27/5/1998 Fax-No.90. 27/5/1998
Cumhuriyet Gszetesi,Söyleşi köşesi
Attila İlhan’a 2. soru
Haruniye İstasyonu gerçekten var mı?
Daha önce belirttiğim alıntınızda ilginç olan yan, bence Toros Ekspresi’nin beklendiği yerdir.Ancak, Toros Ekspresi de tıpkı öteki ekspresler gibi büyük istasyonlarda durur.Bu bir arz-talep işidir,yolcu sayısı ile doğrudan bağlantılıdır.Olay,böylesi bir gerekçeye bağlandığında, söz konusu tarihte Haruniye İstasyonu, dolayısıyla ekspres bekleyen yolcu hele hele yolculara “Lacivert mehtaplı gecelerde görkemli Çukurova‘nın o aydınlık yıldız kümeleri,kehkeşanları altında Mozart çaldırıp dinletmek”Düş Dünyasının Piri” sıfatını taşıyan Jules Vernes’in bile kıvıramayacağı bir kurgu ustalığıdır.(!).Bunu, sanırım var olan yeteneğinize Yeçilçam deneyimlerinin(!) kazandırdığı “Al takke ver külah, sonrası eyvallah!” anlayışının dürtüsel etkisiyle becerdiniz(!)ya da becerdiğinizi sanıyorsunuz.Olayın gerçekle ilgisi olmadığını kanıtlamanın,kolay olacağından kuşku duymadığım için rahatlıkla sonucu muştuluyorum.Sonraki tarihlerde sığıntı psikolojisi içinde başka diyarlarda algıladığınız,içiniz yanarak katılamadığınız sahnelere mekan değiştirerek imgesel bir kurgulama olduğu kesin.Ancak öne sürdükleriniz sıradan bir gözlemden çok, belli bir okuyucu katmanına çağrışım uyarması,bir bakıma “ Parolayı Unutma!”desturu çekildiği izlenimi de vermektedir.Böyle olunca,sonucu bildirmenin yeterli olmayacağını düşünerek,niçinleri,nedenleri üstüne de birkaç söz söylemek gereğini duydum.Gerçek olmayan bir istasyonda ekspres duramaz.Bunu siz çok iyi biliyorsunuz.Bildiğinizi “Nerden biliyorum?”diye soracağınızı sanmıyorum.Siz en çaylak yazarlık döneminde bile,istasyonları,illeri,ilceleri pekala sıralamıştınız.Şu Yolcu Abbas‘la yaptığınız o günlerin modasına uygun Anadolu turlarınız birilerinin de söylediği gibi haritadan izlemek bile olsa inandırıcıydı.Bu kez neden böyle bir meçhul istasyona gerek duydunuz?Herhalde niyetiniz,bir zamanlar oldukça ilgi uyandıran Metin Erksan’ın Müthiş Tren’i gibi,bir olay yaratıp,okuyucunun Raylı Taşımacılık konusuna ilgisini çekmek değildi.Gerçi psikoloji biliminin çağrışım,bir ölçüde de algılama mekanizmalarını çalıştıracak etkenleri ustaca kullanıyorsunuz ama, kuşkusuz bunlar, daha çok ikinci derecedeki değinileriniz için geçerli olabilir.Besbelli ki Haruniye İstasyonu ya da Sabun Çayı ovasındaki mehtabı anlatmak gibi bir niyetiniz yok.Hele Toros Ekspresi’nin gecikmeli gelmesinden yakınacağınızı hiç mi hiç düşünmüyorum.Mozart dinleme gibi bir evrensel tutkunuz olacağını ise aklımın kenarından geçirmiyorum.İşte gerçek niyetinizin püf noktası(Size göre ALTIN KESİM)burada zübek gibi ortada kalıyor.
Çok ustaca çağrışım dalgalandırması yöntemiyle, kişilerdeki algılama mekanizmalarını devindirip,karınca kaderince (çapı ölçüsünde) amaç dışı titreşimlerle kardan adam oyunu oynamayı seviyorsunuz.Evet,bu bir tür kardan adam oyunudur.Derme çatma çağrışımlarla kişilerde, sözüm ona eski bilgileri(Derbreştirmek istediğiniz olayları)anımsatarak beyinlerdeki kalıntılara yeni boyutlar kazandırmak!.Geçici bir süre için de olsa bilince çıkıp kaybolan anılardan yararlanma yöntemi ki,eski fotoğrafçılık ustalarından(Yani, ilk çekilen karalardan yararlanmalar.) esinlenmiş yazarlık numarası olsa gerek.Ömürsüz demek bile fazla, severek yapılmış bir kar topundan bile daha az ayakta durabilecek bir numara.Ancak çabuk erir gider ama,izleri kalır,kirli karların izleri gibi. Yazık ki gerçek durum bu.Olayın sunuluş biçimini bir daha anımsayalım;Toros Ekspresi,Haruniye İstasyonu.Kesinlik karşısında bir ad yanılgısı öne sürülemez.Hani derler ya,”Alsancak yerine Balıkesir,Bulanık yerine Bulancak deyivermişim!” gibilerden, filan feşmekan türünden bir kıvırma yapılamaz.Ayrıca Haruniye,Adana-Fevzipaşa tren hattından çok içerde kalır.Buna,(Kuzey yönünde)Bahçe –Kadirli hattı üstündedir de diyebiliriz.Günümüzde,Haruniye ile tren hattı rasından geçen kara yolu bile Haruniye’ye
Ne ilginç,liselere gidip biraz olsun Edebiyet bilgisi kazananlar hep bilirler:Edebiyat sanatları arasında bir Tezad konusu vardır.Anlamca zıtlıkları bir arada kullanabilme,zıtlıkların çekici yanlarından yararlanma olarak tanımlanır.Örneğin Baki bir gazelinde:”Hoş geldi bana meykedenin ab ü havası-Billah güzel yerde yapılmış yıkılası!”der.Burada bize zıt gelen bir söyleyiş vardır,gülerek benimseriz:Beğenme ile (Adeta)yıkılmasını dileme birliktedir.İşte bir tezad çıkmazı:Geleneksel edebiyatımızdaki bu sanat olayı birilerince paylaşılarak denemeye başlanmış durumda.Attila İlhan,insanlığın hayranı olduğu bir sanat dehasının yapıtlarını istasyonlarda çaldırıyor.Öğle ki,lacivert gök gubbenin altında üniformalı falan,yolcular onları dinlediğine göre,alan razı veren razı. Ne var ki Engin Ardıç,bu topluluğun görünüşüne balkıp aldanmıyor,eni konu yaklaşıyor,burunlarına bakıyor,ağızlarını yokluyor,solunumlarını kokluyor,sanırım daha başka yerlerini de kokluyor ve de tanısını koyuyor:”Bunların bağırsakları solucanlı,burunları öyle,ağızları zaten öyle!”diyor.İşte bir tezad!Bilimsel bulgular,sanatsal estetik yorumlar bir arada.Üçüncü cepheyi karıştırmak istemiyorum;o zeka ölçme oları bambaşka bir Modern Zamanlar işi.Sanırım Avrupa’dan tam olarak yurdumuza ithal edilmedi, ya da ben henüz muttali olamadım.Gerçi ben modern zaman maman dedim ama anladığımdan değil.Çünkü ben zamanların kayıp giden bir süreç sanıyordum.Oysa zamanların da moderni, modern olmayanı,belki insanlara öykünüp üç kağıtçısı da vardır.Açıkgözü,yalancısı,vasat ya da süper kalıtelisi neden olmasın?
Olayın en acı yanı, Köy Enstitülerine yapılan acımasız saldırılardan önce öğrencileri bir çok yönden haksız,adaletsiz değerlendirmelerle karşı karşıya bırakılmıştır.Onlara karşı bu ayırımcı bakış,günümüzde de sürmektedir.Devlet sorumlularının duyarsızlığına uyup halkın böyle bir anlayışa katılması affedilmez bir tarihsel yanılgı,kolay unutulamayacak bir toplumsal ayıptır.Hele çağımızın toplumsal ahlak değerleri,insana bakış açısının evrensel boyutları karşısında böylesi bir ilkel ayırım,bir tür yaşamını kısıtlama, çalışma özgürlü hakkına saldırı,bir tür sınıfsal gasptır.Atatürk’ün içtenlikle söylediği “Köylü Milletin Efendisidir!”sözü Köy Enstitüsü konusunda anlamını yitirmiş,köylülerin okuması için birer açık kapı niteliği taşıyan okulların kapatılmasıyla da kavramsal anlam olarak efendili değil yurttaşlık olgusu bile kuşku yaratmıştır. .Köy Enstitüleri’nde okuyanlar,çevrelerine örülen şer durumları,karşıcıların çıkar hesaplarını çocuk denecek yaşlarda sezip genel değerlendirmesini doğru yapmışlardır.”Bu yurt hepimizin,biz,bize düşen görevi yaparsak işin yarısı sağlıklı olur!” ilkesini yaşam boyu sürdürmüşlerdir.Haksız işlemlerle,dengesiz değerlendirmelerle karşılaşıp sonuçlara katlanmışlardır ama hiçbir zaman bir Emil Zola beklememişler,bir Dreifüs olayı yaratmayı düşlememişlerdir.Nasıl düşlesinler ki,Bab-ı Alı ağır toplarının tozu dumanı altında ileri sürülen Kenan Öner karşısında Emil Zola’lar kaç yazar? Köy Enstitüsü çıkışlılar tüm bu gerçeklerin bilincinde okudular,bilincinde çalıştılar,bilincinde yaşadılar.Onları,yaşamlarının sonlarına geldiği bu günlerde,eğitim alanında ulusça 50 yıl önce saplanılan yanlışı tüm çabalarına karşın önleyememeleri üzmüş,bu yanlışlardan sorumlu olan zihniyetin günümüzde de egemen olması ise onları büsbütün
kahretmiştir.Kesin kanı şudur,Köy Enstitüleri’nde okuyup yurt görevi üslenenler,bu görevlerini eksiksiz yapmıştır.Basının bir bölümünün bunu hala görememesine,görülecek bir şeyler olmamasından değil,kendilerine takılan at gözlüklerinin sınırlı bakış izni vermesinden kaynaklanmaktadır..Tüm fesatlıklara,ihanetlere karşın konuya içtenlikle eğilenler,tarihe tanıklık edenler ciltler dolusu kitaplar yazmış,yurtta hayince parazitlenen olumlu yankılar tüm dünyaya gerçeğinin net tınılarıyla yayılmıştır..Bu konuda bir olumlu-olumsuz kanatların yankı karşılaştırılması yapılsa olumsuzlar kendi cılız seslerini taş plaklardaki şarkılar gibi hayıflanarak dinleyeceklerdir.Gönüller, bu parazitlerin de olmamasını isterdi.O dönemlerin Gazeteciler gazetecisi gibi adlarla anılan Ahmet Emin Yalman,Köy Enstitüleri’ni en etkin günlerinde izlemiş,önce dizi yazılarla sonra da Yarınki Türkiye’ye Seyahat adlı kitabıyla tarihsel bir belge bırakmıştır.Konuya değgin söz etmek isteyenlerin hiç değilse bu kaynağa göz atmaları bir usta-çırak borcu sayılmalıydı.Ayrıca Köy Enstitüleri’nde çalışan ya da yakınında bulunup onları gerçek yönüyle tanıyan sayısız kimseler ciltler dolusu kitap yayımlamıştır.Bunları okumadan,yazarlarının yorumlarını değerlendirmeden,bir takım kulaktan duyma duyuntularla bir büyük kuruluşu yermek,hele oralarda okuyanların geleceğini oluşturan çoluk çocuklarını kapsayacak incitici yakıştırmalarla yazın alanına çıkılması,seçtiği mesleğe ihanetle açıklanabilir.Köy Enstitüleri üzerine günümüzde yazı yazanların çoğu bu tür kişilerdir.Böyleleri için,”Yazar olmaya hevesli,yazarlığı bir tür saldırganlık aracı gibi algılamış,güdümü kolay,koşula yatkın,kişiliksiz yaratıklar,deyip geçiştirmek yeterli olamaz.Çünkü meslek olarak halkın gözü-kulağı sorumluluğunu yüklenecek kişilerin bu denli ucuz olması düşünülemez.İşte sorun burada,itirazımız da bu baptadır.”Köy Enstitüleri kapanıp gittiğine göre, bugün artık savunucusu kalmamıştır.Onlar geçmişte çok tartaklandı,oldukça yankılar yaptı,bu sıra bir iki dangır dungur atarsam,her halde dangalak takımından üç beş kişinin ilgisini çekerim!” varsayımlarıyla ulusal bir onurlu girişimi namertlere yem yaptırmak, dürüst insanların göz yumacağı bir konuya dönüşmemelidir.
Özellikle günümüzde T.V izlencelerinde apaçık Milli Eğitim Bakanlığına “Milli Eritim Bakanlığı denecek ölçüde gözden düşmüş,ne sınavlar güven verici,ne öğretmenlerin meslek bilgileri çağdaş düzeye ulaşmış,ne okullar sağlık koşullarını içeriyor!.Bunları salt haber yapıp niçinlerini,nedenlerini irdelemeden,Üniversite sınavlarına giren lise bitirmişlerin yarısının sıfır puvan alışından kendine bir pay çıkarıp üzüntü duymayan sözüm ona gazeteci,Engin Ardıç,”İkinci Dünya Savaşı’ında Stalingrad kuşatmasının yarılmasından sonra Köy Enstitüleri yan değiştirdi,Almanya yanındayken,hemen S.S.C.B. tarafına döndüler!” diyebiliyor.Kimdir bu sözüm ona gazeteci?Bunu nasıl saptamış?Kaç yaşındadır bu kişi?Yaşını şunun için soruyorum:O günleri yaşadıysa, belleğini yoklasın;Stalingrad’da mareşal olamayan mareşal Paulus’un olayını değil Köy Enstitülüler, senin patronların bile doğru dürüst mevsimler sonra öğrenebildi.Çünkü senin içinde bulunduğun basının o günlerde savaş alanlarını izlemeyi dert etmiyorlardı .H.H.Emir Erkilet Paşa gibi bir iki kişinin bir ara uç savaş alanlarıyla ilgilenmesi nelere patladı önce onu öğren,sırasıyla öteki sorumluları tanı .Bir başkası,Hadi Uluengin adlı bir yeni yetme kalemşör(!)”Köy Enstitülerinde okuyanlar vasattı!”değdi kestirdi attı. Bu bilgince tavır,gücünü nereden alıyor?Hangi gözlem ya da araştırma sonucuna göre konuşuyor?Köy Enstitülerinde okuyanların tamamına yakını yaşamını noktaladı.Amaç onların çocuklarını,torunlarını incitmek mi?Vasat oluşları onları bu Bilgiç Yazarın kapısına mı getirtti?Yoksa mezar taşlarını mı inceledi, ruhlarıyla mı konuştu?Diyelim ki bunu yapan bir meczup,aklına geleni yazdı.Gazetenin sorumlusu bu yazıyı alıp baskıya nasıl veriyor?.Okuyucu bunu okuyup,dünya gidişatı üstüne bilgisini mi arttıracak.?Böylesi uydurma yazılarla okuyucu bilgisi artar mı? Az değil bundan tam yüzyıl ömnce Norveçli yazar Knut Hamsun Açlık adlı yapıtında bu tür anlayışı hicveden örneğiyle dünya çapında ün kazanmış bir de Nöbel Ödülü almıştı.Oradaki kahraman Abuzittin (Bu adı ben taktım)de saçma düşünüp bu saçmalıklarını hemen gazetelere veriyordu..Ancak gene orada bu saçmalıkların hemen alıp basılmadığını, sıkı bir incelemeden geçirildiği de görülmektedir.Öyle ki bu “Yırtık” gazeteci,ağaç kabukları yemek zorunda kalmaktadır.Bizimkiler de ağaç kabuğu yesin,deşmiyorum ama kendisine getirilen saçmalıkları okuyan gazete sorumlusu,yazıyı getirene hiç değilse şunu sorabilirdi,”Kaç doğumlusun?Gerçek Köy Enstitüleri 21/Temmuz/1946 seçiminde bitmişti,1953 yılında ise kefene sarılıp nefyedildi.!”diyemez mi?Demezse dürüst bir görev yapmış olur mu?Gerçek böyle değil midir?1953 yılından sonraki söylemler kapatıcıların şamatası değil midir?Onların kapatılma nedenleri,kapatmak için öne sürülen nedenlerin uydurma tevatürleri birer birer çürütülmedi mi?Ancak sayıları parmakla gösterilecek ölçüde küçük bir azınlık.halk deyimiyle yukarı mahallede söyler,aşağı mahallede dinleyip kendi de inandılar(Öyle görünmek işlerine gelmişti.)tanımına uyanların genel kamu karşısında oranı nedir?
Köy Enstitüleri’nin gerçek işlevini göz ardı edip,”Zurnada peşrev aranmaz!” mantığı ile okuyucu yanıltma görevini üslenenlerin (Görebildiklerimi kesip topladım) varak-ı müptezellerini topladım.Aralıklarla, gene gene okudum.İstisnasız hepsi bir birinin tekrarı,adlar değişik,mekan değişik,kısmen olaylar değişik.Kişiler,yazılarının karşılaştırılacağını düşünmeden,aktarıp anlatıyorlar.Sınırlı psikoloji bilgimle bir ayırım yaptım.Benzerliklerine göre üç psikolojik tanı koydum.Verbalizm, Recration,Palilalia.
Doğrusu şimdiye dek Attila İlhan da aralıklarla Köy Enstitüleri üstüne yerli yersiz,tutarlı tutarsız yazılar yazdı,kendisinin Yazın Alanındaki tartışmasız değerli ürünlerinin nedeniyle olacak,şimdiye dek böylesi bir tanı gereğini duymamıştım.Üzülerek gördüm ki bu kez o da,giderek birsam(Hallisination) ve ekopraksiya sinyalleri vermeye başladı.Bilindiği gibi birsam, işitme,görme ya da öteki duyumsal eksikliklerin itisel sonucudur.Olmayan bir nesneyi görmek,titreşimi oluşmamış bir ses olayını olmuş gibi algılamak vb.Ekopraksia da aynı sözleri tekrarlama heves ve heyecanını sürdürmektir.Örneğin Haruniye’de istasyon görme bir birsamdır,Örneğin Mandolinle Mozart çaldılar tekrarlaması,bir ekopraksiadır.Bu konudaki tanımın doğruluğuna adım gibi inanıyorum.Bu inancımı tüm okuyucularınıza duyurmam bu gerçeğe dayanmaktadır.Sakın 1.Mektubumda olduğu gibi susmayın,”Sükut ikrardan gelir!”biliyorsunuz:İkrar,kabullenmek demektir ama,yazın alanında pek dürüstçe kabullenme sayılmaz İlgiyle bekliyorum..
Soru: 2 .1940-47 yılları arasında Haruniye’de bir tren İstasyonu var mıydı?
27/5/1998
Ad:Şekerevler Ulaç sk: 5/9
Bakırköy. İbrahim Tualı
Tel:542 59 14



Atilla İlhan'a Mektup 2

