6 Haziran 1941 Cuma….
Mustafa Saatçı, yatağına oturmuş, ”Bugün kesinlikle Çoban Mehmet gelecek. Düşünüyorum, ağaca bağlanan eşeği mi kesecek, yoksa hala ağacı kesmeye mi devam edecek!”Mehmet Yücel bağırdı:”Hafız Mustafa, senin bu konuştuklarını duyarsa, sanırım senin dilini kesecek!”Halil Basutçu anımsattı:Hani bu tür şakalar yapılmayacaktı, söz ferdiniz, unuttunuz mu?Mustafa ranzadan atladı, ”Ben sözü yerde vermiştim, şimdi anımsadım, deyip çıkı. Müzik öğretmenimiz nöbetçi, masalar arasında gezdi, tanıdığı çocuklara gülümsedi. Yusuf Asıl Sefer Tunca’ya, ”Sen de mandolin çalışıyorsun, öğretmenin sana neden gülümsemedi?” diye sorunca, İmsek, Seferden önce yanıtladı, ”Seferden korktuğu için!”Mehmet Yücel, Hilmi Altınsoy bu söze takıldılar;”Sefer korkulacak bir insan mı ki?”Sefer sinirlendi:Sizin konuşacak başka sözünüz yok mu?Öğretmen oturan tüm öğrencilere gülmek zorunda mı?”Ne söylerse söylesin, salt gülmek için söz söylemiş olanlar gülmeyi sürdürdüler. Dersimiz gene boş, işe çağrı beklerken Reşat Tekinay öğretmenin geldiğini gördük. Bizim masaların yanından geçerken İsmet kalkmıştı, İsmet’e “Size geliyorum, bugün gene beraberiz!”dedi, geçip gitti. İsmet söylenenden bir şey anlamadı. Sefer Tunca İsmet’e “Al işte birisi sana tebessüm etti, için rahat olsun!”dedi. Arkadaşlar açıkladılar. Öğretmen İsmet’in iş grubunda olduğunu düşünmeden söyledi. Biz dersliğimize gittik, az sonra Reşat Tekinay öğretmen geldi, öğretmenin boyu çok kısa olduğu için hemen sıfat yakıştırdılar:Bücür. Daha önce Bekir arkadaşımıza diyorlardı. Bekir Temuçin durumdan memnun. Öğretmen çadıra girerken biz ayağa kalktık, ”Günaydın bekliyoruz. Öğretmen tökezler gibi yaptı, ”Kusura bakmayın, şu çadır olayından bıkmışım, girerken ürperiyorum!”dedi. Yerimize oturduk, ama pek de sevimli bulmadık bu ilk gün konuşma başlangıcını. Öğretmense askerlikte hep çadırlarda kaldığı için, öyle söylediğini anlatmak için böyle bir giriş yapmışmış. Arkadaşlar, ”Siz askerliğinizi yaptınız mı?diye soran oldu. Sorulduğu için değil anlatmayı tasarladığı için öğretmen çadırdan başladı, en eski, delik çadırlardan padişah otağlarına dek çadır türü barınakları anlattı. Derslerimizin iki saati çadırda çadırları konuşarak geçti. Kanuni Sultan Süleyman’ın otağının çok büyük olduğunu, elçileri orada kabul ettiğini anlatınca, Yavuz Sultan Selim’in çadırını, Fatih Sultan Mehmet’in çadırını tahmin etmeye çalıştık. Öğretmen gene dönüp Kanuni’nin çadırı en büyük deyince ben parmak kaldırdım, , Kanuni Sultan Süleymanın çadırı için memleketimizde belki ama dünyada en büyük diyemeyiz, örneğin, Napolyon’un çadırı daha büyüktür!”dedim. Öğretmen bana sordu, ”Neden?”Öğretmen’e, ”Siz Kanuni Sultan Süleyman Viyana kuşatmasına 200 000 kişilik ordu ile gitti dediniz. Oysa Napolyon Bonapart Moskova’ya 1. 000, 000 kişilik bir ordu ile gitmiş. !”öğretmen birden sinirlendi, ”Bunlar yalan yazılar, bunlara siz de inanıyorsunuz!”diyerek kalktı, kitaplarını topladı. ”Hava biraz sıcak ama b ir gölgelik yerde çevremizi inceleyip değerlendirelim, ben biraz araştırma yaptım, öğrendiklerimi size de aktarayım!”deyip önümüze düştü. Okulun arkasından köy tarafına doğru yürüdük. Okula getirdiğimiz Beşkavak kaynaklarına doğru oldukça yürüdük. Bir set üstünde durduk. Öğretmen elindeki notlara bakarak karşıdaki Lalabel tepelerini, onun arkasında yükselen dağlara Elma Dağı dendiğini, yamacında bulunduğumuz dağı İdris Dağı olduğunu, Batıya uzanan sıra dağların köye adını veren Hasan Dağları olduğunu, üstünde bir yatır bulunduğunu, oralarda savaşlar yapılmış olduğunu anlattı. Coğrafya bilgisi olarak, dağ, tepe, ova, düzlük, yayla, terimlerini tekrarladı. Bunları defterlerimize yazmamızı, Hasanoğlan köyü nüfusunu, tarihini, hanesini bilmemizin yararlarını söyledi. Yuvarlak olarak köyde 1300-1400 insan yaşadığını, 250 dolayında aile(Hane) bulunduğunu, çok eski bir köy olduğunu anlattı. Bunları daha önce öğrenmiştik ama, öğretmenin tekrarlaması daha iyi oldu. 4 Mehmet gene bir kurnazlık yaptı, öğretmene, ”Köyün nüfusunu yuvarlak olarak 1400 dediniz, bundan sonra soranlara 1660 diyebilir miyiz?dedi. Öğretmen önce “Anlamadım?” diye sordu hemen arkasından, ”Tabi tabi!”dedi, ”Mademki bu köydeyiz, yurttaş olarak biz de burada sayılırız!”Bu kez de Yusuf Asıl sordu, ”Okulumuz köyün kenarında kuruluyor diye biz o köyden mi sayılacağız. Kepirtepe de Yeni Bedir köyü yakınındaydı ama biz kendimizi o köyden saymadık!”dedi. Yeni bir tartışma çıktı. Yeni Bedir Kepirtepe arası ile burada kurulacak okul köy arası karşılaştırıldı, Yeni Bedir Kepirtepe arasını km olarak doğru dürüst kimse veremedi. Burasını da Orhan’la ikimiz verdik. Yakınına gittiğimiz Beşkavak’la köy okulu arası 2 km. Hasanoğlan köyü ile yeni okul arası da o kadar!”dedik. Konuşa konuşa döndük. Öğretmen çok memnun kaldı, bizim masamıza oturdu. Yemekte nedense benim Napolyon ordusu için verdiğim sayıya değindi. ”Napolyon’un Moskova kuşatması, karışık bir konu, Napolyon’la birlikte m Rusya’ya daha 5-6 devlet savaş açmış. Bunların ordularını katınca sayı milyona ulaşıyor ama, bu devletler askerlerini gerçekten gönderdi mi?Bu tam bilinmiyor. Söylediklerini pek anlamadım ama benim söylediğim sözler üzerinde durması beni sevindirdi. Öğleden sonra biz de okul yerine zemin tesviyesine gittik. Bina yapılacak yerin, benim bildiğim, bizim köyde sık sık yapılan harman tabanı düzeltmesine benzer işe burada zemin tesviyesi deniyor. İp geriliyor, su terazisi ile ip düzgün geriliyor. İple yer arasındaki yükseklik farkı kazılarak sıfırlaştırılıyor Bunu burada yapmak Kepirtepe’ye göre daha rahat. Toprak daha kolay kazılıyor. Ancak taş olan yerler de çıkıyor. O zaman işler biraz zorlaşıyor. Şimdiye dek 6 bina yeri hazırlanmış. Bu sayı on olacakmış. Namık öğretmen’le Mustafa Güneri öğretmen geldi. Ben su terazisi ile ipi gerdiriyordum. Mustafa Güneri ne yaptığımı sordu. Anlattım. Bunu başka türlü yapamaz mıyız? diye sordu. Yapabileceğimizi ancak, o yöntem de daha çok ölçmek zorunda kalacağımızı söyledim. Mustafa Güneri öğretmen, ”Nasıl yani anlamadım, anlatır mısın?dedi. Anlattım. Düzelecek yerin bir noktasın esasa alırız. O noktadan köşelere kazarak gideriz. Kazdığımız yerleri sık sık ölçerek bir saptama yaparız. Saptanan bu yere uyacak şekilde genel kazmaya geçeriz. Namık öğretmen beni öven sözler söyledi. Mustafa Güneri de beni iyi tanıdığını, rahatsız olduğumda telaşlanıp ilgilendiğini, müdür beye de bilgi verdiğini anlattı. Bu kez sözü Sili ustaya getirip, ”Sili bu işlerin profesörü, ondan olabildiğince yararlanmaya çalış, ondan hepimiz çok şey öğrenmeliyiz!”Namık öğretmen de inşaatlar başlayınca İbrahim’i çatı işlerine alacağız, Kepir’in çatı ustalarından biridir o, onu bırakmayız!”diyerek bana baktı. Namık öğretmen beni unuttu sanıyordum. burada karşılaşmamıza çok sevindim. Öğretmenlerin durup benimle konuşması, beraber çalıştığımız 2. sınıf öğrencileri üstünde çok olumlu etki bıraktı. Onlar gittikten sonra dediklerimi daha candan yapmaya başladılar. Aralarında nöbetlerimden tanıdıklarım var onlar zaten çok saygılı. Az da olsa hiç karşılaşmadıklarım de var, bu kez onlar da ötekiler gibi daha titiz davranmaya başladılar. Akşam yemeğinde bir yeni haber yayıldı, yarın Hasan Ali Yücel gelecekmiş. Çocukların çoğu büyük sevinç gösterdi. Onların gösterdiği sevince bizim katılmadığımızı görenler sordular. Bize daha önce geldiğini, kendisiyle konuştuğumuzu anlattık. Bizim arkadaşlardan da yakından görmeyenler varmış. Bize geldiğinde Kepirtepe büyük bina yapımı sürüyordu. Arkadaşlar işbaşında olduğundan çoğu ya uzaktan görmüş ya da hiç görememiş. Oysa biz okul kapı, çerçeve işlerini Lüleburgaz’daki okul bahçesinde yaparken yanımıza geldi. Bana, ”Neden sen arkadaşlarının yanında değil de buradasın?diye sordu. Ben de, orada elektrik yok, makineleri çalıştıramıyoruz. . ”Makinesiz çalışın!”dediğin de, ”O zaman bina işleri gecikir, ders yılına başına binamızı yetiştiremeyiz!”dedim. Bu kez hemen yakınımdaki Hamdi Bağ öğretmene bunu iyi yetiştirmişsiniz, laf altında kalmaya niyeti yok!”demişti. Hemen oracıkta Lüleburgaz belediye başkanına, ”Sayın Başkan, okula elektrik ulaştırmayı düşünüyor musun?!”diye sordu. Belediye başkanı Kemal Bey söz verdiği halde Kepirtepe’ye elektrik ancak kendi çabalarımızla gelebilmişti. Hasan Ali Yücel’in gelişi öğrencilerde yeni bir canlılık uyandırdı. Yemekte küçüklerin coşkusuna katılmayan arkadaşlar, giderek sözü Hasan Ali Yücel’e çevirdiler. Okullardaki resmi, kaşları, imzası, derken şiirleri ortaya getirildi. . Benimse gözümün önüne Lüleburgaz’da okul bahçesinde bir sürü adamın önünde yürüyen arada arkaya ya da yana dönüp soru soran bir insan geliyor. O insanı, duvardaki resimle doğrudan doğruya ilişkili düşünemiyorum. Uzun zaman konuşuldu sanırım, uykum arasında İsmet’in sinirlenip küfrettiğini duydum. Ne dediğimi tam bilemiyorum ama, küfretmenin ayıp olduğunu, Kültür Bakanı(Milli Eğitim Bakanı) konuşulurken küfrün geçmemesi gerektiğini söylemeye çalıştım. Bu arada gülenler oldu, bana güldüklerini anladım ama neden güldüklerini pek anlayamadım…. .
7 Haziran 1941 Cumartesi….
Yatarken Hasan Ali Yücel kalkarken gene Hasan Ali Yücel. İyice anımsadım, Lüleburgaz’da da böyle olmuştu. Geldi gelecek derken iki gün geçmişti. Herhalde gelmeyecek, derken bir öğle üstü çıkıp gelmişti. Gene öyle olabilir. 2. sınıflar planlar hazırlamış, sorular soracaklarmış:Kepirtepe’ye ne zaman döneceğiz. Bizim müdürümüzü neden orada bıraktınız?Biz izinli gidemeyecek miyiz?Bizim sınfta soru sorma hevesi yok. Sami Akıncı önerdi, öğretmenlerimizin tamamlanmasını isteyelim. . Kitaplığımız olsun. Ankara’yı gezip tanıyalım. Dersliğimize girdik. Bugün, Reşat Tekinay öğretmenin gerçekten dersi var. Az sonra öğretmen geldi. Hasan Ali Yücel’in geleceğini o da çocuklardan duymuş, böyle söylentiler hep çıkar!”dedi, konuşmasına başladı. Dünkü gezimizin de bir coğrafya dersi oluğunu söyledi. Coğrafya dersinin daha yaralı olması, rahat işlenmesi için haritaların, atlasların olması gerektiğini, bizde ise karatahta bile bulunmadığını söyledi. Arkadaşlar güldüler. Bu kez öğretmen alınır gibi oldu:”Dersi dikkatle dinlerseniz memnun olurum, arada gülerek ya da konuşarak, benim sözlerimi aksatırsanız(O, inkıta dedi)dersin tadı kaçar!”dedi. Yusuf Asıl parmak kaldırıp söz istedi, tara tahta konusunda arkadaşların daha önce yaptıkları şakaları anımsadıkları için gülündüğünü söyledi. Öğretmen bu sözlere katıldığını, çadıra gök yüzü haritası çizerek yıldızları yerlerine koymayı, bunlara bakarak ders yapmanın yararlı olacağını, gülerek anlattı. Orta direk Kutup yıldızı olur, ötekileri de etrafına dağıtırız!”dedi. Sorular sordu, enlemleri, boylamları anımsattı, tanımlarını yaptırdı. Güneş tutulmanın, ay tutulmasının nedenlerini sordu. Aldığı yanıtlardan çok hoşnut olan öğretmen, bu ara bir de bizi övücü şaka söz söyledi. ”Siz iyi ki geçen yıl coğrafya okumamışsınız, okusaydınız, şimdi ben size anlatacak bilgi bulamayacaktım!”dedi. Saatine baktı, su içme molası verdi. Okul bahçesine su içmeye gidince, Hasan Ali Yücel’in geldiğini duyduk. Koşarak çadıra döndük. Öğretmen bizi yatıştırdı:”Hasan Ali Yücel de bir öğretmendir. Bizim işleri yakından bili, öğrencileri fazla sıkıştırmaz!”dedi. Öğretmen sözünü tam bitirmişti, Hasan Ali Yücel, yanında iki kişi ile bizim çadırın önüne geldi. Çadırın önünde uzakta başkalarıyla kısa bir konuşma yapıldı. Hasan Ali Yücel, az ötedekilere, ”Siz bizi orada bekleyin!”deyip bizim çadıra girdi. Yanındaki iki kişi az geride durdular. Öğretmen biraz yüksek sesle, kendini tanıttı, sınıfımızı, dersimizin adını söyledi. Dersin mevsim boyu öğretmensiz geçmiş olması nedeniyle genel bir tekrar yapıyoruz!”dedi. Öğretmen bunları rahat söyledi ama, sesi gibi bedeni de tir tir titriyordu. Hasan Ali Yücel eliyle saçını düzeltir gidi yaptı, ağır ağır en arkadaki bizim sıranın önüne gelip geri döndü.

Hasan Ali Yücel
”Okulunuzu bırakıp geldiğiniz için üzgün olduğunuzu biliyorum. Sizin üzüntünüz bizim de üzüntümüzdür. Bizim ayrıca sorumluluğumuz da var. Biz sizden daha zor durumdayız. Ancak siz burada konuksunuz, biz sizi konuk olarak çağırdık, en yakın bir zamanda sizi sıcak yuvanıza uğurlayacağız. O gün gelince duyacağımız sevinci düşünerek bu günkü üzüntülerimizi umursamıyoruz. Burada yapacağımız güzel çalışmalar da bizim mutluluğumuzu pekiştirecektir. !”dedi. Kapıya yakında oturanlardan başlayarak arkadaşların adlarını, illerini sordu. 4 Mehmet Aygün, Kırklareli-7 Fettah Biricik, Edirne-15 Hüseyin Serin Edirne-18 Sam Akıncı, Edirne deyince Hasan Ali Yücel gülerek “Bu kardeşçe bir dağılım değil, Edirne 3, Kırklareli 1 !”dedi. devamla, 26 Mehmet Yücel, Kırklareli der demez, bu kez de “Bak bak, Kırklareli’de bir de adaşım çıktı!”diye güldü. 42 Mustafa Saatçı, Edirne-48 Yusuf Asıl Tekirdağ-Yusuf’a ilçesini sordu, yaşını sordu;ilkokulu nerde okuduğunu sordu. Yusuf rahat konuştu, sorulanları yanıtladı. Arkası bize dönük olarak az durduktan sonra sol yana dönerek Sami Akıncı’nın sırası üstündeki kitapları karıştırdı. Sami Akıncı Hasanoğlan’da arkadaş edindiği lise öğrencisinden lise 1-2. sınıf kitaplarını almış, sırası üstüne koymuşmuş. Hasan Ali Yücel bir tanesini alıp karıştırdı. Kitabı kapattı ama elinden bırakmadan Sami Akıncı’ya sordu: “Bu kitap lise 2. sınıflarda okutulur, sen bunu şimdi niçin okuyorsun, zamanı gelince okusan daha iyi değil mi?”Sami biraz kaçamak yanıt verdi. Bu kez Hasan Ali Yücel kitabı açıp içinden sorular çıkardı. Newton Çarkı, Renk kuşağı, Yerçekimi nedir? gibi değişik sorular sordu. Tam olmasa bile parça buçuk yanıtlar verildi. Yerçekimi ile Kutup yıldızı ilişkisi ortaya getirildi. Hasan Ali Yücel gülerek, ”Beni siz zorluyorsunuz, ben de soruyorum, ”Kutup Yıldızının yerini nasıl saptarız?”İşin içine bu kez de Büyük Ayı, Küçük Ayı takım yıldızları girdi. Bunları da değişik arkadaşlar yanıtladı. Bu kez de Nevton’un, hangi ulustan olduğunu sordu. Arkadaşlar sıra ile Rus, Alman, İspanyol, Fransız, dediler. . Söylenmedik önemli ülkelerden İngiltere kalmıştı, parmak kaldırdım, ”İngiliz!”dedim. Aferin bekliyordum, Hasan Ali Yücel, bana baktı, ”Başka kim kalmıştı ki?” diyerek güldü. Birden içimden bir direnme duygusu geldi, gö zxlerinin içine baka bak:”DOĞRU GEÇ DE SÖYLENSE,ERKEN SÖYLENEN YANLIŞTAN İYİDİR!”dedim. Hasan Ali Yücel gülümseyerek baktı, ”Efendim efendim, bir daha tekrarla!”dedi. Bu kez “ERKEN SÖYLENEN YALIŞTAN GEÇ SÖYLENENE DOĞRU İYİDİR!” Yanındakilere gülümseyerek baktı. Elindeki kitabı bana göstererek”Sen, bu kitabı okuyabilirsin, bir dahaki gelişimde bunu tartışacağımızı umuyorum!”dedi Gene Kutup yıldızına döndü, ”Kutup Yıldızı ile Büyük Ayı arasındaki uzaklığın nasıl bulunduğunu sordu. Sami Akıncı: “ Büyük Ayı Takım Yıldızlarıının arka ikisi arası 5 kat uzatılırsa bulunur!”Sami sözxünü bitiri, rken başka bir arkadaş. Bu uzaklığı 7 kata çıkardı. . Sonunda Hasan Ali Yücel, ”Tüm işlerimi bırakıp bir gece buraya geleceğim, kaç kat olduğunu hep birlikte öğreneceğiz!”Hep bir ağızdan ”Bekleriz!Hasan Ali Yücel Reşat Tekinay Öğretmene çok teşekkür etti, öğretmene de gene geleceğini söyledi, ”Çocukları çok cesur yetiştirmişin, hem bilgililer hem de ataklar. Hep böyle olsunlar, istiyoruz, gayretlerinizin devamını bekliyorum!”dedi. Hasan Ali Yücel çıkınca öğretmen bir “Oh!”çekti. Yerine oturdu, Sami Akıncı’dan kitabı istedi, . Lise 2. Sınıf Mantık yazan Hasan Ali Yücel…Öğretmen de merak etmiş, Newton’u okuduk. İsaac Newton 1642-1727 arası yaşamış İngiliz-Matematikçi. . Öğretmen, çok rahat bir tavır içince, çok hoşnut olduğunu saklayamıyor. Saatine bakıp, dersimizin bittiğini söyledi. . Hepimiz rahatlamış durumdaydık ama nedenlerini hiç düşünmeden bir rahatlamaydı bu. Düşünüp konuşmaya başlayınca neşemiz kaçmaya başladı:Örneğin bizi kim yetiştirdi?Neremiz yetişmiş?Reşat Tekinay Öğretmenin bu ilk coğrafya dersi. Belki de Hasan Ali Yücel’in bizim Kepirtepe’ye döneceğimizi söylemesi hoşumuza gitti, o sevinçle biraz canlandık. Öğrencilerin okul bahçesinde toplandığını görünce Hasan Ali Yücel’le birlikte gelen konukların olabileceğini düşünerek toparlanıp hızla yerimizi aldık. Boşuna telaşlanmışız, Behire Öğretmen her zamanki gibi ağır ağır konuşarak işaretler verdi, parmaklarını birleştirerek yüzümüze doğru çekiçler gibi sallamaya başladı. Bayrak çekildikten sonra Hidayet Öğretmen “Sayın bakanımız okulumuzu onurlandırdılar!”diye söze başlayıp açıklayıcı bilgiler verdi. . Buradan Elmadağ’a gittiğini, dönüşte gene uğrayabileceğini söyledi. Öğleden sonra çalışmaların süreceğini, diğer günler gibi bu günde bir saat öğle dinlenmesi olduğunu, dinlenmeden sonra herkesin iş başı yapacağını tekrarladı. Öğle yemeğinde tüm çocukların neşeli olduğunu gözledik. Onlara da hoşlanacakları sözlerin söylendiği belli oluyordu. Bir başka sevindirici olay da çoktandır yemediğimiz fırın ekmeği gelişiydi. Sözde bundan böyle ekmekler Ankara’dan trenle getirtilecekmiş.
Öğleden sonra biz gene Sili Ustayla çalıştık. Gene tren yolu yönüne dönük olarak işaretleri dikip kazıcılara hazırladık. Bundan böyle iş kolay, Sili Ustanın terazisini bile kullanmıyoruz. 100 metrede 10 cm. lik hesaplıyoruz. Önce bunu az bulduk. Km. ’ de 1 metre olduğunu hesaplayınca fazla bile oluyor. Çünkü bir metre, az bir eğilim değil. Sili Usta memnun, ”Kafanız çalışıyor!”dedi. Orhan da “Vier nicht dunkop!”deyince Sili Usta “Yok, yok , yoooook, İhr Verkmeister, çok çok güzel, çalışıyorsunuz…. Namık Öğretmen gene geldi, Sili Ustayı alıp aşağılara götürdü. . Yeri saptananlardan başka daha dört alan düzeltmesi yapılacakmış. O alanların yerlerini ölçmeye çalışıyorlar. Sili Ustanın üç ayaklı göstergesi bu işi en hatasız yapmaya yarıyormuş. Bulunduğumuz yerden daha aşağılara iniliyor. Gerçekte burası da bizim Kepirtepe’ye benziyor. Ancak burada dağlar daha yakın görünüyor. Ayrıca doğu tarafındaki dere geniş, daha yeşillik, Ergene Nehri kadar büyük değilse bile dere çok yaygın görünüyor. Kuzey doğuya düşen taraftaki bağlar oldukça geniş bir alanı, daha doğrusu derenin iki yakasını kaplıyor. Binalar yapıldığında sanırım oralardan güzel görünecek. Yalnız buranın kışları çok soğuk geçiyormuş. Herhalde kışa kalmayacağız. Orhan’la sabahki durumu gülerek bir kez daha konuştuk. Hasan Ali Yücel’den isteklerimiz vardı:Ankara’yı gezecektik, izin isteyecektik. Hiç birini söyleyemedik. Biz kendimize gülerken Sili Usta geri geldi, saatini gösterdi. ”Es ist jest siebzehn Uhr!”Ben sehpayı, Orhan da üst kutuyu aldı, Sili Usta da boynunda asılı iki kutu ile önümüze düştü, köy yolundan değil de bağlar yanından döndük. Sili Usta köy yolundan dönen öteki öğrencilerin arasına girmek istemiyor. Böyle bir şey demedi ama, bakışlarından bu anlaşılıyor. Dersliğe dönünce tüm arkadaşların toplandığını gördük. Konu gene Hasan Ali Yücel, kutup yıldızı tartışmasında geçen uzaklığı bu gece saptayacağız. Sami Akıncı 5 katı uzaklıkta demişti. Sami Akıncı ne derse o doğru sayılır bizim sınıfta öteki arkadaşın 7 kat demesi(İsmet Yanar) zayıf kaldı. Nitekim Hasan Ali Yücel gülerek “Neden 7 kar olmasın?diye sordu. Sonra da arkadaşlara bir daha sormaya başladı. Sami Akıncı’ya olan güvenleri nedeniyle arkadaşlar hep 5 katı, deyince, Hasan Ali Yücel bu kez: “ Önemli işim olmasaydı, kalıp size doğrusunu ölçtürecektim!”dedi sonra da akşama benim yokluğumu düşünmeden kendiniz ölçün!”diye tembihledi. O nedenle arkadaşlar akşamı bekliyor. Ben gene hoşlarına gitmeyecek bir söz söyledim. ”Bu denli önemsediğinize göre bari öğretmene de sorsaydınız. Bizi böylesi iyi yetiştiren öğretmen herhalde bunu bilirdi!”dedim.
Yemeğe gidince ayrı bir sevinç nedeniyle karşılaştık:Ekmekler bundan böyle hep Ankara’dan gelecekmiş. Yemekten sonra gene kitap alma işi öne çıkarıldı. Kitap listesini yapma işini üç arkadaşa verdiler:Hasan Üner, Recep Kocaman, İsmet Yanar. İsmet Yanar’a karşı gelenler oldu, ”İsmet kendisi kitap okumuyor, bu nedenle bu işi geciktirir!”diyenler oldukça direttiler. Sami Akıncı ise bu iş olacaksa, hiç kimse engelleyemez, paraları toplayıp, ısmarlayacağız, kitapları İsmet almayacak ki!”dedi. Hasan Üner, ”Liste zaten yapılmış gibi, biz gözden geçirip vereceğiz!”diyerek tartışmayı noktaladı. Yatak konuşmaları Hasan Ali Yücel’di. ”Onu dedi, bunu demek istedi, bizim için sahiden üzülüyor mu?”Öğretmenlerimizi neden tamamlamıyor?”diyecek oldum. ”Onun elinde mi?” diye çıkışırca bana karşı oldular. Pikeyi başıma çekip sustum.
8 Haziran1941 Pazar.
Bugün, dinlenme günüdür Kim dediyse dedi, arkasından “Belli olmaz, değişmez mi yani?.
Dün öğleden sonra da dinlenme günüydü ama hepimize, ”DİNLENME!”dendi, unuttunuz mu?
Söylene söylene kahvaltıya gittik. Hüsnü Baykoca Öğretmen masalar arasında gezdi, arkamızdaki 2. sınıflar masasının başına oturdu. Konuşmasını duymak amacıyla dikkat kesildik. Her sözde güldüğü özellikle de çok ses çıkararak güldüğü için pek bir şey anlayamadık. Ara ara Hasan Ali Yücel’i övdüğü anlaşılıyordu. Bir ara, bizim yan masadaki arkadaşlara da takıldı. ”Sizi çok sevmiş!”dedi. Mustafa Saatçı karşılık verdi, ”Biz o sevilenler değiliz, o masadakiler!” diyerek bizim masayı gösterdi. Yanındakile anımsattılar: “Sınıfın yarısı ders yapıyor. Öteki yarısı da haftaya yarım gün ders yapacak!”dediler. Hüsnü Baykoca Öğretmen kahkaha ile gülerek: “Öyleyse size haksızlık olmuş, ”Bakan Beyi bir daha davet edelim!”dedi. Bu kez biz sorduk”Bakan Bey davetle mi geldi?” . Hüsnü Baykoca Öğretmen kem küm etti, ”Canım altında araba var onun için sorun değil on beş dakika sonra burada olur!”dedi. Konuşmalara beklediği gibi katılmadığımı gördüğü için mi yoksa rastlantı mı, bana “Çeşmekollu sen de Bakanumuzla konuştun mu, Bakan Bey sana da soru sordu mu?dedi. Hiç düşünmeden, ”Ben ona sordum, Kepirtepe’ye ne zaman döneceğiz?dedim. Hüsnü Baykoca Öğretmen inandı, ilgiyle “Ne dedi?diye sordu. ”Çok yakında dönecekmişiz, dönmemiz için elinden geleni yapacakmış!”dedim. ”İnşallahhhh!”dedi, sustu. Kalkınca arkadaşlar bana “Neden yalan söyledin?” diye sordular. Onlara da, ”Yalan değil Hasan Ali Yücel, ben sormadan bunları söyledi mi söylemedi mi?Bunları söylediğine göre, benim soruşumun hiç bir önemi yok. Önemli olan bize verilmiş sözler var. Bunu masadaki çocuklara duyurmuş olmam benim için çok önemli. Biz burada geçiciyiz, bunu herkes duysun!”
Dersliğe dönünce kitap listesi gene sorun oldu. Yazılmamış arkadaşlara kitap adı yazarak seçmelerini söyledik. Arkadaşlar seçtiler:Esat Mahmut Karakurt. Allahaısmarladık, Vahşi bir kız Sevdim-Aka Gündüz:Dikmen Yıldızı, Emile Zola:Hakikat, -Güstave Flaubert:Madam Bovary, Leo Tolstoi:Hacı Murat, Anton Cehof:Maske-Anatole France:Penguenler Adası, Pierre Loti:Izlanda Balıkçısı-Stendhal-Kırmızı ve Siyah, Charles Dıckens’den David Copperfield yerine İki Şehrin Hikayesi. Sami Akıncı, ilke olarak katılmak istemeyen arkadaşları zorlamayacağız. Onlar isterlerse bizim kitaplarımızı okuyacaklar, İlerde karar değiştirirlerse birer kitap alıp bize her zaman katılabilirler. Liste yapıldı, herkes gördü, listenin arkasına imza attı. Kitap ederleri öğrenilince paraları toplanacak. Bir grup arkadaş, ”Kitapları geri almayalım, okula bırakalım!”deyince bir vaveyla koptu;kimisi buraya zırnık bırakmam derken kimisi, Kepirtepe Kitaplığı’na demek istedik!”diye açıklamalar yaptı. Sami Akıncı gülerek “Alınmamış kitabın bağışı mı olur? deyip listeyi cebine koydu. Geçen hafta bağlık yanından tren durağına inenler, aşağılarda derin göller olduğunu görmüşler. Oralarda yıkanabileceğimizi söyleyince hepimiz gitmeye karar verdik. Fazla insanın ilgisini çekmemek için köyden çıkarken Ankara yolunu izledik. Okul yeri hazırlılarını geçince sola dönüp dere kıyısına indik. Oldukça bol sulu akıntı, yer yer gölleşmiş birikintiler var. Tertemiz su. Gözcü bırakarak sırayla yıkandık. Bağlarda çalışan yok. Yol da tepe arkasından tren yoluna dönüyor. Tam yıkanılacak kuytu bir yer. Hemen de su kıyısında gölgelik var, uzun süre oralarda oturduk. Ben biraz erken dönmek istedim. İsmet, Orhan, Hasan, Salih. Harun bana katıldı, okula döndük. Ankara yolundan köye girerken Ali Yılmaz Öğretmen bizi gördü, çağırdı. Arkadaşlar çekindiler. Ben İsmet’in kolundan tutup kapıya yönelince arkadaşlar da bize uydu, içeri girdik. Dışarda kalan olmuş, Ali Yılmaz Öğretmen dışarıda kalanlara darılacağını söyledi. Onlar da geldi. Bizim seslerimizi duyan Müzik Öğretmeni gülümsedi: “Bu ne samimiyet böyle, bir pazar ben de beklerim!”dedi. Öğretmenin hanımı çay yapmışmış bize çay getirdi. Ali Yılmaz, ”Burası da bizim yurdumuz ama biz şimdi iburada hepimiz gurbette sayılırız. Bu bakından hepimiz yalnızız . Öğretmenlikten, öğrencilikten öte hepimiz insanız!”diyerek bize bir şeyler anlatmaya çalıştı. Abla beni göstererek, ”Çekinmeden gelir, bizi sevindirir!”deyince İsmet’in dili çözüldü, ”Dayım, getirseydi ben de gelirdim!”dedi. Abla bu söze güldü, ”Ay siz dayı yeğen aynı okulda mısınız?” diye sordu. Arkadaşlar, ”Aynı sınıftalar ama ayrı sırada oturuyorlar!”diyerek güldüler. Ali Yılmaz Öğretmen gene gene memnun olduğunu söyleyip bizi uğurladı. Abla akordiyon çalıp çalmadığımı sordu. Çalıştığımı söyledim. Bu arada Müzik Öğretmeninin akordiyonu sevmediğini, yerine keman çalmamı istediğini söyledim. Ali Yılmaz Öğretmen “Olmaz öyle şey!”derken abla, daha da ileri giderek:”Akordiyonu on kemana değişmem!”diye tepki gösterdi. Biz çıkarken öteki arkadaşlar yetişti. Arkadaşlara Ali Yılmaz Öğretmenin davranışını söyleyince şaşırdılar. Nedenler, niçinler üstüne yorumlar yaparak dersliğimize gittik. Yapı bölümündeki arkadaşlar Ali Yılmaz Öğretmeni yakından tanımadıkları için olayı normal buluyorlar. Oysa Marangozluk bölümünde olanlar, onun sinirlendiği zamanki konuşmalarını bildiklerinden bugünkü durumunu olağanüstü olarak karşılıyorlar.
Bayrak Törenine çıktık. Müzik Öğretmeni gelmemiş. Hidayet Öğretmen az bekleyelim!”dedi. Öğrencileri oyalamak için, ”İleriki günlerde işleriniz çoğalacak, fazla gezme olanağı bulamayacaksınız, bu günlerde çevreyi tanımaya bakın!”gibi öğütler verdi. Bu arada Behire Öğretmen yetişti. Hidayet Öğretmene bir şeyler söyledi. Hidayet Öğretmen, ”Estafurullah, hepimiz insanız, benzer durumlara hep düşüyoruz!”dedi, kenara çekildi. Behire Öğretmen bir işaret verip İstiklal Marşını söyletti. Sanırım gecikmesinden dolayı utandı, kendini suçladı. Bu yüzden de, marş üzerinde durmadan, söyletip bitirdi. Dağıldık. Arkadaşlardan “Oh olsun!”diyenler oldu. Benim de öyle söyleyeceğimi bekleyenler vardı belki ama ben kesinlikle üzüldüm. Yeni öğretmen olmuş, üzülecek duruma düşmesini asla istemem.
Yemekte uzaktan hep izledim, yüzü uzun süre gülmedi. Nahide Öğretmen bir ara kulağına bir şeyler söyledi. Ne söylediyse ondan sonra hep güldü. O gülünce içim rahatladı. Dersliğe dönünce Orhan’la Sili Ustaya Almanca sözler hazırladık. ”Lehrer meister-Sili Meister-Herr Sili Meister-Herr Meister Sili. . Bunları yazdık yazmasına ya söyleyince hiç birisi kulağımıza hoş gelmedi. ”Sili Usta bize yakınlık gösteriyor ama belki bu tür yaklaşımları sevmez, bir gün sert bir söz söyleyiverir, bir daha yüzüne bakamayız!”dedim. Orhan da buna benzer bir düşünceyi aklından geçirmiş. Öyleyse, ”Günaydın, Guten Tag-Allahaısmarladık-Aufwidersehen-Çok güzel-sehr schön-Nasılsınız-Wie geht es ihnen-Afedersiniz-Entschuldigung si bitte- İyi yolculuklar-Gute Reise-Geçmişolsun-Gute Besserung-Müsader eder misiniz?-Erlauben Sie mir?-Bu ne demektir?-Vas bedeutet das?-Sanırım güzel olacak-İch glaube es vird schön-Bunun Almancası nedir?Vie heisst das auf Deutsch?-Günaydın-Guten Morgen-İyi akşamlar-Guten Abend-İyi günler-Guten Tag-Teşekkür ederim. Dankeschön……Bunları ya da bunlara benzer sözleri söyleyelim, hoşlanırsa yavaş yavaş ilerletiriz. Zaten o hoşlanırsa kendiliğinden bize olanak tanıyacaktır…. Orhan’la bu kez tam kararlız. Benim Almanca-Türkçe büyük Lügat işimize yarayacak, taşıdığıma inşallah pişman olmayacağım. Gözüm gibi koruyorum. Ön kapakta Ragıp Rıfkı Özgürel en üstte. Birinci tabı, altında kaffei hukuku mahfuzdur yazısı var. Daha altında İstanbul-Sahip ve naşiri:Kanaat Kitabevi-Ankara Caddesi yazıyor. Orhan uyardı”Bu lügat senin değil mi?şaşırdım”Benim, bundan kuşkun mu var?” diye sordum. Gülerek, ”Baksana burada sahibi, Kanaat Kitabevi yazıyor!”dedi. Lügati tanımaya yeni başladık. Arka kapağı çevirip okuyoruz:Grosses, Deutsch-Türkisch, Wörterbuch. -Erste Auflage-Alle Rechte vorbehalten-İstanbul-Verlagsbuchhandlung: Kanaat-Ankara Strasse, 1931. . Kapaktan öğrendiklerimiz:Wörterbuch:Sözler kitabı-Lügat. , Strasse, cadde. erste-1. Aulage:Tab-baskı. Birden lüks lambamız söndü. Lüks yakıcılar, yatma zamanı yaklaştığı için yan çizdiler. Bizde gülerek, çadırın önüne çıktık. Orhan “Tam lügatı açıp çalışacaktık, lüks söndü dedi. ”Akşamdan beri ne yaptınız diyenlere, ”Lügatın kapağını inceledik!”deyince bir çok arkadaşın dilin takıldı:”Bu nasıl kitap böyle, kapağı bile bir akşam bakmaya yetiyor!”diye güldüler. Gündüzleri çaldığında dışarılardan duyulmayan ilkokulun zili akşamları bizim çadırdan iyice duyuluyor. Karanlıkta toparlanıp yatak çadırımıza gittik. Yatarken Kepirtepe sözü açıldı. . Halil Basutçu, ”Hadi hadi, Kepirtepe’ye dönünce de burasının özlemini çekeceksiniz!”dedi. Kepirtepe’ye dönünce burasının adına anmayacaklar çıktı. Hilmi Altınsoy, bir de küfür savurdu. Çadırın kapısı önünde birisi öksürür gibi “ kıhı kıhı”yaptı. Ben konuşmuyordum, sesin Namık Öğretmenin bir uyarısı olduğunu anladım. Herkes sustu. Sessizlik sürerken uyuduğumu sanıyorum.
9 Haziran 1941 Pazartesi. .
Nöbet değişimi var, kimi arkadaşlar seviniyor, kimisi de üzülüyor. Bizim grupta Sami Akıncı sürekli derste kalmak istiyor. Ancak değişme olanağı yok. Fettah Biricik de derslere girmek istemiyor, değişmek istiyorlar. ”Giysileri değişelim gibi bir söz edince İsmet, Fettah’a takıldı, ”Senin giysilerin içinde Sami kayıplara karışır!”dedi. Bu söze Fettah sinirlendi:”Ne demek istiyorsun?” diye dikeldi. İsmet’in sinirli zamanına rastladı, ”Sen giysilerini Sazanla değiştirirsen daha uygun olur!”dedi. Bu kez Fettah iyice bozuldu. Araya girenler oldu, kahvaltıya gergin bir hava içinde gittik. Mehmet Yücel İsmet’i, Sefer Tunca Fettah’ı yatıştırmak için oldukça çaba gösterdi. İsmet için beni de olayı önlemem için çağırdılar. İsmet’i haksız bulduğum için söyleyecek sözüm yok, kendisini savunsun!”dedim. Kahvaltıda Sili Ustayı gördük, Ankara’dan dönmüş, buna sevindim, gene onun yanında çalışacağız. Kahvaltıdan sonra okul önünde toplandık. Namık Öğretmen geldi, Orhan’la beni ayırdı, ”Sizin işiniz belli dedi, öteki arkadaşları aldı gitti. Biz, onların arkalarından bakarken Sili Ustanın bize el ettiğini gördük, koştuk. Bugün çeşme başında çalışacağımızı söyledi. Biz çeşme başına gittik, o da yönetim binasına gitti. Biz onu çeşme başında bekledik. Uzunca bir bekleyişten sonra çoktandır görmediğimiz Okul Müdürü, Hüsnü Baykoca, Mustafa Güneri, Namik Ergin, Köy Muhtarı Ahmet Çakır birlikte çeşme başına geldiler. Sili Usta onlara uzun uzun bir şeyler anlattı. Sonra bizi çağırdı. Bana bir noktaya gösterdi, gittim orada ayakta durdum. Orhan’a da bir başka nokta gösterdi. Biz bir süre o nokalarda durduk. Onlar yanımızdan geçip tepeye doğru birkaç kez gidip geldiler. Daha sonra Sili Usta ile Namık Ergin, Mustafa Güneri öğretmenler gene bizim yanımızdan geçip su yolunun yokuş sonuna dek gittiler bir süre sonra gülerek geldiler. Sonra onlar da gitti. Sili Usta bizi çağırdı, iki elini açarak bu iş tamam, hemen başlayacağız!”dedi. Dedi ama, tamam olan neydi, şimdiye dek yaptıklarımız yarım mıydı?. Sormamıza gerek kalmadan Sili Usta bize anlattı. Karşı yamaçlarda hazırlanan su yoluna suyun çıkması için çeşmeden yokuş altına dek özel bir kapalı kanal yapılması koşulu varmış. Çeşme bitişiğindeki alan köyün ortaklık alanı olduğundan izin gerekiyormuş. Okul Müdürü ile Muhtar bu izini almış-vermiş oluyormuş. ”Bizim için özgün bir söz:Almış-vermiş olmak!”Sili Usta önümüzde biz onun arkasında kazılan hendeği izleyerek son noktaya dek gittik. Yakınlardan taşlar toplayarak gösterilen yerlere taşlar koyduk. Taşların konduğu yerde su toplanacak, oradan da yapılacak binalara dağılacakmış. Usta önümüzde biz arkada bu kez Ankara Yolundan köye döndük. Yemekten sonra işbaşı yapmak üzere ayrıldık. Henüz paydos olmamışmış, ortalıkta kimse yoktu. Okul önündeki gölgeliğe gittik. Gölgelikte dört yabancı oturuyordu. Bizi görünce biraz tedirgin oldular. Yabancı olduklarını anladığımız için yanlarına gidip konuştuk. Kastamonu -Gölköy Köy Enstitüsü’nden gelmişler, burada çalışacaklarmış. Yeni Müdür oradan gelmiş, bunları da o çağırmış. Önce önemsemedik. Az sonra öteki arkadaşlar da geldi. Onlar da gelen konuklarla ilgilendiler. Öğrenciler bizden bir alt sınıfta olmalarına karşın benim boyumdalar, sanırım yaşları da benden küçük değil ya da ilk bakışta bana öyle geldi. Kastamonulu konuklar bizim arkadaşlar arasında hemen duyuldu, duyuruldu arkasından bir de soru sorulmaya başladı, ”Neden geldiler?Bu sorunun yanıtı önemsendi, onların adı geçince herkes bunu sormaya başladı, Neden geldiler, bunlar neden getirildiler?Haklı ya da haksız, bunun Yeni Müdürün bir numarası olduğu ortaya sürüldü. . Haksızlık yapıldığını bile bile tüm öğrenciler, bu dört konuğa yan bakmaya başladı. Kimse ilgilenmedi. Onlar da bu ilgisizliği sezdiklerinden kenarda köşede büzülüp kaldılar. Yemekten sonra çeşme çıkışı ile hendek arasını çizip işaretlerimizi koyduk. ”Döşenecek borular ne zaman gelecek?”diye sorduk. Sili Usta “Yarın-bugün!”dedi güldü, düzeltme yaptı, ”Bugün-yarın!”Orhan”Bizim Almanca konuşmalarımız da böyle işte, belki de daha berbat!”Sili Usta bir düzeltme daha yaptı, ”Boru yok, künk var, beton künk. Kazılmış hendekle çeşme arasını da işaretleyip kazıcılara bıraktık. Kazıcıları Mustafa Güneri Öğretmen gönderdi. Tüm grupları Mustafa Güneri Öğretmen görevlendiriyor. Onlar gelince Sili Usta onlara yapılacakları söyledi, birlikte su deposu olacak yere gittik. Bizi bekleyenn on öğrenci toparlandı. Sili Usta terazisiyle bir kez daha kontrol ettikten sonra kazma başladı. ”Derinlik belki iki metre olacak!” deyince çocuklar bir “Ooooooo!”çektiler. Sili Usta, başını sallayarak ”Hep siz yok!”dedi. Sonra da düzeltilen bina yerlerini gösterdi. ”Hepsi 2-3 belki 4 metre var kazmak!”diyerek güldü. Göğsünden bir plan çıkarıp gösterdi. Merdivenli bir bina, bir salon bir oda. Altta da benzeri iki oda bir salon. Ancak tamamına yakını toprak altından. Parmağıyla çekiçler gibi aşağıya doğru vurarak “Kazılacak!”dedi. Gülerek, ”Yo, yo, yoooo, hep siz değil, başkaları da!”
O sıra Mustafa Güneri Öğretmen geldi, Okul İçi ana yoldan söz etti. Sili Usta gene koynundan kağıtlar çıkardı iki ucunu bana iki ucunu da Orhan’a tutturup açıklamalar yaptı. Elinin üç parmağıyla çizer gibi gösterdi. Okul binaları içinde aslında üç yol. Olacakmış. Bunlarda ortadaki daha geniş, Strasse deyince Mustafa Güneri “Anayol!” Sili usta da “Anayol!”dedi. Daha sonra da gülerek “Yok baba yol?diye sordu. Daha sonra köy tarafına dönüp aleti kurduk, yol yerlerini taşlarla, kazıklarla saptamaya başladık. Akşam döndüğümüzde Kastamonu-Gölköy’den gelenler üstüne konuşmalarla karşılaştık. Onlar günlerini çoğunu okul müdürü yanında geçirmişler. Bir ara Okul Müdürü onları alıp köy içinde gezdirmiş. ”Ne var bunda?” diyecek oldum, birkaç kişi birden ”Bu bir ayırıcılıktır!”dediler. Bu kez ben, ”Onlar belki öğrenci değildir, eğitmen olmasınlar?”Bu sözüme gülenler oldu. Gölköy için yazılmış yazıyı anımsattım. Yazıda öğrencilerle eğitmenleri hep bir arada yazıyordu!”dedim. Arkadaşlardan konuşanlar olmuş, çocuklar öğrenciymiş.
Akşam yemeğinde duyuru yapıldı, kemanlar gelmiş, yazılanlar yarın öğlede müzik öğretmenini görecekmiş. Nedense sevinemedim. Akşam İsmet’le tartışa tartışa ona mektup yazdık. Üzücü şeyler yazmaya kalkıyor. Annesini, (Zühre teyzemi)üzeceği sözleri yazmasını istemiyorum. Bir yığın tartışmadan sonra dediğim oluyor ama, İsmet, oldukça zorluk çıkarıyor. Ben birkaç gün önce yazmıştım, Bu kez İsmet ona neden haber vermediğimi sorun yaptı. Yat ziliyle tartışmamız kesildi. Yatınca gene Kastamonu_Gölköylü öğrenciler konuşuldu;değişmez soru, onlar neden gelmiş?Bir çok söz arasında biri çok etkili oldu:Çoban Mehmet onları aramıza casus olarak sokacak. Arkadaşların çoğunluğu bunun olabileceğini söyleyince ben de inanmaya başladım. Üstüne üslük, arkadaşım Halil Basutçu o adamın böyle şeyleri yapabilecek biri olduğunu öne sürünce buna iyice inandım. Yatınca kendi kendime:Adamın aleyhinde konuşmuyorum, bana ne zararı olabilir. Üstelik beni iyi tanıdı bir daha da unutmadı:Gördüğü yerde “Bir ağrı duyuyor musun, aman dikkat et, tekrarlatma!”diye beni uyarıyor. Tam uyumak üzereyken, fısıltılar duydum:En iyisi onları bir güzel dövelim, defolup gitsinler!”Rüya mı gerçek mi?kestiremedim o denli uc uca söylenmiş bir söz. Ama beni derinden etkiledi. Rüyamda uzun uzun kaçma-kovalama olaylarına karıştım.
10 Haziran 1941 Salı …
Uyanınca Orhan’a sordum; “Akşam hangimiz önce uyuduk? Orhan, ”Sen uyudun!”deyince sordum; Kastamonu-Gölköylü çocuklar için kimler ne konuştu?Orhan, kimsenin konuşmadığını ya da onun duymadığını söyleyince şaşırdım:”Ben o sözü rüyada mı duydum. Ne biçim rüya, aklımda tek o söz:”Onları dövelim!”Orhan’a bir şey söylemedim. Dövme ya da dövüş sözünü en çok eden Hüseyin Serin’e bu kez o sözü ben ettim:”Onlar dört kişi, biz çoğu, istersek onlara iyi bir dayak atarız!”dedim. Hüseyin, daha sözüm biter bitmez beni ayıpladı. ”Bize konuk gelmiş garibanlar dövülür mü?”Hüseyin’i haklı bulduğumu söyleyip sözümü geri aldım. Gerçekten böyle bir söz söylenmedi mi?Kahvaltıda konukları Hasan Gülümser’in masasında gördüm. Hasan Gülümser çok girgin bir arkadaş. Kısa sürede onların kim olduklarını, buraya neden geldiklerini öğrenir, diye düşündüm. Buna biraz da sevindim. İşbaşı yapınca künklerin Lalahan’a geldiklerini öğrendik. Gelirken önünden geçtik ama tam gözleyememiştim, Lalabel’den önce Bir de Lalahan var. Orası biraz uzak ama kamyon gidip gelebiliyormuş. Künkler kamyonla taşınacakmış. Sili Usta çok sevinçli. Duvar çalışmalarında çok çok çooook su!”diyor. Kamyon, tren yoluna yakın bir yamaçtan gelecekmiş, bunu duyunca sık sık o tarafa bakıyoruz. Bu arada benim aklıma Lalabel, Lalahan adları takıldı. Tarihte lala sözleri var ama acaba bu lala adları buralara neden takılmış?Öykülerde, romanlarda da çocuk bakıcısı olarak geçiyor ama onlar için böyle ad koymazlar. Sili Usta da kamyonun gecikmesinden sıkıldı, Kaç künk gelecek? diye sordu. Ben, ”Onu siz bilirsiniz, kaç künk ısmarladınızsa o kadar gelir!”dedim. Güldü, kağıt kalem çıkarıp uzattı. 1500 m. Aralık. künkler 40 cm. 5 cm. geçme payı…. Kalemle kağıdı aldım. önce tek tek düşündüm, vazgeçtim. İki künk birleşince 75 cm. oluyor. 1500 m’de 75 cm’yi aradım. 1500000 cm. 75’e böldüm. 2000 künk çıktı. Sili Usta aldı, kağıdın arkasını çevirip Orhan’a verdi. Orhan biraz uzattı, sonunda getirip kağıdı ustaya verdi. Sili Usta bir süre gülümseyerek, yaptıklarımıza baktı. Matematik biliyorsunuz ama ikiniz de ayrı sonuç çıkardınız!”dedi. Orhan 35 cm üzerinden yapmış 2288 künk bulmuş. Sili usta gülerek:”İkiniz de eksik yaptınız. ”Sizi sevdim, matematik biliyorsunuz. Binaları yaparken benimle çalışacaksınız. O zaman çok matematik olacak. Benimle çalışacaksınız!”dedi. Giderken durdu, ”Çalıştım bir okulda, buraya oradan geldim. O çocuklar, matematik yapamıyordu. Sordum sordum, bir daha sormadım. Siz çok iyi. Bu kez ben, ”Bizim yapığımızın neresi yanlış?”Yo yo yoooo, yanlış değil eksik. Defterini çıkardı, 5000 künk gelecek. 5000 künk aldık!” Orhan benden önce “Siz, çok almışsınız, başka yerlerde kullanacaksınız!”deyince, ”Belki!” deyip yürüdü. Lalahan yolunda toz kalkınca o tarafa baktık, gerçekten bir toz bulutu bizim tarafa geliyordu. Yolun geçtiği yöne yöneldik. Kamyon deyince biz, alıştığımız bizim okulun Scania/vabisi gibi bir şey bekliyorduk. Gele gele perişan bir nesne geldi. Sürücü yolda su kaynattığını anlattı. Şimdi iyiymiş, bir kez daha gidip gelecekmiş. Sili Usta bizim de arkadan gelmemizi söyledikten sonra sürücünün yanına çıktı, köye yöneldiler. Biz yetiştiğimiz zaman oradaki çocuklar künkleri indirmişti. Namık Ergin, Mustafa Güneri Öğretmenler sevinç içinde çocukları izliyorlardı. Mustafa Güneri öğretmen, elimde üç ayaklı sehpayı göstererek, ”Seni görünce, seyyar fotoğrafçıları anımsıyorum, tatillerde bir dene iyi bir fotoğrafçı olabilirsin!”dedi. Bu sözün övme mi yerme mi olduğunu düşünürken Namık Ergin Öğretmen yetişti: “Nerde İbrahim’de öyle bir şans, onun şansı da hepimizin gibi, üç yıldır beraberiz uzunca bir tatil yapamadık. Bu yaz için umudumu vardı, o umudumuz da buraya kadarmış!”dedi . Onlar güldü, ben de Mustafa Güneri Öğretmenin sözünün kötü anlam taşımadığı kanısına vararak rahatladım.
Kamyon Lalahan yoluna çıkınca, Sili Usta bir süre öğretmenlerle bağıra çağıra konuşu. Sevinçli olduğu belli oluyordu. Birden bizi gösterdi, ”Benim arkadaşlar, hep beraber çalışacağız, bunlar benim hesapları yapacaklar. onlara çok çok güveniyorum!”dedi. Mustafa Güneri, bize bakarak”Biz de güveniyoruz!”dedi. Namık Öğretmen ise, ”Onlar okulun en iyi marangozlarındandır. Sanmam Ali Yılmaz Öğretmen onları elinden kaçırsın!”deyince Sili Usta, ”Ben de çatılar için istedim, isteyeceğim!”dedi. Bu kez Namık Öğretmen Mustafa Güneri Öğretmene dönerek, ”İşte İbrahim’in yapacağı fotoğrafçılık bu kadar! Sili Ustanın üçayaklı sehpasını bu yaz da taşıyacak. İnşallah seneye, uzun bir tatil yapacağız!”dedi. ”İnşallah!”Namık Öğretmen kamyonun gelme olasılığını düşünerek iki nöbetçi bıraktı, öteki çalışanları, haber verildiğinde gelmek üzere paydos etti. Biz de elimizdeki araçları yönetim binasındaki odaya bırakıp dersliğimize gittik. Çadıra girince şaşırdık. Sami Akıncı, İsmet Yanar, Mustafa Saatçı, Kastamonu-Gölköy’den gelen çocuklara oturmuşlar, konuşuyorlar. Çocukları böylece çok yakından görmüş olduk. Sami Akıncı onların yanında küçük kalıyor. Sanırım buraya gönderilirken seçilmişler. Buraya çalışmaya gelmişler, bize yardım edeceklermiş. Onlar bizim gibi marangoz-dülger olarak henüz ayrılmamışlar.
Öğle yemeğinde, keman çalışacak olanların da mandolincilerle toplanması duyuruldu. Yemekten sonra toplandık. Öğretmen, geri almak üzere keman verdi. Kemanları elimize aldık, kemanların gövdesini, göğsünü, boynunu, yayını öğrendik. İşbaşı yapmak üzere ayrılırken kemanları nöbetçi öğrencilere bıraktık. İşbaşı yapınca su deposu çalışma yerine giderken Sili Usta olda bize gen sordu: “ Yüz ton su alacak bir deponun, iki deponun ölçülerini sordu. Bir depo için, 5X5X4, 4X4X6, 3X6X8 iki depo için 3X4X5 ile 3X3X4, 4X4X4 iki adet ya da 3X3X6 ile3X4X4 ölçülerini söyleyerek depo yerine vardık. Az sonra öteki çalışanlar da geldi. Bu kez Sili Usta onlara da sordu. Az sonra kamyonun geldiğini muştuladılar. Sili Usta yola çocuk gönderdi: “Gelen kamyon buraya boşalacak!”. Nedenini kendisi açıkladı, buradan taşımak daha kolay, orası yokuş yukarı, burası ise iniş durumunda. Kamyon boşalırken de daha sonra da havuz ölçüleri uzun bir süre konuşuldu. Sili Usta bu kez, ”Ben bu tür depodan vazgeçtim, daire olarak yüz tonluk bir depo istiyorum, bunun ölçüleri ne olacak?”diye sordu. Çocuklar “Ohoo, moho çekerken ben derinliği de bize mi bırakıyorsunuz?”dedim. ”Evet!”deyince “Yuvarlak olarak 10 metre çapı olan bir depo!”dedim. Nasıl olur?diye sordu. Çapı 10 metre, derinlik üç metre, 10X3. 14 “İş bir matematik daha! deyip, öğrencilere örnek gösterdi:”Siz konuştunuz, o düşündü!”…. . Bu söz çocuklar arasında bir süre konuşuldu:”Biz konuşuyoruz, ağabey düşünüyor. İçlerinden biri yavaşça bir şarkı mırıldandı, ”Boş fıçıdan bilmem neden bu kadar ses çıkar!”dedi durdu. Orhan, ”Sili Usta bu soruları bize kasıtlı soruyor. Bizim yapacağımızı, onlarınsa yapamayacağını biliyor. Böylece bizim bilgi üstünlüğümüzü kanıtlatıp belli bir ayrıcalık olduğunu onlara söylemeden anlatıyor!”dedi. ”İyi mi oluyor yoksa zararımıza olan bir durum mu sezdin?”diye sordum. Orhan çok memnun, ”Çocuklar hayranlıkla bakıyorlar. En çok cıvıklaşan Şevki ile Evrensekizli Selim bile tavırlarını değiştirdi!”
Sili usta, Kamyon yok, beklemeyeceğiz!”deyip saatini gösterdi. Kendisi kazdığımız su yolu boyunca yürüyünce biz de onu izledik. Orhan haklı çıktı, çocuklar yolda yürürken bizden öne geçmemeye dikkat ettiler. Dersliğe gidince arkadaşlar Çoban Mehmet’i dilliyorlardı. Çalışırken yanlarına gitmiş, Kepirtepe’deki hayvan sayılarını sormuş, Susuzluk durumuna üzüldüğünü söylemiş, ”Neşesizsiniz, oyun oynamıyorsunuz, boş zamanlarınızı değerlendiremiyorsunuz, Gölköy’den gelenlerden oyun öğrenin!” demiş. Arkadaşlar buna çok üzülmüşler. ”Çıkıp meydanda oynamak bir marifet mi?”deyip verip veriştiriyorlar. Konuşmalara karışmadım. Söylenenlere de üzülmedim. Bizim arkadaşlar, yeni bir şey öğrenmek istemiyorlar. Dersler için de böyle konuşuyorlar. Zaten hepsi değil, içlerinde birkaç kişi var, onlar öyle konuşunca ötekiler susuyor. Öyle sanıyorum ki, öteki sınıflar, Çoban Mehmet’in dediklerini yapacaklar. Onlar daha öğrenmeye istekli. Çoban Mehmet’e tepkiyi onlar gösterdi ama, haklı bulduklarında onun sözlerinden de yararlanmasını bilecekler. Yemekten sonra dersliğe azıcık geç gittim. Gittiğimde Sami Akıncı, Orhan’ın sırasına eğilmiş bir şeyler çiziyordu. Çok yakınlarından geçmek zorunda kaldım, gözüme çizilmiş bir daire çarptı, birden anladım, Sami bizim daire biçimindeki havuz hesabını yapıyordu. Sami konuşmasını sürdürürken Orhan’ın “Tamam!”dediğini duydum. Orhan’ın huyunu öğrendiğimden sorun yapmadım. Ancak anlamazdan da gelmek istemedim. Sordum, ”Yaptığım doğru muymuş?”dedim. Orhan’dan önce Sami, ”Doğru!”dedi. Sami uyarıda bulundu, ”Kitap listesi geldi, kitaplar 50 kş ile 200 kş arasında değişiyor, en kısa zamanda kitapları seçip parasının verilmesi, istedi. Herkes başka konularda konuşurken ben Sami Akıncı’ya Kastamonu-Gölköylü öğrencileri sordum. Sami, ”Anladığım kadarıyla onlar da bizim gibi kültür derslerini okumamışlar. Aradaki fark, biz 1:sınıfta çok iyi okumuşuz, bir temel oluşmuş, onlarda öyle bir durum yok. İlkokul bilgileriyle duruyorlar. Onların bizden farklı bir tarafı, haftalık eğlenceleri, oyunları, şarkıları, türkülere, saz çalmaları önemsemişler. Hemen hemen hepsi oyuna kalkıp oynuyormuş. Bağlama çalanlar çokmuş. Atölyelerden çok tarım işlerinde çalışıyorlarmış. Sami konuşurken arkadaşlar dikkatle dinlediler. Söylenenlerden bir şeyler anladılar sanıyordum. Tersine, verdiler veriştirdiler: “Öğrenciler oyun mu oynarmış?Öğretmen mi olacaklarmış yoksa tiyatrocu mu?Yat ziline dek bunlar tartışıldı.
Yatınca bunları düşündüm, üzüldüm. Ahmet Gürsel Öğretmene mektup yazmaya karar verdim. Üzülecek biliyorum ama gerçek bu, burada çalışmam olanaksız. Ahmet Gürsel Öğretmen derken askerdeki ağabeylerimi, evi babamı, köydekilerin hepsini gözümün önüne getirdim. Ablalarım, yengelerim, Büyük Ablamın kızı Gülsüm, Küçük Ablamın oğlu Saim, Mahmut Ağabeyimin oğlu Yahya, Bektaş Ağabeyimin oğlu Ali Rıza ne yapıyorlar?Onları rüyamda görme isteğiyle gözlerimi yumdum. Arkadaşların fısıltıları arasında uyudum.



Kepirtepe'yi Kurarken Bizi Onurlandıran Bakanımız Hasan Ali Yücel

