İbrahim Tunalı

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır
Anasayfa Yönetim Değişikliğinden Kaynaklanan Tedirginlikler

Yönetim Değişikliğinden Kaynaklanan Tedirginlikler

e-Posta Yazdır PDF

11  Haziran 1941  Çarşamba. .

 

5. Kol sözleri arasında uyandım. Nedir 5. Kol? İsmet sesimi duymuş, ”Dayı sen 5. kolu nasıl bilmezsin?”Bilmiyorum, böyle  sözler duydum ama aslını bilmiyorum!”deyince İsmet, ”Aslını ben de bilmiyorum ama burada ne için kullanıldığını biliyorum!”İsmet’in yanına gittim, sordum, ”Konuşulan nedir?”Kastamonu-Gölköy’den öğrenciler 5:Kolmuş, bizden aldıkları  haberleri  Çoban Mehmet’e ileteceklermiş. ”Ne haberi?” diyecek oldum, ”Örneğin şimdi sen Çoban Mehmet, dedin, onlar bunu duyunca gidip söylüyormuş. İşte 5. Kolluk buymuş:Almanya bu yolla bir çok ülkeyi kendi içinden vurarak yenmiş!”Kafam karıştı, o çocuklar da bizim gibi öğrenci, niçin böyle bir iş yüklensinler?Onlarla  uzun uzun konuşan Sami Akıncı’nın söylediklerini tekrarladım. Ayrıca onlarla ben de konuştum. Onların bu işi yapmaları için önce bizleri tanımaları gerekir. Oysa onlar kimsenin adımı bile sormuyor. İsmet  benim  açıklamalarım dan sıkıldı, ”Dayı sen ne dersen de bizim arkadaşlar onlara 5. Kol, diyor. Onların Çoban Mehmet’e söz getirip götürdüğü ya da götüreceğine inanmışlar.

 

1

Yeni  Müdür  Mehmet  Tuğrul

 

Çoban Mehmet’in kapısı onlara her zaman açıkmış!”Bunları konuşa konuşa kahvaltıya gittik. Konuk öğrenciler bu kez 2. sınıfların masalarına dağılmış durumdaydılar. 2. sınıflarla çalışmaya da katılacakmış. Ayrıca bunlar öncüymüş, yakında onların okulundan 2 öğretmenle  20 öğrenci daha gelecekmiş. Onlar ayrıca bir bina yapacaklarmış.

Kahvaltıdan sonra su başında toplandık Künkler hendek boyunsa sıralanacak:Sili Usta önce anlattı:”Künkler  burada, toprak orada. Orhan’la Sili Ustanın dilini iyice anlıyoruz: “Künkler  toprak tarafına konmayacak, çünkü onların  topraksız taraftan kullanılması daha kolay olacaktır!”. Biz çalışırken Çoban Mehmet, yanında Hidayet Öğretmenle çıktı geldi. Başı öne düşük düşük yürüyor. Konuşurken  kollarını dirseklerinden ikisini birden kullanıyor, ellerini yumruk yapıp sağ elinin işaret parmağını hep yere doğru  çekiç vurur gibi  sallıyor. Sözcükler de ağzında kalır gibi söyleniyor. Gülmesi de bir başka türlü. Hidayet Öğretmenin tamı tamına tersi. Başı iki yandan  sıkıştırılmış gibi, yüz  daralarak öne doğru çıkık. Sili Ustayla konuşurken  doğrudan bakmadım ama kulaktan, sürekli izledim. Söyleyecek sözlerini rahat söyleyememesine karşın sürekli emir vermeye çalışıyor. Birden bana döndü, gülümseyerek, ”Atalarımız loncalarda usta-çırak güveni içinde sanatlarını sürdürüyordu. Siz de Sili Ustayı böyle  bilin; ondan olabildiğince çok  pratik bilgiler alın, bu sizin için  az bulunur bir olanaktır!”dedi. Elini omzuma koydu, yavaş bir sesle, ”Seni biraz bana benzetiyorum, öğrenmeye çok heveslisin, ben de öyleyim;bunu bu nedenle sana söylüyorum!”dedi, güldü. Gülerken dişleri  başkalarına göre daha  çok dışarı çıkıyor. Müdür Bey benimle öyle konuşurken öğrencilerin biri ikisi ne söylediğini duydu. Ötekilerin bakışları ilginçti:Bana göre hepsi o an benim yerimde olmak istiyordu. Bunu o an düşündüm:Çoban Mehmet kötü düşünen bir insan mı?Hiç değilse benim için kötü bir insan mı?Kendi kendimi sorularla sıkıştırdım. Bu sıra kamyon geldi, kamyonu boşaltınca atlayıp çeşme yanına  gittik.

Yemekte arkadaşlar bize takılı, ”Sili Usta sizi şımarttı, arabalarla gezdiriyor!”diyenler oldu. Mehmet Yücel ise gülerek, ”Tatlı canınızı yolda mı buldunuz, o kamyona binilir mi?” diye sordu. Arkadaş haklı, kamyonun yanları olduğu gibi altı da delik, döşeme tahtaları yamalı bohça olmuş.

Öğle çalışmasında   kemanların tellerine  yay sürmeye başladık. Behire Öğretmen arkamdan  sol elini omzuma koydu sağ eliyle sağ bileğimden tutarak aşağı yukarı bir süre benimle birlikte yay çekti. Azarlar gibi konuştu. :”Notaları, sesleri biliyorsun bunları içinden duyup yayla dillendireceksin!dedi. Öyle yapmaya başladım. Biraz gıcırtılı olmakla birlikte ara sıra doğru sesler de çıkardım. Bir ara da Behire öğretmenden bir “Aferin!”aldım. Öğleden sonra ara ara depoda çalıştık, ara ara da kamyon geldikçe künkleri dizdik. Akşam paydosunda akordiyonu alıp bizim çadırın az ilerisindeki çukura gittim, parmak çalışması yaptım, parçaları tekrarladım. Sefer Tunca ile İsmet geldi. İsmet, ”Dayı kızlara mı çalıyorsun, öyleyse boşuna uğraşıyorsun buradan oraya ses gitmez!”dedi. Ben de, ”İyi ki geldiniz, aynı sözü söyleyecek  başkaları da  çıkacaktır, onlara duyulmadığını siz söylersiniz!”dedim. Sefer, ”Onu söyler miyiz, tam tersi, ”Kızlar  çıkmış pencerelerde dinliyordu!”deriz.

Gülüşerekm birlikte döndük. Akşam, yazmaya başlayıp da yarım bıraktığım Ahmet Gürsel Öğretmenin mektubunu tamamladım. Azıcık yalan söyledim:Matematik derslerimiz gene boş geçiyor ama ben sürekli çalışıyorum!”dedim. Oysa çalıştığım malıştığım yok. Oldukça da üzüldüm. Kültür dersi yapan grup bugün öğleden sonra bağlık yamacına üç büyük çatır kurmuş. Bu çadırlara üç Köy Enstitüsü’ündan 60 öğrenci gelecekmiş. Mustafa Güneri Öğretmen söylemiş. Şu işe bak, biz dört Gölköylü için dertlenirken  60 kişi gelecekmiş. Arkadaşlar ekledi hemen onlardan sonra da  60 kişi daha gelecekmiş. Bizim  marangoz arkadaşlar da yemek masası  yapıyormuş. Reşat Tekinalp Öğretmeni merak ettim, sordum:”Derste ne anlatıyor?”onlara da Edirne Öğretmen Okulunda geçen günlerini anlatmış. Okul müdürü Reşat Tardu onu çok seviyormuş, o da Tardu’nun baldızı Nurefşan’ı seviyormuş. ”Neden evlenmemiş onunla?”Arkadaşlar, ”Haftaya sen sorarsın!”dediler. Haklılar!

Yatınca önce Çoban Mehmet’in söylediklerini düşünmek istedim, içimden gelmedi, belli başlı bir yorum yapamadım. Gündüz Gül’le karşılaşmıştım:”Neden akordiyon çalmadığımı sordu, keman çalışmaya başladığımı, bir süre akordiyonu bırakacağımı söyledim. Yüzünün şeklini değiştirerek “Ay, yazık, keman akordiyondan daha mı iyi?”diye sordu. Bir daha karşılaşınca akşamları  çadırın az ötesinde çalıştığımı söylemeyi düşündüm. Birden kendimi yargılamaya başladım. Maden ki onun hakkında bir şeyler düşünüyorum, azıcık yoklasam ne olur!Bu durum benimle ilgilenme midir, yoksa laf olsun diye konuşma mı?Pek ala o bana akordiyon çalmayı bırakma dediği zaman ben, ”Sen de  müzikle ilgilen, örneğin mandolin ya da keman pek ala çalabilirsin, neden çalmıyorsun ?diyebilirim. Neden onunla konuşurken bu tür sorular aklıma gelmiyor?İki ikiye konuşurken sorucu o oluyor yanıtlayıcı ben. Oysa bunun tersini yapsam durum daha aydınlanmış olabir. . Belki vereceği yanıtlar gerçek niyetini  belli  edecektir.

 

12 Haziran 1941  Perşembe…

 

Uyanınca duyduğum sözler gene Kastamonu-Gölköy dörtlüsü üzerine. Bu kez de onların bağlama çaldıkları söylentisi yayılmış. Sözde Çoban Mehmet onları, Kepirtepelilere bağlama öğretsinler diye çağırmış. Bunu kendisi söylemiş, ”Siz de bağlama çalışın!”demiş. Hidayet Öğretmen bağlama çalıyor, öğrencilerinden kimse bağlamaya heveslenmediğine göre sanmam bizden biri onlarla oturup bağlama çalışsın. Bir zaman bağlamaya heveslenen  Hasan Çetin belki gene bağlamaya döner.

Sili Usta bizim sınıfın  çalışma grubunu toplayıp çeşme başına götürdü. Kısa bir açıklamadan sonra kendisi önce hendek dışında  dört künkü bir bine taktı. Sonra ayni işlemi hendek içinde yapıp arkadaşlara gösterdi. Önce Mustafa Saatçı, Sefer Tunca, Arif Kalkan. deneme yaptı. Sili Usta “Tamam, böyle olacak!”dedi. Elleriyle işaret verdi, böylece künkler döşenmeye başlandı. Bizim sınıfın iş haftası grubunda bulunan 7 Fettah, 15 Hüseyin, 18 Sami, 26 Mehmet Yücel, 42 Mustafa, 50 Abdullah, 53iAli Önol, 76 Arif, 78 Hüsnü, kurulacak olan okulu suya kavuşturacak suyolunu yapan ustalar olarak anılacaklar. Sili uUta bana, arkadaşların adlarını, numaralarını yazmamı sonra da kendisine vermemi söyledi. Künkler dizilince su akmaya başlamış gibi sevindik. . Orhan daha yakınlık duyduğu Abdullah Erçetin’e “Oğlum, şu küngü ters koymuşsun sular ters akacak diye takıldı. Sili Usta heyecanla, ”Ne var ne oldu?” diye sordu. Şakayı öğrenince o da güldü:”Çok iyi, daha dikkatli olur!”dedi. Bir süre sonra biz Sili Usta ile  depo yerine gittik. Lalahan’dan künk taşıma bugün bitiyor. Depo kazımı da bitmek üzere. Bir çok depo ölçüsü  düşündük hesaplayıp  önerdik ama depo gene  küçük ölçüde tek olarak tamamlanıyor:3X3X6=54 m3. 2. depo daha sonra eklenecekmiş. Sili Usta, ”Belki yeri değişecek!”dedi. Biz kamyon beklerken  bir kağnı grubu geldi, yeni kesilmiş söğüt, kavak ağaçları getirdiler. Bunların ne olacağını sorduk. Kalıp işlerinde, direk olarak kullanılacağını öğrendik. Orhan, ”Kağnıyla taşınacak keresteyle kaç binanın betonu dökülür ki?”diye sordu. Sili Usta  da Orhan’a La Fontaine okudunuz mu?diye sorarak soruya soruyla  yanıt verdi. Arkasından da, ” Bizimki karınca çalışması, toplaya toplaya çoğaltacağız!”dedi. Öğle yemeğine dönerken dersteki arkadaşlarla karşılaştık. Hasanoğlan köyünün batı  tarafındaki dereye gitmişler. Reşat Tekinay Öğretmen onlara Hasan Dağlarını, Gelinkaya söylentilerini anlatmış. Sözde dağların tepesinde yollar varmış, bir yerden bir yere gelin götürürken   olaylar olmuş, gelin kendini kayadan atmış o nedenle tepeye Gelinkaya denmiş…. Öğrenciler grup grup gelip su yoluna bakıyor, künklerin döşendiğini görünce seviniyorlar. Nedense ben pek sevinç duymuyorum. Belki su aktığını görünce ben de sevineceğim. Yemekten sonra keman çalıştık. Ben gene uzun uzun yay çektim. Behire Öğretmen bir ara geldi, birinci parmak için yer gösterdi açık telden sonra birinci parmakları basmayabaşladım. Behire Öğretmen dinlemiş, uzaktan:“Sesleri iyi bulduruyorsun, devam!”dedi. Öğleden sonra arkadaşlara katıldık, ara ara künk taşıdık, ara ara da yerleştirmelerde çalıştık. Arkadaşların konuşmalarını özlemişiz, gülerek dinledik. Mustafa Saatçı 5. kol olarak Kastamonu-Gölköy grubuna girebilmek için bağlama çalışacakmış. Neler yapacağını anlatıyor. Anlattıkları olacak şeyler değil ama arkadaşlar gülüyor. Örneğin onları inandırmak için Kastamonu’yu çok sevdiğini söyleyecekmiş, babasının ortada askerlik yaptığını, orada savaştığını anlatacakmış. O bunu anlatınca arkadaşlar, gülerek, Kastamonu da asker olmadığını ayrıca orada savaş da olmadığını  söyleyince, bu kez de arkadaşlara soruyor:”Siz söyleyin onlara ben ne diyeyim?”Arkadaşlar, “Kastamonulu bir kız sevdiğini söyle!”diyorlar. Mustafa buna razı olmuyor;bu onun sevdiği SS için bir ihanet sayılırmış. Bu kez de SS’nin Kastamonulu olduğunu söyle!”diyorlar. Bu kez de, ”Ya gidip sorarlarsa?”Herkes gülüyor:”Onlar SS’nin kim olduğunu nereden bilecekler?”

Namık Öğretmen sık sık geldi, Mustafa Güneri Öğretemen de buradan geçiyormuş, (Gerçekte bizim çalışmalarımızı gözetliyor) uğradı:”Kolay gelsin!”deyip gitti. O gidince bir süre sözü edildi: “ Amacı besbelli bizi  izlemek, o bunu, kendini sık sık göstererek, güler yüzle yapıyor!”

Künk döşeme işini düzlüğe çıkarmak üzereyken paydos ettik.

Parmaklarım oldukça  uyuşmuş gibi, bir iki ovuşturup yumuşattıktan  sonra  bir de güzelce yıkadım. Kimseye takılmadan  akordiyonu alıp kuytuya gittim. Az yukarıdaki Lalabel yolundan köylüler geçti. Onları izleyen  gelen iki genç yanıma gelip, selam verdiler. Ben gitmelerini beklerken onlar geçip karşıma oturdular. Sorular sordular, özellikle de neden burada çaldığımı öğrenmek istediler. ”Arkadaşları rahatsız etmemek için!”deyince şaşırdılar;birisi, ”Akordiyonun sesi çok güzel bundan kim rahatsız olur ki?”diye sordu. Ders çalışanlar olduğunu, ayrıca  her gün aynı sesleri duyunca bıkacaklarını, söyledim. Bu kez  de öteki sordu:”Sen de Enistos Mektebinden misin?”Güldüm, ”Evet, o dediğiniz yerdenim!”dedim. Kolay gelsin!”deyip gittiler. Arkalarından ben de kalktım. Köylüleri düşündüm, bizim köydekilerden farksız. Dillerinde, kullandıkları sözcüklerin söylenmesinde biraz değişiklikler var. Sorular aynı, ”Neden onları çalıyorsun?Bizim şarkılarımızı çalsana!”Bizim köydekilere sorduğumu bunlara da sordum, ”Bizimkiler dedikleriniz nelerdir?”Bizim köyde, Dağlar dağlar viran dağlar, Alişim, Sarı kurdelem sarı adları söylenmişti. Bu kez de Ankara’nın taşına bak, Kızılırmak parça parça olaydın, Sarsı kurdelem sarı şarkıları söylendi. “Bunları da çalarım ancak bunların sözleri söylenmezse güzelliği kalmaz. Onları önemseten sözleridir, ne söylediği bu sözleriden anlaşılır!”dedim. Bu kez de “Sözlerini de söyle!”dediler. Güldüm, ”Ben türkücü değil öğretmen olacağım, öğrencilerime okul şarkıları öğreteceğim. Onlar nota ile öğretiliyor. Ben bu notaları çalışıyorum!”dedim. ”Hı mı!”dediler ama sanırım anlamadılar. ”Bizim köydekiler de ”Bizim şarkılarımız!”deyip tuttururlar. Oysa “Bizim”dedikleri şarkıları genelde bizim kahvedeki gramofon plaklarından kaparlar. Örneğin Kızılırmak, Alişim, Ey On beşli, Yörükler Yaylası, Sarı Kurdelem, Çanakkale İçinde, İzmir’i, n Kavakları, Yadeller, Beyler Bahçesi, Kavaktan Bir Dal Kestim vb. türü şarkılar hep plaklardan alınmıştır. Akordiyonu bırakıp dersliğe dönerken arkadaşların yemeğe gittiğini gördüm, onlara katıldım. Onlara sordum, ”Siz de Enistos Mektebinden misiniz?”Gülerek bana baktılar, ”Sen nerden duydun onu?”Az önce yanıma gelen iki gençle konuştuğumu, ayrılırken bana bunu sorduklarını anlattım. Ben geç kalmışım, günlerdir derslikte bu konuşuluyormuş:Köylüler bizim okula Enistos Mektebi adını vermişmiş. Üstelik  köylü kadınlar, bizim günlerce çalışarak yaptığımız çamaşırlığı, hamamı eleştiriyorlarmış, ”Enistoslular geldi, bizim güzelim çamaşırhanemizi bozdu!”diyorlarmış. Bunu öğretmenler de duymuş, Namık  Öğretmen, ”Bunları duymazdan gelin, zamanla alışacaklar, bize dua edecekler!”demiş, Hidayet Öğretmense, ”Onlar alışkanlıklarından vazgeçemezler, elle yemeğe alıştıklarından kaşık kullanmaya bile yanaşmazlar!”deyip arkadaşları güldürmüş. Yarın için yatakhane nöbetçisi olduğum duyuruldu. Çadır yatakhanemizde ilk kez nöbet tutacağım. Nöbette neler yapılığını sordum. Bugünün  nöbetçisi Hilmi Altınsoy, ”Temizleyeceksin, etrafını dolaşacaksın, kapaklarını açık havalandıracaksın!”dedi sonra da, ”Abi ne soruyorsun, kapının iç tarafında yapılacaklar yazıyor!”dedi. Orhan üzüldü, ”Ben de yarın gene künk döşeyeceğim!”Bir gün boyunca  çadırda nasıl duracağımı düşünürken, mektup yazmak aklıma geldi. Babama, Kamber Amcama, Hasan Hamcama, Muhittin Enişteme, Eğitmen Mustafa Güvener Ağabeye mektup yazmayı tasarladım. Bir süre de akordiyon çalışacağım. Mustafa Saatçı nöbetçi olduğumu duyunca, ”Yarın akordiyon çalma, SS duymasın, sonra benden de akordiyon çalmamı ister!”dedi. İsmet, söze karıştı, ”Dayımı çağırırsın!”deyince Mustafa Saatçı İsmet’e, ”Ben dayınla konuşuyorum, bu çok önemli bir konu, büyükleri ilgilendiren bir konu, ergin olmayanlar bu tür konuşmalara karışmaz, dayın kızar sonra!”dedi. Mehmet Yücel, ”Sen ne tasalanıyorsun Hafız, Hafız Burhan’dan bir gazel çekersin, olur biter, SS mest olur, akordiyon makardiyon aramaz!”Mustafa ona da, ”Sen sus iskelet, iskeletler bu işlerden anlamaz!”diyerek tersledi. Ben de SS okulda olduğu sürelerde akordiyon çalmayacağımı söyledim. Bu kez de bana, ”Sen onun olmadığı zamanı nasıl bileceksin?Gidip soracağımı söyleyince, ”Olmaz!”dedi. ”Oraya giremezsin, en iyisi çadırın deliğinden gözetle, o gidince akordiyonunu çal, o dönünce sus!”Bizi dinleyen arkadaşlar önce güldüler sonra da özellikle İdris Destan, ”Yarın sabah çadırın  önüne otur, akşama dek akordiyon çal!”dedi. Bu kez başkaları söze karıştı, ”Çoban Mehmet’în Kastamonu-Gölköy’den özel olarak getirttiği bağlamacılar, kızlara bağlama öğretecekmiş “ sözü ortaya atıldı. Şaka maka derken bu  ciddiye dönüştü:. Yapar mı yapar!”Yaparsa ne olur?”sorusu ortaya atıldı. Konuştukça sahileşti, ortaya atanlar da inanmış olacak, herkes bunun yapılmasına karşı tavır almaya yöneldi. Öyle ki  iftira önerenler bile çıktı. Kime iftira atılacaktı?Çoban Mehmet’e mi, kızlara mı?Söz döndü dolaştı Çoban Mehmet’in üstünde kaldı. Nasıl bir iftira olacaktı?Az sonra  Sefer Tunca, Arif Kalkan, Halil Bacutçu, Bekir Temuçin daha birkaç kişi”İftiraya ne gerek, biz bu adamı sevmedik, bu daha ilk günden belli oldu, öyleyse istemediğimizi apaçık belli edelim, ilgililer bunu duysun. Suç işlemeden görevlerimizi yapalım, öğretmenleriz bizim yanımızda olsun, öteki sınıflar da bize katılırsa Çoban Mehmet bunu anlar kendiliğinden gider!”Öyle yapmaya karar verildi. Mustafa Saatçı bu konuşmaları dinlememiş gibi sordu:”Şimdi ne oldu yani SS’ye gene bağlama öğretecek mi o veletler?”İsmet pusuda bekliyormuş, ”Dayımın akordiyonuna razı olursan öğretmeyecekler, olmazsan orasını sen düşün!”Mustafa Saatçı, ” Hepiniz bana düşman, küçük bir istekte bulundum, neler çıktı;vazgeçtim!”deyince birden sordular, ”Neden vazgeçtin SS’den mi?”Mustafa Saatçı, ”SS’den asla, konuşmaktan vazgeçtim, uykum geldi uyuyacağım!”Halil Basutçu son sözü söyledi:”Çok geç kalmıştın ama gene de  iyi ettin, yoksa bu tartışmalar sabaha dek sürecekti!””Susssssss, gelen varrrrrr!

 

13   Haziran 1941  Cuma….

 

Orhan uyandırdı:Guten Tag. Heute der Freitag Schulglocke lautet. Herr Schutzmann. . ”Guten Tag, nicht Schutzmann , İch bin Diener…. Gülüyoruz Sami Akıncı geçerken yanımızda durdu, düzeltme yaptı. Arkadaşlar hep kalktı. Hava oldukça sıcak. Çadır kapalı olunca öndeki kalın  halatları düğümlü gibi bir birine takılıyor. Ben de gerekeni yapıp kahvaltıya gittim. İçimde bir rahatlık var. Künk çalışmasını sevmemiştim, o işten kurtulduğum, İş haftasını geçirdiğim, mektupları yazacağım, bunlar benim için ivedi yapılacak işler. Yatakhaneye döndüm. Yapılacak pek de iş yokmuş. Bir iki arkadaş  yatağını dağınık bırakmış, onları topladım, numaralarını yazdım. Kepirde de böyle yapıyorduk. Nöbetçi öğretmen gelip sorarsa bu numaraları veriyorduk. Gerçi ben  nöbetlerimde böyle bir numara hiç vermedim ama, verenler oluyordu. Kağıtlarımı alıp en arkada bir yatağa oturdum. En kolayından başladım. Mustafa Ağabeye yazacaklarım en kolayı, ona olayları, dersleri, yaptıklarımızı, 250 hanelik köyde 3 sınıflı okul oluşunu yazdım. 2. Mektubum Kamber Amcama oldu. Ona da önce köyü, sonra yaptıklarımızı anlattım. Kamber Amcamın mektubumdan Okul Müdürümüze söz edeceğini düşünerek, Çoban Mehmet olayının azıcığını anlattım. Hasan Amcama ise akordiyon çalmaya devam ettiğimi;nota bulamadığım için işi biraz pratiğe döktüğümü, anlattım. Vahit Dedemin adresini bilmediğim için yazamadığımı ama onu hiç unutmadığımı ekledim. Güzel yeğenlerimin (İki kızı, Şetvan’la Elvan) gözlerinden amcamla yengemin ellerinden öperek mektubumu bitirdim. Muhittin Enişteme yazarken çok düşündüm. İsmet’in neler yazdığını bilmediğim için salt kendimi anlattım, İsmet’le iyi  anlaştığımızı, benim sözlerime İsmet’in saygı gösterdiğini, derslerini çalıştığını yazdım. Sıra babama geldi:Babamı üzmemek için her sözü ölçerek yazmaya çalıştım. Sağlığımın iyi olduğunu, burada günlerin iyi geçtiğini, büyüklerimizin söylediğine göre, burada fazla kalmayacağımızı anlattım. Ayrıca Sili Usta ile çalıştığımı, ondan çok bilgiler kazandığımı ekledim. Mektupları tamamlayınca çıkıp bahçede oturdum. Nahide Öğretmenle ablası, geldi gitti. Müzik Öğretmeni iki tanımadığım bayanla geldi, uzun süre okulda kaldı. Onların geliş gidişlerinden başka daha tanımadığım insanlar girip çıktılar. Şimdiye dek bilmediğim bir başka olay da burası şimdilerde köy okulundan çok, bizim okulun yönetim makamı, kızların, bayan  öğretmenlerin yatma yeri. Öğle akşam paydoslarında tenha gibi görünmesine karşın, bir çok insanın başvuru uğrağı. Bunu gel-git durumu görünce akordiyonu alıp rahatça çalmaktan çekindim. Çadıra girip gene  arkalarda bir alt ranzaya oturarak çalıştım. Olabildiğince az ses çıkardım. Çoban Mehmet duyarsa gelir belki  söz söyler diye düşünüyordum. Korktuğum başıma geldi:Bir kol  çadırın  kanadını kaldırdı, Bu güzel müzik nereden geliyor, kim bu usta müzikçi, diyerek biri içeri girdi, arkasına dönerek bir başkasını da “Gel bir dakika!” çağrısı yaptı. Beni görünce de “Kaçak değilsindir her halde diyerek, güldü. “Devam et!”dedi. Dondum kaldım, Çoban Mehmet karşımdaydı. Gel!” dediği de Mustafa Güneri Öğretmendi. Mustafa Güneri Öğretmen beni görünce telaşlandı, ”Rahatsız mısın İbrahim?dedi. Nöbetçi olduğumu, temizliği yaptıktan sonra. . derken, ”Eee, azıcık oturup çalman hakkın!”dedi. Rahatladım. Çoban Mehmet, ”Notadan mı çalıyorsun?diye sordu. Notadan çalıştığımı anlattım. İkisi ne çok övücü, güzel sözler söyleyerek ayıldılar. Çadırdan çıkarken, Çoban Mehmet’in, Mustafa Güneri Öğretmene “ Biz kaçak ararken nasıl bir cevherle karşılaştık, gördün mü?dediğini duydum. Onlar gidince akordiyonu bıraktım, dışarı çıktım. Öyle rahatladım ki, ne yapacağımı da şaşırmış durumdaydım. Aklıma geldi, dersliğe uğradım. Çadır boştu. Reşat Tekinay Öğretmenin dersi vardı:Herhalde kıra  gitmişler. Derslikte bir süre oturdum. Az sonra onlar geldi, nedense o an öğretmene görünmek istemedim;okul bahçesi geçtim. Gül’le karşılaştım. O gülümseyince durdurup çadırda akordiyon çalarken Müdür Beyin geldiğini söyledim. Önce telaşlanır gibi oldu, anlattıklarımı dinleyince hem şaşırdı hem de sevindi. ”O adam öyle  yumuşak davrandı demek!”, gereğini duydu. İyimserliğim bir kat daha arttı. Gülüşerek ayrıldık. Ben, sonradan ayırdına vardım, bizimkiler Gül’le konuştuğumu görmüş, Yemekte hemen dile  dolandı. Mustafa Saatçı’ya “Gözün aydın, nöbetçi  SS’ye değil başkasına akordiyon çaldı, gördük!”dediler. İsmet sordu, anlattım. İsmet Gül üzerinde hiç durmadı ama Çoban Mehmet için, ”Dayı bu  adamı bize yanlış tanıtıyorlar. Bu adam o kadar kötü biri  değil galiba!”dedi. Arkadaşların bir bölümü, bu sözleri biraz yadırgadılar. Ya da bakışlarından ben öyle bir anlam  çıkardım.

Öğle dinlenmesinde keman çalıştık. Behire Öğretmen benimle pek ilgilenmedi, bugün daha çok mandolincilerle cebelleşti. . Mandolincileri  ikişer ikişer çalıştırdı. Çoğuna kızdı, payladı. Kızınca yüzü kızarıyor; kızarınca da o güzel yüzü genişlemiş gibi oluyor. Çaktırmadan hep onu izliyorum. Çok çabuk kızıyor, çok çabuk da  yumuşuyor. Behire  Öğretmenin anlattıklarını anlamakta zorluk çekiyorum:Kesin gibi konuşmuyor. Belki bu dersin özelliği bu, diyecek oluyorum. . Ancak Adem Gürçağlayan Öğretmen yanlış-doğru kesin konuşurdu:Behire Öğretmen öyle değil:Şunu yap! diyor; ama sanki “Yapmasan da olur!”dercesine seslendirdiği için, insan kendini zorlamıyor. Oysa Adem Gürçağlayan Öğretmen yapacaksın deyip yaptırıyordu. O nedenle onun öğrettiği marşların, şarkıların notalarını hiç unutmadık, şarkıların kendileri bir yana notalarını şimdilerde bile ezberden okuyabiliyoruz. Bir arkadaşa si-do-mi-re-do-si-la. . si –do-is-la-sol-fa-mi-re-la-sol-la-si…desem arkadaş Kır atınla geçiver şu dağlar inlesin efem, diyebiliyor. Ezber mezber dense de  bu bir çalışma, bir çaba sonucudur.

Arkadaşlar işbaşı yaptı, bizim grup yarın geleceği söylenen konuklar için  kurulan çadırları düzenliyormuş. (Orhan-Harun-Salih-Hasan-Recep)Ötekiler de yemekhaneye yeni  masalar, kanepeler eklemişler. 20 kişilik, üç grup gelecekmiş. Biri Samsun’dan, Fikret  Madaralı Öğretmenin ilk çalıştığı, o anlata anlata bitiremediği ilden(Onun anlattıkları çoğunlukla Çukurbük Köyü ile ilgiliydi. )gelecekler. Onlarla konuşunca ilk soracağım, ”İçinizde  Çukurbüklü var mı?”olacak. Öteki grupları tam bilmiyorum. Erzurum’la Isparta’dan gelen olursa çok sevineceğim. Erzurum’da ilkokul  4. 5. sınıf öğretmenim Ahmet Korkut Öğretmenim, müdür. Isparta da ise hepimizin çok sevdiği Almanca-Resim  öğretmenimiz Ömer Uzgil Öğretmenimiz Müdür. Belki onlar da gelirler. Gelirlerse ne iyi olur. İçim içime sığmıyor. Çadıra girdim, çekinecek hiçbir  durum yok, çok  ses çıkarmamak üzere kollarım düşene dek tekrar tekrar tüm parçaları  çaldım. İzmir Marşı, Dağbaşı, İstiklal Marşı, Asker Marşı(Marşmilitary) Dumlupınar…Tuna Dalgaları, Carmen Silva, Volga Volga, Kafkas Dansı, Çardaş Früstin, Macar Dansı 5, La Komparsite, La Polama, Martılar, Çok Ağladım, Saz Semaisi, Mevlana peşrevi(yarım olarak) Türk Marşı(Radyoda çalınan kadarı), Rıza Tevfik zeybeği, Harmandalı, Kır At, Biz Kimleriz, Son Bahar, Manastır vb. Ayrıca anımsayabildiğim, ezberimdeki öteki okul şarkılarını  tekrar tekrar çaldım. İki omzumun da uyuştuğunu, boynumun tutulduğunu anlayınca bırakıp  dışarı çıktım. Mustafa Saatçı ile 2. sınıflardan Süleyman Gege, Rasim Dereli, Tevfik Uğurlu çeşmelerde çalışordu. Az sonra Nazmi Aybar Öğretmen geldi. Musluk ekleyeceklermiş. Nazmi Ağretmen bana, Ahmet Gökay’la mektuplaşıp mektuplaşmadığımı sordu. Ahmet Ağabeye çok yazmak istediğimi ama mektup atmanın çok zor olduğunu düşünerek yazamadığımı söyledim. ”Ahmet de öyle tahmin ediyormuş, bana yazdı, senin onda 7, 5 lira alacağın varmış, paranı ben vereceğim, istediğin zaman alabilirsin!”dedi. Sevindim, kitap aldığımızı, onlar için para gerekeceğini, o zaman  isteyebileceğimi söyledim. Param vardı ama, bunu unutmuştum:“Sağolsun Ahmet Ağabey, unutmamış. Edirne  -Karaağaç’a  ilk gittiğimde, paramı kayıtları yaparken Fikret Madaralı öğretmen, paramı sormuştu. Olan paramı söyleyince ”Senin paran fazla, senin mutemedin Ahmet Ağabey olsun, ben  daha az olanlara bakıyorum!”deyip beni Ahmet Ağabeye göndermişti. Ahmet Ağabey kalın bir deftere adımı yazdı. Bana göstererek, ”Her zaman gelip bu defterden para durumunu öğrenebilirsin!”demişti. 3 yıldır ben o deftere bir kez bile bakmadım. Ancak aldığım paraları  hep  kendim yazıp hesaplıyordum. Bu 7, 5 lirayı nasıl unuttum? Sanırım, gideceğiz-kalacağız-gittik-gidiyoruz, derken unuttum. Sanırım Ahmet Ağabey de kendi işleri gereği o sıra ilgilenemedi. Sonradan görünce haber verdi. İyi oldu, bir yerine iki kitap alabilirim!”.

Bu günümün iyi geçtiğini düşünerek arkadaşları karşıladım. Herkes yarın gelecek konukları merak ediyor. Halil Basutçu, ”Siz  dört tanesine  hoşgörüyle bakamazken 50-60 tanesiyle nasıl uzlaşacaksınız?diye sordu. Bence de öyle, sanırım bizim arkadaşlar onlara çok uzak duracaktır. Belki Erzurum’la Ispartalılara daha yakınlık duyulacaktır. Doğal olarak İzmirlilere. Oradan gelenler arasında benim arkadaşım Ziya  Fikri ya da ağabeyi Fevzi, olursa ben onları hiç yalnız bırakmayacağım. Onlar olmasa da İzmirliler, müdürümüz Nejat İdil’in öğrencileri, o nedenle de onlarla iyi anlaşacağız. Gelecekler, olacaklar diyerek yemeğe gittik. Yemekten sonra da genellikle konu bundan sonraki varsayımlar oldu. Öteki okullardan bizim aramıza gelenler oluyor;acaba biz de onların okullarına gidecek miyiz?Bu soruya  önce ben  olumsuz yanıt verdim. Çünkü bu gelenler buraya çalışmaya geliyor, inşaatta çalışacaklar. Biz gidince de kesinlikle oralarda  çalışacağız. Üç yıldır iyi öğretmenler yanında güzel işlere yönelmişken  yaptığım işleri değerlendiremeyecek insanlar yanında  bir kez daha hendek kazmak istemem. Ali Yılmaz Öğretmenle bile anlaşamıyoruz. İşi yaptıktan sonra beğeniyor ama, işe kalkışırken bir   beceri değerlendirmesi yapmaya gerek görmüyor. Örneğin Sili Usta öyle değil, ”Sen şunu, sen bunu yap diyerek, beceriye önem veriyor. Ben böyle düşünüyorum ama arkadaşların çoğu bu tür düşüncelere  önem vermiyorlar. Onlar, ”Gidelim, gezelim!”havası içinde konuşuyorlar. Kepirtepe’deyken göçeceğimiz söylenince uzun uzun tartışmıştık. Gideceğimiz yerde bize rahat bir yer hazırlanmamıştır, gidince zorluk çekeğiz!” diyenler olunca çoğunluk, ”Nerden biliyorsun?”deyip üstüne yürüyordu. Hele Ankara adı çıkınca Ankara içini hayal edenlerin  üzülecek tavırları vardı. ”Ankara içinde gezecekler, anneleri, babaları gelecek, onlara Ankara’yı gezdireceklerdi. Şimdi bunları söylesen hiç birisi, ”Ben böyle düşünmüş, böyle söylemiştim!” demez. Bunları düşünerek yattım. Yatakhane nöbetim iyi geçti.

 

14   Haziran1941 Cumartesi….

 

Birileri, ”Öğleye dek çalışma öğleden sonra çalışma yok, karar, çalışmıyoruz arkadaşlar!”Ahmet Güner’in sesi duyuldu, ”Akşam, çalışmak için başka yerlere gidiyordunuz, bugün kendi okulunuzda çalışmaktan kaçıyorsunuz!”dedi. Ali Önol yanıtladı:”Kaçmıyoruz, öğleden sonra banyo, temizlik yapacağız!”Kahvaltıdan sonra bizim marangozluk grubumuz topluca su deposuna gittik. Beton kalıplarını yaptık. Mustafa Güneri Öğretmen geldi, konuştuklarımızı duymuş gibi, öğleye dek bitirirseniz, öğleden sonra dinlenirsiniz!”dedi. Biz zaten daha önce Ali Yılmaz Öğretmenle bitirmeye karar vermiştik. Kararımız gereği bitirecektik. Böylesi daha iyi oldu, öğleden sonra  izini almış olduk. Ali Yılmaz Öğretmen de  bizim gibi çalışmaya başladı, arada Salih Baydemir’e takılıyor:Bir çiviye on çekiç vurmak ustalık değil, savurganlıktır, güç savurganlığı deyip yumuşak tahtalara iki üç vuruşta çivileri çaktığını söylüyor. Yusuf Asıl sözünü esirgemeden. ”Öğretmenim biz marangozluğu çivi çakmak olarak anlamıyoruz, aksine bu güne değin pek çivi de çakmadık. Biz, geçme, yapıştırma, cila işlerinde çalıştık. Biz çakma işlerini yeni başlayan kardeşlerimize bırakıyoruz!”dedi. Ali, Yılmaz Öğretmenden sert bir yanıt beklerken hiç de öyle olmadı, Ali Yılmaz Öğretmen, ”Haklısın  abi, ama bazen bunu da yapacaksın;çivi çakmak için adam arayacak değilsin ya!“diyerek sıralanan tahtaları hızla  çakmayı sürdürdü. Ali Yılmaz Öğretmeni bugün kızdıramadık. İşin ilginci kim ne söylerse  ya “Peki abi, ya da  abi, o dediğin öylemi yoksa böyle mi?”diye soruyor. Hiç durmamacasına çalışıp bitirdik. Bayrak törenine de yetiştik. Arkadaşlar sıraya girmişti. İstiklal Marşı söylenip bayrak çekilince Hidayet Öğretmen bizim adımıza, gelen konuklara: “Hoş geldiniz!”dedi. Ayırdında değiliz, Samsun-Ladik’ten 20 öğrencilik  ilk grup gelmiş. Öğretmen konuşurken o tarafa bakınca biz de bakıp göz ucuyla gördük. Hidayet öğretmenden sonra öğrencilerinin başında gelen Okul Müdürü konuşmak için çıktı. Selçuk Korol öğretmenin  konuşmasını andıran bir sesle aramıza katıldıkları için duydukları sevinci belirterek söze başladı. Önce Samsun’u daha sonra da okullarını anlattı. Dostluk, arkadaşlık üzerine çok güzel sözler söyledi. Bu arada  adını  da öğrendik:Nurettin Biriz. Biriz soyadının çağrıştırdığı anlam üzerinde durdu, bundan sonra her söylediğini birlik beraberlik, arkadaşlık üzerine getirerek, arkadaşlığın, insan olmanın ilk koşulu olduğunu, özellikle okul arkadaşlıklarının, giderek okullar arasında kurulacak sıcak ilişkilerin yurt sevgisini de arttıracağını belirtti. O denli güzel konuş ki, sözünü bitirince şimdiye dek kimseye  yapmadığımız belki de bir örneğini bizim de görmediğimiz ölçüde alkışladık. Nurettin Biriz. adı. tüm öğrencilerin dilinde  gezdi, tören alanını doldurdu. . Büyük bir çoğunluk da “Müdür dediğin böyle olur!”diyerek yemeğe gittik. Nurettin Biriz yemekte Hidayet Gülen’le Mustafa Güneri Öğretmenler arasında oturdu. Yemek süresince  arkadaşlar bir yandan onlara baktı. ”Bizim Çoban Mehmet nerede?” diyenler oldu. Müdür Nurettin Biriz, Ladik’den gelen öğrencileri daha görmeden bize sevdirdi. İşin ilginci, kendi okulunda yaptığı herhangi bir işten de söz etmedi. İşten, başarıdan, emekten, alın terinden, bilgiden, ilerlemekten söz etti ama bunların bireysel çabalarla olabileceğini, elbirliği ederek de  kat kat arttırılacağını anlayabileceğimiz sözlerle anlattı. Hiç aklımdan geçirmediğim bir olaya bu kez ben de katıldım. Yemekten sonra gelen konuklara “Hoş geldiniz!” demeye gittik. Onlar yerleşme telaşındaydılar, fazla kalmadık ama, geldiğimize  sevindiklerini gördük. Fikret Madaralı Öğretmenden, Samsun’dan Çukurbük köyünden söz ederek ayrıldık. İki sözden biri Müdür Nurettin  Biriz oldu.

Müzik çalışmasına katıldıktan sonra demiryolu yakınındaki söğütlüğe yıkanmaya gitmek üzere anlaşıp dağıldık. Behire Öğretmen bu kez  önce beni çağırdı, kemanın akordunu yaptı,  telleri  tekrar tekrar kontrol etti, tüm tellerde yayı atlatarak gezdirdi. Sonra kemanı bana verdi, karşı köşeyi gösterdi ”Orada birinci parmağını bas, sen sesleri biliyorsun, açık telle bastığın sesin uygunluğunu  ayırt etmeye çalış!”dedi. Keman metodunun ilk sayfasında bu söyledikleri var, biliyorum, açıp çalışmaya başladım. Benden başka daha dört kemancı var  öğretmen bir süre onlarla çalıştı. Bir tanesi oldukça ileri, ara ara daha önce çalıştığından oldukça  ustalaşmış. Buna karşın öğretmen onunla birden daha çok uğraşıyor. Yay tutmasından, çenesini  kemana dayamasına dek yeni baştan alıştırmaya çalışıyor. Çalışmamız bitince, arkadaşlarla su kanalı yanından dereye indik. Öteki sınıfların bir bölümü başlanacak inşaat  yerlerinde çalışıyor. Yıkandığımız yerin herkesçe bilinmesini istemediğimizden, biraz aşağılara gidip  dere içinden geri dönüyoruz. Burada da Nurettin Biriz bizim konumuz oldu. Adamın nasıl bir yüzü var?Dışarıda görsek tanıyabilecek miyiz?Kendi müdürümüz Nejat İdil’le yeni müdür Çoban Mehmet’le karşılaştırıyoruz. Söylediği sözlerin aklımızda kalanlarını anımsatıp demek istediklerini tartışıyoruz. En çok  merak konumuz ise acaba Nurettin Biriz, kızdığı zaman öğrencilere gerçekten haklı, adaletli davranıyor mu?Bizim  müdürümüz Nejat İdil gibi sözünde duruyor mu?Yoksa o da, Çoban Mehmet gibi: “Çallının eşek bağladığı ağaçları kestiriyor mu?”Bunları konuşurken on kadar Köy Enstitüsü’ünden öğrenci geleceği, hepsinin müdürleri gelirse on kadar müdürü tanıyacağımızı, konuşup sevindik. Ömer Uzgil Öğretmenimizi andık. Islanmış olan giysilerimizi kurutunca  geç vakitler okula döndük. Derslikte geçen hafta ders yapanların bizden farklı ne yaptıklarını öğrenmek istedim. Hiç kimse farklı bir deş demedi. Reşat Takinay Öğretmen sevgilisi Rurefşan’ı anlatmış, Selçuk Öğretmen Ankara dolaylarındaki bitkileri, canlıları anlatmış. Türkçe-matematik dersleri gene boş geçmiş. Bu hafta yapılacakları da  öğrenmişler:Hasanoğlan köyünün tarihi ile gelir durumları incelenecekmiş. Ben sormasam onu da söylemeyeceklerdi, ”Programda  müzik dersi de var!”deyince, müzik öğretmeninin geldiğini, gam yaptırdığını, ”aaaaa, aaaa”diye bağırdıklarını söylediler. Tamam, demek bu hafta biz de aaaa aaaa  diye bağıracağız. ”Öyleyse biz bu hafta Orhan’la sıkı bir Almanca çalışması yapabiliriz!”Sami Akıncı, on bir arkadaşın  kitap parası verdiğini, yazılı  yedi kitabın bulunduğunu, iki yazarın da bizim yazdığımız kitaplar yerine aynı yazarın başka kitabı alındığını açıkladı. Emil Zola, Hakikat yerine Germınal, Charles Dickens, İki Şehrin Hikayesi…İsmet, Stendahl’ın Kırmızı ve Siyah’ını, ben de İki Şehrin Hikayesi ile Germınal’ı aldım. Ben, ya da İsmet’le biz, ikimiz sıramızı savuyoruz. Bu kitapları okuduktan sonra isteyenlere vereceğiz. . Bundan böyle bu tür girişimlere gene de katılacağız. Arkadaşların çoğu işlerde çok yorulduklarını, havaların sıcak olması nedeniyle de gündüzleri okuyamayacaklarını öne sürüp, kitap girişimini durdurdular. ”Okul yönetimi okumamızı istese kitaplık kurar!” gibi sözler söylediler. Azınlıkta kaldığımız için, aldıklarımızla yetinip sustuk. Gene de Sami Akıncı, isteyenlere kitap getirtebileceğini söyleyerek bir umut kapısı açtı. Kalan dört kitabın birini Sami Akıncı kendisi, birini Hasan Üner, birini Recep Kocaman, birini Hüseyin Orhan, birini de İbrahim Ertur almış. Bir rastlantı dördü de okuduğum kitaplar:İzlanda Balıkçısı, Maske, Penguenler Adası, Hacı Murat…Hepsi güzel. Özellikle Maske öykü kitabı olduğundan her zaman okunabilir. Bir süre “Okudum!”dediğim kitapları düşündüm. Hacı Murat kitabından  bende ne kalmış?Yazarının Lev Tolstoy oluşuyla anlattığı insanlar özellikle kahramanı Hacı Murat’la Kafkas yöresinin  değişik  yaşam anlatılarından başka anımsadığım pek bir şey yok. İzlanda Balıkçısı için de fazla bir şey anımsamıyorum. Adını bile doğru okuyamadığım güzel kız Goud’la sevgilisi Yann bir de genç Sylvestre. Yaşamları balıkçılıkla   geçen fakir ama gayretli insanlar. Gece gündüz demeden  denizlerde dolaşan, denizle  mevsimlerin koşullarına göre yaşayan insanlar. Bir de Fransa ile İzlanda arasındaki okyanusu  karış karış öğrenmiş insanlar. Bunların arasındaki ilişkiler benzer insanlar gibi  bir birine benzer olduğundan aralarından birini seçip de  anlatacak ölçüde belleğimde derin bir iz kalmadı. Tek unutulmaz üzücü olay ya da ibret alınacak örnek Goud’un varlıklı oluşu nedeniyle Yann’ın onunla evlenmemesi. Ta ki  sonraları Goud’un yoksullaşıp bedenen çalışmaya başlayınca Yann’ın Goud’a yaklaşması, ancak bu kez de kötü şansın aralarına girip onların kavuşmalarını önlemesi gibi acı bir  sonuçla  kitap  belleklerde de son buluyor. Penguenler Adası da benzer bir durumda:Yarılara dek ilgi çekici olaylar, olumlu gelişmeler giderek geriye döş yapmaya başlıyor, sonunda gene  sevimsiz başa dönülüyor. İnsana iyimserlik  aşılayan olumlu girişimlerin  sürmemesi okuyanı zaten  üzüyor, isteksiz bir okuma  evresine giriliyor. Giderek başarısızlıkların  ardı ardına gelmesi bellekte pek iz bırakmadığından  çabucak unutuluyor. Sanırım öykülerin kolay anımsanmaları, hem kısa oluşlarından hem de  tek olayı etkileyici bir biçemde anlatılışından ileri gelmektedir. Örneğin Maske kitabındaki Maske öyküsünün, yeri, kimler arasında geçtiği unutulsa bile bir maskeli yüzün gizliliği ile açıldıktan sonra yapacağı etki  tüm insanlarda az çok bir merak konusudur. Bu bağlamda anlatılan bir olay ilgi çekeceği için bellekte kolay kolay  silinmeyecek bir iz bıraktığından, uzun süre anımsanacaktır. Kitaptaki otuza yakın öykünün adlarını bile anımsamak oldukça zor olmakla birlikte olayların çoğu kolay unutulmuyor. Örneğin bir gayretkeş çavuşun  yaptıkları, Muharrir, Fazla İnsanlar, Mustantik Bahis, Ayna, Duvar öyküleri de böyle, Salt olayla ilgili sunumla sınırlı olduğu için biraz zorlanınca  bilince çıkıyor. Oysa romanlarda olaylar uzun zamana, daha geniş mekana, üstelik daha çok  kişiye yaslandığından   bellek kolay bir  ayrışma yapamamaktadır. Ben düşünürken konuşmalar kesildi. Alt kattan  horultular gelmeye başladı. Söyleyince sinirleniyor, asla kabul etmiyor  ama Kadir Pekgöz   küçümsenmeyecek ölçüde horluyor. Halil Basutçu da arada bir Kadir’e katılıyor. Erken uyuduğum için ben pek etkilenmiyorum ama duyanlar için oldukça rahatsız edici bir durum. O öyle zor soludukça ben  onun adına rahatsız oluyorum. Bir süre kaygılandım:Acaba ben de horluyorum mu?Ablamla aynı odada yattığım oldu. Babamla yakın zamana kadar aynı odada yattım. Horlama üstüne onlardan bir  uyarı almadım. Var da onlar mı söylemedi;yok olduğum için mi söz konu olmadı?Kendi kendime dert ettim, uykum açıldı. Şiir okumaya başladım. Han Duvarları bölük börçük  sürmesi bir yana  dizeler yer değiştiriyor, tekrarlar rahatsız edici durumda. Gemiciler tamam, Suvariler tökezleyerek bitti. Takıntısız  olarak Röslein kalmış, ona sevindim. Röslein’ı bizim Röslein’e bir gün okyacağım: “Röslein, Röslein, Röslein rot;Röslein auf der Heiden…Sah ein Knap’ein Röslein stehn, -Röslein auf der Heiden, War so jüng und mogenschön, lief er schnell, es nah zu e-sehn, sah’  mit vielen Freuden.  Röslein Röslein Röslein rot, Röslein  auf der Heiden…. . Röslein  sprach:”İch steche dich, dass du ewig denkst an mich, und ich  wills nihct leiden”……. . Orhan, uyandı sandım, tam söz söyleyecektim, öbür tarafına döndü, derin derin solumaya başladı. Çok geç olduğunu anladım, ters yöne dönüp gözlerimi kapadım: “ Köyde böyle uykum açılıyor muydu?”diye düşündüm. Bir kez olmuştu, ablamların köpekleri havlamıştı. Kalkıp onlara gittim. Olağanüstü bir durum olmadığını görünce geri döndüm. Çaldaris lakaplı. Hüseyin Çavdar’ın evi arkasını dönerken önümden hızla bir karaltı geçti. Bir an korkuya kapıldım ama çabuk toparlandım. Karaltı önümdeki yoldan çok hızlı uzaklaştı. Zorunlu olarak karaltının arkasından yürüdüm. . Yürüdükçe, önümde  hiçbir nesne olmadığını anladım. Eve gidince yatar yatmaz uyuduğumu hiç unutmuyorum:Sanırım korkun un etkisi oldu. .

 

15  Haziran  1941  Pazar…

 

”Biriz beraberiz, her zaman böyle olacağız!”sözleri arasında uyandım. Orhan daha önce kalkmış, dışardan geldi. Samsun-Ladik konukları çoktan kalkmış, topluca geziyorlarmış. Okul bahçesine gelmişler. Arkadaşlar duyunca  dışarı çıktılar. Konuklarla konuşanlar oldu. Ben, hemen sokulmaya gerek görmedim, zaman içinde elbette konuşacağız. Su kaynağına gitmek için sözleşenler oldu;onlara da katılmadım;bugün kitap okumak niyetindeyim. İsmet şimdilerde okumak istemiyormuş:Böylece  elimde okunacak üç kitabım var, bunları okuyacağım. Germinal, Kırmızı ve Siyah, İki Şehrin Hikayesi. Hangisinden başlama kararı vermek için duraksıyorum. En iyisi, (İsmet’e güven  olmaz, sıkıldım, dayı benim kitabımı ver, diyebilir)  önce Kırmızı ve Siyah’ı okumak. Ne ilginç, benzer adda bir kitap okumuştum, Mai ve Siyah(Mavi ve Siyah) Halit Ziya Uşaklıgil’in İstanbul’da yaşamın zorluğundan  bıkan, mutluluğu Anadolu’da aramaya çıkan  Ahmet Cemil’in  öyküsü. . Kitabın adı, İstanbul’dan ayrıldığı gece, İstanbul’a son kez bakarken kentle denizin görüntüsünden etkilenen Ahmet Cemil’in duygusal benzetmesin almıştı. Bakalım bu kitapta renkler  romana neden başlık olmuş?Derslik çadırımızda kimseler yoktu, kapısına yakın bir yere oturup okumaya başladım. Başlangıçta  kısa bilgiler verildi, onları önce toparlayamadım. Sonra sonra  belirli kişiler ortaya çıkmaya başladı. Fransa’da küçük bir kent:Belediye başkanından söz edilmese neredeyse bizim köyü andıran bir yer, diyecektim. Ancak, doktordan, papazdan söz edilmesi oldukça değişik bir yöre ile karşı karşıya  kaldığımımı çabuk anladım. . Kitapta önce o anlatılmamakla birlikte ben onu daha önemsediğim için öne alıyorum, benim yaşlarımda bir delikanlı var, Julien, Jülien Sorel. Okumamış, sert yaratışlı bir babanın çocuğu. Baba Sorel, fakirlikten  çok çekmiş, yaşamı ancak parasal kazanımlarla sürdürebileceğine inanmış bir kişi:Julien’den büyük oğulları var. Bunlara da  oldukça haşin davranmakta, onlara göz açtırmadan çalıştırmaktadır. Julien, okula gitmemiş ama kiliseye gidip gelirken, olanak buldukça  okuma bilenlerden yararlanarak okur-yazar durumuna gelmiş, özellikle de okumaya karar vermiş bir gençtir. Ağır beden işlerinden   kaçamak yapmakla birlikte okumaya tutku ölçüsünde  bağlıdır. Latince öğrenmiştir. Herkesçe bilinen Latince kitaplarını o ezber okumktadır. Bu becerili yanıyla yakın çevresinde olumlu bir etki bırakmıştır. Bedence zayıftır ama, derli toplu bir görünümü vardır;, insanlarla  ilişkilerinde ölçülüdür. Buna karşın baba  Sorel, Julien’e  haşin davranır, onu, yaşına başına bakmadan pat küt döver, adam olmayacağını bağıra çağıra yüzüne vurur. Baba böyle davranınca ağabeyler de benzer tavırlarla Julien’i ezerler. Çevrede bir başka önemli kişi belediye başkanıdır. Eski bir askerdir, çalışkandır, tutumludur. Daha çok kazanmak için elinden geleni yapar. Tutucu olduğu ölçüde cimridir ama, kazın geleceği yerden tavuğu esirgemeyecek derecede  sözde  alışverişçi görünür. Gönlü-gözü doymaz bir alımcıdır. Beldeye de yararlı olmakta, halka kendini  öyle tanıtmaya özen gösterir. Evlidir, varsıllığı, dışa dönük  tavırlarıyla albenili olduğundan güzel bir bayanla evlenmiştir. Eşi, Belediye başkanına yakışır tavırlar içinde çevresindekileri etkiler, saygınlığı ile  ilgi toplamaktadır. 30 yaşlarındadır, en büyüğü 12  yaşında olmak üzere üç çocuk annesidir. Kocasıyla uyumlu olmakla birlikte  duygusal olarak ya da  kitapların yansıttığı boyutlarda ona aşık değildir. Aşık olmak istemiştir ama bunu başaramamıştır. Çünkü bunun salt kendi isteğiyle olamayacağını, karşısındakinin de çaba göstermesi gerektiğine inanmıştır. Öteki kişileri geride bırakarak öne çıkan bu üç kişi, bir olay sonunda bir üçlü düğüm oluşturup roman örgüsünün  büyük bölümünü oluşturacaktır. Bu örgünün ilk düğümleri, belediye başkanının bir kurnazlık numarasıyla başlar. Belde de çocuklu aileler, çocuklarına eğitici tutmaktadırlar. Bu bir yarış durumuna sokulmuştur. Kimin eğiticisi daha bilgili, daha iyi eğitir, hatta daha  alımlı-çalımlı gibi değerlerle  ölçülmektedir. M. de Renal, bu bakımdan iyi bir seçim yapmış durumdadır. Sorel ailesinin(Onlara göre)haylaz  çocuğu Julien, hem genç, hem yakışıklı hem de Latince bilmektedir. Üstelik, kilise ölçülerine göre yetişmeye istekli biridir. Henüz 18 yaşlarındadır. Ancak, halk takımındandır, hem de   yoksul takımındandır. M. de Renal, Julien’i babasına  önemli bir para karşılığında alır. Aldığı gün daha Julien’i kendi ailesine uygun giysilerle donatır. Amacı , dosta düşmana karşı iyi bir  eğitici  bulduğunu  ivedi olarak duyurmaktır. Bayan de Renal, olaya önce  duyarsız gibidir. Ancak Julien yeni giysileri içinde olağanüstü bir görünümdedir. Henüz çocuk denecek tavırlar içindedir. Bayan de Renal böyle düşünmektedir:”Büyük oğlum 12 yaşında, Jülien 18 !”deyip karşılaştırmalar yapsa da, içinden bir ses onun duygularını istemediği bir yöne çağırmaktadır. Bu sesi, olabildiğince  duymamaya çalışır. M. de Renal kendi havasındadır:Julien’i aldığna  sevinmesi bir yana onu başkalarının kandırıp kaçırmasından kuşkulanıp, anlaştıkları aylıklarını arttırır. Çocuklar da Julien’i çok sevmiştir. Julien, zorluklar içinde bir çocukluk geçirmiş olmasına karşın, yaşamında büyük başarılar  kazanmayı düşleyen, düşlediği ölçüde buna inanmış durumdadır. Düzenli bir öğrenim görmemesine karşın, okuduklarından yararlanmış durumdadır. Sayılı-sınırlı okuduğu kitaplardan modeller seçmiş onların başarılarına özenip kendine bir yol aramaya kalkışmış durumdadır. Örneğin Napolyon Bonapart’ın genç yaşındaki başarıları Julien için bir  örnektir. Gene gene bunları okur, bunları anımsayarak kendini buna göre ölçüp tetikler. Bu duygusal durumu onu oldukça atak yapmıştır. Bu durumu, Julien’e girdiği topluluk içinde etkin bir görünüm kazandırır. Konuşur, tartışır, ataktır, inattır. Bu özellikleri nedeniyle, okumamış, dar düşünceli insanları  kolay etkiler bir bakıma da rahatça  sindirir. Öte yandan papaz adayı oluşu onu, insanlarla ilişkilerini sabırla sürdürmeye zorlamaktadır. Okuduğu kitaplar, aynı zamanda o günlerin Fransız toplumundaki  değerlerini  içerdiğinden, güncel olaylara katılımlarında bunlardan yararlanmayı ustaca başarır. İlişki kurduğu sınırlı insandan onların özelliklerine göre ders almaktadır. Julien, çocuklarla çok kolay anlaşmıştır. Çocukların Julien’i sevmesi, Bayan de Renal için bir ölçüdür. Çocukları sevdiğine göre bir anne olarak o da Juien’i sevecektir. Böyle düşünür ama burada kalamaz;günden güne başka yönden de etkilenir. Kendinden bile saklamaya çalıştığı duygusal bir  ikilem içindedir. Julien’le sık sık konuşur. Julien de Napolyon Bonapart’ın kadınları etkileyen sözlerini anımsayıp arada kullanmaktadır. Bayan de Renal, kuzeni aynı zamanda  Manastır dönemi arkadaşı olan  Madam Derville’i  çağırır. İki arkadaş  uzun aralıktan sonra buluşup özlem giderirler. Madam Derville, bayan de Renal’e göre daha  açık, toplumsal değerlere  daha  yatkın biridir. Gelir gelmez, kuzeninin eskiye göre daha neşeli olduğunu anlar ama nedeni üzerinde durmaz. İki kuzen sık sık aralarına Julien’i de alıp bahçde otururlar, konuşurlar. Julien ikisini de etkiler. . Madam Derville’in Julien’e yaklaşımlarından da cesaret alan Bayan  Renal, Julien’in kendini sevdiğini çoktan anladığı halde uzak durmasına karşın giderek bu yaklaşımı kolaylaştırır. Julien, Madam Derville’in yanında Bayan de Renal’in elini alıp okşamıştır. Bu, uzun süredir içten içe  gelişen aşkın ilk gün yüzüne çıkması olur. Konuşmalardan, iç çekişlerinden, sitemlerden anlaşılacağı üzere Madam Derville’de Julien’e aşık olmuştur. İşin bir başka yanı da ev işlerini yapan genç kız Elisa, Julien’ sırıl sıklam aşıktır. Julien bunlardan hep haberlidr ama onun gönlü bayan  Renal’dedir. Madam Derville bir bahaneyle ayrılıp ghider. O gidince bayan Renal daha da  ileri giderek, Julien’i odasına alır. Önce Julien’in diretişiyle başlayan buluşmalar sonra sonra karşılıklı isteklerle sıklaştır. Önceleri çekingen davranan Bayan Renal, giderek artan isteklerini dizginleyemez duruma girmiştir. Elinde olmayan bir itiyle sonunda kendisi Julien’in odasına gitmeye başlar. Bu arada Elisa durumu öğrenir, olay çıkarıp ayrılır. Tüm bu karmaşık, karmaşık olduğu ölçüde  ortaya dökülmüş aşk işlerinden M. de Renal habersizdir. Ona yansıyan Elisa işi, sınırlı söylemler içinde, M. de Renal’in  parasal, biraz da  yönetim gücüyle atlatılır. Julien için  bir seçim yapma zamanı gelmiş belki de geçmek üzeredir. İlerlemek, makamlara tırmanmak, daha büyük aşklar yaşamak isteği yok olmuştur, Bayan de Renal onun  tüm  geleceğini durdurmuştur. Kendisinin geleceği önemli bir çok öneriyi sayısız olanağı  geri çevirir. Bayan Renal’le olmak yaşamının tek amacı olmuştur. Çevrede ayyuka çıkan sözde gizli aşk, imzasız mektuplarla M. de Renal’e duyurulur. . Olayları hep kazanç açısından değerlendirip, sonunda kazançlı çıkan M. de Renal, büyük bir sarsıntı geçirmekle birlikte gene işi hesap kitaba vurup en  zararsız  bir yöntemle  işin içinden çıkma  yolunu seçer. Bayan Renal, hem kocasından dolaylı olarak çocuklarından ayrılmamak, hem de Julien’le ilişkisini sürdürmek istemekte. Julien ise  Bayan Renal’i kaybetmek istememektedir. M. de Renal il karısı, 12 yıl önce evlenmişlerdi. 12  yıl sakin bir yaşam sürdürmüşlerdi. Her zaman olduğu gibi gene gittikleri  bir parkta, 2. oğlu duvara tırmanınca düşmesinden korkan Bayan Renal’ın heyecanla bağırması üzerine çocuğun duvardan inmesi üzerine  M. de Renal, konuyu değiştirip:”Şu kerestecinin oğlunu çocukların eğitimi için eve alacağım!”demesiyle  başlayan Julien Sorel, ilişkisi, Bayan Renal’in yatağını paylaşmasını aşmış, sevilen üç çocuğa karşın karı-koca  ayrılma noktasına gelmiştir.

Kitabın  1/3’ünü okudum. Bir  engel çıkmazsa yarın da okuyacağım. Yemekte herkes yaptığı işlerden, ya da gördüğü yerlerden söz ediyor. Dinliyorum;ben ne yer gördüm ne de  birileriyle konuştum. Okuduğum kitabı anlatmak istesem anlatamam. Ancak okuduğum kitap, daha önce okuduğum kitaplardan oldukça farklı. Bu fark, hangi özelliğinden ileri geliyor tam anlamış değilim:Güzel mi, güzel!”Anlatılan yerler bildiğim yerlere benzemiyor. İnsanların kimileri bizim insanlarımıza benziyorsa da kimileri çok değişik. Julien’in çocukluğunu bir yanını kendi çocukluğuma benzettim. Kardeşlerin en küçüğü, tıpkı benim gibi. Ancak Julien onlardan durmadan dayak yiyor. Bunu anlayamadım. 18 yaşına girmiş bir delikanlı kendini nasıl dövdürür? Sık sık  azarlamaları bir yana, babası  da Julien’i kanlar içinde bırakıncaya dek dövüyor. Oysa benim babam bana vurmak şöyle dursun, parmağıyla dokunmamıştır. Böylece aramızda benzerlikten söz ettiğim Julien’le benzerliğimiz;yaşımız, okuma isteğimiz buna karşın uzun süre okuma olanağı bulamayışımız dışında örtüşen bir tarafımız yok gibi. Buna bir de  büyük kentlerden uzak kırsal kesimde büyümemiz katılabilir. En belirgin benzerlik bence çok istememize karşın  düzenli bir okuma olanağına kavuşamamamız gösterilebilir. 17, 18 yaşımıza geldiğimizde bunu bulur gibiyiz, ben  şimdi bulduğumu sanıyorum. Julien de bulduğunu sandı ama galiba gönlü onu o büyük isteği yolunda gitmesini çelmelemeye çalışıyor. Ne rastlantı, Julien’le bir benzerliğimiz de bu konuda var. Onun bayan Renal’i gibi benim de bir E ablam  olmuştu. E abla , küçük ablamın yakın arkadaşıydı. Onlar çok sık görüşürlerdi. Ben ablamlarda kaldığım  günler, E abla ile  konuşuyorduk. Bayan Renal ile konuşurken Julien’in aklından geçenler benimde aklımdan geçiyordu. Geçmese bile  E abla kesinlikle keçmesi için elinden geleni yapıyordu. Bu kitabı okurken bir süre onu düşündüm:Ne benzerlik! E ablanın  küçük bebeği vardı. Bebekten söz edilse, bebek bakmanın zorluğu üzerine başlayan konuşmalar, hemen bebek öncesi olaylara yamandırılıp, benim bu konuda düşüncelerime dönüşüyordu. Kendimi savunma gereğini duyduğum zamanlar oldu. Ancak, içimden bir ses, son bir şans olarak önüme çıkan okuma olanağımı düşünerek E ablanın  sözsel  saldırıları karşısında yenilgiye boyun eğerek kurtuluşu yeğledim. Bu kitabı okuyup Julien’in  durumunu görünce doğru yaptığımı daha iyi anladım. Bakalım bundan sonra Julien ne yapacak?Öğleden sonra  tren yoluna indik. Kimimiz Lalabel kimimiz de Lalahan tarafına gitmeyi önerdi. Lalahan değil de  o tarafa gitmeye karar verdik. Görünüşte düz, çayırlık gibi izlenimi, veriyorsa da o düzlüklerin zor geçilen çukurluklar gizlediğini  gezerek öğrendik. Uzaktan dümdüz  sanılmasına karşın inişli çıkışlı. Bir süre yürüdük. Lalahan yakın gibi görünmekle birlikte oldukça uzak  olduğunu anladık. Dere gibi görülen çukurluk geniş bir alan kaplıyor. Bir tern yolu boyunda yürürken bir Kayseri-Sivas treni geçti. Tren Lalabel yokuşuna tırmanırken atlayanlar oldu. Biz onları önce kaçak sandık. Ellerinde  torbalarıyla bize doğru gelince durumu anladık. Yolcular hep Hasanoğlan köylüleri:Lalabel yerine daha yakın yerden inmeyi yeğlemişler, tren yokuşta  çok ağırlaşınca tren sorumluları da inmelerine göz yumuyormuş. Arkadaşlarda bir sevinç:”Biz de Ankara’dan dönünce atlarız!”Gülüşerek yeni okul alanından köye döndük. Dört bina yeri  düzeltilmiş. Su yolundan dereye indik Künkler kapatılıyor. Bayrak törenine yetiştik. Samsun Ladik konukları bizim sınıfın yanına dizildi. . Behire Öğretmen azarlar gibi konuşarak bir kaç kez girişi tekrarlattıktan sonra marş söyletti. Bence hiç güzel söylenmedi. Samsun-Ladik  müdürü öğrencilerini topluca alıp çadırlarına götürdü. Derslikte yemek  zilini beklerken bir gürültü oldu:Bizim  öğrenciler toplanmış birilerini alkışladılar. Çıkıp baktık;yeni bir grup gelmiş:Kayseri-Pazarören. Bu grup oldukça uzun boylu, esmer tenli. Bir kaç tanesi benim boyumda. Yemekte gözler onlardaydı. Onlar oldukça neşeli göründüler. ”Bu okulun öğrencileri hem  iri hem de neşeli, diyecek oldum. Arkadaşlar bunu daha önce düşünüp konuşmuş olacaklar birden:”Onlar seçilip gelmiştir’”dediler. Dersliğe döndüğümüzde konumuz, önce Kayseri, sonra da Pazarören oldu. Kayseri İli üzerine hemen hemen hiç birimizin bilgisi yokmuş. Belleklerimizi yokladık, önemli bir bilgi ortaya çıkmadı. Pazarören adı, bileşik söz ilgimizi çekti:Pazar, bildiğimiz Pazar, haftalık toplu alım-satım yapılışı, haftanın tatil günü, ören, örücü, ”Haftanın örücüsü!”diyen oldu, kahkahalarla güldük. Pazarören sözü giderek  tartışmalı bir dilbilgisi dersine dönüştü. Pazarören’le Kırklareli Tekirdağ, Çanakkale, Gelibolu , Babaeski, Lüleburgaz , Kepirtepe sözleri yan yana kondu. İsmet Yanar, Bekir Temuçin, Recep Kocaman, Mehmet Yücel, sözcüklerin benzerlikleri ayrılıkları üstünde uzun uzun tartıştılar. Bir bakıma iyi oldu, çoktandır Türkçe dersi gündeme gelmemişti. ”Çoban Mehmet derse gelirse bunları sorar, mahcup oluruz, bildiklerimizi bir birimize anımsatalım !”deyip her akşam bir konu üzerinde durma kararı alındı. Arkadaşlar bağıra çağıra konuşurken ben hep Kayseri’yi düşündüm. . Yurdumuzda 63 ilimiz olduğunu biliyordum, onlardan birisi de Kayseri’dir;öteki 62 ili biliyor muyum ki?Edirne, Tekirdağ, Kırklareli, İstanbul, Çanakkale, Balıkesir, Bursa, Bilecik, Bolu, İzmit , Zonguldak, Konya, İzmir, Aydın, Manisa, Adana, Hatay, Erzurum, Erzincan, Trabzon, Samsun, Van, Isparta Tokat, Ankara, Kastamonu, Eskişehir, Muğla, Afyonkarahisar. . Bu iller hakkında kısa da olsa biraz bilgim var. Öteki illeri de ad olarak biliyorum ama kişilerle ya da oraların belli özelliklerine bağlayıp sürekli anamıyorum…Kırklareli kendi ilim. Balıkesir, annemlerin iki yıl kaldığı, küçük ablamın doğduğu yer. Bursa ile Bilecik, Osmanlı Devletinin ilk kurulup başkentlik yaptığım yerler. Babam, Nacak deyip gösterdiği bir baltanın yapıldığı yer olarak Bilecik’i anar. Bolu, Köroğlu şarkılarında geçiyor, İzmit, köyden çoğunun askerlik yaptığı il. Zonguldak, kömürü bulan Uzun Mehmet’in memleketi. Konya’daki  yatılı asker okuluna gidecektim, o zaman öğrendim. İzmir’e giden Şerif Eniştem tanıtmıştı. Aydın, Şerif Eniştem askerliğini Aydın’da yaptığı için aralardan sık sık söz ederdi. . Manisa’yı, padişah çocukları nın kaldığı  önemli bir yer olarak tarih derslerinde öğrendim. Adana’yı pamuğu, Hatay’ı kurtuluşu ile ilgili konuşmalardan anımsıyorum. Erzurum-Pulur, İlkokul öğretmenin Ahmet Korkut oranın müdürü olunca öğrendim. Erzincan’geçirdiği büyük depremi nedeniyle tanıdım. Trabzonlu ustalar her  yaz çalışmaya gelirdi, babamın tanıdıkları vardı. Samsun’u Atatürk’ün oraya gidip Kurtuluş Savaşı’nı oradan başlatması nedeniyle öğrendim. Van’ı haritadan önce gölünü sonra da İl olduğunu öğrendim. Isparta-Gönen Almanca öğretmenimiz Ömer Uzgil oraya müdür olunca, Tokat’ı 15’liler türküsü, ayrıca askerlik derslerimize gelen üsteğmen nedeniyle, Ankara’yı başken oluşundan, Kastamonu-Gölköy, okul hakkında okuduğum bir yazıdan, ayrıca yeni müdürümüzün oradan gelişi ile yine oradan gelen dört öğrenci üstüne yapılan konuşmalardan unutulmayacak bilgiler edindim. Eskişehir-Çifteler’i mektup arkadaşımdan, Muğla’yı da İzmir-Kızılçullu da okuyan mektup arkadaşım Ziya Fikri Özlen’in memleketi, ondan, Afyonkarahisar’ı Kurtuluş Savaşı’ından biliyorum. Sıraladığım illeri. kurduğum bu bağlantılar nedeniyle  kolay kolay  unutmuyorum. Bunları düşünürken gene Kayseri’yi anımsadım;bundan böyle Kayseri de  belleğimde yer edecek. Kayseri-Pazarören: İlk  izlenimler, ”Neşeli 20 öğrenci. Yanlarında  hiç konuşmayan bir öğretmen. Bir başka öğretmen daha varmış ama ben onu göremedim. Yatarken gene  Julien’i düşündüm. Ne güzel düşünceleri vardı. Kendine örnekler seçmiş onlar gibi olmayı düşlüyordu. Neden o kadına kapıldı?Üstelik kendisinden  yaşça çok büyük. Kadın önce kendisine söyledi: “Benim büyük oğlum 12 yaşında, neredeyse arkadaşın olacak!”Julien, Napolyon Bonapart gibi bir kahramanı incelemiş, yaşam savaşından onun düşüncelerinden yararlanmayı düşlüyordu. Nasıl oldu da 30 yaşındaki 3 çocuk annesi bir kadına böylesi tutuldu?Daha önce hiç kız arkadaşı olmamıştı, acaba ondan olabilir mi? Bunu  kurcalayarak, kendimi savunmaya çalışıyorum; E Ablaya kanmayışımın daha önce C, sonra A ile arkadaşlık yapmamın bir yararı oldu mu?Onlarla kesinlikle Julien’le Bayan Renal gibi bir ilişki olmadı demek bile fazla, benzeri bir düşünce kırıntısı bile aklımızdan geçmedi, yaş olarak da geçemezdi zaten. Aslında onlarla o tür ilişkiyi bu gün bile  düşünemiyorum. Ben nedense  bugün de Gül’le ilgileniyorum ama öyle bir durumu aklımdan geçirmiyorum. O tür ilişkilerin ötesinde arkadaş olmanın da güzel bir yanı olduğunu sanıyorum. Belki de böyle düşündüğüm için Juliern’in   yaptığı yanlışı yapmadım. Bakalım kitabın kalan bölümünde Julien ne yapacak! Kadınla evlenemez. Evlenirse mutlu olamaz. Kadının 3 çocuğu var. O çocuklar birkaç yıl sonra, üç tane Julien olup çıkacaklar. Kendimi bir yana bırakıp Julien’i düşündüğüme güldüm. Bu bir kitap, tam yüz yıl önce yazılmış. Bu kez de dikkatim kitaba çevrildi. Bu kitapta değişik bir anlatım var:Yazar, her kişiyi kendi olarak yazıyor. Üstelik, okuyucuya okuması gereken kitapları da duyuruyor. Örneğin J. J. Rousseau’nun İtirafları, Nouvelle Helois ile Napoleon Elbe Sürgünü, Napolyon Bonapart’ın anıları türü kitapları ilgi çekici  yerlerde muştulayıp okuyucu önüne koyuyor. Özellikle o günlerin Fransa’sının kilise, sıradan halk’la kralcılar arasındaki karmaşık ilişkileri çok güzel anlatıyor. Kitaptan çok yazarı sevdim. Başka kitaplarını bulursan okuyacağım.

 

16  Haziran  1941  Pazartesi….

 

Akşam geç uyumuştum, uyanamadım, Orhan dürtünce uyandım. Kadir:Rüya gördün herhalde, sakın benim köylümü  gördüğünü söyleme, asker kocasına yazarım, köyden geçirmez!”dedi. Gülerek: ”Arkadaşa bakın arkadaşa, rüyada gördüğüm köylüsü için beni ele verecek, köyden geçirtmeyecek!”dedim. ”Kim bu hayin?” diyenler oldu, Kadir gülerek, ”Ben değilim, kimse  onu bana da söyleyin!” diyerek sıvıştı. Gene Pazarörenliler konuşuldu. Kahvaltıda onları gördük, oldukça gürültülü kahvaltı ettiler. Kahvaltıdan sonra bizim grup ders çadırımıza gittik. Öğretmen beklemeye başladık. Pazaröerenliler okul önünde sıra olup durdular. Tam o sıra bizim kızlar da topluca okuldan çıkıp, galiba çamaşırlığa doğru yürüdüler. Ellerinde  birer paket vardı. Arif Kalkan, Mustafa Saatçı’ya “Hafız, senin SS Kayserililere kaçıyor, bak bohçası da elinde!”dedi. Arkadaşlar bu söze çok güldüler. Mustafa Saatçı, daha önce gözlemiş, yalnız o değil hepsi birden kaçıyorlar ama  Kayserililere değil, onların hepsinin sevgilisi var, onlara kaçıyorlar!”dedi. Mustafa konuşurken çadırın arkasından Reşat Tekinay çıktı, söylenen sözleri de duymuş, gülerek Mustafa’ya, kızlarınız kaçıyor siz burada aval aval bakıyorsunuz, sizde ağabeylik duygusu yok mu?Gidin çevirin, ”Yaş doldurmadan kaçmak yasak!”diyemiyor musunuz?”dedi. Mustafa kurnaz, ”Öğretmenim yanlış anladınız “Kız arkadaşlar okuldan kaçıyorlar!”demiştim. diyerek sözde  düzeltme yaptı. Reşat Tekinay Öğretmen, ”Ya, demek gerçekten kaçsalar, durduracaksınız, bunu anladım;bu doğru mu?” diye sordu. Arkadaşlar: “ Doğru !”dediler. Reşat Tekinay Öğretmen bu kez de “Sizin doğrunuzun da doğru olduğuna inanamıyorum ama gene de inanmış gibi susacağım!”dedi, güldü. Bu kez ben yavaşça “Biz de!”dedim. Bir sessizlik oldu. Öğretmen bana baktı, ”Ne o gene  bir can kurtaran simidi attın dalgalara;yetişebilen tutsun getirsin!”diyorsun ama ben yokum bugün, başka bir gün yaparız  söz yarışımızı!”deyip. Elindeki, kitapları, dergiler, gazeteleri açtı. Önce bir kitaptan Kırıkkale fabrikalarının kuruluşunu okuttu. Daha sonra yakınımızdaki Elmadağ fabrikasını anlattı. Fabrikaların neden buralarda kurulduğunu sordu. Arkadaşlar güzel yanıtlar verdiler. Öğretmen  bugün  kendisi pek konuşmadı. . Son derste çadırın dışına çıktık, öğretmen, ”Hasanoğlan’ın topografik bir haritasını yapalım!”dedi. Topografik sözünü anlamadık, açıkladı, ”Yer fotoğrafı !”dedi gene anlamayanlarımız oldu. Kendisi bir şeyler çizdi, bu kez biz de benzer çizgiler çizdik. Topoğrafik, topografya sözlerini önce söylemeye sonra da anlamını doğru olarak öğrenmeye çalıştık. Hasanoğlan köyü ile köyden  demir yoluna dek derelerin, tepelerin yerlerini çizgilerle gösterdik. Gözümüzle gördüğümüz yerlerin resmi, ya da toprağın görünen resmini yaptık. Ummadığımız gibi yararlı bir ders oldu. Bu yaptıklarımıza benzer çizimleri köyde  dere kumluklarında çizerdik. Benim hiç beceremediğim bir oyundu ama arkadaşların yaptıklarından ders alıyordum. Özellikle Halamoğlu Hilmi’nin çizdiği Istranca dağları ile Ergene’ye akan dereleri çizişine şaşardım. Dere kıyılarındaki köyleri rastgele çiziyordu ama, bildiğimiz bizim köyle ötekikomşu köylerin duruşu gibi sıralaması inandırıcı oluyordu. Bunları anımsayınca yerimde Hilmi’nin olmamasını onumn şanssızlığı olarak düşünüp üzülüyorum. Böyle düşünmemi de kimi kez tartıyorum: “Bu benim kendime bir haksızlık mı acaba?”

Öğle çalışmasında biz keman, mandolin çalışması yaparken Pazarörenliler geldi, okulun önünde kendiliklerinden önce şarkılar söylediler, sonra da el ele tutuşup oyun oynadılar. Elele tutuşup ileri geri giderek çok düzgün aynı zamanda  sözlerle söyleyerek oynamaları ilginç. Bir oyunmuş gibi görünmekle birlikte bir kaç oyun ardı ardına oynadıkları için uzun da sürüyor. Oyunun adı:Tımurağa, Dizinin başındaki ile sonundaki çocuklar çok güzel oynuyor. Onları ben çok beğendim. Kardeş mi ne, birbirlerine de çok benziyorlar. Çalgıları mandolin. Melodi çok basit. Mandolin çalanlardan çıkarmaya çalışanlar oldu. Akordiyonla rahatça çıkaracağımı sanıyorum. Bir daha gelirlerse alıp akordiyonu çalacağım. Çalışmaları durdurup baktığımız için Behire Öğretmen sinirlendi. Gerçekte onların gürültüsü, onlara bakan çocukların bahçede toplanması, bizim çalışmamızı gölgeledi. Öğretmen pek bir şey demedi ama  oyunları bizim engellememizi bekler gibi bir durum takındı. Ancak bizim gruptan kimse olumsuz bir tavır takınmadı. Tersine  oynayanlara yaklaşanlar oldu. Onlar oyunları bırakınca büyük bir kaynaşma oldu. Kalabalık bir  grup çeşme yönüne doğru gitti.

Öğleden sonra okul bahçesinde tezgah kurup  çalışmaya başladık. Marangozluk yapıyoruz. Yemek masası, oturak. Yığınla  kavak ağacı geldi. 15 masa 30 kanepe  yapacağız. Ali Yılmaz Öğretmen bizi özlediğini söyledi. 6 arkadaşız:Mehmet Aygün, Yusuf Asıl, Hasan Üner, Orhan, Mehmet Başaran. yaş kavak ağaçlarını kesmek zor, Destere işi çoğunlukla bana kalıyor. Oldukça yoruluyorum. Mustafa Güneri Öğretmen burada da  sık sık yanımıza geldi. Her geldiğinde dolaylı olarak geçmişle  bir  ilişki kurup yaptıklarımızdan memnun kaldığını söylüyor. ”Arkadaşım Nejat İdil sizi  çok iyi yetiştirmiş!”deyişi hoşumuza gidiyor. Ne var ki, bu sözü marangozluğumuz için diyorsabizi Hamdi Bağ, Naci  İnan, İrfan Evren öğretmenler yetiştirdi. Okul müdürü olarak arkadaşı Nejat İdil’i biz de çok seviyoruz ama o  bize çok başka beceriler kazandırdığı için seviyoruz….

Paydosta Pazarörenliler gene geldi gene aynı oyunları oynadılar. Dizi başlarındaki oyuncuları tanıdım, baştakinin adı Veli, soyadı Dalak. Arkadakinin ise adı Hüseyin soyadı Öztürk. İkisi de uzun boylu, güleç yüzlü insanlar. Timurağa oyunlarını alordiyonla çaldım, şaştılar. Akordiyon görmemişler galiba ilgiyle dinlediler. Yalnız onlar değil bizim arkadaşlar da şaştı. Kızlar kapı önüne çıktı. Nahide Akalın Öğretmenle ablası da pencereden gülerek baktılar.

Akşam yemeğinde Pazarörenlilerle Ladikllilerin  karışık oturmaları ilgimizi çekti. Samsun-Ladik müdürü Nurettin Biriz bize biriz miriz dedi ama  biriz sözlerini duymamış olan Pazarörenliler  birliği kendiliğinden becerdiler: “Yarın birlikte oynarlarsa kimse şaşmasın!”dedim. Arkadaşlardan yüzüme tuhaf tuhaf bakanlar oldu: “O öyle istiyor belki!” diyen de  çıktı ama  aldırmadım. İnsanlar, karşısındakileri kendisi gibi düşünür, sev giyle yaklaşırsa anlaştığı gibi el ele tutuşup oynar da!”.

Yemekten sonra Julien’nin  ne yapacağını merak ederek kitabı okumaya başladım. Julien, Renal  ailesi yanına girmeden önce bir süre kilisede kalmış, orada iyi izlenimler bırakmışmış. Kendisini seven, başarılı olacağına inanan papazlar vardır. Örneğin  Abbe Pirard bunlardan biridir. Onun da  yardımıyla Julien gene kiliseye döner. Kilisede üç yüz yirmibir öğrenci vardır. Bu kalabalık içinde  Julien başarılı olur, özellikle Latince’de üstüne yoktur. Ancak kiliseye girmek üzere geldiğinde, kiliseye girmeden önce tanımadığı bu kentte yalnız yalnız dolaşırken  yemek yemek üzere bir yere girer. Girdiği yer, kabadayıların bulunduğu bir yerdir. Tezgahtaki kızla konuşurken, kızın belalılarından biri Julien’e takılır. Olay büyümek üzereyken önlenir. Yardım amacıyla kız kendisine bir kart vermiştir. Julien kartı saklar. Kiliseye girdiğinde, oranın  yöntemlerine göre   papaz adaylarının  eşyaları aranırmış. Julien’in çantasından tezgahtar kızın kartı çıkınca, bu büyük bir sorun olur. Buna karşın Julien başarılı  sayılmıştır. Julien papaz olmak için can atarken, Bayan Renal’i de unutmaz Onun izindedir. Bu arada büyük bir  dinsel tören düzenlenir. Julien bu törende önemli görevler üslenir, kendisini sevenlerin yardımıyla başarılı olur. Kendisine yeni görevler bulunur. Onun gönlü yükseklerde uçar. Daha yükselmek için Paris’e gitmelidir. İşte bu olanak doğmuştur. Törendeki başarılı çabaları sonunda Paris yolu açılır. Uzun, uzun olduğu ölçüde sıkıntılı bir yolculuktan sonra Paris’e ulaşan Julien’i, koruyucu papaz Abbe karşılar. Papaz  Abbe Pirard ünlü Marquis de la Mole’e Julie’ni över, yanına almasını ister. Dediğini yaptırabilmek için de Julien’in adından önce özelliklerini anlatır. Marquis papazın sözünü kesip, ”Siz Julien Sorel’den söz ediyorsunuz!”diyerek papazı susturur. Papaz şaşırır, Marquis’e sorar:”Siz nereden biliyorsunuz?Marquis söylemez. Böylece Julien Paris’te işe girmiş olur. Artık, düşlediği yükselme yolu açılmıştır. Latince bildiği gibi, tarih, felsefe, konularında da  oldukça gelişmiştir. Voltaire, Rousseau, J. Lock’tan söz ettiği gibi Tacitus, Horatius’tan Latince şiirler okuyabilmektedir. Bu durumu Julien’i içine düştüğü çevrede  çabuk ünlendirir. Çevre varsılların, bir bakıma da tembellerin çevresidir. Onlar  ünlü olmak için çalışmazlar, daha doğrusdu ünlü olmaya gereksinimleri yoktur, doğuştan ünlüdürler. Ünleri  baba adından ya da krallara yapılan hizmetlerden, dolayı bir asalet ünü almışlardır. Bu sürer gider. Akıllarınca asildirler ama hepsinin akıllı olduğu söylenemez. İşte böyle bir ortamda Julien göze batacak ölçüde tanınmıştır. Bu göze batma  olumlu olduğu ölçüde belki de daha fazla olumsuzluk olarak gelişmektedir. Julien çalışkandır, bu özelliği  Marquis’in gözünden kaçmaz, ona güven gösterir, gelişmesini  sağlayacak işler yaptırır. Aile içindeki konumunu geniş tutar. Oğlu ile denk  tutacak ölçüde yakınlık gösterir. Yaptığı işlerdeki becerisi nedeniyle, dış ülkelere bile gönderir. Julien bir papaz adayı olmaktan öte içine girdiği  insanlar gibi yukarılara tırmanmayı istemektedir. Tarihte böyleleri vardır, örneğin  Richlio bir papazdır ama büyük bir devlet adamı da olmuştur. Julien   seçkinlerle tartışırken bir yandan da  aydınlatıcıları severek okur. Örneğin Voltaire’in tüm kitaplarını kitaplıkta görünce  sonsuz bir sevinç duymuştur. Ancak ailede bir    kitap  sever daha vardır, Mathilde. Mathilde Marquis’in kızıdır, özgürce yetiştirilmiş ancak benzerlerine göre daha zeki, daha uyanıktır ya da uyanık olmak istemektedir. Çevredekilerin Julien yakınlaşmasına karşın  Mathilde tartışmalara katılmasına karşın Julien’e kadın olarak  uzak durur. Julien bu duruma üzülür. O kolay elde etme düşüncesindedir. Bayan Renal onun için bir ölçü olduğundan Mathilde Julien’i çileden çıkarır. Jılien bir olanak yaratıp Bayan Renal’e gider, her şeyi göze alıp adeta zorla odasına girer. Bayan Renal’in  karşı koymalarına aldırmaz. Zaten bayan Renal’de gerçekten karşı koymak niyetinde değildir. Julien dönünce yeni bir görevle uzaklara  gider. Aklı fikri Mathilde’yi elde etmektir. Gittiği yerde bir Rus prensi  ile tanışır general Korasoff. Korasoff kendini, eski bir asker olmaktan öte kadın kandırma uzmanı olarak tanıtır. Julien durumunu Korasoff’a açmaktan kaçınmaz. Korasoff Julien’e  sayısız örnekleri anlattıktan sonra yazılmış mektuplar verir. ”Bu konuşmaları dinleyen, bu mektupları okuyan bir kadının karşı koyması düşünülemez!”diyerek Julien’i cesaretlendirir. Julien dönünce Mathil’de üstüne bu yöntemleri dener, sahiden de başarılı olur. Julien önce bayan Renal’e yaptığı gibi zorlayıcı bşir diretmeyle Mathilde’nin odasına girer. Sonra sonra da Mathilde Julien’in odasından  çıkmaz olur. Olay duyulur ama çevreye yayılmaması için bir süre  susulur. Ancak Mathilde gebe kalır. Artık gizlenecek bir durum kalmamıştır. Mathilde Julien’le evlendirilirse asaleti elden gidecektir. Anne-baba buna razı değildir. Öte yandan Mathilde Julien’i sever, ayrılmak istemez dahası ayaklarına kapanır, ”Ben senin kölenim!”der. Marquis’in ünü iki paralık olmak üzeredir. Bir süre çare düşünülür. Sonunda  bol paralar gözden çıkarılarak Julien’e asalet belgesi alma yolu denenir. Bu işler yoluna konmaya çalışılırken güncel işler, doğal yaşam sürdürülür. Marquis’e imzasız mektuplar gelir. Bunlardan bir tanesi, bayan Renal’den gelmiş olabilir. Bu Julien’i çıldırtmaya yeter. Julien bayan Renal’den öc almak için, Verrieres’e koşar. Bayan Renal kilisede dua ederken Julien iki el ateş eder, öldü sanıp çıkar güvenlik güçlerine teslim olur. Bayhan Renal  ölmemiştir. Olay büyük bir skandal olarak çevreye yayılır. Eski dostlar yardım için Julien’in yanındadır. Ancak karşıtları da  dirence geçmişlerdir. Durum bir yandaşlar savaşına dönüşür. Julien, öldürme amacıyla ateş ettiğini söyler, sözünden geri dönmez. bayan Renal’in öldüğünü sanmaktadır. Oysa bayan Renal ölmemiştir, yarası da pek önemli değildir. Olayı duyan Mathilde gelir, avukatlar tutar, araya adamlar koyar, Julien’in ifadesini değiştirtmeye çalışır. Julien ifade değiştirmez. Mahkemesi olur, başı kesierek öldürelecektir. Sayılı günler beklenir. Julien günah işlediği düşüncesindedir, bayan Renal’den özür dilemek ister. Mathilde Julien’i kocası olarak bilir, ona öyle yaklaşır. Varını yoğunu  harcayarak son görevini yapmaya çalışır. Halka bağışlarda bulunur. Julien’in  sevdiğini söylediği bir mağara vardır. Çocukluğunda oraya gidip  çok mutlu olduğunu söylemiştir. İlginç bir rastlantı, Mathilde’nin de geçmişinde bir mağara olayı vardır. Atalarından biri 1574 yılında kraliçe  Marguerite tarafından başı kesilerek öldürülmüş. Kraliçe sonra bu başı siyahlar giyinmiş olarak kucağına alıp bir tepeye kendisi gömmüş. Gömülen baş, Mathilde’nin  büyük büyük dedesi La  Mole’dur. . Bu olayı ailede de en çok  Mathilde önemsemektedir. Belki de bu öykü nedeniyle benzer bir durum hazırlanır. Julien’in başı kesilinse Mathilde siyahlar içinde kesik başı alıp Julien’in sevdini söylediği mağaraya gider, kendi eliyle gömer. ayrıca azırlattığı  mermer heykellerle mağarayı donatır. . Mathilde olağanüstü bir sabırla Julien için gereken dinsel sorumlulukları yerine getirmiştir. Bayan Renal, acıya dayanamaz, Julien’den 3 gün sonra çocuklarını severken kalbi durmuş olarak, eli çocuğunun başında ölü bulunur.

Kitabı kapatınca gerçek insanlardan ayrılmış gibi  oldum. Arkadaşlarım bana yabancı gibi geldi. Bir süre burnumun delikleri yanar gibi oldu. Bir kitap mı okudum yoksa yaşayan bir grup insandan mı ayrıldım?Bunu düşündüm. Yalnızlık duygusu içinde bir süre öyle oturdum. İsmet, ”Dayı, Pazarörenlilere akordiyon çalacak mısın?Sormaya geldiler, dediği zaman baktım kaldım:Ne akordiyonu. ?dediğimde Mathilde siyahlar içinde karşımda duruyordu. Burnuma kaşıdım, dudaklarımı ısırdım, birden elimi sıraya vurdum. Avucumun yandığını duyunca İsmet’e bir daha sordum, Ne akordiyonu? İsmet, çocukları gösterdi. Veli ile bir arkadaşı beni bekliyormuş, çıkıp konuştum, ”Siz gidin ben geliyorum!” Pazarörenliler  yarın akşam gene gösteri yapacaklarmış, benim akordiyonla  çaldığımı söylemişler, onlar için de bir yenilik olacakmış, çalmaya söz verdim, döndüm. Bu bir bakıma iyi oldu, kitabı bıraktım, Julien, bayan Renal, Mathilde, Abbe Pirard, Vera  ya da Judo dağları, papaz Chelan, Doubs ırmağı, Verriers Dük de Castrie’in dedikleri(Dük, d. Alambert ile J. J. Rousseau yılda 1000 frank kazanamazlar ama gene de her konuda fikir yürütürler, demiş. )gözlerimin önüne geldi geldi gitti. Yazar Stendhal’ı daha önce hiç duymamıştım. Kitabın sonu çok acıklı bitti ama girişi çok güzeldi. Küçük Verrieres kasabası ne güzel anlatılıyor. Yazar, bildiğimiz sözleri kullanıyor ama o sözler, bildiğim sandığım varlıkları bana  bildiğimden daha güzel gösteriyor. ”Kırmızı kiremitle örtülü, sivri çatılı beyaz evler, küme küme kestane ağaçları. . . Ben de köyümü anlatsam ne yazarım acaba?Gerçekte benim köyümde de yazılacak güzellikler var:Kestane ağacı yok ama gümüş yapraklı, rüzgarda ışıl ışıl sallanan arkası önü değişik renkte kavak  ağaçları var. Ben bunları düşünürken arkadaşların konuştuklarını duymaya başladım, kızlardan söz ediyorlar. Arkadaşlar bu  kitabı okuyup, Mathilde’yi tanısalar gene böyle konuşurlar mı acaba?Ya Mathilde gerçek olsa, Julien ile  tartıştığı gibi bizimle tartışsa onunla konuşabilir miyiz acaba?1574 tarihinde  ailesinden birinin ölümünü, ölüm nedenlerini biliyor, olayı kafasında yaşatıyor. Bana, dedemi sorsalar yanıt veremem. Onunla nasıl konuşurdum?Arkadaşlar yatmak için kalkınca ben de kalktım. Çoktandır ayrı yerlerde oturduğumuz arkadaşım Halil Basutçu, geldi “Hasta mısın, yoksa çok mu yorgunsun? diye sordu. Kitabı göstererek ona doğruyu söyledim:”Şimdiye dek okuduğum kitaplar içinden bu beni en çok etkiledi!”dedim. Halil güldü, ”Sen kitaplardan pek etkilenmezdin, ne oldu sana aşık mısın yoksa?” dedi. ”Aşık olsaydım, bunu okuduktan sonra hemen vazgeçerdim, aşıkları öldüren bir kitap!”dedim. Halil gülerek Mustafa Saatçı’ya bağırdı, ”Bak seni akıllandıracak bir kitap var burada!”dedi. Gitmek üzere kalkanlar da geri dönüp kitabı görmek istediler. Okumak isteyenler oldu. Kitabın üstüne İsmet’in adını yazmıştım, gösterdim:Sahibi verirse okursunuz!”dedim. Biraz toparlanarak gittim yattım. Bayan Renal’ı anımsadım;13 yıl evli kaldığı kocasını, üç oğlunu düşünmeden nasıl böyle bir duruma girer?Mathilde’yi giderek  hoş görmeye başladım. Gene Emine ablayı anımsadım;o da bir bayan Renal olabilir mi?Çok sevdiğini söylediği bebeğini düşünmeden böyle şeyler yapar mı?İçim cızladı. Heideröslein’ı okudum. 2. dörtlük bir türlü aklıma gelmedi. Bahçede fısıltılar oldu, uyanık olduğumu görmemeleri için ters dönüp uyur gibi yattım…. .

 

17  Haziran 1941  Salı

 

Sabahleyin Orhan ”Neden öyle ters yattın?” diye sorunca, kıpırdamadan, yattığım gibi  uyuyup kaldığımı  anladım. Olayları gene anımsadım ama bu kez bayan Renal’in ölmüş olmasını yerinde bularak, onu olay dışına çıkardım. Mathilde’yi zaten pek suçlu  görmüyordum. Acaba zamanla gene neşesine kavuşacak mı? gibi sorular sorarak, dünkü  üzüntülerimden  kurtulmaya çalıştım. Kitabı da İsmet’e överek verdim. Kahvaltıda yeni  konuklar geldiğini öğrendik. Kars-Cılavuz’dan 20 öğrencilik bir grup gelmiş. Gelenlerin giysileri bir birine benzediği için gözle ayırmak zor. Kahvaltıdan sonra biz çadırda toplandık. Dersimizi soranlara  boş, diyemediğimizden, ”Matematik!” diyoruz. Gerçeği bilmeyenler”Ay, bu sıcakta matematik dersi olur mu?”diyorlar. İşin ilginç yanı ben bu sıcakta matematik çalışıyorum. Yeni bir konu öğrenmesem bile eskileri tekrarlıyorum. Kitaplarımdaki geometri sorularını hep yaptım. Çözemediğim cebir problemleri var, nedense onların üstüne bir türlü gitmedim, öyle kaldı gibi. Bugün  kendimi sıkmak istemiyorum, onları gene bıraktım. Orhan’la Almanca sözler aradık:die Grenze=Sınır, hudut. . der Fluss=Nehir, schlau=kurnaz. , hinab=aşağıya, dauern=devametmek, zurück=geriye, zu  viel=pek çok, erfinden=icat etmek, tapfer=cesur, drücken=sıkıştırmak, eröffnen=açmak, schnitzen=oymak Orhan bunlarla cümle yapacak, sorularda kullanacak. on iki sözcük uzun zamanımızı aldı. Lügatten sözcük seçmeyi bile tam beceremiyoruz.

Öğle yemeğinden sonra okul önünde konuklar gene toplandı ama onlardan bir öğretmen oyuna izin vermedi, topluca gittiler. Behire Öğretmen sevindi, ”Her gün her gün gelip burada oynayacak mı bunlar?dedi. Dört telde de birinci parmakları basmaya başladım. İşbaşı yapınca masalara devam ettik. Mustafa Güneri Öğretmen geldi, yapılan altı masayı taşıttı. Altı da kanepe yapmıştık, Mustafa Güneri Öğretmen  ivedi olarak altı kanepe istedi, masaları bırakıp kanepe yetiştirdik. Paydosta Pazarörenliler geldi. Akordiyonu çıkarıp Timurağa oyun havalarını çaldım. Bir süre benim çalışıma uyamadılar. Melodi ritminden değil akordıyon sesini yadırgadılar. Birkaç kez  çalınca anlaştık. Çok sevindiler. Oyunları yöneten Veli ile iyi anlaştık. Veli adı benim hoşuma gitti, bizim köyde de  bu  ad çoktur. Anımsadıklarımdan bazılar:Bodur Veli, Kel Veli, Abbas Veli, Koca Ali Veli, Kara Veli, Şişman Veli, Dede Ahmet Veli, Nadar Veli. Belki daha var ama  aklıma bunlar geldi. İsmet’in köyünde de  tanıdıkların var:Karaburun Veli, Soti Veli. Nedense bizim okulda bu addan kimse yok.

Yemekten sonraki okuma saatinde konuk öğrencilerin oyunları konu oldu. Samsunlularla, Karslılar oynamadılar ama onların da oyunları varmış, cumartesi akşamı için hep birlikte eğlenmeyi düşünüyorlarmış. . Bizim arkadaşları gene bir  tasa aldı:Bizden de oyun isterlerse, ne yapacağız? Ben güldüm, ”Her zaman aynı  laflar. ”Ne yapacağız?”Biz de oyundan başka bir şeyler yaparak katılırız. !”Fettah Biricik, çoktandır bana karşı olmuyordu, dayanamadı, ”Sen akordiyon çalıp kurtulacaksın!”dedi. . İsmet, sanırım bana arka çıkmayı  düşünmeden, Fettah’a, sen de kalkıp oynarsın!” deyince  küfürle karşılaştı. Fettah, eskiden kendisine yapılan takılmaları aklından çıkaramadığından, İsmet’in  kasıtlı söylediğini anlamış. Sefer Tunca, Arif Kalkan, Mehmt Yücel araya girdiler, kavga önlendi. Ancak, beklenmedik bir öneri geldi;Ali Güleren, Fettah’a “Sen neden böyle sinirleniyorsun, kalk oyna!”dedi. Fettah gene sinirlendi, ”Kaz Ali ben oyuncu muyum?” diye bağırdı. Bu kez de Ali Güleren ayağa kalkıp bağırdı:Başkaları oyuncu mu?Bu kadar insan çıkıp oynuyor, onlar oyuncu mu oluyor?”Fettah sustu. Mustafa Saatçı, Yusuf Asıl, Abdullah Erçetin, Bekir Temuçin, Kadir Pekgöz, Ali Güleren’i alkışladılar. Fettah Biricik’in “Ben oyuncu muyum?”deyişine takılanlar oldu:”Oyuncu olmadığına göre bari oynatıcılığı üslen, sana bir ayı bulalım, onu oynat!”Sessiz duran arkadaşlarda gülmeye başladılar. İsmet gene konuştu:Ben ayı olurum!”İsmet’e “Kalk, nasıl oynayacağını azıcık göster!”dediler. İsmet koşulunu  kesin söyledi:”Ayı kendiliğinden oynamaz, ayıcı onu şarkılarıyla oynatır, Fettah şarkısını söylesin , kalkayım!”Fettah sustu. Bu kez Mustafa Saatçı:Şarkısını bana öğretin, İsmet’i ben oynayayım!”Mustafa Saatçı bunu dedi ama dediğine hemen pişman oldu. ”SS ayıcıya varmaz, avucunu yala!”dediler. Mustafa Saatçı sözünü geri aldı. En çok  neşelenenlerden Yusuf Asıl’la Kadir Pekgöz “Ayıcı aranıyor!”diye yüksek sesle konuşurken Selçuk Korol  öğretmen çadırın kapısından başını uzattı, ”Ne o Trakyalılar, Kakava hazırlığımı yapıyorsunuz?Onun zamanı geçti ama, birilerine hergün bayram  örneği  kakava da yapılabilir!”dedi. Hepimiz sustuk, öğretmen, ”İyi ki çadırınız uzakta, siz başkalarını bayağı bayağı rahatsız edecek derecede  gürültülü çalışıyorsunuz!”dedi. Arkasından da “Herkes yattı!”diye ekledi. Sami Akınsı, ”Buradan zil duyulmuyor!”diyecek oldu. Öğretmen, Sami’ye baktı, ”Bu gürültüden zil değil top bile duymazsınız!”dedi. Çadırın önüne çıkıp durdu. Önünden birer ikişer geçip  okul bahçesindeki  çadırımıza  yöneldik. Çadırla musluklar bir birine zıt köşelerde. Büyükçe bir dikdörtgen açı ortayı çiziyoruz. Kızların kapısına yakın geçiyoruz. Kızların kaldığı odalar iç tarafta kalıyor. Okul koridoru bizim tarafta. Böyleyken birileri her akşam, ”Şunu gördüm, bunu gördüm, gibi tevatürler üretiyor. Bu akşam birine tanık oldum. Arkadaş önümden gidiyordu. Az geri kaldım. Okul tarafından  hiç kimse girip çıkmadı. Çadıra girdiğimde arkadaş iki kızın adını verdi, onlar musluklardan  su alıyormuş. Çadıra girince bana sordular, ”Sen de gördün mü?”Ben hiç duraksamadan, ”Ne görmesi, arkadaş yürüyüp gitti ama ben durdum, onlarla bir süre konuştum!”dedim. İnananlar oldu. Az sonra arkadaş, yalan söylediğini açıkladı. Arkasından da benim de yalan söylediğimi ekledi. Bu kez ben, ”Az önce yalan söyleyen şimdi  bana  yalancı!”diyor. Musluklarda beraberdik, oysa o benden önce geldi, ben neden geciktim?Onu söylesin, ondan sonra bana yalancı desin!”dedim. Herkes sustu. Oysa düpedüz yalan söylemiştim. . Böyle dedim ama, dediğime de pişman oldum. Kendi kendime sordum, ”Bundan ne kazandım?Üstelik zor durumda bıraktığım Abdullah Erçetin sevdiğim arkadaşlardan biriydi. Onun gönlünü almayı bir süre  düşündüm. Başkaları yapınca ayıpladığımı kendim neden yapıyorum?Bir süre uıykum kaçtı……. .

 

Bir Köy Enstitülü