karanlık olacak. Pencereler küçük. İrfan Öğretmen “Elektrik kurulunca bol bol aydınlatılır!” diyor. Geçen gün Ahmet Ağabeyle konuşan kişi (Onun adı da Ahmet’miş) Elektrik santralı kuracakmış. Biz çalışırken Okul Müdürümüz geldi. İrfan Öğretmene “Yukarısı sıvanınca orasının da kapıları hemen takılacak mı?” diye sordu. İrfan Öğretmen en üst katın bile tamam olduğunu söyleyince Müdür Bey çok sevindi, “Koordine çalışma buna denir, işler saat gibi tıkırında yürütülüyor!” dedi. Çerçeveleri taktık ama güney tarafın arkası toprak yığını, üstünden geçenler olunca topraklar çerçevelere gelip dayanıyor. Hatta içeriye bile yuvarlanan parçalar olmuş. İrfan Öğretmen Namık Öğretmene bunu söyledi. Namık Öğretmen hemen kamyonu oraya çektirip birikmiş toprakları attırdı. O taraf da açılmış oldu. İşimizin bittiğini söyleyern İrfan Öğretmen defterini çıkarıp odaları ölçtü. Uzun metrenin bir ucunu bana tutturdu. Tekrar tekrar ölçtük. Öğretmenle belki on kez ayni yerleri ölçünce dayanamadım, sordum. Öğretmen “Pazartesi günü öğreneceksin!” dedi. Bu kez daha kafam karıştı. Neden pazartesi? Yarın, yarından sonra değil de pazartesi? Öğretmen “Madem çok öğrenmek istiyorsun söyleyeyim, yarın gene burdayız, zaten cumartesi, sonraki gün pazar, aynı zamanda bayram, 30 Ağustos Bayramı. Pazartesi günü bu salon için çift yataklı karyola yapacağız. Alabildiği kadar çok karyola yerleştirmek niyetindeyiz. O nedenle ince ince ölçüyoruz. Alt katlar bir süre için yatakhane olarak kullanılacak. Açıkçası bu kışı buralarda geçireceksiniz. Bu nedenle işlerimiz çoğaldı, daha doğrusu iş içinde iş çıktı. Karyolaları yapmak kolay ama adedi çok olacak. Şimdiki durumda 80 öğrencimiz var, 40 çift katlı karyola demektir. Karyola dediğime bakma bizim dilimizde bunlara ranza denir. Şimdi bizden istenen 75 ranza, yani 150 kişilik yer. Bu çok büyük bir iş demektir!” Öğretmenden özel olarak öğrendiğim bilgileri gerçeği ölçüsünde değerlendiğimi sanmıyorum, atölyede çalışmak için zorlukları göze alacağımı düşündüm. Kamyonla gelip gitmeyi nedense ben de sevmemeye başladım. İrfan Öğretmenin verdiği bilgiler sonunda uzun bir süre daha Lüleburgaz’da kalacağımızı anlamış oldum. Oysa daha önce 15 Eylül tarihinde taşınacağımız söyleniyordu. Paydos edip dışarıya çıktığımızda üst beton tamamlanmış, çalışanlar aşağıya inmişti. Namık Ergin, Hasan Çevik Öğretmenlerle iki usta yemekhane çevresinde geziyorlardı. Yarın onların duvarlarına başlanacakmış. Dökülen beton dört gün ıslanıp olgunlaşacakmış. Bu zaman içinde yemekhane ile mutfak bitecekmiş. Yemekhane kiremitlenmiş, mutfak yarı durumda, yarın tamam. Biz de gittik, baktık. Hamdi Bağ Öğretmen bana “Nasıl, bıraktığınıza benziyor mu? Yeni durumunu beğendiniz mi? ” diye sordu. Büyük binayı göstererek, “Oranın çatısına seni çıkaracağım, o yüksek köşelerde sen dolaşacaksın, buna hazır ol!” dedi. Arkasından “Korkma korkma, çıkarsak beraber çıkacağız!” diyerek güldü. Naci Öğretmense gülerek “Benim bildiğim İbrahim, insanların erebildiği yerlerden, yapabildiği işlerden korkmaz!” diyerek beni yüreklendirdi. Naci İnan Öğretmen bana güven duyduğunu göstererek benim de onun hakkında derin saygımı gün günden arttırmaktadır. Dokuz aydır Naci Öğretmenin derslerinde en küçük bir uyarı görmedim, haksız bir tavırla karşılaşmadım. Yanlışlarımı kusur saymadan kendi gerçeği içinde düzelttirdi. Böylece kusur kesinlikle başarıya dönüştü.
Oldukça geç döndük. Kamyondan inip temizlenip akşam yemeğine oturduk. Yemekte konuşmalar, nedense okuma saatlerine dönüştü. Öneri, “İnşaatten geç dönelim, 1. Okuma saati kalksın!” Bunu Ömer Uzgil Öğretmene kim söyleyecek? İsmet Yanar kahraman olmak istedi, “Ben söylerim!” dedi. Gerçekten yemekten sonra gitmiş, konuşmuş. Ömer Uzgil Öğretmen “Ben inşaatte çalışan arkadaşlara programları için bir söz söyleyemem. Ama isterseniz akşam yemeğini az öne alıp okuma saatini birleştiririz!” demiş Arkadaşlar bir türlü karar veremediler. Ömer Uzgil Öğretmen geldi, değişiklik nedenlerini sordu. Sonunda da “Zaten şurada kaç günümüz kaldı, beş on gün sonra kendi okulumuza taşınacağız!” dedi. Böylece üçüncü göçümüzün tarihi belli oldu. Öğretmen fazla kalmadı. Ayrılırken de “Çok çalışıyorsunuz, anlıyoruz, az daha sabredin, taşınınca bu işler biraz daha yoluna girecek!” dedi. Öğretmen gidince konu üzerinde duran olmadı. Ancak İsmet Yanar’ın cesareti alkışlandı. İsmet Yanar’ın adı da Kahramanlar arasına katıldı.
Arkadaşların henüz bilgileri yok; yatacağımız karyolalar, tahta olacak. iki katlı olacak, sıkışık olacak. Üstte yatanlar ayağa bile kalkamayacak. Altta yatanlar sürekli kambur olarak duracak. Hele güneş görme olanağı hiç ama hiç olmayacak. Bunları benim söylemem doğru olmaz, biz karyolaları yaparız kurulduğu zaman gerçek meydana çıkar. Olayı böyle saklamaya karar verdim ama kendim çok üzüldüm. Edirne’de rahat yataklarda, yaylı karyolalarda yatardık. Alpullu’da onların yerine başkaları geldi. Lüleburgaz’da onlar da değişti. Yaz olduğu için ayırdına pek varmadık. Şimdi tahta sedirlerde yatınca bakalım ne yapacağız? Giderek zorluklarla karşılaşacağımı anlamaya başladım. Ama işte nerdeyse bir yılı geçti, ötekiler de geçecektir, deyip gözlerimi yumdum. Köyde de karyolada yatmıyordum ya!…
29 Ağustos 1939 Salı
Öteki köşeden birisi “Askercikler bizi uyandırmak için ta oralardan buralara geliyorlar, zahmet etmeseler!” gibi sözler etti. Uyuduğunu sandığımız bir çok arkadaş birden gülmeye başladı. Meğer herkes uyanıkmış. Birden kalktık. Kahraman İsmet Yanar “Siz bandodan mı rahatsız oluyorsunuz? Pekala yarından sonra size bando çaldırtmayacağım. Gidin kendi bandonuzu kendiniz kurun!” dedi. “Cart kaba kağıt, bunu nasıl yapacaksın?” diye soru soranlar oldu. İsmet gayet rahat bir tavırla “Yarından sonra 30 Ağustos Bayramı bitecek!” deyince kahkahalar koptu. Bu neşe ile kahvaltıya indik. Kahvaltıda aynı zıtlaşmalar bir süre sonra yarınki törene katılıp katılmayacağımıza döndü. Bunu kim bilir? Yönetici olarak Ömer Uzgil Öğretmen! “Kim gidip soracak?”Arkadaşların çoğu gene “Kahraman İsmet Yanar!” dediler. İsmet hazır durumda; az uzağımda ama karşıma gelen bir masada oturuyor. Nasıl baktığımın ayırdında değilim ona bu tavrından hoşlanmadığımı belirtmiş olacağım. İsmet değişik bir sesle “Dayı gideyim mi?” diye sordu. Ben hiç duraksamadan “Dediğimi yapacaksan fikrimi söylerim, yapmayacaksan sormanın bir anlama olmaz!” dedim. İsmet, “Dediğini yapacağım!” deyince,Ben:“Sakın gitme, herkes her konuda bildiğini yaparken yöneticilerle dönecek işleri neden sen yükleniyorsun?” İsmet, “Tamam, benimkahramanlığım bu kadar!” deyip kesti. Arkadaşların bir bölümü bana baktı. Sanırım İsmet üstündeki etkimi yadırgadılar. Bana da “Sen ne karışıyorsun? ” demeye getiren sorular soruldu. Verdiğim yanıt kısa oldu. “İşinize karışmamıistemiyorsanız, siz gidin, isterseniz Okul Müdürüyle konuşun. Göreceksiniz, ‘Niçin konuştunuz?’ gibilerde bir sorum olmayacak!”
Öğretmenler çıkınca arkadaşlar kamyona doğruldular. İrfan Öğretmen bizim atölyeye ayrılınca bizim dörtlü grup gene yerinde kaldı. Öğretmen bir süre tezgah üstünde bir şeyler çizdi, sonra da bir kağıda rakamlar yazdı. Bana “Kerestecilere beraber gitmiştik, yerlerini biliyorsun, orada Naci Bey olacak, genç, sarışın uzun boylu, yoksa oradaki birine sor, bu ölçülerde keresteleri var mı? Varsa sayı olarak ne kadar var? söylenen sayıları buraya yaz!” Öğretmenin söylediği yeri biliyordum. Ayrıca Naci Beyi de tanıyordum. Geçen yıllarda onu çarşıda, pazarda gördüğüm gibi buraya geldikten sonra da öğretmenlerle birlikte sinemada, voleybol oyunlarında yakından tanımıştım. Gittim. Naci Bey oradaydı. Kağıdı verdim. Baktı, ellerinde bulunan ölçüleri o da bir kağıda yazdı. 6X6, 6X7, 7X7, 6X8, 5X6, 5X7, 5X8, 8X8 rakamları sıralanmış pusulayı alıp geldim. Öğretmen bir süre daha yazıp çizdikten sonra bizim kerestelerin yanına gitti, “Şunları, şunları ayırın!” diye ayrılacakları gösterdi. Ayırdık. Ayırdıklarımızdan altı adet 180, altı adet 90 cm’lik parçalar kestik, planyadan geçirdik. Öğretmen çizimler yaptı, geçmeler hazırlandı sonunda geçici olarak yaptığımızı ayağa kaldırdık. Acayip, üst üste iki masa gibi bir şey çıktı. Öğretmen gülerek “İşte sizin yeni karyolalarınızın numunesi!” dedi. Gerçekten alt masa yerden 25 cm yüksek, üst masa da ondan 90 cm yükseklikte, yanlarda kuşakları bulunan bir yanı merdivenli yataklık ortaya çıktı. Öğretmen “Bu bir ranzadır!” dedi. Güldük. Fazla bir fikrimiz yoktu. Öğretmen, “Askerlerde çoğunlukla, hapishanelerin ise tamamında bu tür ranzalar kullanılmaktadır; yer darlığı nedeniyle, geçici olarak biz de kullanmak zorundayız!” dedi. İlk ranzayı örnek olarak tutkallayıp bahçedeki okuma sıralarımızın yanına diktik. Öğretmen, kullandığımız kerestenin ölçülerinde çekimser kaldığı için başka kesme yapmadık. Öğlede öteki öğretmenler gelince kesin karar alınacak, pazartesi günü sürekli yapımına geçilecek. Biz konuşurken arkadaşlar Kepirtepe’den döndü. Hamdi Öğretmen doğrudan yanımıza geldi. Ranza örneğini çok güzel buldu. “Elinize sağlık, Müdür Bey de görmek ister, söyleriz, o gördükten sonra, süratle yapımına geçersiniz!” dedi. Hamdi Öğretmenin gelişi öteki arkadaşların dikkatinden kaçmamış, öğretmenin arkasından onlar da geldi. Kimisi “Ne güzel!” kimisi “Bunda yatılır mı? ” şeklinde tepki gösterdi. Hamdi Öğretmen bu kez düdüğü seslendirdi. Tören için düzene girdik, İstiklal Marşı’nı çok canlı söyledik. Öğretmen teşekkür etti. Öğle yemeğimizde bu kez gene benim tatlım vardı, tulumba tatlısı. Yan gözle bakıyorum, kimsenin tabağında zırnık kalmıyor. Verilse daha yiyecekler ama kimse üslenmiyor, bana, “Senin tatlın!” deyip geçiyorlar. Tulumba tatlısı, Revani, Kadayıf, Baklava benim tatlılarım. Ömer Uzgil Öğretmen duyurdu: 1. Yarınki banyo saatimiz bir başka güne ertelenmiş. 2. Akşam saat 10’a dek izinli imişiz. (Belediye-Halkevi bahçeleri için) 3. Sinemaya gidecekler Namık Ergin Öğretmene adlarını yazdıracaklar. Hasan, Mehmet Yücel, İsmet, Yusuf, Mehmet Başaran, Kadir, Salih, adlarımızı yazdırdık, sinemaya gideceğiz. Arkadaşlar voleybol oynadılar. Lüleburgaz grubu geldi ama ayrı takım yapmadılar. Salih Arı Öğretmenin oğlu geldi, Naci Arı, öğretmen olacakmış. Hakemlik yaptı. Babası gibi ince, uzun boylu. Öteki kardeşi ise doktor çıkacakmış. Bir kardeşi daha var, bahçede dolaşıyor, küçük. O ne olacak acaba? Kuyucaklı Yusuf’un yarıdan sonrasını okurken sıkılmaya başladım. Olayları şimdi daha iyi anımsıyorum. O zaman da okumak istemiyorum. Başlayıp bırakmayı ise kendime karşı dürüstlük saymıyorum. Zorla da olsa okuyacağım. Yarı uyur yarı uyanık okudum. Kalkıp bahçede dolaştım. Caddeye bakarken ilkokul arkadaşım İbrahim Sarıdemir’i gördüm. Kadir gösterdi. Soyadı Sarıdemir olmuş. Boyu uzamış. Askeri Lisede okuyormuş. Subaylar gibi giysileri var. Arkadaşlarıyla kolkola girmiş. Okulda iyi arkadaştık. Ben önce ablası Leyla ile arkadaş olmuştum. Daha doğrusu Leyla beni arkadaş seçmişti. 4. sınıf sonunda onu okuldan aldılar. Bu kez kardeşi benim yanıma ablasının sırasına geldi. Bir yıl da İbrahim’le oturdum. Leyla’ya karşı nasıl bir duygu taşıdımsa bunu bugün de tam bilemiyorum, İbrahim’e bir kez olsun “Ne oldu, Leyla şimdi ne yapıyor?” diye soramadım. Şimdi karşılaşınca gene bunu sormak isteyeceğim ama biliyorum ki gene soramayacağım. Leyla beni A ile yakınlaştırdı. Belki de bundan dolayı ona karşı büyük bir yakınlık sevgi duydum. Ne ilginç bir rastlantı, İbrahim’i az önce gördüm. Okuduğunu Kadir söylemişti ama buralarda göreceğimi hiç düşünmemiştim. Hatta Hasan’la karşılaşınca arkadaşları anarken Hasan “Okuyor ama buralara hiç gelmedi, Yaşar’da okuyor, üstelik o Denizci, öyleyken sık sık geliyor, görüyorum!” demişti. Bu nedenle İbrahim’i beklemiyordum. Oysa Leyla’yı bugün düşündüm. Hem de Kuyucaklı Yusuf’u okurken, birden aklıma geldi. Leyla benimle sırasını paylaşmıştı. Her türlü yardımı yapıyordu. Uzak yerden geldiğim için ödevlerimi yapamadığım ya da yetiştiremediğim zamanlarda beni kurtarıcı çabalarını hiç unutmuyorum. Böyleyken A ile başlayan arkadaşlığımı hoş görüyle karşıladığı gibi ilerlemesi için de yardım etti. Kuyucaklı Yusuf kitabında Yusuf’un, çok sevdiği halde Muazzez’in Ali ile evlenmesine razı olduğu gibi acaba, Leyla bunu içi yanarak mı yaptı? Eğer böyle yaptı ise benim için üzücü bir durum. Geçmiş günleri anımsarken Leyla bunu nasıl yorumluyor? Beni yargılayıp kınıyor mu? Yoksa yaptığı salt arkadaşlık ölçüleri içinde yapılmış bir yaklaşım mıydı? Bilmem kaçıncı kez bunları düşünerek kalkıp bahçenin öbür tarafına gidince de İbrahim’i gördüm. Ne rastlantı! Durdukça aklım karıştı, Kadir Pekgöz geldi. Köylüsünü görünce neden konuşmadığını sordum. Kadir, “Onu ben tanıyorum ama o beni belki de anımsamaz, o çoktandır köyden uzak. Karşı karşıya gelsek belki konuşurum ama yolda görüp durdurmam!” dedi. “Al benden de o kadar!” deyip konuyu değiştirdim. Şimdi Leyla’yı da görsem belki o da beni tanımayacak. Aradan dört yıl geçti. O okuldan ayrılıktan sonra bir kez İbrahim’le onlara gidince görmüştüm.O çoktan evlenmiş belki çocukları bile olmuştur. Kadir Lüleburgaz’a geleli benimle A’yı anımsatacak konuşmalar yapmıyor. Bu konuda bir şey mi düşünüyor, unuttu mu? Kendimi tarttım, akşamki filmleri düşündüm. Parka gidenler döndü. Hüseyin Orhan’ın gelenleri olmuş, sevinerek döndü. Ancak, Orhan “O haber doğruymuş bizim köyden de askere gidenler olmuş!” deyince duyanlar, ”Eyvah!” çektiler. Akşam yemeği gene askerlik üstüne sözler arasında yendi. Ömer Uzgil Öğretmen ellerini şaplatarak, “Bir dakika!” dedi, yarın için bilgi verdi. Yarın temiz giyinip hazırlanacağız. Saat 10-00’da öğretmenlerle birlikte Hükümet Meydanında gösterilecek yerde duracağız. Bekir Temuçin, kravat takıp takmayacağımızı sordu. Ömer Uzgil Öğretmen, “Hepiniz takarsanız, takın. Farklı olmayın!” dedi. Meğer herkesin kravatı hazırmış, takmaya karar verdik. Sinemada gene gördüğümüz bir film Bir Millet Uyanıyor’la-Zafer Yollarında adlı bir savaş filmi vardı. İkinci film anlatılıyordu. Kurtuluş Savaşı ile ilgili görüntüler vardı. “Yarınki Zafer Bayramı nedeniyle bu filmler seçilmiş!” dediler. Ben gene de gittiğime sevindim. Savaşlar hakkında belli bir fikrim oldu. Yolda, filmlerdeki savaş sözleriyle toplanan askerleri konuştuk. Arkadaşların sık sık sorduğu “Savaş olursa ne yapacağız? ” diye soranlara yanıt verenler oldu: ”Herkes ne yaparsa biz de onu yapacağız!” Filmler de bunu anlattı. Yattığımda, kendi kendime kalınca ben böyle soru sorup, yanıtlayarak rahat olamıyorum. Evi düşünüyorum. Ablamın, yengelerimin küçük çocukları, ağabeylerimin evden uzaklarda olması, yapılması bekleyen işler v.b. Daralıp kalıyorum. Uzun süre de hiçbir şey düşünmeden öyle uzanıp yatıyorum. Öyle dururken uyuduğumu sanıyorum.
30 Ağustos 1939 Çarşamba
Bu sabah gene bando beklerken, bando sesi yerine sokaktan yüksek sesler gelmeye başladı. İsmet “Gördünüz mü? Ben bandoyu durdurdum!” diye konuştu. “Çok konuşma dayın da seni şimdi susturur!” diyenler oldu. Bekir Temuçin, Hasan Üner, Yusuf Asıl ağızlarıyla düttürü düttürü yaparak indiler. İsmet onlara “Susun bacaksızlar!”diye bağırırken Namık Öğretmen duymuş, yüksek sesle “Deme öyle, onlar büyüyor, daha da büyüyecekler. Senin boyunu geçince utanırsın sonra!” dedi. Kahvaltıya indik. Cadde, araba, insan dolu. Hükümet Meydanına yönelmişler gidiyorlar. Hepimiz giyindik, kravat taktık. Ancak kravatlarımızı karşılıklı olarak çok eleştirdik. Gerçi bana kimse bir söz söylemedi ama, sıcak havada kravat benim hoşuma gitmedi. Kravatları çıkarmamızı önerdim. Bir de baktım ki tüm arkadaşlar birer birer çıkarmaya başladı. Ben de çıkardım. Yakaları ceket yakaları üstüne çıkarıp aynı görüntüyü kurduk. Ömer Uzgil Öğretmen görünce “En iyisini yaptınız, ben bile bu sıcaklarda takmak istemiyorum, çaresiz görev gereği takıyorum!” dedi. Sıra olduk. Sokaktaki insanlar arasından gösterilen yere gittik. Oldukça uzun bekledik. Askerler geçti, yeniden gelenler oldu. Daha sonra bir subay konuşma yaptı. Bando sürekli çaldı. Köprü tarafından atlılar geldi, düzgün adımlarla geçti. Arkalarından iri atlarla toplar geçti. Daha sonra onları askerler izledi. Bu geçmeler bir saat kadar sürdü. Hava çok sıcak olduğundan terlemeye başlamıştık. Neyse tören bitti. Biz de gene sıra ile okula döndük. Soyunup serin gölgelere indik. Öğle yemeğinde konuşmalarımız, atlar, toplar, biniciler üzerineydi. Köylü çocuğu olmasına karşın ata hiç binmemiş olanlar çoğunlukta çıktı. Kimi bindim diyenler de kuşkulu konuştular. Anladığım kadarıyla atla haşır neşir olan içlerinde bir bendim. Belki bir de Mustafa Saatçı olabilir. O bu konuda pek konuşmadı ama usta bisiklet kullanması, ata binebileceğinin de kanıtı olabilir. İsmet’in iyi at bindiğini biliyorum. Bayrak törenimizde yollardaki tüm insanlar bize dönüp selam durdular. İstiklal Marşı’nı da çok canlı söyledik. Sanırım bizi duymamış olan bir yığın insan bu kez sorup öğrenmiştir. Hava kararırken bando gene çalmaya başladı. Bu kez tam bizim bahçe önündeki yolda dizildi, Belediye ile Halkevi bahçelerine karşı uzun süre çaldı. Sonra gene çalarak İstanbul-Edirne yolundan çarşıya oradan da sesi azalarak uzaklaşıp Turgutbey yolundaki kışlalara gittiler Arkadaşlar İsmet’e takılıyor, özellikle İdris Destan “İsmet, nasıl oldu da sen bu bandoyu susturdun?” diye soruyor. İdris bunu kaç defa sordu bilmiyorum ama İsmet sonunda “Ben bando mando susturamam, susturacak gücüm olsa şimdi sesi sustururum!” deyip İdris’e sarıldı, elini ağzına kapattı. Kavga ediyor sanarak koşanlar oldu. Onlarsa koşanları gülerek karşıladılar. Yemekten sonra da bahçeye dolaştık Tam karşımızdaki Halkevi bahçesi cıvıl cıvıl çocuk sesiyle doluydu. Bir süre onlara bakarak vakit geçirdik. Arkadaşların sık sık söylediği bu gece canlı olarak karşımızdaydı. İşte köylerde bu tür eğlence yok. Orada geceler güneşin batmasıyla başlar, güneş doğunca biter. A bana “Oku, köyden kurtul!” diyordu. Annesi de “Köy yaşamı çekilir gibi değil, oku da kurtul bu sıkıntılardan!” demişti. Onlar ailece buraları biliyorlardı. Acaba onlar için çekici olan bu canlı görüntüler miydi! Bunları düşünerek yattım. Ancak bu durum benim için büyük bir yenilik değildi. İlkokula başladığım yıllardan beri kahvede gece yarılarına dek oturup kendimle gönül eğliyordum. Parkta oturmakla arasında fazla bir fark olacağını da şimdi bile düşünemiyorum. Sanırım ilişki kuracağım insanlar daha bilgili olunca bu fark büyüyecektir. Bilgili insanlar arasında olmak, onlarla konuşmak, yenilikler öğrenmek kuşkusuz köy yaşamından daha çok yararlar sağlayacaktır. Salt sinema, parkta oturma değil, sürekli öğrenecek bir isteği yakalayıp sürdürme öğretmenlerimiz gibi, sorulanı doğru yanıtlayacak bilgileri edinmek, içinde bulunduğu insanların ilgisini çekip saygı toplayacak duruma gelmek yeni arkadaşlar da edindirecektir. Dışardan gelen seslere karşın arkadaşların çoğu yatar yatmaz uyudu. 75 adet çift katlı tahta ranzaları düşündüm. Öğretmenin açıklaması da unutulacak gibi değildi, “Askerler, hapishanelerdeki tutuklular da yer darlığı nedeniyle böyle ranzalarda yatarlar!” Bu konuda en güzel sözü gene arkadaşım Mehmet Yücel söyledi. Eleştirmeye kalkanlara “Ne var bunda telaş edecek, hepimiz tek katlı toprak evlerde doğduk, büyüdük. Çift katlı binalara geçemeden çift katlı yataklarda yatacağız, ne mutlu bize (!)” demişti. Ağzına sağlık arkadaşım…
31 Ağustos 1939 Perşembe
Bu sabah bando mando yok, insan sesleri bando yerine geçiyor. Önce “İstanbul’a bir kişi, Edirne’ye otobüs kalkıyor!” Arada “İstasyona gidecekler!” Hep bizim bahçe önünde söyleniyor. Arkadaşlar birkaç gündür bando nedeniyle bunları unutmuş gibi konuşmaya başladılar. Oysa üç aydır aynı konuşmalar aynı hızla sürmüştü. Kahvaltıdan hemen sonra arkadaşlar hevesle kamyona koştular. Biz de hazırladığımız örnek iki katlı masamıza bir daha bakıp kereste ayırmaya başladık. Az sonra Müdür Bey geldi, yanında tanımadığımız biri vardı. “Hikmet Bey, yeni muhasebecimiz!” diye İrfan Öğretmene tanıttı. Arkasından da “Kasa Hikmet Beyde, istediğinizi bundan sonra o alacak!” dedi. Müdür Bey somyayı beğendi. (İrfan Öğretmen Müdür Beyle konuşurken bizim ranzaların adı somya) Ancak Müdür Bey bizi şaşırtan bir söz söyledi. “Bu üçlü olarak düşünülemez mi?” diye sordu. İrfan Öğretmen, “Bodrum kat çok basık, üçlü olmuyor!” dedi. Müdür Beyin üçlü sormasını yadırgadık. İrfan Öğretmense “Müdür Bey ikiliye de razı değil, çaresizlikten yaptığımızı biliyor, üzüntüsünden işi şakaya getiriyor!” dedi. At arabalarıyla iki araba kereste geldi. Onları yerleştirip kesmeye başladık. Birinci parti olarak 40 tane yapacağız. Öğretmen bir hesap daha yaptı. Boyları kısalttı, 180 cm. yerine 160 cm olarak saptadı. Kalan parçaların kullanılamayacağını, 2. şekilde olursa kalan her parçanın ende kullanılabileceğini söyledi. Kesmeye başladık. 4 metre lataları iki uzun, bir kısa olarak kesiyoruz. Öğretmen önce sordu “Kaç lata keseceksiniz?” “196 lata!” deyince öğretmen sınamak için sordu. Anlattım. Her somya için 8 uzun, 4 kısa. 40 somya için 320 uzun, 160 kısa parça gerekli. 320 uzun için, 160 lata, bunlardan 160 kısa artacak. 40 somya için zaten 160 kısa gereklidir. 160 adet elimizde vardır. İrfan Öğretmen arkadaşlara sordu, “Bunları hepiniz yapıyor musunuz? Hep beraber “Yapıyoruz!” dedik. Öğretmen gülerek “Başlayın öyleyse!” dedi. Kereste almaya giderken “Bunlara eklenecek parçalar var, biliyorsunuz, onları da düşünün, sonra onları da hesaplarız!” diye ekledi. Alt tahtaları, merdivenler, tahtaları tutacak çıtalar. Gene ben kesmeye ayrıldım, arkadaşlar da kaba rende, planya işlerini üslendiler.
Eğitmen Mustafa Ağabey, öğrencilerinin diplomalarını almaya gelmiş, çıkarken gördüm, ben yanına giderken o benim yanıma geldi. Bir süre oturduk. Köyden henüz askere alınan olmamış ama, 1323, 24, 25, 26, 27, 28 kuraları için hazırlık emirleri gelmiş. Kendisi öğretmen statüsünde olduğu için çağırılmamış ama akranları hep gidiyormuş. Mahmut Ağabeyim 23’lü, Bektaş Ağabeyim 24’lü olduğuna göre ikisi de gidiyormuş. Mustafa Ağabeye “Savaş olacak mı?” diye sordum. “Siz burada gazeteleri belki izlemiyorsunuz. Gazete haberlerine göre savaş ha başladı ha başlayacak. Ancak bu savaşın bizimle ilgisini ancak büyüklerimiz bilmektedir. ‘Gireceğiz!’ derlerse biz de gireceğiz. Savaşanlara, savaşta ölenlere değil ama kalan çocuklara, dul annelere oluyor olanlar. Ben de bir şehit çocuğuyum, neler çektiğimi ben bilirim. Bu nedenle savaş sözü beni ürpertir!” Farkında olmadan “Biliyorum!” Mustafa Ağabey bu kez bana, “Sen nereden biliyorsun benim şehit çocuğu olduğumu?” dedi. Yutkundum, birden onun Bektaş Ağabeyime gönderdiği mektubu anımsadım, açıklamayı uygun görmedim, “Ablamlar, ağabeylerim, babam bana daha önce anlatmışlardı!” diyebildim. Mustafa Ağabey iyi günlerde görüşmek üzere ayrıldı. Üzülmememi, okul kurallarına sıkıca bağlanmamı, öğretmen olunca bir takım haklarımın olacağını, hele subaylık hakkını alırsam, askerliğin öğretmenlikten farksız geçeceğini anlattı. Başarılar dileyerek ayrıldı. Mustafa Ağabeyin üzgün olduğunu görünce, “Bizden bugün gelen oldu mu?” diye bile soramadım. Az sonra Hanife Halamın oğlu Hilmi geldi. Aynı haberleri konuştuk. Annesi, babası, eşi, kızı iyilermiş. Babam çok iyi olduğunu söylüyormuş. Savaş sözlerine “Artık bunları konuşacak çağı geçtim, gençler düşünsün. Biz koca Osmanlı devletini batırdık, söyleyecek sözümüz kalmadı. Siz dişinizi sıkın bir avuç kalan bu ata topraklarını koruyun!” diye gençlere öğütler veriyormuş. Köydeki arkadaşların bir çoğu ilk yoklama için Askerlik Şubesince çağırılmış. Hilmi bir şey söylemek için biraz sıkılır gibi oldu. Güzel bir şey söylemeyeceğini belirtir gibi kaçamaklı konuşmalar yaptı. Sonunda söyledi. Hanife Halam, gözlerimden öpüyormuş, benim başarılı olmam için dualar ediyormuş. Bundan sonra benim yerim köy değil daha güzel yerlermiş. Bu nedenle de daha önce konuştuğumuz şekilde benim gözlerim hep ilerde olmalıymış. Hilmi’ye “Sen bana ne anlatıyorsun? Hanife Halam bu sözleri bana söyledi, onları hiç bir zaman unutmayacağım. Bugün buraya gelirken sana bunları söylemek gereğini duymaz. Bunu duyduysa önemli bir nedeni vardır. Biliyorsan sen bana onu söyle!” dedim. Hilmi, “Sonunda C razı oldu, iç güveyisi durumuna giren üvey annenin oğluyla nikaha razı oldu. Bugün yarın nikahları yapılacak.” Güldüm. “Sen buraya gelirken Hanife Halam sana hiç bir şey söylemedi değil mi?” diye sordum. Hilmi gülerek, “Dayım oğlu doğrudan söylemek istemedim. Doğrusunu istersen, senin sözün edilince annem ‘O akıllı bir insan. C’yi sevdiğini biliyorum. Ancak ne kendisinin ne de C’nin yaşamını karartmaya razı olmaz. Bu haberi duyunca da C’yi kaybettiğine değil ikisinin de şansızlığına üzülürse üzülür’ deyip geçiyor!” dedi. Gene de Hilmi’ye söyleyecek söz buldum, geldiğine, söylediklerine teşekkür ettim. C ile yakın komşu, iyi konuştuklarını da biliyorum. Üzüldüğümü ama kırılmadığımı, yardımcı olamadığım için beni bağışlamasını dilediğimi, iletmesini istedim. Tepkimi nasıl karşıladı tam anlayamadım, ama habere şaşmadığımı da belirtmeye çalıştım. Hilmi ayrıldıktan sonra azıcık üzüldüm. Neye üzüldüğümü tam kestirememekle birlikte gene de o haberin beni sarstığını duyumsadım. Düşüncemle “Bunu böyle olacağı belliydi, C en iyisini yapmış!” diyorsam da elim, ayağım titrer gibi kendimde bir sarsılma duymaya başladım. İrfan Öğretmen bile gözlemiş olacak, “Köyden tatsız haberler aldın belli, bu sıra haberler genellikle tatsız oluyor, kendimizi kaptırmamamız gerekiyor!” şeklinde konuştu. Destere kullandıkça açıldım. Akşama doğru hiçbir şeyim kalmadı. Arkadaşlar Kepirtepe’den neşeli geldiler. Bizim grup kiremit işini bitirmiş. Mutfak duvarları da örülmüş. Yarın iç sıvasına başlanacakmış. Büyük binanın çevresindeki topraklar kaldırılmış. Arka merdiven dediğimiz alt kata iniş, aynı zamanda arka tarafa, tuvaletlere, yemekhaneye gidiş merdivenin betonu dökülmüş. Anlattıklarına göre o denli çok iş yapılmış ki, sanki yapılacak başka iş kalmamış!. Böyle deyince de, “Var, var, var!” diye sesler geliyor. Kimse kimseyle ilgilenmiyor gibi görünmekle birlikte arada herkesin herkesle ilgilendiği meydana çıkıyor.
Akşam yemeği azıcık öne alındı, okuma saatleri birleştirilmiş oldu. Okuma saatinde Namık Ergin Öğretmen geldi. Arkadaşlar sorular sordular. Kendisi ile ilgili bir soruya yanıt olarak Namık Öğretmen, uzun uzun kendi yetişme koşullarını, aile durumlarını, kardeşi Kenan’ı okutmak için uğraşlarını anlattı. Hem okumuş hem çalışmış. Onun yetiştiği okulda uzun tatil veriliyormuş. Tatil sürecinde düpedüz işçi olarak çalışılıyormuş. Birkaç yıl sonra usta olarak çalışmış, bu aşamalardan geçtikten sonra öğretmen olmuş. Gülerek “Öğretmen oldum ama gene çalışıyorum. Çalışmasam hasta olurum, çalışmak benim için ayakta durabilmek, güçlenmek, dinç kalabilmek için en yararlı besindir!” diyerek bize de “Kafa çalışmalarınıza lütfen beden çalışmalarınızı da dengeli olarak katın, hem sağlıklı, hem kazançlı, hem de daha mutlu olacaksınız!” dedi. Bu arada arkadaşlar Namık Öğretmene kitap okuyup okumadığını sordular. Namık Öğretmen “Siz okuyor musunuz ki?” diye sordu. Arkadaşlar, Hasan Üner, Mehmet Başaran, Mehmet Aygün, arka arkaya Fikret Madaralı Öğretmenin okuduğu Küçük Paşa, Yaban, Kuyucaklı Yusuf, Çalı Kuşu kitaplarını söylediler. Namık Öğretmen bu kitapları okudum demeden, “Şu delişmen İstanbul kızı Feride’yi okudum ama sevmedim. O miras yedi Kamuran’a döndüğü için gözümden düşünce belleğimden sildim. Kuyucaklı Yusuf deyince, şu geçimsiz adam, doğuştan uğursuzluğuna inanıp olaylara ters bakan adam mı? Yaban deyince ise, tek kollu olanları üzecek bir yola sapan, boyundan büyük toplumsal olayları çözmeye kalkışan, bizim, içinden kendisini de yetiştiren toplumumuzu yok sayarak, gerçek dışı toplumsal kurgularla avunan, iş başa düşünce de allame kesilmeye kalkışan İstanbullu subay mı?” şeklinde yanıtladı. Arkasından da “Belli bir branşım var ama ben çevremdekilerin bildiklerini de bilmek isteyen bir anlayış içindeyim. İçinizden biri benim bilmediğim bir söz sözlese onu hemen öğrenmezsem rahatsız olurum. Aynı rahatsızlığı size de öneririm. Bilmediğiniz bir konuyla karşılaşınca onu öğrenmek için hemen harekete geçmezseniz, benim dediğim türden biri olamazsınız. Bilgili insan demek, bilgisizlikten rahatsız olan insan demektir. Bilgisizlikten rahatsız olmayanlara ‘Allah rahatlık versin!’ derim, çünkü onlar, yaşamları boyu uyuyacak, demektir!” Öğretmen konuşurken çıt çıkarmadan dinledik. Kültür dersi öğretmenlerinden duyup dinlediğimiz güzel övütler oluyordu ama sanat öğretmenlerinden bunları doğrusu beklemiyorduk. Tarım öğretmeni Salih Ziya Büyükaksoy Öğretmenden sonra Namık Ergin Öğretmen hepimizi şaşırttı. Doğrusu beni tam anlamıyla uyardı. Bu konuda içimden gelen duygular vardı ama cesaretle adını koyamıyordum. Bilmediğimi gördüğüm bir durumda onu öğrenmemek beni de rahatsız ediyor. Okula girdiğim ilk günlerden beri en büyük utancım, Sami Akıncı bazı konuları biliyor da ben neden bilmiyorum? Matematiği, özellikle geometri terimlerini hiç bilmezken bu inancım nedeniyle dirençle çalıştım tam numara bile aldım. Şimdi Almanca dersini son kerteye getirmek için direniyorum. Namık Öğretmen tam benim için konuştu. Üstelik benim Namık Öğretmen gibi kardeş okutma kaygım yok, Sami Akıncı’nın başardığı dersleri benim başaramamam, Namık Öğretmenin gösterdiği gayreti benim gösterememem benim eksikliğim olur. Bu eksikliği bile bile taşımam beni mutlu etmez! Yatağa bu duygularla girdim, sanırım bu duygular içinde uyudum.
1 Eylül 1939 Cuma
Arkadaşların “Kalkın, geç oldu!” dediğini duydum. Kimileri de “Kalkmayın, daha bando çalmaya başlamamış, bekleyin!” deyip gülüyor. Kalktım. Çoğu giyinip inmiş. Bahçeye çıkıp dönenler var, hava rüzgarlıymış. Birden aklıma geldi. Bir ara uyanmıştım, camlar tıkırdıyordu. Uyanıktım ama gene de “Rüya mı görüyorum?” diye duraksamıştım. Demek rüzgarmış. Kahvaltıda rüzgardan söz ederken “Bugün eylül başladı, sonbahar geldi” diyenler oldu. İlkbahar-yaz-sonbahar-kış tekerlemeleri yapıldı. Ocak-Şubat-Mart-Nisan –Mayıs, Haziran –Temmuz-Ağustos, Eylül-Ekim-Kasım diye mevsimleri, mevsim aylarını sıralayanlar oldu. Bunlara karşı, “Hemen ilk günde mevsim değişir mi?” diye karşı olanlar çıktı. Dışarı çıktığımızda gerçeği gördük. Tozu toprağı kaldıran bir rüzgar. Üstelik bahçenin tozunu kaldırıp bizim atölye tarafına savuruyor. Arkadaşlardan “Kepirtepe’de bu rüzgar olmaz!” diyenler oluyor. Öğretmenler çıkınca gidecekler toplanıp gittiler. Onları uğurladıktan sonra atölyemize döndük. Atölye okul binasının az önüne çıktığı için dönen tozlar tam olduğumuz yere geliyor. İrfan Öğretmen gelince durumu gördü, üzüldü. “Tezgahları kaldıracak halimiz yok, bari şuralarını biraz ıslatalım!” diyerek belli bir alan gösterdi. Oralara kovalarla su taşıyıp ıslattık. Bir yararı olup olmadığını anlamadan çalışmaya başladık. Bir saat kadar sonra rüzgar mı kesildi, yoksa biz mi rüzgara alıştık? Her zamanki gibi çalışmaya başladık. Öğretmen “Bir saat mola, yemekten sonra devam!” deyince öğle olduğunu ancak anladık. Yemekten sonraki zamanda aynı yerde otururken gazeteci çocukların sesini duyduk. “Gazete, İstanbul gazeteleri, Almanya savaş açtı!” gibi sözler söylüyordu. Koşup bir gazete aldım. İlk büyük başlık “Almanya Polonya’ya saldırdı” yazıyor. Altındaki yazıları okuyup anlamaya çalışırken İrfan Öğretmen geldi. Gazeteye baktı. “İşte beklenen kötü haber!” dedi. Devam etti. “İki düşman birleşti, zavallı Polonya’yı yutacaklar besbelli!” dedi. İki düşman dediği Almanya ile Rusya idi. Polonya’yı ikisi bölüşecekmiş. Öğretmen üzgün olmakla beraber “Bizim de düşmanımız işimiz, önümüzde durdukça bizi rahatsız ediyor. Bitirip kurtulalım!” Ben kesmeye devam ettim. Öğretmen yarım saatte bir bana dur deyip voleybol alanına kadar yürümemi söylüyor. Okul bahçesini adımlamamı istiyor. Gülerek bu görevi yapıyorum. Kaç adım olduğunu her defasında söylüyorum, öğretmen “Yanlışın var!” deyip yarım saat sonra gene tekrarlatıyor. Akşam paydosuna yakın kesme işim bitti. Bir yığın oluştu. Arkadaşlar geldiğinde çok neşeli indiler. Her günkü gibi inenlerin çoğu musluklara, bir bölümü de voleybol alanına dağıldılar. Şimdiye değin sesini az duyduğumuz Belediye radyosu yüksek sesle yayın yapmaya başladı. Günün Haberleri’nde Almanya’nın Polonya’yı işgale başladığı, Rusya’nın da kendi sınır bölümünü işgal etmeye hazırlandığı, öteki ülkelerin örneğin İngiltere ile Fransa’nın bu işgali savaş açma olarak kabul ettiği, onların da Almanya’ya karşı savaş açtığı duyuruldu. Bunları duyduk ama doğrusu tam anlayamadık. Birilerinin bunu bize anlayabileceğimiz şekilde açıklaması gerekiyordu. Yemekten sonraki okuma saatimizde gelecek öğretmene sormak üzere beklemeye başladık. Dersliğe girdiğimizden az sonra Türkçe Öğretmenimiz Fikret Madaralı geldi. Üzgün, bir sesle “Bir Dünya Savaşı daha yaşayacağımız kesin olarak anlaşıldı!” diyerek söze başladı. Derslikte bizim hiç kullanmadığımız bir yazı tahtası vardı. Öğretmen orada bulduğu bir tebeşir parçasıyla tahtanın ortasına Polonya ile Rusya’nın batısını çizdi. Polonya, Ukrayna diye yazdı. Bu iki ülke topraklarının “Buğday ambarı” olduğunu söyledi. “Almanya tarih boyunca bu toprakları almak istedi. Bu istek de onların devamıdır. Öte yandan Rusya da aynı istekle oraları aldı, geri vermek istemiyor. Şimdi ikisi bu toprakları paylaşmak için ortaya çıktılar. İkisi paylaşıp anlaşırlarsa öteki devletleri az zamanda geçip dediklerini onlara da yaptıracaklarından korktukları için aralarında anlaşıp bu iki devi ortadan kaldırmaya çalışacaklar. İşte bu sürtüşme bu büyük davanın başlangıcıdır. Bu iki devi birbirinden ayırıp, önce birini, sonra ötekini ortadan kaldırmak için belki bir çok devlet savaşa girecek. O zaman da bu bir Dünya Savaşı olacak.” Öğretmen, “Savaş bizim ülkemizden uzakta, yalnız Polonya, Ukrayna topraklarında kalırsa bize kimse dokunmaz, Rusya bize de savaş açar, topraklarımıza girerse biz de savaşırız” deyip sözünü bitirdi. Arkadaşlar öğretmene Alpullu’da kıra çıktığımızda bize büyük dikenleri göstererek, “Bu Stalin, bu Hitler, Bu Mussolini” dediğini anımsattılar. Öğretmen gülerek, “O bir şakaydı. Ancak benim kesin düşüncem bu üç adam insanlığın baş düşmanıdır. Keşke onları dikenleri sopaladığımız gibi sopalasak. Ben size o adları, gerçek yüzleriyle tanıtmak için öyle bir simge oluşturdum. Bugün bu yılın eylül ayına girdik. O söylediğiniz hangi aydaydı?” diye sorunca arkadaşlar “Mart!” karşılığını verdiler. Öğretmen, ”Bakın, aradan beş ay geçmiş, o günkü düşüncem ne denli doğruymuş, olaylar bunu kanıtlıyor. Bu adamlar devlet yönettikçe öteki insanlar huzur görmeyecektir.” Öğretmen , “Siz bunları bilin ancak üzerinde fazla durmayın, bırakın bunları büyükleriniz düşünüp halletsin. Bu onların görevidir. Siz size düşeni yapmaya gayret edin yeter!” dedikten sonra “İyi geceler!” diyerek ayrıldı. Biz birbirimize bakarak bir süre öyle oturduk. Karşımızdakine ne söyleyeceğimizi bile kestiremiyorduk. Büyük savaş olacakmış. Büyük savaş, küçük savaş ne demek? Savaşların hepsi, insanların insanları öldürmesi değil mi? Ahmet Celal gibi, köydeki Hamza Amcam gibi insanların kolsuz kalması, Ömer Seyfettin’in Ruznamesi’ndeki (Yazarın kendisi) gibi insanların tutsak edilerek süründürülmesi değil mi? Annelerimiz, babalarımız doğup büyüdüğü yerleri bırakarak bir yerlere sığınmış. Onların gençlik hayalleri, ilk yaşam izlenim mekanları yok olmuş. Yeni bir mekana yerleşmişler, bizlerle süsledikleri bu mekanları da bıraksınlar mı? Buna neden olan savaşı istemek, öğretmenimizin dediği gibi ancak canice düşünenlerin fikri olabilir. Böyle düşünerek, geçen akşam gördüğümüz filmi anımsadım. Savaştan kurtulmak için gene savaşmak gerekeceğine inanarak uyudum.
2 Eylül 1939 Cumartesi
Karşıdan yüksek sesli radyo haberleri yayılıyor. Yoldan geçenler durup dinliyor, söylene söylene gidiyor. Radyo sesi yatakhaneden daha iyi dinleniyor. Çıkıp oradan dinleyenler olur düşüncesiyle yatakhane kilitlenecekmiş. Günlük gereksinimlerimizin çıkarken alınması duyuruldu. Kahvaltıda yarım anladığımız radyo haberleri. Almanya-Polonya savaşı. Acaba hangisi yenecek ya da yenilecek? Almanya saldırdığına göre onun yeneceği belli diyenler var. İsmet tersine örnek verdi. “İdris Destan da bana saldırıyor ama ilk hamlede yeniliyor!” dedi. Mehmet Yücel bu benzetmeyi doğru bulmadı. “Almanya yapılı, tombul bir insan gibidir. Öyleyse, sen İdris’e saldırırsan bu benzetme yerine oturur. Almanya, güçlü, büyük, Polonya daha küçük, zayıf.” Arkadaşlar Mehmet Yücel’e karşı çıkıştılar. “Sen o kadar doğrucu olma!” diye bağırdılar. Arkadaşları uğurlayınca biz işimize döndük. Büyük parçaları sayı üstüne tamamı tamamına kesmiştik. Yan parçaları öğretmenle birlikte hesapladık. 160 adet 20 cm. tahta, 160 adet çıta, yanlar için. 640 adet, 80X20 cm. tahta altlar için. 40 adet merdiven tutacağı, kalanlar parçalardan tamamlanacak. İrfan Öğretmen dikkatle izliyor, arkasından bir “Aferin!” çekiyor ama, uyarılarını hiç eksik etmiyor. Biz ayırdında olmasak da o sürekli bizi izliyor. Yaptığımızı gözden geçirmek gereğini duyunca da mola verip yapacağını yapıyor. Ben bunları iyice kavradığım için sürekli kendimi dizginliyorum, sık sık da soruyorum. Öğle paydosunda Hasan’la yer değiştirmeye sözleştik. O da biraz kesecek, ben rende işi yapacağım. Öğretmene söyledik “İyi olur, Hasan’ın kolları güçlenir” dedi. Öğretmen öyle deyince içimden düşündüm “Rende ile destere çalışması arasında ne fark var ki, biri ötekinden daha çok kolları kuvvetlendirsin?” Rendeye başlayınca anladım. Rendede kollardan çok bilekler oynuyor. Kollar da hareket ediyor ama bileklerin devinimi daha önem kazanıyor. Öğretmeni haklı buldum. Olaylara yaklaştıkça öğretmenlerin derin bilgilerini görmeye başladım. Sanırım, her sözleri bir bilgiye dayanıyor. Fikret Madaralı Öğretmenin Çakır dikenleri için söylediği şaka sözleri bugün karşımıza çıktı. Namık Öğretmenin dün akşam anlattıkları farkında değilmişim ama tıpkı benim duygularım. Az önce İrfan Öğretmenin söylediği de öyle. Biraz farklı olduğumu kanıtlamak için hızlıca çalıştım. Kollarım değil bileklerim yoruldu. Ben bileklerimi yoklarken Hasan’ın yüksek sesle “Kollarım koptu!” dediğini duydum. Gülümseyerek Hasan’a “Benim de bileklerim!” diye yanıt verdim. Öğretmen bizi duymuş “İstediğiniz zaman yer değiştirebilirsiniz!” dedi. Değişmeye gerek kalmadı, arkadaşlar geldi. Ayırdında değiliz, paydos saati gelmiş. Geçen pazar banyo saatimiz atlamıştı. Hamama gideceğimiz söylendi. Yemekten önce gittik. Akşamları gitmek daha iyi oluyor. Özellikle dönerken insanların “Bunlar da kim?” der gibi bakışlarından hoşlanmıyorduk. Bundan sonra da böyle olmasını konuşarak döndük. Geç olarak yemeğimizi yedik. Bahçede vakit geçirip yattık. Savaş falan sözü edilmedi. sakin sakin yattık. Nasıl olduysa bana haber verdiler, ağabeylerim gelmiş beni görmek istiyorlarmış. İnanamadım, Onlar böyle gelmez. “Doğru söyleyin, neredeler?” diye bağıra çağıra dolaşıyorum. Ağabeylerimin yüzlerini seçmeye çalışıyorum. Belli belirsiz görünüp kayboluyorlar. Birileri de beni tutuyor. Kendimi kurtarıp ağabeylerime yetişmeye çalışırken uyandım. Karmakarışık bir rüya. Bir süre tedirgin tedirgin bakındım, uyuyamayacağım diye kaygılanırken zor da olsa gene uyumuşum.
3 Eylül 1939 Pazar
Bağır bağır bağıran radyo sesiyle uyandım. Arkadaşlardan kalkmış olanlar can kulağıyla dinliyorlar. Konuşanlara “Sus!” çekip, söylenenleri iyi anlamaya çalışıyorlar. Gazete almalarını söyledim. Bana “Sen buralısın, birkaç gazete al, parasını veririz!” diyenler oldu. Yavaşça aşağıya indim. Arkamdan başkaları da inmeye başladı. Bizim kapı dışında, karşı Halkevi bahçesi yanlarında durup radyo dinleyenler giderek kalabalıklaşıyor. Söylenenlerin çoğu savaş haberleri üzerine. Bizim hükümetimiz de bir takım önlemler almaya başlamış. Bazı satışlar durdurulmuş v.b. Kahvaltımızı yapıp gene bahçeye çıktık. Radyo iyi mi kötü mü? Haber vermesi iyi de insanların kulağı orada. Adam bir yere yük götürüyor, sırtında çuvalı, durmuş radyo dinliyor. Simitçi bir yandan “Sıcak simit!” diye bağırıyor ama radyo dinlemek için oradan uzaklaşamıyor. İşlerine giden memurlar durup durup haberlere kulak veriyor. Bizim arkadaşlar bile kamyona doluşurken bir yandan da haberleri duymaya çalışıyor. Onları uğurlayıp döndüğümüzde bunları düşündüm. “Haberleri dinleyip öğrensem ne olacak? Kendi kendime bir çözüm bulamadıktan sonra!” Rüyam aklıma geldi, ağabeylerim herhalde askere alınacak, onu duydum, bu olay rüyama girdi. İşe böyle kaygılarla başladık. Ben kesme işimi öğleye bitireceğim. Yusuf Asıl, Mehmet Başaran, kesilecek, oyulacak yerleri şablonlara göre çiziyorlar. Öğleden sonra delme, oyma işlerine başlayacağız. Alt betonun şap işi bitince bunları gidip yerinde yapacakmışız. Böylece önümüzdeki hafta nerede çalışacağımız belli oldu. Bunları konuşarak çalışıyoruz. Öğle paydosunda gözlerim yarı yarıya büyük kapıda, bir yandan da kitap okuyorum. Hasan “Çok güzel” diyerek bir kitap verdi adı da Yakılacak Kitap, okuyorum. İnanılacak gibi değil, nesi güzel bunun? Ama gene de okuyup bitireceğim. Kapıdan Ali Ağabeyimin girdiğini gördüm, koşup karşıladım. Gelmek istemedi. İki ağabeyimle Ali Eniştem Askerlik Şubesine teslim olmuşlar, bahçede bekliyorlarmış, az sonra cemselerle kışlalara götürüleceklermiş, “Gelebilirsen gel, gör!” dedi. Tam da öğretmen işbaşı yapmak üzere geliyordu, durumu anlattım. Öğretmen izin verdi. Ali Ağabeyimle nerdeyse koşarak gittik. Cemseler gelmiş. Kayıt sırasına göre cemselere binmek üzereyken önce Mahmut, sonra Bektaş Ağabeylerimi gördüm, el salladık, gülerek ayrıldılar. Kısa zamanda döneceklerini düşünerek gidiyorlarmış. Ali Eniştem başka yere gidecekmiş. O treni beklemek zorundaymış. Ağabeylerimse Kırklareli-Kavaklı’da bulunan birliklere katılacaklarmış. Ali Enişteme de el salladım. Çok kalabalık, yaklaşamadım, ayrıldım. Ali Ağabeyim de çok üzgün. Kendisinin de çağırılmasından kuşkulanıyor. Üzülerek ayrılıp okula döndüm. Öğretmen, “Uğurladın mı? Allah kavuştursun!” dedi. Askerlik Şubesindeki insanları görünce şaşırdım. Bunu arkadaşlara anlatmaya çalıştım ama anlatabildiğimi sanmıyorum. Tam benim akşamki rüyam gibi. Kimi gördüm, kimi görmedim, yüzler birbirine karışıyor. Ayrıca uğurlayanları ağlayışları, uzaktan söz atmaları, tüm sözler birbire karışıyor. Biz ayrıldık ama oradakiler çakılmış gibi yerlerinde duruyorlar. Ağlamak geldi içimden. Kendimi tuttum. Çizen arkadaşların az işi kalmıştı, onlara katıldım. Bu biraz da onlarla yavaş da olsa konuşup rahatlamak içindi. Öyle de oldu. Mehmet Başaran’ın babası askerlikten kurtulmuş durumdaymış. Hiç değilse bu partide yokmuş. Belki ilerde olabilir kaygısı sürüyor. Benim Ali Ağabeyimin de öyle. 1315’li, yeni takvime göre 1899. 40 yaşında. Gene de tehlikeli. Çünkü 45 yaşına dek alınabiliyormuş. Bunları konuşarak akşamı ettik. 40 adet çift ranza da hazırlandı. Tutkallanıp dikilmesi bir yana bırakılırsa bitti demektir. Arkadaşlar dönmeden biz atölyeden ayrıldık. Ben elimi yüzümü yıkarken aradan Salih Arı Öğretmeni gördüm. Eğilip baktım, rahat rahat kovanlardan bal alıyor. Sandık sandık üstüne koyuyor, bir süre sonra arılar yukardaki kovana geçiyor. O zaman alttaki kovan balıyla kalıyor. Salih Öğretmen eline aldığı peteği bir başka kaba koyup kapatıyor. Aldığı peteklerde tek tük arı kalmışsa onları fırça ile öteki arıların yanına bırakıyor. Ben bakarken on kadar peteği böyle sessizce hiç arı öldürmeden aldı. Kovanları kapatıp ayrıldı. Önünde tertemiz on petek vardı. Bir de bizimkileri düşündüm. Bal alınacaksa, tezek tütsüleri içinde sepetten arılar kovulur. Kovulan arılar can havliyle her tarafa saldırır. Zaman zaman sepet suya konular. Arılar suda boğularak ballar alınır. Balı alınmış arı ortadan kaldırılır. Salih Arı Öğretmen, “Petekler sepetlere yapışmış olduğundan, yapışmış petekleri arıları feda etmeden almak olası değildir!” diye bunun için söylüyor. Oysa sandıklardaki petekler kolayca çıkarılıp yerlerine hazır balsız mum petekleri konulabiliyor. Hem üzülerek hem de sevinerek arkadaşların yanına gittim. Üzüldüm çünkü bizde bal yemek için arılar bile bile azaltılıyor. Sevindim, çünkü yeni bir yöntemi gözleyerek öğrendim. Bu yöntem hem çok güzel hem de çok rahat uygulanıyor. Bugün gördüm, bundan sonra bizim arılara da uygulayacağım. Zaten köyde Hoca Mustafa ile eğitmen Mustafa Ağabey uygulamaya çoktan başladılar. Dışarıya çıktığım halde gazete almayı unuttum. Arkadaşlara da söz vermiştim. Koşarak Özdilek’e gittim. Akşam, Cumhuriyet alıp geldim. Sakladım, kimse görmeden atölyede tezgahın içine koydum. Soran olursa çıkaracağım. Belki gazete taşımam iyi karşılanmaz. Cumhuriyet’in ilk sayfasında “Savaş nedeniyle alınacak önlemler” başlığı altında bir çok yaptırımlar sıralanıyor. Altın satışları, yiyecek kısıtlamaları, lüks kullanımlar önlenecekmiş. Dışişleri Bakanı Rusya’ya gidecekmiş. Arkadaşlar Kepirtepe’de haberleri unutup kendi aralarında neşeleniyorlarmış. Gelince bir süre gene eskisi gibi şakalaşıp sonra yavaş yavaş durgunlaşıyorlar. Bu radyo haberleri bu bakımdan çok zararımıza oldu. Arkadaşlar geldi, okul bahçesine coşku içinde indiler. Tam indiklerinden birkaç dakika sonra da radyo haberleri verildi. Radyo sesini duyan o tarafa, okulun sağ yol köşesine yöneldiler. O taraf açık olduğu için rahat dinleniyor. İlginçtir, “Radyo başladı” diye arkadaşlar o tarafa yönelince radyonun sesi kısıldı. Bizim arkadaşlar sustu ama yoldakiler radyoya küfrü bastı. “Susacak zamanı buldun, gavurun icadı!” Bizden yakıştırmalar, “Alman yenilmiştir”, “Konuşan Alman taraftarı olduğu için susmuştur.” Ya da “Radyo başındaki Polonya tutkunudur. Polonya yenildiyse öfkeden sesi kısmıştır!” “Hiç bile öyle değil, insanların parka girip çay içmediklerine sinirlenen garsonlar içeri girip çay içmek zorunda kalsınlar diye sesi kendilerine kadar açmışlardır!” Daha bir çok varsayımlar öne sürerek yemeğe girdik. Yemekte garsonları savunanlar, “Onlar da bizim gibi emir kulu, ne denirse yapmak zorundalar, onlar radyo sesi kısar mı?” diyenlere tepkiler; “Nedenmiş o, bizim öyle bir benzer durumumuz var mı? Biz öğrenciyiz, emir kulu değiliz. Anne-baba sevgisiyle bizi yetiştirmeye çalışan öğretmenlerimiz var!” Konuşmalar buraya dek gelip durdu. Bundan ötesini sanırım herkes kendince yanıtladı: Biz neyiz? Ben kendi içimden ortasını bulmaya çalıştım; verilen işleri yaparsam emir kulu değilim. Başka bir tanımla Namık Öğretmenin anlattığı gibiysem emir kulu değilim, bunun tersini yaparsam emir kulunun belki de daha kötüsüyüm. Çünkü, gelişmekte olan aklımın çalışmalarını engelleyerek gün geçirmiş olacağım. Yakınımdaki konuşmaları kimi zaman duymazdan gelip kendi düşüncelerim yönünde yorum yaparak konuları irdelemeye çalışıyorum. Okuma saatinde Ahmet Gürsel Öğretmeni bekliyorum. Gelir de derse değinirse soracağım. Başka konular üzerinde durursa sorularımı sonraya bırakacağım. Salih Ziya Öğretmen geldi. Gelir gelmez arkadaşlar savaş konusunu açtılar. Öğretmen, savaş konusunu konuşmaktan hoşlanmadığını, bu konuda hiçbir bilgisi olmadığı gibi söylenenleri tekrarlayarak acıların tazelenmesine de gönlünün razı olmadığını söyleyip, yapacağımız yeni bahçeden söz etti. “Sekiz günlük ömre dokuz gün çalışmak diye bir söz vardır. Bu söze uyarak, biz kendi işlerimizi aksatmadan sürdürelim, vatana hizmet bizim için bu olacaktır!” deyip önümüzdeki günlerde yapılacak işlerden, bizim yapacaklarımızdan söz etti. Ancak genel olaylardan tedirgin olduğu besbelli idi. Her zamanki şakacı konuşmaları yerine hesaplı kitaplı sözler söyledi. Her iki sözünden biri övüt vermek üzerine dönüyordu. Ayrılırken de bizim bu konuları sorun yapmamamızı önerdi. Öğretmenin söylediklerinin dışına çıkmayı aklımdan bile geçirmiyordum. Bu rahatlık içinde dinlerken öğretmen bana baktı sataşır gibi “Sen ne diyorsun, yabancı gibi dinliyorsun, senin fikrin ne?” diye yüksek sesle bana sordu. Önce tam anlayamadım, “Bana mı dediniz öğretmenim?”diye sordum. Gülerek “Dalgın olduğunu anladım, o nedenle sordum!” deyince “İki ağabeyimle eniştemi bugün ikinci askerliklerine uğurladım. Ağabeylerim neyse ne ama eniştemin kimsesi yok. Ablam bir bebekle evinin işini nasıl sürdürecek? Bunu düşünüyorum. Kısmet böyle deyip okulu mu bırakayım? Oysa okulu çok sevmiştim!” deyince öğretmen birden “Aman yapma! Okul bırakılır mı? Baban, başka kimseleriniz yok mu, bir çare düşünürler elbet!” deyince “İşte o çarelerden bazılarını düşünüyorum. Babam var ama, ayrıca iki çocuklu iki yengem de işlerini sürdürmek zorunda. Babam bunlara nasıl yardım edecek?” Öğretmen dalgın dalgın baktı. Yanıma geldi. “Bunu bilmiyordum, bunları düşünememiştim. Haklısın. Haklısın da sakın okulu bırakmayı ilk iş olarak öne alma. Bütün olasılıkları denedikten sonra onu yaparsın!” Öğretmen arkadaşlara döndü, “Haklı mıyım çocuklar, bu savaş konusu beni hep korkutur. Nereden dokunsan insanlara zararı olur, bir ucu yüreğinize kadar girer. Bunun için bu konudan uzak durmaya çalışmanızı öneririm. Arkadaşınıza sormasaydım, tasasız deyip geçecektim. O acısını gene çekecekti ama ben depreştirmemiş olacaktım. Şimdi ise kurcalayarak karşılıklı çözümsüzlüğe girdik. Savaş denilen felaket bu kez dileyelim de bizden uzak olsun. Askere alınmalar o kadar önemli değil, gençler gelirler, giderler. Sıkıntılar asker dönüşlerinde kısmen ortadan kalkar. Ya savaş sürerse? . . deyip kendimizi dara atmayalım. Bu konuyu gene konuşuruz. Siz şimdilik bu tasaların dışında olmalısınız!” Salih Ziya Öğretmen aslında sözlerini bitiremedi ama bitirmiş gibi yaparak ayrıldı. Öğretmen çıkınca arkadaşlar bana acıyarak baktılar. Sanki yalnız benim ağabeylerim, eniştem asker gitmiş gibi olayı benim sorunummuş havası içinde tuttular. Oysa benim Askerlik Şubesinde gördüğüm kalabalık yüzlerce, belki de binlerce insani kapsıyordu. Herhalde Tekirdağ, Kırklareli, Çorlu, Edirne şubeleri de böyle dolup taşıyordur. Kendimi, “Böyle konuşarak arkadaşları tedirgin mi ettim?” şeklinde sorguladım. Ancak ben öğretmene bir şey söylemedim, o bana sordu, özellikle konuşturdu. Bunları söylemese miydim? Söylemeseydim, öğretmen beni bu kez de duygusuz belleyecekti. Üstelik kendimi yalancı durumuna sokacaktım. İçimden kendimle hesaplaşarak, hiç kimse ile konuşmadan yatağa girdim. İsmet geldi, Mehmet Yücel, Mehmet Başaran, Hasan, Hilmi Altınsoy yüzümü açıp baktılar, gittiler. Hepsinin yüzleri gergindi, benim için üzüldükleri belliydi. Bu da kederimi arttırdı. Arkadaşların bir süre konuştuğunu duydum. Sonraları onlar mı sustu, ben mi uyudum? Gecenin uyku böleğine böyle girdim.
4 Eylül 1939 Pazartesi
Düne göre hava gene çok güzel. Eylül, sonbahar sözleri yok. Daha sakin konuşmalarla kahvaltıya indik. On gün içinde yeni okula geçip geçemeyeceğimiz tartışılıyor. Geçeriz diyenler çoğunlukta. Alt katın iki taraf sıvası da bitmiş, iki gün sonra kuruyunca beton şapı yapılıp pencereler takılacakmış. Atölyeye gidince öğretmene söyledik. Öğretmen “Biliyorum, arkadaşlarla sürekli bunları konuşuyoruz!” dedi. Bugün hepimiz rende, planya işindeyiz. Bunu bitirince ikimiz gene çizim, ikimiz kesme oyma işini sürdüreceğiz. Öğleye dek tasarladığımız işler bitti. En yorucu işe geldik: 80’lık parçaların başları geçmeli olacak dişili erkekli hazılıklar, uygun geçmeler. Arkadaşlar bunları güzel hazırlamışlar, çizgilere göre kesmek bize kalıyor. Öğretmen makineyi açtı bir saat içinde deldi kesti. Biz iskarpela ya da dörpülerle düzeltip alıştırdık. Bu kez öğretmen yoruldu. Bunu söylediğimizde öğretmen “O kadar olur, canım!” dedi. İş sınırımız, bunlar yarın öğleye bitecek söz verdik. Bitiremezsek öğleden sonra da çalışacağız. Tüm gayretimizle çalıştık. Kepirtepe’den arkadaşlarımız geldiğinde dört takımın kaldığını, birkaç tanesinin de yarım olduğunu gördük. “Yarın biter!” deyip paydos ettik. Kulaklarımız radyoda. Arkadaşların çoğu iner inmez köşeye doluştular. Sokakta insanlar birikmiş. “Açın şunu dinleyelim!” diye bağıranlar bile var. Parktakilere “Yasaklandı!” demişler. Yasak deyince akan sular duruyor. Arkadaşlar dağıldılar. Az sonra yemeğe indik. Ahmet Gürsel Öğretmen var. Okuma saatinde geleceği kesin, fırsat bulursam soru soracağım. Ancak dün geceki durumdan sonra gene kalkıp arkadaşların hoşuna gitmeyecek sonuçlara neden olmak istemiyorum. Konu matematik dersi olursa sorarım. Yemekten sonra kitaplarımı açtım, öylece bakıyorum. Gerçekten Ahmet Gürsel Öğretmen geldi. Aramızda dolaştı. Benim başıma geldi, defterimi aldı, ”Çizimlerin fevkalade, isteyerek çiziyorsun besbelli. Devam et, yakında beraber çalışmaya başlayacağız. Dişinizi biraz daha sıkın!” dedi. Yürüdü. Anladım ki soru sorulmasını istemiyor. Sustum. Ama söyledikleri, defterime bakıp beğenmesi soru sormamdan daha hoşuma gitti. Ben zaten çalıştığımı kanıtlamak için soru sormak istiyordum. Öğretmen ortada gezinirken Ömer Uzgil Öğretmen geldi, “Ahmet Bey, ben buradayım, isterseniz gidebilirsiniz!” dedi. Ahmet Gürsel Öğretmen teşekkür edip ayrıldı. Arkasından Ömer Öğretmen de gitti. Biz bize kaldık ama kimsenin konuşacak hali kalmamış gibi, saatin gelmesini bekliyordu. En gürültücü saydığımız İsmet, İdris, Yakup, Ali Önol, Fettah, Bekir arkadaşlar bile uyuklar gibiydiler. Birileri kalktı ötekiler de onları izleyerek yatakhane yoluna dizildiler. Yatınca da kimse konuşmadı. Belediye ya da Halkevi bahçelerinden gene sesler geliyordu. Sinemadaki konuşmalar olduğu gibi duyuluyordu. Ben bunları duymazdan gelip yattım. Yatınca da gene kendi düşüncelerime daldım. Babamı düşündüm, benim dün gece Salih Ziya Öğretmene söylediğim gibi benim okuldan ayrılmamı ister mi? Bunu düşündüm. Uzun uzun düşünmeye ne gerek var? İki gün izin alıp gider kendim sorarım. Eğer isterse o da gelip fikrini söyler. Böyle düşününce rahatlar gibi oldum. Öylece uyumuşum.
5 Eylül 1939 Salı
Dün yasaklandığı söylenen radyo gene bağır bağır bağırmaya başladı. Hükümet kararları, valilik kararları, Kaymakamlık kararlarından söz ediliyor. Pek anlaşılmıyor ama karar karar üstüne alındığı anlaşılıyor. Nedense radyo çok çatırtı yapıyor. Çakıldak çevrilir gibi insanı rahatsız eden sesler çıkıyor. İlk gün ne güzel dinlenmişti. Arkadaşlar da benim gibi söylenerek indiler. Kahvaltıda da aynı olay konu edildi. “Okulun radyosu yok mu?” diye soranlar oldu. Okulun radyosu olunca bize mi dinletecekler? Belki öğrencilerin radyo dinlemesi yasaktır. Böyle varsayımlar öne sürerek konuşurken öğretmenler yola yöneldiler. Arkadaşlar toplanıp neşeli bir hava içinde gittiler. Biz elimizdeki ranza işini bitirme niyetiyle atölyede beklerken İrfan Öğretmen geldi. “Şimdi yeni bir iş aldık önce onu yapacağız!” dedi. Büyük kapının planını çıkardı. Aynı ölçülerde bir geçici kapı yapacağız. Kasası ile iki kanadı yapılacakmış. Verilen ölçülere uyan keresteleri seçip kestik. İki kanadı da ivedi olarak yaptık. Aralar saçla kapanacakmış. Öğretmen “Saçlar alınıp oraya gider. Oradakiler çakarlar!” dedi. Yaptık ama anlamadık. Öğretmen açıkladı: Ön büyük kapının kapanması istenmiş. Sıvalar yapılmadan yeni kapının takılması sakıncalıymış. Geçici olarak girişleri önlemek amacıyla bu kapı ile kapatılacakmış. Bu kapı hemen bugün oraya gidecekmiş. Gerçekten Kazım Usta ile yardımcısı İbrahim geldi bizim kapıyı aldı, gitti. Kim söylediyse iki de oluklu saç almışlar. “Neden oluklu?” diye sorduk. Öğretmen gülerek, “Kazım Usta onu beğenmiştir!” dedi. İşimize döndük. Arkadaşlar döndüğünde kırk ranzanın yalnız merdiven parçaları kalmıştı. Bunların da ölçüleri tam kararlaştırılmadığından sonraya bırakılmıştı. Ayrıca merdiven baş tarafa mı yoksa son tarafa mı takılacak kesinleşmemiş. Sona takılınca alttaki için rahatlık sağlıyor ama üstte yatacağa ters geliyor. Örnek üzerinde yapılan denemelerde iki taraf da eşit şekilde hem yararlı hem de zararlı. Öyle kaldı. Arkadaşlar ise arkaya konsun önerisini getirdiler. Hasan Üner, Mehmet Başaran, Yusuf Asıl, inip bindiler. “Arkadan çıkmak daha kolay olacak!” dediler. Konu okul yöneticilerinin kararına kaldı. Merdiven zaten iki ayaklı bir ek. İrfan Öğretmenin kendi kanısı “Merdivene gerek yok. Arka ayaklara birer ayak tutacı takılsın yeter.” Biz bunu konuşurken arkadaşlar geldi. Hamdi Öğretmen saatine bakıp düdüğünü gösterdi. Ben koşarak bayrağı aldım taktım. Komutla birlikte bayrağı çektim. Yola dönük, gözlerim insanlarda. Karşı parkta bile kimse kıpırdamıyor. “Rahat!” komutunda insanlar birden hareketleniyorlar. “Lüleburgaz” denince daha önce pazarı, panayırlarını arada geldiğim güreşleriyle anımsıyordum. Bundan böyle sanırım daha çok İstiklal Marşı söylenirken esas duruştaki insanlarıyla anımsayacağım. Öğle yemeğinde gene benim tatlım var, tulumba tatlısı. Mehmet Yücel pek tatlı sevmezmiş. Geçen hafta çarşıda gezerken tam köşedeki tatlıcıyı göstererek bana takıldı, “Buradan geçerken ben bile girip yemek istiyorum, sen nasıl yemeden geçiyorsun?” Söyledim, “Ben öyle bayılası tatlıcı değilim. Önüme geleni bırakmam, o kadar. Yoksa seviyorum, deyip tatlı arkasında koşmam!” Otuz arkadaşız, Sami Akıncı dışında hemen hemen hepsi yeri gelince bana tatlıcı derler ama, tabaklara bakıyorum, hiç kimse bir kıymık bile bırakmadan tabakları temizliyorlar. Bahçede, dışarı çıkacaklar soruldu. Küçük gruplar olarak gezmemiz isteniyor. Yazanlardan biri İsmet. Nereye gidecekleri sordum, karar vermemişler. “Benim dediğim yere giderseniz gelirim!” dedim. İsmet sordu, “Senin istediğin yer neresi?” Ben de “Benim istediğim yer, senin en çok gereksinim duyduğun yerdir!” dedim. Yanındakiler güldüler. Açıkladım, “Geçenlerde izinli gitmeye kalktın, istasyona gitmek için kıvrandın durdun. Gel bugün istasyona gidelim, yolunu, yerini öğren. Gideceğin zaman gönül rahatlığıyla git!” dedim. Hepsi bana teşekkür etti. Az sonra bir faytona atlayıp istasyona gittik. Biz oradayken karşılıklı iki tren geçti. Biri Edirne’den, öteki de İstanbul’dan geldi. İnenler oldu. İstediğimiz saatte geri döndük. Arkadaşlar çok memnun oldular. Faytonları özlemişlermiş. “Gene gelelim!” diyerek kararlar aldılar. Okula dönünce kimsenin aklına gelmeyen İstasyon Gezisi için tüm arkadaşlar teşekkür etti. “İzinli çıkarsak yeni okuldan nasıl gideriz?” diye düşünenler varmış. Açıkladım, “Edirne’de olduğu gibi burada da faytonlar var, her tarafa gidiyorlar. Ancak istasyona giden faytonlar daha ucuzdur. Aynı uzaklıktaki Kepirtepe’den ise iki kat para alırlar. Bunun nedeni İstasyon dönüşünde yeni yolcu çıkar, arabalar boş dönmez. Okulumuzda da böyle bir durum olsa oradan da yarı parayla gider, döneriz.” İsmet’e takılanlar oldu, “Çok bilgili dayın var, senin işin iş, besbelli bunun için onun dediğinden çıkamıyorsun!” türünden sözler söylendi. Sinemaya gitmeye karar verdik. İrfan Öğretmen bizimle gelmeye razı oldu. Leblebici Horhor’la Cici Berber oynuyormuş. Oldukça kalabalıktı. Ali kardeşiyle gelmişti. Merhabalaştık. Her taraf dolu olduğu için bir araya gelme olanaksızdı. Ağabey Ali’nin bana film bilgisi vermek istediğini anladım. Baktı, eliyle kalabalığı gösterdi. Elimle teşekkür ettim. Kardeşi gülümsedi. Sinemadan çıkınca Mehmet Yücel bana “Sen benim köylümle arkadaşlığı ilerletmişsin!” dedi. Film hakkında konuştuklarımı anlattım. Ali için “İyi çocuktur!” dedi. Yatınca bu kez sinemaları düşündüm. Sinemaya insanlar niçin gidiyor? Filmden sonra insan ister istemez bir şeyler düşünmek istiyor. Bizim arkadaşlar bu konuda hiç konuşmuyor. Konuşmaya kalkınca da konuşturmamak için söz birliği etmiş gibi susturmaya çalışıyorlar. Hasan, Harun daha bir kaçı dışında ötekiler, susarak insanın konuşmasını da önlüyorlar. Bu salt sinemalar için değil okuduğumuz kitaplar için de böyle. Hasan, Mehmet Başaran, Halil, Sami belki daha bir ikisi dışında kimse okuduğumuz kitaplardaki olaylar üstüne söz açmıyor. Oysa onlarda ders çıkaracağımız nice iyi-kötü örnekler var. Örneğin daha kitabın başında Ahmet Celal, Mehmet Ali’nin köyüne gidince çevresindekilere candan yaklaşmaya çalışmasına karşın, onların uzak durmaları, söylenen onca tatlı sözü duymamışça suskunluklarını andıran tavırlar hepimizin köylerinde sayısız insanda görülür. Babamın ağabeyi Müderris Ahmet Amcam için “40 yıldır köye gelmedi!” deyip eleştirirler de “Niçin gelmiyor acaba, bunda bizim bir payımız yok mu?” diye bir sorgulamaya yanaşmazlar. Hasan Amcam ara ara gelir, bir gün ya kalır ya kalmaz; kaçarca ayrılır. Kendisine yöneltilen sorular hep onun işi üstüne olur, “Hastaneye gidince hastalar hemen neden yatırılmaz?” Nedenleri yüz kez anlatılsa, yapılacak işlemlerin kuralları sayıp dökülse, onlar gene karşısındakini eleştirip işin içinden sıyrılmayı yeğlerler. Bizim köylülerde gördüğüm bu anlayış, Ahmet Celal’in başına ilk günlerde geliyor. Hem geliyor hem de yıllarca artarak sürdürülüyor. Bunları, bastıra bastıra okuyan öğretmen, ara ara da kendisinden örnekler vererek açıklıyor. Ancak arkadaşlar, bunlara benzer olayları hiç görmemiş, ilk kez duyuyormuş gibi dinleyip geçiyor. Bazan da “Allah Allah, ne insanlar var!” demelerine ise iyice sinirleniyorum. “Var ya, hem de hepimizin karşısında bunlardan daha belalıları var!” diye bağırasım geliyor. Susuyorum ama içimden de durmadan konuşuyorum. Ahmet Celal’in ya da Mehmet Ali’nin Salih Ağası gibileri arkadaşların köylerinde yok mu? Kadir’in, İsmet’in köylerinde olduğunu ben bile biliyorum. Ama onlar bu benzetmeleri yapmaya yanaşmıyorlar. Çocukluğumun kahvede geçmesinden olacak, ben okuduğum parçalarda geçen insanları hemen birilerine benzetiveriyorum. Örneğin Salih Ağa anlatılırken daha köyümüzden iki insan gözümün önüne geliverdi. Abbas Kamber, Arabacı Hasan. Bu iki insan da, Salih Ağa’nın yaptıklarını yaparlar. Onların konuşurken ayak parmaklarını oynatması, ya da ellerine şekil vermelerinin özel anlamları vardır. Köyde bir çok insan bunları bilir, onlar kahveden çıkınca arkalarından varsayımları sıralarlar. İşte bunları biz arkadaşlarla konuşup tartışabiliriz. Ayrıca bizim çocukluğumuza karşın belki gelişmekte olan sevimsiz kimi davranışlarımız vardır. Bunlar üstünde bile konuşabilmeliyiz. Böyle konuşmalardan geçtik, okuduğumuz ortak kitaplardaki belli kişiler üstünde bile birkaç söz söyleyemeyişimiz üzülecek bir durum. Bunları düşünerek uyudum.
6 Eylül 1939 Çarşamba
Halkevi radyosu çalıyor. Ancak konuşmalar anlaşılamıyor. Meraklı arkadaşlar giyinip bahçenin Halkevi tarafına yığıldı. Haberlerde savaştan çok Ankara-Erzincan treninin Erzurum’a gittiği duyuruluyor. Erzurum bugün özlediği trene kavuşuyormuş. Almanlar ne yaptı? Polonyalılar ne yapıyor? Bunları merak edenler gazete bekliyorlar. Gazeteler geç kalmış. Kahvaltıya gittik. Konuşmalar yeni yerimize taşınmalar üstüne. Üstünde yattığımız demir karyolalar ne olacak? Onlarda kimler yatacak? ”Öğretmenler yatacak!” diyenler oluyor. Bunları onaylayanların yanında karşı duranlar da bulunuyor. “Öğretmenlerin bizden farkı ne?” deyip karyola kıskançlığına kalkışıyorlar. “Karyola koyacak yer mi var? Yeri nerede buldunuz?” dedim. Sustular. Hava oldukça sıcak. Voleybol oynayanlar saha paylaşmak adı altında onar kişilik takım yaptılar. Kendi kendimize kalınca çoğunlukla neşeli oluyoruz. Ağaçlar altında okuyanlar, “Haftaya pazar günü burada olmayacağız!” dediler. Bunu ben de diyorum ama, bir yandan da üzülüyorum. Bu gölgeler bize çok yaradı. İşlerimizi güneş altında yapsaydık halimiz ne olacaktı? Allahaısmarladık’ı bitirdim. Bitirmeseydim Hasan bugün Halkevi kitaplarını toplayacakmış. Halkevi’nden aldığı kitapları bugün teslim etmesini Fikret Madaralı Öğretmen istemiş. Son teslimi yapıp bir daha da almayacakmış. Kendi okulumuza geçince, Sinanlı’daki kitaplar getirilecekmiş. “İyi!” diyorum içimden, “Sinanlı’dan belki müzik aletleri de getirilir!”Arkadaşlar müzik aletlerini tümden unuttular. Müzik, Beden eğitimi, Coğrafya öğretmenleri gitti o dersler bitti. Adem Gürçağlayan, Ömer Tunalı, Sabit Soysal Öğretmenler unutuldu gibi. Ömer Tunalı havacı olmuş, pilot olup uçacakmış. Zaten göğsünde uçak rozeti vardı. Yaz tatillerinde kamplara katıldığını söylemişti. Öteki öğretmenler ne oldular acaba? Hüsnü Yalçın Ömer Tunalı’nın kardeşiyle konuşuyordu, ona sordum. “İbrahim şimdi nerede?” Tatilde ağabeyi neredeyse o da orada oluyormuş. Okul başlayınca gene ağabeyine yakın bir lisede okuyacakmış. Yemekten sonra okuma yerimizde toplandık. Fikret Madaralı Öğretmen “Gelirim!” dememişti. Bir süre bekledik, dağılmak üzereyken öğretmen geldi. “Bugün burada son okumamız olabilir. Yeni bir romana başlarsak onu çabuk bitiremeyiz. Taşınmamız, yerleşmemiz uzun sürebilir. Romana ara vermek zorunda kalırız. Bu nedenle ben size çok iyi bildiğiniz Ömer Seyfettin’den öyküler okuyacağım. Öyküler kısa olduğundan yarım kalması söz konusu değildir!” Öğretmen hepimize baktı, gülümsedi, öykü sayfalarına baktı. Öykünün adını söyledi. “Piç!” Gene baktı, “Okuyanınız var mı?” diye sordu. Benimle birlikte iki arkadaş el kaldırdı. Arkasından “Bomba?” Buna yalnız Hasan Üner el kaldırdı. “Beyaz Lale?” Dört arkadaş el kaldırdı. Öğretmen “Tamam, önce bunları okuyalım!” dedi. Beyaz Lale’den başladı. Bu öykü üzerinde hiç durmadı. Bitirince sadece hepimizin yüzüne baktı. Bir süre de elindeki kitaba bakarak durdu. Bakışını izledim, yüzünde hiçbir değişiklik olmadan başını bir daha üstümüzde gezdirdi. Arkasından Bomba’ya başladı. Az okuduktan sonra, Amerika’ya göçler konusunda kısa örnekler verdi. Sonra devam etti. Daha sonra Balkan Yarım Adası kargaşalarını, Balkan Savaşı nedenleri üstüne tarih bilgisi verdi. Öykü bittiğinde zor soluk aldığımı anladım. Ağlamamak için kendimi güç tuttum. Öğretmen vatanseverlik, insanseverlik üstüne kısaca örnekler verdi. Üçüncü öyküye geçti. Bu öykünün konusu gene bizdendi. Az öncekinin etkisinden kurtulmuşum, bu kez sinirlendim. Öykü bitince öğretmen güldü. “Sizin sinirlerinizi gerdiren bu olayları kötülük olsun diye okumadığımı, bilirsiniz. Ama unutmamanız gereken bir başka taraf da okuduklarınızdan etkilenmektir. Her yazı böyle “Parmağım kör gözüne” derce, gelip batmaz. Biraz da siz onu kurcalayacaksınız. Bunlar öykülerde böyle keskince ortaya konur, ancak romanlarda biraz daha dağınık serpiştirilir. Dikkatli okuyucu bunu bulup belleğine alır. Küçük Paşa, Çalı Kuşu, Yaban, Kuyucaklı Yusuf türünden öğretici romanları okuduk. Onları bugünkü anlayışımız açısından bir daha düşünürseniz çabalarımız amacına ulaşmış olur!” Öğretmen gülerek kalktı, iyi çalışmalar diledi, ayrıldı. Bu okuma saati benim için hepsinden iyi oldu. Kuşkulandığım noktalar, önemsediğim yanlar üstündeki düşüncelerimin doğruluğunu anladım. Okumanın önemini yeterince kavrayamadığımı ancak kavramak için tuttuğum yolun doğruluğunu iyi anladım. Kafama takılan, öğretmen Beyaz Lale üzerinde neden öyle sessiz durdu? Bunu nasıl çözeceğimi düşünmeye başladım. Çünkü öğretmenin yüzlerimize bakarken aldığı değişiklik gözlerimin önünden uzun süre gitmedi. “Bunun bir anlamı olmalı!” diyerek düşündüm. Öğretmen, orada sergilenen vahşice davranışları, o insanlık dışı isteklerle karşılaşılan acı sonuç üzerinde yorum yapmaya gerek görmedi. Sanırım yapmayı düşündü de yapmak için o anda kendinde yeterli gücü bulamadı. Dikkat ettim, son satırları okurken sesi değişti, sözler boğazında düğümlenir gibi oldu, soluğu neredeyse kesiliyordu. Öğretmen gittikten sonra biz de bir süre sessizce durduk. İsmet, “Böyle öyküleri neden yazıyorlar?” diye sordu. İsmet’e katılanlar oldu Çoğunluk hala öykünün etkisindeydi, sustular. Bu kez ben “Salt öyküler değil şarkılar da bu tür olayları anlatıyor!” dedim, Mahmut Ağabeyimin sık sık okuduğu bir şarkıyı anımsattım. “Vidin içinde müftü kızıydım-Annemin babamın bir kuzusuydum-Evimden yurdumdan aldılar beni -…… yerine koydular beni” diye sürüp gider. En taze, en inandırıcı sözü Hüsnü Yalçın söyledi: “Bulgarlar yalnız bize Türklere değil kendinden olanlara da acımazlar, nitekim Bomba öyküsünde de bu görülmektedir. Bulgarlar çok vahşidir, onların düşüncesine göre insanın herhangi bir hayvandan farkı yoktur!”
Banyo günümüz değişmiş, gene pazara alınmış, duyuruldu.Daha önce bugün için yer ayırtıldığından son kez çarşamba günü gidiyoruz.Hepimizin sorusu: “Geliş gidiş dışında banyo işimizden memnunuz. Bundan sonra ne olacak? Çıkarken tanıdık birini gördüm, Kadir Pekgöz’ün köyünden Osman Amca. Hamitabat köyünün dilinde gezen 9 Mehmet’in babası. Osman Amca da beni tanıdı. Oğlu Mehmet benim sınıfımda değildi ama herkesle yakın olduğu için onu, ben de severdim. Ayrıca Osman Amca ticaretle de uğraşırdı. Bu nedenle bizim köye özellikle de bizim kahveye sık sık uğrardı. Ben sormadan söyledi, “Ben, müsaadenizle, şimdilik bu hamamın sahibiyim. Yakın zamanda aldım. Daha tam sahiplenmiş değilim. Gelip arada ilgileniyorum. Mehmet de ortaokula gelecek, hem okuyacak hem de burayla ilgilenecek. Belki evin yarısını buraya taşıyacağız!” Kadir çıkınca, o da yanımıza geldi, bir süre konuştuk. Kadir de benim kadar sevindi. “Ne iyi hamam işleticisi bizim tanıdığımız çıktı.” Arkadaşlar tamam olunca yola çıktık, yol boyunca hamamı, hamam sahibini konuşarak okula döndük. Bahçeye girişimizden az sonra Hamdi Öğretmen elinde pek çalmadığı düdüğü ile ortada gözüktü. Çok istekli, coşkulu bir şekilde tören yapıldı. Rahat dedikten sonra ben bayrağı topladım, yerine koydum. ”Acaba haftaya bu bayrağı gene asacak mıyım? ”
Halkevi önü, Belediye Bahçesi insanlarla dolup taşıyor. Limonatacılar, simitçiler kışkırtıcı sesleriyle çocukları çağırıyorlar. Radyo susturulmuş. İnsanlar kendi dünyasında. Şimdi radyo açılsa belki herkesin havası bozulacak. Arkadaşlar yemekhaneye yönelince ben de arkalarından gittim. Mehmet Yücel takıldı “Eeee, Domuzormanlılar, Hamam parasından kurtuldunuz!” Ben güldüm, Kadir oldukça sinirlendi. Mehmet Yücel’e “Söyleyecek söz bulamıyorsun!” diye çıkıştı. Bana da “Yüz veriyorsun!” diye uyarıda bulundu. Hamamcı sözünden hoşlanmamış. “Hamamcıya ne denir?” diye bir tartışma başladı. Osman Amcanın hamamcı değil hamam sahibi olduğu, kendi işletmediği için hamamcı denmemesi gerektiğini açıklayanlar oldu, örnekler verildi: “Dört dükkanlık yeri olan biri bu dükkanları dört kişiye kiralasa, kiralayanların biri kahve, biri berber dükkanı, biri ayakkabıcı, dördüncü de eczane olarak kullansa mal sahibi bunlardan hangisi ile çağırılır? ”Bunu arka arkaya sordular. Herkesin sustuğu bir sırada Mustafa Saatçı, yumuşak bir tavırla özür dileyerek “Ben yanıtlayabilir miyim? ” diye sordu. Herkes o tarafa baktı. Mustafa ciddi bir tavır içinde “Hamamcı!” deyinde herkes “Hıkk!” dedikten sonra katılasıya güldü. Kadir öfkeyle bakıp, Mustafa’ya “Sensin Hamamcı, Hamamcı İmam!” dedi. Bu kez de Mustafa, “Senin baban da imam!”deyince Kadir bu kez, “Benim babam sahici imam, senin gibi sahte imam değil, sen cim karnında birisin, sana imam demek zaten doğru değil. Kim diyorsa yanlış söylüyor!” deyince bir çok ses “Az önce sen de dedin!” sözleri yükseldi. Kadir, “Tövbe, bir daha bu sözü sana karşı kullanmayacağım!” deyince Mustafa teşekkür etti. Arkadaşlara dönerek bana bundan sonra “İmam!” diyenlere ben de “Hamamcı!” diyeceğim. Böylece herkes tövbe edip imamlıktan kurtulacağım!” deyince büyük bir çoğunluk, “Hafızlık ne olacak?” diye bağırdı. İsmet Mustafa’ya taraf oldu “Onlara da ‘Tellak’dersin!” Bu kez İsmet’e sataşmalar başladı. Mustafa’nın İsmet’e taktığı adlar, Benli kız için yakıştırmaları anımsatıldı. İsmet, Benli kız sözüne azıcık bozuldu, bana baktı. Görmezden geldim. Bu konuda neden olduğu konuşmalardan hoşlanmayacağımı biliyordu. Onun adına sinirlendiğini bile bile bu işi uzatmamasını daha önce uyarmışım. İki ikiye gene söyleyeceklerim olacak ama arkadaşlar ortasında konuşursam, korunan giz hakkında ip uçları vermiş olabilirim. Bu da İsmet’in zararına olur. İsmet’in zayıf tarafı burası, zaten. Sözü uzatmamak için okuma saatinde olduğumuzu anımsattım. Herkes sustu. Oysa okuma saatimizde kimseyi beklemiyoruz. Fikret Madaralı Öğretmenin konuşmasından böyle bir sonuç çıkarmıştık. Belki Ömer Uzgil Öğretmen arada uğrayabilir. Gene de arkadaşlar arada fazla ses çıkarılınca, “Sus, gelen var!” diyenler oluyor. Arka arkaya “Sus, gelen var!” dendikten sonra kapı önüne yakın oturan İdris Destan arkaya dönerek “Kim o iki de bir sus, diye bağıran, kimse gelmiyor!” derken Ömer Uzgil Öğretmen gülerek içeri girdi. İdris’in önünde durdu. İdris dudaklarını ısırıp, boynunu büktü. Öğremen İdris’e “Beni görmedin mi, yoksa beni kimse olarak düşünmüyor musun?” diye sordu. İdris, “Öğretmenim, çok gürültü ediyorlar, özür dilerim, bir daha konuşmam efendim” gibi sözler söyledi. Öğretmen gene gülerek, “Anladım, ben de sorumu geri aldım!” dedi. Öğretmen, nedense birden “Bugün radyo dinlediniz mi?” diye sordu. Arkadaşlar birbirlerine baktı. Ben elimi kaldırdım, “Ben dinledim!” dedim. Öğretmen ilgiyle “Önemli bir haber var mıydı?” dedi. Erzurum’a tren gittiğini, İstanbul-Ankara-Erzincan-Erzurum arası tren çalışmalarının başladığını söyledim. Öğretmen teşekkür etti. Radyosu arızalanmış. Ahmet Bey yapmaya götürmüş. “Ahmet Bey yapmak için götürdü” deyince hepimiz ilgiyle baktık. Ben memur Ahmet Gökay’ı anladım. Öteki arkadaşlar Matematik öğretmenimiz Ahmet Gürsel’i anlamış. Sami Akıncı, “Ahmet Gürsel Öğretmen radyodan anlıyor mu?” diye sordu. Ömer Uzgil Öğretmen “O değil” deyince, nedense ben “Ahmet Gökay” deyiverdim. Bu kez Öğretmen “Bakıyorum radyodan anlayanı merak ettiniz. İkisi de değil yeni bir Ahmet Beyimiz var, az geliyor ama o da bizimle çalışıyor. Elektrik işlerimi yürütecek. Mustafa Saatçı biliyormuş, Alman Ahmet!” dedi. Ömer Öğretmen, “Evet, evet, Lüleburgaz’da öyle tanınıyor. Almanca biliyor, yararlanabilirsiniz!” “Gerçekten Alman mı? ” diyenler oldu. Değilmiş ama Almanlar yanında çalışmış, pratiği fazlaymış. Öğretmen ayrılınca yeni konuları konuşarak yattık. Alman Ahmet. Anladım, ben bu kişiyi daha önceleri Lüleburgaz’da görmüş gibiyim. Elektrik santralinde çalışıyormuş. Ayrıca dükkanı da varmış ya da böyle bir yerde çalışıyormuş. Kısa boylu biri. Buraya da gelmişti. Meğer kaç zamandır yeni okula da gidip elektrik yerlerini saptıyormuş. Mustafa Saatçı onun yanında çalışıyormuş. Radyo, radyo bozulması, bozulan radyoyu onarma, bunlar bizim için yeni yeni bilgiler. Daha benim elimi bile sürmediğim nesneleri birileri bozuyor, birileri de onarıyor. Bu insanlarla aynı masalara oturup aynı yemekleri yiyoruz. Kazım Usta bizi kamyona tıkıp gezdiriyor. O elinde küçük bir tekerle koskoca kamyonu yürütüyor. Ben bunun nasıl olduğunu kafama bir türlü sokamıyorum. Benim bildiklerimi de anlayamayanlar var. İnsanları gözümün önüne sıraladım. Acımasız Bulgar komitecileri, Boris, zavallı karısı, Beyaz Lale, öteki suçsuz insanlar, Sapık Radko, kaptan Dimço benzerleri aynı havayı soluyarak büyüyor ama içlerinden birileri ötekilerine canavarlık yapıyor. Bunları düşünerek ağlamaklı duygular içinde bir süre düşündüm. Radko, Dimko derken savaş, savaşlar, arkasından ağabeylerim, Ali Eniştem şimdi silah altında, belki de aynı düşüncelerle nöbet bekliyorlar. Uyudum.
7 Eylül 1939 Perşembe
Gazeteciler gene fazla bağırıyorlar. Uyananlar bunu hayra yormuyorlar. Ben, “Bugün Pazar var!” diyerek açıklama yapıyorum:Bugün de Pazartesi Pazarı kurulmuş! Bağıranlar oldu:”Bugün Perşembe!”Sözü uzattım:”Perşembe günleri Pazar kurulmaz mı?”Asıl amacım, gelen seslerin hayırsızlığa yorulmasını önlek! Radyoya kulak kabartanlar,ses duyamayınca “Açmadılar!” deyip üzülüyor. Arkalardan bir ses “Bozulmuş Alman Ahmet almış!”diyor. Herkes gülüyor. “Bu Alman Ahmet bizi biraz uğraştıracağa benziyor!” diyenler oldu.Böylece benim Perşembe pazarı,şakam arkadaşların ilgisiin dağıtı. Kahvaltıya daha neşeli indik. Biz kahvaltıdan çıkarken İrfan Öğretmen bugün burada olduğumuzu, belki de toplanacağımızı, söyledi. Ben rahatladım, bir gün bir gündür. Belki köyden gelecekler olacak, yeni bilgiler alacağım. Arkadaşlar Kepirtepe’ye neşe içinde gittiler. İrfan Öğretmen geldi. Bugünkü işimiz, yaptığımız tüm pencereleri ayrı istifleyip numaralayarak, ayrı yerlere yığıp, kamyon gelince kargaşa yaratmadan yüklemekmiş. Önce alt kat pencerelerini, kapılarını yığdık. Bunlar ilk kamyonla gidecek. Arkasından ikinci kat pencerelerini, kapılarını sıraladık. Üçüncü küme olarak üst kat, pencere, kapı kümesini yığdık. Ranzalar büyük bir yığın oluşturduğu için onları ayrı bir parti olarak yığdık. Bundan sonra kullanılmamış keresteleri de boy boy sıraladık. Gene kesik parçaları ayrıca istifledik. Öğretmen yapıklarımızı gözledi. “Yoruldunuz!” diyerek dinlenme izni verdi. Otururken demir parmaklıklardan Kamber Amcamın baktığını gördüm. Güldü, koştum gittim. Köyden giden askerleri uğurlamış. O çağını atlatmış ama köyden sayısız insan işlerini bırakarak gitmişmiş. Bana “Neden gelmedin?” dedi. Durumu anlattım, Kepirtepe’ye geçtiğimiz ilk pazar gideceğimi söyledim. Sevindi, ayrıldı. Bir süre daha oturduktan sonra yemek yedik. Az sonra kamyon geldi. Kamyondan Salih, Harun, Recep, Bekir indi. Hep beraber ilk partiyi yükleyip gönderdik. Bir kez daha geleceklermiş. Onlar gelinceye dek biz yine işlenmemiş parçaları ayıkladık. Kamyon gelince bizim de gidip gitmeyeceğimizi sordum. Öğretmen, “Hayır, tezgahları, buradaki son parçayı kaldırmadan biz gitmeyeceğiz!” dedi. Kamyon gene geldi. Tıka basa doldurduk. Tezgahlar, ranza parçaları, kullandığımız araçlar kaldı. Kazım Usta, “Bugün bu kadar. Orada daha önemli işimiz var, size seferimiz yarın!” dedi, gittiler. Kalanları iki küme olarak toparladık. Kamyon iki kez gelse, tümüyle taşınmış olacağız. Gülerek Öğretmene “İşsiz kaldık!” dedim. Öğretmen, “Ya, öyle miiii?” diye güldü. “Yarına en zor işimiz kaldı, tezgahları sökeceğiz!” dedi. Neden sökeceğimizi sorunca, bir süre alt katta çalışacağımızı, sökülmeden kapılardan sokamayacağımızı anlattı. Paydos erken ettik. Hasan’la, Mehmet Başaran Halkevi kitaplarını götürdüler. Ben sıraların arasına uzanıp sırt üstü yattım. Ağaç dalları durmadan sallanıyor, Yapraklar hışırtı çıkararak titreşiyorlar. Gökyüzünde beyaz bulutlar. Bu bulutlar bizim köyün kırlarında da vardı. O zaman da bunlara bakıp düşünüyordum. Özellikle bağda üzümleri beklerken bu bulutlar beni çok eğlendiriyordu. Çoğu zaman onları bir şeylere benzetiyordum. En çok da iri kafalı, sarıklı insanlar gözlerimde şekilleniyordu. Bir defa da böyle bakarken yıldız görmüştüm. Yıldız gördüğümü, babamdan, ablamlardan başka kimseye inandıramamıştım. Yaşlılardan “Doğrudur!” diyenler oldu ise de, genellikle onlar da bana inanmamıştır. Ben böyle kendimle konuşurken arkadaşlar geldi. Kitapları vermişler. İstersek yeni okulumuza geçince de alabilecekmişiz. Halkevine yeni kitaplar da gelecekmiş. Lüleburgaz’dan bir adres verilince bireysel olarak kitap alabilecekmişiz. Biz bunlara sevinirken arkadaşlar geldi. Herkes neşeli. Yemekhane, mutfak duvarları örülmüş. İkinci katın betonu kurumuş. Alt katın arka merdiveni dökülmüş. Bizim yaptığımız geçici kapı, teneke kaplı olarak öne takılmış. Gönderdiğimiz çerçevelikler alt katın sağ tarafına yığılmış. Galiba o tarafta çalışılacakmış. Güzel haberler bunlar. Biz kümeleşmiş konuşurken kapıdan girenler oldu. Arkadaşlar dönüp baktılar. Ben görünce yanımdakileri uyardım, dönüp selama durdum. Geçenler “Merhaba!” dediler. Merdivenlerden okula çıktılar. Benim selam verişim, onların da “Merhaba!”deyişi arkadaşları şaşırttı. “Kim bunlar?” demelerine meydan bırakmadan ben, “Belediye Başkanı Kemal Çerman, eczacı Neşet Çal, Dr. Sezai Feray” adlarını sıraladım. Arkadaşlarımın çoğu bunları benim tanımama, kendilerinin tanımamış olmalarına üzülürken kimileri de bunu benim Lüleburgazlı oluşumun doğal sonucu saydı. Recep Kocaman ise “Burada daha kaç tane Lüleburgazlı var onlar neden bilmiyor? ” diye sordu. “Belediye Başkanını kaç kez gördük ama adını öğrenmedik!” dedi. Biz bunları konuşurken konuklar Okul Müdürümüzle birlikte çıktılar. Ömer Uzgil Öğretmen onları dış kapıya kadar izleyip geri döndü. Bizde yeni bir ilgi, bunlar neden geldi? Müdürümüzü neden alıp götürdüler? “Müdürümüzü götürmediler, Müdürümüz onları nezaket gereği uğurladı!” diyenler oldu. Bir süre birbirimize nezaket kuralları anımsattık. Mehmet Yücel bu konuda hepimize ders verdi. Mehmet Yücel Belediye Başkanını tanıyormuş ama soyadını anımsamamış. Öbürlerini de görmüş. “Özellikle eczacıyı, her gün görüyoruz, Müdür Beyle oturuyorlar!” dedi. Bunları konuşarak yemeğe gittik. Konuşmalar döndü dolaştı, “Bunlar bu akşam niçin geldi? ”Akşam yemeğinden sonra gene bir süre bahçeye dağıldık. Karşı bahçelere bakmak bir alışkanlık yarattı. Gerçekte kimin neye baktığını pek araştırmıyoruz ama herkesin bir şeyler araştırdığı besbelli. Giyimli kuşamlı kızlar, gelip geçiyor. Çoğu da bizim tarafa gülüşerek bakıyor. Benim yaşıma yakın olan arkadaşlar bunların anlamlarını biliyorlar. Ancak bu konuda yorum yapma yerine susmasını bu konuda duygularını saklamasını biliyor. “Ufaklıklar!” dediğimiz, Yusuf Asıl, Hasan Üner, İdris Destan, Bekir Temuçin, Mehmet Başaran’la kendilerini onlara yakın sayan Abdullah Erçetin, Ali Önol, Mehmet Aygün, Salih Baydemir, Harun Özçelik, Yakup Tanrıkulu, Kadir Pekgöz, Recep Kocaman, Ahmet Güner, Hüseyin Orhan, Hilmi Altınsoy yaşlarına yakın bir kız görünce niyetlerini açığa vuruveriyorlar. Bu akşam baktıklarını yarın akşam aramadan bir başkasına takılıveriyorlar. Öteki arkadaşların bu konuda aradıkları farklı, seçilmiş olanı aramak, ya da beklemek oluyor. Bu nedenle duvar üstünden en çok bakanlar “Ufaklıklar” Bu nedenle sınıfımızda iki gruba ayrılmış bir dışarıya çıkış ya da bakış farkı oluşmuş durumda. Bu, konuşmalardan da anlaşılıyor. Bizim gruptan birinin beğenip baktığı bilinen biri görülünce fısıltı başlıyor, ”Filanınki!” Ötekilerde bu yok. Sorulsa ya da sıraya konulsa onlarınkiler 5’e, 10’a 20’ye çıkabilir. Bunu söyleyince kesinlikle karşı oluşları ise ayrıca şaşkınlık yaratıyor. Dediklerine göre hepsi sonuna dek vefalıdır. Öğretmen gelmedi, arkadaşlar doya doya konuştu. Allahaısmarladık’la Yakılacak Kitap’ı bitirdim. Yakılacak Kitap’ı sevmedim. Daha doğrusu inanamadım. İki kardeş bu kadar birbirinden ayrı düşer mi? Çocuklar büyüdükçe, gerçek ailelerini seçemezler mi? Bunu anlayamadım, olayı da sevmedim. Yatarken de bunu düşündüm, biraz da üzüldüm. Romandaki kişileri birer canlı insan varsayarak, onlar adına üzüldüm. Yarını aklıma getirip üzüntümü dağıtmaya çalıştım. Yarın, burada çalışmamızın son günü olacak. Lüleburgaz içinde yaşamamız iyi mi geçti kötü mü? Bana göre iyi geçti. Çıkıp her gece sere serpe dolaşamadık (Arkadaşlar bundan yakınıyorlar) Ben aslında her gece dolaşma sevdalısı değilim. Zaten başka dolaşacak yer mi var? Lüleburgaz’ın en güzel yeri, Belediye ile Halkevi bahçeleri. Biz de tam bir yaz burada oturduk. Ayrıca benim çalıştığım atölye serin, gölgelik, insanlar içinde bir yerdi. Özellikle yatakhanemizi çok sevmiştim. Alpullu’daki yatakhanemiz de güzeldi. Özellikle nisan, mayıs aylarında bahçedeki atkestanelerinin çiçek kokularını hala unutmadım. Burada o denli koku olmadı ama buradaki akasyalar da bir süre bize kendilerini koklattılar. Akasya ile atkestaneleri koku farklarını anımsamaya çalışırken uyudum.
8 Eylül 1939 Cuma
Hasan Üner kulağıma fısıltıyla, “Bugün gidiyor muyuz?” demiş. Anlamadım ama uyandım. “Bilmiyorum, belki gidemeyiz, öğretmen, her şey taşındıktan sonra gideceğimizi, söylemişti!” Gülerek, “Biliyorum, seni uyandırmak için sormuştum!” dedi. Uyandım. Zaten arkadaşların çoğu kalkmış. Yıkanıp aşağıya indim. Kahvaltı başlamış, İrfan, Hamdi, Naci, Namık, Hasan Öğretmenlerle Ahmet Gökay Ağabey ile yeni muhasebeci Hikmet Bey kahvaltıdalar. Onlar konuşa konuşa kahvaltılarını ediyorlar. Arada kollarındaki saatlerine bakıyorlar.Bizde,benden başka hiç kimsede saat yok.Onlardan özenip bir ara ben de saate bakmaya davranırken vazgeçtim. Nedense Saati çaldırırım gibi bir korku taşıyorum.İlk tatile gidince babam kendi saatini verecekti.(Serkisof-değerli bir saat)Büyük Ablam bana bir övütte bulunmuştu:”Alma babamın saatini,kaybedersin-çaldırısın,babam onu çok sever,üzüntü olur,onun için!”demişti.Bu övüt beni etkiledi.Uzun süre param oldu;paramın çalınmasını düşünmedim ama saatin çalınmasına aklım takıldı.Oysa dolabımda Yeni Hayat şekeri kutularla duruken kimse elini uzatıp almadı. Renkli kalemlerim, kullanılmamış defterlerim oldu, hiç birisi çalınmadı. Sıralarda da herşeyimi bırakabiliyorum, kimse karıştırmıyor. Böyleyken saat çaldırmaktan çekinmemi kendim de yadırgıyorum.Bu duygum sürüp gidiyor.Arkadaşların yanında kolumu kaldırıp rahatça saatime bakamıyorum.Son 9 aydır tek kuşkulandığım şey günlük olarak yazdığım notların karıştırılması oldu. Onları da ya iki ya da üç kez yaptılar. Kesin diyemiyorum, karıştırılmış olduğu kanısına vardım. Bunu dışında bir eksikliğim olmadı. Ben böyle düşünüyorum. İrfan Öğretmen öteki öğretmenlerden ayrılarak atölyeye yöneldi, biz de ona katıldık. “Günaydın, bugün biraz daha terleyeceğiz, kamyon gelecek, dünkü gibi yüklerimizi yükleyeceğiz, yarın da gidip yerleşeceğiz!” dedi. Arkadaşları el sallayarak uğurladık. Onlar gidince öğretmen okulun temizlikçisini çağırdı, bize yardım etmesini söyledi. Az sonra aynı kişi bir elinde süpürge, kürek öteki elinde çuvallarla geldi. Olay anlaşıldı. Zaten öğretmen az sonra açıkladı: Salih Beyin bahçesini aldığımız gibi bırakacağız. Salih Arı Öğretmen duvarın arkasından bu sözü duymuş, karşılık verdi. “Aldığınız gibi bırakamazsınız. Aldığınızda siz de oradaydınız. Sizin varlığınız bizi mutlu ediyordu, Bıraktığınızda siz orada olmayacaksınız. Bilin ki bu bizi çok üzecek!” İrfan Öğretmen “Günaydın, aynı üzüntü bizde daha çok olacak, ancak çok yakınız, üstelik gönülden ayrılmıyoruz, bu bizi teselli edecek!” dedi. Karşılıklı teşekkürlerden sonra çalışmaya başladık. Önce hazırlanmış işleri, ranzalıkları, arkasından işlenmemiş keresteleri meydana taşıdık. Tezgahların yerlerini değiştirip altlarını açtık. En küçük parçalara değin bahçeyi temizledik. Talaşları çuvallara doldurduk. Temizlikçi teşekkür ederek onları taşıdı. Taşıyan kişinin hem taşıyıp hem de teşekkür etmesini önce anlamamıştım. Adam açıkladı, “Kışın soba yakarken sıkıntı çekiyordum, bu kış rahat edeceğim!” deyince anladım. Adam çuvalları bunun için hazırlamış, alt katta saklayacakmış. Bunu aramızda konu ettik. Aynı kişiye başka zaman bir iş söyleyince yüzünü ekşitiyordu. Bu kez neşeyle gelişi bundanmış. Ayrıca biz toplarken hevesle yardımcı olmasının nedenini de böylece anlamış olduk. O gittikten sonra bunu öğretmene de anlattık. Öğretmen gülerek “Onu kınamayın, insanlar hep böyledir, ayırdında olmayabilirsiniz ama siz de böylesinizdir, ben de kendi çapımda böyle davranırım. Ancak bunun belli ölçüleri vardır, kimimizde bu az görünür kimisinde fazla. Bununki daha farklı, bu bir işçi, işini düşünüyor, daha yararlı olmak istiyor. Bu bencillik değil işi kolaylaştırmaktır. İşte bu konuda fazla olana “Bencillik!” diyoruz. Bencillik, her insanda biraz vardır, olması da o kişi için yararlıdır. Ancak bencilliğin fazlası, o kişiye yarar sağlarken karşısındakilere kesin kez zarar verir!” Öğretmen sözünü bitiremeden gözleri büyük kapıya takılınca durdu. Biz de o tarafa baktık. Bizim kamyon geldi. Kamyon yakınlaşıp yanaştı. Kazım Usta kamyonun kanatlarını açtı, yardımcısı İbrahim, bize fırsat bırakmadan öbekleri kucakladığı gibi kamyona taşımaya başladı. Kısa parçaları da biz taşıdık. Kamyonda kalan boş yerlere mutfak eşyası konacakmış. Bize öğleden sonra gene geleceğini söyleyip gittiler. Tezgahları iyice öne çekip söktük. Okuma sıralarını da okula taşıyıp gösterilen yerlere koyduk. Ağaçların altı tertemiz oldu. Yangın kovalarıyla su taşıyıp ıslattık. Gerdiğimiz çadır bezini indirdik. Bu bezler gerçekten arıları önlüyormuş. Arılar vızır vızır dolaşmaya başladı. Alışmış durumdaki arkadaşlar sakınmadan durdular, ısırma olayı olmadı. Gene de karşı taraftaki gölgede oturduk. Tezgahları sökmek zor olmadı. Zaten ayaklar olduğu gibi kalacaktı. Söktüklerimizi de ayrı ayrı yığdık. Karşıda otururken çalıştığımız yere bakıp durumu biraz garipsedik. Buradan da kovulduğumuzu duyumsar gibi olduk. Karşılıklı şakalarla duygularla neşelenmeye çalıştık. Edirne günlerini, faytonlarla gelip gitmeleri, Alpullu içindeki, çevresindeki gezmeleri anımsadık. Hepsi güzeldi. Ama o zaman bu güzellikleri tam kestiremiyorduk. Burası da gelecek günlerde bizim için daha güzel olacak. “Kaldığımız yerler hep güzel olduğuna göre gideceğimiz yeni yer neden güzel olmasın?” diye sordum. Mehmet Başaran “ Acaba olacak mı?” diye sordu. Başaran sorar da Yusuf Asıl durur mu? O da sorusunu ekledi: “Orasının, öteki güzeller yanına konması için oradan da ayrılmak gerekecek, sen oradan da ayrılacağımızı mı söylemek istiyorsun?” “Beş yıl sonra oradan da ayrılacağız!” dedim. Üçü de umutsuz bir tavırla “Ohoooo, beş yıl!” dediler. Dokuz ayın bile ne denli uzun olduğunu, Edirne-Karaağaç ilk günlerini, ayrılan arkadaşları, Yusuf’un ayrılan köylüsü 43 İsmail’i, Hasan Tekirdağlı arkadaşlarından, Çeneli Kemal, ile Mürefteli Mustafa’yı andılar. Ben öğretmen Cihat Beyi, Hemşireyi, Baki’yi andım. Hayret bir durum. Üçü de benim andıklarımı anımsamadılar. Hemşire, hayal meyal anımsandı ama Baki hiç denecek şekilde, Cihat Öğretmen ise kesinlikle yok sayıldı. Arkasından Adem Gürçağlayan, Ömer Tunalı, Sabit Soysal Öğretmenler gözlerimiz önüne geldi. Alpullu’da fabrika gezişimiz, sebze bahçesi çalışmalarımız, yaptığımız hamam. Beden Eğitimi derslerinde Babaeski’ye doğru koşuşumuz. Biz bunları anımsarken aşçıbaşı bize el etti. Yemek zamanı gelmiş. Burada belki son öğle yemeği olduğunu da konuşarak yemeklerimizi yedik. Aşçı başı bizi sessiz sakin otururken acımış olacak, kuru yiyeceklerimize bir ek yaptı, yoğurdu şekerle karıştırıp birer tabak verdi. Bu çok hoşumuza gitti. “Arkadaşlarımız bunu yemedi biz yedik. Bu bencillik midir?” Nedense dördümüz birden “Hayır, bu bencillik değildir!” Ben güldüm. Gülünce de arkadaşların üçü birden sordu, neden güldün? Anlattım, “Bencillik değildir, dememiz de bence bencillik olabilir!” Arkadaşlar üçü birden “O senin fikrin!” İrfan Öğretmen geldi. “Siz bekleyin, ben yukardayım, oradan gözlerim, kamyon gelince ineceğim!” dedi. Biz gene bahçeye çıkıp aynı yere oturup bekledik. Belediye Başkanı Kemal Bey, müfettiş Yalçın Bey, yanlarında bir kişi daha vardı, Belediyeye girdiler. Ben Yalçın Beyi görünce Ortaokul olayını söyledim. O bu işle görevliymiş. Okul açılmış durumdaymış, öğrenci kaydı yapılıyormuş. Öğrenci kaydı sözü Yusuf’la Mehmet Başaran’da çağrışım yaptı. “Geçen yıl biz de bugünler kayıt yaptırmak için koşturuyorduk!” dediler. Mehmet Başaran, Lüleburgaz’da ortaokul olmadığı için Uzunköprü’de bir akrabası yanına gitmiş. Yusuf da benzer şekilde kayıt yaptırmış. Şimdiki durumdan memnunlar ama gene de “Şimdi ikinci sınıfta olabilirdik!” demekten geri durmuyorlar. Ben, “Sahi biz şimdi kaçıncı sınıfız?” diye sordum. Üçü birden, biz kendimizi bilmiyoruz ama sen kesinlikle 2. sınıfsın!” dediler. Sustum ya içimden azıcık böbürlendim. Tam söz söyleyecektim. Kazım Usta Vabisi üstümüze yöneltti, sola dönerek yükün yanına yanaştı. İbrahim kanatları açtı. Kazım Usta, “İbrahim aç, bu aslan aç çalışamaz, şunu doyurayım, biz gelene dek siz yükleyin!” dedi. İbrahim, “Kazım Abi, kendisi söylüyor, açlığa katiyen dayanamayan bir aslandır o!” dedi. Hızla aşağıya indiler. Onlar inerken yukarıdan İrfan Öğretmen geldi, onun gösterdiği şekilde biz yüklemeye başladık. Kamyonu tıka basa doldurduk. Son parçaları koyunca, Kazım Usta öğretmene, “Ben bu çocukları yukarıya alamam, dördü de yanıma sığmaz, ikisini yanıma sıkıştırayım, istersen!” deyince öğretmen, “Çocuklar kalsın, haydi güle güle!” dedi. Bu kez biz, bahçede düpedüz yabancı gibi kaldık. Öğretmen “İsterseniz çıkın, gezin!” dedi. Çalıştığımız kılıklarla çarşıya çıkmak istemedik. Yatakhane kilitli olduğu için İstasyon yoluna doğru yürüdük. Güzel güzel evler var, İstanbul yolu ile İstasyon yolu arasındaki evi arkadaşlar çok beğendi. Orasının milletvekili Şevket Ödül’ün olduğunu söyledim. “Çok zengin mi? diye sordular. Zengin olup olmadığını bilmediğimi, ancak Kurtuluş öncesinden başlayarak, kurtuluş için çırpınanlardan biri olduğunu, babamın sık sık onun yaptıklarından söz ettiğini anlattım. Çok uzağa gitmeden döndük. Baktığımız ev güzel olmanın ötesinde yerinin seçkinliği ile değer taşıdığı kanısına vardık. İki yolun tam ortasında oluşu onu olduğundan daha güzel gösteriyor. Ancak yoldan geçen araçların gürültüsünü anımsayarak gene de orada yatmanın zor olacağı sanısını öne sürdük. Biz okul bahçesine döndükten bir süre sonra arkadaşlar döndüler. Kamyondan iner inmez hepsi “Aaaaaa!” çektiler. Bahçenin boşalmış olması onları etkiledi. “Sahiden gidiyoruz mu? Bir süre daha gitmeseydik!” diyenler oldu. “Küstüm, bu oyunu oynamayacağım!” türünden tepkiler bile oldu. Bunu öğretmenler de duymuş, Hamdi Bağ Öğretmen geldi, topu sordu. Top çıkardılar, herkes halka oldu, top tutmaca oynadık. Herkes ne güzel top tuttu. Ben iki kez top kaçırdım, ikinci kaçırışımda halkadan atıldım. Güldüm filan ama içimden çok üzüldüm. Birini gerçekten tutamadım ama ikincisinde tutamamaktan çok ilgisizliğimdendi. Kendimi suçladım. Akşam yemeğimizi neşe içinde yedik. Arkadaşlar “Aaaa, maaa!” diyorlar ama gideceğimizden de memnun görünüyorlar. Ancak yeni bir sorun, su sorunu. Kepir’de bir damla su yok. Sular bidonlarla dereden taşınıyor, bezlerle süzülüyor, içiliyor. Sözde doktor, “Bu suları içmek sakıncalı!” demiş. Buna hemen karşı çıktım. “Dr. Sezai Bey, Müdürümüzle her gün bir arada oluyor, böyle dese Müdür Bey, o suları içirmez!” Bu sözüm çoğunluk üstünde olumlu etki bıraktı. Müdürümüze güvenimiz tam. İçimden de diyorum, köyde de dereden su içiyorduk, “Akan su temiz olur!” derlerdi. Hastalanmadık, bundan da hastalanmayız!” Yemekten sonra bahçenin park tarafında gezinerek bakınıyoruz. Gazeteci çocuklar bağırarak geçti. “Rusya, Polonya’dan sonra Baltık devletlerine de ultimatom verdi, savaş büyüyor!” diye bağırıyorlar. Unutur gibi olduğumuz savaş böylece gene depreşti. Kendi aramızda konuşuyoruz. Baltık Devletleri hangileri? Doğru dürüst hiç birimiz çıkaramadık. Haritadan hayal meyal bir yerler anımsıyorum ama devletlerin adlarını kesinlikle bilmiyorum. Bir Finlandiya var aklımda. Onu da yerden çok, Beyaz Zambaklar Memleketi kitabındaki bilgilerden anımsıyorum. Orada komşusu daha doğrusu eski sömürücüsü İsveç’ten söz edilir. Ama orası Rusya’ya biraz uzaktır. Arada da devletler var. Bunları bilmiyorum. Rusya’nın savaş açacağı bunlar olmalı. Gazete almaya niyetlendim, sonra da vazgeçtim. “Kimse almadığına göre ben neden alayım?” Ömer Uzgil Öğretmen merdivenlerden bizi gözlüyormuş. Arkadaşlar fısıldaştılar. Birer ikişer okuma salonuna geçtik. Okuma salonunda çoğumuz kitapsız, uyuklar gibi oturuyor. Ben kendi aklımca Ömer Uzgil Öğretmeni düşünerek Almanca kitabımı hazır tutuyorum. Heideröslein okuyorum. Okurken ayırdına vardım, şiiri ezberlemişim. Bir kaç kez okudum. Kitabı kapattım, okudum. Yanımda Hilmi Altınsoy oturuyordu. Kitabı ona verdim, okudum. Hilmi bana sinirlendi, “Böyle şeyleri neden kurcalarsın, adam seni görünce bizden de ezber isteyecek” diye bas bas bağırdı. Arkadaşlar gülerek Hilmi’ye, “Sen uyuyorsun, öğretmen onu çok önceleri ezber verdi!” dediler. Hilmi “Ben unutmadım, siz unuttunuz diye öyle söyledim!” deyip kahkahayı attı. Sami nedense dayanamadı, kalktı, “Arkadaşlar size bir şey söyleyeceğim!” dedikten sonra şiiri okudu. Arkadaşlar birbirine baktı. Bakışlarından şu anlaşılıyordu: Sami hiçbir konuşmaya katılmazken hatta sorulan sorulara yanıt vermezken neden bu şiiri okudu? Gülümseyenler oldu. Önce İsmet, arkasından, Mehmet Başaran, Mehmet Yücel, Arif Kalkan, Sefer Tunca gibi tarafsız arkadaşlar bana bakıp gülümsediler. Üzerinde durmadım ama Hilmi’ye dönerek “Bu şiiri neden ezberlediğimi anladın mı? Ben ezberlemeseydim, başkalarının ezberlediğini öğrenemeyecektik!” dedim. Hilmi uyukladığı için olacak pek anlayamadı, sadece “Hııı!” dedi. Ötekilerden bazıları güldü. Ömer Uzgil Öğretmen geldi. Yavaş bir sesle “Çocuklar buraya konuk olarak gelmiştik. Ev sahibimiz yakında etkinliklerine başlayacak. Onların rahat yerleşmesi için birkaç gün önce ayrılmak istedik. Bir kaç gün içinde buradan taşınacağız. Bir engel çıkmazsa cumartesi günü bayrak töreninde burada son kez bayrağı çekip, ayrılacağız. Yakınlarınıza böyle bilgi verebilirsiniz. Gerçi uzak değiliz ama bilgi bilgidir. Bu arada siz de kendinizi ona göre ayarlayın, alacak, vercekleriniz varsa onları düzene koyun. Yarından başlayarak burada gündüzleri olmayacaksınız. Gereksinimlerinizi akşam geldikçe kısa bir süre çıkıp tamamlarsınız. Önümüzdeki üç gün böyle geçecek, bunu bilerek bu üç günü geçirmeye çalışın!” Bunları söyledikten sonra öğretmen ayrıldı. Arkasından Mustafa Saatçı duramadı, fikrini söyledi. “Arkadaşlar, bu üç günü olabildiğince uyuyarak geçireceğim!” dedi. Hilmi zaten uyukluyordu, birden “Ben de!” deyip kalktı yürüdü. Gülenler oldu ama kalkanlar çoğunluktaydı, arka arkaya yürüdüler. Diziye hepimiz sıralandık. Ömer Uzgil Öğretmen sanki üzgün gibi konuştu. Üzgün olabilir. Nedense biz tam kestiremiyorum, üzgün müyüz, sevinçli miyiz? Hem öyle, hem böyle konuşup geçiyoruz. Bu çocukluğumuzdan mıdır, iyi düşünemeyişimizden midir? Yatınca bir süre bu sorunun yanıtını aradım. Arkadaşların çoğu gerçekten küçük. Aramızda 4-5 yaş fark var. Onları bir kenara bırakıp kendimi sınıyorum. Benim de onlardan farkım yok. Hem öyle hem de böyle olur deyip rahatça dönüş yapabiliyorum. Yoksa arkadaşların etkisiyle kendi değer anlayışımı kendim mi değiştiriyorum? Böyle olup, böyle sürecekse ilerde ben, yaşımın kazandırdığı güçten değil çevremdekilerden tavırlarının verdiği hazır kararların arkasına takılacağım. Oysa ben geçen yıllar köyde bile bu anlayışı eleştiriyordum. “Ben kendimi, kendim, kendi aklımla yöneteceğim!” diye övünüyordum. Bunu burada uygulayabiliyor muyum? Bu gece de aklım bir süre buna takıldı.
9 Eylül 1939 Cumartesi
Lüleburgaz-Emrullah Efendi okulunda son günlerimiz. Belki son üç sabahımız. Bina eski görünüyor ama o kadar da çok eski değil Yapıldığını babam anlatmıştı. Balkan Savaşı sonrası binalarından. Babama göre ünlü vali Hacı Adil Bey zamanında yapılmış. O sıralar nazırlık yapmış (Milli Eğitim Bakanlığı) Emrullah Efendi’nin adı verilmiş. Ancak babam bunu anlattıktan sonra, nedense Ali Ağabeyimin bir sözünü de unutmadım. “Babam, Trakya’da ne kadar, okul, köprü, kışla varsa onları hep Hacı Adil Bey’in yaptırdığını söyler!” demişti. Ben bu söze pek katılmamakla birlikte bu binanın yapılışını Salih Arı Öğretmenden öğrenebilirim. O buralı, çok eskiden beridir de burada çalışmış. İlk fırsatta soracağım. Bunları düşünerek kahvaltıya indim. Artık atölye matölye yok, kumanyaları alıp yola çıkacağız. Alışmış arkadaşlar gibi onları gözleyip paketimi aldım. Okul önüne çıkınca sol tarafa yabancı gibi baktım. Kendimi orada geçmiş günlerdeki gibi düşündüm. Şimdi kimseler yok. Arılar vızır vızır uçuyor. Kamyon yanaşınca atladık. Bindik indik gibi bir şey oldu, Kepirtepe o denli yakın geldi. Ancak inince durum hemen değişti; yakıcı bir sıcak, çevre göz görebildiğince kırsal bir alan. Karşıda Kamber Amcamın övdüğü ağaçsız köyü, öbür tarafta ağaçsız Umurca tepeledi. Güneyde gene kupkuru kepirlikler. İki küçük kiremitli bina, bir de yükseltilen kırmızı tuğla duvarlı yapı. Arkadaşlar alışmış, hemen işbaşı yaptılar. Biz dört arkadaş, yerimizi arıyoruz. Öteki arkadaşlarla buluşup toplandık. Üç öğretmenimiz de geldi. Bugün atölyemiz kurulacakmış. Atölye gene geçici olarak büyük binanın altında olacakmış. Üst kat tamamlanınca bize ayrı yerde yeni gerçek atölye yapılacakmış. Önce tezgahları taşıdık. Dört yerine iki tezgah kurduk. Diğer ikisini gölgeliğe taşıdık. İlk olarak, binanın İstanbul tarafı bölümü pencerelerini takacağız. Tutkal kaynatıp çerçeveleri çatmaya başladık. Naci Öğretmen tutkalcıları, Hamdi Öğretmen temizleyicileri İrfan Öğretmen de kasa çakıcıları gözetliyor. Ben gene İrfan Öğretmenin yanındayım. Önce kasaları temizleyip taktık. Kapıların kasalarını aynı hızla tamamladık. Bizim işimiz ötekiler gibi oyalayıcı değil. Atölye olarak seçtiğimiz tarafı da bir çırpıda düzenledik. Tutkal işi biraz ağır gidiyor ya, zaten tutkallama bitse bile bugün takılması söz konusu değil. 24 saat kuruyacak. Kapıları hazırladık tutkallayacaklar. Takma işleri yarın yapılacak. İrfan Öğretmen Hamdi Bağ Öğretmenle konuştu. Birer kucak kesilmiş parça alıp öbür bölüm geçtik. İvedi olarak dört ranza hazırlayıp yerine koyacağız. Parçaları biz hazırladığımız için alıştığımız gibi hızla dört karyolayı kurduk. Hamdi Bağ, Naci İnan Öğretmenler gelip baktılar. “Elinize sağlık!” dediler. Aralarında ne konuştularsa öğretmenler yeni bir kararla bizim tarafın ön salon bölümünde bir tutkal daha kaynattılar. Az sonra biz de tutkallamaya başladık. Karyola geçmelerini tutkallayıp numaralarına göre istif yaptık. Öbür tarafta işi bitenler bize yardıma geldi. Paydostan önce iki tarafta tutkallamayı bitirdi. Dışarıya çıktığımızda tutkal kokusunun etkisinden bir süre kurtulamadık. İrfan Öğretmen bana “Sen daha sağlıklısın, arkadaşları al aşağıya doğru biraz koştur!” dedi. Hasan’la Yusuf’un ellerinden tuttum asfalta çıkardım. Onlar ne olduğunu anlamadılar, gelmemek için diretiyorlar, Mehmet Başaran, arkadaşları kaçıran var deyip arkamızdan koştu. Bizi görenler gülerek bize takıldılar. Ne olduğunu benden başka bilen olmadı ama herkes birbirlerinin elinden tutarak bir kez asfalta dek sürükledi. Kamyona binerken Hamdi Öğretmen hepimize derin nefes almamızı önerince durum anlaşıldı. Hamdi Öğretmen, tutkalın basık yerlerde yapılmasının sakıncalarını anlattı. Bunun bir uyarma olduğunu söyledi, “Sözden çok uygulamaya dönüştürmek için size oyun tuzağı kurduk!” dedi. Kamyona binerken binaya baktım. Oldukça büyük görünüyor. Binadan çok kurulan iskeleler ilgimi çekti, harç, su, çimento, kum taşıyanlar var. Oldukça zorluk çekiyorlar. Yakup, Hilmi, İdris hasta çıkmışlardı, çalıştıklarına göre herhalde iyileşmişlerdir. İçimden bunları düşündüm. Onlar güle oynaya taşıyorlar. Demek tedirgin olmuyorlar. Lüleburgaz’a döndük. Okul bahçesi ilk günkü gibi bomboş temizlenip bahçede yabancı yabancı dolaştık. Yemekte, Ömer Uzgil Öğretmen geç kalmamak, uzaklara gitmemek üzere karşı bahçeye çıkabileceğimizi söyledi. Arkadaşlar çok sevindiler. Çoğumuz çıkmaya hazırlandık. İlginçtir, hepimiz birbirimize “Sakın yanlış bir davranış yapmayalım, aldığımız izini zehir etmeyelim!” uyarıları içinde çıkıp parkta oturduk. Parkta sanki birbirimizi gözetlemek için gelmiş gibi bakışıyoruz. Gözlerimi hızlı kaydırarak herkesin yüzünde bir kontrol görevlisi titizliği görüyorum. Bu yanlış bir anlayış, biliyorum ama ben de, bile bile kendimi, arkadaşları gözetlemek için gelmiş gibi, onlara bakıyor, gözlerimi arkadaşların dışındaki insanlara bir türlü çeviremiyorum. Ben böyle kendimle içimden didişirken az ilerimde oturan yeğenim İsmet bana “Çok uslu oturuyorsun, dayı aferini hak ettin!” dedi. Herkes güldü. Baktım İsmet hiç oralı değil başka arkadaşlara takılmaya başladı. Sustum. Susuşum da iyi oldu, arkadaşlar bu gülüşten sonra açıldılar, şakalaştılar, birbirlerine anlatacak konu bulup öbek öbek bölündüler. Başlangıçtaki topluca suskun durum, neşeye döndü. Böylece çevredekilerin sorgulayıcı bakışları da üstümüzden dağıldı. Garson çocuğa saat soruldu. 11:00 denince yavaş yavaş kalkıp okula döndük. Kırk yıllık devamlısıymış gibi parkta sevimsiz bir durum yaratmadan dönmüş olmamızdan hepimiz hoşnut olduk. Yatarken herkesin, karşısındakine “Yarın akşam gene gideriz!” dediği duyuluyordu. Ben kendi kendime çok memnun kalmıştım. Arkadaşlarla parkta oturmanın bana böylesi bir rahatlık vereceğini düşünemiyordum. Oysa insanların, sevdikleriyle terbiye sınırları içinde oturup konuşunca güzel vakit geçirdiğini düşlüyordum. “Öyle olmasa bunca insan parklara niçin çıkıp otursun? Parklar insanlar için niçin yapılsın?” diyordum. Aklımdan bunları geçirerek, rahatça uzandım. Bu günü, sabah kalktığımdan bu yana tüm olarak gözlerimin önünden geçirdim. Önümüzde iki günümüz var, bunları nasıl geçireceğiz? Tutkal işimiz bitti. Yarın, çakmak, takmak işlerimiz var. İkisi de rahat yapabileceğim işler. İkinci esneyişimde sağıma dönüp gözlerimi kapadım. Galiba hemen uyumuşum.
10 Eylül 1939 Pazar
Bekir Temuçin kalkmış, “Kalkın kamyon gidiyor” diye yandakileri dürtmüş. Bir bağırtıdır koptu. Kalkma zamanı olduğu söylenince herkes kalktı. Ben, her zaman uyanır uyanmaz kalkarım. Gene kalktım, giyinip aşağıya indim. İsmet yanıma geldi, akşamki söze kızıp kızmadığımı sordu. Ben de “Hangi söze? ” diye ondan sordum. Gülüştük. Kahvaltıdan sonra yiyeceklerimizi aldık. İkinci günde biz de alışmış gibi kamyona doğrulduk, bindik. Öğretmenler geldiler. İki öğretmenimiz bindi ötekiler kaldılar. Meğer öne İbrahim’le birlikte iki kişi oturabiliyormuş. Fazla kişiler her zaman faytonla gidiyormuş. İrfan Öğretmenle Namık Öğretmen bindi yürüdük. Biz, iner inmez ranza işine giriştik. Az sonra Hamdi, Naci Öğretmenler geldi. Tutkallar kurumuş. Çivilerle pekiştirip çıtalarını çakarak öğleye dek bir tarafın 20 ranzasını tamamladık. Alt tahtalarını serpiştirdik. Uçlarını karşılıklı birer çiviyle tuturup yerine çektik. 40 kişilik birinci bölüm tamamlandı. Ranzaların merdivenleri geriye bırakıldı. Ranzalar yerine konunca dopdolu bir yatakhane oldu. Arkadaşlar gelip gelip baktı. “Biz bunlarda mı yatacağız?” Mustafa Saatçı, böyle soranlara tekrar tekrar “Hayır, biz bunlarda yatmayacağız, biz yatarken bunlar altımızda duracak!” Öğleden sonra pencereleri de takıp bitirdik. Camları bir usta gelip takacakmış. Kapıları hazırladık. On kişi çalışınca işler daha çabuk gidiyor. Büyük kapı dışında alt katın kapılarını da taktık. Kilitleri, kolları bir başka gün takılacakmış. Bugünkü işlerimizi bitirince mutfakla, yemekhane bölümüne gittik. Orası tamamlanmış gibi, içler sıvalı, pencereler, kapılar takılmış, yemek masaları, bankları dizilmiş. Mutfak ocakları yapılmış. Arkaya bidonlar konmuş. Bidonlardan borularla gelecek su boruları çekilmiş, muslukları bile takılmış. Aynı teşkilat tuvaletlere de kurulmuş, çalışıyor. Tuvaletlerin az ilerisine yüz yıkama yerleri yapılmış. On kadar aralıklı musluk takılmış, akan suların gidiş yerleri kapalı olarak hep yapılmış. Sırayla bidonlar bir birine bağlı. Birine su dökülünce hepsi doluyor. Ancak kamyon durmadan su taşıyor. “Tüm öğrenciler gelince ne olacak?” diyecek oldum. Aslında şimdi kamyon inşaat için su taşıyormuş. O zaman inşaat bitecek, kamyon daha rahat gelip gidecekmiş gibilerde yanıtlar verildi. Dilerim öyle olur. İnşaata da çıktık. Beton kurumuş, son kata başlanacak. Bana göre iskeleler binadan çok kereste harcatıyor. O keresteler sonradan da bir işe yaramayacak. Namık Öğretmen “Sirkesini düşünen sarımsaklı çorbasını yiyemez derler” dedi, arkasından bana, “Sen bu sözü biliyor musun?” diye sordu. “Bilmiyorum!” deyince, “O keresteleri gözden çıkarmazsak, bu duvarları öremeyiz!” dedi. Arkasından “O keresteler bizim daha çok işimizi görecek.” Büyük binayı göstererek, “Bu bina dışındakilerin hepsi yıkılıp genel plana uygun yeni binalar yapılacak. Onların iskeleleri hep bunlardan çıkacak!” Arkasından da “Aferin sana, bunları düşünmen senin işe ciddi olarak bakışınla ilgilidir. Böyle düşünen insanlar, toplu iğnenin hesabını yaparlar. İsrafı da bu insanlar önler. Devlet senin gibileri bekliyor. Böyle yetişin, böyle çalışın, milletimizin paraları çarçur olmasın, yapılan işler dayanıklı olsun!” Paydos olunca kamyona sıralandık. Kamyonda oturmak zorunluluğu var. Sürücü arkasında büyük bir uyarı yazısı “OTUR!” Arkadaşlar buna uymuş, hiç sorun yok. Unutarak doğrulan olursa arkadaş elleri, başından kolundan omuzundan bastırıyor. Bu kurala iki günde biz de uyduk. Bana yer kalmadığını görünce diz çöktüm. Herkes yer tutmuş gibi. Aynı duygularla gene Lüleburgaz’a döndük. Doğal olarak dünkü kadar değil. Ayrılığa da alışıyoruz. Belki bir süre sonra başka bir iş için de böyle geleceğiz. Örneğin sinemaya, ya da banyo için. Bahçeye indik. Yorgun arkadaşlar, merdivenlere oturdular. Bu güne dek kimse böyle merdivenlere oturmamıştı. Bunu da ben doğru görmedim. Yoldan bakanlar, ayıplayacak diye düşündüm. Yan taraftan arkaya geçip görünmeyen bir yere oturdum. Yemeğe geçtik. Yemekte fikrimi söyledim, “Merdivenlere oturmayalım!” dedim. “Nereye oturacağız?” diye soranlar oldu. Arkadaki oturakları anlattım. Oturakları öne almak isteyenler çıktı. Bu kez de sormadan oturak taşımamızın sakıncalarını söyleyenler oldu. Ömer Uzgil Öğretmene söyleyip yatakhanenin hiç değilse yarın erken açılmasını önerenler oldu. Sami Akıncı bu öneriyi Ömer Uzgil Öğretmene götüreceğine söz verdi. Gidip bakanlar olmuş, “Yatakhane zaten açık!” dediler. Bu kez bir grup hemen yatmak istedi. Yavaş yavaş yatmaya çıkanlar oldu. Mehmet Yücel, İsmet Yanar, Kadir Pekgöz, ben, gene parka çıktık. Tam karşımızda bizim yatakhane. Dikkatli bakılınca insan başları görülüyor. Gezinenleri izledik. Mehmet Yücel, Sefer Tunca’yı, Hüseyin Serin’i, Emrullah Öztürk’ü tanıdı. Bir süre güldük. Mehmet Yücel olayı onlara nasıl anlatacağını planladı. Gülmekten yerlere yattık. Emrullah kalkıp parka doğru bakınca çocuklar korkup kaçmış. Sefer Tunca bakınca bütün kızlar pencerelere dönüp bakmış. Sefer pencereden çekilince de “Ah, keşke biraz daha baksaydı!” demişler. Hüseyin Serin bakınca ise bütün erkekler “Okula bir haydut girmiş, polis, yetiş!” diye bağırmaya başlamış. Biz böyle kendi kendimize gülerken arkamızdan Hamdi Bağ Öğretmen geldi, İsmet’le benin omuzlarımıza ellerini koyarak eğildi. “Deminden beri arkadaşlarla sizi izliyoruz. Siz güldükçe bir de gülüyoruz. Merak ettik bu neşeniz nereden kaynaklanıyor? ”dedi. İsmet anlattı. Hamdi Öğretmen gülerek öteki öğretmenlerin yanına döndü. Yandan çaktırmadan baktık, bir süre bize bakıp onlar da güldü. Öğretmenlerden önce kalkmış olmak için toparlanıp okula döndük. Arkadaşlar uyumuşlardı. Ses çıkarmadan biz de yattık. Mehmet Yücel’in numarasına bir süre kendi kendime içimden güldüm. Mehmet böyle güldürücü sözleri nasıl bulup çıkarıyor? Bunu düşünürken uyudum.
11 Eylül 1939 Pazartesi
Sesler duydum,uyandığımı anladım ama bunu gece uyanması sandım.Meğer sabah olmuş,arkadaşların çoğu bahçeye inmiş.Kalan birkaç kişiden biri de benmişim.Derinliğine uyumuş olmama sevindim.Kalktım,aşağıya indim.Kahvaltı hazır,oturduk.Mutfak toplanmış.Mutfağı bizim 3.grup götürecekmiş.Kahvaltıdan sonra yapılacak işler bir daha açıklandı.Yataklar,toplanıp aşağıya indi,karyolalar söküldü.Herkes kendi eşyasını topladı gösterilen yere yığdı.
Konuşmalar,gülmeler, arada da tehditli konuşmalar sürüyor.İsmet Mehmet Yücel’in akşamki sözleri Hüseyin’e anlatmış.Hüseyin kendisi de gülüyor ama,Mehmet Yücel’e,”O söylediğin sensin!”diye de bağırıyor.Ayrıca “Ben akşam hiç kalkmadım,beni yanlış görmüşsün ya da görmeden beni ortaya sürüyorsun!”diyor.Bu arada konuşmalara hiç karışmayan Emrullah sinirlenmiş,o Hüseyin gibi gülerek değil, gülmeden çirkin sözler söylüyor.Sefer Tunca yetişti,Mehmet’e “Sen gözlüğünü değiştir,benim yerime bunları onların yerine de beni görmüş ol!”diyerek ortalığı yatıştırdı.Mehmet Yücel ise İsmet Yanar’a “Senin ağzın hiç söz durmayacak mı? kalkar kalkmaz bunlar söylenir mi!” diye dertlendi.Kahvaltıya bu hengame içinde indik.Hamdi Bağ,İrfan Evren Öğretmenler bize bakıp gülüyorlar.Hamdi Bağ Öğretmen Mehmet Yücel’i çağırdı bir süre konuştular.Mehmet dönünce,gürültüyü nedenini sormuşlar.Mehmet de “Akşamki şakanın tartışması!”demiş.Arkadaş şakaları için tartışma yapılmaz gülünür geçilir.Rahatsız ediyorlarsa biz ara bulalım!“demişler.Mehmet “Anlaştık,Sefer Tunca onların yerine geçti.!”deyince bu kez öğretmenler daha çok gülmüşler,Sefer’e de birer “Aferin!” göndermişler.Hazırlanıp kamyona bindik.İlk binenlerden oldum,iyi bir yere oturdum.Kepirtepe’ye ulaşınca toplanıp iş yerimize girdik.Müdürümüz Nejat İdil,Müdür yardımcımız Ömer Uzgil,Öğretmenler,Naci İnan,Hasan Çevik,Namık Ergin hep birlikte karyolalara bakıyorlardı.Okul Müdürü, baştakı karyolayı tüm gücüyle itekledi,ayaklarıyla vurdu.Gülerek,”Vay, ayakkabım gitti! Bundan ötesi can sağlığı!”deyip yürüdü.Grup halinde ötelere gittiler.Naci Öğretmen geldi.Biz kalan tutkallıları tamamlamak için çalışmalara başladık.Büyük kapı dışında çerçeve,kapı,karyola sorunumuz kalmayacak.Üst katın çerçeveleri ile kağıları hazırlanacak..Sıvacılar cumartesi-pazar günleri,sıvaya başlıyormuş.Pazar günü biz de çalışacakmışız.Bu haberler iyi de kötü de sayılır.Gerçek olan bu,biz buraya geldik.Bundan böyle buranın koşulları altında çalışacağız.Savaş durumu bizi giderek daha da zorluklara itecek..Evlerimizdeki durumlar bozuldukça bizim durumumuzun daha düzgün olmasını beklemek akıl işi değildir.Sızlamaya kalkışan arkadaşlara bunu söylüyorum.Çoğu bana hak veriyor.Zaten öğretmenler de dolaylı olarak bunu söylüyorlar.İrfan Öğretmen yeniden bir iş bölümü yaptı.Kendisi ile dört arkadaş tutkal işini üslendi.Ben,Salih,Hüseyin Orhan,Recep Kocaman biz,pencere kasalarını takıyoruz.Önce kasa takılacak takozları yokladık.İçlerinde oynamışlar var.Onları sağlamladık.Az değil bir katta 28 pencere, balkon kapılarıyla 10 da kapı.Sıra ile takozları gözden geçirdik.Balkon kapıları dışındakileri titizlikle yerleştirdik.Bu arada su terazisi kullanmayı da öğrendik.Salih zaten biliyormuş.O kullanmaya başladı.Ben çabuk öğrendim.Doğru tutunca dengelemek kolay oluyor.Akşama bitireceğimizi sanmıştık ama göründüğü gibi gitmedi.Akşam paydosunda ancak bir tarafı tamamladığımızı üzülerek gördük.Kapıları zor sanıyorduk.Oysa kapılar kolay oldu.Pencereleri dengelemek çok zor geldi.İskelelerden dileğimizce yararlanamadık,iki taraflı dengelemeleri güçlükle yaptık.İrfan Öğretmen,bizi çok başarılı olarak övdü.”Pazar günü çalışma var,bitirirsiniz!”dedi.” Lüleburgaz’da son gecemiz!”diyerek yola çıktık.Hüseyin Serin’in öfkesi geçmemiş.”Bu gece parka oturack,kim ayağa kalkarsa bak bak,iskelet dolaşıyor!”diyecekmiş.Mehmet Yücel gülüyor.”Bundan hiç kimse bir şey anlamaz,sen istersen benim adımı ver.Ben böyle sözlerden gocunmam.Senin bu sözüne de kimsecikler gülmez!”dedi.Okula indik.Dağılmadan beklememizi söylediler.Ömer Uzgil Öğretmen geldi.Yarın için açıklama yaptı.Sabah her zamanki gibi kalkacağız.Kahvaltıdan sonra yataklarımızı toplayıp okulun sağ yanındaki alana bırakacağız.Karyolaları bozup,gene okul arkasındaki alana dizeceğız.Kendi eşyalarımızı toplayıp atölye yerine bırakacağız.Temiz giyinip,isteyenler tören saatine dek dışarıya çıkabilecek.Saat tam yarımda yemek salonunda olacağız. Üçe bölünerek kamyona yüklenecek eşyaları üç partine taşıyacağız.Gruplar küçük numaralardan başlayarak sona doğru sıralanacak.4-28, 1. grup,42-63 2.grup,66-79 3. grup.Dağıldık.İçimizde yorgun olmayan yok gibi gene de dışarıya çıkmak istedik.Kadir,Hüseyin Orhan,Hasan Üner,Mehmet Yücel,İsmet Yanar bir grup oluşturup çarşıya çıktık.Hükümet konağı önüne dek yürüdük.Oradan Turgutbey yoluna döndük
Kadir’in önerisiyle onun köylüsü (Benim ilkokul arkadaşım)fırıncı Hasan’a uğradık.Hasan neşeli,bizi görünce heyecanla “Köye mi gidiyorsunuz?” diye sordu.Arkasından da ortak arkadaşımız Harp Okullu İbrahim Sarıdemir bu geldiğinde uğramış konuşmuşlar.Hasan her zamanki gibi neşeli,hızlıca konuşarak bilgiler verdi..Okuldan,eski arkadaşlardan söz etti.Gözümün için baka baka A’yı andı.O güzel kızı kim istiyormuş biliyor musun?diye sordu.Güldüm,Güzel olanı kim istemez ki?. “Dana Osman!”dedi. “Tanıyorum!”deyip sözü değiştirip ekmeklerin niçin küçüldüğünü sordum.Hasan birden değişti,ekmekler için üzüldüğünü söyledi,”İstediğimiz gibi un kullanamıyoruz,sık sık emirler geliyor,sanırıom daha da küçülecekmiş,üzgünüz!”dedi.Bize çay söyledi.Ben biraz buruklaştım ama belli etmemeye çalıştım.Ayrılınca arkadaşlar,nedense Hasan’ın konuşmasına hiç değinmediler.Yalnız “Arkadaşın çok neşeli!”deyip geçiştirdiler.Arkadaşlar A üstüne bilgili olmadıklarından öyle geçmelerini doğal saydım.Ancak Kadir sanırım oraya bir mim koydu.
Pazar meydanından Belediye bahçesine geçtik.Bir grup arkadaşın yola yakın bir yerde oturduklarını gördük ama yanlarına gitmeyip daha arkalara geçtik.
Nedense bu akşam park kalabalık değildi.Biz de çok kalmadık.Biz kalkınca öbür tarafta oturan arkadaşlar bizi gördü onlar da kalktı.Böylece Lüleburgaz konukluğumuzun son gece tamamlanmış oldu.. Döndüğümüzde arkadaşların yarısını uyumuş bulduk.Ses çıkarmadan biz de yataklarımıza yattık.İçimde bir sıkıntı olduğunu biliyorum.Bunun hiçbir nedene dayanmadığını da biliyorum.Gene de Kepirtepe üstüne sorular aklımda sıralanıyor:Kepirtepe’nin bir yarım inşaat binasından başka hiçbir şeyi yok.Aynı bina içinde çalışıp aynı bina içinde okuycağız.Derslerimizin ne zaman başlayacağı da bilinmiyor.Ben bunları düşünüyorum ama başka türlü bir çıkış yolu da bulamıyorum.Ya burası ya da köye dönüş.İkisi de benim için zor.Babamın son fikrini alıp ikircilliği ortadan kaldırmaya karar verdim.Bir sürü tembel arkadaş rahar rahat burada kalmayı göze alırken ben neden huzursuzum?”Bir yandan da bunu düşünüyorum.Oysa ben herkesten çok rahat olacak durumdayım.Neden uykumu kaçıracak olumsuzluklar düşünüyorum?
12 Eylül 1939 Salı
Yeni okulumuza hoş geldik. Akşam nasıl uyuduğumu anımsamıyorum. Sanırım gece yarısı olmuştu. Uyuduğumda konuşmalar sürüyordu. Şimdi de zamanın ayırdında değilim. Kalkanlar olmuş ama birileri de mışıl mışıl uyuyor. Pencereler küçük olduğu, üstelik gün batısına baktığı için ışık pek gelmiyor. Kaldıran olmazsa öğleye dek uyuyabileceğiz. Derken 4 Mehmet kapıdan seslendi. “Nöbetçi geldi, nöbetçi sizi kahvaltıya çağırıyor!” Sözlerini bir kaç kez tekrarladı. Ben hemen kalktım, etrafıma bakınarak dışarıya çıktım. Muslukların başında arkadaşlar, hiç alışmadığımız bir şekilde yıkanmaya çalışıyorlar. Arada “Üstümü ıslatma, yavaş, su o kadar bol değil!” türünden konuşmalar oluyor. Yüzümü yıkamadan çok ıslatıp ayrıldım. Kahvaltıya katıldım. Zeytin, ekmek çayla kahvaltımı yaptım. Yemekhanemiz güzel olmuş, çok aydınlık. Kahvaltıdan çıkınca etrafa bakındım. Arkadaşlardan bir grup asfalt yola çıkmış, genel duruma oradan bakıyorlar. Faytonla öğretmenler geldi. Namık, Hamdi, İrfan, Naci, Hasan Çevik Öretmenler, bizi gülerek karşıladılar. “Günaydın!” dedikten sonra Namık Öğretmen “Haydi bakalım, siz ev sahibi oldunuz, bizi nereye oturtacaksınız, gösterin, oraya gidelim!” dedi. Arkadaşlar, yemekhaneyi gösterince, “Biz kahvaltı edip geldik, siz de ettinizse hemen işbaşı yaparız!” dediler. Büyük merdiven önünde toplandık. Öğretmenlerin kendi aralarında daha önce konuştukları gibi işbölümü yapıldı. Öğretmenler bizi adlarımızla çağırarak gruplara ayırdılar. Gruplar birer temsilci seçti. Ayrı ayrı işlere başladık. Öğleye dek atölye çalışması yerine genel eksiklikler tamamlanacak. Yolla okul arasındaki alan düzeltildi. Belli bir alana kum yayıldı. Merdivenler temizlendi. Alt kat pencere önleri temizlendi, yükseklikler indirildi, sulandı. Yapıcılardan bir grup su atıkları için kanal hazırladı, diğer bir grup harç hazırlayarak beton atık yolu kotardı. Biz gölgeliğe taşıdığımız tezgahları kurduk, çalışır duruma getirdik. Bu arada Ömer Uzgil, Nazmi Aybar, Salih Ziya Büyükaksoy, Elektrikçi Ahmet Bey geldiler. Nazmi Öğretmen faytondan ağır bir sarılı paket indirdi. Arkadaşlar koşup paketi aldılar. Paket açılınca bunun bir demir olduğunu gördük. Hepimizi şaşırtan bu demirin bir ucunun delindiğini sonradan anladık. Biz işlerimizi sürdürürken bir süre sonra bir acayip sesle karşılaştık. Çan sesini andıran bu ses o demirden geliyordu. Demir bize saatleri bildirmek için çalınacakmış. Çok uzaklardan duyulacak şekilde ses çıkarıyor. “Okuldan değil, çok uzaklardan da duyulur” deyince Salih Ziya Öğretmen, “Daha iyi ya biz de onu bu nedenle seçtik!” dedi. Öğretmenler güldü. Biz öğrenciler şaşkın şaşkın bakıştık. Salih Ziya Öğretmen açıkladı. “Biz, bir bina içinde toplanan bir okul değiliz. Atölyelerimiz şurada, Tarım binamız tepenin arkasında yapılacak. Bahçelerimiz şu dereden karşı sırta dek dağılacak. Şuraları fidanlık olacak. Belki daha ötelerde de Öğretmen evleri olacak. Bu yaygın alana ulaşacak ses gerekli. Daha mükemmeli bulununcaya dek bunu kullanacağız.” Sustuk. Salih Öğretmen savunduğuna göre söyleyecek sözümüz yok. Hele, “Biz böyle düşündük!” deyince yönetim adına konuşunca zaten diyecek bir sözümüz olamaz. Bizim grup iki gölgelikten birini kaldırıp, tahtalarını tezgahların bulunduğu gölgeliğin etrafına çaktı. Böylece hem sağlamlaştırıldı hem de Nasrettin Hoca türbeliğinden bir ölçüde kurtuldu. Mustafa Saatçı asılan ray parçasına ilk kez üç vuruş vurdu, arkasından da öğle yemeği diye sözle açıkladı. Yemekte masalarımıza öğretmenler oturdu. Bizim masaya oturan Naci İnan Öğretmen arkadaşların takılan ray parçasına ad ararken söze karıştı “Ona çan ya da zil değil Kampana denir. Biz de öyle diyeceğiz.” Arkadaşlar, “Halkımız buna gülecektir!” deyince, öğretmen “Demir yollarında, fabrikalarda yaygın olarak kullanılan kampana olgusunu halkımız benimsemiştir!” diyerek olayı doğal karşıladığını belirtti. Yemekten sonra da temizlik, düzenleme işlerini sürdürdük. Akşamı beklemeden kampana çaldı, gülerek okulun önünde toplandık. Kamyon yanaştı, üç öğretmen kamyonla Lüleburgaz’a döndü. Öteki öğretmenler bir süre beklediler, fayton göndermişler, onlar da gitti. Ömer Uzgil Öğretmenle Hamdi Bağ Öğretmen kaldı. İsmet Yanar top getirmişti, çıkardı. El topu olarak daire şekline girip uzun süre hepimiz oynadık. Aydınlıkta yemeklerimizi yedik. Gece gaz feneri kullanacağız. 10 kadar gemici feneri var, yakabilecekler sorularak saptandı. Ben evde sürekli fener kullandığım için adımı yazdırdım. Sefer, Arif üçümüz bir hafta fener görevlisi olduk. Kullandığımız fenerler, gemici feneri denilen tel saplı, yuvarlak camlı fenerler. Biz bunları ahırlarda, samanlıklarda kullanırdık. Ateşi kapalı olduğu için yangına neden olmaz. Kahvede karpit lambası ya da lüks lambası kullanırız. Karpit ya da lüksleri babam kullanır. Burada da yakında lüks kullanılacakmış. Lüks yakmasını da biliyorum ama onların fitillerini korumak çok zor. O işi yüklenmekten çekiniyorum. Güneş batarken Ömer Uzgil Öğretmen okulun önüne çıktı. Sami Akıncı’yı yönetim odasına gönderip bayrak aldırdı. Ne yapacağını anlattı. Hamdi Bağ Öğretmen komut verdi, İstiklal Marşı’nı söyledik. Bayrak direği çekilene dek tören böyle yapılacakmış. Böylece ben de söyleyenler arasına katılmış oldum. Arkadaşlar bu değişikliğin nedenini arıyorlar. Ben üzerinde durmak istemedim. Ancak Sami nedense bu işi önemsemiş gibi. Hareketlerinden bu, apaçık anlaşılıyor. Sami zaten sürekli olarak ayrıcalıklı olmaya çalışıyor. İş derslerinde sürekli yan çiziyor, öteki işlerde ise öne çıkmak için çaba harcıyor. Hava iyice karardı. Aralıklı olarak asfalt yoldan araçlar geçiyor. Işıkların geçip gitmesi ilgimizi çekiyor ama, onlardan sonra gene karanlıkta kalmak üzücü oluyor. Sanki araçtan buraya yeni bırakılmış gibi yalnızlık duygusuna kapılıyoruz. Sık sık “Şimdi Lüleburgaz’da olsaydık!” diyenler oluyor. Bazen de onlara “Lüleburgaz 5 km. uzakta, git!” diye sert çıkışlar yapılıyor. Bir feneri alt kat koridorda, bir fener de arka merdiven korkuluğunda kısılı bırakarak yattık. Öğretmenler, öbür bölümdeki küçük odada, aşçı ile yardımcısı mutfak arkasındaki masalarda yatacakmış. Biz ayırdında değiliz, dün gece de öyle yatmışlar. Sıralamada ben alt yataklara düştüm. Bir tarafımda Hasan Üner, diğer tarafımda Hüseyin Orhan yatıyor. Alt katta yatmaktan hoşnutuz. Gene de uzun süre uyuyamadım. Köydeki durumdan farksız bir durum. “Ne kadar böyle gidecek?” diye kendi kendime sordum. Yakın zamanda her iş yoluna girecekmiş. O yakın zaman ne kadar uzak acaba?
13 Eylül 1939 Çarşamba
Mustafa Saatçı’nın sesiyle uyandım, “Fenerciler, fenerleri söndürsün!” diye bağırıyor. Arif Kalkan yanıt veriyor. “Biz yakmak için görevliyiz, söndürme sizin göreviniz!” Gülüşmeler sonunda herkes uyandı. Mehmet Yücel “Ben üstte yatmak istemiyorum, başım tavana vuracak!” diyor. Arkadaşlar “51 Bekir Temuçin’le değiş!” diyorlar. Bu kez Bekir çıkışıyor. “Neden ben? En kısa ben miyim?” Hasan Üner, Yusuf Asıl arkadaşlar benden daha kısa. Tartışarak çıkıp yıkanıyoruz. Halil Basutçu soruyor, “Şimdi iyi ama yarın soğuklar başlayınca buralarda nasıl yıkanacağız?” Bunu konuşarak kahvaltıya girdik. Kamyon geldi. İş öğretmenlerimiz indi. İrfan Öğretmen gülerek, “Nasıl geçti geceniz? İlk gece önemlidir!” dedi. Hep bir ağızdan “İyi!” diye yanıt verdik. “Eski grubumuzla çalışacağız, sizi sınıf geçmiş, marangozluğa ayrılmış sayıyoruz. Değişmek isteyenler dersler başlayınca değişebilecek. Bir süre böyle çalışacağız!” dedi. Birinci kata girdik. Öğretmen, “Bugün burası boşalacak, burası derslik olarak düzenlenecek”, köşedeki aydınlık odaya geçerek, “Burası da bugün temizlenip Müdür Beye teslim edilecek. Müdürümüz bundan böyle burada oturacak!” dedi. Bu bölümdeki tezgahlarla öteki parçalar gölgeliğe taşındı. İki tezgah dışındakileri kolay taşıdık. Tezgahları söküp götürdük. Camcılar geldi, Müdür Odası, arkasından bizim bulunduğumuz yer camlandı. Camcılar bizim yatakhane üstünü de camladı. Yanımızdaki küçük oda da hazırlandı. Orası da Ömer Uzgil Öğretmenin odası olacakmış. Binamızın batı ya da Lüleburgaz tarafını öğleye varmadan temizledik. Bu sıra gürültülü patırtılı bir grup arkadaş kamyondan indi, sıra, masa, sandalye indirmeye başladılar. Nereden geldiklerini herkes merak edip sordu. Bense dilimi yuttum, “Bunlar Sinanlı’dan geliyorlar, oradan müzik aletleri de gelecekti, gene unutuldu!” deyip üzüldüm. Üzüntüm gereksizmiş, eşyalar Evrensekiz köyünden, Eğitmen kursundan geliyormuş. Kurs dönemi bitmiş, zaten eşyalar ortak kullanılıyormuş. Masalar, sandalyeler yerlerine kondu, sıralar dersliğe yerleştirildi. İrfan Öğretmen “Bundan sonrası yavaş yavaş tamamlanır!” deyip bizi yeni atölyemize götürdü. 6 Ali elinde bir tahta ile kampana çaldı. Tıngırtıyı duyduk ama Ali arkadaş gene ilginç bir numara yaptı. Dün konuşurken demir türünden bir nesneyle çalınmaması doğru olur denmişti. Örneğin Salih Ziya Öğretmen “Bir çekici alıp tak tuk vurmayın!” demişti. 6 Ali bunu unutmamış olacak, ona “Yemek çağrısı yap!” deyince eline bir tahta parçası almış, “Tap, tap!” vuruyor. Ses duyuldu ama Ali’nin görüntüsü herkesi güldürdü. En çok da öğretmenler güldüler. Sonunda da oraya bir ağaç tokmak konmasına karar verildi. Yemekten hemen sonra geçici atölyede toplandık. Biz ayakta dururken üç öğretmen de tezgahlara oturup karşılıklı konuştular. Naci İnan Öğretmen, zıplayıp kalktı, “Haydi öyleyse, Dağ başını duman almış, yürüyelim arkadaşlar!” dedi. Yanımızdan geçerken, beni, Yusuf’u, Başaran’ı, Recep’i bir birimize takarak okula doğru yöneldi. Kalanlar arkamızdan gülerek baktılar. Binaya girdik, bizim yatakhane üstüne çıktık. Az önce karşı tarafta yer hazırlamıştık. Oraların ince sıvası yapılmış kurumuştu. Bu tarafın kalın sıvası yapılmış. Kalın sıva kurumuş ama ince sıvası daha yapılmamış. Böyleyken buranın da çalışılır duruma getirilmesi düşünülmüş. Burada da bizim öğretmenler çalışacakmış. Çizimler varmış, büyük kağıt kullanılacakmış. Alt betonları dökülmüş, şap yapılmış. Temizliğini tamamladık. Yemekhaneden iki büyük masa, dört kanepe getirdik. Bir süre sonra Hamdi Öğretmen geldi, bize teşekkür etti. “Bütün katın camları takıldığına göre iş yaratalım, değil mi çocuklar?” diyerek bizi de düşüncelerine ortak etti. Naci İnan, Hamdi Bağ Öğretmenler orada kaldı, biz arkadaşların yanına döndük. Arkadaşlar merdiven kalıbı için tahta kesiyorlar. “Merdivenler tamamlandı, bu nerenin merdiveni?” diye sordum. Anlattılar, anlamadım. Sonunda gittim, yerinde baktım. Ne denli dikkatsiz olduğumu da böylece anlamış oldum. Büyük merdivenden birinci kata çıkıp doğru yürüyünce bir merdiven daha olacak. Ancak bu merdiven hem dışarı, hem alta hem de üste çıkacak. Arkadaşlar bu üst merdivenin tahtalarını kesiyorlarmış. Gözleyerek öğrendim, geldim, çalışmalara ben de katıldım. Bu arada yeni bir durum öğrendik. Büyük binanın önüne bir de küçük binacık eklenecekmiş. Bu binanın altı genel tuvalet, üstü de öğretmen odası olacakmış. Büyük bina biter bitmez buna başlanacakmış. İşte bu merdivenler o binanın da girişi imiş. Öğretmenler ayrıntılı çizim yapmışlar. Arkadaşlar hep anlamış ki harıl harıl kesim yapılıyor. Sayı olarak kesim tamamlanınca arka girişin yanına götürüp yığdık. Yarın ilk iş kalıpları çakmak olacak. Bu merdiven dökülünce birinci katın kullanılışı daha rahatlayacak. Belki o zaman bizim yaptığımız büyük kapı da takılır. Biz paydos etmek üzereyken Müdür Bey geldi, hazırlanan odasına girdi. Camlardan görüyoruz. Namık Öğretmen geçerken onu gördü, pencereden el salladı. Bizim baktığımızı da gördü, bize de el salladı. Güneş yüzüne vurduğu için iyice görüyoruz, gülümsüyor. Besbelli ki, sonunda bir odasının olmasından sevinç duyuyor. Harun Özçelik arkadaşımız ise bir başka açıdan bize uyarıda bulundu. “Müdür Bey şimdi oradan bize gülücükler yolluyor ama ilerde gene oradan bizi gözetleyecek, haberiniz olsun!” Gerçekten öyle, bütün çevre oradan görülecektir. Hamdi Bağ Öğretmen geldi, “Paydos!” dedi. Araç-gereçleri toplayıp yol kenarına çıktık. Yola çıkma kesin kes yasak. Belli bir uzaklıkta duruyoruz. Geçen otobüslerden bazen söz atanlar oluyor. İnsancıl değerde sözlere saygılı sözlerle karşılık veriyoruz. Saçmalıklara ise sadece el sallamayla yetiniyoruz. Hak etmese bile yola çıkmış bir insana sinirlenmemeyi yeğliyoruz. “O zaten belli bir üzüntü içindedir!” deyip gülüyoruz. Bu düşünceyi ortaya atan arkadaşlar bence çok doğru düşündüler. Yol kenarından dönerken birinci kata bakıyoruz. Orada insan oluşu hoşumuza gitti. Yemekhaneye de alıştık. Yemekhanemiz şimdiki durumda Alpullu’dan da Lüleburgaz’dan da daha rahat. “Kışın soğuk olacak!” diyenler var. “Olsun!” deyip geçiyoruz. Akşam yemekleri azıcık karanlık oluyor ama, buna alışacağız. İleriki günlerde lükslerle aydınlatılacakmış. Öğretmenler faytonla gittiler. Hamdi Bağ Öğretmen kaldı. Öğretmen bizim üstümüzdeki küçük odaya taşınmış. Fenerleri yaktık. Sıraların bulunduğu yere iki fener koyduk. “Kör kandil, ışık!” diye Mehmet Yücel bir söz üretti. Kime bir söz söyleyecekse, “Kör kandil!” deyip geçiyor. Hilmi Altınsoy, lüksler yakılınca Mehmet Yücel’e “Parlak lüks!” diyecekmiş. Arkadaşlar gülüyorlar. “Boşuna yorma kendini, tutturamazsın!” Fener ışığında oldukça sessiz oturduk. Yakınımızda Ömer Uzgil Öğretmen var. Az sonra o geldi, “Yorgunsunuz, uyuyacaksanız yatabilirsiniz, birkaç gün içinde lükslerimiz yanacak, o zaman çalışacaksınız!” dedi. Öğretmen ayrılınca birer ikişer indik. Tuvaletlerde, musluklarda fenerler yanıyor. Herkes yatınca biz ışık nöbetçileri fenerleri bir kuytuya koyup kısıyoruz. Fenerleri kısmaya çıkınca baktık, iki öğretmen de ışıklarını kısmış yatmış. Besbelli onlar da bizim gibi yoruluyorlar. Yattık. Belki de ilk kez yatar yatmaz bu gece uyudum.
14 Eylül 1939 Perşembe
Arkadaşların şakalı sözleriyle uyandım. 6 Ali’nin çan çalışını konu ediyorlar. Ali gülerek kendini savunmaya çalışıyor. Mehmet Yücel, Ali Aga’sını savunuyor, herkes ona gülüyor. “Ali altı ay marangozluk derslerine girdi, eline doğru dürüst bir tahta almadı, nihayet bir gün gönlünce bir tahta alacak oldu, sizler de onu görüp söz ediyorsunuz, ayıptır (!), çocuğa bu kadarını bari çok görmeyin!” diyor. Uyanınca, tüm gece rahat uyuduğumu duyumsadım. Yatar yatmaz uyuduğumdan da belli bu. Akşam, Arif-Sefer, üçümüz fısıltıyla bir birimizden ayrılıp, yatmıştık. Yatağa uzandığımı anımsıyorum. Oradan ötesi karanlık. Oysa her zaman yattıktan sonraki düşüncelerimi sabah kalkınca çok kes anımsayıp üzerinde durabiliyordum. Bugün böyle bir anı yok. 7 Fettah nöbetçi, usturuplu bir şekilde kampana çaldı. Sesi duyar duymaz kahvaltıya gittik. İki öğretmenimiz de kahvaltıya geldiler. Kahvaltıdan kalktığımızda öteki öğretmenler de iki faytonla geldiler. Müdür Bey’le, Fikret Madaralı Öğretmen de aralarında. Madaralı Öğretmen çok neşeli. Bizim yanımıza uğradı. “Çoğu gitti azı kaldı, ha gayret! Ekim başında derslere başlayacağız, sık sık konuşacağız, sizi unutmuş değiliz, sizinle öğünüyoruz!” dedi. Müdür Bey, pencereden bakınca Fikret Öğretmen “Müdür Beyle bir işimiz var, onu bekletmeyeyim” deyip ayrıldı. İrfan Öğretmen hepimizi alıp, kalıp yapmaya götürdü. Önce direkleri, sonra yan tutakları çakarak iskeleti kurduk. Alt, yan tahtaları yerleştirip çaktık. Kara çivili, çakma işlerden olduğu için çabuk bitirdik. Zaten alt kata inen bölüm dökülmüştü. Bu nedenle üst işi uzun sürmedi. Alta inişi önlemeyecek şekilde direkleri yerleştirdiğimiz için gelip geçen kimsenin işine engel olmayacak bir kalıp kurduk. Beton dökücüler bekliyormuş, hemen döküme başladılar. Namık Öğretmen geldi, bize teşekkür etti. İşimiz bitince gene atölyemize döndük. İrfan Öğretmen öteki öğretmenlerin yanına gitti. Uzun süre gelmedi. Yerimiz Müdür Beyin penceresi karşısında olduğu için kendimizi göz altında saydığımızdan, oturup rahatça dinlenemedik. İrfan Öğretmen geldi, gülerek, “Kendi işimize başlamadan arada çıkan işler oluyor. Bunlar da aslında birer iştir. Bugün de daha önce yarım bıraktığımız bir ufak işimizi tamamlayacağız!” dedi. Salih Baydemir’le beni alıp tuvaletlerin yanına götürdü. Onları göstererek, “En çabuk şekilde bunlardan bir ikili yapacağız!” dedi. Tahta tuvaletler zaten ikili olarak dört adet yapılmıştı. Bu ikili az ötede bir yere kurulacak, öğretmenler için ayrılacakmış. Ölçüleri bilmemize karşın kesinleştirmek için Salih ölçtü, tahtaları saydı. Geri dönüp hazırlığa başladık. Öğle yemeğimiz çok neşeli geçti. Öğretmenler masalarımızın başlarına dağıldılar. Bizim masada Fikret Madaralı Öğretmen oturdu. Hepimizin halini hatırını sordu. Evlerimizden aldığımız haberleri öğrenmek istedi. Kendi geçmişini, çektiği çileri daha önce anlatmıştı, kısaca gene bunlara değindi, teselli sözleri söyledi. Bana özel olarak “Senin Ruzname ne alemde, sürüyor mu yoksa sen de benim gibi bıkıp bıraktın mı? Sakın bırakma!” dedi. Bırakmadığımı söyleyince, “Sen, Ömer Seyfettin’i örnek almıştın. Oysa ondan sonra iki daha güzel örnek okuduk, ben senin dikkatini çekmeyi unuttum. Sonradan anımsadım, Çalıkuşu ile Yaban da bir tür Ruzname’dir. Onlar daha ayrıntılı anlatırlar. Bence sen onlara bir daha bak, yararlanacağın taraflar olacaktır. Zaten yaptığının değerlenmesi için zaman zaman ekler ya da değişiklikler yapmak zorunluluğunu duyacaksın!” Öğretmen bizimle birlikte kalktı, bizim atölyeye geldi. Yaptığımız işi öğrenince katılarak güldü, “Şu işe bak, öğrencilerimin yaptığı tuvalete gireceğim, bu hem sevindirici hem de biraz güldürücü olacak. Neyse ki bu geçici bir durum. Gerçeği yapılınca her şey değişecek, size kolay gelsin, görüşmek üzere!” deyip Naci Öğretmenin elini sıkarak ayrıldı. Tahtaları el birliği ile kesip hazırladık. Aralıklarını daha dikkatli kapatarak kanatları çaktık. Yapıcı arkadaşlar, kazma, kürek gelerek işaretli yeri açtılar. En kalın kalaslardan altı döşeyip direkleri dikip kanatları taktık. Geçici olduğu için üstünü de tahta ile kapattık. Akşam paydosunda bir önemli gereksinim tamamlandı. Paydosta bizim yaptığımızdan daha çok arkadaşlar dökülen arka merdiven ile ilgilendiler. Merdiveni görünce “Yukarı ne zaman çıkacağız?” demeye başladılar. Bugün daha erken paydos etmiş gibi geldi bize. Sefer, Arif, Mehmet Yücel, gün batışını görmek üzere batıya doğru gittik. Bir yükseltiye oturup baktık. Sefer haklı olarak köyünü batı yönünde gösterdi. Mehmet Yücel’le benim köyümün yönünü çok iyi biliyoruz. Arif iyice şaşırdı, kendi köyüne doğru bir yön tutturamadı. Konuştukça da karıştırdı. Az ötedeki düzlüğü futbol alanına uygun buldular. Müdür Beye hemen söyleyip tatil günlerimizde temizleyeceğiz. Kampana çalınca yemeğe döndük. Güneşin batışını anlattık. Mehmet Başaran, İsmet, Bekir dün akşam gitmişler, onlar da çok beğenmişler. Gün batımını Alpullu’da da konu etmiştik. Orada da güneş renkli bulutlar arasında batıyordu. “Büyük bir uzaklık yok, iki taraf da Ergene yöresi, birbirine benziyor” deyip konuyu gene futbol sahası üstüne çevrilince herkesin futbol oynama isteklisi olduğu anlaşıldı. Ancak saha düzeltme işleri için öneri üretmeye kimse yanaşmadı. “Saha üstünde oynana oynana düzelir!” diyenlerin çoğunlukta olduğu anlaşıldı. Konu yattıktan sonra da bir süre ikili, üçlü gruplar arasında tartışıldı. Sanırım birçok futbol sever arkadaş bu gece rüyasında yatağında tekme atacak! Benim fazla bir isteğim olmadığına göre sanırım uykumda topla mopla uğraşmayacağım. Gene de “Derslikler iyi aydınlatılmazsa, derslere nasıl çalışacağız?” diye bir süre düşündüm.
15 Eylül 1939 Cuma
Kampana sesiyle uyandık. Nöbetçi 7 Fettah, önce kampana çalmış, arkasından kapıya geldi. Hepimiz uyandık. Mustafa Saatçı,”Ben kampana manpana duymadım!” diyerek diretirken Ömer Uzgil Öğretmenin sesi duyuldu. Herkes telaşla dışarı çıktı. Kahvaltıda gene futbol sözü edilmeye başlandı. Hamdi Bağ Öğretmen de futbolcuları destekledi. Söylenen yeri de biliyormuş, cumartesi, pazar günleri, hazırlanmasını önerdi. Kamyon dolap yüklü olarak geldi. Dolaplarımız Edirne-Karaağaç’tan beri bizimle gelmişti. Ancak yersizlik nedeniyle buraya taşınırken, Lüleburgaz’da bırakmıştık. Onları getirmişler. Gene yersizlik nedeniyle iki arkadaşa bir dolap verilecekmiş. “Biz ona da razıyız!” deyip sevindik. İşbaşı yapılınca dolap taşıma işi bizim gruba bırakıldı. Yapıcıların işi çok önemliymiş. Üst duvara bugün başlamaktan vaz geçilmiş. Önce alt beton şapı yapılacakmış. Altta oturma olduğu için yağmurdan korunması söz konusu olmuş. Ayrıca, yapım planında binanın iç bahçesine bakılan merdiven bitişiğinde iki katlı bir bina varmış. Bu binanın 1. katı önce tamamlanacakmış. Şaptan sonra ona başlanacakmış. Biz dolapları dikkatle aşağıya indirdik. altta yatakhane önüne sıraladık. Numara sırasına göre Halil Basutçu ile ikimiz bir dolap bölüştük. Buna ikimiz de seviniyoruz. Dolap yerimiz de çok iyi bir köşeye düştü, rahat kullanabileceğiz. Dolapları yerleştirdikten sonra kalan ranzalara başladık. Bizim karşımızdaki bölüme de gelecek küçük sınıflar yerleşecek. Ay sonunda hem izindeki sınıflar hem de yeni alınanlar gelecekmiş. Öğrenci sayısı 150-160 dolaylarında çoğalacakmış. Yeni öğrenciler seçilmiş, arkadaşlara köylerinden mektuplar gelmeye başladı. Parçalarımız hazır olduğu için, kolaylıkla çatıp çıkarıyoruz. Meydanda durdukları için gelip geçenin dikkatini çekiyor. Bize, “Siz, fabrika gibi çalışıyorsunuz!” diyenler var. İrfan Öğretmen, “Bugün bunları bitirirsek yarın da bir geçici işimiz var, ondan sonra büyük çatıya başlayacağız” dedi. Öğretmenler planların doğrultusunda işimizi kolaylaştıran çizimleri hazırlamışlar. Keresteler gelmeye başladı. Yazık ki öğle yemeğine ayrılırken bugün bitmeyeceğini anladık. Topu topu 12 karyola tamamlamışız. Tamamı kırk olacak. Tezgah eksikliği çalışmamızı engelledi. Bazı işleri meydanda yapıyoruz ama, yerlerde çalışmak tezgah gibi verimli olmadı. İrfan Öğretmen, çalışmamızdan memnun. “Yarın bunu tamamlar, yeni işlere sonra başlarız!” dedi. Yemekler, buraya geleli beri fazla değişmedi. Hemen hemen her gün benzer yemekler: Çorba, taskebabı, pirinç pilavı, üzüm hoşafı. Mehmet Yücel arkadaşlara söyletmek için sözler seçiyor. “Bir berber bir berbere, bre berber gel seninle bir berber dükkanı açalım, demiş!” dedirtiyor. Bunu tam söyleyen olunca arkasından da hızlı söylemesi koşuluyla yemekleri saydırıyor. “Tas kebabı, pirinç pilavı, üzüm hoşafı!” Bunu söyleyene, bu kez tersinden saymasını istiyor. “Üzüm hoşafı, pirinç pilavı, tas kebabı!” Arada arkadaşlar uyarıyor, “Bugün değişti!” diyorlar. Böyle diyenlere yanıt hazır: “Nasıl olsa yarın böyle olacak!” Bunu öğretmenler duyunca güldüler. Meğer bu öteden beri yatılı okulların başına gelen bir durummuş. İşbaşı yapınca, Naci İnan, Hamdi Bağ Öğretmenler geldi, Naci Öğretmen tutkallama, Hamdi Öğretmen çıtaları, tahtaları çakma işlerinde yönlendirici oldular. Onların tetiklemesiyle paydosa yaklaşırken ranza işini bitirdik. Taşıma işi, merdivenin açılmasına kaldı. Paydosta yapıcı arkadaşların çok yorgun olduğu belliydi. Çoğu diz üstü çalışmışlar. Malayla şap denilen çimentoyu düzgünleştirmek zor oluyormuş. Daha bir gün böyle çalışacaklarmış. Halil Basutçu, Arif Kalkan, Sefer Tunca, İbrahim Ertur, Hüseyin Serin, İsmet Yanar, grubun güçlü arkadaşları bile, “Bugün çok yorulduk!” dediler. Biz de yorulmuştuk ama onların yanında sustuk. Yemekten sonra yol kenarından Lüleburgaz tarafındaki tepeye dek yürüdük. Nereye baksan, ağaçsız, kırlık, tarlalık. Ergene çukurluğundaki ağaçlar sayılmazsa çevrede ağaç yok. Hepimiz köylerden geldik, kendi köylerimizi anlatıyoruz. Hiç birimizin böyle ağaçsız köy görmediği ortaya çıktı. Arkadaşlar “Daha iyi, burada ağaçları biz yetiştireceğiz!” diyorlar. Yavaş yavaş okula indik. Çıktığımız sırttan aşağıdaki dereye dek geniş alan bizim okula bırakılmış. Tepenin arkasında kazılmış bir yer gördük. Ne olduğunu hiç birimiz bilemedik. Dönünce sorduk, Mustafa Saatçı biliyormuş, “Oraya elektrik santralı kuruluyor!” dedi. Santralı dışardan gelen ustalar kuruyormuş. Bunu duyunca çok sevindik. Elektrik olunca daha güzelleşeceğini düşündük. Dönünce bizim fener üçlüsü fenerleri silip yaktık, yerlerine dağıttık. Ömer Uzgil Öğretmen yarından sonra bir lüksçü geleceğini, bu işleri bir süre onun yöneteceğini söyledi. Bunu büyük bir sevinçle arkadaşlara ilettik. Arkadaşların bir bölümü ışığa kavuşacağı için, bir bölümü de fener yakıp dağıtmaktan kurtulacağına sevindi. Sakin bir uyku öncesi sessizliği içinde uykuya yattık. Kepir havası mı yaradı yoksa düşüncelerim mi dağıldı, yatınca daha uyumaya başladım. Bu belki de benim hayal kurmamı önledi. Köye gidince hemen hemen anlatacak bir sözüm olmayacak. Bunları anlatsam insanlar bana acıyacak. Bunu düşünerek kendimi kuruntulardan sakınıyorum. Bir bakıma da iyi oluyor. Kendi kendime bir örnek buldum. Ben okula gelmeden önce kendi evimizde yatarken çok rahat yatıyordum. Arada sırada başka yerlere gidince yatıya kalınca orada evimdeki rahatı bulamıyordum. Böyleyken, çaresiz orada da sıkılarak da olsa uyuyordum. Şimdi de öyleyim, çaresiz burada uyumaya yatıyorum. Ya böyle ya da ben böyle değerlendiriyorum. Uyumuş olmama seviniyorum.
16 Eylül 1939 Cumartesi
Recep Kocaman nöbetçi. Önce arkadaşlara “Kalkın, şimdi gidip kampana çalacağım!” dedi. Arkadaşlar, “Kampana çalmadan bizi kaldırmaya hakkın yok!” diye çıkıştılar. Böyle demelerine karşın herkes kalktı. Recep dediğini yaptı, gidip kampanayı tokmakladı. Kahvaltıya gittik. Yemeklerden en çok yakınanlardan birisi Mehmet Yücel, gitmiş aşçıbaşı ile konuşmuş. Aşçıbaşı “Kilerim yok, malzeme biriktiremedim, Ahmet Gökay koyacak yer olmadığı için günlük malzeme alıyor, onlarla idare ediyoruz. Kiler bulacaklar, yakında her şey düzelecek!” demiş. Kahvaltıda bu konuşulurken, Hamdi Öğretmen geldi, konuyu ona da söylemişler. Hamdi Öğretmen bizim masanın başına oturdu. “Tamam çocuklar, dün İrfan Öğretmen size söyledi, bugün mutfağın arkasına ek uzatıp, kiler sorununu halledeceğiz. Bir günlük bir iş. Kiler yarın hazır olacak!” dedi. Bizim bugünkü işimiz de böylece anlaşıldı. İşbaşı yapınca İrfan Öğretmen, elinde metresi, defteri, Salih Baydemir’le Harun Özçelik’i yanına alıp mutfak arkasına gitti. Kısa bir zaman sonra geldi. Elindeki sayıları, ölçüleri söyledi, gerekli keresteleri ayırdık. Bidonlarla bir iskele kurup arka saçaklardan çatı paralelinde konçlar indirerek direklere tutturup kuşaklarla perçinledik. Böylece halk dilinde salma ya da sundurma denilen bir eki arkaya taktık. Tıpkı yemekhane ya da mutfakta kullandığımız yöntem gibi gene benzer malzemelerle 3×4 m2 alanlı bir kiler oluşturduk. Namık Öğretmen geldi, “Dülger Marangozlara teşekkürlerimi sunarım!” diyerek arka ile yan duvarların hemen örüleceğini söyledi. Dülger, Marangoz sözlerini ayrı ayrı biliyoruz ama ikisini birlikte ilk kez duyduk, şaka söylenmiş bir söz olarak algıladık. İrfan Öğretmen konuşmalarımızı duyunca açıkladı: “Dülger daha ziyade çatı işlerini yapıp kotaranlara denir, marangoz ise kapı pencere de yapar ama daha ziyade, masa, dolap türü işleri görür. Biz şimdiki durumda her ikisini de yaptığımız için Namık Öğretmen böyle söylemiştir!” Aşçıbaşı çağırıldı, kendisine kapı yeri soruldu. Aşçı kapının içerden olmasını istedi. Namık Öğretmen geri geldi, aşçıbaşının önerisine karşı çıktı. Sonunda ortası bulundu, kapının koşullu olarak içerden yapılması karara bağlandı. Biz kiremit için hazırlanırken, birileri bozduğumuz gölgeliğin saçlarını anımsattı. Saçlar ölçüldü, yeteceği anlaşıldı. Duvarcılar gelmeden biz topluca gidip mutfağın üstünü de saçla kapattık. Bu sıra muhasebeci Hikmet Bey, (Özsan) memur Asaf Bey, Ahmet Gökay Ağabey geldiler, çok beğendiler, “Yıllarca kullanılır!” dediler. Asaf Bey, “Güzel yemekleri hak ettiniz, size yarın kadın budu köfte yaptıracağım!” dedi. Asaf Bey’i çoktandır görüyorduk ama ne iş yaptığını bilmiyorduk. Meğer o, satın alma işlerini yönetiyormuş. Bunu yeni bir bilgi olarak arkadaşlara yaymaya başladık. Öğle yemeğinde ilk müjdeyi Mehmet Yücel’e verdik. Meğer yemeklerden yakınan salt Mehmet Yücel değilmiş, İsmet Yanar, Mehmet Başaran, Yakup Yurdakul, İdris Destan, Sami Akıncı, Bekir Temuçin, Abdullah Erçetin yakınanlar grubunu oluşturuyormuş. Bunlar bu habere hepimizden çok sevindiler. Öğleden sonra ilk işimiz sıraladığımız yeni ranzaları yerinden kaldırmak oldu. Tam da yeni kazılacak bina temeli yerine koymuşuz. Yeniden atölyemizin yakınına çektik. Kazıcılar temellere başladılar. Ek bina yuvarlak bir ek olacakmış. Tam da arka giriş kapısının önünü tıkayacak gibi temel hazırlanıyor. Görünce üzüldük. Bizim yatakhane pencerelerinin önü gene topraklanıyor. Camdan bakacağımız tek açıklık orasıydı. Ayrıca tuvalete, el yüz yıkamaya oradan geçip gidiyorduk. Bunu İrfan Öğretmene söyledik. Güldü, “Yalnız sizin değil tüm binanın girişini engelliyor ama başka çare yok. Orası yapılmazsa asıl o zaman tüm kış boyu yol kapanacaktı. Bunu düşünerek orasının yapımı öne alındı. Çok değil bir hafta içinde birinci kat tamamlanacak, ikinci katın yapımı ise daha sonralara ertelenecek!” Tam anlayamadım ama öğretmenin dediği gibi olacaksa bir hafta çok uzun sayılmaz. Yeni kereste gelmeye başlamış, Kazım Usta geldi indirilecek yer sordu. İrfan Öğretmen Hamdi Öğretmenle konuşup bizi çağırdı. Sonunda çalıştığımız yerin az ilerisine kamyon çekildi, keresteleri indirdik. Gelen keresteler oldukça ağırdı. 4 metre, 5 metre boyunda olanları var. Ayrıca 12×10, 10×10, 8×8 kalınlıklarında bir kamyon keresteyi indirdik. Sürücü yardımcısı İbrahim bize yardım etmeseydi bir hayli zorlanacaktık. İbrahim çok güçlü. Gerçi o da bana “Adaş sen çok güçlüsün, insanlar ilk kez senin gibi güçlü, tuttuğunu koparan bir öğretmen görecekler!” dedi. Kazım Usta da söze karıştı. “İbrahim sözünü yarım söyleme, hani kızlar, kızları kendine mi saklıyorsun?” deyince İbrahim, “Eksik söylemiştim sen tamamladın, günahı sevabı senin!” dedi. Onlar konuşurken ben hep İbrahim’e baktım. Benim zorlanarak kaldırabildiğim kirişleri o tutup atıveriyor. Kazım Usta, “Daha böyle birkaç kamyon gelecek!” deyince oldukça şaşırdık. Şaşkınlığımızı gören İrfan Öğretmen, güldü. “Kazım Ustanın dediği, bu kalın keresteler için geçerli, tüm kereste için daha en az 10 kez döner!” Susarak öğretmene baktık. “Bir kamyon koca bir yığın oluşurdu, on kamyon, on yığın olacak!” Öğretmen gülerek “Öyle, belki ben az söylemiş de olabilirim!” Atölyeye döndüğümüzde testereleri hazırladık. Yarın belki kesmeye başlayacağız. Paydos eden arkadaşlar kereste yığını önünde toplandılar. “Bunlar hep çatıya mı çıkacak? Bu kadar yükü bu duvarlar çeker mi?” türü soruları soranlar oldu. Yanıt verenler, çekeceği üstüne örnekler verdiler. Daha yüksek binaları öne sürdüler. Ağırlığın çatıda dağılacağını anlatanlar oldu. Akşam yemeğinde konuşma konusu gelen kerestelerle sürerken, aşçı başının verdiği kadınbudu muştusu tekrarlanınca kereste konusu kapandı. Mehmet Yücel ellerini şaplatarak: “Bundan böyle yemekler eskisinden daha iyi olacak. Satın alma memuru Asaf Bey, muhasebeci Hikmet Bey söz verdiler, koskoca adamlar yalan söylemez!” Mehmet Yücel’e az kalsın üç gün önce arkadaşım fırıncı Hasan’ın sözlerini anımsatacaktım. Çok üzüleceğini bildiğim için sustum. Hasan, ekmeklerin daha küçüleceğini söylerken Mehmet Yücel arkadaş da vardı. Görevlilerin konuşmalarına tanık olmama karşın arkadaşların abartarak yeni bir habermiş gibi tekrarlamalarını ben de dinliyorum. Yemekten sonra Hamdi Öğretmen bir grup arkadaşla futbol sahası olarak seçilen yere geldi. Adımlarla geniş bir alan saptandı. Bundan böyle her akşam gidip orada yarım saat çalışma yapılacak. Dikenli otlar var, onların kökü kazınacak. Herkes istekli. Öğretmenle birlikte döndük. Biz, fenerler için ayrıldık, belli yerlere fenerleri yakarak koyduk. Mutfakla Ömer Uzgil Öğretmenin fenerleri bu gece lükse dönüştü. Aşçı başı lüks yakmasını biliyormuş, gelen iki lüksü yakmış. Yarın lüksler çoğalacakmış. Arkadaşlar buna da sevindiler. Başta Sami Akıncı olmak üzere ders çalışmak ya da kitap okumak isteyenler, lüks yakma işini öğrenmeye hazırlandılar. Biz fener denemesinden sonra bu işin üzücü tarafları olduğunu bildiğimizden susuyoruz. Bakalım gönüllüler ne kadar dayanacaklar? Okul duvarlarının gün günden yükselmesi, her gün yeni bir gelişmeye tanık olmamız bizi sevindiriyor ama ara ara arkadaşlara gelen mektuplar, üzücü haberler de yayılıyor. Özellikle babaların, ağabeylerin askere alınması kimi arkadaşları yeni yeni kaygılandırıyor. Benim on beş gün önce duyduğum üzüntüyü bazıları şimdilerde duymaya başladı. Bu durum beni daha çok üzüyor. Daha doğrusu bu üzüntü bende tekrarlanarak artıyor. Çoğunlukla da yatınca ya da kendi kendime kalınca anımsayıp bir takım kuruntulara kapılıyorum. Radyo sesini unutmuş durumdayız. Gazeteyi zaten genelde ben alıyordum. Şimdi ben de bıraktım. Arkadaşlara haberler gelmese sanki duyduklarımız olmamış, savaş mavaş yokmuş gibi kasvetsiz, kedersiz çalışacağız, günlerimizi gün edeceğiz. Bir bakıma da böylesi iyi. Hiç değilse benim işime yarıyor. Ben kederleniyorum ama kederim gündüzleri arkadaşların yanında dağılıyor. Ben de onların neşesine katılarak çalışıyorum. Oysa akşam yatınca için için içimi kemiriyorum. Arkadaşların çoğu yatar yatmaz uyuduğuna göre sanırım onlar benim kadar dertli değil. Ben yatınca kitap okur gibi kendi sorunlarıma üzülüp zar zor uyuyorum. Gündüzleri zaman zaman duyarsız olduklarını düşündüğüm arkadaşların şamatalarına takılıp yattığım zamanki düşüncelerimi gün boyu unutmuş oluyorum. Sanırım bu benim için yararlı oluyor.
17 Eylül 1939 Pazar
Arkadaşımız Hüseyin Serin erken uyananlardan biri, bugün nöbetçi, kalkmış, tam zamanında “Kalk!” uyarısını yaptı. Geldi kapıdan da seslendi. “Erken kaldırıyorsun!” diyenler oldu. Hüseyin Öğretmenin saatine göre davrandığını söyledi. Bu arada Hamdi Bağ Öğretmenin sesi duyuldu. Arkadaşlar, ivedi olarak yatakhaneyi boşalttı. Halil Basutçu arkadaşla ben dolabımızı düzeltirken öğretmen geldi, “Aslan yatağından belli olur derler, bence öğrenciler de dolaplarıyla düzenli, titiz olduklarını kanıtlamalıdırlar!” dedi. Dolabımıza baktı, “Sizden bunu bekliyordum” deyip ayrıldı. Kahvaltıya gittik. Hamdi Öğretmen, arkadaşlara aynı sözü söyleyerek dolapların düzenli tutulmasını, yatakların düzgün bırakılmasını tembihledi. Kahvaltıda arkadaşlar daha neşeliydiler. Yeni bölümün bugün betonu dökülüp kurumaya bırakılacağını, pazartesi ise tuğla örüleceğini söylediler. Bugün ayni zamanda son kata başlanacağını, bir tarafın pencere düzeyine ulaştırılacağını öne sürdüler. Biz ne yapacağımızı pek kestiremiyoruz. Bir şeyler keseceğiz ama, kestiklerimizin neler olduğunu bile tam anlamadık. Bildiğimiz tek gerçek, yemekhane ya da mutfak için yaptığımız çatıların daha büyük kirişlerini önce yerde yapıp sonra çatıya taşıyacağımızdır. Kirişler önce yerde yapılacak. Bugün bir örnek yapınca göreceğiz. Öğretmenler faytonla geldiler. Arkadaşlara, “Faytonlar buraya alışacaklar, ilerde biz de onlardan yararlanacağız!” dedim. Bana gülenler oldu, “Bize ne yararı olur onların?” Bilgiç bilgiç anlattım, tren istasyonunu örnek verdim. Naci İnan Öğretmen geldi, bizim masaya oturdu. “Bugün tam dülgerlik yapacağız, halk arasında ev yapanlara genellikle “Dülger!”derler.” gibilerde açıklamalar yaptı. Öğretmeni dinledik. Birlikte kalktık. Naci Öğretmen Panama şapkasını göstererek, “Bunu uzun süredir Namık Öğretmende gördünüz, sanırım ben de ilk kez görüyorsunuz. Bunun bir nedeni var. Bugün ilk kez uzun süre güneşte çalışacağız. Siz de kasketlerinizi alırsanız iyi olur!” dedi. Edirne’de verilen kasketleri beğenmediğimiz için giymiyorduk ama atmamıştık. onları giydik. Hamdi Öğretmen de geldi, gene grup oluşturduk. 3’ 2, 4’lü bir grup bizim grup gene İrfan Öğretmenle oldu. 12×12 boyutluları ayırıp az uzağa taşımak bize düştü. Naci Öğretmenin grubu belli yerlere kalaslar döşeyip çizgiler çektiler. Diğer arkadaşlar inşaattan yardımcı alarak boş tezgahları yakınımıza taşıdılar. Biz ayırımı tamamladık. Tezgahlar kuruldu, çizimler yapıldı. İlgiyle sonuç beklerken kampana çaldı. Şaştık. “Hazırlığımız yarım gün sürdü!” dedim. Naci Öğretmen, “İşin kendisi de uzun, sen hesap ettin mi kaç metre kare alanı örteceğiz? ” dedi. Sustum, Sahi bunu hiç düşünmemiştim. Öteki küçükleri hep hesaplıyordum, isteyenler bulunuyordu. Bunu kimse sormadığı için üzerinde durmadım. Oysa hesaplamak çok kolay, eni boyu bilince çatı yüksekliğini alıp ayrıntılı hesabını yapabilirim. Öğretmenden çatı yüksekliğini sordum. Naci Öğretmen bana, “Açık göz, hemen hesaba kalktın, sabret, öğleden sonra çizimlerden çıkaracağız. Şimdi ben de tam bilmiyorum. Madem ki sağlıklı hesap yapacaksın, ölçülere uyarak yap da biz de yararlanalım!” dedi. Öğle yemeğine öğretmenle birlikte gittik. Öğretmen kendi masalarına, öğretmenlerin yanına gitti. Öğle yemeğine Müdür Bey de geldi. Müdür Bey gelince arkadaşlar değişik bir tavır takınıyorlar. Bu neden bilmiyorum. Bu değişikliği ben kendimde de duyumsuyorum. Oysa Müdür Bey, öteki öğretmenlerden farklı bir tavır göstermiyor. Öğretmenlerin, Okul Müdürü ile olan ilişkilerinde kendi aralarındakilerden farklı olmadığını sezinliyoruz. Örneğin Fikret Madaralı Öğretmen bizimle konuşurken Okul Müdürünü anmak gerektiğinde Nejat Bey ya da Nejat İdil deyip geçiyor. Müdür Bey de, “Fikret Madaralı, Ahmet Gürsel, Naci İnan” diyerek konuşuyor. Böyleyken biz Müdür Bey için ayrı bir duygu taşıyoruz. Müdür Bey ya da Nejat İdil kendi görüntüsünden daha büyükmüş gibi bir değerlendirme içindeyiz. Yemeklerde bir fark görmeyince Mehmet Yücel oturduğu uzak masadan kapıya doğru gelirken her masaya yavaşça “Ölme eşeğim ölme, yaz gelecek!” diyerek çıktı. Mehmet Yücel’in masa başlarında durup arkadaşları sıra ile güldürmesi öğretmenlerin dikkatinden kaçmadı, onlar da bir şeyler konuşup güldüler. Dışarıya çıkınca İdris Destan Mehmet Yücel’e “Şimdi hapı yuttun işte, ne söylediğini öğretmenler duydu, arkandan konuştular!” dedi. Mehmet Yücel, İdris’e önce “Sahi mi?” diye sordu. Arkasından da “Güldüler mi?” dedi. Hepimiz “Güldüler!” deyince Mehmet “Güldülerse sorun yok, gülen insanlardan fenalık gelmez!” dedi. Bu hepimiz için güzel bir genel değerlendirme örneği oldu bence. Yemekten bir süre sonra kendi merakımız etkisiyle işbaşı yaptık. Çizgilerin ölçülerine uyan kerestelerden seçerek hazırladık. “Hiç değilse bir kemer kurgusu olsun, görelim!” heyecanı içindeyiz. Bizim bu gayretkeşliğimizi öğretmenler anladılar, aralarında konuşarak geldiler. Naci Öğretmen “Merakınızı hoş görüyoruz. Bina tamam olsaydı bu merakla keresteleri kesmeden çatıya bile taşırdınız!” diyerek güldü. Hemen başladık. İrfan Öğretmen benimle Recep Kocaman’ı eşleştirdi. Gerekçesi de, Recep dikkatli, ben güçlüymüşüm. İrfan Öğretmen örnek olarak çizdi. Parçayı tezgahların üzerine koyduk. Meğer pek önemli değilmiş. İlkini kesince arkası fabrika hızıyla geldi. “İlk ikizkenar üçgenimizi tamamladık!” dediğimde Naci İnan Öğretmen, bana “Gel bakalım geometrici plana göre bundan kaç tane yapacağımızı çıkar sayısını söyle!” dedi. Planı rahat okuyamadığım daha doğrusu çizimleri tam ayıramadığım için bir iki sayı verdim. Öğretmen “Bir daha dikkatli bak!” dedikten sonra “Tamam!” dedi. “12 kiriş, her kiriş için üç saat. 36 saat eder. Bu dört gün demektir. Aralıksız buna çalışırsak, çatımızın iskeleti dört günde hazır olacak!” Bunu duyunca yapmış gibi sevindik. İkiz kenar üçgenimiz örnek olarak diktiğimiz gibi bırakıldı. Hepsini aynı sırada dizersek asfalta ulaşacak. “Öyle yapalım!” diye öğretmenlere öneride bulunduk. Onlar da, “Siz istiyorsanız öyle bırakın!” dediler. Yeni bir sevinç olayı. Çatıyı önce yol kenarına kuracağız, gelen geçen görecek. Şakalaşma konusu çıktı. “Ne olacak yerde görünce?” Meraklı olanlar yakından görsün, yukarıya kaldırınca bir daha göremeyecek!” Bir başka açıklama: “Yoldan geçenler, yıllardır geçtikleri bu kepirde birden bire koca bir binanın yapıldığını gördüler. Bu binanın sağlam yapılıp yapılmadığı için kuşku duyabilirler. İşte bu kuşkuyu önlemek için, gelip geçenlerin yakından görmesi için yol kenarına, gözleri önüne koyuyoruz, görenler, görmeyenlere anlatsın, çürük yapılmadığını herkes öğrensin!” İsmet Yanar’ın bu açıklaması, yeterli görüldü, başka öneri gereksizliği öne sürülerek konu değiştirildi. Bu kez Mehmet Yücel’in “Ölme eşeğim ölme!” sözü gündeme alındı. Mutfak yaptık ama bir günde her şey değişir mi? Arkadaşlar yoldan geçen karpuz arabaları görmüş, bana sordular. “Hani senin Lüleburgaz karpuzların? Hani senin köyünün, Çeşmekolu karpuzları? Bunlardan hiç mi yiyemeyeceğiz?” Birden aklıma geldi. Bu yıl bir gecikmeden söz edilmişti ama karpuzun bol olacağını da söylemişlerdi. Biz ayrılmadan önce pazara gelmeye başlamıştı. Şimdilerde en bol günleridir, neden alınmıyor? Bunu öğretmenlere yansıtmaya karar verdik. Ben pazartesi günü izin alıp, pazara karpuz satmaya gelen akrabalarımı görmek için gideceğim. Hepimiz hem gülüyoruz hem de akıllı davrandığımıza inanıyoruz. Akşam yemeğinde İrfan Öğretmen arkamızdaki masaya oturdu. Yemekte bizim masadaki arkadaşlara da söz attı. “Acıkmış gibi kaşık atıyorsunuz!” dedi. Bunu bir fırsat sayan arkadaşlar konuşa konuşa sözü karpuza getirdiler. İrfan Öğretmene Lüleburgaz’da çalıştığımız günlerde bizim köyün karpuzlarından söz etmiştim. Öğretmen anımsadı bana “Hani senin köyünün karpuzları, arkadaşlarına getirmiyor musun?” diye sordu. Bunu fırsat sayıp “Pazartesi günü izin verirseniz gidip getireceğim, hiç değilse tatsınlar, karpuzlar bitmek üzere!” dedim. Tatsınlar sözü öğretmen için uyarıcı oldu, Nöbetçi arkadaşımız 15 Hüseyin Serin’e “Aşçıbaşı orada ise bir dakika baksın!” dedi. Aşçıbaşı ellerini önlüğüne sile sile geldi. “Buyurun öğretmenim!” dedi. İrfan Öğretmen aşçıbaşına “Usta, sen bize bu yıl hiç karpuz yedirmedin!” der demez Aşçıbaşı, “Ağzına sağlık, Pazartesi gününden başlayarak her öğle karpuz yiyeceğiz. Tam karpuz mevsiminde yer değiştirmemiz bu gecikmeye neden oldu. Şansımız böyleymiş, karpuzlar Lüleburgaz’ın öbür tarafında, pazardan bu yana geçemiyor. Siz de görüyorsunuz bu yoldan karpuz geçer de sormadan geçiyor. Çünkü bu tarafın insanı da karpuzu Lüleburgaz pazarından alıyor!” Öğretmen aşçıbaşına, biz de öğretmene dolaylı olarak da herkes bana teşekkür etti. Arkadaşların bir çoğu oldukça yorgun. Ömer Uzgil Öğretmenden çekinmeseler hemen yatacaklar. Biz fenerleri hazırlayıp belirtilen yerlere kısarak koyduk. Fenerlerin yanması yatma zamanını anımsattığı için teşekkür edenler oluyor. Ömer Uzgil Öğretmenle aşçıbaşı lüks ışığına kavuştular. Bizim kısık fenerlere göre pırıl pırıl ışıyorlar. Ömer Uzgil Öğretmen lüksle Müdür Odasına geçti. Hamdi Öğretmen de yanında. Pencereler açık olduğundan rahatça izleyebiliyoruz. Pazartesi günü bize de lüks gelecekmiş. Buna en çok biz, fener yakanlar, ben, Sefer, Arif seviniyoruz. Başlangıçta kolay gibi gelmişti. Ancak her gece onları yakmaktan, sabahları toplamaktan kısa zamanda bıkmış durumdayız. Hele temizlenmesi, gazı olup olmadığının izlenmesi ummadığımız ölçüde zamanımızı alıyor. Bu nedenle herkesten önce lüks gelmesini istiyoruz. Söylendiğine göre lükslerin bakımı bir sorumlu görevliye verilecekmiş. Arkadaşların bir bölümü uzaktan öğretmenleri gözledikten sonra yattılar. Yemekte karpuz olayına değinilmesi, karpuz falan derken gene köyü anımsadım. Bizim aile bostan ekiminde köyün iyilerindendir. Ancak karpuzları zamanında pazara çıkarmak oldukça zordur. Karpuzlar birden olur. O oluş sırasında satılmazsa yarı yarıya zarar edilir. İki ağabeyimin birden asker olması büyük bir eksiklik oldu. Belki de karpuzları zamanında toplayıp satamadılar. Ali Ağabeyimin uzun süreden beri bana uğramaması da bu askerlik olayının işleri sektelemesindendir. Günlerdir unutmuş durumda olduğum bu düşünceleri bu gece gene aklıma getirip uykumu kaçırdım. Esnemeye başlayınca etrafımı dinledim, benden başka uyanık yok. Uykum arasında bir ses, benden fener soruyor. Fenerleri ben yerine götürmemişim. Sinirlenip karşı koyuyorum. “Fenerlere bakan yalnız ben miyim? gidin öteki arkadaşlara sorun!” demeye çalışıyorum. Karşımdaki duymazdan gelip tekrar tekrar “Fenerci!” diyor. iyice öfkelenip hareket ettim. Meğer rüya görüyormuşum, gözlerimi açtım tıpkı köydeki gibi zifiri karanlıktayım. Karanlıkta uyumak daha kolay oluyor, diye düşünerek uyudum.

