İbrahim Tunalı

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır
Anasayfa Kepirtepe Köy Enstitüsü Hasanoğlan Köyünde

Kepirtepe Köy Enstitüsü Hasanoğlan Köyünde

e-Posta Yazdır PDF

19  Nisan  1941  Cumartesi…

 

Yattığımız yer caminin arka tarafına düşüyor. Güneş camiye vuruyor, caminin içi çok aydınlık. Biz ışığı aradan alıyoruz. Burada uzun kalırsak, geç kalkmaya alışacağız Bu sabah  kalktığımızda güneş iyice yükselmişti. Camiye  hiç kimsenin gelmeyişi ilgimizi çekti. Kahvaltıda süt, peynir ekmek yedik. Hidayet Öğretmen dinlenip dinlenmediğimizi sordu. 4 Mehmet’le 6 Ali nöbetçi kalmıştı, onlarla değişecek kişi aradılar. Hidayet Öğretmen bana “Hadi İbrahim sen git, bak akordiyonu çalmasınlar!”dedi. Bu sözü doğru anlamayanlar oldu, Aaa, camide akordiyon çalınır mı?deyince bu defa da Hidayet Öğretmen sözü değişik anladı, ”Çalınır neden çalınmasın, camilerde eski ayakkabıları bile çalıyorlar, bunu siz duymadınız mı?”diye gülerek sordu. Namık Öğretmen, ”Siz sonunda anlaşacaksınız ama geç olacak, en iyisi İbrahim sen git, akordiyonunu çalma da çaldırma da, bak, camide akordiyon çalınmazmış, çalınacak diye de kaygılanma !”dedi. Bu kez Hidayet Öğretmen, ”İşte sözün doğrusu buydu!” diyerek güldü. İsmet’le ben  camiye gidip, arkadaşları gönderdik. Bir süre sonra arkadaşlar  geldi, bugün dinlenecekmişiz. ”Yarın?”Yarın keşifler yapılmaya başlanacakmış. Çalışmalar başlamadan, köy içinde başı boş dolaşmamamızı öğretmenler gene tembihlemişler. Arkamı duvara yasladım yazacaklarımı düşünürken, ”Sen ne yazıyorsun?diye soran oldu. Her zamanki gibi aklıma geleni yazdığımı söyledim. Mehmet Başaran, Yazdıklarını ben de okuyabilir miyim?diye sordu. Ben de, ”Sen şiir yazıyorsun, ben senin şiirlerini okuyor muyum?Mehmet Başaran, ”İzin verirsen okurum!”deyip geçti. Bu kez birileri “O yokken  nöbetinde al oku, gibi konuşmalar duydum. Bir süre düşündüm. Tıpkı Ömer Seyfettin’in Ruznamesi’ndeki gibi  Bugün 19 Nisan 1941 cumartesi. Hasanoğlan köyünde ikinci günüm. Kahvaltı ettim. Köy camisinin arka tarafındaki kadınlar için ayrılmış  karanlık bölümde yatıyorum. Değişik bir durum olursa gene yazacağım……

 

1

Hasanoğlan Köyü 

 

  1. Nisan  1941  Pazar. .

 

Hasanoğlan köyünde 3. günümüz. Süt, yumurta, köy ekmeği ile kahvaltı ettik. Namık Öğretmen, Yarın Ali Yılmaz Öğretmenin geleceğini söyledi, üzüldüm. Bizimle gelmemesinin nedeni, ailesini de getiriyormuş, o nedenle ayrılmış. Ayrıca yarın Milli Eğitim Bakanlığından gelecekler varmış. Yapılacak işlerin bir bölümünü onlar açıklayacaklarmış. Köy muhtarı Ahmet Çakır, bize kazma kürek, destere, bir de usta buldu, Okul bahçesinin  bir bölümüne  çadır kurmak için  yer kazdık. Öğleden sonra bir grup gezerek tren yoluna indik. Yol kenarında küçük bir kulübemsi bina var, ilerde buraya istasyon binası yapılacakmış. tren yolu buradan Lalabel’e doğru birden yükseliyor. Bu yükselmede trenler duruyormuşçasına ağırlaşıyormuş. Ankara’dan gelen köylüler o zaman trenden atlayıp köylerine dönüyormuş. Köyde her gün böyle okuluna gidip gelen iki lise öğrencisi bile varmış.

 

21  Nisan   1941…Pazartesi…

 

Hepimiz uyandık. Mehmet Yücel, ”Bugün Lüleburgaz’ın pazarı!”dedi. Ben, o eskidendi, bugün belki pazar bile kurulmaz, geçen  gün Pazar kuruldu da ne oldu, insanlar, yumurtalarını yerlere attılar, tavuklarını ortalığa bıraktılar;siz bunları görmediniz!”dedim. Recep Kocaman tanıklık etti:Ben de gördüm aynen böyle oldu!”dedi…Öğle yemeğinden çıkarken. Okul önüne bir asker arabası, geldi. Dört kişi indi, şaştım, ikisi gene o adamlar, İkisi değişik. İstasyonda gördüklerimin ikisi de gözlüklü. Birisi Namık Öğretmenin koluna girip, okul bahçesini birkaç kez dolaştırdı. Öteki gözlüklü gene hiç konuşmadı. Biri Hidayet Öğretmenle onların kaldığı köy odasına gittiler. Bizimle yalnız kalanın hiç birimizle konuşmaması arkadaşların da dikkatini çekmiş, ”Bu adam ya yabancı ya da dilsiz biri dediler. Dilsiz arabaya binip çeşme yanına indi. Bir süre sonra Namık Öğretmen geldi, ellerini bir birine vurarak “İşte böyle işlerimiz   yavaş yavaş yoluna girecek, bir çok istediğimiz yakında geliyor. Onlar geldikçe biz de kolları sıvayıp çalışacağız!”dedi. Akşama doğru okul önüne bir kağnı ile kazıklık kesilmiş dallar indi. Bunlar nedir diye soranlara öğretmen gülerek, ”Bunlar “Çadırlara kazık olacak, siz yapacaksınız, yapınca da öğreneceksiniz. Size çok demişlerdir, yoksa demediler mi?”Artık kazık kadar oldun, bir işe yara. Bana annem iki de bir söylerdi. Şimdi kazıktan  biraz daha uzun olduğum için artık söylemiyor!”, derken  arkadaşların biri “Sırık” deyiverdi. Öğretmen gülerek, ”Sen çok yaşa, işte böyle;şimdi de sırık olduk. Annem bu sözlerini azalttı ama anneliği tutunca gene söyler!”Yarın çadırlar gelecekmiş. Namık Öğretmenin neşesi bizi kamçıladı. Neler yapacağımızı sormaya başladık. ”Yemeklerimiz hep köy evinden mi gelecek?Nerede banyo yapacağız?Hep yerde mi yatacağız?Öğretmen gülerek “Yeter yeter, bu soruları sıraya koyalım!” dedikten sonra, ”Gelin!”işareti verince okul bahçesine gittik. Okulun hemen karşısına boydan boya  bir çatı yapacağız. Altı hem yemekhane hem de çalışma yeri olarak kullanılacak. Yarın istediklerimiz gelince buna başlayacağız. Şimdi de arkamdan gelin!”deyip bir salaş binanı önüne  gittik. Öğretmen, ”İşte, bir grubumuz da burasını  mutfak yapacak, yemeklerimiz, biz burasını bitirdiğimiz andan başlayarak burada pişecek. Ama dikkat edin önce bunları yapmak için bizim de ellerimi şişecek. Bina çoktandır kullanılmamış bir şırahaneymiş. Arkadaşların çoğu şıranın ne olduğunu bilmiyormuş. Öğretmen sordu, ”Bileniniz yok mu. ? “ Ezilmiş üzüm suyu!”dedim. İsmet açıkladı, ”Dayımın babası şarapçıdır. !”Namık Öğretmen , ”Bak, bak, bak, İbrahim, baban rakıyı beğenmiyor mu ki işi şaraba döktü?”deyince “Rakı  yapmak yasak!”dedim. Öğretmen, ”Yapmaktan kim söz ediyor?Siz şarapçı diye kime diyorsunuz?İki türlü yanıt geldi:Şarap içen, şarap satan. Namık Öğretmen sesini değiştirerek“İbrahim’in babası şarap yapandır, ben onu  kestirebiliyorum!”. Halil Basutçu ile ikimize, Halil, İbrahim, ben sizi seçtim, siz de iki arkadaş seçin, akşama dek buradasınız;arada ben gelip bakacağım. şurası, şurası yıkılacak, şurası şurası da örülecek. Tabii beklediklerimiz gelirse şuraya da iki tezgah eklenecek, tabii ki Ali Bey gelirse!”dedi. Bataklı  çeşmenin yanına gittik. Orada yapılacaklara da değinen öğretmen. ”Bütün bunlar sizi korkutmasın, yapabildiklerimizi yapacağız, yapamadıklarımızı da yarına bırakacağız!”Arkadaşlar eklediler, ”Kalan olursa onları da öbürsü güne bırakacağız. ”İşte böyle, sen sağ ben selamet, kalın sağlıcakla!”Öğretmen kaldığı yere gitti. Biz okul bahçesine döndük. Okulun  Lalabel tarafına bakan yönünde dümdüz , oldukça büyük bir alan var. Orasını, arkadaşalar futbol oynamak için seçtiler. Top nerede?Eskilerden yapacaklar. Sonunda ortaklaşa bir top alınmasına karar. verildi. Ancak, okuldaki topları gelenlerin getireceği varsayılarak bir süre beklenmesini yeğleyenler çıktı;karar ertelendi. ……. Hava kararınca yattık. İlginç bir durum:Bizim köyde güneş batarken, köy sese boğulur. Koyunlar, kuzular, öteki hayvanlar, insanlar alabildiğine bir  gürültü yayılır. Bu köyde öyle bir şey yok. Sanırım burada  öyle sürü mürü de yok. yattım. Önce yarınki işi düşündüm. Ali Yılmaz Öğretmeni anımsayıp kararsız bir durumda kaldım. Ali Yılmaz Demirbilek. Amma da uzun ad. Aklım köye sıçradı ama, son Pazar durumunu görmezden gelerek;köyü, çektiğim sıkıntılara  karıştırmadan  eski günleri  içinde düşündüm……

 

23  Nisan   1941  . . Çarşamba….

 

Dün Halil’le  şırahaneyi temizleyip mutfak yaptık. Şırahane oldu mutfak. Akşan üstü herkesin Ali Beyi, benimse Ali Yılmaz Öğretmenim geldi. Bize kolay gelsin dedikten sonra, duvarlara bakarak eksikler saptadı:”Buraları yarın beraber tamamlayacvağız, benim biraz işim var gelin bana  yardım edin!”dedi. Önümüze düştü, Çeşmenin yanında Ankara yoluna doğru bir eve gittik. Ev yol üstünde ama, iç tarafında bahçesi var. Ali Yılmaz Öğretmen hanımıyla gelmiş. Hanımı çok genç. Daha önce söylemişti. Eve girer girmez  hanımının çaldığını söylediği udu duvarda gördüm. Eşyaları az. Daha doğrusunu biraz da buradan toplanmış kırık döküş şeyler. Önce gösterilen yerlere onları  yerleştirdik. Bize çay ikram ettiler. Hanımının Ali Yılmaz Öğretmene” Ali”demesine içimden güldüm. Öyle bir “Ali!”deyişi var ki bana önce bizim dersliği sonra da evi anımsattı. Derslikte arkadaşların Baba Ali ile Ali Agaya  deyişlerini duyar gibi oldum. . Bizim evde de  Ali’ler var. Büyük Ağabeyime babamla Büyük Ablam “Ali” derler. Küçük Ablam da Ali Enişteme Ali der. ”Gel Ali, git  Ali. . Kulaklarımda o sesler hep vardır. Onlara alışığım ama buradaki Ali, sesi bana  biraz değişik geldi. Sanırım  eşinin söyleyişini yadırgadım. Bunları düşünürken, Ali Yılmaz Öğretmen  beni göstererek”, İbrahim akordiyon çalıyor!”dedi. Oysa benim akordiyon çaldığımı o  görmemişti. Hatta bir gün arkadaşlar mandolin çaldığımı söyleyince bana  bakarak:“Sen ancak zurna çalarsın!” demişti. Hanımı, ”Aaaa, ne güzel, akordiyon sesine bayılırım, akordiyonun buradaysa bana da bırak biraz çalışayım!”deyince Ben:”. Olur!” dedim. , Ali Yılmaz Öğretmen, karşı durdu, hanımına, ”Olur mu canım, çocuğun çalışmasına engel olursun!”Ali Yılmaz Öğretmene, “Yazık ki çalışamıyorum, camide yatıyoruz. Üstelik   yattığımız yerin kapısı da kilitsiz, çalınacak diye korkutorum. Ali Yılmaz Öğretmen hanımına. “Bak hanım, ”İbrahim, akordiyonun çalınmasına razı değilmiş!”diyerek gülüştülerHanımı Ali Yılmaz Öğretmene:Öylesi çalmaları sen düşünürsün açıkgöz;ben akordiyona şarkı söylettireceğim!”. Hanımı, bize çay getirdi. Bir yandan da, ”Akordiyonun varken çalışamamana  üzüldüm, Bir yolunu bulacaksın umarım!” dedikten sonra kendisi için:”Ben de burada çok yalnızım, uda çabuk bıkıyorum, onun için öyle dedim!”deyince  Bu kez  Ali Yılmaz Öğretmen hanımının adını söyleyerek, üzülme şekerim, bir de akordiyon alırız!”Birden Ali Yılmaz Öğretmene karşı içimde bir güven duygusu belirdi. ”Eviniz, sürekli kalacağımız yere çok yakın. Ben zaten camide  bıraktığım için rahatsızım. Size getirebilirim!”deyince. Ali Yılmaz Öğretmen, çok memnun olacağını söyledi. Ayrılınca akordiyonu alıp getirdim. Kapılarını çalınca Ali Yılmaz Öğretmen karşıladı. Beni rahatlatmak için, gülerek, hanımını gösterdi “Çok şıpsevdidir, çalacağını sanıyor;bir kez ya açar, ya açmaz, gönlünü aldığın için  tekrar tekrar teşekkür ederim!”dedi. İçim rahatlamış olarak camiye döndüm. Arkadaşlar kendi aralarında konuşmuşlar”Ali Yılmaz Öğretmeni sevmezdi, çaresiz kaldı akordiyonunun verdi!”gibi sözler edilmiş. Bu sözleri duyunca. Halil, üzüldüğümü düşünerek beni teselli etti:”En kısa zamanda bir bahane uydurup gider alırsın bir daha da vermezsin!”Akordiyon üstüne çok düştüğüm için arkadaş böyle düşünmekte haklıydı. Oysa ben Ali Yılmaz Öğretmenin eşine karşı davranışlarını görünce ağabeylerimi, yengelerimi anımsdadım, akordiyon neredeyse önemsiz bir nesne  durumuna dönüştü. . . Arkadaşlar…. Bu günün 23 Nisan olduğunu, Ankara’ya gelmemize karşın bayram yapamadığımızı biraz üzülerek dile getirdiler. Bunlara karşı, kimi arkadaşlarımız da gelecek 23 Nisanları kutlayınca bunlar unutulur, diyerek rahat olmamızı önerdilerBuranın en iyi tarafı…(sanırım cami oluşundan ileri geliyor, )arkadaşlar yatınca konuşmuyor, hemen uyuyorlar. O nedenle de herkes rahat. Akordiyonu güvenilir bir yere bıraktığım için rahatladım, derken gene  takıldığım durumlar oldu. Örneğin köyün içine yerleşmeye çalışıyoruz;uzun kalırsak bu köyün içinde mi okuyacağız?Arkadaşların tasasızlığı beni şaşırttı. Gene, aha- ihi yapıp eski şakalara başladılar.

 

24  Nisan   1941 . . Perşembe

 

2. grup bugün gelecekmiş. ”Kızlı grubun gelmesini isteyenler oldu. . Birileri de”Deli misin, kızlar gelip ne yapacak burada?Mutfağı, banyoyu yapalım da öyle  gelsinler!”. Tartışarak ilkokula kahvaltıya, gittik. İki kağnı dolusu tahta geldi. Kavak tahtası Birini mutfağın yanına gönderdik…. Kahvaltıdan sonra Ali Yılmaz Öğretmen tahtaları çizdi, çizilenleri tez elden  kesip yerlerine  çaktık. Mutfak, ocak yeri dışında tamamlandı. Namık Öğretmen, gülerek “Çocuklar, biz hata etmişiz, sizi marangoz, yapıcı olarak ayırmamalıymışız. Sil yeni baştan gene geriye döneceğiz çaresiz!”dedikten sonra  Halil’le ikimize, ”bunu size söylüyorum, burada bir ayırım olmayacak, hangi işe gönderirsek orada çalışacaksınız. Bu sizin de yararınıza olacak. Bakın  masalar ne güzel olmuş, şimdi de şu  mutfak ocağını birlikte yapın!”diyerek tebeşirle çizdi, gelecek olan  tuğlalarla tamamlanmasını söyledi Halil’e sordum, ”Bu bizim kaçıncı mutfak ocağı yapışımız. ?”Halil:”Ben tam söyleyemem sen daha iyi bilirsin, not tutan sensin!”birlikte anımsadık. Edirne-Karaağaç’a gittiğimizin ilk günlerinde kazan konacak bir altlık yapmıştık. Alpullu’da düpedüz mutfak ocağını Hasan Çevik Öğretmenin yönetiminde tümüyle  gene biz yapmıştık. Lüleburgaz’da da bodrum katta  gösterilen bir yere tüm mutfağı  biz beraber yerleştirdik. . Kepirtepe’de ocak, mutfak binanın bir parçası olduğundan onu biz yaptık diyemiyoruz. Ancak birlikteliğimiz bitmemiş burada da bir ocak daha yapıyoruz. Halil gülerek oralarda  ocak yapınca Aşçıbaşları bizi ödüllendiriyordu buradaki teyzeler bakalım böyle bir ödül düşünecekler mi?”Yemek işlerini başı sarılı teyzeler hazırlıyor, nesine gerek onların mutfak ocağı, kazanı?”Duvarlarda özel olarak yapılmış çok raf var. , kullanılacak durumdakileri bırakıp fazlaları söktük. Oradan  işimize yarayacak tahtalar çıktı. Onlarla ikinci odaya  hem raf hem de kanape tipi oturaklar yaptık. Mutfak tamamlandı. Ne var ki bizim mutfak yaptığımızı Namık Ergin Öğretmenden başka kimse görmedi. Halil gülerek, ”Namık Öğretmenin ödülü hepsinden değerli, bize güveniyor. Öteki ödüller neydi ki?Birer tabak fazla tatlı, bir ya da ikisinde de birer bardak çaydı.

 

25  Nisan   1941 Cuma….

 

2. Grubun dün geleceği yanlış söylenmiş, bugün  gelecekmiş. Biz, ”Gelsinler, mutfakları hazır!”deyinsc, Salih Baydemir, ”Gelsinler tuvaletleri de hazır!”dedi. Meğer onlar da boş durmamışlar dört göz tuvalet yapmışlar. Böylece gerekli araç gereç yokluğuna karşın muhtar Ahmet Çakır’ın gayretiyle toplanan derme çatma gereçlerle bir hafta içinde çok önemli birkaç iş yaptık. Öğle  yemeğinde kimi arkadaşlar gelenleri Lalabel’de karşılamayı öne sürdüler. Namık Öğretmen, uyardı, ”Kendi kendinize karar vermeyin. Asıl işlerimizin başlaması için bugün  kamyon bekliyoruz. Kamyonun gelmesi arkadaşların geliş saatine denk gelmiş olabilir, kamyonu biz boşaltacağız. Unutmayın ki. sizi kimse karşılamadı. Hiç değilse onları siz burada karşılayacaksınız; bu, onlara yetsin!”Kamyon bekledik. Gerçekten kamyon,  arkadaşlar köye girerken çıktı geldi. Kamyondan yığınla battaniye indirildi. , kamyonun asıl yükü ise çadırdı. Üç büyük, on kadar da küçük çadır saydık. Üstelik  çadır kazıkları da hazır. Büyük çadırlardan birini okul bahçesine hemen diktik. ”Bu çadır bizim olacak!”Arkadaşlar ölçüp döktüler. Çift ranza olursa tüm sınıfı alıyor. ”Ranza nasıl yaparız?”Çaresiz yapacağız. Biz bunları konuşurken  Lalabel yolcuları geldi. Bizim ranza sözleri havada kaldı. Gelenler hemen aldıkları ikişer üçer battaniye ile çadırın  içine geçici yataklarını yaptılar. Biz bu kez büyük çadırın birini  Mutfak olarak hazırlanan şırahane yanındaki meydana  kurduk. Burası da yemekhane. Bu yemekhane geçici olacak, okul bahçesindekini bitirince bu çadır belki derslik olacakmış…. Namık Öğretmen paydos etti. ”Gelenlerle ilgilenin, açıklayıcı bilgi verin, olumsuzlukları açıklamakta  aceleci olmayın!”dedi. Halil, Arif, Sefer, biz dördümüz şaka değil yemeklerin dışında sürekli çalışmıştık. ”Biz nöbetçileri değiştireceğiz!”deyip camiye gittik. Akşam yemeği azıcık karışık oldu ama gene de aç kalmadık. Kimimiz ayran kimimiz yoğurt, kimimiz pazlamaya benzer bir şeyler, kimimiz yufka , kimimiz kara ekmek yiyerek şükredip sıra masalarımızdan kalktık. Gelenler bizden daha şanslı çıktı. Çadır daha rahat. Caminin genel havası bize sıkıcı geliyor. Gelenler yarın dinlenecek. ondan sonra birlikte çalışacağız……. Arkadaşların konuşmaları biraz değişti. Arkamızdan gelenler olunca yalnızlık duygusu azalır gibi oldu. Mehmet Yücel’in kardeşi, İsmet’in köylüsü, Yusuf Asıl’n iki köylüsü bu grupla gelmiş……Esas sevinen ben oldum, Selçuk Korol Öğretmen geldi. Ali Yılmaz Öğretmenle aramız düzelmiş olmakla birlikte İrfan  Evren Öğretmeni, bekliyordum. İrfan Öğretmene çok alışmıştım. Onun iş anlayışı da, verdiği işi izlemesi de çok değişik. Ali Yılmaz Öğretmenin  çalışma biçimini bilmediğimden pek  fazla güvenim yok. Çalışırken olur olmaz durumlar için azarlamaya kalkarsa karşılık verip olay çıkacağından çekiniyorum. Belki de sandığım gibi olmaz. Biraz sabırlı olmaya çalışacağım.

 

 

30  Nisan   1941. . Çarşamba. .

 

5 gündür aralıksız olarak çeşme meydanında çalışıyoruz. Önü açık bir çamaşırlık yaptık. Biz, ”Bunu bizim kızlar kullanacak!”diyoruz ama aslında köylüler kullanacakmış. Arkadaşlar soruyor, ”Bu köyde hiç kız yok mu?”” Var!”diyoruz, “Yaptığımız hamama bir  fazla delik açtık, oradan kızları görebileceksiniz!”. Buna inananlar  çıktı. ”Sahi mi?Gerçekte bu köyde de  kız vardır ama giyimleri kadınlardan ayrılmadığı için hepsi bir birine karışıyor. İlkokul yaşındaki  kız çocukları bile yastık gibi sarınıp kapanmışlar. Bizim kızlar bakalım burada nasıl davranacaklar?Belki de kadınlarla hiç ilişki kurmayacaklar. . Ali Yılmaz Öğretmen beni duvar örerken gördü, Önce sordu:”Ne o sanat mı değiştirdin?dedi. Namık Öğretmenin çağrısına uyarak duvarda çalıştığımı söyledim”İyi öyleyse, yarın beraber çalışacağız, hazırlan!”dedi. Sanırım okul bahçesinde yapılacak yemekhaneye başlayacağız. Binanın temelleri ile duvarları için  taş yığıldı;iki kağnı sessiz olarak sürekli taş getiriyor. . Okulun doğusundaki düzlüğe de yuvarlak çadırlar kuruldu. O çadırlarda ders  yapılacakmış. Kültür derslerimizin yarım kaldığını düşünen Milli Eğitim Bakanlığı yarım gün ders, yarım gün çalışma programı uygulanmasını istemiş. Bu nedenle de yeni öğretmenler atanacakmış. ”Müdürümüüz ne zaman gelecek?Bizce önemli olan o!”Zaman zaman da bunu kendi aramızda tartışıyoruz. Halil Basutçu bana  sordu:”Okul Müdürü gelince neyi değiştirecek?Bu sözü uzun uzun düşündüm. Okul Müdürü kendisi yemek yapacak değil ya. Galiba bizimki bir alışkanlık, müdürümüze çok güveniyoruz. Bu duygu bizi yönlendiriyor. Kendime soruyorum, bir yabancı gelip müdür olursa, ona ben uzun bir süre  yakınlaşamayacağım. Belki o da özellikle bana, şimdiki Müdürüm gibi yakınlık göstermeyecek!

 

2  Mayıs  1941  C uma

 

Dün  bir grup daha geldi. Burada 160 kişi olmuşuz. Kalan iki grup daha kısa aralıklarla gelecekmiş. Kızlar son grupla olacakmış. Tüm öğrencilere yer bulundu. Biz de  yaptığımız  ranzalarımıza kavuşmak üzereyiz. Camide yatmaktan iyice sıkılmaya başladık. Camide geceleri periler dolaşıyormuş. Beyaz giysiler içinde geceleri çıkıp camiyi  geziyorlarmış. Camilerde gece canlı istemiyorlarmış. Camiler, gündüzleri canılar içinmiş, geceleri ise (ölüler) ruhlar camilere gelip dolaşıyormuş. Ölülerin ruhları zaman zaman camide toplanıp bıraktıkları yakınlarının  gidişatını  gözlüyormuş. Arkadaşlar bunları nereden dinlemiş, kim söylemiş tam soruşturmadım ama yaygın olarak bunu konuşuyorlar. Konuşmalara katılmıyorum, söylendiğinde de bu tür sözlere inanmadığımı söylüyorum. Hilmi Altınsoy iki gece önce tuvalete gittiğinde beyaz giysili birini  çeşme  başında gördüğünü, insan diye umursamadığını. ancak beyazlının aşağıya doğru gittiğini anlattı. HilmiAltınsoy arkadaşımıza pek inanmayız, şakacıdır. Bu kez yeminli konuşunca, bir grup, gece beklemeye karar verdik. Arif, İsmet, Hilmi, Orhan, dört arkadaş, başkalarına duyurmadık. Yataklarımızı yan yana çektik. Arkadaşlar  işkillenmesin diye de bir yalan uydurduk. Biz, geceleri en az bir kez tuvalete çıkıyoruz, kalkıp yatarken sizleri uyandırmak istemiyoruz. Arkadaşlar konu üzerinde durmadılar. Zaten yakın zamanda taşınacağımız söylendiğinden kimse umursamadı. Arif beni, ben İsmet’i, İsmet Orhan’ı, Orhan Hilmi’yi kaldıracak. Bu dizi bozulmayacak ama her gece bir atlayacak. Aramızda  tam bir giz. Hangimiz görürse  beşimiz de sessizce kalkıp gerekeni yapacağız. Perilerin şafakta  çıkmadıklarını bildiğimiz için nöbetlerimiz şafakta bitecek………. . Bakalım  bu kararımızı uygulayabilecek miyiz?

Mutfağımız tamamlandı, okuldaki  gibi çaylı peynirli kahvaltılara başladık. Aşçılarımız, köyden iki teyze. Biri muhtarın akrabasıymış, çok konuşkan;hepimize “Yavrum!”diyor. Oğulları, kızları torunları varmış. ”Kaç tane?”diye soranlara:” Sekiz tenecik!” (Tane)diye yanıt veriyor. Bunu duyan arkadaşlar bir süre varsayımlar ürettiler. Yusuf buna çok ilgi duydu:iki kız, iki erkek;bunların hepsinin birer çocuğu var, eder sekiz. Mehmet Aygün bunu uygun bulmadı, böyle düzgün hesaplı doğum olmazmış. O nedenle kızının biri doğum yapmamış;ayrıca bir oğlu da evlenmemiş. Sil yeni baştan varsayımlar öne sürülüyor. Yusuf bu kez buna göre bir  varsayım öne sürdüKızı bir doğum yapmış, evli oğlunun üç çocuğu olmuş. Buna da Salih Baydemir karşı oldu. Zaten bir kızının çocuğu olmamış, bu yüzden anne olamayan kızı için üzülmektedirler;bu kez öteki kızın, erkek kardeşinin 3 çocuğuna karşın  tek doğum yapması üzüntü yaratacaktır. O nedenle çocuğu olan iki kardeşin ikişer çocuğu olması gerekir. Hasan Üner bunlara da karşı oldu. Büyük ağabeyleri önce evlenmiştir. Arka arkaya dört çocuk babası olunca kız kardeşleri çocuk doğurmamaya karar vermişlerdi. Aynı nedenle bu kez en küçük erkek kardeş ise evlenmek istememiştir. Böylece bizim Şeri Bacının bir oğlundan dört torunu olmuştur. Oysa o hepsinden dörder torun beklemektedir. Bu olmayınca, üzülmüş, soranlara sekiz tenecik yanıtını vermektedir. Hasan Üner’in yanıtına katıldım. Yusuf bu kez gidip soracağını söyledi. Bu tartışma sanırım uzayacak. Şeri Bacının adı Şerife. Ancak yanındakiler ona Şerife’yi kısaltarak Şeri (Şerr Bacı diyorlar. İçlerinde, Şeri de değil şöri, şörü gibi seslendirme yapanlar da oluyor. .

Dün gelenler bugün dinleniyor. Biz, üç duvarlı binamızı bitirmek üzereyiz. Binanın uzunlamasına  bir duvarı(Okula dönük tarafı) yapılmayacak. . Çatı uçları direkler üzerinde duracak. Böylece ön, okula karşı açık olacak. Salih, Harun, Orhan, Hasan, Recep, biz gene bir grup olduk;kirişleri yerde hazırlayıp duvarlar tamamlanınca  parça parça yerine çıkaracağız. Köyde bir yenilik, uzun keresteler at arabasıyla taşınıyor. Köyde bir at arabası varmış. Ancak bu araba da yol olmadığı için belli, yerlere gidiyormuş. Arabanın getirdiği keresteleri önce kağnılar taşıyıp bir yere yığıyormuş, oradan da at arabası alıyormuş. Kamyoncular yol yokluğu nedeniyle gelip  çalışamıyormuş. Namık Öğretmen “Bugün pazar, biraz erken paydos edebiliriz!”deyip  düdüğü çaldı. Çeşme yanına gittik. Orada da çalışanlar var. Onlar da bıraktılar. Onlar(Çeşme dediğimiz yere gelen su, derecik olarak, üstü açık akıyormuş). giriş suyunun üstünü kapatmışlar. Böylece  su kirlenmesi önlenmiş. . İlerde burası daha korunaklı bir çeşme olacakmış. Orada çalışanlar bunları anlattılar. Paydosta bir grup arkadaş, Ali  Yılmaz Öğretmenin evi önünden geçip tren yoluna dek yürüdük. Tren yoluna ulaşmak için iki yol var. Biri tepe üstünden biraz dolaşarak biri de dere  tarafından daha kestirme. Biz  uzun yoldan gidip dere tarafından döndük. Dere   yolunun bir tarafı boydan boya bağ. Henüz yapraklar tam açılmamış, tomurcuk tomurcuk. ”Şırahane olduğuna göre bağ olması doğal!”dedik. , Yusuf “Aaa, bol bol üzüm yiyeceğiz!”. Yola yakın bağ çubukları var. Yusuf,  yolda yüyürken  uzanıp salkımları alacakmış. Hep gülüyoruz. . Yusuf salkım koparacakmış gibi kolunu uzatıyor. Oysa  yolla bağlar arasında kocaman bir boşluk bu arada hendekler var. Üstelik bağ kötükleri biraz içerlek kalıyor. Uzanıp koparmak olanaksız. Yusuf gene gene elini uzatıp gösterince Salih Baydemir Yusuf’a “Boşuna düş kurma, senin kolun o üzümlere ermez!”dedi. Bir süre gülüşten sonra:”Kimisi Yusuf, üzümler oluncaya dek büyüyecek, kimisi de üzümler Yusuf büyüyene dek olgunlaşmayacak!” diyerek döndük. Arkadaşlarla buluşunca da bir süre bu konuşuldu:”Yolda yürürken bağdan salkım koparılabilir mi, koparılamaz mı?Bir çok öneri yanında Halil Basutçu’nunki en beğenileni oldu. Üzümler olunca Yusuf uzun boylu bir arkadaşla o yolda gezecek. Uzun boylu arkadaşlar seçildi. Mehmet Yücel, Sefer Tunca, İsmet Yanar, Hüseyin Serin, Mustafa Saatçı. Yusuf bunlardan biri ile bağ yolunda gezecek. Yusuf olaya hepimizden çok güldü. Adayları değerlendirdi. Sefer Tunca’ya bakınca Sefer, başını kaldırdı”ıııhı!”dedi. Bu kez de Yusuf sıra ile Hüseyin Serin’e, Mustafa Saatçı’ya, başını kaldırarak “Ihı!” yaptı. İsmet Yanar’la Mehmet Yücel kaldı. Bu kez de onlar ikisi birden Yusuf’”Ihı1”yaptılar. Mehmet Yücel bir de açıklama yaptı:”Çocuğa uyup elin bağına girilir mi?”Yusuf azıcık duraksadı. . Sonunda arkadaşlar, bağların  yeşermesini, üzümlerin olgunlaşmasını beklemeye karar verdiler. Bu gelen. grup da top getirmemiş, Ankara’ya gidenlere  ısmarlayacaklar. Muhtar Ahmet Çakır’ haber gönderildi. Ankara’ya gelip gidenleri o biliyormuş. Biraz yorgunluğumuzdan biraz da, köylüleri rahatsız etmemek düşüncesiyle, bir birimize uyarak toplu dolaşıp özellikle akşamları erkenden yatıyoruz. İlk geldiğimizde biz böyle başladık, ötekiler de bizim  yöntemimize uydular. Hava kararınca  yatıyoruz. Ancak bu akşamki akşam yemeğinde Hidayet Öğretmen, ”Geceleri, bir uyku nöbeti düşündük. Numara sırasıyla herkes günü geldiğinde asker gibi nöbet  tutacak!”dedi. Bizim karar verdiğimiz gibi nöbet önerdi. Hem de bu gece başlayacak. Biz hiç  ses çıkarmadık. İlk günler zaten gündüzleri tutmuştuk, şimdiki gece nöbetleri birer saat olarak sürdürülecek. Nöbet gene ilk numara 4 Mehmet’le başlayacak. Yatarken köydeki yaygın söylenti birden bire ortaya atıldı, özellikle Kadir Pekgöz, olaya inanmışça tekrarladı. ”Bu köyde geceleri hayaletler dolaşıyormuş. İnsanlara hiçbir zarar vermiyorlarmış ama onları görenlerin bir süre sonra başlarına belalar geliyormuş. Örneğin bir köylü görmüş, gördüğünün hayalet değil bir insan olabileceğini ortaya sürmüş. Ancak bir süre sonra Ankara dönüşü  yokuşta trenden atlayınca başı dönüp trenin altına düşmüş. Bir başkasının karısı çocuğunu ölü doğurmuş. Bunlara da inanmadığımızı söylememize karşın, arkadaşların bazıları haklı olarak nöbeti iki kişi  tutmayı önerdiler buna  karar verildi. . Bu kez de saat sorun oldu. İçimizde  saat tek Harun Özçelik arkadaşımızda var. Harun saatini vermiyor. ”Uyandırmadan, kolumdan bakabilirsiniz!”deyip kesti. Bense içimden, ”Anlaşamasınlar da bizim yöntemi uygulayalım!”diye bir süre bekledim. Sonunda anlaştılar. Harun saatini verdi……………………. ”Beyaz giysili perileri bakalım kim görecek!” diyerek yattık. Yatınca düşündüm, biz birbirize destek olup periye meriye inanmadığımızı söylüyoruz ama böyle birşeylerin olduğunu hep anlatıyorlar. Bizim köyde de buna herkes inanır. Gören yok ama anlatanlar hep, birilerinin gördüğüne inanarak onlardan duyduklarını anlatıyorlar. Ben bir gece Küçük Ablamlardan eve dönrken hiçbir nesneye benzetemediğim bir karaltı görmüştüm. Bunu anlattığımda Büyük Ablam, ”Perinin  huylusuyla karşılaşmısın, onlar insanlara zarar vermezmiş!”demişti. Arkadaşlara bunu  özellikle anlatmıyorum.

 

 

4   Mayıs  1941 Pazar

 

Uyanı uyanmaz aklıma geldi:Son nöbetçi kimdi?Mehmet Yücel’miş. Arkadaşları kaldırmış ama “Ben azıcık yatayım!”deyip yatmış, yatar yatmaz da uyumuş. Ondan bir önceki adaşım İbrahim Ertur. Ona sordum, ”Kimse bir şey söylemedi mi?O da bana sordu:Kim ne söyleyecekti?. . . Yürüdüm. Kahvaltıda öteki  arkadaşlarla buluştuk. Sormaya gerek yok, olay olsaydı, duyulurdu. Okul bahçesinde toplandık. Karşıdan Ali Yılmaz Öğretmen çıktı. Arkadaşların ağzı iyice alışmış, ”Ali Bey geliyor !”demeye başladılar. Ali Yılmaz Öğretmen orada birine takıldı, konuşmaları sürerken ben arkadaşları uyardım. ”Niçin  ona “Bey” diyoruz. ? Ona da “Ali Öğretmen, ya da Ali Yılmaz Öğretmen diyelim. Arkadaşlar beni haklı buldu:Üç yıldır Namık Öğretmene Bey demedik. Gerçi onlar duymuyor ama kendi aramızda da bir ayırım yapmayalım. Ali Öğretmen geldi. Karşıdan, ona bakıp konuşmalarımızdan kuşkulanmış:Ne o beni mi çekiştiriyorsunuz?diye sordu. Önce ben “Yok öğretmenin, sizin neden çekiştirelim?deyince birden yüksek sesle, ” Bana bak, benim adım, Ali Yılmaz Demirbilek, ben adamın bakışından aklından geçenleri okurum!”dedi. Arkadaşlar tıp ıs gülmeye çalıştılar. Aralarında onun için konuşan da ben olduğum için  açıklamak  bana düşüyordu. ”İzin verirseniz açıklayayım, gerçekten  konuşmamız sizinle ilgiliydi ama sizi ilgilendiren bir durum yoktu, biz kendimiz bir ortak karar saptamaya çalışıyorduk. Biz kendi aramızda öğretmenleri anarken adlarıyla öğretmen sözünü birlikte kullanmaya alıştık. Naci öğretmen, Hamdi öğretmen, İrfan öğretmen gibi. Siz gelince uzun süre bizim derslerimize gelmediniz. Bu nedenle adınızı tam öğrenemedik. Bu kez Ali Bey demeye başladık. Şimdi birlikteyiz, Namık Öğretmen’le Ali Bey sözlerini ayrı ayrı söyleme yerine Ali Öğretmen ya da Ali Yılmaz Öğretmen mi diyelim, diye karar vermeye çalışıyorduk. Ali Yılmaz Demirbilek Öğretmen kaşlarını çatarak, ”Bırak sen onları şimdi, benim hakkımda konuştuklarınızı anladım mı anlamadım mı?diye sordu. Bu kadar açıklamadan sonra böyle yapışına  akıl erdiremedim. Birden benim de  cesaretim arttı;bildin ama doğrusunu değil yanlışını bildin. Yanlışı bilmek de övünülecek bir şey değil!”dedim. Bir an bakıştık karşımdaki bir öğretmen değil, bıyıklı sarışın, benden daha zayıf bir insandı. Yılmazlı, demirbileklığı falan da yoktu. Ne söylese karşılık verecektim. Sanırım o da bir şeyler düşünüyordu. Namık Öğretmen gülerek, ”Günaydın çocuklar!”dedi. Ali Yılmaz Öğretmenin omzuna eliyle dokunarak,

Ali, sen  de çocuksun, hep de çocuk kalacaksın!”dedi. Gülüşerek aramızdan   geçip çatılıkların yanına gittiler. Arkadaşlar bana, dikkat et bu sana fena kızdı!”dediler. Ben, ”Merak etmeyin, ben ondan korkmuyorum!”dedim. Direkleri dikip  makasları yerleştirmeye başladık. Benim nasıl çalıştığımı gördüğünden mi, Namık  Öğretmenin beni nasıl kolladığını gördüğünden mi yoksa arkadaşların benimle işbirliği yapışlarından mı etkilendi. Bir süre sonra bana takılmaya başladı, Akordiyonunu vermem, akordiyonunu çaldım, türü şakalar yaptı. Öğle paydosunda aramız çok iyi idi. Ama benim  baştan olduğu gibi güvensizliğim gene  depreşmişti. Bu kolay kolay değişmeyecekti. Öğle yemeğinde iki yabancı  öğretmenlerle oturuyordu. Birini iyice tanımış gibiydim. Bu yeşilimsi elbiseliyi daha önce Ankara istasyonunda gömüştüm. Aynı kişi sonra  buraya da geldi. Bu üçüncü gelişi. Arkadaşlar dikkat etmemişler ama benim dikkatime de güvenleri var. İşbaşı yapınca Namık Öğretmen sorduğumuz kişinin resim öğretmeni olduğunu, buraya atandığını, müdür yardımcısı olacağını söyledi. Bizim okul müdürümüzün de  arkadaşıymış. Mustafa Güneri. Müdür yardımcısı, denince Hüsnü Baykoca aklımıza geldi, o gelmeyecek mi?Namık  Öğretmen, ”O da gelecek, o bizim yöneticimiz, bu burada kurulacak okul için atanmış. Böylece burada, önümüzdeki günlerde iki okuldan söz edilmeye başlanacak. Kepirtepe-Hasanoğlan . . Arkadaşlar hemen başladı:Hasantepe-Kepiroğlan-Oğlantepe-Kepiroğlan-Tepehasan-Tepeoğlan-Hasankepir….

Uzaklardan görünecek yükseklere toz çıkaran kamyon gene geldi. Bu kez  ranzalar için torbalar dolusu çivi çıktı. Ayrıca, bizim üç yıldır kullanmadığımız, babamın keserine benzeyen araçlar geldi, keser yüzlü, kesmez yüzlü, kalın , bir tarafı yuvarlak, kalın çekiçler. Çadır kazıkları bunlarla çakılacakmış. Kamyon boşaltıldı. Demir köşebentler geldi. Makaslarla direkler demir  köşebentlerle  perçinlenecek. Bu güne dek bunları kullanmadığımızı söylüyoruz. Namık  Öğretmen, ”Geçmeli  çatılarda bunlara gerek yoktu. Burada  çakarak tutturuyoruz ayrıca direkleri de çatılara bağlamamız gerekiyor. Karşılıklı bağlantı olması için bu yöntemler kullanılırmış. Namık Öğretmene göre, Anadolu’nun özellikle de ormanlık bölgelerinde  bu sistem geçerliymiş. Lalabel yokuşundan inenleri görenler bir çığlık attılar. Arkadaşlardan biri 2. 3. . sınıflar tamamlandı, bir 1. . sınıflar kaldı, dedi. Ben düzeltyme yaptım:3. 4. . sınıflar tamamlandı, 2. sınıflar kaldı!”de, dedim. . Namık Öğretmen gülerek, bana:Milli Eğitim Bakanlığı arkadaşın gibi düşünüyor, Sizin derslerinizi yarım kalmış sayıyor. Bu nedenle siz daha iki ay   günün yarısında  kültür dersi okuyacaksınız. Haziran ayı sonuna dek yarım gün ders var. ”Öğretmenler nerede?”Öğretmenler hemen gelecekmiş. Yolcular geldi, onları bizim çıkacağımız çadıra yerleştirdiler. Biz, bir süre daha işi sürdürdük. Gelen menteşeleri merak etmiştim, iki tanesini hemen çaktım. Çakıp bakınca  anımsadım. Bu tip demir bağlandı bizim evde de var;hayat, dediğimiz önü açık yerde  iki kalın ağaç direk vardır. Direğin üstünden  dik geçen kirişe böyle T biçimi bağlantı koymuşlar……. . Çadıra yerleşenlerden  bir  sevinç  çığlığı  koptu:. Gelenler top getirmişler. ;hemen pat put sesleri gelmeye başladı. Akşam yemeği daha şenlikli oldu. Benim tanıdığım bir çok  kişi bu grupla geldi. Cavit, Hasan, Ali, Musa, İsmet, Murteza, Mürsel, Mehmet, …Camide bir süre daha kalacağız. Gece perilerini yakalama işi tüm arkadaşlar arasına yayıldı. Önce ben planlamıştım ama, artık bana bile gerek yok, herkes kahraman. Ben , en çok Ömer Seyfettin okuyanım. Hasan Üner’e  Ömer Seyfettin’in Perili Köşkü’nü anımsattım. Mehmet Başaran da okumuşmuş. Bu da bir cesaret verdi. Artık kimse peri olacağını düşünmüyor. Kadir’e takılanlar oldu:Sen, inanıp korkuyorsan katılma!”dediler. Kadir, o adamı ben yakalarım!”gidilerde çıkış yaptı. . Nöbet bana bu gece gelmeyecek, rahatça yattım. Ali Öğretmeni, daha doğusu Ali Yılmaz Demirbilek’i düşündüm:Ne yapar?Beni döver mi?İşimde kusur etmediğim zaman dövmeye kalkarsa ellerini tutarım. Başka bir şey yapmam, Ellerini tutup, ”Ben kendimi dövdürmem!”derim başka bir şey söylemem…Böyle diye diye uyudum……. .

 

 

5  Mayıs  1941  Pazartesi

 

 

Okul bahçesindeki  işi bitirdik. Okuldan sıralar çıkarıp bir tarafına sıraladık. Bugün kızlı grup geliyor, Kızlar için  bir derslik hazırlandı. Hüsnü Baykoca Öğretmen de bugün geliyormuş. Mustafa Güneri Öğretmen, Hüsnü Baykoca gelinceye dek onun işlerini ben yürüteceğim, deyip bize  öğütler  verdi. Mustafa Güneri Öğretmenin konuşmasını ben beğenmedim. Birkaç saat sonra geleceği söylenen insanın yerine kalkıp öğütler vermek anlamsızdı. Galiba bu, kendi yöneticiliğini bize duyurmak için yapılmış bir aldatmaca. Ancak  Mustafa Güneri Öğretmen, yumuşak konuşuyor, güzel sözler seçip söylüyor, güleç yüzlü bir insan. Belki de öyle yapması gerektiğini düşünüyordur. Yalnız “Yapacağız, edeceğiz, biz bu köye uygarlık getireceğiz!” gibi sözler söylüyor. Bu sözlerde geçenleri biz mi yapacağız?O da bizimle olacağına göre, bizim yöneticimiz galiba. Okul Müdürü olmasın(!)Bunları ben kimseye söylemedim. Ama arkadaşlar benden çok daha ileri gidiyorlar. Onlar:Bizim Müdürümüz gelmezse, başkasını Müdür olarak istemeyeceyiz. Bu konuşmadan sonra herkes bir birine sordu, ”Bu kim?”

Bahçeyi temizledik. Bir ara sıralara oturduk. Sıraları özlemişiz. Gerçi bu sıralar bize göre küçük ama gene de sıra, sıradır deyip hoşlanıyoruz. Sıralara oturunca benim ilk anımsadığım matematik dersi oluyor. Bu derse kim gelse Ahmet Gürsel Öğretmenin yerini tutamaz. Gürsel soyadı, Mustafa Ağabeyin müfettişi Hamit Gürsel’i anımsattı. Ne sinir adam!”. Gezici Başöğretmen Mehmet Turan ondan daha çok yakışıyor müfettişliğe. Atlara binince onları Don Kişot’lara benzettim. Biri  iri, biri  küçük. İri olan müfettiş olsaydı Don Kişot’lara daha  uygun düşecekti. Şimdiki durumda ağırbaşlı  Başöğretmen Mehmet Turan’dan değirmenlere saldırmak, ya da tutukluları, aslanları bırakmak gibi saçmalıklar beklenmez. Müfettişin hareketleri buna daha  uygun izlenimini veriyor. Adamlar Kırklareli’de görev yapıyor, ben burada Ankara diyerek geldiğimiz Hasanoğlan köyünde onlara kızıyorum;bendeki de ne akıl!Hiç ilgim yokmuş gibi duruyorum ama gelenleri ben de bekliyorum. Ayrılmadan önceki akşam bana özel olarak iyi yolculuklar dileyenlere ben de özel olarak hoş geldiniz, demeliyim. Ancak bunu nasıl yapacağım?İlk geldiklerinde yaparsam kalabalıkta  fazla bir etki bırakmaz. . En iyisi, ya yemekte ya da tenha bir yerde demeye çalışmalıyım. Grup tepeden inince koşarak derede karşılayanlar oldu. Ana baba günü, yeni gelenlerle karşılayanlar karıştı. Özellikle erkek öğrencilerin çoğunu ayıramayacağım bile, deyip geri çekildim. Nahide Öğretmenle kızlar doğrudan okula girdiler. Bu sınıfın erkek öğrencileri de var;onları neden düşünmüyorum?Tüm diretmelerime karşın arkadaşların yanlışlarına katılmaktan kurtulamadığıma üzülüyorum. Benim, kız öğrencilerle bir ilişkim olamaz. Bu denli kesin kararıma karşın, çocuk yerine koyduğum kimi arkadaşlar gibi davranmamın hiçbir anlamı yok. Kızların hepsini bir bir gözlerimin önünden geçirdim. Hepsi iyi çocuklar, hepsi bana ağabey deyim gülümsüyor. Ne yapacaklardı?surat asıp yanımdan mı geçeceklerdi?Kendi kendime gülümserken uzun uzun esneyip gerinerek uzandım. Sonra da bir şeyler düşündüm mü?Anımsamıyorum…. .

 

6   Mayıs  1941  Salı

 

Sabah pek meraklanmadım. Önemli bir şey olsaydı duyulurdu. Sormadım bile. Kahvaltıda dikkatlerimiz, saklanmaya çalışsak bile kızların masasında. Nahide  Öğretmenle Hüsnü Baykoca  Öğretmen birlikte oturuyorlar. Kahvaltıdan kalkıp  onların masasına yakın geçerken Hüsnü Baykoca Öğretmen gülerek bana, ”Lüleburgazlı , bugün nedir?”diye sordu. 6 Mayıs yani Hıdrellez!”dedim. Hüsnü Baykoca  Öğretmen”Şimdi ben de kızlara sizin oralardaki Hıdrellezleri anlatıyordum. Bir kere olsun onları götüremedik, görsünler hıdrellezleri, kakavaları!”  azıcık durakladım  ama çabuk toparlanıp, umarım dönüşte  götürürüz Öğretmenim!”dedim. Nahide Öğretmen, ”Ben biraz biliyorum ama gene de görmek isterim!”dedi. Ben selam verip ayrıldım. Az ileri gidince bizim  masalara baktım. Anladım ki, oturanların çoğu beni izlemişler. İçimde bir sevinç kabarması oldu. Nahide Öğretmenin yanındaki bayana yan gözle baktım, güzel yüzlü ama yüzü çil çil. Bizim kızlardan pek büyük değil. Yemekhane olarak yaptığımız açık salonun bir köşesini  geçici olarak marangozluk atölyesi olarak ayırdık. Çoğu köyden , yakın köylerden getirilmiş kavak ağaçlarından   ranzalar yapıyoruz. . Öğretmenler dayanıklı olmasını istiyor. Bir de çivi ucu kalmamasını. Özellikle çivi ucu uyarısı çok sert. Son kontrolü Namık Öğretmen bana verdi. Benden sonra kendisi  her çiviyi eliyle yokluyor. Son gelen kamyon çeşme yanına demir borular indirmiş. Yapıcı arkadaşların bir bölümü banyolara su getirmişler. Banyo nöbetleri başlayacakmış. Kaldığımız caminin yetersiz bir tuvaleti vardı, bir grup arkadaş  rahat kullanılacak  dört göz tuvaleti yapınca köyden bir  insanlar gelip “Allah razı olsun!”dediler. Bundan sonra köyden birileri gelip gece bizi rahatsız etmez, demeye başladık. Ancak o zaman da o beyazlı neydi?İkircil bir durum doğdu, kimi arkadaşlar nöbeti bırakalım, kimi arkadaşlar, sürdürelim demeye başladılar. Ancak nöbeti bize öğretmenler önermişti. Çadırlarda yatanlar  asker gibi nöbet tutuyorlar. Aşağıya inince gene tutacağız, öyleyse burada neden tutmayalım? diyenler  üstün geldi nöbeti sürdürmeye karar verdik. Biz  atölyemizde çalışırken Mustafa Güneri Öğretmen yanımıza geldi. ”Kolay gelsin!”dedi. Adlarımızı sordu, ”Müdürünüz Nejat İdil benim arkadaşım!”dedi. Mustafa Güneri Öğretmenin içtenlikli konuşmasını dinleyince ben, ”Sizi Ankara’da görmüştüm:dedim. Arkadaşlar şaşırdı, dikkatle baktılar. Sözüme açıklık getirdim:Buraya gelirken  Ankara’da trende bekliyorduk!”deyince”Evet evet, bir arkadaşla biz de sizi karşılamaya çıkmıştık, sizi gördük ama arkadaşım Osman beni yanılttı, bunlar onlar değil , deyince geriye dönüyorduk. Tren görevlileri bizi uyardı tekrar dönüp öğretmenlerinizi bulduk!”dedi. Arkasından da Ancak benim atanmam o zaman henüz yapılmamıştı, buraya geleceğim kesin değildi. Sorumu değiştirip “Arkadaşınız da buraya gelecek mi?”diye sordum. Mustafa Güneri Öğrtemen gülümseyerek:”Hayır hayır Osman Eskişehir’de görevli!”dedi. Salih Baydemir, ”Siz bizim müdürümüz yerine  Müdür mü oldunuz?”diye sordu. Mustafa Güneri Öğretmen Hayır, ben Müdür değilim, ben Müdür yardımcısı olarak atandım, Okul Müdürünün işlerine yardım edeceğim. Ancak  benim arkadaşım olan  sizin müdürünüz Nejat İdil Kepirtepe Okulunu bırakıp buraya gelmek istemiyor. Siz bir süre sonra gene oraya gideceksiniz. O da  işte bunun için gelmiyor. Zaten  buraya yeni bir Müdür atandı yakın zamanda gelecek!”dedi. Sustuk ama içten içe bozulduk. Müdürümüz buraya gelmiyormuş…Ben, ”Bunu kimseye söylemeyelim!”dedim. . Bizden birinin yayacağından kuşkulanmadım. Ancak akşam, tüm öğrencilerin durumu öğrendiğine tanık oldum. . ”Buna inanmıyoruz, müdürümüz  bizim başımıza neden gelmesin? Soruları soruluyordu. . . Bu konunun üzerinde  daha fazla durulmamasını önerdik. Öteki sınıfları yatıştırmak zor oldu. . Çalışırken öğretmenlere bu sık sık soruldu. Akşam yemeğinde nöbetçilerden biri bana gelip, ”Gözün aydın, yeni müzik öğretmeni geldi!”deyince sevinçten  hopladım. Nöbetçi, bizim kooperatif yöneticilerinden olan Fevzi Üner’di. Söylediği şaka, ya da yanlış olamazdı, kızların masasına dönüp Nahide  öğretmenin yanındaki çilli yüzlü  bayanı gösterdi. Yeni müzik  öğretmenimiz Behire Bil…Az duraladım. Ben müzik öğretmeni  istiyordum ama böyle bir çocuk değil, görünüşü, gösterişi olan birini beklerdim. Hidayet Öğretmen, Ahmet Gürsel Öğretmenler gibi falan…Gene de sevindim. Acaba akordiyon çalıyor mu?. Kafamda bir sürü soru ile dolaştım. Sabahleyin gördüğüm yüzü  gözlerimin önüne getirmeye çalıştım. O da bana bakmıştı. Öğretmen olduğuna göre belki benden selam beklemiştir;beni belleyip güceniklik göstermiş olabilir mi?”Öğretmen   hoşgörür, kusura bakmaz, !”deyip kendimi teselli ettim. Bir daha karşılaşınca  akordiyon çalıp çalmadığını sormaya karar verdim. Akşam yemeğinde müzik öğretmeni yoktu. Kimseye soramadım. Fevzi’yi görünce çıkışırcasına, ”Hani Müzik öğretmeni?”. Fevzi şaşırarak. ”. Kendisi söyledi, ”Ben yeni müzik öğretmeninizim!”dedi. . Ben böyle üstüne düşünce bu kez Fevzi gidip kızlara sordu Kızlar Fevzi’ye, ”Behire Öğretmen Ankara’ya, evine gitti, pazartesi günü gelip göreve başlayacak!”demişler. ”Pazartesi  göreve başlayacak!”. Akordiyonu almayı tasarladım, ”Yarın Ali  Yılmaz Öğretmene söyler alırım!”Sonra nereye koyacağım?. Almaktan gene vazgeçtim. Önce Behire Öğretmenle konuşurum, sonra alırım. Müzik Öğretmeni sevinci bana gece için söylenenleri, perileri falan unutturdu. . Bu gece benim nöbetim yok. Son gelenlerden yeni haberler alınıyor. Konuşanlardan az kişiyi tanıyorum. Kırıkköylü Rüştü Güvenç, Recep Türköz, Nuri Altınseven, Hüseyin Yalçın, belki daha bir iki arkadaş…. Zaten onların da  çevresini sardılar, kolay kolay kopmuyorlar. Sorular hep okul üstüne. ”Ne oldu?Okul öyle boş mu  kalacak?Okula asker mi gelecek?Okul Müdürü ne zaman gelecek?Bu soruların hiç birine kimse doğru yanıt veremiyor ama gene de soruluyor. Akşam yemeğinde herkesin yüzü güldü. Nazmi Aybar, Nahide öğretmen, Selçuk Korol, Namık Ergin, , Hüsnü Baykoca, Mustafa Güneri yemekteler. Reşat Tekinay da gelmiş ama, yemeğe katılmadı. Salih Ziya Büyükaksoy, Fikret Madaralı, Naci Birkök , Latif Yurtçu, Faik Bakır öğretmenleri gözlerimiz aradı. Yemekte öğretmenler üstüne türlü konuşmalar yapıldı. Ancak  Okul Müdürümüzün gelmeyecek oluşu büyük üzüntü yarattı. Soru gene gene soruldu:Kendisi mi gelmiyor?Mustafa Güneri Öğretmene inanalım mı?Bu soru üstüne konuşulurken kimin aklına geldiyse benim Mustafa Güneri Öğretmeni nerede gördüğüm ortaya getirildi. Bu kez ben olayı olduğu gibi anlattım. Arkadaşlar hayretle dinlediler. Hiç birisi anlattıklarımı görmemiş. Eğer olayı daha önce anlatsaymışım, kesinlikle inanmıya caklarmış. Mustafa Güneri Öğretmen kendi anlattı, yanındaki  arkadaşının adını verdi, hem de iki üç kez Osman, dedi. “Ben sizi tanır gibi oldum ama arkadaşım Osman beni yanılttı, döndük gidiyorduk!”deyince arkadaşlar inanmak zorunda kaldılar. ”Yok yahu, bunlar baya (Gerçek anlamında) öğrenci, bunlar onlar olamaz!”.

 

7  Mayıs  1941   Çarşamba

 

Dün beklendiği söylenen Ankara’dan gelecekler için bugün kesin gözüyle gözler yollara çevrildi. İlkÖğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç gelecekmiş. İsmail Hakkı Tonguç’u görmek isteyenler arasında Hasan Üner’i de görünce güldüm. Oysa Hasan’la ikimiz Lüleburgaz’da makine başında çalışırken İsmail Hakkı Tonguç yanımıza geldi, bizimle konuştu, benim köyümün yakın olduğunu öğrenince “Ne iyi, öğretmen olunca yetiştiğin okulunla sürekli ilişkilerini sürdüreceksin!”dedi Hasan Tekirdağlı olduğunu  söyleyince “Senin de yakın sayılır, her türlü araç var, gider dönersin;Trakya  küçük yer. Anadolu illeri gibi uzak değil, yolları düzgün !”demişti. Hasan’la çalışırken Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel de bizimle konuşmuştu. Önce kardeş misiniz?diye sormuştu. . Sonra da neden arkadaşlarınızın yanında çalışmıyorsunuz?”demiş, . Elektriklerden yararlandığımızı söyleyince Hasan Ali Yücel Lüleburgaz Belediye Başkanı Kemal Çerman’a Kepirtepe’ye elektrik vermesini rica etmişti. Hasan bunların bir bölümünü unutmuş. Bu kez de ben duramadım takıldım:”Gene unutacaksın, neden heyecanla bekliyorsun?Hasan sözünü çok kez esirgemez, gene öyle yaptı:”Abi sen yanımda olacaksın, ilerde gene sen anımsatırsın!”Arkadaşlardan bazıları “Al sana okkalı bir yanıt!”diyenler oldu. . Bunu duymamış gibi davranarak Hasan’a :”Birinin unuttuğunu anımsatanların bile bile yalancılığını kabul etmiş olur. Çünkü unutana, anlatılanlar yabancıdır, onlara göre bu tür anlastıların yalandan farkı olmaz. Unutkan unutma rahatlığı içinde olay böyle değildi, diyebilir!”Bu nedenle sen bir daha benden geçmişimize dönük bir ortak olay duyamayacaksın!”Hasan biraz gerildi, kızacağımı düşünerek bir tanıt vermedi. İşlerdeki beraberliğimizi bozmaktan çekindi. Oysa ben bu tür konuşmalardan gocunup düzenli çalışmalarımızı bozmayı kesinlikle düşünmemekteyim. Ranza sayısı 150’ye çıkarıldı, bir süre daha çakma işini sürsüreceğiz.

 

 

8  Mayıs  1941  Perşembe

 

Kahvaltıyı geç yaptık. Ali Yılmaz Öğretmen bekledik , o da oldukça geç geldi. Biz işimize kaldığımız derden başlamıştık. Köy Muhtarı ile Namık Öğretmen geldi. Köy muhtarı lacivert ceket giymiş, temiz yüzlü bir insan  birkaç kez görmüş bir iki  de konuşmasını dinlemiştik ama bu denli yaklaşmamıştık. Sürekli güler gibi bakıyor, gülümseyerek konuşuyor. Namık Öğretmen bize çok güvendiğini muhtara anlattı. Muhtar:”Okulunuzu kurun, işleriniz yoluna girince köydeki evleri değiştirelim  köyümüz daha modern bir köy olsun!”dedi. Namık Öğretmen:. ”Ne dersiniz ustalar, buna hazır mısınız?diye sordu. ;özellikle de bana bakarak, tekrar:”Olur mu, yapabilir miyiz?”dedi. Salt konuşmuş, öğretmenimizein sorusuna yanıt verilmiş olsun düşüncesiyle. ”Muhtar Amca bize güvenip yardımcı olursa neden olmasın?”dedim. Benim Muhtar Amca deyişim Namık Öğretmende sanırım bir çağrışım yaptı. Gülerek:”İbrahim, burada da bir Muhtar Amca yakaladı!”dedi. Sonra da Kepirtepe bitişiğindeki  Yeni Bedir köyü muhtarı Kamber Amcamı andı. ”Kamber Amcası bizim muhtarımız sayılır, İbrahim için de bir iyi rastlantıdır. !”dedi. Bizi dinleyen Muhtar Ahmet Çakır:”Muhtar Kamber mi dediniz?”deyince ben:”evet Kamber Amcam, öz kardeş çocuklarıyız!”dedim . Muhtar Çakır gülerek:”Öyleyse sen Alevisin!”dedi. Birden şaşırdım. Namık Öğretmen azıcık gerilerek bana :Öyle mi? Bak bunu bilmiyordum!”dedi. Bu kez Muhtar Çakır:”Ne o ben yanlış bir şey mi söyledim?bizim köyün çoğu Alevidir. !”deyince Ben, ”Bildiğim kadarıyla biz Alevi değiliz, babamın bana söylediğine göre ailemizin büyük bir bölümü Bektaşi!”deyince Mahtar heyecanla:”Ha, işte bu kadar, bu da aynı kapıya çıkar. Kamber adı bunun kanıtıdır. Namık Öğretmen konuşmadan sıkılacağımı düşünerek. ”Siz konuşa konuşa iyi anlaşacaksınız, nasıl olsa buradayız;biz de sizi dinlemek isteriz!”derken Ali Yılmaz Öğretmen geldi, konu değişti. Ayrılırken Muhtar Ahmet Çakır, konuşalım, daha iyi anlaşacağımızı umuyorum, benim ailem de senin gibi biraz karışıktır, hocalarla dedeler tartışır durur!”deyip ayrıldı. Muhtar Ahmet Çakır’ın sözü arkadaşlar üzerinde iyi etki bırakmadı. Nedense özellikle Salih Baydemir bir süre kendi kendine konuştu:”Sana ne be adam, soran  mı oldu?dedi. Ali Yılmaz Öğretmen konuyu bilmediği için  önce sustu sonra da bana”Yenge, akordiyonu açmaya kıyamadı, gene uda sarıldı!”dedi. Öğleye dek çalıştık. Pazar olduğu için öğleden sonra dinlenmeye ayrıldı. Samı Akıncı, sanırım Hüsnü Baykoca Öğretmenle konuşmuş, ”Arkadaşlar, bizim ders çadırımız ayrılmış, okuldan sıra götürelim, dedi. Kurulmuş çadırlardan yola  yakın olanı seçtiler, sıra taşıyarak dersliğimizi hazırladık. Nasıl bir rastlantıysa bizim  derslik çadırı İlkokulun tam arkasına düşüyor. Okulda kalan kızlar pencerelerden baksa görülecek. Buna sevinenler oldu, bunlar bir süye düş kurdular. Örneğin Mustafa Saatçı’nın gözleri hep pencerelerde olacakmış. Bir süre sıralarda oturduk. ”Özlemişiz!”diyenler oldu. Arkasından yeni bir tartışma başladı:    “Sıralarda boş oturmak özlenir mi?özlenirse  sıralarda ders çalışmak, kitap okumak özlenir!”Birilerinin ki yarım özlemeymiş!”Bunu söyleyen Mustafa Saatçı çok pişman oldu. Halil Basutçu Mustafa’ya:”Hep sen çıkarıyorsun böyle şeyleri, o kızı sevdiğini söylüyorsun, oysa kızın haberi yok. O da mı yarım sevgi?”Bir kahkaha koptu. Mustafa Saatçı bir süre sustu. Bu kez de İsmet Yanar Halil Basutçu’ya sordu:”Sen bize bütün olan bir sevgi örneği verir misin?Bekir Temuçin hemşerisine yardımcı oldu:Leyla ile Mecnun, Arzu ile Kamber. Bekir başka adlar söylemeye kalkışırken “Bir ses:”Bu Kamber Aleviymiş biliyor musunuz?”. İsmet yanıt verdi:Aleviler sevmez mi, Baba Ali. Herkes senin gibi “Natuka kafa mı?”Sami Akıncı sıraya vurdu:”Yeni dersliğimizi daha  güzel sözlerle kutlayalım!”Bir sessizlik oldu bu kez de Mustafa Saatçı konuştu:”Leyla ile Mecnun’un aşkı da yarım sayılır!”Arkasından Mehmet Yücel Mustafa’ya bunu söylemek için mi bu kadar düşündün be Hafız?Yumurtaya otursandın bir yığın civciv çıkaracaktın!”Hepimiz güldük. İdris Destan:”Bakın bakın Sami de gülüyor!”Sami gülerek””Eee, buna gülünür ama be kuzum!”deyince bu kez gülenler sıralardan kalktı, dışarı çıkıldı. ”Okul bahçesindeki çadıra inince dersliğimize gelip gitme kolay olacak!”diyerek yemeğe gittik. Yemekten sonra İsmet Muhtarla yaptığımız konuşmayı sordu:Olayı anlattım. Baba Ali’nın konuşması ona dayanıyormuş, gündüz onun dedikodusu yapılmış. İsmet’e bu konuya karışmamasını söyledim. ”Ben onu olabildiğince tatlılık içinde çözerim!” Yatınca bir süre bunu düşündüm. Alevilik nedir, Bektaşilik nedir?Çakır Muhtar ne dedi:Ailemde Dede’lerle, Hoca’lar çekişip duruyor. Bizim aile de öyle:Babamın  iki ağabeyinden biri Müderris(Darülfinun Müderisi)öteki Bektaşi Dedesi. Annemin ailesinden Dayı tarafı Hafız(Efe Hafız) amca tarafı Mehmet Ağa Bektaşi Dedesi

 

 

9  Mayıs  1941   Cuma

 

Kahvaltıdan sonra okul önüde toplandık. Namık Öğretmen iş bölümü yaptı. Salih Baydemir’le beni önce ayırdı. Ne düşündüyse arkadan Halil Basutçu’ya “Sen bana çok gereklisin, deyip yanından geçti;İemet’le Arif Kalkan’ı ayırdı. Bize, siz Muhtarlığa gidin beni bekleyin!”dedi. Muhtarlık dediği yer, şimdi bizim yönetim yerimiz. Gittik, önündeki meydan da beklerken Hüsnü  Baykoca Öğretmen bizi gördü. Gülerek:”siz mi geldiniz?buyurun yukarıya’dedi. Yukarı dediği birkaç merdivenlik bir yer. Çıktık, bizim köydeki Muharlık binası gibi bir yer, iki odası var, birine girdik. Hüsnü Baykoca Öğretmen bize, ”Bir süre burada bekleyeceksiniz, Namık Öğretmen gelince yapılacakları konuşup öyle karar vereceğiz!”dedi. Namık Öğretmen uzun bir süre gelmedi. Sıkılır gibi olduk. Bu kez ben, bizim köydeki Muhtarlık binasını anlatmaya başladım. Özellikle gelen gazetelerin  eksiksiz bekletildiğini, artada gelen görevlilerin onları yokladıklarını anlattım. Bizim konuşmalarımızı duyan Hüsnü Baykoca Öğretmen geldi, beni dinlediğini söyledi, dikkatli oluşumdan söz ettikten sonra muhtarların o işlerle görevlendirildiklerini anlattı. Muhtarlar aynı zamanda parti adamlarıdır, o görevleri tam yapmazlarsa muhtarlıklarınden olurlar!”dedi. Bu kez ben:”Burası da muhtarlık, burada gazete var mı?” diye sordum. Hüsnü Baykoca Öğretmen, ”Olması gerekir ama ben burada öyle bir şey görmedim. Muhtar buraya gelecek, soralım!”dedi. Az sonra Muhtar Ahmet Çakır geldi, sorduk, varmış, onların köyünde ayrıca özel okuma odası da varmış, şimdi kapalıymış ama gelen gazeteler, kitaplar oradaymış. Biz gazete kovuştururken önümüze kitap olayı çıktı. Ayrıca buna   Muhtar Ahmet Çakır, çok memnun olduğunu söyledi:”Orası da sayenizde canlansın!”dedi. Namık Öğretmen gelince biz işe koyulduk ama aramızda konuşarak Köydeki Okuma Odası oluşuna sevincimizi öğleye dek sürdürdük. Öğlede de Hasan Üner arkadaşı bu konuda görevlendirdik. Hasan Üner hepimizden çok kitap seven  bir arkadaş. Ayrıca bu işlere ilgi duyan biri. Öğleden sonra sabah girip oturduğumuz odayı boşaltıp temizledik. Hüsnü Baykoca Öğretmen bize çay getirtti. Muhatar gene geldi. Hüsnü Baykoca Öğretmene beni göstererek, ”Biz tanıştık, o da bizden!”dedi. Hüsnü Baykoca Öğretmen göbeğini oynatarak kahkahalar attı. ”Bu nasıl oldu böyle görür görmez buluştunuz, koklaştınız mı? onlar biraz kapalıdır, eski alışkanlıklarını sürdürürler!”dedi. Bu kez de Ahmet Çakır. ”Gene öyle delikanlı Alevi olmadığını söylüyor!”deyince, Hüsnü Baykoca:”A bak onda haklıdır. Trakyalı Bektaşiler Aleviliği asla kabul etmezler. Onlar kendilerini Rumeli Fatihleri soyundan, Kırk Erenlerin torunları sayarlar. Kırklareli adı da oradan gelmektedirO bakımdan sizden farklıdırlar. Onları ben çok yakından tanıdım. 20 yıldır içlerindeyim. İbrahim’in ailesini amcalarını yakından tanırım, hepsi değil çoğu Bektaşidir ama Alevi deyince kafalarını sallayım “ Hayır, asla!”derler!”Muhtar Ahmet Çakır, ”O önemli değil, zaten Aleviliğin kalıplaşmış bir özelliği yok, uzun süra aynı bölgede yaşayanların bir kök anlayışından ibaret  bir gelenekler süreci. Değişmez inanç, yol yordam birliği Bektaşilikte. Delikanlı Bektaşiliğe karşı değil!”Bu kez de Hüsnü Baykoca Öğretmen gülerek, ”Nasıl karşı olur, onun ailesinden Dedeler çıkmış!”dedikten sonra bana sordu:”Siz Muhtarla nasıl tanıştınız? Ben olayı anlattım:”Namık Öğretmen, Muhtar Amca ile  konuşurken:”Bak İbrahim bir Muhtar Amca da burada diyerek Yeni Bedir Muhtarı Kamber Amcamdan söz etti. Muhtar Amca “Kamber” adına duyunca takıldı!”Ahmet Çakır gülerek:”Bizim simgelerimiz olan adlar vardır, Ali, Hasan, Hüseyin başta gelir ama bunlar her kesimce kullanıldığından başka adlar belirleyici olarak öne çıkmıştır:Kamber, Haydar, Veli, Cafer, Abbas v. b. Bu sıra Namık Öğretmen geldi, konuşmalar kesildi. Namık Öğretmen, bize camları çerçeveleri kollatarak, dikkatle temizletti. Sonra da öteki odadaki kullanılır ne varsa buraya taşıyıp yerleştirdik. Hüsnü Baykoca Öğretmen  teşekkür etti. Ayrıldık. Paydostan sonra derslikte toplanıyoruz. . Derslik yatakhane cadırından daha rahat, az uzak ama konuşmalarımızı duyan olmuyor. Ayrıca kızların  kaldığı okulun arkasındayır. Kızlar camlardan bakınca görülüyor. Bu görülme şakacıların yakıştırması. Camlar açılıp dışarıya sarkılmadan içerden görülmesi olanaksız. . Konuşmalar düşsel yakıştırmalar olarak söyleniyor. Görülenler de hep  belli kimseler:Sevim, Sazan, Sırıklı, Nachtigel(Bülbül)

 

 

10  Mayıs  1941  Cumartesi

 

Bir birimizi uyararak kalkıyor gene uyararak gideceğimiz yerlere gidiyoruz. . Okuldakiler okulun zilini kullanmaya başladılar ama yetersiz. Kepirtepe’deki gibi bir ray parçasını önerdik, ”Köy halkı rahatsız olur!”diyerek benimsenmedi. Okul yakınında çalıştığımız için bizce bir sorun yok. Sorun duvarcıların bir bölümü uzaklara gidiyor. Bugün de  okula su getirmek için hendek kazımına başladılar. 3000 metre kadar  kazılacakmış. Bayrak törenleri başladı. Gene Hidayet Öğretmen yönetti. Bayrak çekme konusunda bana kimse bir şey demediği için  ilgilenmedim. Köyün öğretmeni olduğunu sonradan öğrendiğim biri  bayrağı ağır ağır çekti. Hidayet Öğretmen’e baktım bir şey demedi. Gülümseyerek:Müjdelerim, Müzik Öğretmenimiz geldi bundan böyle  daha düzenli törenler yapılacaktır!”diyerek Müzik Öğretmeninin geldiğini muştuladı. Haftanın belli saatlerinde müzik dersleri yapılacak. Bizim grup bugün de yarın da çalışacak, ….

 

 

 

11  Mayıs  1941  Pazar

 

Arkadaşlar arasında dolaşan yeni bir haber, kurulacak Hasanoğlan  Köy Enstitüsünün yeri tren  yoluna yakın düzlükte olacakmışYeri, Milli Eğiim Bakanlığından gelecek bir  yetkililer grubu seçecekmiş. O yetkililer de bugün buraya gelecekmiş. Bizi heyetten çok İlköğretim Genel Müdürü ilgilendiriyor. Müdür atamalarını o yapıyormuş. O gelirse biz ona:”Bizim Müdürümüzü buraya atayın!”diyeceğiz. Arkadaşlarla böyle konuştuk. Genel Müdürümüz gelirse kesinlikle  Hüsnü Baykoca Öğretmenin yanına uğrar. Biz de orada olduğumuza göre, olay kolaylıkla çözülecektir. Gün boyunca bunu konuştuk, söyleyeceğimiz sözleri hazırlayıp tekrarladık, gelen giden olmadı. Bizim işimiz, düne göre daha çetrefil çıktı. O odada bir ocak yeri varmış. Ayrıca soba delikleri sonradan açılmış. Duvardaki kağıtları kaldırınca oda iyice acayik kılığa girdi. Zaman zaman Namık Öğretmen gelip yardım etti, yapılacak değişiklikleri gösterdi. Kapattığımız delikleri sıvalarını kendisi yaptı, badananın tamamına yakını Namık Öğretmenin elinden çıktı. . Gene de son başarı bizim sayıldı:Ende gut alles gut!”dedim. Namık Öğretmen güldü:”Sakın yanlış söyleme Ömer Uzgil gelecek söylerim sonra!”dedi. Yanlışım için değil geleceği için sevindiğimi söyledim. Namık Öğretmen, Ömer Uzgil Öğretmenle  mektuplaşıyorlarmış. İşimiz bitince. Hüsnü Baykoca Öğretmen birkaç kez  teşekkür etti, gülerek, arkamızdan el sallayıp  uğurladı. Başarılı bir değil, iki gün geçirmiş olmanın  kıvancını duyarak ayrıldık. İşten çıkınca bir süre  çeşme yanına gittik. Bir yanda köylüler, kadınlar, bir yanda da(Uzun yalaklarda )hayvanlar ilgimizi çekti, gülerek izledik. Yemekten sonra. İsmet geldi yüksek sesle konuşarak beni payladı: “Biz Alevi miyiz dayı?” diye sordu. Dün konuşulan sözler dallandırılıp budaklandırılarak yayılmış. ”Kim söyledi?”İsmet ad vermedi ama çok üzgün olduğu belli. Dilimin döndüğünce yatıştırmaya çalıştım. Kısa bir soruşturma sonunda İsmet’i asıl kızdıranın 15 Hüseyin Serin olduğunu öğrendim. Hüseyin arkadaş güçlü kuvvetli ama  kazanmış olduğu  gücü zekasıyla kullanacak durumda değil. Bunu İsmet biliyor. İstese onu hemen susturur. Ancak Hüseyini öne sürenler var, onları saptamak oldukça zor. . İsmet sabırsız, bunu yapamaz. O nedenle bana gelmiş. Dersliğe gidince kimsenin beklemediği bir sıra, arkadaşlardan sözde izin isteyerek konuşmaya başladım. Edirne’de tanıştığımız ilk günlerden Kepirtepe’deki son günlerimize dek  aramızda yapılan tartışmaları özetledikten sonra:”O dönemde ben kendi  çevremde olduğum için benden çekinmiş olabilirsiniz. Köyüm yakındı, Lüleburgaz ilçemdi, tanıdıklar çoktu, en yakınım amcam okulun dibindeydi, hemen hemen  her gün okula geliyor, öğretmenlerle, Okul Müdürümüzle görüşüyordu. O zaman bunlardan çekinip benim üstüme gelemediğinizi düşünmüş olabilirsiniz. ”İçinizde, ”Öyleyse şimdi yalnız kaldı, üstüne varırım!”gibi düşünen varsa, hemen söyleyeyim yanılıyor. . Asıl orada ben kavgadan çekiniyordum. Birini eşek sudan gelene dek döversem, beni sevenler hem beni ayıplarlar, hem de benim yüzümden, ele güne karşı utanırlar düşüncesiyle  kavgadan değil birilerini dövmekten çekiniyordum. Çünkü onlar beni kabadayı olmam için  değil Efendi olmam için okula göndermişlerdi. Onlar benim  kabadayılığımı, gözümü budaktan sakınmadığımı hep bilirlerdi. Şimdi onlar uzakta, ben daha bağımsızım, kendimi daha rahat savunabilirim. O nedenle kısaca uyarıyorum. Ben, ”Kestane kabuğundan çıkmış, kabuğunu beğenmemiş!” taifesinden değilim. Kim olduğumu saklayacak  denli bir aileden gelmediğimi de biliyorum Kısacası saklanacak bir yanımın olacağını aklımın kenarından bile  geçirmiyorum. Az önce anımsattığım gibi akrabalarımı, dayanaklarımı söyledim, sizlerin bir çoğunuz gördü. Bir çoğuna siz de tanık oldunuz. . Gizli bir yanım olsaydı onu da duyardınız. Çocukluk arkadaşlarımdan da  gördükleriniz oldu. . Ardımdan bir söz edildiğini duymadınızı adım  gibi biliyorum. Durum böyleyken bu köyün muhtarıyla ortalıkta yapılan şakalı bir konuşmayı gizli bir şekle sokup oruspu karılar gibi yaymaya çalışan çıkarsa, ben bunu saptarsam, şurada eşek gibi bağırta bağırta döveceğim;elimden kimse de alamayacak. Benim ailemin çoğu Bektaşi, tarikatındadır. Bunu hepinizin zaman zaman duyduğu, kiminizin de gördüğü, Türkçe derslerinde Fikret Madaralı Öğretemenin defalarca bana “Vahit Deden diye takıldığı Vahit Lütfi Salcı kitaplarında yazdı, Kırklareli Yeşilyurt gazetesinde, Edirne Dergisinde sürekli yazıyor. Bunun kapalı bir tarafı yok. (Hüsnü Yalçın’la Emrullah Öztürk’ü göstererek)Şu arkadaşlar Bulgaristan’dan geldi, onlardan bizim üstün bir tarafımız var mı?Öyle düşünen sarsaklar varsa yuh olsun onlara, bilsinler ki biz yanlarında değiliz?(Hüseyin Serin’i gösterip)Şu arkadaşa bir süre Pomak deyip tutturdunuz. Ne oldu o sözler?Arkadaşla pekala sarmaş dolaş yaşıyoruz!O gün onu  nahak yere kıranlar, bugün  geçmişlerinin utancını yaşamaktadırlar. (Durdum kasıtlı olarak Hüseyin Serşin’e baktım. Yüzü mosmor olmuştu. )Duraksadığım için sözmün bittiğin sanan Sami Akıncı, benim üzüntüme katıldığını söyledi. ”Kardeş kardeş yaşamak varken bu tür arkadadan konuşmalara  sapmanın yanlışlığını tekrarladı. Sözler giderek şakaların sınırlandırılmasına  döndürüldü. Dikkat ettim konuşmalar gene saptırıldı, az sonra  söz, kızlar üstüne söylenen takılmalara dayandırıldı. Bir süre sonra gene:”Arkadaşlar beni galiba iyi anlamadı, benim kızlarla, şakalaşmalarla ilgili söyleyeceğim bir sözüm yok. Benim ailemle ilgili konuşmalardan söz ediyorum. Ben Bektaşi bir babanın çocuğu isem bu kimi niçin ilgilendirsin?Bektaşi ne demek?Bu da dinsel bir inanç yolu. Onun ne olduğunu da ben bilmiyorum. Belli bir yaştan sonra  kişilerin seçim yaptığı bir anlayıştır. Belki de ben o yolu seçmeyip, onun dışında bir yaşam sürdüreceğim. Öyleyse bana bugünden böyle bir ayrılık damgası vurmaya kalkanlar demin Hüseyin Serin arkadaşımıza takılanlara söylediğim gibi aşağılık  durumlara bile bile düşeceklerdir. İsmet ellerini şaklatarak “Yaşa dayı beni savundun!”dedi. Mehmet Yücel de “Yaşa dayı sen asıl bizi savundun!”deyince, İsmet’le Mehmet Yücel bir birine ters gibi ortaya konan savlarını açıkladılar. İsmet’le Mehmet Yücel konuşunca araya girmeye kendini öteden beri koşullandırmış olan  Mustafa Saatçı da sonunda benim için:”arkadaş, arada kızlar için de birkaç söz söyleseydi iyi olurdu!”deyince susanlar  hep güldü. Gene de her akşamkinden farklı bir suskunluk içinde yatıldı. Ben rahat gibi göründümse de bir süre uyuyamadım. Söylediklerimi birer birer  gözden geçirdim:”Bu davranışım  doğru mu?”Yanıtımı kendim verdim:”Doğru, hem de dosdoğru!”

 

 

12  Mayıs  1941  Pazartesi…

 

 

Arkadaşlar perilerden söz ederek kalktı. Benimse uyanır uyanmaz aklıma müzik öğretmeni  geldi, ne zaman gelecek;dört gözle onu bekliyorum. Önce akordiyon çalıp çalmadığını öğrenmek istiyorum. Çalıyorsa ondan öğreneceklerim olacak. Çalmıyorsa o zaman da biraz olsun (Ona karşı) çalabilecekmış olmamın sevincini yaşayacağım. Kızlar okulda, karşımızda olduğuna göre Behire Öğretmen buraya gelecek. Yüzüm tam okula karşı çalışıyorum;öğleye dek yabancı bir kimse  gelmedi. Öğle yemeğinde de yoktu. ”Her halde gelmekten vazgeçti!”dedim üzülmeye başladım. Akşam yemeğinde gördüm. Müzikle ilgilendiğini bildiğim nöbetçi Hasan Çetin’e sordum, ”Yeni Müzik Öğretmeni ne zaman geldi?Hasan, öğretmenin öğlede geldiğini, evine yerleştiğini söyledi. Anne-babasıyla gelmiş, ev bulmuş, yerleşmiş. Evi de Ali Yılmaz öğretmenlerin bitişiğindeymiş. ”Ankara yolu üstünde!” dedi…Bir daha sevindim. Acaba ne zaman derslere başlayacak?Behire Bil. Ne güzel ad. Hele soyadı, Bil. Kendisi de çok küçük belki de benim yaşımda. Daha küçük olamaz  herhalde?Nerede okudu?Hasan Amcamın okuduğu bir müzik okulu varmış ama o sonraları kapanmış. Benden başka da ilgilenen yok. ”Yeni Müzik Öğretmen gelmiş!”diye birkaç kez konuşuldu, geçti gitti. Oysa ben unutup geçemiyorum. Müzik öğretmeni falan derken gene geçmişe döndüm. Okulumuzda önce bayan öğretmen yoktu. Sonra kızlar geldi, onların Nahide Öğretmenleri geldi. Nahide Öğretemenle  çok az ilişkilerimiz oldu. Nahide Öğretmenin güleç  yüzü, benim İlkokulda tanıdığım Münevver öğretmeni andırıyordu. O nedenle ben Nahide Öğretmeni  hep saygıyla karşıladım, saygıyla andım. Bir süre sonra bize Beden Eğitimi Öğretmeni olarak Rukiye Dökmen  geldi. Nahide Öğretmene duyduğum saygıyı ona da duyacağımı sanırken, aldandığımı anladım. Rukiye Öğretmen daha ilk derste bize, ( Salt bana değil)tüm sınıfa dolaylı olarak da okulumuza tepeden bakarak konuşma yaptı. Hiç gereği yokken:”Mecbur muyum ben bu  kırlık yerde sizinle uğraşmaya, gül gibi okullarda çalışırken, geldim burada, sizinle  uğraşıyorum!”türü sözleri söyleyince kalkıp karşılık verdim. Verdim ama bir ders yılı boyunca da onun sıkıntısını çektim. Sonu iyi oldu ama araya, Namık Ergin , Hamdi Bağ, İrfan Evren  öğretmenler girmeseydi, öteki derslerden de durumum çok iyi olmasaydı sanırım sıkıntım daha uzun sürecekti. Böyle bir acı rastlantıdan sonra Behire Bil Öğretmen için de hemen değerlendirme yapmak istemiyorum. ”Ende gut alles gut!”

Kahvaltıdan sonra okul önünde toplandık. Namık Öğretmeni beklerken Ali Yılmaz Öğretmen geldi. Düzensiz zamanlada gelip giden kağnıcılar, getirdikleri ağaçları   indirip bırakmışlar. Onları önce bir köşeye sonra da en dibe yığdık. Duvarcılardan bir grup geldi direk altlarını belli bir ölçüde yükseltip sağlamlaştırdılar. Öğle paydosunda ağaçlar altına gitti. Suya yakın yerlerde  dalları birbirine girmiş ağaçların gölgesi hoşumuza gitti. Daha sıcak günlerde gölgelenmek için kimi arkadaşlar yer seçti. Ben bizim köydeki Çeşmedere’yi anımsattım. Orada da gölgeleri çobanlar koyunları için bölüşürlerdi. Arkadaşlardan bana karşı olanlar çıktı:”Biz koyun muyuz?”Koyun olsan konuşamazdın, bunu ben biliyorum, yoksa sen bilmiyorsun!”deyince herkes güldü.

Öğleden sonra duvarcılarla işbirliği yaparak arka duvarı ördük. Duvar tamamlanınca çatıyı konduracağız. Mustafa Güneri Öğretmen geldi, güleç yüzle bize “Kolay gelsin!”dedi. Arkadaşlar Kepirtepe’yi özlediğimizi söyleyince o gülerek:”Ben de İstanbul’u özledim!”deyince şaşırdıkKendisi İlköğretim Müfettişiymiş. İstanbul’da çalışmış, o nedenle İstanbullu sayılırmış. Bunu duyunca hepimiz şaşırdık. Mustafa Güneri Öğretmen ayrılınca arkasından Salih Baydemir:”Adama bak İstanbul’u bırakıp buraya gelmiş!”deyip hepimize baktı. Sonunda. “Onu da zorlamışlardır, isteğine bıraksalar gelmezdi!”dedik. Belki de yatılı okumuştur, devlete borcu vardır. Az sonra da gene Salih Baydemir:”Bana bakın bu devlet bize de mercimek çorması falan yediriyor ama, ben sizi besledim deyip tutup kulağımızdan istediği yerlere atacak galiba!”dedi. Söze güldük ama içimizden gelen  cızlamaları da duyduk. Ben  ağabeylerimin askerliğini anımsayıp, ”Devlet isterse asker olarak da bizi dilediği yere atabiliyor!”dedim. Mustafa Güneri Öğretmenin koluna girip götürdüğü Ali Yılmaz Öğretmen dönünce paydos ettik. Biz paydos ederken kızlar Nahide Öğretmenle topluca köy içine doğru gittiler. Onlar gidince bahçede bir süre rahatça oturduk. Futbol sahası olarak gösterilen yere gittikUzaktan düz gibi görünmesine karşın  derin derin çukurluklar olduğunu gördük. Çalışma yapılmadığı bir pazar günü düzeltilecek. Halil Basutçu:”Ben bu karara gülerim, top oynayanlar yapacaksa, bu iş olmayacak demektir. Bekir Temuçin başta olmak üzeri birileri Halil’ bir süre çattılar:”Yapın görüşürüz!”Müzik öğretmenini akşam yemeğinde de göremedim. ”Kadının evi varmış, yemeğini evinde yer!”dediler. Ben gene de öğretmenin yüzünü anımsadım;çilli bir yüz. Çilli bir yüz güzel olur mu?Oysa bana güzel gibi görünmüştü. Camiye çıkıp yatınca nedense bu gece  bir süre fısıltılar oldu. Arkamı dönüp uyudum.

 

13  Mayıs  1941  Salı….

 

Gülüşler, kıkırtılar arasında uyandım. İsmet övüne övüne bir şey anlatıyor. ”Hafızı kardırmak aklıma geldi, önce onu  uyandırdım, Yusuf  baygın gibi uyuyordu, Harun  kıpırdanınca onu da uyandırdım!”deyince anladım, bu gece bir şey olmuş. ”Nasıl oldu, sahi mi?İsmet beni kandırma!”deyince İsmet’le birlikte Harun da yemin ederek anlattılar. İsmet, uykulu uykulu nöbet beklerken  pencerelerden camıye giren  ay aydınlığına dışardan gölgeler düştüğünü

2

 

Harun Özçelik

 

görmüş. . Gölge, insan gölgesi gibi  gezince bunu yürüyen bir insan olduğunu anlamış. Az önce nöbeti bırakan Mustafa Saatçı’yı uyandırmış. Mustafa Saatçı cesur, yavaşça dışarı çıkmış, İsmet Harun’u da uyandırmış, Mustafa’nın arkasından gitmişler. Dışarı dediğimiz yer caminin arkası, (Cami, bir tepeye yaslanmış) yüksek. Biz o yüksekten yattığımız yere girip-çıkıyoruz. . Cami bir kat aşağıda kalıyor. Caminin önü düz. Çıkış kapısının  köşesinde çeşme var. Çeşme yukarıdan rahatça görülüyor. Çeşme başındaki beyazlının bir insan olduğunu iyice seçmişler. Adam,  dua  eder  gibi ellerini kaldırıp indiriyormuş. Başında bir beyaz bez, boylu boyunca beyazlara sarılmış, ya da giyinmiş bir insan . Mustafa’nın attığı taş çok yakınına düşünce durup bakınmış. Bu kez İsmet’le Harun da taş atınca taşlar önüne arkasına düşmüş. Mustafa’nın ikinci taşı adama rastlayınca adam caminin sol tarafına doğru kaçmaya başlamış. Kaçmış ama ters tarafa gittiğinden çıkmaza girmiş. Taşlar başına gelince de çaresiz:”Taş atmayın!” demiş. Adamın  sesini duyunca durmuşlar. Adam bu kez  yokuş yukarı koşarken besbelli ayak sesleri  geliyormuş. Geri gelip başka bir kötülük yapar diye, bir süre dışarıda durup yüksek sesle konuşmuşlar. İyice aydınlanınca da yatıp uyumuşlar. Ben bu anlatılanlara inanmadım. İsmet’i kırmamak için inanmış göründüm. Harun Özçelik’e çok güvenirim, kesinlikle yalan söylemez. Bu nedenle olayın tümüyle yalan olacağını da   tam olarak yadsıyamadım. Uzun süre  ortada durdum. Ancak olay yayıldı. Muhtar Ahmet Çakır, camide yatıldığı için böyle bir hile düşünmüş olabilirler. Bu bir bağnazın işidir, tüm köye yüklenmemelidir. Siz:”Böyle oldu!” diyorsunuz, öyleyse olmuştur, olmaz diyemem!”sözleriyle karşılamış. Konu uzun süre konuşuldu. Sonunda ben de inanmaya başladım. Olabileceğini biliyordum. Bu tür bir söylenti çıktığı gün daha ben Ömer Seyfettin’in Perili Köşk’ünü anımsayıp beklemeyi planlamıştım. Hatta bu konuda arkadaşlarla özel bir nöbet yöntemi bile  tasarlamıştık. Ancak Mustafa Saatçı ile İsmet’in yan yana gelip bu kahramanlığı yapmış olması kuşkumu  çoğaltmıştı. . Bunların ikisi de çok kez inanılmayacak olaylar anlatırlar. Bu olayın duyulmasından sonra, öğretmenler;perilerden, hayaletlerden çok, köylülerin  camide yatılmasını hoş görmediklerini düşünerek bizim  daha önce kendimiz için hazırladığımız  büyük çadıra taşımamızı sağladılar. . Okul Müdürlüğü için geçici olarak hazırlanan köy odası yakınındaki ağaçlar altına bir büyük çadır daha kurularak bizim çadırdakiler oraya gönderildi. Camide son gecemiz. Küçük takımı beklemek istiyor. Beyazlı adamı yakalayacaklarmış. Mehmet Yücel onlara:Periler çocuk eti sever, sizi alıp kaçırır, sakın dışarı çıkmayın!”dedi. Mustafa Saatçı da:”aralarında onların da yaşlılar var, onlar çıkar deyince büyük bir tartışma çıktı. Bekir Temuçin, Kadir Pekgöz, kendilerine  sataşıldığını söyleyip, Mustyafa Saatçı’ya ağır sözler söylediler. Mustafa Saatçı:Cami, kutsal bir yerdir, ağzınızın payını veririrm ama, camiye saygımdan susuyorum!”deyince bu kez Arif Kalkan, Sefer Tunca arkadaşlar gülerek Mustafa Saatçı’ya :Saygını sevsinler, neredeyse bir ay oldu buradayız, bu çatı altında neler konuştuğunu biz biliyoruz!”Bu kez Mustafa Saatçı:”Yarını bekleyin çadıra çıkınca hepinizin hesabını göreceğim!’”deyip herkese iyi uykular, Kadir’le Bekir’e de Beyaz Adamlı rüyalar diledi.

 

15  Mayıs  1941   Perşembe

 

Sabah kalkar kalmaz toparlanıp okul bahçesine indik. Yataklarımızı hazırlayış eşyalarımız yerleştirdik. Çadırın eteklerini kapatıp  dış etkilerden korunması için önlemler aldık. Öğleden sonra gene  ranza işine döndük. Bir grup  yeni çadırlar hazırlamaya başladı. Kültür dersleri çoğunlukla çadırlarda yapılacakmış. Müzik dersleri heman başlayacak deniyordu, henüz  bir belirti yok diyecek oldum, Harun Özçelik”Senin haberin nasıl olmaz, müzik öğretmeni müzik çalışacakların listesini yapmış, ona göre keman , mandolin alınacakmış!”dedi. Şaka sandım, ama oldukça da alındım. Kim yaptı listeleri?. Bizim sınıftan yazılanlar varmış. İdris, Abdullah, Yusuf, Ali Önol, Sefer Tunca, Kadir Pekgöz, Ahmet Güner!”denince ben “Daha neler?” deyip sustum. İçimden, ”Başlasınlar bakalım!”. . Ama canım sıkıldı. Kim yaptı bu listeyi?Öğretmen ne bilsin?Okul bahçesine inişimiz yeni bir sevinç  yarattı. Kızlar da okulda. Birileri, kendilerine pay çıkarıyor…. Kimseye çaktırmıyorum ama aslında bu duruma ben herkesten çok  sevindim. Yattığım yerle çalıştığım yer bir birinin yakınında. Yemekhane bitişiğindeki yeni yaptığımız bölme de serbest çalışma yeri olacakmış. Aynı zamanda  pazartesi günü yeniden dersler başlayacakmış. Kültür derslerini çadırda görecekmişiz. Bizim sınıf ikiye ayrılacakmış:15 bir grup, 15 bir grup. Kültür derslerinden çok müzik dersini düşünüyorum, yeni bir şeyler öğrenebilecek miyim?Yataklarımız camideyken  nöbetçi bırakıyorduk, acaba gene nöbetçi, olacak mı?Nöbetçi olacaksa akordiyonu hemen getireceğim. Çadırda da çalsam dışarılardan duyulacak. Bayrak törenine çıkarmak da rahat olacak. Belki müzik öğretmeni gerek görmez. Cumartesi günü durum belli olacaktır. Yataklarımızı taşıyıp, yerleşmemiz için öğleye dek serbest kaldık. Namık Ergin, Nazmi Aybar, . Ali Yılmaz öğretmenler gelip çadırımıza baktılar. Namık öğretmen, ”Haydi çocuklar, askerliğe de alışıyorsunuz. Çadır, bir çok kimsenin korkulu rüyasıdır;siz bu korkuları atlatacaksınız. Öğretmenler, okul bahçesine yeni akıtılan suya, musluklara baktılar. Bir ek boruyla az ileriye bir ikinci  akış yeri kararlaştırdılar. Öğle yemeğinde ben gene gözlerimle müzik öğretmenini aradım. Göremedim. Yemekten sonra Ali Yılmaz öğretmenle birlikte çalıştık. Öğretmen bugün çok yumuşattı. Yalnız, konuşurken sık sık “Be” bözünü çok söylüyor. ”Yapma be!”Hasanoğlan köyünün havası fena değilmiş be!””Ne bakıyorsun be!” Tutsana be!””Bırakma be!”Ben öyle mi söyledim be?”Sözleri en çok kullandığı sözler. Serbest çalışma ya da okuma yeri olarak ayrılan bölüme kanepe yapıyoruz. Direklere gelen yerlere konçlar çakıp kalasları onlara çiviliyoruz. Konuşurşen, ”Bizim kahve önündeki peykeler de böyle!”dedim. . Ali Yılmaz öğretmen, ”Siz onlara peyke mi diyorsunuz?”diye sordu. ”Ben, biz değil, köylerde hep öyle deniyor, Hamitabat kahvelerinde de  var, onlarda peyke diyorlar!”dedim. Ali Yılmaz Öğretmen bu kez Hamitabet köyünde kaç kahve var?”diye sordu. Ben tam saymadım ama galiba  8-10  kadar vardır!”dedim. ”Ay, o kadar büyük müdür o köy be?”dedikten sonra Hamitabat’a gittiğini çok az kaldığını anlattı. Kahvede oturmuş. Oturduğu  yerler düpedüz sepet çubuğuyla örülmüşmüş. Ali Yılmaz Öğretmen oturmak istememiş, bu kez kahveci hayvan derisi getirmiş. (Öğretmen köylülerin post ya da posteki dediği koyun derisinden mindere, kasıtlı olarak hayvan derisi dedi. )Ben de, ”Kahveci onu  sizi konuk olduğunuz için getirmiştir, herkese öyle  davranmaz ancak konuklara büyük saygıları vardır!”dedim güldü. ”Sana aynı  şeyi yapmaz mıydı?” diye sorunca ben, ”Onlar beni tanır, daha kapıdan girmeden  kovarlar. Çünkü köylerde çocukları kahvelere almazlar!”Öğretmen gülerek, ”Ne güzel  gelenek var sizin köyde öyle be!”dedi. Öğretmen “Be!”deyince yüzümü sakınır gibi  gerildiğini duyumsadım. Ali Yılmaz Öğretmen dikkatli dikkatli bana baktı. Konuşacakmış gibi yaptı ama nedense bir şey demedi. Köy içindeki çeşmede çalışan arkadaşlar geldiOnlar öğretmenin bizimle konuşmasını dinlemeye başlayınca öğretmen  onlara baktıktan sonra   bize  paydos!” dedi.

 

  1. Mayıs  1941  Cuma

 

“Kızlar çeşmeye gitti!” sözü üzerine “Sahi mi?ben de görmek istiyorum!”İki gündür zil yerine geçiyor, bu sözlerUykusu derin olanlar daha önce uyanmamışsa bu sözlerle uyanıyor. Böyleyken gene de  kimse çadırın kapısına çıkmıyor. Her zaman olduğu gibi sözler, gene sözde kalıyor. Biri kapıya yaklaşsa, ”Sakın çıkma, ayıp olur!” uyarısı geliyor. Kapının giriş sağında bizim ranza. Numara sırasına göre dağıtım yapıldı. Ben üstte Halil altta kaldı. Kapı ağzını sevmediği için Halil Hasan Üner’le değişti. Giriş sağ bitişiğimde Hüseyin Orhan, onun altında 73 Kadir Pekgöz. Kadir Pekgöz Orhan’la yan yana yatışımızı şans olarak niteledi:”Artık bol bol Almanca çalışırsınız!”dedi. Ben, ”Ende gut inşallah!” dedim , Orhan  güldü. Kadir bundan bir olumsuz anlam çıkardı:”Siz değişmeyeceksiniz besbelli!”deyip gitti. İlkokul, çadıra giriş sol, 15 metre  yakınımızda. Ben başımı çevirince dışarı çıkan kızları rahatça görüyorum. Gelip bakanlar, sabahları benimle yer  değiş-tokuşu istiyorlar. Mustafa Saatçı(Hep şaka olarak) “Ne olur sabah kalk zili çalınca on dakika ben geleyim!”diyor. ”On dakikacık!”Saatim olmadığı için razı olmuyorum”Gelir, saatlerce kalırsın!”diyorum. Bu kez Mustafa Saatçı bana bir saat almak istiyor. Ancak saat alacak parası yokmuş. Arkadaşlardan “İnsanlık namına ”borç istiyor. ”Hovardalık için borç verilmez!”diye bağıranlar oldu. ”Üstelik  bizim İmam, hovardalık için borç istiyor!”söylemleri sırasında Selçuk Korol Öğretmen okul tarafından bahçeye girmiş, geldi; kapı ağzında durdu. . Sanırım konuşmaların bir bölümünü dinlemiş. Öğretmeni görenler 1st-pıst edince Selçuk Öğretmen “Hey gidi gençlik hey!”dedi. İçeri girdi. ”Çadırınız da güzelmiş, güle güle oturun!”, güldü, oturmak da nereden çıktı?rahat rahat uyuyun!”diye tekrarladı. Selçuk Öğretmen:”Biz öğretmen arkadaşlar aramızda hep konuşuyoruz;siz bizden daha şanslısınız daha zor konuşlar altındasınız ama kendinize yetecek becerilerle donanıyorsunuz. Neşelisiniz, gülme oynama  çağındasınız. Bakın, (Beni göstererek)müziğiniz de var. Vur patlasın, çal oynasın!”havanızı  haklı olarak sürdürüyorsunuz. Benim anlayamadığım, yanlış mı duydum acaba;az önce imamlardan söz ediyordunuz. İmamları yaşlılar düşünür. Yoksa siz neşeli kahkahalar arasında yaşlıların  kurumaya yüz tutmuş düş dünyasına da mı el attınız?”dedi. Arkadaşların çoğu  sözü anlayamadı, biraz şsşkın bakıştılar. Mehmet Yücel arkadaşımız hemen “Özür dileriz Öğretmenim bizim İmam o tür bir imam değil ona o adı yakıştırdığımız  bir arkadaşımız. Öğretmen sözü uzatmak istemedi sanırım. ”Öyle miiii?”dediGülerek:”Ben yanlış anlamışım besbelli deyip döndü. Mehmet Yücel’in açıklamasını beğenmeyen Mustafa Saatçı çengellediği parmaklarını uzatarak”İskelet, boz şunu bir daha seninle konuşmayacağım!”deyince Mehmet Yücel çıkıştı:”Deli mi ne hem kendi konuşmama kararı alıyor, hem de bana  kirli, çarpıtılmış parmaklarını   uzatıyor!”deyince arkadaşlar gene güldüler. Kahvaltı masalarına girerken Mustafa Saatçı ile Mehmet Yücel gene birini gözlem altına almışlardı. İşbaşı yapınca Hasan Üner muştuladı. Halkodasında 150 kadar kitap varmış, çoğunun sayfaları bile kesilmemiş. Odanın anahtarını Hüsnü Baykoca Öğretmene vermişler. O da kitapların  listesi çıkarılarak bir tutanak eklenmesini, ondfan sonra okumaya verilmesini istemiş. Bunun için dört öğrenci görevlendirilmiş, Hasan bu öğrenciler arasındaymış. Hasan banai istediğin zaman kitapları gör, istediğini ben alabilirim!”dedi. Buna da sevindim ama benim şimdilik güncel sorunum müzik çalışmaları, öğretmenle bunu nasıl bir düzene sokacağım. Ali Yılmaz Öğretmen sonunda konuştu:Müzik Öğretmeni Bayan Behire bize komşu geldi, akordiyonunu istiyor. vereyim mi?dedi. İnanamadım ama isterse verebilirsiniz ancak isteyeceğini sanmıyorum!”dedim. Ali Yılmaz Öğretmen:”Haklısın bunu şaka olarak söyledim, ama komşumuz olduğu doğru!”dedi. Müzik Öğretmeni geldi ama müzik çalışacaklar saptannmış aralarında ben yokmuşum, bu kez de bu aklımı karıştırdı. Akordiyon çaldığım için mandolin ya da keman gruplarına almamış olabilirler. Kimseye de  sormak istemiyorum. ”Çalışmalar bır başlasın, ondan sonra gereken girişimleri yaparım. Başka bir  neden olursa gene kendi kendime çalışırım!”deyip konuyu kapattım. ”Yatınca da yarın öğleden sonra akordiyonu alıp çadıra getirmeyi düşündüm. Yatak çadırımızda nöbet tutulduğuna göre kimse bir zarar vermez.

 

HASANOĞLAN

 

 

Kitap 31

 

17Mayıs  1941 Cumartesi

 

Erkenden uyandım.Camide yatarken buradaki gibi gürültü patırdı duymazdık,Okul köy kenarında olmasına karşın bütün sesler geliyor.Köyden kırlara  açılan yollar buradan geçtiğinden sesler kolay yankılanıyor.Güneş de öyle, sanki erken doğuyor gibi geliyor.Çok merak ettiğim müzik öğretmenini,sonunda  gördüm.İstiklal Marşını o söyletti.Daha doğrusu söyletemedi.Ama,suçu bize yükledi,yakın zamanda öğreneceksiniz gibi bir de söz söyledi.Söyletirken  iki elinin parmaklarını birleştirip bileklerinden sallaması ilginç.Adem Gürçağlayan Öğretmen  işaret parmağıyla,Hidayet Öğretmen tüm parmaklarını oynatarak yer yer de iki elini sallayarak,Ahmet Gürsel Öğretmense çoğunlukla  sağ elini müzik seslerine  uygun gezdirerek yönetiyordu.Yeni öğretmenimiz,iki elini de  yumruk yapar gibi  toplayıp birlikte  sallıyor.

Üzgünüm bir süre notlarımı hem kısa hem de aralıklı yazmak zorundayım.Çadırda ranzam üstte,ranza üstünde yazıyorum.Yanımdaki ranzada gene Orhan var.Bana yardımcı oluyor ama  ne de olsa dizimde yazıyorum.Orhan  bir öneride bulundu:”Akordiyonun üstünde yazarsın!”Sınıfımız ikiye bölündü ,numaraları atlayarak ayırdılar..4-7-15-18-26-42-48-50-53-61-66-72-74-76-78…1.grup  6-11-16-24-28-44-49-51-60-63-70-73-75-77-79 2.grup Pazartesi 1.grup,yani biz, sabahları ders yapacağız.Okul arkasındaki çadıra sıraları taşıdık,Oturduk,kalktık.Çadırda sıralar biraz hoş değil ama,yakıcı güneş altında işte çalışmaktan  daha iyi.Hele bundan sonra çalışacağımız  iş yerleri iyice çıplak,bizim kepire ilk gittiğimiz günlerdeki  gibi bir kez daha yanacağız.Kepirde sular kamyonla taşınıyordu.Burada ise küçük çocuklar  su kaplarıyla taşımaya çalışıyorlar.Yol oldukça uzun.Neyse ki ben, bizim arkadaşlar usta sayıldığımız için ,su taşımaktan kurtulmuş bulunuyoruz.Yemekten sonra  köy çeşmesinin yanına gittik.Bir grup öğrenciyle Namık Öğretmen çalışıyordu,”Kolay gelsin!”deyip biz de küreklere sarıldık.Namık Öğretmen çok memnun kaldı.Paydosa dek  onlarla birlikte olduk.Çeşme suyunun birazı az ileriye alınıp  ayrı bir bölüm oluşturulacakmış.Köylüler,özellikle de kadınlar sularını  buradan  alacakmış. Bayrak töreni sorununu arkadaşlar da konu etti..Uzun süreden beri bayrak törenlerinde görevli olduğum için şimdiki durumumu oldukça yadırgıyorum...Müzik öğretmeni,”Bayrak ,gün batarken yavaş yavaş indirilir,  çekerken hızlı çekilir , gibi bir şeyler söyledi.Bu söze gülenler oldu.”Sanki biz ilk kez bayrak indiriyormuşuz gibi,sözler fısıldandı.Hamdi Bağ Öğretmenin Lüleburgaz’da bir üsteğmene verdiği tören  dersini anımsadık.Müzik öğretmenimize birileri bunu anlatmalı.İstiklal Marşı birinci kez güzel söylenemedi.Öğretmen haklı olarak tekrarlattı.Gene beğenmedi ama ”Hafta içinde tekrarlayıp düzelteceğiz!”diyerek rahatı verdi.Yemekten sonra ilk hevesle çadırımıza döndük.Gemici fenerleri asılmış;ışık olarak gene gemici fenerlerine kaldık.Yatak sıralamamız bir rastlantı değil, numaralarımızın bir atlayarak arka arkaya gelmesinden dolayı Orhan’la burada da yan  yanayız; Orhan çadır kapısı ağzında,ben ondan bir somya içerdeyim. Kepirtepe’de de öyleydik. Kapıya yakın olduğu için giren çıkandan rahatsız olmakla birlikte, kendimiz  rahat girip çıkacağımız için  hoşnuduz. Çadırımızın okul bahçesinde oluşundan hoşnut olmayanlar da var:Yakın olduğu için öğretmenlerin sık kontrol edeceğinden  yakınıyorlar.Kimileri de kızlara yakın olduğu için çok mutlular.Mutluların başında(Şakadan) genellikle Mustafa Saatçı, birisini yakından görecekmiş.Kendisi böyle söyleyince Başta İdris Destan “İmam doğru söylemiyor,o birini değil hepsini dikiz etmek sevdasında!”deyince “Ayıp,imamlar öyle şey yapmaz!” sesleri yükseldi.Mehmet Yücel, imamların da insan olduğunu,her insanın yaptığını onlarında yapacağını öne sürünce, sevineceği yerde Mustafa Saatçı  sinirlendi.Mehmet  Yücel’e “Bakıyorum da İskelet  hep benim aleyhimde konuşuyor,ağzımı arıyor!”dedi..Kapıya yakın yatanlar”Gelen var!”işmarı yapınca sessizlik oldu.Sessizlik benim işime yaradı.Röslein Röslein Röslein  rot,Röslein  mein ist Königin!(Almanca  olarak benim kalbimde diyemedim,üzgünüm,auf der –kalbim-olmadı…Mein Gemüt,Mein  Herz.Auf der mein  Gemüt-Auf der mein Herz… Auf der  mein Herzkrankheit!Sevgiden sözx ederken kalp hastası oldum galiba……..

 

18  Mayıs  1941 Pazar…

 

Çadıra alışmış durumdayız.Zil mil çalmaya gerek yok; ilk uyananla ikinci uyanan fısıldaşınca  uyanmamak olası  değil.Kimi arkadaşlar buna yeni bir de uyarıcı söz ekledi,”Kalkın ayıptır,kızlar bile kalkmış!”Mustafa Saatçı başta olmak üzere bir çok arkadaş “Sahi mi? diyerek konuşmaya başlayınca uyanmayan kalmıyor.Oysa kızların falan kalktığı yok.Kalksalar bile zaten onlar hemen dışarıya çıkmıyor.Arkadaşların ilgisi de gerçekten kız ilgisi değil hep bir birine takılmak için..En çok  numaracı da Mustafa Saatçı. SS falan diyor ama gerçekte duygusal bir bağı yok.Olsa sanırım başka türlü davranır.Kıza  zaman zaman ileri geri söz edenler var,Mustafa’nın umurunda bile olmuyor.Onun gibi  sahiplenmediğim halde Gül için bir şey söylenince sinirlerim bozuluyor,kendimi zor tuttuğum oluyor.Kahvaltıda masamıza Selçuk Korol Öğretmen geldi.Gülerek bize,”Çocuklar buna da alışmış durumdayız,işte bir ayımızı tamamladık.Hasanoğlan’a da alıştık,Hasanoğlan da bize alıştı ya da  alışacak.Biz geçiciyiz onlar kalıcı.Yaptıklarımız  onların olacağına göre onlar bize alıştıklarından başka gittiğimizde bir gün gelecek bizleri anacaklar bile.!”dedikten sonra kendi özel yöntemlerini uygulayarak bizlere takıldı.Halil Basutçu’ya “Halil,gözün aydın,yapıcılığı seviyordun,işte sana çalışabildiğin kadar inşaat,ustalığını geliştirebildiğin kadar  geliştir!”dedi.Öğretmenin bu sözüne en çok ben güldüm.Öğretmen gülüşümü anlamlı bulmuş olacak,sordu.Ben de çekinmeden söyledim:”Arkadaş sizin de söylediğiniz gibi daha önce inşaatı az olan yerlerde işi   ilerletmiş hepimizden öne geçmişti.Onunla yarışa girenler ya da girmesi gerekenlerin asıl şimdi geniş iş yerlerinde kıpırdamasını istemek varken arkadaşın daha ileriye gitmesini önermenizi taraf tutma  gibi düşündüm!”Öğretmen bana “Haklısın,öğretmenler, çalışarak  bir yönde  dikkat çekmiş öğrencilerin tarafını daima tutarlar.Bunu da o ilerleyen öğrenci için bir hak,  kendileri için de bir görev sayarlar!Yarın sizler de öğretmen olacaksınız,aynı duyguları siz de yaşayacaksınız!”Bu kez bana,”Hadi sana kayırma mayırma yapmadan bir soru:Kepirtepe’de Istrancalara,özellikle Maya dağına bakıp yağmur yağacak-yağmayacak diyordun.Gel şimdi burada da gözetle  yağmur hangi dağdan gelecek,hangisinden gelmeyecek?Bunu tez günde gözetle bizi bilgilendir.Ancak bunun için önce dağların adlarını öğrenmeli,bunu da  çevredeki insanlardan sorarak öğreneceksin!”Öğretmen sözünü kesince ben,”Öğretmenim bunu  insanalara sormaya gerek görmüyorum,nasıl olsa siz tarih dersinde bunları bize anlatacaksınız.Ayrıca coğrafya derslerimize de öğretmen gelecektir.!”dedim öğretmen sözümü keserek,”Size söylenmiş olması gerekir,bu kez ben sizin tarih derslerinize değil Tabiat Bilgisi derslerinize gireceğim.Tarih-coğrafya derslerinize Reşat Tekinay Öğretmen girecrk!”dedi.Bu habere üzüldüğümüzü söyledik.Öğretmen,”Bir ay sonra  genel inşaat başlayacağı için,bu ders süreci çok kısa olacak; biz de dersten çok,çevreyi tanıyacağız,örneğin Lalabel tepelerindeki kekikleri,derelerdeki söğütleri,bağlardaki meyveleri ancak tanıyacağız!”dedi.Ne düşündüyse düşündü,bu değişikliğin asıl nedenini anlattı.Öğretmenler Kapirtepe’den ayrıldığı için aylıklarını bundan böyle Ankara’dan alacakmış.Aylıkları nedeniyle yapılan atamalarda bu kez ders adları da yazılmış.Tarih –Coğrafya öğretmeni Reşat Tekinay denmiş.İşte bu adlandırma nedeniyle böyle bir ders değişiklik yapılmış.Süreç kısalığı nedeniyle de  düzeltilme işlemine geçilmemiş.Öğretmen rahat olarak anlattı ama çoğumuz bundan üzüntü duydu.Özellikle ben,tarih dersine başka bir öğretmenin  gelmesini hiç istemiyordum.Sanırım çok sevdiğim tarih dersini bir süre bırakacağım.Müzik olayına üzülürken şimdi bir de tarih çıktı…..Müzik olayı dediğim aslında bir olay falan değil,bir yanlış anlaşılmadan kaynaklanan bir durum:Otuz kadar öğrenci numarası yazılarak yeni müzik öğretmenine verilmiş. .Öğretmen bu numaraları pazartesi günü  topladı,sıra ile ellerine mandolin verdi,çaldırdı,baktı,işaretler koydu geçti.15 mandolin varmış.Otuz öğrencinin  on beşi  seçilip mandolin çalışacakmış.Kim söylemişse benimle birlikte 2.sınıflardan daha dört öğrenci de ayrı yazmış.Mandolin denemesi yapılan öğrencilerden sonra bize de mandolin çaldırdı..Benim önüme nota koydu.Nota okumamı beğendi,beni ayırdı.Öteki öğrencileri de denedikten sonra öğretmen bizim beşimize keman vereceğini söyledi.Kemana ayrılan biri zaten çoktandır çalışıyordu.Bize verilecek kemanlar yakında gelecekmiş. “Kemanlar gelir gelmez sizinle çalışmaya başlayacağız!” dedikten sonra öğretmen bizi serbest bıraktı.Mandoline ayrılan 15 kişiye mandolinler verildi,çalışmalar da başladı.Biz, bir haftadır bekliyoruz henüz keman falan gelmedi.Mandolinciler öğle yemeklerinden sonra bir saat kadar çalışıyorlar.Pazar günleri bu zaman biraz uzatılacakmış.Mandolin sesleri çoğalınca arkadaşların bir bölümü daha heveslendi.Çocuklardan alıp alıp bir köşeye çekiliyorlar.Mandolin çalışmaları bizim çadırın bitişiğinde yapıldığından çalışma sonlarında mandolinlerin çoğu oraya bırakılıyor.Selçuk Öğretmen bize iyimser olmamızı öğütleyerek ayrıldı. Kahvaltıdan sonra bir grup tren yoluna dek yürüdük, doğru bir yol yok,kağnı izlerinin oluşturduğu iki kum çizgisine yol diyorlar.Tren yolundan dönerken köyün arkasına kalan taraftaki dağlara baktık,konuştuk.Köyün arkasında köye doğru yıkılır gibi yaklaşan bir dağ var.Onun ilerisinden ayrılmış gibi batıya giden  daha yüksek sıra dağlar uzayıp gidiyor.Sıra dağların eteklerinden, tren yolu boyunca uzayıp giden dereye inen derecikler yeşi,l çizgiler oluştueuyor4.. Bu dereciklerin aralarında da  dağlara doğru uzanan gene  alçaktan yükseğe doğru sıralanmış  sıra tepeler görülüyor.Bunların hep adı varsa  onlarca tepe adı öğreneceğiz.Yolda köylülerle karşılaştık.Bize kasket çıkararak selam verdiler.Ben hemen dağların adlarını sordum.İçlerinden biri azıcık uzakta duran arkadaşına,”Sen bilirsin söyle!”dedi.O da “Vallahi,ben de tam doğrusunu bilemiyorum,şu, köyün arkasına düşen İdris Dağıdır.Onun ardından batıya gidenlerin hepsi birden Hasan Dağları.Şu aradaki uzun düzlük gibi olan yer de Kız kayasıdır.Ötekilerin hepsine biz,dağ diyoruz.Bildiğim bu kadar!”Çok teşekkür ettik,bize de bu kadarı yeter!”dedik ayrıldık.İdris Destan arkadaşın duyunca başı ağrıyacak:Hemen İdris’in dağı varmış demeye başladılar.Şakalaşarak yürüyoruz, güneş aydınlığıyla çevre yapyakın gibi görünüyor.Lalabel hemen orada gibi,oysa 4 km.Neredeyse Lüleburgaz-Kepirtepe arası kadar.   Köyün,tren yolu tarafından görüntüsü de ilginç,dağın yamacına yapıştırılmış gibi.Köy,güneş batışından bir süre sonra,  önce  mor bir renk alıyor,giderek koyulaşıp kararıyor.Sonra sonra da sanki dağın altına girmiş gibi kaybolup gidiyor.Akşam yemeklerini gündüz ışığında yediğimiz için şimdilerde ışıkla bir sorunumuz yok.Daha sonra nöbetçiler belli yerlere lüks lambalarını yakıp koyuyorlar.Bunlardan bir tanesi de bizim çadırın az ilerisindeki okul binasının girişinde.Lüks ışığı bizim çadır önüne dek geliyor.Arkadaşlar yol boyunca bunu  şaka konusu yaptı:Çadırın önü ışıklı olduğu için kızlar bizim çadıra gelemeyecekmiş.Buna üzülüyorlarmış.Bu saçmalıklara şaka da olsa hiç katlanamıyorum:”Bunu söyleyen, gerçekte kendisi kızların oraya  girmeyi düşlüyor ama,düşünmüyor ki o, kızlara günaydın bile diyemiyor,onlar da onun gibilerine günaydın demeye niyetleri yok!”dedim.Yakup Tanrıkulu benim sözümden alındı.”Şaka olarak da mı söz etmeyeceğiz onlardan!”dedi.Soruyu yanıtlamadım.Arif Kalkan gömleğimden çekti,bunu “Sus!”olarak algıladım.Bir süre susuldu.Köylülerin “Ankara  Yolu!” dediği yerden köye döndük.Ali Yılmaz Öğretmenin evi önünden geçtik.Müzik Öğretmeni de buralarda otuyormuş.”Ali Yılmaz Öğretmenin penceresi yola bakıyor,bizi görebilir!”dedim.Arkadaşlar,”Görse ne olur,tatildeyiz!”dediler.”Görse bir şey demez ama kesinlikle takılacak bir söz söyler.!”dedim.Çeşme önüne indik.”Burası köy çeşmesi!”dedim.Arkadaşlar, köylülerin dediklerini sıraladılar kaynak,pınar,hamam,yunak gibi adları varmış.Arkadaşların yemeğe geldiğini görünce biz de onlara katıldık.Gezimizin ilk etkisi-tepkisi İdris’in dağı oldu.Arkadaşların çoğu bunu biliyormuş.Daha geldiğimiz günlerde  takılmalar olmuş,sonradan bırakılmış.İdris bu kez”Şimdi bu neden ortaya getirildi?diye sorunca  konuyu bilmeden kurcalayan ben olduğum için olayı İdris’e anlattım.”Orada koskoca bir dağ varken,biz de çevreyi araştırırken,bu dağın adını anmamamız beklenemez.Nitekim az ileride de Hasan dağları bulunuyor.Hasan Üner de onları,Kız kayasını da kızlar konuşturmazsa coğrafya dersimiz tadsız olacak!”dedim.İdris azıcık yüksündü ama,gene de “Ben, konuşulmasın!”demiyorum,adım söylenerek sanki benim dağımmış gibi ikide bir üstüme gelinmesin!”Nahide Akalın Öğretmenin ablası Nafıa Akalın Öğretmen de burada,o da buraya atanmış.Kepirtepe’ye sık sık başka yerden geliyordu.Müzik öğretmenimiz onların yanında öğrenci gibi.Müzik Öğretmen Okulunu yeni bitirmiş.İçimden,”Benim yaşımda,belki de küçük bile.Derslerde bu konuşulursa sanırım ikimiz de  üzüleceğiz.”O kendi yaşında bir öğrencisi olsun istemiyordur.herhalde!” Ben,benim yaşımda bir öğretmenim olmasından  kesinlikle hoşlanmam…Yemekten sonra,yan tarafta mandolin çalışması yapılacak;ne yapılıyor yakından görmek için okuma ya da dinlenme tarafında  oturdum.Ancak orada da oturup bakma yerine bir kitap açıp okumak gereğini duydum.Kitabım yok.Çantamda kitap var ama,gündüz  yatak çadırımıza giremiyoruz.2.sınıflardan 4 Mehmet Aygün’ün hemşerisi Numan Bayazıt okuma kitabını verdi.Kitabı karıştırırken daha önce okuduğumuz bir şiiri anımsadım.

O Geliyor…

 

Yıl 1919,Mayısın  on dokuzu.

Yer yüzüne  can veren,

Cana heyecan veren

Kızaran ufuklardan kaldırıyor başını

Ay yüzlü Oğan güneş!

Takanın burnu nasıl yırtar denizi?

Siz de bir an da öyle yırtınız uykunuzu

Uyanın Samsunlular!

Kurutacak gözlerde umutsuzluk yaşını

Al yüzlü Oğan güneş!

Bugün Çaltı Burn u’ndan gülerek doğan güneş!

 

Yıl 1919-Mayısın on dokuzu

Uyanın Samsunlular!

Uyumak ölüme eş,

Diriltin ruhunuzu

Ufukta bir gemi var

Fakat bu gemi niçin böyle yavaş geliyor?

Acaba yolu mu az, yoksa yükü  mü ağır?

Bu gemi umut yüklü,inan yüklü,hız yüklü;

İçinde bu yurdun derdiyle yanan bağır,

Kurulacak yarını düşünen baş geliyor..

Bir baş ki,gökler gibi,bir küme yıldız yüklü!

Bu gemi onun için böyle yavaş geliyor.

 

Yıl 1919-Mayısın on dokuzu.

Ufukta duran gemi git gide yaklaşıyor.

Sanki harlı bir ateş,yakıyor ruhumuzu.

Beklemek üzüntüsü her gönülden taşıyor.

Üzülmemek elde mi?

Hız yüklü,inan yüklü,umut yüklü bu gemi!

O umut yaklaştıkça ruhlara sıcak sıcak

O hız doldukça damarlara kan gimi

Gizli gizli inleren her yürek canlanacak,

Ateşler püskürecek,uyanan volkan gibi!

Gittikçe büyükleşen

Gölgene dikilmekten,karardı gözlerimiz.

Koş,atıl gemi,sana engel olmasın deniz!

Ak saçlı dalgaları birer birer kes de gel!

Kuşlar gibi uç da gel,rüzgar gibi es de gel!

 

Celal Sahir Erozan…

 

Yarın 19 Mayıs.Okullarda törenler yapılacak.Sözde biz de yapacaktık!Oysa burada kimsenin  aklına bile gelmedi.Kuşkusuz öğretmenlerin gelmiştir ama neyi nasıl yapacaklar?Yatacak birer yatak bulmuş durumdayız, öğünler gelince karnımızı doyuruyoruz ama ne yediğimizi kimse sormuyor.Ekmek getirmek büyük bir sorunmuş,kurutulmuş yufka,ayran,çorba.Çorbalar da tam çorba!Sanırım bu durum,daha doğrusu biz öğrencilerin  bu durumu öğretmenleri çok üzüyor.İki de bir: “ Yakın zamanda düzelecek!” sözleri bunu anlatıyor.Bir yokluktan söz açılınca öğretmenler”Düzelecek,düzelecek,yakında her şey düzelecek!”diyorlar.Bu her şeyin içinde  belli ki ekmek işi de bulunmaktadır.Yemeklerden Kepirtepe’de de yakınıyorduk.Ancak oradaki yakınmalar,yemeklerin çeşitlerindendi.Örneğin mercimek çok sık verilmeye başlanmıştı.Burada mercimek verilmesine değil mercimeğin yenecek yemek olmasının özlemini çekiyoruz.Kap kacak denilen tencere tava,çatal,bıçak,kaşık,bardak türü araçlar nasıl temizleniyor,nasıl kurulanıyor?Bunlar, köylü teyzelere insafına  kalmış.Edirne-Karaağaç’taki Okula ilk girdiğimde mutfakta beyaz gömlekli doktoru görünce  merak edip sormuştum:”Doktor mutfağa her gün neden giriyor?Çünkü adamın yemek için girdiği düşüncesini taşıyordum.Aşçı başı,”Doktor yemeklerinizi kontrol ediyor!” deyince şaşırmış: “Yemeğin nesi kontrol edilir ki?”diye de  bir süre kendi kendime sormuştum.Sonraki zamanlarda mutfakta doktor görmedim.Bu kez öğretmenler girip çıkıyordu.Özellikle Ömer Uzgil öğretmen çok ilgileniyordu.O gitti, sanırım bu iş de bitti.Sonraki zamanların yemeklerini kimse kontrol etmedi ya da kontrola gerek görmedi….Kepirtepe’de zafiyeti olanlar vardı,pirzoladan,böbrekten,beyinden söz ediyorlardı.Onların burada susmuş olması,ilgimi çekti.Umutlarını mı kestiler yoksa Hasanoğlan köyünün havası mı iyi geldi?Burada salt yemekler değil yapılan çalışmaların da değiştiğinin ayırdındayım. Buradaki iş düzeni özellikle birilerinin işine yaradı:Şimdilerde  arkadaşlarımızın  bir bölümünün ne iş yaptığı pek belli olmuyor,gruplar sık sık değişiyor.Örneğin yapı işlerinde nöbetleşe bir iş güdümü var. Bizim marangozlarda gene eski düzen,belli işe başlayanlar o işi bitiriyor.Bizim  on kişilik grubumuz,okul bahçesine 500 kişilik bir gölgelik ya da yağmurluk yaptık.Oturaklarından kapılarına dek tüm yapım bizim grubun.Altına girip bakınca hangi arkadaşın nerede emeği var,hep biliyoruz.Buna karşın çadır kurma grubu oluşturuldu;bunlar da çalışıyor.Çadır kurmak kuşkusuz bir iş ama sürekli bu işlere ayrılma isteğinin altında kaytarma niyeti var gibi geliyor bana.Kepirtepe’de çalışma günleri gelince homurdanan kimi arkadaşlar burada sustular.Bu arkadaşların terleyesi bir iş yaptığına inanmıyorum.Köy çeşmenin  bir yanına duvar örülürken gördüm,küçük sınıftaki çocuklar taş duvar örerken bizim sınıftan arkadaşlar taş taşıdılar, harç yaptılar.Paydostaki konuşmalarını dinledim,Küçük sınıfların öğrenmelerini istiyorlarmış.Halil Basutçu bunu duyunca güldü:”Fedakar insanlar,başkalarına yardım için   sanat öğrenme  olan haklarını bile feda ediyorlar(!)”Peki bunlar ilerde iş başlarına düşünce ne yapacaklar?Halil onu da düşünmüş:”Yaparlar mı yapamazlar mı, bilemiyorum ama onlar galiba ilerde de bu işleri başkasına yaptıracaklarını kuruyorlar.Örneğin komşu köydeki arkadaşlarını çağırıp yaptırırlar!”Kimseyi bulamazlarsa?”O zaman da yapmazlar.Şimdilerde nasıl  on  kez öğretmen uyarmasına  kulak asmayıp tahta başında on kez boyunları eğik  duruyorlarsa o zaman da aynı numaralarını  yapıp sıralarını savarlar!”Yatma saatinde bizim çadırın kapakları açıldı..İlk girenlerden biri ben oldum.Eskiden olduğu gibi uyuyamadım.Arkadaşların çok değişik konularda sözleri arasında “Yarın ayın kaçıydı?”diye sordum.Sami Akıncı,sanırım rastlantı olarak,”Mayısın 19’u dedi.Arkasından ben “Uyanın Samsunlular,uyumak ölüme eş,al yüzlü Oğan güneş!” derdemez bir çok arkadaş şiiri,anımsadığı yerden okumaya başladı. Besbelli şiirin tamamı okundu ama neresi nereden başlandı,nerede bitti,belli olmadan karmakarışık okundu gitti.İsmet, herkesi susmaya çağırdı,”Susalım da şiiri birimiz  okusun!”dedi.”İçimizde şiir yazan arkadaş var o okusun!”diyerek Mehmet Başaran’a  kulak kesildik..Mehmet Başaran önce sustu,bir süre beklendikten sonra,okuyamayacağını bildirdi, bir süre başkası arandı.Okuyan çıkmayınca üzüldüğünü belirtenler oldu.Halil Basutçu ise,”Koskoca 19 Mayıs bayramını anmadan  günü geçireceklere,onun için yazılan şiiri unutursa bu çok mu görülür?diye sordu.Soruya yanıt beklerken tanıdık bir ses “Uyuyalım arkadaşlar,burada sabahlar erken oluyor,horozlar ötmeye hazırlanıyorlar!”dedi.Hidayet Gülen Öğretmenin gelişini duymamıştık ama gidişini duyduk.Ayak sesleri bahçe kapısından uzaklaştı.Mustafa Saatçı “Üzülmeyin arkadaşlar, vakitsiz ötecek o horozları yarın yakalayıp size yedireceğim!”.Bir iki hık, mık,tıst,pıst oldu.Derin bir sessizlikten sonra

nasıl olduysa arkadaşların birden kalkıp koştuklarını gördüm.Hiç kimse konuşmuyor,birilerinin ardından koşuyordu.Ben de kalkıp koşmak istedim ama bir türlü kalkamadım.Arkadaşlar tüm eşyalarını  almış.Önce akordiyonu arıyorum,yok!”Korktuğum başıma geldi!”deyip kendimi bırakıyorum,üzüntüm sonsuz.Bu sıra gözlerim açıldı.Yatar yatmaz rüya gördüğümü anladım,sevinerek gene gözlerimi  yumdum.

 

25  Mayıs 1941  Pazar..

 

Bu üçüncü pazarımı yazıyorum,Bundan sonra öteki günlerde de yazabileceğim..Devam ederse kültür derslerimiz  haziran sonuna dek kesilmeyecekmiş.Geçen pazartesi günü,gerçekten kimse 19  Mayıs Bayram’ından söz etmedi.Üstelik o gün akşam üstü tüm öğrenciler okul önünde toplandık.Mustafa Güneri Öğretmeni biz  Okul Müdür vekili sanıyorduk.Meğer Müdür Vekili bizim Hüsnü Baykoca öğretmenmiş.Buraya geleli beri pek  ortalıkta görünmüyordu.Sessiz,sakin bizim tüm işlerimizi o yürütüyormuş.Mustafa Güneri Öğretmenle işbölümü yapmışlar,biri yemek,yatak işlerini öteki de  yapı işlerini yürütüyormuş.Bugün bizi toplayınca Hüsnü Baykoca Öğretmen bunları anlattı.Sonra da birden,”Artık tüm okul sorumluluklarını “Yeni Müdürümüz yüklenmiş bulunmaktadır!”dedi,az ilerisinde duran yabancıyı kendi çıkmış olduğu yükselti üstüne çekti.Kendisi gibi kısa boylu,saçları onunkiler gibi seyrekleşmiş olarak  alnına  dökülmüş, biraz daha genç görünen bir kişi gülümseyerek konuşmaya başladı.Önce adını söyledi:Mehmet Tuğrul.Kastamonu-Gölköy Köy Enstitüsü’nden geliyormuş.Oranın  öğrencilerini bir güzel övdü.Oradan ayrıldığına da çok üzüldüğünü sözlerine ekledi.Arkadaşlardan birileri hemen kendi ararlarında fısıldayarak yanıt verdi: “Çok seviyorsan oradan ayrılmasaydın,seni buraya çağıran mı oldu?”Önümüzdeki  süreçte birlikte çalışacağımızdan söz etti,çalışanları çok sevdiğini belirti.Daha başka bir çok olay hakkında bilgi verdikten sonra bize”Eski Müdürünüzü seviyor muydunuz?”diye sordu.Sessizce dinleyen arkadaşlar birden gürlercesine “Çok seviyorduk,şimdi de çok seviyoruz!”diye bağırdılar.Bunun üzerine konuşan kişi ,bize göre çok yersiz bir bakıma  da anlamsız olarak: “İyi bir çoban olsaydı,sürüsünün başında olurdu!”deyiverdi.Bu sözü söylerken gülümsedi de.Ancak gülümsemesi kısa sürdü,söz birliği etmişçe özellikle 2. sınıflar birden “Biz sürü değiliz,müdürümüz de çoban değildir.Bu sözleri iade ediyoruz,başımıza da kendi müdürümüzün gelmesini istiyoruz!”diye bağırdılar.Hüsnü Baykoca Öğretmen,söz aldı Bir şeyi yanlış anladınız!”diye söze başlayınca ona da,”Biz doğru anladık,siz yanılıyorsunuz,o bizi sürü yaptı,müdürümüze de çoban!”dedi, bunun neresi yanlış?diye bağırmalar oldu.Mustafa Güneri bizim yanımıza,Namık Ergin,Hidayet Gülen öğretmenler 2.sınıfların arasına,Nahide Akalın Öğretmenle ablası kızların yanına gitti.Konuşmadılar ama bakışlarıyla susulmasını söyler gibiydiler.Müdür olduğu söylenen kişi sil yeni baştan kendini anlatarak sözü gene Kastamonu-Gölköy’e getirdi.Önden bir öğrenci,”Siz bunları anlattınız,izin verin de biz de Kepirtepe’de neler bıraktığımızı anlatalım!”dedi.Kişi bu kez,”Sizi her zaman dinlemeye hazırım,bundan böyle birlikte çalışacağız,yaptıklarımızı konuşa konuşa değerlendireceğiz!”Bu kez bir başka öğrenci,Siz gene kendi yaptıklarını anlatmaktan söz ediyorsunuz,Bizim yaptıklarımızı ancak bizim müdürümüz anlatabilir biz onu istiyoruz.!”Bu kez de,”Haklısınız müdürünüzü en kısa zamanda buraya davet edeceğim!”deyince daha kalabalık bir gruptan sözcüklerin  anlaşılamadığı uğultulu sesler yükseldi.Mustafa  Güneri Öğretmen yanlarına giderek  bir şeyler söyledi.Yeni Müdür yükseltiden indi. Bu kez Hüsnü Baykoca öğrencilere iyi, akşamlar dileyerek toplantının bittiğini söyledi.Yerimizi tam olarak  terk etmeden fısıltılar yayıldı,”Çoban Mehmet!”Olaya bizim sınıf katılmadı gibi,tepkileri benimsedik ama  ilk  çıkışlar bizden değildi.Bizden kimse yüksek sesle bağırmadı ama  kesinlikle Çoban Mehmet yakıştırması bizdendi.Bu ad o denli benimsendi ki,bir gün sonra Ali Yılmaz Öğretmen gülerek “Siz yok musunuz siz,insanı çileden çıkarırsınız!”dedi.Salı günü kendi aramızda,akşamı yatınca  yataklarda hep bu olay konuşuldu.Söylenenleri dinledim.Çoban Mehmet’in söylediklerinden birisi bana çok ilginç geldi.Köy Enstitüleri’nin  kuruluş nedenlerini anlatırken köylü-kentli anlaşmazlığından söz etti.Bu iki kesim bir birine o denli düşmanca bakıyormuş ki,örneğin onun memleketi olan Denizli’nin Çal ilçesinde köylüler,”Çallının eşek bağladığı ağacı kesin!”derlermiş.Açıklamasını da yaptı:Çallı yani kasabalılar öyle kötü insandır ki,onun kötülüğü eşeğinden de geçer hatta eşeğinin ipinden bile köylüye bela bulaşırmış.Onun için Çallının eşek bağladığı ağaç yok edilmeliymiş.Böyle bir sözü ilk kez duyduk.Özellikle ben bu söze çok şaştım,ailemim yarısı Kırklareli içinde oturuyor.Babamın ( Öz kardeşi)  büyüğü Müderris Ahmet Amcam,80 yaşının  70’ini Edirne-İstanbul’da geçirmiş,kalanını Kırklareli’de sürdürüyor.Lüleburgaz’da,Babaeski’de oturan amcalarım var,bunlar sık sık bizim köye geliyorlar.Ağaçlara eşek bağlamıyorlar ama,Atla geliyorlar,Şoför amcam otomobili ile geliyor.Bisikletle gelen bile oluyor.Onları getiren araçlardan şimdiye dek köyde hiç kimse bir zarar görmedi….Yemekten sonra konumuz gene Çoban Mehmet oldu.Çoban Mehmet gerçekte ünlü bir pehlivan.Mehmet Yücel,Çoban Mehmet  Adını beğenmedi.”Adamın pehlivana benzer bir tarafı yok!Suratı yassı,burnu sivri,ensesi  kısa,kalın;boyu çok kısa,böyle pehlivan olmaz!”dedi..Kepirtepe’de iken okuduğumuz yazıyı anımsattım.Kastamonu_Gölköy’de inek çokmuş,kızlar sütleri sağarmış!””İşte sütleri içenlerden birisi de budur!”diye gülüşmeler oldu.

Salı günü kanepeleri bitirince Ali Yılmaz Öğretmen Köy çeşmesinin az ilerisine ek çamaşırlık yapmak üzere bizi götürdü.Kağnılarla büyük kavak kütükleri geldi.Biz onları indirirken Mustafa Güneri Öğretmenler gezen Yeni Müdür,bizim yanımıza uğradı.Ben tam o sıra kalın bir kavağı sürüklüyordum.Kavağı oldukça zor sürüdüm.Zorlandığımı gören Müdü Bey,geldi,benimle ilgilendi,adımı,sınıfımı  sordu.Ali  Yılmaz Öğretmen de beni  beklemediğim güzel sözlerle övdü.Onlar  ayrıldılar.Arkadaşlar,Çoban Mehmet seni beğendi diye tutturdular.Yarı şaka yarı ciddi,bu takılma  akşama dek uzadı.Çarşamba günü de ek çamaşırlıkta çalıştık.Ancak bugün benim belimde bir incinme oldu,belimi doğrultmakta zorluk çekiyorum.Ali Yılmaz Öğretmenden sonra Namık Ergin Öğretmen daha sonra da Mustafa Güneri Öğretmen benimle ilgilendi,”Kavak ağacını kaldırırken olduğu kesin!”diyen Ali Yılmaz Öğretmenin sözü önemsenmiş, nöbetçi geldi,beni Müdür Beyin çağırdığını söyledi. Yönetim  yeri olarak bizim hazırladığımız eski Köy Odasına gittim.Müdür Bey beni görünce çok üzüldüğünü söyledi,”Dün seni görünce uyarmak istedim,güçlüsün ama ağırlıklar da hem duyarsızdır hem de  çok güçlüdürler.Aman delikanlı,dikkat et,geçmiş olsun!.Git şimdi,yatağında sırt üstü yat,iki gün dinlen!”dedi,Ayrılırken yanındakilere günleri sordu,”Çarşamba!”dediler,arkamdan bağırdı,tam üç gün dinleneceksin,cumartesi günü birlikte çalışacağız!”diye ekledi.Ayağa kalkarken zorlanıyorum,kalkınca hiçbir ağrı duymuyorum,rahatça yürüyorum.Hiçbir şey yokken birden  bir uyanma başlıyor,belimde bir sancı geziyor gibi oluyor.O zaman kıyranıtyorum..Sonra sonra hiçbir şey kalmıyor.Namık Öğretmen özel olarak geldi, ilgilendi.Ona da aynı durumu anlattım.Kendisinin de geçirdiğini,üç gün değil,bir gün yat, hiçbir ağrın kalmayacak,adale yorgunluğunun verdiği bir geçici sızı!”dedi.Namık Öğretmen bir kağıt yazdı,”Yatağında üç gün dinlenecek!”Hasan Üner nöbetçiydi,gülerek beni karşıladı,kendi yatağını gösterdi,”Alt katta daha  rahat edersin,akşam gene değişiriz!”dedi.Nöbeti de bana bırakıp gitti.Hiç kıpırdamadan yattım.Akşam yemeğe gittim ama kendimde bir değişiklik olmuş gibi konuşmalara uzak durdum.Arkadaşlar Yeni  Müdüreiyiden iyiye savaş açmış gibi…Oysa adamın bana davranışı çok olumlu.Bunu anlattım.”Sana maksatlı öyle yapmıştır,o adam çok kurnaz!” diyenler oldu.Sustum.Perşembe günü nöbetçi 63 Hilmi Altınsoy,gün boyu Hilmi ile konuştuk.Öğleden sonra belimde ağrı sızı kalmadı,çıktım Ek banyo çalışmalarına baktım,arkadaşlar bitirmiş,başka bir işe başlamışlar.Yeni bir usta gelmiş,büyük bir ustaymış.Aslında ise profesörmüş.Macaristan’ı Almanya alınca  memleketimize sığınmış.Eskişehir-Çifteleri o kurmuş,şimdi de burasını o kuracakmış. Bunları kendisi değil,Mustafa Güneri Öğretmen anlatmış.Perşembeyi daha iyi geçidim.Bu arada yeni bir haber yayılı.Yeni Müdür 2. sınıflardan  bazı çocukları çağırıp sorular soruyormuş.Soruların çoğu onun konuşmasına kimler niçin karşı koymuş,ya da onları karşı olmaya kimler  yönlendirmiş?Bu doğruysa bana verdiği izini de bu bağlamda düşünmeye başladım.”Acaba bana da  soru mu gelecek?Onun konuşmasını tekrar anımsadım,öğretmenlerin öğütlerini onlarla yan yana koyup değerlendirdim.”Olmaz öyle şey,adam bana iyilik etti!.Bu onun görevi belki ama,pekala üç gün yerine bir gün de diyebilirdi!” Üstümdeki kuruntuları attım.Cuma günü öğle çalışmalarında mandolincileri izledim.Öğretmen çok titiz.On beş kişinin hepsini  her dakika sürekli dinliyoror,yanlış düzeltiyor,akor yapıyor,öğrencilerin oturuşlarını düzeltiyor.Bizim sınıftan Sefer Tunca’da var,Seferin  kamburunu yumruklarken gördüm,güldüm Sefer  dimdik oturuyor,öğretmen biraz  öne eğilmesini istiyor,olmalı.Öğretmeni uzaktan izledimSefer yaşında kız,Seferin dik  oturuşunu düzeltmek için yumruk atıyor.Arif Kalkan da ciddi ciddi çalışıyor.İdris’e sevindim;geçen yıl ne iyi başlamıştı,bıraktı.Gene iyi,öğretmen beğeniyormuş.Bizim kemanlar bugün yarın gelecekmiş.Bel ağrısı dinlenmesi içinde çadır nöbetini de atlattım(Benim nöbetimi arkaya  bırakmışlar)Üç yıldır bir gün bile revire gitmemiştim.Bundan böyle bunu diyemeyeceğim,bu üç gün bir revir olayı.Zaten Namık Öğretmen o gün  demişti: ”İbrahim,revirimiz olsaydı seni şimdi yatırırdık,senin değil hepimizin şanssızlığı bu: Bir revirimiz bile yok!”Rahatsız olduğumu herkes duymuş,Cavit,Gülümser,Musa,Ali Ergin,Hasan Çetin,Mürsel İrfan,Haydar,Numan nöbetlerimden tanıdığım bir çok çocuk,geldi,”Geçmiş olsun!”dedi.İçimden utandım,bu çocuklar da rahatsız oluyorlardır.Hiç birini anımsayıp bir geçmiş olsun demedim.İşin ilginci kafamda, böyle bir davranışta bulunmak gibi bir  düşünce yok.Sınıf arkadaşlarımdan  kaç kişi revirde yattı,bir ikisi dışında ötekilere  böyle bir söz  söylemeyi düşündüğümü sanmıyorum.Bahçe kapısından girerken beni bahçede görünce yanıma gelerek geçmiş olsun diyen kızlara ; Melahat’a,Feride’ye,Safinaz’a, Sakine’ye,Mukaddes’e yanındaki,daha adını bile öğrenemediğim arkadaşına )ne diyeceğimi bilemedim.Neyse ki onların ardından gelen Gül’le, yanındakilere,toparlanıp teşekkür ettim.İki grup aralarında konuşsalar,öncekiler kesinlikle benim için çok kaba, sonrakilerse pek nazik diyebilirler.Belki de kendileri arasında bilerek ayırım yaptığımı bile düşünebilirler.Oysa ne ayırımı?Düpedüz,  yapacağını bilmemekten ileri gelen bir tavır!Bel ağrısı bir bakımdan işime de yaradı:Dün,cumartesi ünü işbaşı yapılacağı söylenince bir grup,”Cumartesi bizim tatil hakkımız!”demiş.bunu duyan Yeni Müdür,hepimizi topladı, konuştu.Yeni Müdürün iyi konuşamadığı kanısına vardım.Çok güzel başlayıp sonunu o denli güzel bitirmiyor.Sözlerinde sevecen bir  yan yok.Bizim müdürümüz Nejat İdil gibi inandırıcı değil.Sözlerinin içinde kendisi yok:Hep yaptırırım,yapmak zorundasınız gibi emredici,zorlayıcı  durumda konuşuyor.”Siz isterseniz bunları değil daha iyisini,daha zorunu da yaparsınız gibi güven verici,özendirici bir söz söylemiyor.Belki de biz onun kullandığı sözleri doğru anlamıyoruz.Upuzun konuşmasından sonra,herkesin işbaşı yapacağını umarak,konuşmasını bitirdi,gitti.O gitti ama,öğrenciler dağılmadı.Bir kaynaşma oldu,aralardan  seler çıkmaya başladı,”Biz tutuklu değiliz,öğrenciyiz,cumartesi-pazar günleri bizi kimse çalışmaya zorlayamaz!”Topluluk karıştı.Bizim sınıf gene ayrı kaldı ama,bizde de çocukları haklı bulduğunu söyleyenler oldu.Yakınımızdaki Namık Ergin Öğretmenin çevresinde toplandık.Namık Öğretmen,”Ben çalışıyorum,beni yalnız mı bırakacaksınız?” diye sorunca hepimiz “Hayır!”diye bağırdık.Namık Öğretmen,teşekkür etti.Az ileride oldukça  sinirli, olayları sessizce izleyen Mustafa Güneri Öğretmenle konuştu.Bu kez Mustafa Güneri Öğretmen az önce  Yeni Müdürün çıktığı yükseltiye çıkarak “Birkaç dakika da beni dinler misiniz?diye sordu.”Dinleriz!” sözünü duyunca teşekkür etti.Namık Öğretmenin 3.sınıflarla konuşmasını dinledim.Onlardaki anlayış,onlardaki öğretmene saygı,öğretmendeki kendine güven, yetiştirdiği öğrencilerine karşı gösterdiği şefkat beni  cesaretlendirdi.Siz de onlardansınız,başka türlü olamazsınız.Öğretmeniniz sizinle de konuşsaydı  kesinlikle inanıyorum,siz de onlar gibi davranacaktınız.Bu nedenle Namık Öğretmenden cesaret alarak sizinle konuşmaya karar verdim.Cumartesi-pazar günleri sizin tatiliniz bunun tersini düşünmek kimsenin aklından geçmez.Ancak insanların yaşamlarında  kimi zorunlu dönemler vardır.Avrupa’da,Balkanlarda yaşayan yaşdaşlarınızı düşünün.;hangisinin cumartesi-pazarı kalmıştır?.Bizim böyle acınası bir durumumuz yok.Ancak  yeni bir yerleşim sürecindeyiz.Geç karar verilmiş,ön hazırlığı yapılmadan bir göç olmuştur.Bu karışık durumun biran önce önlenmesi için yoğun çalışarak en kısa sürede rahata kavuşmak istiyoruz.Hakkınız olan rahatı, hele hele  kutsal hakkınız sayılan oyunlara kavuşmanız için  kısa bir  süreci yoğun çalışmalarla geçirip normal  yaşamımıza geçmeyi planladık.Bu planımızda bir ya da iki hafta tatilimizi de kullanmak zorunluluğunu duyduk.Biz öğretmenleriniz olarak bu zorunluluğu göze aldık Siz bir  daha düşünün,bizi yalnız bırakmak istemiyorsanız,el ele verip başladığımız

işleri bitirip,normal yaşamımıza bir an önce kavuşalım.!”Sizi yalnız bırakmayacağız!”sesleri arasında öğretmenlerle öğrenciler işbaşı yaptı.Hem de hiçbir şey olmamış gibi herkes yarım kalan iş yerlerine dağıldılar….Namık Ergin Öğretmenin olsun Mustafa Güneri Öğretmenin olsun sözlerinden kimse olumsuz bir sonuç çıkarmadı,çıkarmayı da aklından geçirmedi..Öğlede ,daha doğrusu bayrak töreninden sonra bazı öğrencilerin  Müdür Odasına girip çıktığı söylenince görenlerde  bir takım kuşkular uyanmış.Arkadaşlar,çağrılan öğrencilerle ilişki kurup yapılan konuşmaların dolaylı da olsa sabahki olayla bağlantılı olduğunu anlamışlar.Bizim grup bu gün okul bahçesinde çalıştı, kimselerle görüşmediği için yorumlardan uzak kalmış.Öğlede de fazla bir  ilişki olmadan işbaşı yaptık.Söylentileri akşam paydosundan sonra duyduk.2. sınıflar yarın işbaşı yapmayacakmış.Cavit Kafkas’a sordum,onun böyle bir karardan haberi yok.Benim tanıdığım çocuklardan yemekhane nöbetçisi olan,Rasim Dereli,Ali Kıpçak,Mehmet Özalp,Mehmet Aydemir’e sordum onlar da böyle bir karardan habersiz ama, bazı çocukların Müdür Odasına girip çıktığını gördüklerini söylediler.Bizim sınıftan da yeni başlayan Haftalık Nöbetçi Halil Basutçu,onu aradım,buldum.Müdür Bey,bazı çocuklara,sizi kim yönlendiriyor?gibilerde soru sorulmuş.Bu tüm çocuklara yayılmış.”Karar verilip verilmediğini bilmiyorum ama genel bir dikleşme var!”dedi.Akşam yemeğinden sonra yer yer toplanmalar,konuşmalar bizin arkadaşlar arasında da oldu.Ancak ben,benim gibi düşünen çok arkadaş,Namık Öğretmene verilen sözümüzden dönemeyiz,biçiminde oldu.Azınlıkta kalan arkadaşlar da  sonunda bize uyacaklarına söz verdiler.Yattıktan sonra bir süre daha bu durum tartışıldı.Ben İsmet’i uyardım, o da bana katılacağına söz verince rahatladım.uyudum…

 

1  Haziran  1941 Pazar

 

Halil Basutçu uyandırdı.Geçen gün okuduğum şiiri anımsamış:Uyanın Hasanoğlanlılar!”   dedi arkasından sordu “Hadi söyleyin bakalım,uyumak neye eş?” İsmet yanıtını yapıştırdı,”Uyumak uyumaya eş,başka neye olacaktı?”dedi.Gene de  kalktı.”İşbaşı var mı?diye soran olunca büyük bir kalabalık birden,”Biz söz verdik çalışacağız!”Hazırlandık.Kahvaltıdan sonra duyuruldu,Müdür Bey öğrencilerle konuşacakmış.bu nedenle bugün  tatilmiş.Ben buna inanamadım,Namık Öğretmeni ararken Ali Yılmaz Öğretmenle karşılaştım,öğretmen gülerek,”Yeni Müdürümüz size bugün dinlenme verdi!”dedi.Ne düşündüyse düşündü bana, akordiyonunu almayacak mısın?Bak yeni öğretmenin geldi,bizim komşumuz,çok iyi bir öğretmen,ondan yararlanmaya bak!”Birden karar verdim,”Namık Öğretmenle konuşacağım,sonra gelip alırım!”Namık Öğretmeni görmeye gerek kalmadı,Müdür Bey nöbetçi olarak Halil Basutçu’yu çağırmış,bugün işbaşı yapılmayacağını söylemiş.Dinlenme yeri olarak seçtiğimiz okul karşısındaki gölgelikte toplandık.2. sınıflar  Okul Müdürüne savaş açmış durumdaymış.Söz birliği etmişler soru sorulursa yanıt vermeyeceklermiş.”Cumartesi öğleden sonra ile pazar  bizim dinlenme  günlerimizdir,biz bu günlerde çalışamayız.!”Hava oldukça sıcak,biz değişik konularda tartışıp vakit geçirirken iki nöbetçi geldi bizim sınıftan on arkadaşın numarasını okudu.Baktım benim numaram da var.Şaşırdım.Toplanıp gittik.Kapıda az bekledikten sonra kapıdan Hüsnü Baykoca Öğretmen iki numara okudu 66—76 Benimle Arif Kalkan,çekine çekine içeri girdik.Hüsnü Baykoca beni görünce “Çeşmekollu hayrola !”dedi.Sustum.Müdür Bey bana baktı,”Geçmiş olsun,şimdi nasılsın?Çalışmaya hazır mısın?”dedi.”Sağolun,şimdi iyiyim,çalışmaya her zaman hazırım!”dedim.Hüsnü Baykoca Öğretmen benim için  tam duyamadım ama  yüzündeki güleç bakışından anladım güzel sözler söyledi.Müdür Bey eliyle bana geç dedi.Arif’e sordu,”Çalışmana engel bir durumun var mı?dedi.Hüsnü Baykoca  Öğretmen Arif için de olumlu sözler söyledi.Köylerimizi tanıdığını,teftişlerimizi yaptığını anlattı.Müdür Bey ikimize de bugün dinlenin yarın dinlenik olarak iş seferberliğine  başlayacağız!”dedi ardından seferberliğin anlamını bilip bilmediğimizi sordu.Hüsnü Baykoca Öğretmen  cesaretle: “ Aaaa,bilmez olurlar mı?Onlar Rumeli çocuğu,savaşlar,seferberlikler onların ninnileridir!”dedi.Müdür Bey,bu sözü yeterli görmedi,bana baktı.Seferberliği soru sorarak anlattım.Seferbrliğin sözlük anlamını mı soruyorsunuz yoksa tarihimize bu adla geçmiş dört yıl süren büyük olayı mı?Müdür Bey çok memnun olduğunu anlatan bir gülüşle “Tamam tamam!”dedi sağ elini kaldırarak konuşmamı kestirdi,eliyle çıkmamızı  işaret etti.Arifle  biraz sevinerek biraz şaşkın dışarı çıktık.Arkadaşlar çevremizi sardı.Olayı olduğu gibi anlatıp oradan ayrılarak okula gittik Oradaki arkadaşlara durumu anlatınca bize inanmadılar.”Bu anlattıklarınız için sizi oraya neden çağırsınlar?Arif de ben de yemin ettik ama gene kuşkulu kaldılar.Arif’le çağırılışımı bir şans saydım,başka biri olsaydı arkadaşları inandırmakta güçlük çekecektim.Arif ağır başlı,sözünün  eri bir arkadaş olarak bilinmektedir.Bu kez Arif’le Ali Yılmaz Öğretmenin evine gidip benim akordiyonu aldık.Ali Öğretmen köyde bir yere davetliymiş,biz gittiğimizde eşi ud çalıyordu.Geldiğimize çok sevindi.Bize çayla kendi  yaptığı taze pide getirdi.Yeni Müzik öğretmenimizi çok sevmiş,biz bir süre övdü.Bu arada “Sakın ona göz koymayın,nişanlı,belki de yakın zamanda evlenecek!”dedi.Biz konuşurken Ali Öğretmen geldi.Ali Öğretmen evinde çok değişik bir insan.İnanılmayacak kadar yumuşak,hanımıyla şakalaştı.Bizi gene çağırdı.Akordiyonu alıp ayrıldık.Abla akordiyonu tozlanmaması için bir renkli beze sarmış,Simli mimli bir değerli bez,o,ona Hacı bezi diyor,”Sonra getirirsin,şimdi kullan, yazıktır akordiyonuna!”dedi.Hacı bezi deyince ben “Olmaz!”deyip,diretmeye kalktım.Ali Öğretmen,”Hadi canım sende ne  hacı bezi? Saman Pazarında sergicilerde dolu,ben gene alırım!”dedi gülüştüler,ayrıldık.Arif yapıcılık bölümünde bu nedenle,Ali Öğretmeni pek tanımıyor.Onun atölyedeki konuşmalarını anlattım,şaştı.Bu adam, o dediğin gibi olur mu?Akordiyonu ranzanın altına,Hilmi’nin  başı altına Hacı bezine sarıp koydum..Ali Öğretmen bana bir zincirle asma kilit getirecek,açılmasını önlemek için kilitleyeceğim.Aslında nöbetçi olduğundan  birilerinin karıştırması söz konusu değil.Bizim  toplanma yerimiz okul bahçesindeki   ara bölüm.Gündüz ara ara orada başka sınıflar da çalışma yapıyor.Bayrak töreni için gene bir birimizi izleyerek toplandık.Okul zilini onardılar ama yeterli değil salt okul bahçesi içindekileri uyarıyor.Çocuklar neşeli,bir haftadır uzayıp giden inatlaşma olmamış gibi.Müzik öğretmeni  parmak uclarını topladı,yüzümüze doğru kaldırdı,işaretle başlattı.Çok karışık başlandı,durdurdu,Açıklama yaptı ama ikinci kez de aynı  karışıklık oldu.Bu kez kestirmedi.Marş ikinci bölümde düzeldi.Daha doğrusu,öğretmen öğrencilere uydu.Yemeklerin hazır olduğu duyuruldu,gruplar oluşturarak yemeğe gittik.Bizim sınıfın yarısı,okul  arkasındaki çadırda  ders yapıyor.Yarın başlayacak hafta  sabahları ders sırası bizim grupta.Akşamları  okul bahçesinde olmamızın bir nedeni de  burada  ışık oluşu.Kızlar için okulun giriş kapısına lüks asılıyor.Lüksün ışığı oturduğumuz yeri iyice aydınlatıyor.Kitap okuyan arkadaşlarımız orasını mesken edindiler.Mustafa Saatçı çok kalın bir kitap aradığını söylüyor.Hiç bitmeyecek bir kitap.Böylece orada  oturup SS’yi  göz altında tutacakmış.Olmayacağını herkes bildiği halde bu söze dakikalarca gülüyorlar.Akordiyonu getirdiğimi gördüler.”Artık bol bol çalarsın diyen oldu.Mustafa Saatçı  buna karşı olduğunu söyledi.Nedeni çok önemliymiş:SS akordiyonu çok sevebilirmiş,sık sık gelirse,Mustafa onu kıskanırmış.Mustafa Saatçı şakaya getirip düşüncelerini söylüyor,güldürüyor falan ama sonunda kimse pek gocunmuyor.Oysa kimi sinsi  kişiler var,düşüncelerini açıklamıyorlar ama içten içe hasetliklerinden yanıyorlar.Hemen,”Kızların çadıra gelmesi doğru olmaz!”diyenler oldu.Sanki kızlar gelmeye kalkmış gibi..Kimisi de “Kızların gelmesine ne gerek, akordiyonun sesi uzaklara dek gidiyor,burada çalınca oradan dinlerler.!”Bunu söyleyenlerin de iyi niyeti olmadığı besbelli.”Acaba burada akordİyon çalacak mı?”Hepsine birden yanıt verdim.,”Kepirtepe’de derslikte gelip bir kez bile nasıl çalmadıysam burada da yattığımız çadırda bir kez olsun çalmayacağım.Çalışırsam,akşamları ders çadırımızda çalışacağım.onun dışında kimse için akordiyon çalmaya niyetim yok!”

2.Sınıfların bir bölümü bir haftadır yeni yapılacak binaların alanlarında çalışıyormuş.Kepirtepe gibi burasının da planı yapılmış.O plana göre binalar çizilen yerlere  dikilecekmiş.Arkadaşlardan kimileri biz de öyle mi yaptık?diye sordular.Ben öyle yapmadığımızı,bu nedenle de  kimi yaptıklarımızı yıktığımızı,daha sonra mimar Emin Onat’ın yaptığı plana uymaya başladığımızı anlattım.Emin Onat okulumuza geldiğinde bizim atölyeye de gelmişti.Çizdiği planlar gelince Hamdi Bağ,Naci İnan,İrfan Evren öğretmenlerin bu planı bize göstererek anlattığını,İlk yaptığımız büyük okul binası dışında tüm binaların yıkılıp  plana göre yapılacağı o zamanlar anlatılmıştı.Örneğin yatakhaneler iki katlı olacak,atölyeler şimdiki yerlerden daha uzağa taşınacak.Asfaltın karşısına,konukevi,kooperatif,öğretmen evleri yapılacaktı.Ben yapılacaktı,deyince Mehmet Yücel,”Üzülmeyin arkadaşlar,yakında biz geri dönük onları gene yapacağız!”dedi.Bu arada gene Çoban Mehmet sözü edildi.”O da bizimle gelirse,orada da çalışmam!”diyenler oldu..

Yarın bir değişiklik olmazsa bizim grup öğleye dek ders yapacak.Geçen hafta ders yapanlar,derslerden hiçbir şey anlamadıklarını,saatlerce öğretmenleri dinlediklerini söylediler.Matematik,Türkçe dersleri boş geçmiş.Selçuk Korol bitki toplamak için kırlara çıkarmış.Türkçe dersine gelecek olan Yeni Müdür,işi çokluğundan derse gelememiş.Tarih-coğrafya dersinde Reşat Tekinay Öğretmen kendi öğrencilik günlerini anlatmış..Müzik Öğretmeni notaları yazdırmış,herkese takrar tekrar okutmuş.Haftalık ders programımız.Pazartesi,öğleden önce 2 saat tarih,2 saat coğrafya.Gerçekte bir saat olan bu dersler,inşaatlar başlayınca kesileceği için iki ay bir aya indirilmiş.Tüm dersler böyle,üç saat olan Türkçe, 6 saat,3 saat olan matematik 6 saat.2 saat olan müzik 4 saat.Böylece derslerin çoğu 4 saat sürmektedir.Pazartesi 4 saat Selçuk Korol öğretmen.Salı günü dört saat Behire Bil öğretmen.Çarşamba,2saat Resim-Mustafa Güneri-2 saat Türkçe Yeni Müdür.Mehmet Tuprul,Perşembe 4 saat,Türkçe-Mehmet Tuğrul,Cuma,Tarih-coğrafya:Reşat Tekinay…Cumartesi,”Askerlik-Beden-Eğitimi….6 saat matematik  boş,6 saatte Türkçe boş geçmiş eder oniki saat.Haftanın üç günü gene derssiz  geçiyor.Bunun neresine dersler başladı deniyor?

 

2Haziran 1941 Pazartesi…

 

Kalem, defter,kitap hazırlayıp.Yataklarımız üstüne koyarak kahvaltıya gittik.Yatak çadırımızla derslik çadırımız yakın olduğu için bu yolu seçtik.İçimizde en sevinçli Sami Akıncı.Sami yememiş içmiş köyde  okuyan öğrencileri aramış.Ankara’da okuyan iki lise öğrencisi bulmuş, tanışmış.Birinin soyadı ilginç:Köylüoğlu.Sami onların kitaplarını almış Biyoloji, Mantık,Edebiyat kitaplarına baktım.Edebiyat kitabını İsmail Habib Sevük yazmış.Cumhuriyet gazetesinde yazılarını okumuştum.Mantık kitabını ise Hasan Ali Yücel yazmış..Hasan Ali Yücel Lüleburgaz’a gelmişti.Okul bahçesindeki atölyede çalışıyorduk.Daha önce Kepirtepe’ye inşaata uğramış,sonra Lüleburgaz’a gelmiş.Hasan Ünerle ikimiz makine başında çalışıyorduk.Bize:Siz neden arkadaşlarınızdan ayrısınız?diye sormuştu.Ben : “Elektrik yokluğu nedeniyle!” diye yanıt vermiştim.Hasan Ali Yücel’i resimlerinden de tanıyordum. okullarda,(Örneğin buradaki okul koridorunda da var.) Atatürk,İnönü resimleri yanında onun da resmi var.Kültür Bakanı resminin altında siyah renk üstüne  beyaz olarak adı yazılmış,salt soyadı yazılı,imzasıymış.Yücel!”Kahvaltıdan sonra kitaplarımızı alıp çadıra gittik.Çadır hemen okulun arkasında,aradan bir yol geçiyor.Çadırın kurulduğu yer düz bir meydan ama gerçekte bir tarla,uzun bir süredir sürülmemiş şimdilerde kırlaşmış durumda.Dıkenli,sert otlar var,Çadırı kurarken çevresini temizledik ama az ilerlere gidince dikenli otlar karşımıza çikiyor.Mustafa Saatçı hemen  ayırt etti,kızların kaldığı okulun arka pencereleri biraz yan da olsa bize dönük,SS bakınca görecekmiş.Yusuf Asıl,”Ben gözetirim SS çıkınca sana haber veririm!”dedi.Mustafa buna razı değil,”Ben kıskanç biriyim,kendim gözetirim!”dedi.İlk dersimize Selçuk Korol Öğretmenin gelmiş olmasına çok sevindik.Selçuk Öğretmen öğrenciliğinde Tabiat Bilgisini çok sevdiğini, sonraki  zamanlarda da bu konuda oldukça kitap karıştırdığı,bize yararlı olacağına inandığı için geçici olarak bu dersi aldığını anlattı.Genel olarak Türkiye iklim bölgelerini özetledi,İklim bölgelerine göre canlıların  toplandığını,bitkilerin kümeleştiğini anlattı.Orta Anadolu Bölgesinde bulunan Ankara dolaylarındaki önce hayvanları sonra bitkileri sıraladı.Hayvanlarda özellikle koyun,keçi üzerinde durdu.Tiftik keçilerinden söz etti.Arkadaşlar,Sadri Ertem’in Çıkrıklar Durunca romanını anımsattılar.Selçuk Öğretmen “Maalesef,diyerek söze başladı,tiftik keçilerinin özelliklerinden sonra yapılan ihmalleri,bu ihmaller yüzünden  tiftik keçilerini elimizden çıkardık!”dedi.Bu kez devlet çiftlikleri aracılığıyla gene bir  hamle yapıldığını,yakınlarımızda  tiftik keçisi çiftlikleri bulunduğunu,olanak bulunca gidip gezeceğimizi anlattı.Bitkiler için, Lalabel yoluna tepelere çıktık.başta kekikler olmak üzere on kadar değişik  kır bitkisi seçtik.İlgimizi çeken, bitkiler,sert kumsal  yerlerde,kupkuru kayalar arasında çıkmış,renkli renkli çiçekler açmış.Koparınca minicik kökleri kupkuru yerlerden çıkıyor.Çekince de “Çıt edip kolayca kopuveriyor.Sulak yerlerde yetişen bitkilerin,özellikle lahana,pırasa,soğan türü bitkilerin kökleri düşünülürse kırlardaki bitkilerin kökleri için yok  denilecek kadar az.Değişik görüntüde de olsa kır çiçeklerinin çoğu gene de tanıdık türler.Bugün yeni olarak topak topak çiçek açmış,katmerli kekikle,geven denilen bir dikenli otu tanıdım.Kuşkonmazlar,eşek dikenleri,Peygamber çiçekleri,çoban atlatanlar,koyun gözleri farklılıklarına karşın özünde bildiğimiz bitkilerdir.Haftaya köyün hemen arkasındaki tepelere çıkmaya karar verdik.Tepede değişik bitki ararken benim ayrıldığımı gören arkadaşlar sordular,”Sen değişik bir şey arıyorsun!”söyledim.”Ben Röslein arıyorum.Sami Akınsı güldü,”Röslein auf der Heiden.!”birlikte aradık.Bir çukurlukta, gerçekten bir çalılıkta açmış küçük yaban gülleri bulduk.Ancak bu güllerin renkleri ne beyaz ne de kırmızı.yaprak uçları kimisinin kırmızımsı,kimisinin beyazımsı..Üstelik iyice açılmışlar,ortalarında da kocaman birer göbek oluşmuş.Sami şiiri anımsadı,arkadaşlara anlattı.Benim de aynı düşüncede olduğumu sanan arkadaşlar, önemli bir  kuşkuya kapılmadan konuyu geçiştirdik.Güzel bir gül bulsaydım acaba  aklımdan geçeni yapabilecek miydim?Yapabilsem güzel bir olay olacaktı ama olmadı.

Oğle paydosunda mandolincilerin çalışmalarını uzaktan izledim.Dım dım dım, boş tellere vuruyorlar.Öğleden sonra,çalıştığımız yere arkadaşiların profesör dedikleri adam geldi.Sarışın  uzunca boylu.Ensesinden  başının tepesine dek traşlı,kulaklarında öne taraf saçlı.Hüsnü Baykoca gibi traşlı,Alaburus traşmış.Böyle olsun yerine”Böyle olacak,

Böyle kesecek!”diyor.İki metre,bir buçuk metre,bir metre boylarında 50 adet sivri kazık istedi.Su yolu için çakılacakmış.Ali Yılmaz Öğretmenle konuştuktan sonra bana,”Bunları sen yapacak!”diye sordu.(Sen yapabilecek misin?”demek istemiş.Ali Yılmaz Öğretmen gülerek,”O yapacak!”dedi.Profesör gülümsedi sağ elini şapkasına doğru kaldırarak selam verip gitti.Ali Yılmaz Öğretmen bize kazık sivriltme yöntemi öğretti.Bir ucu olabildiğince dar açı biçiminde testere ile kesiyoruz.Sonra da  yanları keserle alıp sivri uc bir yanda olmak üzere kazıkları tamamlıyoruz.Sivri ucun oryada ya da yanda olması önemli değilmiş.Önemli olan kazıkların eşit boyda olması ile üst  başının düz kesilmesiymiş.Salih Baydemir,Orhan,Harun dördümüz yanımıza birer arkadaş alıp başladık,paydostan önce de bitirdik.Arkadaşlar profesörün konuşmasını tekrarlıyorlar,”Bunları sen yapacak?Bunları sen bitirecek?Bunları sen yiyecek?Kazık yemek deyimi ortaya getirildi.Yeni Müdüre karşı gelme olayında kim kazık yiyecek?Sessiz geçmesine karşın alttan alta  kuşkular sürüyor.Halil Basutçu başta olmak üzere bizim sınıftan birileri birkaç kez Müdür Odasına gitmişler.Halil ‘in o günlerde nöbetçi olması onu olayın içine çekmiş.

Paydostan sonra mandolinciler  çalışma yerine çıktılar.Ben de akordiyonu alıp öbür uca gittim.Çok yavaş olarak çalışmaya başladım.Parmaklarım uyuşmuş gibi,uzun süre  gam yaptım,yavaş yavaş arpejler falan derken yarım yarım parçaları tekrarladım.Bir de baktım ki,mandolincilerin çoğu yanıma gelmiş bana bakıyorlar.Bu kez onların  kimilerinin tın tınladığı,Yalancı,Daha Dün Annemizin,Manastırın Ortasında türü melodileri bastıra bastıra çaldım.Gül’le arkadaşları da yanıma kadar geldi.Bir aydır elime almadığımı söyleyerek akordiyonu çıkardım.Gül düzeltme yaptı:”Bir ay değil bir buçuk aydan fazla oldu!”dedi.Bu kez de ben: “Olsun,bundan sonra  her gün çalışacağım, kısa zamanda ellerimi alıştırırım!”dedim.Yemeğe gittik.Müzik öğretmenimiz,alıştı,2.sınıfların masalarında yemeğe oturuyor.Sami Akıncı bir lüks ayarlamış,çadırda  ders hazırlığı yapacakmışız.Ancak,öteki grup da şakadan,” Biz de ders hazırlayacağız!”deyip geldiler.”Siz bizi sokmazsanız sonra biz de sizi sokmayız!”şeklinde  koşul öne sürdüler.Sıralara dörder kişi olarak sıkıştık.Benim akordiyon çalışım,kızların oraya gelişi fısıltı olarak dile getirildi.İdris Derstan Mustafa Saatçı’ya “Senin SS gelmedi!”deyince Mustafa Saatçı,gelmemesini tembih ettiğini söyledi.Buna herkes güldü,”Yarın gelirse ne olacak?” diye soranlar oldu.Mustafa,o zaman ben ona izin vereceğim!deyince zırvaladığını  söyleyenler oldu.Sami Akıncı dayanamadı,”Siz hepiniz zırvalıyorsunuz,bakın bu tür konuşmalarınızı sürdürürseniz,bu konuşmalar bir gün yöneticilerin kulağına gidecek,birilerinin canı yanacak!”dedi.”Bunu sen söylemezsen başka kimse söylemez diyenler olunca,Mustafa Saatçı,”Arkadaşlar ben bu şakadan vazgeçtim.Lütfen bunu burada bırakalım,arkadaşımız Sami haklı,Yeni Müdür, bildiğimiz gibi değil,çağırıp çağırıp küçük çocuklarla konuşuyormuş!”deyince konu gene geçen hafta olan olaylara döndü.Halil Basutçu,”Adam,o günkü olayı kendisine karşı bir tavır olarak algıladı,bunun öcünü almadan geçiştirmeyeceğe benziyor!”dedi.Değişik varsayımlar öne sürüldü.Selçuk Öğretmen geldi,gülerek,sıraları özlediniz değil mi?yatmayı bile düşünmüyorsunuz!”dedi.Hep birlikte kalkıp çadırımıza gittik.Yatınca arkadaşların konuştuklarını  düşündüm.Geçekten Yeni Müdür kin tutup öfkesini bir ya da birkaç kişiden alır mı?O kızdıysa tüm öğrencilere kızmıştır.Tüm öğrencilere kızınca da içlerinden bir ya da ikisini cezalandırınca içi rahatlar mı?Bu düşüncelere aklım hiç yatmadı ama arkadaşların böyle bir kuşku duymalarına da sevindim.Biraz korku duysunlar da  kendilerini toplasınlar.Okulumuza Yeni Müdür atanmasının nedenini bir türlü anlamıyorum:Bizim müdürümüz neden bizimle gelmedi.Orada öğrenci olmadığına göre neden orada kaldı.Oradaki eşyalari,okula sahiplik içinse Hüsnü Baykoca Öğretmen orada kalabilirdi.Yeni Müdürün kötü bir insan olmadığına inanıyorum ama neden öyle konuştu?Neden  öğrencileri çağırıp sorguluyor?Bir gruba da  “Sizi disipline veririm!”diye bağırmış.Öğretmenler de Yeni Müdür için  hiç konuşmuyor.Özellikle Hidayet Öğretmen “Yeni Müdür dendiğinde:Yeni Müdür eski Müdür sözünü uzatmayın,işte bir Müdür atanmış,siz işinize bakın!”deyip konuyu kapatıyor.Oysa eskiden Nejat İdil müdürümüz için övücü sözler söylüyordu.Belki de susmayı yeğliyor.

 

3  Haziran  1941 Salı..

 

Kızlar geçiyor,sözleri arasında uyandım.Nöbetçi iki kız hazırlanıp mutfağa gitmiş.Kapımıza yakın geçerken seslerini duyan olmuş.Bu bile olağanüstü bir sorun yapıldı.Halil Basutçu çıkıştı:20 tane kız var,bunların ayda 20 gün nöbeti olacak.Her ayın yirmi gününü böyle  “Kızlar geçiyor diye bağıracak mısınız?Mustafa Saatçı,”SS geçerken bağıramazlar!”İsmet, Mustafa’ya çıkıştı:”Yeter be ,bıktık şu senin SS  midir,SY midir nedir?”deyince bir gülüş koptu,İdris,Yusuf Bekir,Abdullah Mustafa Saatçı’yı uyardılar.İmam dikkat et! İsmet S’ye göz koymuş:SY dedi,yani Sevim Yanar olarak  değiştirmiş.Bu kez Mehmet Yücel artaya girdi,”İsmet’in günahını almayın,çocuk düpedüz,Sevim Yücel olarak açıklamak istemediğinden  SY deyip kesti.Ortalık iyice karıştı.Şimdi de Sevim Yücel olayı ortaya çıktı.Mustafa Saatçı,”Bunların ikisi de benim arkadaşım,bana ihanet etmezler!”deyip  tatlıya bağladı.Kahvaltıya  neşeli bir şekilde gittik.Kahvaltıda Nahide Öğretmenle Behire Öğretmen vardı.Bizim grupça gülüşerek geldiğimizi görünce onlar da gülüştüler.Bekir Temuçin,yavaşça,”Bizim gülecek lafımız var,peki bunlar neye gülüyorlar?”diye sordu.Halil Basutçu bunun yanıtını verdi,”Onlar da bizim halimize gülüyorlardır. ,başka neye olacak?Kahvaltıdan sonra  dersliğimize yöneldik,tam bilmiyoruz ama Türkçe olabilir.Eğer Türkçe ise Yeni Müdürümüz gelecek.Salih Baydemir, kendi görüşünü söyledi,”Bu adam konuşmasını bilmiyor,nasıl Türkçe dersi verecek?”sBaşka sorular da  ortaya atıldı,”Bilmediğini nereden anladın?”Salih  görüşünü açıkladı,”Adam, ağzını açmadan söz söylüyor.Konuşurken dikkat ettim, alt çenesi kıpırdamıyor, çıkardığı sesleri dişlerinin arasından dışarıya itiveriyor!” Salih Baydemir’in:“İtiveriyor!”sözü dillere takıldı:Silivermek,uyuyuvermek, kalkıvermek, biliverme ,gülüvermek, düşüvermek,  bakıvermek, itivermek, gelivermek, gelivermek yapıvermek, edivermek, söyleyivermek….4 Mehmet bir öneride bulundu:”Gelin, bunu yeni Türkçe öğretmenimize soralım!”Bir çok arkadaş buna karşı oldu,”İlk derste böyle soru sorulmaz.Sorulur -sorulmaz tartışması uzunca sürdü.Derse gelen giden olmadı.”Öyle ise bugün matematik dersi var,Türkçe yarın,dendi.Sıraları özlemişiz,tartışma martışma derken öğleyi yaptık.

Öğleden sonra mandolincilerin yanına gittim.Benim akordiyon çaldığımı arkadaşlar öğretmen söylemişler.Öğretmen beni çağırdı.Kaç yıl çalıştığımı,kimden ders aldığımı sordu.Notaları nasıl öğrendiğimi ise iki kez sordu.Adem Gürçağlayan Öğretmeni söyledim.Adem Gürçasğlayan Öğretmen için “O Müzik Öğretmeni değilmiş,kemanı da amatörce çalıyormuş gibi bir söz söyledi.”Amatörce nedir öğretmenim?diye sordum.”İşte,senin gibi,üstünkörü öğrenme!”dedi.Üstünkörü sözünü Büyük Ablamla babam da çok kullanıyor.Bu sözle onlar;kusurlu yapılan, yarım yapılan,doğru yapılmayan işleri kastedıyorlardı.Birden tüm bedenimde bir sıcaklık duydum.”Adem Gürçağlayan Öğretmenin yerinde siz olsaydınız şimdi ben akordiyonu daha mı iyi çalacaktım öğretmenim?”diye sordum.Öğretmen ağız ucuyla,” Ben akordiyon öğretmiyorum,kemanlar gelince sen zaten akordiyonu bırakacaksın!”dedi.Mandolin getiren bir öğrencinin mandolinin tellerini germeye başladı.Amatör,üstünkörü sözlerini tekrarlayarak ayrıldım.”Sen zaten kemanlar gelince akordiyonu bırakacaksın!”sözleri kulaklarımda bir süre çınladı.Kendi kendime sordum “Niçin?”Birden kendim kesin bir karar vermedi.İsmet’le konuştum,İsmet,”Dayı akordiyon senin,İstediğin gibi çalarsın.Keman versin bakalım,iyi öğretirse onu da öğrenirsin.Senin akordiyonunu öğretmen elinden alacak değil ya.O belki okulun diye düşünmüştür,keman verince onu alırım,demek istemiştir.İsmet inandırıcı,düşündürücü konuştu ama gene de içimde bir kuşku otyurdu kaldı..Behire Öğretmenin küçücük çilli yüzü gözlerimin önünde yayıldı, giderek bazlama gibi oldu.Sinirli,sabırsız,azarlayıcı bir öğretmen görüntüsüne dönüştü.Durumu anlattığım öteki arkadaşlar da bana çok destek oldular,”Sabret,akordiyonu onun olmadığı zamanlarda çal,keman da çalış,ilerlet,ilerde onu da çalmana izin verir!”Böyle karar verdim,akordiyonu zorunlu olmadan çıkarmayacağım,kemanı alıp çalışacağım.Öğleden sonra işbaşı yapınca Profesör dediğimiz Sili Usta(Kendisini bu adla çağırmamızı söyledi)kazıklar için geldi, gülerek “Bunları yaptı siz?” diyerek, beni,Salih’i,Orhan’ı,Harun’u gösterdi.Ali  Yılmaz öÖretmene “Benimle gelecek!”dedi.Onunla gideceğimizi anladık.Birer kucak kazık alıp arkasına takıldık.Kazıkları bir yere bıraktırdı,o kadar daha getirmemizi söyledi.Birer yük daha alıp geldik.Kendisi iki kazık aldı ikişer de bizim almamızı söyledi birlikte,çeşmenin yanından  karşı yakaya, su akağına göre sağ yamaca yöneldik. Elimizdeki kazıkları, belli aralıklarla yerlere bıraktık.Birlikte gene su başına döndük.Bu kez Orhan’la Harun’u kazma kürek almaya yolladı,bana üstünde bir kutu olan  üç ayaklı bir sehpa verdi.Salih’e de bir  çanta  almasını söyledi,kendi elinde  bir küçük oturak,boynunda bir büyük gözlük gene kazıkların  yanlarına yollandık.Sehpayı önce dere kenarında bir yere yerleştirdi, defalarca karşı tepeye sonra da dönüp bu taraftaki dereye bakarak ilk kazığın yerini gösterdi. Böylece ilk kazığı,nedenini niçinin bilmeden çaktıkOrhan’la Harun arkadaşlar da geldi.Onlara da ölçülü bir çukur kazdırdı.Bir kazık bir çukur.Beni yanına çağırıp bir yer tarif etti, oraya gidip dikildim.Bir iki sağa sola  döndürüldükten sonra kıpırdamadan durmam söylendi.Bu kez  de Sili Usta  elindeki aygıtıyla yanıma geldi,benim bastığım izlere basarak  sehpasını yerleştirdi.Beni gene  kazık bırakılmış tarafa yolladı.Bu kez çakılan  kazıkla bana baktı.İleri,geri diyerek beni  bir süre  kıpırdattıktan sonra  gene bulunduğum  yerde durmamı söyledi.Durumu iyi  kavradım.Bunu  Sili Usta da sezince gülerek, olayı  açıkladı: “.Buraya su yolu açılacak,bu su,yeni  yapılacak okul yerine gidecek!”Söyleneni anladık ama,bulunduğumuz yerden su gelecek çeşmeye bakınca  tam anlamıyla şaşırdık.Çünkü çeşme aşağıda kalmış bizse yükseğe çıkmıştık.Su aşağıdan yukarıya çıkar mı?Bunu Sili Ustaya söyledik.Güldü, sehpa üstündeki kutuyu göstererek,

 

 

3

Sili Usta ile

 

 

“ Bu yanılmaz!”dedi.Sonra da  sağ elinin işaret parmağına kaldırarak dört beş kez bu sözü tekrarladı,”Bu yanılmaz! Bu akıllıdır!”Aynı işlemleri yapa yapa derenin yamacını  bitirdik.Sırt doruğuna çıkınca bizim de aklımız yattı,buradan ötesi kolay,meyilli olduğu gözle görülüyor.Sırta çıkınca kazık çakmayı durdurduk.Kazıkların yanlarından çeşmeye indik.Çeşmeden  kazıkları izledik.Bize göre  kazıklar çeşmeden yüksek,Sili Ustaya göreyse 2,5 metre alçakAlçak olmazsa akıntı ağırlaşırmış.”1 km’de 2,5 metre çok iyi çok iyi deyip seviniyor.Bize göe ise en tepedeki kazık en az 10 metre yüksek.Karşılıklı gülüşerek paydos ettik.Sili Usta bizim çalışmamızdan çok memnun  kalmış,”Yarın gene çalışacağız!”dedi.Öteki arkadaşlara durumu anlatınca onlar: “ Daha önce köy okuluna getirdiğimiz Beşkavak suyunda böyle bir durum yoktu,orada hep yokuş aşağı geldiği için kazdık, su geldi!”dediler.Orası 2 km. Burası daha kısa gibi geliyorsa da  yokuş yukarı bir durum olduğundan zor olacak.Sili Ustaya göre  bu iş olacak.Sili Ustayla çalışacağıma çok sevindim.Öyle  ki Müzik Öğretmenine olan öfkem bile geçti.Sili Usta kendisi de sarışın

;benim saçımı gösterdi,sonra da kendi saçına parmağını götürerek:  Attilla’nın torunlarıyız!”dedi.Sili Usta Macaristan’dan gelmiş.Ali Yılmaz Öğretmenle karşılaştık: “ Sürekli izin vermenm,bizim işler başlayınca sizi oradan çekip alacağım!”dedi.Dedi ama göz kırparak güldü,elinin ucuyla da   başıma dokundu.Onun da sevgi gösterisi böyle,elini uzatıp parmaklarının ucuyla  başımızın yan tarafına dokunuyor.

Paydosla yemek arasında akordiyonu çıkarıp çalıştım.Arkaya çekilip çalıştığım için kimse gelmedi.Yemekten sonra gene dersliğimize gittik.Sami’den lise1.sınıf Edebiyat kitabını aldım.Yahya Kemal Beyatlı’nın kısacık bir şiri var,Mağurdan Gazel,onu okudum.,10 satır,beş beyit.defterime yazdım.Mahur,meh,duş,busiş,nermin,damen,işve,fağfur,damen,zevrakçe,mah-ı nev,fevc,dur,va’de-yi teşrif,Cedvel-i sim,fevvare-yi zerrin,mahur…Anlamadan okudum,okudukça anlar gibi oldum.Kitaptan ayrıca Ömer Seyfettin’in bir çevirisini okudum.İki kahraman kumda çarpışıyor:Hektor’la Aşil.Çok etkilendim.O kitabı bulsam okuyacağım.Arkadaşlar Çoban Mehmet’i unutmuş durumda.Mandolincilerin dilinde müzik öğretmeni.Çok sertmiş.Müzikle sertliği bir arada düşünemiyorum.Bana göre: “ Ya gerçek müzikçi değildir ya da sert olamaz!”

:Kadir kapının öbür tarafındaki sırada kaldı Orhan’dan uzaklaştı.Kepirtepe’deki gibi sık sık lafa tutamıyor.Yavaşça gene “Guten Şchlafen!” dedik Kadir bunu duymuş,”Profesör Alman’mış onunla konuşun!”diyerek biz yol gösterdi..Orhan,”Konuşuyoruz zaten!”dedi.Kadir kendi kendine konuştu,”Sizin işleriniz zaten hep şans işi!”Bu bir sevdi sözü mü yoksa haset tepkisi mi?Bunu düşünmemeye çalışırken uyumuşum.

 

4 Haziran 1941 Çarşamba…

 

Uyanınca gördüğüm rüyamı anımsadım.Çok yağmur yağmış,bizim çaktığımız kazıkları sular götürmüş.Ankara’ya gitmişiz,polisler bizi kamyondan  indirmiyor.Kamyondan inmek için Ankara’da kayıtlı olmak gerekiyormuş.Bizim ,Ankara’da kaydımızın olduğunu söylüyorum.Karşımdaki adamlar beni duymazdan geliyor.Bu kez daha fazla bağırıyorum.Bağırırken uyandım.

Orhan’la gene  Almanca’ya başladık.Bu kez daha sıkı sarılacağız.Kahvaltıda bazen süt veriliyor.Bugün de öyle oldu.Sütle köylü ekmeği.Kendimi köyde sandım.Dersimizi boş varsayıyorduk.Reşat Tekinay Öğretmen çıktı geldi.Müdür Beyle dersleri değişmişler.Önümüzdeki hafta Müdür Bey girecekmiş.Reşat Öğretmen,ilk derslerin alıştırma dersi olduğunu söyleyerek söze başladı.Sonra kendi öğrenciliğine geçti.2. ders bittiğinde henüz Öğretmen Okulu son sınıfına geçmişti.Öğretmenin  arkadaşlarından başka Öğretmen Okulu Müdürü Reşat Tardu’yu da  baldızı Nurefşan’ı da tanımıştık.Okul önündeki çeşmelerden su içip gene çadıra döndük.Öğretmen bu kez konuşmasını kesti,”Biraz da coğrafya yapalım!” deyip bize dünyayı,gezegenleri,ayı,kutup yıldızını anlattı.Bunları çok iyi öğrendiğimizi sanıyordum,öğretmen anlatınca oldukça şaşırdım.Çünkü öğretmenin anlatış biçemi çok başkaydı.Ders bittiğinde tek aklımda kalan Kutup yıldızı ile Büyük Ayı takım yıldızlarıydı…Ders bitiminde öğretmen yarın gene geleceğini söylediğinde hiç şaşmadım.Bize ders yapmak değil ders yapmış göstermek için böyle bir çalışma  gösterişi yapılıyor.Bir bakıma da iyi oluyor,sabahtan akşama dek çalışacağımız da söyleniyordu.Böylesi daha iyi.Arkadaşların çoğu zaten  derslerin kesilmesinden  memnundu.Derslere dönmemiz onlar için  iyi olmadı.Öğle yemeğinde Müzik Öğretmeni duyuru yaptırdı,”Mandolin alanlarla kemana yazılanlar çalışma yerinde bulunsunlar!”Sevinerek gittim.Keman meman geldiği yok,öğretmen tahtaya bir porte çizdi,do’dan do’ya gam sıraladı,onları okuttu.Yazılanları kağıtlara yazıp tekrar tekrar okuduk.Bir saate yakın do-re-mi-fa-sol-la-si-do diye bağırdık.Bana iki kez soru sordu,ince do’dan önce gelen ses,si,re’den  sonra gelen ses? nedir gibi sorulardı.”Bunları çok iyi bildiğimi,tüm seslerin majör,minör  gamlarını öğrendiğimi,diyez,bemol sıralarını ezberlediğimi,akordiyon baslarını da kullandığımı söyledim.Öğretmen, yüzüme acayip acayip bakıp, bunları bana neden söylüyorsun?”diye sordu.”Bildiğimi bilin de bana ona göre soru sorun!”dedim. Bu kez öğretmen,”Ben kime nasıl soru soracağımı bilirim,sen benim sorduklarıma yanıt vermek zorundasın,o kadar!”dedi.Yanımdaki öğrenciyle ilgilendi.O öğrenci henüz notaları bilmiyordu, notaları yerine yazamamıştı.Öğretmen kağıdını alıp düzeltti.O an kararımı verdim:Kemanlar dağılıncaya dek bir daha gelmeyeceğim.Sabırla oturdum.Kağıdın öteki  portelerine sıra ile sol,re,la,mi,si  majör gamlarını yazdım.Arkasını çevirip  bemol sıralamasına göre  si-mi-la-re-sol-do gamlarını sıraladım.”Oho!”dedi,sen gereksiz şeylerle vaktini harcıyorsun,onların keman çalmakla  alakası yok!”.Bu kez onlar benim işimi kolaylaştırıyor.!”dedim.Bu kez öğretmen bana “Sen,kemanlar gelinceye dek çalışmalara katılma öyleyse!”dedi.Zaten öyle karar vermiştim,”Peki!”dedim.Belli etmedim ama sevindim.Ancak keman işinin de olmayacağını kesin kez anladım.Öğretmen kendisi bir şeyler öğretmek istiyor,fazla  ya da değişik çalışmalara gerek duymuyor.

İş saatinde,biz gene su yolunda çalıştık.Bu kez 2. sınıflardan 10 öğrenci daha bize katıldı,onlar çekilen çizgiler üstünden hendek kazmaya başladılar.Hendeklere  çimentodan yapılan künkler döşenecekmiş.Kışın donmaması için derin kazılıyor.Oldukça zor bir kazım.Dünkü  diktiğimiz kazıklar arasına birer tane daha diktik.Sili Usta asıl bundan sonraki işin  dikkat istediğini anlattı.”Su, su gibi akacak!”dedi.Elleriyle gösterdi,”Döşenecek künkler,(Beton borular)böyle böyle olmayacak,düz,doğru olacak.!”Eğilerek  alçaklı yüksekli ya da yılan izi gibi eğilmeler olmayacak,diyerek iki elini yanlara açarak anlattı.).Tariflere güldük ama ne dediğini çok iyi anladık.Doğru,düz….Sili usta bize yeni bir anlayış getirdi,ne yaptığımızı rahatça soruyoruz, o da çırpınarak bize anlatmaya çalışıyor.Anlatırken onda yanlış aramıyoruz,anlatmak istediğini, onun sözünü bitirmesinden önce anlamaya çalışıyoruz.Bir ara hiçbir amaç gütmeden,sanırım dalgınlıkla “Ende gut,alles gut!”dedim.Birden baktı.Was?.Sprechen sie Deutsch? Nein!”Ah,ah, ah!diye güldü.”Sözlerin Türkçe değildi.İsterseniz konuşuruz,ben Almanca konuşuyorum!”dedi.Hiç düşünmeden Heil Hitler! dedim,birden  gerildi Nein,neinnnnnn! Hitler ein istTeufelsker oder Rauber!…Sili Ustaya bugün iyice ısınarak ayrıldık.Orhan,”Tamam Abi, Almanca’mızı da  bu arada iyice ilerletiriz.Öteki dersler nasıl olsa kış uykusuna yattı!” dedi..Almanca kitaplarımızı hazırlayıp,çalışmaya başlayacağız.!”Seviniyoruz.Guten Tag! Sind sie ein Deutscher? Wie? Sie sprechen Deutsch?Noch nicht lange. Vier sinde einer Schuler…Atıyor muyum?Ganz richtik.Wier lernen jets Deutsch.İch  heisse:İbrahim!-İch heisse:Orhan!…En sevinçli biziz.Ancak kimse bizim neden sevindiğimizi düşünmüyor.Kadir bana kızar gibi yaparak,”Hemşerim senin neden neşelendiğin belli,elini ağzına kapatarak,”Gene Pomak kızını gördün herhalde?”diyor.Orhan,Kadir’e bilemedin,Sili Ustanın yetişkin kızı varmış bize onu anlattı:!”dedi.Kadir inandı,”Ben bildim işte sizi neşelendiren  kesinlikle bir kızdır,bunun için dedim!” Buna daha çok güldük.Kadir,kendi aklındakileri böylece ortaya döküyor.

Yokuş yukarı su çıkarma olayı tüm köylüleri ayaklandırmış,”Olamaz,yazık emeklere,gavur aklı,işleri aksatma,türünden sözler.Bunlar öğrencilere hatta öğretmenlere dek gelmiş,herkes dikkatle izliyor,aralarında konuşuyorlar.Ali Yılmaz Öğretmen çaktırmadan  bana sordu,”Sili Usta yaptığı işin iyi sonuç vermeyebileceğinden söz ediyor mu?”Öyle bir söz duymadığımı söyledim.”Gavur akıllı adam,bir bildiği olmasa  o işe kalkışmazdı!”Tüm sorun  gidecek  denilen suya yapılan olun yokuş yukarıya çıkması.Gerçekten çeşme yanından bakınca bizim çaktığımız kazıklar yüksekte  görünüyor.Sular aktıkça   su yolunu çok aşağıya düşürmüş.Kenarlar oldukça yüksek.sıfırdan başlayan yükseklik on metre kadar  aşağıya iniyor.Bizim sıfırdan çakmaya başladığımız  kazıklar yar yüksekliğinin ortalarına geliyor..Sili Usta son kazığı göstererek,”Şimdi çeşmeden 2,5 metre aşağıdayız deyince şaşırdık.Ancak aşağıdan bakılınca  çeşmenin  yüksekte oluğu görülüyor.Yukardan aşağıya bakılınca  bu yükseklik kesinlikle anlaşılmıyor.Namık Öğretmen söylenenlere gülüyor,”Sili Östanın elindeki alet insan gözü değil ki aldansın!”deyip eliyle işaret ediyor: “Mükemmel,Sili Usta yaman usta!”

 

3Haziran 1941 Perşembe

 

Ders konuşmaları arasında uyandım.4 saat matematik.Ne var ki matematik öğretmeni yok.Mehmet Yücel,”Merak etmeyin,Çoban Mehmet gelir matematik yaptırır!”dedi.Bir kurup bağırdı,”Senin şakanın da suyu çıktı,söyleyeceksen gülecek şeyler söyle,Çoban Mehmet’le kimseyi güldüremezsin!”Mustafa Saatçi,”İsterseniz ben güldüreyim: “Bugün Çoban Mehmet derse gelecek,tam dört saat güreş yaptıracak!”Seninle mi güreşecek?”diye soranlar oldu.Kahvaltıya  güreş konuşarak gittik.Hüsnü Baykoca öğretmen kahvaltıya gelmiş,çoktandır gelmiyordu.Çoban Mehmet’le arası iyi değilmiş.Belki de bizimkilerin uydurduğu bir  olay.Sözde  Çoban Mehmet’in bizimle ilk konuşmasına o da tepki göstermiş.Kahvaltıdan sonra dersliğimize gittik.Öğretmen bekliyoruz.Sami Akıncı sordu:”Bilin bakalım bu derslikte ne eksik?”Herkes “Öğretmen!”diye bağırdı.Öğretmen değilmiş.Sorunca Sami yanıtını verdi:Kara tahta..Kara tahtalık yer  yok.”Tahtasız ne yapacağız?”Kara tahtanın zaten fazla bir nesne olduğu üzerinde konuşuldu.Çadıra  kömürle yazmayı salık verenler oldu.”Bugün  derse başlayalı dördüncü günümüz,ne öğrendik?”diye sorular soruldu.Bir çok yanıt verildi.En güzeli Yusuf Asıl’ın oldu.”Bu yıl boş geçen derslerimizin eksikliklerini tamamlamak için başlanan bu derslerin de tümden boş geçeceğini öğrendik!”Bu yıl hangi derslerimiz boş geçmişti?1-Haftada 3 saat Matematik.2-2 saat Fizik-3_2 saat Kimya-4-2 saat Yabancı dil,5-2 saat Müzik,6-1 saat Coğrafya,7-1 saat Resim,8-1 saat Bedene Eğitimi,9-2 saat Tabiat Bilgisi..Bunlardan şimdi hangisini okuyoruz?”Okuyoruz!”değil okuyacağız:Coğrafya.Bir saat olan coğrafya dersini iki saat okursak tamam olacak.Bir gerçekte coğrafya dersini 2.sınıfta da okumadık.Bunları konuşurken öğleyi yaptık.İşteki çocuklar dönerken 4 saatlik boş dersimizin birini daha geride bıraktık.Umulduğu gibi Çoban Mehmet  güreş için gelmedi.”Mehmet Yücel,”Çallının eşek bağladığı ağacı keselim arkadaşlar!”dedi.birileri güldü.4 Mehmet bu söze gülmedi,yeni bir öneri getirdi.Başkasının sözünü olduğu gibi almak zorunda mıyız?”Çallının ağaca bağladığı eşeği keselim!”Yemekten sonra bir süre derslik çadırımızda dinlendik.Müzik çalışmasına  katılmadım.İşbaşı yapınca su yolu işaretlerini dikmeye devam ettik.İlgin bir durumla karşılaştık.Dere yarı bir yerde alçalıyor.Oradan sağa sapıp okul alanına gideceğiz.Yar bitiminde bir çukurluk var.Sili usta çukurluğa inmemek için  yarın arkasından gene köye doğru döndü.Ortaya  u şeklinde bir durum çıktı.Durumu kendi kendimize anladık.Doru gidersek alçalma,arkasından gene yükselme olacak.Bu su akıntısını etkileyecek.Bu nedenle yolu uzatmayı göze aldık.Bir süre sonra Sili usta Orhan’a sordu,”Bu dönüşü niçin yaptık?”Orhan anlattı.Sili usta gülerek “Sehr schön!”dedi.Getirdiğimiz kazıkları bir yere bırakıp ileriye okul binası yapılacak yere gittik.Oralarda çocuklar çalışıyor.onar kişilik gruplar oluşturmuşlar,Harman yeri hazırlar gibi toprak  kazıyorlar.Buralara öyle büyük bina değil küçük küçük binalar yapılacakmış.Oralarda çalışanlar  beş kadar bina yeri hazırlamışlar.Yolunu  işaretlediğimiz su oralarda bir yere gidecekmiş.Namık öğretmen yanımıza geldi,bana takıldı,”Dikkat et,su getirmenin inceliklerini iyi öğren,Kepir’e dönünce Ergene’den su getirelim de bahçeler suya doysun!”dedi.Gittiğimiz yoldan geri döndük.,eşyalarımızı toplayıp  paydos ettik.Sili usta,”Yarın yokum,siz de yoksunuz!”dedi.Ankara’ya gidecekmiş.Paydostan sonra derslikte toplanmayı gelenek edindik.Tam kitap okuyacak zaman,ama kitap yok.Sami Akıncı bir öneride bulundu,kitap okunmak isteyenler ortaklaşa bir liste yapsın,listedeki kitapları  kitap okumak isteyenler birer kitap alsın,böylece okuyacak 30 kitabımız olur.Ben hemen katıldım.Sami Akıncı  adları yazmaya başladı,Hasan Üner,İsmet Yanar,Arif Kalkan,Yakup Tanrıkulu,Yusuf Asıl,Hilmi Altınsoy,sıraya girdiler.Herkes istediği kitabı alsın, diyenler çıktı.Sami Akıncı açıkladı:Herkes  kendi istediği kitabı alırsa,çok bireysel seçim olacağından,okuyucusu azalmış olur.Senin seçtiğin kitabı ben beğenmemiş olabilirim.En iyisi,kitap listesini birlikte hazırlamamız.Kitap seçmeye başladık bile.Lamartine:Graziella,Viktor Hugo:Sefiller-Alfred dde Mussed:Bir Zamane Çocuğunun İtiraflar-George Sand:Şeytanlı Göl-Stendal:Kırmızı ve Siyah-Balzac:Vadideki Zambak,İki Yeni Gelinin  Hatıraları,Mutlak Peşinde,Gorio Baba-Prosper Merime:Carmen-Aleksandr:Monte Kristo,Üç Silahşörler-Jüles VerneKaptan Gran’ın Çocukları,Esrarlı Ada,İki Sene Mektep Tatili-Charles Dikens:Davit  koperfild.Sami Akınca “Durun arkadaşlar!”diyerek uyardı,on beş arkadaş,on yedi kitap yazdırdı.Öteki arkadaşları da bekleyelim.Bu kitapların  ederlerini de öğrenip ona göre para toplayalım!”Sami Ankara’da okuyan arkadaşına listeyi verip   ederlerini öğrenecek,bizlerden ona göre para alacak.Uzun iş ama bir gün kitaplar alınınca güzel olacak.Listeye göre benim okumadığım bir sürü kitap var,daha da olacak.Arkadaşlar çadıra geldikçe  olayı dinleyip  katılıp katılmayacağını söylüyor.Şimdilik dört arkadaş çekimser kalmış,Emrullah,Hüsnü,Ali Aga,Abdullah Erçetin..”Abdullah Erçetin’i kandırırım!”dedim.Hüsnü ile Emrullah’la da Sami kendisi konuşacak.Sami Akıncı yazılan kitapların hiç birisini okumamış,”Alırsak en karlı ben çıkacağım!”diyor.Sanırım Hasan Üner hepsini okudu,en zararlı da o çıkacak.Ben şimdilik yarı yarıya durumdayım.Akşam yemeğinde de bunları konuştuk.Kitap yazdırmamış arkadaşlara şunu yaz bunu yaz gibi öneriler yapılınca,İsmet başta olmak üzere Yusuf,Bekir,Aili Önol karşı çıktı.Konunun özünü bilmedikleri anlaşıldı;yatıştılar.Yatınca düşündüm:Okuduklarımı anımsayabiliyor muyum?Üç Silahşörler’den kılıç çekmeleri,adam öldürmeleri dışında bir şey anımsamıyorum.Hele, kişileri göz önüne getiriyorum ama adları yabancı olduğu için doğru olarak yazamıyorum bile.Cihan Şampiyonları da öyle,yazılmaları kolay olduğu için Nadin’le Nado’dan başkasını yazamıyorum bile.Hele Balzac’ın kahramanlarını bakarak yazarken bile yanıldığım oluyor.Jüles Verne’nde öyle tek aklımda kalan kaptan  Nemo..Olsun gene de okuyacağım….

 

6Haziran  1941 Cuma….

 

Mustafa Saatçı,yatağına oturmuş,”Bugün kesinlikle Çoban Mehmet gelecek.Düşünüyorum,ağaca bağlanan eşeği mi kesecek,yoksa hala ağacı kesmeye mi devam edecek!”Mehmet Yücel bağırdı:”Hafız Mustafa,senin bu konuştuklarını duyarsa, sanırım senin dilini kesecek!”Halil Basutçu anımsattı:Hani bu tür şakalar yapılmayacaktı,söz ferdiniz,unuttunuz mu?Mustafa ranzadan  atladı,”Ben sözü yerde vermiştim,şimdi anımsadım,deyip çıkı.Müzik öğretmenimiz nöbetçi, masalar arasında gezdi, tanıdığı çocuklara gülümsedi.Yusuf Asıl Sefer Tunca’ya,”Sen de  mandolin çalışıyorsun,öğretmenin sana neden gülümsemedi?” diye sorunca,İmsek,Seferden önce yanıtladı,”Seferden korktuğu için!”Mehmet Yücel,Hilmi Altınsoy bu söze takıldılar;”Sefer korkulacak bir insan mı ki?”Sefer sinirlendi:Sizin konuşacak başka sözünüz yok mu?Öğretmen  oturan tüm öğrencilere gülmek zorunda mı?”Ne söylerse söylesin, salt gülmek için söz söylemiş olanlar gülmeyi sürdürdüler.Dersimiz gene boş, işe çağrı beklerken Reşat Tekinay öğretmenin geldiğini gördük.Bizim masaların yanından geçerken İsmet kalkmıştı,İsmet’e “Size geliyorum,bugün gene beraberiz!”dedi,geçip gitti.İsmet  söylenenden bir şey anlamadı.Sefer Tunca İsmet’e “Al işte birisi sana tebessüm etti,için rahat olsun!”dedi.Arkadaşlar açıkladılar.Öğretmen İsmet’in iş grubunda olduğunu düşünmeden söyledi.Biz  dersliğimize gittik,az sonra Reşat Tekinay öğretmen geldi,öğretmenin  boyu çok kısa olduğu için hemen sıfat yakıştırdılar:Bücür.Daha önce Bekir arkadaşımıza diyorlardı.Bekir Temuçin durumdan memnun.Öğretmen çadıra girerken  biz ayağa kalktık,”Günaydın bekliyoruz.Öğretmen tökezler gibi yaptı,”Kusura bakmayın,şu çadır olayından  bıkmışım,girerken ürperiyorum!”dedi.Yerimize oturduk,ama  pek de  sevimli bulmadık bu ilk gün konuşma başlangıcını.Öğretmense askerlikte hep çadırlarda kaldığı için,öyle söylediğini anlatmak için böyle bir giriş yapmışmış.Arkadaşlar,”Siz askerliğinizi  yaptınız mı?diye soran oldu.Sorulduğu için değil anlatmayı tasarladığı için öğretmen çadırdan başladı,en eski,delik çadırlardan padişah otağlarına dek çadır türü barınakları anlattı.Derslerimizin iki saati çadırda çadırları konuşarak geçti.Kanuni Sultan Süleyman’ın otağının çok büyük olduğunu,elçileri orada kabul ettiğini anlatınca,Yavuz Sultan Selim’in çadırını,Fatih Sultan Mehmet’in çadırını tahmin etmeye çalıştık.Öğretmen gene dönüp Kanuni’nin çadırı en  büyük deyince ben parmak kaldırdım,,Kanuni Sultan Süleymanın çadırı için memleketimizde belki ama dünyada en büyük diyemeyiz,örneğin,Napolyon’un çadırı daha büyüktür!”dedim.Öğretmen bana sordu,”Neden?”Öğretmen’e,”Siz Kanuni Sultan Süleyman Viyana kuşatmasına 200 000 kişilik ordu ile gitti dediniz.Oysa Napolyon Bonapart Moskova’ya  1.000,000 kişilik bir ordu ile gitmiş.!”öğretmen birden sinirlendi,”Bunlar yalan yazılar,bunlara siz de inanıyorsunuz!”diyerek kalktı,kitaplarını topladı.”Hava biraz sıcak ama b ir gölgelik yerde çevremizi inceleyip değerlendirelim,ben biraz araştırma yaptım,öğrendiklerimi size de aktarayım!”deyip önümüze düştü.Okulun arkasından  köy tarafına doğru yürüdük.Okula getirdiğimiz Beşkavak  kaynaklarına doğru oldukça yürüdük.Bir set üstünde durduk.Öğretmen elindeki notlara bakarak karşıdaki Lalabel tepelerini,onun arkasında yükselen dağlara Elma Dağı dendiğini,yamacında bulunduğumuz dağı İdris Dağı olduğunu,Batıya uzanan sıra dağların köye adını veren Hasan Dağları olduğunu,üstünde bir yatır bulunduğunu,oralarda savaşlar yapılmış olduğunu anlattı.Coğrafya bilgisi olarak,dağ,tepe,ova,düzlük,yayla, terimlerini tekrarladı.Bunları defterlerimize yazmamızı,Hasanoğlan köyü nüfusunu,tarihini,hanesini bilmemizin yararlarını söyledi.Yuvarlak olarak köyde 1300-1400 insan yaşadığını, 250 dolayında aile(Hane) bulunduğunu,çok eski bir köy olduğunu anlattı.Bunları daha önce öğrenmiştik ama,öğretmenin tekrarlaması daha iyi oldu.4 Mehmet gene bir kurnazlık yaptı,öğretmene,”Köyün nüfusunu yuvarlak olarak 1400 dediniz,bundan sonra soranlara 1660 diyebilir miyiz?dedi.Öğretmen önce “Anlamadım?” diye sordu  hemen arkasından,”Tabi tabi!”dedi,”Mademki bu köydeyiz,yurttaş olarak biz de burada sayılırız!”Bu kez de Yusuf Asıl sordu,”Okulumuz köyün kenarında kuruluyor diye biz o köyden mi sayılacağız.Kepirtepe de Yeni Bedir köyü yakınındaydı ama biz kendimizi o köyden saymadık!”dedi.Yeni bir tartışma çıktı.Yeni Bedir  Kepirtepe arası ile burada kurulacak okul köy arası karşılaştırıldı,Yeni Bedir Kepirtepe arasını  km olarak doğru dürüst kimse  veremedi.Burasını da  Orhan’la ikimiz verdik.Yakınına gittiğimiz Beşkavak’la köy okulu arası 2 km.Hasanoğlan köyü ile yeni okul arası da o kadar!”dedik.Konuşa konuşa döndük.Öğretmen çok memnun kaldı,bizim masamıza oturdu.Yemekte nedense benim Napolyon ordusu için verdiğim sayıya değindi.”Napolyon’un Moskova kuşatması,karışık bir konu,Napolyon’la birlikte m Rusya’ya daha 5-6 devlet  savaş açmış.Bunların ordularını katınca  sayı milyona ulaşıyor ama,bu devletler askerlerini  gerçekten gönderdi mi?Bu tam bilinmiyor.Söylediklerini pek anlamadım ama benim söylediğim sözler üzerinde durması beni sevindirdi.Öğleden sonra biz de okul yerine zemin  tesviyesine gittik.Bina yapılacak yerin,benim bildiğim,bizim köyde sık sık yapılan harman  tabanı düzeltmesine benzer işe burada  zemin tesviyesi deniyor.İp geriliyor,su terazisi ile ip düzgün  geriliyor. İple yer arasındaki yükseklik farkı kazılarak sıfırlaştırılıyor Bunu burada yapmak Kepirtepe’ye göre daha rahat.Toprak daha kolay kazılıyor.Ancak taş olan yerler de çıkıyor.O zaman işler biraz zorlaşıyor.Şimdiye dek 6  bina yeri hazırlanmış.Bu sayı on olacakmış.Namık öğretmen’le Mustafa Güneri öğretmen geldi.Ben  su terazisi ile ipi gerdiriyordum.Mustafa Güneri ne yaptığımı sordu.Anlattım.Bunu başka türlü yapamaz mıyız? diye sordu.Yapabileceğimizi ancak,o yöntem de  daha çok ölçmek zorunda kalacağımızı söyledim.Mustafa Güneri öğretmen,”Nasıl yani anlamadım,anlatır mısın?dedi.Anlattım.Düzelecek yerin bir noktasın esasa alırız.O noktadan köşelere kazarak gideriz.Kazdığımız yerleri sık sık ölçerek bir saptama yaparız.Saptanan bu yere uyacak şekilde genel kazmaya geçeriz.Namık öğretmen beni öven sözler söyledi.Mustafa Güneri de beni iyi tanıdığını,rahatsız olduğumda  telaşlanıp ilgilendiğini,müdür beye de bilgi verdiğini anlattı.Bu kez sözü Sili ustaya getirip,”Sili  bu işlerin profesörü,ondan olabildiğince yararlanmaya çalış,ondan hepimiz çok şey  öğrenmeliyiz!”Namık öğretmen de inşaatlar başlayınca İbrahim’i  çatı işlerine alacağız,Kepir’in  çatı ustalarından biridir o,onu bırakmayız!”diyerek  bana baktı.Namık öğretmen beni unuttu sanıyordum.burada karşılaşmamıza çok sevindim.Öğretmenlerin durup benimle konuşması,beraber çalıştığımız 2.sınıf öğrencileri üstünde çok olumlu etki bıraktı.Onlar gittikten sonra dediklerimi daha candan yapmaya başladılar.Aralarında nöbetlerimden tanıdıklarım var onlar zaten çok saygılı.Az da olsa hiç karşılaşmadıklarım de var,bu kez onlar da ötekiler gibi  daha  titiz davranmaya başladılar.Akşam yemeğinde bir yeni haber yayıldı,yarın Hasan Ali Yücel gelecekmiş.Çocukların çoğu büyük sevinç gösterdi.Onların gösterdiği sevince bizim katılmadığımızı görenler sordular.Bize daha önce geldiğini,kendisiyle konuştuğumuzu anlattık.Bizim arkadaşlardan da yakından görmeyenler varmış.Bize geldiğinde Kepirtepe büyük bina  yapımı sürüyordu.Arkadaşlar işbaşında olduğundan çoğu ya uzaktan  görmüş ya da hiç görememiş.Oysa biz okul  kapı,çerçeve işlerini Lüleburgaz’daki okul bahçesinde  yaparken yanımıza geldi.Bana,”Neden sen arkadaşlarının yanında değil de buradasın?diye sordu.Ben de,orada elektrik yok,makineleri çalıştıramıyoruz..”Makinesiz çalışın!”dediğin de,”O zaman   bina işleri gecikir,ders yılına başına binamızı yetiştiremeyiz!”dedim.Bu kez hemen yakınımdaki Hamdi Bağ öğretmene bunu iyi yetiştirmişsiniz,laf altında kalmaya niyeti yok!”demişti.Hemen oracıkta Lüleburgaz belediye başkanına,”Sayın Başkan,okula elektrik ulaştırmayı düşünüyor musun?!”diye sordu.Belediye başkanı Kemal Bey söz verdiği halde Kepirtepe’ye  elektrik ancak kendi  çabalarımızla gelebilmişti.Hasan Ali Yücel’in gelişi öğrencilerde  yeni bir canlılık uyandırdı.Yemekte küçüklerin  coşkusuna katılmayan arkadaşlar,giderek sözü Hasan Ali Yücel’e çevirdiler.Okullardaki resmi,kaşları,imzası, derken şiirleri  ortaya getirildi..Benimse gözümün önüne Lüleburgaz’da okul bahçesinde bir sürü adamın önünde yürüyen arada arkaya ya da yana dönüp soru soran bir insan geliyor.O insanı, duvardaki resimle  doğrudan doğruya  ilişkili düşünemiyorum.Uzun zaman konuşuldu sanırım,uykum arasında İsmet’in sinirlenip küfrettiğini duydum.Ne dediğimi tam bilemiyorum ama,küfretmenin ayıp olduğunu,Kültür Bakanı(Milli Eğitim Bakanı) konuşulurken küfrün geçmemesi gerektiğini söylemeye çalıştım.Bu arada gülenler oldu,bana güldüklerini anladım ama neden güldüklerini pek anlayamadım…..

 

76  1941  Cumartesi….

 

Yatarken Hasan Ali Yücel kalkarken gene Hasan Ali Yücel.İyice anımsadım,Lüleburgaz’da da böyle olmuştu.Geldi gelecek derken iki gün geçmişti.Herhalde gelmeyecek,derken bir öğle üstü çıkıp gelmişti.Gene öyle olabilir.2.sınıflar planlar hazırlamış,sorular soracaklarmış:Kepirtepe’ye ne zaman döneceğiz.Bizim müdürümüzü neden orada bıraktınız?Biz izinli gidemeyecek miyiz?Bizim sınfta soru sorma  hevesi yok.Sami Akıncı önerdi,öğretmenlerimizin  tamamlanmasını isteyelim..Kitaplığımız olsun.Ankara’yı gezip tanıyalım.Dersliğimize girdik.Bugün, Reşat Tekinay öğretmenin gerçekten dersi var.Az sonra öğretmen geldi.Hasan Ali Yücel’in  geleceğini o da çocuklardan duymuş,böyle söylentiler hep çıkar!”dedi,konuşmasına başladı.Dünkü gezimizin de bir coğrafya dersi oluğunu söyledi.Coğrafya dersinin daha yaralı olması,rahat işlenmesi için haritaların, atlasların olması gerektiğini,bizde ise karatahta bile bulunmadığını söyledi.Arkadaşlar güldüler.Bu kez öğretmen alınır gibi oldu:”Dersi dikkatle dinlerseniz memnun olurum,arada gülerek ya da konuşarak,benim sözlerimi  aksatırsanız(O, inkıta dedi)dersin tadı kaçar!”dedi.Yusuf   Asıl parmak kaldırıp söz istedi,tara tahta konusunda arkadaşların  daha önce yaptıkları şakaları anımsadıkları için gülündüğünü söyledi.Öğretmen bu sözlere katıldığını,çadıra gök yüzü haritası çizerek yıldızları yerlerine koymayı,bunlara bakarak ders yapmanın yararlı olacağını,gülerek anlattı.Orta direk Kutup yıldızı olur,ötekileri de  etrafına dağıtırız!”dedi.Sorular sordu,enlemleri,boylamları anımsattı,tanımlarını yaptırdı.Güneş tutulmanın,ay tutulmasının nedenlerini sordu.Aldığı yanıtlardan çok  hoşnut olan öğretmen,bu ara bir de bizi övücü şaka söz söyledi.”Siz iyi ki geçen yıl coğrafya okumamışsınız,okusaydınız,şimdi ben size anlatacak bilgi bulamayacaktım!”dedi.Saatine baktı,su içme molası verdi.Okul bahçesine su içmeye gidince,Hasan Ali Yücel’in geldiğini duyduk.Koşarak çadıra döndük.Öğretmen bizi  yatıştırdı:”Hasan Ali Yücel de bir öğretmendir.Bizim işleri yakından bili,öğrencileri fazla sıkıştırmaz!”dedi.Öğretmen sözünü tam bitirmişti, Hasan Ali Yücel,yanında iki kişi ile bizim çadırın önüne geldi.Çadırın önünde uzakta başkalarıyla kısa bir konuşma yapıldı.Hasan Ali Yücel, az ötedekilere,”Siz bizi orada bekleyin!”deyip bizim  çadıra girdi.Yanındaki iki kişi az geride durdular.Öğretmen biraz yüksek sesle,kendini tanıttı,sınıfımızı,dersimizin adını söyledi.Dersin  mevsim boyu öğretmensiz geçmiş olması nedeniyle genel bir tekrar yapıyoruz!”dedi.Öğretmen bunları rahat söyledi ama,sesi gibi bedeni de tir tir titriyordu.Hasan Ali Yücel eliyle  saçını düzeltir gidi yaptı,ağır ağır  en arkadaki bizim  sıranın önüne gelip geri döndü.

 

*********************************************************************

 

Hasan Ali Yücel resmi

 

********************************************************************

”Okulunuzu bırakıp geldiğiniz için  üzgün olduğunuzu biliyorum.Sizin üzüntünüz bizim de üzüntümüzdür.Bizim ayrıca sorumluluğumuz da var.Biz sizden daha  zor durumdayız.Ancak siz burada konuksunuz,biz sizi konuk olarak çağırdık,en yakın bir zamanda sizi sıcak yuvanıza uğurlayacağız.O gün gelince  duyacağımız sevinci düşünerek bu günkü üzüntülerimizi umursamıyoruz.Burada yapacağımız güzel çalışmalar da bizim mutluluğumuzu  pekiştirecektir.!”dedi.Kapıya yakında oturanlardan başlayarak arkadaşların adlarını,illerini sordu.4 Mehmet Aygün,Kırklareli-7 Fettah Biricik,Edirne-15 Hüseyin Serin Edirne-18 Sam Akıncı,Edirne deyince  Hasan Ali Yücel gülerek “Bu kardeşçe bir dağılım değil,Edirne 3,Kırklareli 1 !”dedi.devamla, 26 Mehmet Yücel,Kırklareli der demez,bu kez de “Bak bak,Kırklareli’de bir de adaşım çıktı!”diye güldü.42 Mustafa Saatçı,Edirne-48 Yusuf Asıl Tekirdağ-Yusuf’a ilçesini sordu,yaşını sordu;ilkokulu nerde okuduğunu sordu.Yusuf  rahat konuştu,sorulanları yanıtladı.Arkası bize dönük olarak az durduktan sonra sol yana dönerek Sami Akıncı’nın  sırası üstündeki kitapları karıştırdı.Sami Akıncı Hasanoğlan’da arkadaş edindiği lise öğrencisinden lise 1-2.sınıf kitaplarını almış,sırası üstüne koymuşmuş.Hasan Ali Yücel bir tanesini alıp karıştırdı.Kitabı kapattı ama elinden bırakmadan Sami Akıncı’ya sordu: “Bu kitap lise 2. sınıflarda okutulur,sen bunu şimdi niçin okuyorsun,zamanı gelince okusan daha iyi değil mi?”Sami biraz kaçamak yanıt verdi.Bu kez Hasan Ali Yücel kitabı açıp içinden sorular çıkardı.Newton Çarkı,Renk kuşağı,Yerçekimi nedir?  gibi değişik sorular sordu.Tam olmasa bile parça buçuk yanıtlar verildi.Yerçekimi ile Kutup yıldızı ilişkisi ortaya getirildi.Hasan Ali Yücel gülerek,”Beni siz zorluyorsunuz,ben de soruyorum,”Kutup Yıldızının yerini nasıl saptarız?”İşin içine bu kez de Büyük Ayı,Küçük Ayı takım yıldızları girdi.Bunları da değişik arkadaşlar yanıtladı.Bu kez de Nevton’un,hangi ulustan olduğunu sordu.Arkadaşlar sıra ile Rus, Alman, İspanyol, Fransız, dediler..Söylenmedik önemli  ülkelerden  İngiltere kalmıştı, parmak kaldırdım,”İngiliz!”dedim.Aferin bekliyordum,Hasan Ali Yücel,bana baktı,”Başka  kim  kalmıştı ki?” diyerek güldü.Birden içimden bir direnme duygusu geldi,gö zxlerinin içine baka bak:”DOĞRU GEÇ DE SÖYLENSEiERKEN SÖYLENEN YANLIŞTAN İYİDİR!”dedim.Hasan Ali Yücel gülümseyerek baktı,”Efendim efendim,bir daha tekrarla!”dedi.Bu kez “ERKEN SÖYLENEN YALIŞTAN GEÇ SÖYLENENE DOĞRU İYİDİR!” Yanındakilere gülümseyerek baktı.Elindeki kitabı bana  göstererek”Sen, bu kitabı okuyabilirsin,bir dahaki gelişimde bunu tartışacağımızı umuyorum!”dedi Gene Kutup yıldızına döndü,”Kutup Yıldızı ile Büyük Ayı arasındaki uzaklığın nasıl bulunduğunu sordu.Sami Akıncı: “ Büyük Ayı Takım Yıldızlarıının arka ikisi  arası 5 kat uzatılırsa bulunur!”Sami sözxünü bitiri,rken başka bir arkadaş.Bu uzaklığı 7 kata çıkardı..Sonunda Hasan Ali Yücel,”Tüm işlerimi bırakıp bir gece buraya geleceğim,kaç kat  olduğunu hep birlikte öğreneceğiz!”Hep bir ağızdan ”Bekleriz!Hasan Ali Yücel Reşat Tekinay Öğretmene çok teşekkür etti,öğretmene de gene geleceğini söyledi,”Çocukları çok cesur yetiştirmişin,hem bilgililer hem de ataklar.Hep böyle olsunlar, istiyoruz,gayretlerinizin devamını  bekliyorum!”dedi.Hasan Ali Yücel çıkınca öğretmen bir “Oh!”çekti.Yerine oturdu,Sami Akıncı’dan kitabı istedi,.Lise 2.Sınıf  Mantık yazan Hasan Ali Yücel…Öğretmen de merak etmiş,Newton’u okuduk.İsaac Newton 1642-1727 arası yaşamış İngiliz-Matematikçi..Öğretmen,çok rahat bir  tavır içince,çok hoşnut olduğunu saklayamıyor.Saatine bakıp,dersimizin bittiğini söyledi..Hepimiz rahatlamış durumdaydık ama  nedenlerini hiç düşünmeden bir rahatlamaydı bu.Düşünüp konuşmaya başlayınca neşemiz kaçmaya başladı:Örneğin bizi kim yetiştirdi?Neremiz yetişmiş?Reşat Tekinay Öğretmenin bu ilk coğrafya dersi.Belki de Hasan Ali Yücel’in bizim Kepirtepe’ye döneceğimizi söylemesi  hoşumuza gitti,o sevinçle biraz canlandık.Öğrencilerin okul bahçesinde toplandığını görünce Hasan Ali Yücel’le birlikte gelen konukların olabileceğini düşünerek toparlanıp hızla yerimizi aldık.Boşuna telaşlanmışız,Behire Öğretmen her zamanki gibi ağır ağır konuşarak işaretler verdi, parmaklarını birleştirerek yüzümüze doğru çekiçler gibi sallamaya başladı.Bayrak çekildikten sonra Hidayet Öğretmen “Sayın bakanımız okulumuzu onurlandırdılar!”diye söze başlayıp açıklayıcı bilgiler verdi..Buradan Elmadağ’a gittiğini,dönüşte gene uğrayabileceğini söyledi.Öğleden sonra çalışmaların süreceğini,diğer günler gibi bu günde bir saat öğle dinlenmesi olduğunu,dinlenmeden sonra herkesin iş başı yapacağını tekrarladı.Öğle yemeğinde  tüm çocukların neşeli olduğunu gözledik.Onlara da  hoşlanacakları sözlerin söylendiği belli oluyordu.Bir başka sevindirici olay da çoktandır yemediğimiz fırın ekmeği gelişiydi.Sözde bundan böyle  ekmekler Ankara’dan trenle getirtilecekmiş.

Öğleden sonra biz gene Sili Ustayla çalıştık.Gene tren yolu yönüne dönük olarak işaretleri dikip kazıcılara hazırladık.Bundan böyle iş kolay,Sili Ustanın terazisini bile kullanmıyoruz.100 metrede  10 cm.lik hesaplıyoruz.Önce bunu az bulduk. Km.’ de 1 metre olduğunu  hesaplayınca fazla bile oluyor.Çünkü bir metre, az bir eğilim değil.Sili Usta memnun,”Kafanız çalışıyor!”dedi.Orhan da “Vier nicht dunkop!”deyince Sili Usta “Yok, yok ,yoooook,İhr Verkmeister,çok çok güzel,çalışıyorsunuz….Namık Öğretmen gene geldi,Sili Ustayı alıp aşağılara götürdü..Yeri saptananlardan başka daha dört alan düzeltmesi yapılacakmış.O alanların yerlerini ölçmeye çalışıyorlar.Sili Ustanın  üç ayaklı göstergesi bu işi en hatasız yapmaya yarıyormuş.Bulunduğumuz yerden daha aşağılara iniliyor.Gerçekte burası da bizim Kepirtepe’ye benziyor.Ancak burada dağlar daha yakın görünüyor.Ayrıca doğu tarafındaki  dere geniş, daha yeşillik, Ergene Nehri kadar büyük değilse bile dere çok yaygın görünüyor.Kuzey doğuya düşen taraftaki bağlar oldukça geniş bir alanı, daha doğrusu derenin iki yakasını kaplıyor.Binalar yapıldığında   sanırım oralardan güzel görünecek.Yalnız buranın kışları  çok soğuk geçiyormuş.Herhalde kışa kalmayacağız.Orhan’la sabahki durumu gülerek  bir kez daha konuştuk.Hasan Ali Yücel’den isteklerimiz vardı:Ankara’yı gezecektik,izin isteyecektik.Hiç birini söyleyemedik.Biz kendimize gülerken Sili Usta geri geldi,saatini gösterdi.”Es ist jest siebzehn Uhr!”Ben sehpayı, Orhan da  üst kutuyu aldı,Sili Usta da boynunda asılı iki kutu ile önümüze düştü,köy yolundan değil de bağlar yanından döndük.Sili Usta köy yolundan dönen öteki öğrencilerin arasına girmek istemiyor.Böyle bir şey demedi ama, bakışlarından bu anlaşılıyor.Dersliğe dönünce tüm arkadaşların toplandığını gördük.Konu gene Hasan Ali Yücel, kutup yıldızı tartışmasında geçen  uzaklığı bu gece saptayacağız.Sami Akıncı 5 katı uzaklıkta demişti.Sami Akıncı ne derse o doğru sayılır bizim sınıfta öteki arkadaşın 7 kat demesi(İsmet Yanar) zayıf kaldı.Nitekim Hasan Ali Yücel gülerek “Neden 7 kar olmasın?diye sordu.Sonra da arkadaşlara bir daha sormaya başladı.Sami Akıncı’ya olan güvenleri nedeniyle arkadaşlar hep 5 katı,deyince,Hasan Ali Yücel bu kez: “ Önemli işim olmasaydı,kalıp size doğrusunu ölçtürecektim!”dedi sonra da akşama benim yokluğumu düşünmeden kendiniz ölçün!”diye tembihledi.O nedenle arkadaşlar  akşamı bekliyor.Ben gene hoşlarına gitmeyecek bir söz söyledim.”Bu denli  önemsediğinize göre bari öğretmene de  sorsaydınız.Bizi  böylesi iyi yetiştiren öğretmen herhalde bunu  bilirdi!”dedim.

Yemeğe gidince ayrı bir sevinç nedeniyle karşılaştık:Ekmekler bundan böyle hep Ankara’dan gelecekmiş.Yemekten sonra gene kitap alma işi öne çıkarıldı.Kitap listesini  yapma işini üç arkadaşa verdiler:Hasan Üner,Recep Kocaman,İsmet Yanar.İsmet Yanar’a karşı gelenler oldu,”İsmet kendisi kitap okumuyor,bu nedenle bu işi geciktirir!”diyenler  oldukça direttiler.Sami Akıncı ise bu iş olacaksa,hiç kimse engelleyemez,paraları toplayıp,ısmarlayacağız,kitapları İsmet almayacak ki!”dedi. Hasan Üner,”Liste zaten yapılmış gibi, biz gözden geçirip vereceğiz!”diyerek tartışmayı noktaladı. Yatak konuşmaları Hasan Ali Yücel’di.”Onu dedi, bunu demek istedi, bizim için sahiden üzülüyor  mu?”Öğretmenlerimizi neden tamamlamıyor?”diyecek oldum.”Onun elinde mi?” diye çıkışırca bana karşı oldular.Pikeyi başıma çekip sustum.

 

8  Haziran1941   Pazar.

 

Bugün, dinlenme günüdür Kim dediyse dedi, arkasından “Belli olmaz,değişmez mi yani?.

Dün öğleden sonra da dinlenme günüydü ama hepimize,”DİNLENME!”dendi,unuttunuz mu?

Söylene söylene kahvaltıya gittik. Hüsnü Baykoca Öğretmen masalar arasında gezdi, arkamızdaki  2.sınıflar masasının başına oturdu. Konuşmasını duymak amacıyla dikkat kesildik. Her sözde güldüğü özellikle de çok ses çıkararak güldüğü için pek bir şey anlayamadık. Ara ara Hasan Ali Yücel’i övdüğü anlaşılıyordu. Bir ara, bizim yan masadaki arkadaşlara da takıldı.”Sizi çok sevmiş!”dedi. Mustafa Saatçı  karşılık verdi,”Biz o sevilenler değiliz, o masadakiler!” diyerek bizim masayı gösterdi.Yanındakile anımsattılar: “Sınıfın yarısı ders yapıyor.Öteki yarısı da  haftaya yarım gün ders yapacak!”dediler.Hüsnü Baykoca Öğretmen kahkaha ile gülerek: “Öyleyse size haksızlık olmuş,”Bakan Beyi bir daha davet edelim!”dedi.Bu kez  biz sorduk”Bakan Bey davetle mi geldi?” .Hüsnü  Baykoca Öğretmen kem küm etti,”Canım altında araba var onun için sorun değil on beş dakika sonra burada olur!”dedi.Konuşmalara beklediği gibi  katılmadığımı gördüğü için mi yoksa rastlantı mı,bana “Çeşmekollu sen de Bakanumuzla konuştun mu,Bakan Bey sana da soru sordu mu?dedi.Hiç düşünmeden,”Ben ona sordum,Kepirtepe’ye ne zaman döneceğiz?dedim.Hüsnü Baykoca Öğretmen inandı,ilgiyle “Ne dedi?diye sordu.”Çok yakında dönecekmişiz, dönmemiz için elinden geleni yapacakmış!”dedim.”İnşallahhhh!”dedi, sustu. Kalkınca arkadaşlar bana “Neden yalan söyledin?” diye sordular. Onlara da,”Yalan değil Hasan Ali Yücel, ben sormadan bunları  söyledi mi söylemedi mi?Bunları söylediğine göre,benim soruşumun hiç bir önemi yok.Önemli olan bize verilmiş sözler var.Bunu masadaki çocuklara duyurmuş olmam benim için çok önemli.Biz burada geçiciyiz,bunu herkes duysun!”

Dersliğe dönünce kitap listesi gene sorun oldu.Yazılmamış arkadaşlara  kitap adı yazarak  seçmelerini söyledik.Arkadaşlar seçtiler:Esat Mahmut Karakurt.Allahaısmarladık,Vahşi bir kız Sevdim-Aka Gündüz:Dikmen Yıldızı,Emile Zola:Hakikat,-Güstave Flaubert:Madam Bovary,Leo Tolstoi:Hacı Murat,Anton Cehof:Maske-Anatole France:Penguenler Adası,Pierre Loti:Izlanda Balıkçısı-Stendhal-Kırmızı ve Siyah,Charles Dıckens’den David Copperfield yerine İki Şehrin Hikayesi.Sami Akıncı,ilke olarak katılmak istemeyen arkadaşları zorlamayacağız.Onlar isterlerse bizim kitaplarımızı okuyacaklar,İlerde karar değiştirirlerse birer kitap alıp bize her zaman  katılabilirler.Liste yapıldı,herkes gördü, listenin arkasına imza attı.Kitap ederleri öğrenilince paraları toplanacak.Bir grup arkadaş,”Kitapları geri almayalım,okula bırakalım!”deyince bir vaveyla koptu;kimisi buraya zırnık bırakmam derken kimisi,Kepirtepe Kitaplığı’na demek istedik!”diye açıklamalar yaptı.Sami Akıncı gülerek “Alınmamış kitabın bağışı mı olur? deyip listeyi cebine koydu. Geçen hafta bağlık  yanından tren  durağına inenler,aşağılarda derin  göller olduğunu görmüşler.Oralarda yıkanabileceğimizi söyleyince hepimiz gitmeye karar verdik.Fazla insanın ilgisini çekmemek için  köyden çıkarken Ankara yolunu izledik.Okul yeri hazırlılarını geçince sola dönüp dere  kıyısına indik.Oldukça bol sulu akıntı,yer yer  gölleşmiş birikintiler var.Tertemiz su. Gözcü bırakarak sırayla yıkandık.Bağlarda çalışan yok.Yol da tepe arkasından tren yoluna dönüyor.Tam yıkanılacak  kuytu bir yer.Hemen  de su kıyısında gölgelik var,uzun süre oralarda oturduk.Ben biraz erken dönmek istedim.İsmet,Orhan,Hasan,Salih.Harun bana katıldı, okula döndük.Ankara yolundan köye girerken Ali Yılmaz Öğretmen bizi gördü,çağırdı.Arkadaşlar çekindiler.Ben İsmet’in kolundan tutup kapıya yönelince arkadaşlar da bize uydu,içeri girdik.Dışarda kalan olmuş,Ali Yılmaz Öğretmen dışarıda kalanlara  darılacağını söyledi.Onlar da geldi.Bizim seslerimizi duyan Müzik Öğretmeni  gülümsedi: “Bu ne samimiyet böyle,bir pazar  ben de beklerim!”dedi.Öğretmenin hanımı çay  yapmışmış bize  çay getirdi.Ali Yılmaz,”Burası da bizim yurdumuz ama biz şimdi iburada hepimiz gurbette sayılırız.Bu bakından hepimiz yalnızız .Öğretmenlikten,öğrencilikten öte hepimiz insanız!”diyerek bize bir şeyler anlatmaya çalıştı.Abla beni göstererek,”Çekinmeden gelir,bizi sevindirir!”deyince İsmet’in  dili çözüldü,”Dayım,getirseydi ben de gelirdim!”dedi.Abla bu söze  güldü,”Ay siz dayı yeğen aynı okulda mısınız?” diye sordu.Arkadaşlar,”Aynı sınıftalar ama ayrı sırada oturuyorlar!”diyerek güldüler.Ali Yılmaz Öğretmen gene gene memnun olduğunu söyleyip bizi uğurladı.Abla akordiyon çalıp çalmadığımı sordu.Çalıştığımı söyledim.Bu arada Müzik Öğretmeninin akordiyonu sevmediğini,yerine keman çalmamı istediğini söyledim.Ali Yılmaz Öğretmen “Olmaz öyle şey!”derken abla,daha da ileri giderek:”Akordiyonu on kemana değişmem!”diye tepki gösterdi.Biz çıkarken öteki arkadaşlar yetişti.Arkadaşlara Ali Yılmaz Öğretmenin  davranışını söyleyince şaşırdılar.Nedenler,niçinler üstüne yorumlar yaparak dersliğimize gittik.Yapı bölümündeki arkadaşlar Ali Yılmaz Öğretmeni yakından tanımadıkları için olayı normal buluyorlar.Oysa Marangozluk bölümünde olanlar,onun sinirlendiği zamanki konuşmalarını bildiklerinden bugünkü durumunu olağanüstü olarak  karşılıyorlar.

Bayrak Törenine çıktık.Müzik Öğretmeni gelmemiş.Hidayet Öğretmen az bekleyelim!”dedi.Öğrencileri  oyalamak için,”İleriki günlerde işleriniz çoğalacak,fazla gezme olanağı bulamayacaksınız,bu günlerde çevreyi tanımaya bakın!”gibi öğütler verdi.Bu arada Behire Öğretmen yetişti.Hidayet Öğretmene bir şeyler söyledi.Hidayet Öğretmen,”Estafurullah, hepimiz insanız,benzer durumlara hep düşüyoruz!”dedi,kenara çekildi.Behire Öğretmen  bir işaret verip İstiklal  Marşını söyletti.Sanırım gecikmesinden dolayı utandı,kendini  suçladı.Bu yüzden de,marş üzerinde durmadan,söyletip bitirdi.Dağıldık.Arkadaşlardan “Oh olsun!”diyenler oldu.Benim de öyle söyleyeceğimi bekleyenler vardı belki ama ben kesinlikle üzüldüm.Yeni öğretmen olmuş,üzülecek duruma düşmesini asla istemem.

Yemekte uzaktan hep izledim,yüzü uzun süre gülmedi.Nahide Öğretmen bir ara kulağına bir şeyler söyledi.Ne söylediyse ondan sonra hep güldü.O gülünce içim rahatladı.Dersliğe dönünce Orhan’la Sili Ustaya Almanca sözler hazırladık.”Lehrer meister-Sili Meister-Herr Sili Meister-Herr Meister Sili..Bunları yazdık yazmasına ya söyleyince hiç birisi kulağımıza  hoş gelmedi.”Sili Usta bize yakınlık gösteriyor ama belki bu tür yaklaşımları sevmez,bir gün sert bir söz söyleyiverir,bir daha yüzüne bakamayız!”dedim.Orhan da buna benzer bir düşünceyi aklından geçirmiş.Öyleyse,”Günaydın, Guten Tag-Allahaısmarladık-Aufwidersehen-Çok güzel-sehr schön-Nasılsınız-Wie geht es ihnen-Afedersiniz-Entschuldigung si bitte- İyi yolculuklar-Gute  Reise-Geçmişolsun-Gute Besserung-Müsader eder misiniz?-Erlauben Sie mir?-Bu ne demektir?-Vas bedeutet das?-Sanırım güzel olacak-İch glaube es vird schön-Bunun Almancası nedir?Vie heisst das  auf Deutsch?-Günaydın-Guten Morgen-İyi akşamlar-Guten Abend-İyi günler-Guten Tag-Teşekkür ederim.Dankeschön……Bunları ya da bunlara benzer sözleri söyleyelim, hoşlanırsa yavaş yavaş ilerletiriz.Zaten o hoşlanırsa kendiliğinden bize olanak tanıyacaktır….Orhan’la bu kez tam kararlız.Benim Almanca-Türkçe büyük  Lügat işimize yarayacak,taşıdığıma inşallah pişman olmayacağım.Gözüm gibi koruyorum.Ön kapakta  Ragıp Rıfkı  Özgürel en üstte. Birinci tabı,altında kaffei hukuku mahfuzdur yazısı var.Daha altında İstanbul-Sahip ve naşiri:Kanaat Kitabevi-Ankara Caddesi yazıyor.Orhan  uyardı”Bu lügat senin değil mi?şaşırdım”Benim,bundan kuşkun mu var?” diye sordum.Gülerek,”Baksana burada sahibi,Kanaat Kitabevi yazıyor!”dedi.Lügati  tanımaya yeni başladık.Arka kapağı  çevirip okuyoruz:Grosses, Deutsch-Türkisch,Wörterbuch.-Erste Auflage-Alle Rechte vorbehalten-İstanbul-Verlagsbuchhandlung: Kanaat-Ankara Strasse,1931..Kapaktan öğrendiklerimiz:Wörterbuch:Sözler kitabı-Lügat., Strasse, cadde.erste-1.Aulage:Tab-baskı.Birden  lüks lambamız  söndü.Lüks yakıcılar,yatma zamanı yaklaştığı için yan çizdiler.Bizde gülerek, çadırın önüne çıktık.Orhan “Tam lügatı açıp çalışacaktık,lüks söndü dedi.”Akşamdan beri ne yaptınız diyenlere,”Lügatın kapağını inceledik!”deyince bir çok arkadaşın dilin takıldı:”Bu nasıl kitap böyle,kapağı bile  bir akşam  bakmaya yetiyor!”diye güldüler.Gündüzleri çaldığında dışarılardan duyulmayan  ilkokulun zili  akşamları bizim çadırdan iyice duyuluyor.Karanlıkta toparlanıp yatak çadırımıza gittik.Yatarken Kepirtepe sözü açıldı..Halil Basutçu,”Hadi hadi,Kepirtepe’ye dönünce de burasının özlemini çekeceksiniz!”dedi.Kepirtepe’ye dönünce burasının adına anmayacaklar çıktı.Hilmi Altınsoy, bir de küfür savurdu.Çadırın kapısı önünde birisi öksürür gibi “ kıhı kıhı”yaptı.Ben konuşmuyordum, sesin Namık Öğretmenin bir uyarısı olduğunu anladım.Herkes sustu.Sessizlik sürerken uyuduğumu sanıyorum.

 

9  Haziran 1941  Pazartesi..

 

Nöbet değişimi var,kimi arkadaşlar seviniyor, kimisi de üzülüyor.Bizim grupta Sami Akıncı sürekli derste kalmak istiyor.Ancak değişme olanağı yok.Fettah Biricik de  derslere girmek istemiyor,değişmek istiyorlar.”Giysileri değişelim gibi bir söz edince  İsmet, Fettah’a takıldı,”Senin giysilerin içinde Sami kayıplara karışır!”dedi.Bu söze Fettah sinirlendi:”Ne demek istiyorsun?” diye dikeldi.İsmet’in sinirli zamanına rastladı,”Sen giysilerini Sazanla değiştirirsen daha uygun olur!”dedi.Bu kez Fettah  iyice bozuldu.Araya girenler oldu, kahvaltıya gergin bir hava içinde gittik.Mehmet Yücel İsmet’i,Sefer Tunca Fettah’ı yatıştırmak için  oldukça çaba gösterdi.İsmet için beni de  olayı önlemem için çağırdılar.İsmet’i haksız bulduğum için söyleyecek sözüm yok,kendisini savunsun!”dedim.Kahvaltıda Sili Ustayı gördük,Ankara’dan dönmüş,buna  sevindim,gene onun yanında çalışacağız.Kahvaltıdan sonra  okul önünde toplandık.Namık Öğretmen geldi,Orhan’la beni ayırdı,”Sizin işiniz belli dedi,öteki arkadaşları aldı gitti.Biz,onların arkalarından bakarken Sili Ustanın bize el ettiğini gördük,koştuk.Bugün çeşme başında çalışacağımızı söyledi.Biz çeşme başına gittik,o da yönetim binasına gitti.Biz onu çeşme başında bekledik.Uzunca bir bekleyişten sonra  çoktandır görmediğimiz Okul Müdürü,Hüsnü Baykoca,Mustafa Güneri,Namik Ergin,Köy Muhtarı Ahmet Çakır birlikte çeşme başına geldiler.Sili Usta onlara uzun uzun bir şeyler anlattı.Sonra bizi çağırdı.Bana bir noktaya  gösterdi,gittim orada ayakta durdum.Orhan’a da bir başka nokta gösterdi.Biz bir süre o nokalarda durduk.Onlar yanımızdan geçip tepeye doğru birkaç kez gidip geldiler.Daha sonra Sili Usta ile Namık Ergin,Mustafa Güneri öğretmenler gene bizim yanımızdan geçip su yolunun yokuş sonuna dek gittiler bir süre sonra gülerek geldiler.Sonra onlar da gitti.Sili Usta bizi çağırdı,iki elini açarak  bu iş tamam,hemen başlayacağız!”dedi.Dedi ama, tamam olan neydi,şimdiye dek yaptıklarımız yarım mıydı?.Sormamıza gerek kalmadan Sili Usta bize anlattı.Karşı yamaçlarda hazırlanan su yoluna suyun çıkması için çeşmeden yokuş altına dek özel bir kapalı kanal yapılması koşulu varmış.Çeşme bitişiğindeki alan köyün ortaklık alanı olduğundan izin gerekiyormuş.Okul Müdürü ile Muhtar bu izini  almış-vermiş oluyormuş.”Bizim için  özgün bir söz:Almış-vermiş olmak!”Sili Usta önümüzde biz onun arkasında kazılan hendeği izleyerek son noktaya dek gittik.Yakınlardan taşlar toplayarak gösterilen yerlere taşlar koyduk.Taşların konduğu yerde su toplanacak,oradan da yapılacak binalara dağılacakmış.Usta önümüzde biz arkada bu kez Ankara Yolundan köye döndük.Yemekten sonra işbaşı yapmak üzere ayrıldık.Henüz paydos olmamışmış,ortalıkta kimse yoktu.Okul önündeki  gölgeliğe gittik.Gölgelikte dört yabancı  oturuyordu.Bizi görünce biraz tedirgin oldular.Yabancı olduklarını anladığımız için yanlarına gidip konuştuk.Kastamonu -Gölköy Köy Enstitüsü’nden gelmişler,burada çalışacaklarmış.Yeni Müdür oradan gelmiş,bunları da o çağırmış.Önce önemsemedik.Az sonra öteki arkadaşlar da geldi.Onlar da gelen konuklarla ilgilendiler.Öğrenciler bizden  bir alt sınıfta olmalarına karşın benim boyumdalar,sanırım yaşları da  benden küçük değil ya da ilk bakışta bana öyle geldi.Kastamonulu konuklar bizim arkadaşlar arasında hemen duyuldu,duyuruldu arkasından bir de soru sorulmaya başladı,”Neden geldiler?Bu sorunun yanıtı önemsendi,onların adı geçince herkes bunu sormaya başladı,Neden geldiler,bunlar neden getirildiler?Haklı ya da haksız,bunun Yeni Müdürün bir numarası olduğu ortaya sürüldü..Haksızlık yapıldığını bile bile tüm öğrenciler,bu dört konuğa yan bakmaya başladı.Kimse ilgilenmedi.Onlar da bu ilgisizliği sezdiklerinden kenarda köşede  büzülüp kaldılar.Yemekten sonra çeşme çıkışı ile hendek arasını çizip işaretlerimizi koyduk.”Döşenecek borular ne zaman gelecek?”diye sorduk.Sili Usta “Yarın-bugün!”dedi güldü,düzeltme yaptı,”Bugün-yarın!”Orhan”Bizim Almanca konuşmalarımız da böyle işte,belki de daha berbat!”Sili Usta bir düzeltme daha yaptı,”Boru yok,künk var,beton künk.Kazılmış hendekle  çeşme arasını da işaretleyip kazıcılara bıraktık.Kazıcıları Mustafa Güneri Öğretmen gönderdi.Tüm grupları Mustafa Güneri Öğretmen görevlendiriyor.Onlar gelince Sili Usta onlara yapılacakları söyledi,birlikte  su deposu olacak yere gittik.Bizi bekleyenn on öğrenci toparlandı.Sili Usta   terazisiyle bir kez daha  kontrol ettikten sonra kazma başladı.”Derinlik belki iki metre olacak!” deyince çocuklar bir “Ooooooo!”çektiler.Sili Usta,başını sallayarak ”Hep siz yok!”dedi.Sonra da düzeltilen bina yerlerini gösterdi.”Hepsi 2-3 belki 4 metre  var kazmak!”diyerek güldü.Göğsünden bir plan çıkarıp gösterdi.Merdivenli bir bina,bir salon bir oda.Altta da  benzeri iki  oda bir salon.Ancak tamamına yakını toprak altından.Parmağıyla  çekiçler gibi aşağıya doğru vurarak “Kazılacak!”dedi.Gülerek,”Yo, yo, yoooo, hep siz değil,başkaları da!”

O sıra Mustafa Güneri  Öğretmen geldi,Okul İçi ana yoldan söz etti.Sili Usta gene koynundan kağıtlar çıkardı iki ucunu bana iki ucunu da Orhan’a tutturup açıklamalar yaptı.Elinin üç parmağıyla  çizer gibi gösterdi.Okul binaları içinde aslında üç yol. Olacakmış.Bunlarda ortadaki daha geniş,Strasse deyince Mustafa Güneri “Anayol!”  Sili usta da “Anayol!”dedi. Daha sonra da gülerek “Yok baba yol?diye sordu.Daha sonra köy tarafına dönüp aleti kurduk,yol yerlerini taşlarla,kazıklarla saptamaya başladık.Akşam  döndüğümüzde Kastamonu-Gölköy’den gelenler üstüne konuşmalarla karşılaştık.Onlar günlerini çoğunu okul müdürü yanında geçirmişler.Bir ara  Okul Müdürü onları alıp köy içinde gezdirmiş.”Ne var bunda?” diyecek oldum,birkaç kişi birden ”Bu bir ayırıcılıktır!”dediler.Bu kez ben,”Onlar belki öğrenci değildir,eğitmen olmasınlar?”Bu sözüme gülenler oldu.Gölköy için yazılmış yazıyı anımsattım.Yazıda  öğrencilerle eğitmenleri hep bir arada yazıyordu!”dedim.Arkadaşlardan  konuşanlar olmuş,çocuklar öğrenciymiş.

Akşam yemeğinde duyuru yapıldı,kemanlar gelmiş,yazılanlar yarın öğlede müzik öğretmenini görecekmiş.Nedense sevinemedim.Akşam İsmet’le tartışa tartışa ona mektup yazdık.Üzücü şeyler yazmaya kalkıyor.Annesini,(Zühre teyzemi)üzeceği sözleri yazmasını istemiyorum.Bir yığın tartışmadan sonra dediğim oluyor ama,İsmet,oldukça zorluk çıkarıyor.Ben birkaç gün önce yazmıştım,Bu kez İsmet ona neden haber vermediğimi sorun yaptı.Yat ziliyle tartışmamız kesildi.Yatınca gene Kastamonu_Gölköylü öğrenciler konuşuldu;değişmez soru,onlar neden gelmiş?Bir çok söz arasında biri çok etkili oldu:Çoban Mehmet onları aramıza casus olarak sokacak.Arkadaşların çoğunluğu bunun  olabileceğini söyleyince ben de inanmaya başladım.Üstüne üslük,arkadaşım Halil Basutçu o adamın böyle şeyleri yapabilecek biri olduğunu öne sürünce buna iyice inandım.Yatınca kendi kendime:Adamın aleyhinde konuşmuyorum, bana ne zararı olabilir.Üstelik beni iyi tanıdı bir daha da unutmadı:Gördüğü yerde “Bir ağrı duyuyor musun,aman dikkat et,tekrarlatma!”diye beni uyarıyor.Tam uyumak üzereyken,fısıltılar duydum:En iyisi onları bir güzel dövelim,defolup gitsinler!”Rüya mı gerçek mi?kestiremedim o denli uc uca  söylenmiş bir söz.Ama beni derinden etkiledi.Rüyamda uzun uzun kaçma-kovalama olaylarına karıştım.

 

10  Haziran 1941  Salı …

 

Uyanınca Orhan’a sordum; “Akşam hangimiz önce uyuduk? Orhan,”Sen uyudun!”deyince sordum; Kastamonu-Gölköylü çocuklar için kimler ne konuştu?Orhan, kimsenin konuşmadığını ya da onun duymadığını söyleyince şaşırdım:”Ben o sözü rüyada mı duydum.Ne biçim rüya,aklımda  tek o söz:”Onları dövelim!”Orhan’a bir şey söylemedim.Dövme ya da dövüş sözünü en çok eden Hüseyin Serin’e bu kez o sözü ben ettim:”Onlar dört kişi,biz çoğu,istersek onlara iyi bir dayak atarız!”dedim.Hüseyin,daha sözüm biter bitmez beni ayıpladı.”Bize konuk gelmiş garibanlar dövülür mü?”Hüseyin’i haklı bulduğumu söyleyip sözümü geri aldım.Gerçekten böyle bir söz söylenmedi mi?Kahvaltıda  konukları Hasan Gülümser’in masasında gördüm.Hasan Gülümser çok girgin bir arkadaş.Kısa sürede onların kim olduklarını,buraya neden geldiklerini öğrenir,diye düşündüm.Buna biraz da sevindim.İşbaşı yapınca  künklerin Lalahan’a geldiklerini öğrendik.Gelirken  önünden geçtik ama tam gözleyememiştim,Lalabel’den önce Bir de Lalahan var.Orası biraz uzak ama kamyon gidip gelebiliyormuş.Künkler kamyonla taşınacakmış.Sili Usta çok sevinçli.Duvar çalışmalarında çok  çok çooook su!”diyor.Kamyon, tren yoluna yakın bir yamaçtan gelecekmiş,bunu duyunca sık sık o tarafa bakıyoruz.Bu arada benim aklıma Lalabel, Lalahan adları takıldı.Tarihte lala sözleri var ama acaba bu lala adları buralara neden takılmış?Öykülerde,romanlarda da çocuk bakıcısı olarak geçiyor ama onlar için böyle ad koymazlar. Sili Usta da kamyonun gecikmesinden sıkıldı, Kaç künk gelecek? diye sordu.Ben,”Onu siz bilirsiniz,kaç künk ısmarladınızsa o kadar gelir!”dedim.Güldü,kağıt kalem çıkarıp uzattı.1500 m. Aralık.künkler 40 cm.5 cm. geçme payı….Kalemle kağıdı aldım.önce tek tek düşündüm,vazgeçtim.İki künk birleşince 75  cm. oluyor.1500 m’de 75  cm’yi aradım.1500000 cm.75’e böldüm. 2000 künk çıktı.Sili Usta aldı,kağıdın arkasını çevirip Orhan’a verdi.Orhan biraz  uzattı,sonunda getirip kağıdı ustaya verdi.Sili Usta  bir süre gülümseyerek,yaptıklarımıza baktı.Matematik biliyorsunuz ama ikiniz de ayrı sonuç çıkardınız!”dedi.Orhan  35 cm üzerinden yapmış 2288 künk bulmuş.Sili usta gülerek:”İkiniz de eksik yaptınız.”Sizi sevdim,matematik biliyorsunuz.Binaları yaparken benimle çalışacaksınız.O zaman çok matematik olacak.Benimle çalışacaksınız!”dedi.Giderken durdu,”Çalıştım bir okulda,buraya oradan geldim.O çocuklar, matematik yapamıyordu.Sordum sordum,bir daha sormadım.Siz çok iyi.Bu kez ben,”Bizim yapığımızın neresi yanlış?”Yo yo yoooo,yanlış değil eksik.Defterini çıkardı,5000 künk gelecek.5000 künk aldık!” Orhan benden önce “Siz,çok almışsınız,başka yerlerde kullanacaksınız!”deyince,”Belki!” deyip yürüdü.Lalahan  yolunda toz  kalkınca o tarafa baktık,gerçekten bir toz bulutu  bizim tarafa geliyordu.Yolun geçtiği yöne yöneldik.Kamyon deyince biz,alıştığımız  bizim okulun  Scania/vabisi gibi bir şey bekliyorduk.Gele gele  perişan bir  nesne geldi.Sürücü yolda su kaynattığını anlattı.Şimdi iyiymiş,bir kez daha  gidip gelecekmiş.Sili Usta  bizim de arkadan gelmemizi söyledikten sonra sürücünün yanına çıktı, köye yöneldiler.Biz  yetiştiğimiz zaman oradaki çocuklar künkleri indirmişti.Namık  Ergin,Mustafa Güneri Öğretmenler sevinç içinde çocukları izliyorlardı.Mustafa Güneri öğretmen,elimde üç ayaklı sehpayı göstererek,”Seni görünce,seyyar fotoğrafçıları anımsıyorum,tatillerde bir dene iyi bir  fotoğrafçı olabilirsin!”dedi.Bu sözün övme mi yerme mi olduğunu düşünürken Namık Ergin Öğretmen yetişti: “Nerde İbrahim’de öyle bir şans,onun şansı da hepimizin gibi,üç yıldır beraberiz  uzunca bir tatil yapamadık.Bu yaz için umudumu vardı,o umudumuz da buraya kadarmış!”dedi .Onlar güldü,ben de Mustafa Güneri öğretmenin sözünün  kötü anlam taşımadığı kanısına vararak rahatladım.

 

…………………………………………………………………………………………………..

 

 

………………………………………………………………………………………………

 

Kamyon Lalahan yoluna çıkınca,Sili Usta bir süre öğretmenlerle bağıra çağıra konuşu.Sevinçli olduğu belli oluyordu.Birden bizi gösterdi,”Benim arkadaşlar,hep beraber çalışacağız,bunlar benim  hesapları yapacaklar.onlara çok çok güveniyorum!”dedi.Mustafa Güneri,bize bakarak”Biz de güveniyoruz!”dedi.Namık öğretmen ise,”Onlar  okulun en iyi marangozlarındandır.Sanmam Ali Yılmaz Öğretmen onları elinden kaçırsın!”deyince Sili Usta,”Ben de çatılar için istedim,isteyeceğim!”dedi.Bu kez Namık Öğretmen Mustafa Güneri Öğretmene dönerek,”İşte İbrahim’in yapacağı fotoğrafçılık bu kadar! Sili Ustanın  üçayaklı sehpasını bu yaz da taşıyacak.İnşallah seneye,uzun bir tatil yapacağız!”dedi.”İnşallah!”Namık Öğretmen kamyonun gelme olasılığını düşünerek iki nöbetçi bıraktı,öteki çalışanları,haber verildiğinde gelmek üzere  paydos etti.Biz de  elimizdeki araçları yönetim binasındaki odaya bırakıp dersliğimize gittik.Çadıra girince şaşırdık.Sami Akıncı,İsmet Yanar,Mustafa Saatçı,Kastamonu-Gölköy’den gelen çocuklara oturmuşlar,konuşuyorlar.Çocukları böylece çok yakından görmüş olduk.Sami Akıncı onların yanında küçük kalıyor.Sanırım  buraya gönderilirken seçilmişler.Buraya çalışmaya gelmişler,bize yardım edeceklermiş.Onlar bizim gibi marangoz-dülger olarak henüz ayrılmamışlar.

Öğle yemeğinde,keman  çalışacak olanların da mandolincilerle toplanması duyuruldu.Yemekten sonra toplandık.Öğretmen,geri almak üzere keman verdi.Kemanları elimize aldık,kemanların gövdesini,göğsünü,boynunu,yayını öğrendik.İşbaşı  yapmak üzere ayrılırken kemanları nöbetçi öğrencilere bıraktık.İşbaşı yapınca  su deposu çalışma yerine giderken Sili Usta  olda bize gen sordu: “ Yüz ton su  alacak bir deponun,iki deponun ölçülerini sordu.Bir depo için,5X5X4,4X4X6,3X6X8 iki depo için 3X4X5 ile 3X3X4,4X4X4 iki adet ya da 3X3X6 ile3X4X4 ölçülerini söyleyerek depo yerine vardık.Az sonra öteki çalışanlar da geldi.Bu kez Sili Usta onlara da  sordu.Az sonra kamyonun geldiğini muştuladılar.Sili Usta  yola çocuk gönderdi: “Gelen kamyon buraya boşalacak!”.Nedenini kendisi açıkladı,buradan taşımak daha kolay,orası yokuş yukarı,burası ise iniş durumunda.Kamyon boşalırken de daha sonra da havuz ölçüleri uzun bir süre konuşuldu.Sili Usta bu kez,”Ben bu tür  depodan vazgeçtim, daire olarak yüz tonluk bir depo istiyorum,bunun ölçüleri ne olacak?”diye sordu.Çocuklar “Ohoo, moho çekerken ben derinliği  de bize mi bırakıyorsunuz?”dedim.”Evet!”deyince “Yuvarlak olarak 10 metre  çapı olan bir depo!”dedim.Nasıl olur?diye sordu.Çapı 10 metre,derinlik üç metre,10X3.14 “İş bir matematik daha! deyip,öğrencilere  örnek gösterdi:”Siz konuştunuz,o düşündü!”…..Bu söz çocuklar arasında bir süre konuşuldu:”Biz konuşuyoruz,ağabey düşünüyor.İçlerinden biri yavaşça bir şarkı mırıldandı,”Boş fıçıdan bilmem neden bu kadar ses çıkar!”dedi durdu.Orhan,”Sili Usta bu soruları bize kasıtlı soruyor.Bizim yapacağımızı,onlarınsa yapamayacağını biliyor.Böylece bizim bilgi üstünlüğümüzü kanıtlatıp belli bir ayrıcalık olduğunu onlara söylemeden anlatıyor!”dedi.”İyi mi oluyor yoksa zararımıza olan bir durum mu sezdin?”diye sordum.Orhan çok memnun,”Çocuklar hayranlıkla bakıyorlar.En çok cıvıklaşan Şevki ile Evrensekizli Selim bile tavırlarını değiştirdi!”

Sili usta,Kamyon yok,beklemeyeceğiz!”deyip saatini gösterdi.Kendisi  kazdığımız su yolu boyunca yürüyünce biz de onu izledik.Orhan haklı çıktı,çocuklar yolda yürürken bizden öne geçmemeye dikkat ettiler.Dersliğe  gidince arkadaşlar Çoban Mehmet’i dilliyorlardı.Çalışırken yanlarına gitmiş,Kepirtepe’deki hayvan sayılarını sormuş,Susuzluk durumuna üzüldüğünü söylemiş,”Neşesizsiniz,oyun oynamıyorsunuz, boş zamanlarınızı değerlendiremiyorsunuz,Gölköy’den gelenlerden oyun öğrenin!” demiş.Arkadaşlar buna çok üzülmüşler.”Çıkıp meydanda oynamak  bir  marifet mi?”deyip verip veriştiriyorlar.Konuşmalara karışmadım.Söylenenlere de üzülmedim.Bizim arkadaşlar,yeni bir şey öğrenmek istemiyorlar.Dersler için de böyle konuşuyorlar.Zaten hepsi değil,içlerinde birkaç kişi var,onlar öyle konuşunca ötekiler susuyor.Öyle sanıyorum ki, öteki sınıflar,Çoban Mehmet’in dediklerini yapacaklar.Onlar daha öğrenmeye  istekli.Çoban Mehmet’e  tepkiyi onlar gösterdi ama,haklı bulduklarında onun sözlerinden de yararlanmasını bilecekler.Yemekten sonra dersliğe azıcık geç gittim.Gittiğimde Sami Akıncı,Orhan’ın sırasına eğilmiş bir şeyler çiziyordu.Çok yakınlarından geçmek zorunda kaldım,gözüme çizilmiş bir daire çarptı,birden anladım,Sami bizim daire biçimindeki havuz hesabını yapıyordu.Sami  konuşmasını sürdürürken Orhan’ın “Tamam!”dediğini duydum.Orhan’ın huyunu öğrendiğimden  sorun yapmadım.Ancak anlamazdan da gelmek istemedim.Sordum,”Yaptığım doğru muymuş?”dedim.Orhan’dan önce Sami,”Doğru!”dedi.Sami uyarıda bulundu,”Kitap listesi geldi,kitaplar 50 kş ile 200 kş arasında değişiyor,en kısa zamanda kitapları seçip parasının verilmesi,istedi.Herkes başka konularda konuşurken ben Sami Akıncı’ya Kastamonu-Gölköylü öğrencileri sordum.Sami,”Anladığım kadarıyla onlar da bizim gibi kültür derslerini  okumamışlar.Aradaki fark,biz 1:sınıfta çok iyi okumuşuz,bir temel oluşmuş,onlarda öyle bir durum yok.İlkokul bilgileriyle duruyorlar.Onların bizden farklı bir tarafı,haftalık  eğlenceleri,oyunları,şarkıları,türkülere,saz çalmaları önemsemişler.Hemen hemen hepsi oyuna kalkıp oynuyormuş.Bağlama çalanlar çokmuş.Atölyelerden çok tarım işlerinde çalışıyorlarmış.Sami konuşurken arkadaşlar dikkatle dinlediler.Söylenenlerden bir şeyler anladılar sanıyordum.Tersine,verdiler veriştirdiler: “Öğrenciler oyun mu oynarmış?Öğretmen mi olacaklarmış yoksa tiyatrocu mu?Yat ziline dek bunlar tartışıldı.

Yatınca bunları düşündüm,üzüldüm.Ahmet Gürsel Öğretmene mektup yazmaya karar verdim.Üzülecek biliyorum ama gerçek bu,burada çalışmam olanaksız.Ahmet Gürsel Öğretmen derken askerdeki ağabeylerimi,evi babamı,köydekilerin hepsini gözümün önüne getirdim.Ablalarım,yengelerim,Büyük Ablamın kızı Gülsüm,Küçük Ablamın oğlu Saim,Mahmut Ağabeyimin oğlu Yahya,Bektaş Ağabeyimin oğlu Ali Rıza ne yapıyorlar?Onları rüyamda görme isteğiyle gözlerimi yumdum.Arkadaşların fısıltıları arasında uyudum.

 

11  Haziran 1941  Çarşamba..

 

5.Kol sözleri arasında uyandım.Nedir 5.Kol? İsmet sesimi duymuş,”Dayı sen 5.kolu nasıl bilmezsin?”Bilmiyorum,böyle  sözler duydum ama aslını bilmiyorum!”deyince İsmet,”Aslını ben de bilmiyorum ama burada ne için kullanıldığını biliyorum!”İsmet’in yanına gittim,sordum,”Konuşulan nedir?”Kastamonu-Gölköy’den öğrenciler 5:Kolmuş, bizden aldıkları  haberleri  Çoban Mehmet’e ileteceklermiş.”Ne haberi?” diyecek oldum,”Örneğin şimdi sen Çoban Mehmet, dedin,onlar bunu duyunca gidip söylüyormuş.İşte 5.Kolluk buymuş:Almanya bu yolla bir çok ülkeyi kendi içinden vurarak yenmiş!”Kafam karıştı,o çocuklar da bizim gibi öğrenci,niçin böyle bir iş yüklensinler?Onlarla  uzun uzun konuşan Sami Akıncı’nın söylediklerini tekrarladım.Ayrıca onlarla ben de konuştum.Onların bu işi yapmaları için önce bizleri tanımaları gerekir.Oysa onlar kimsenin adımı bile sormuyor.İsmet  benim  açıklamalarım dan sıkıldı,”Dayı sen ne dersen de bizim arkadaşlar onlara 5.Kol,diyor.Onların Çoban Mehmet’e söz getirip götürdüğü ya da götüreceğine inanmışlar.Çoban Mehmet’in kapısı onlara her zaman açıkmış!”Bunları konuşa konuşa kahvaltıya gittik.Konuk öğrenciler bu kez 2.sınıfların masalarına dağılmış durumdaydılar.2.sınıflarla çalışmaya da katılacakmış.Ayrıca bunlar öncüymüş,yakında onların okulundan 2 öğretmenle  20 öğrenci daha gelecekmiş.Onlar ayrıca bir bina yapacaklarmış.

Kahvaltıdan sonra su başında toplandık Künkler hendek boyunsa sıralanacak:Sili Usta önce anlattı:”Künkler  burada, toprak orada.Orhan’la Sili Ustanın dilini iyice anlıyoruz: “Künkler  toprak tarafına konmayacak,çünkü onların  topraksız taraftan kullanılması daha kolay olacaktır!”.Biz çalışırken Çoban Mehmet,yanında Hidayet Öğretmenle çıktı geldi.Başı öne düşük düşük yürüyor.Konuşurken  kollarını dirseklerinden ikisini birden kullanıyor,ellerini yumruk yapıp sağ elinin işaret parmağını hep yere doğru  çekiç vurur gibi  sallıyor.Sözcükler de ağzında kalır gibi söyleniyor.Gülmesi de bir başka türlü.Hidayet Öğretmenin tamı tamına tersi.Başı iki yandan  sıkıştırılmış gibi,yüz  daralarak öne doğru çıkık.Sili Ustayla konuşurken  doğrudan bakmadım ama kulaktan,sürekli izledim.Söyleyecek sözlerini rahat söyleyememesine karşın sürekli emir vermeye çalışıyor.Birden bana döndü,gülümseyerek,”Atalarımız loncalarda usta-çırak güveni içinde sanatlarını sürdürüyordu.Siz de Sili Ustayı böyle  bilin; ondan olabildiğince çok  pratik bilgiler alın,bu sizin için  az bulunur bir olanaktır!”dedi.Elini omzuma koydu,yavaş bir sesle,”Seni biraz bana benzetiyorum,öğrenmeye çok heveslisin,ben de öyleyim;bunu bu nedenle sana söylüyorum!”dedi,güldü.Gülerken dişleri  başkalarına göre daha  çok dışarı çıkıyor.Müdür Bey benimle öyle konuşurken öğrencilerin biri ikisi ne söylediğini duydu.Ötekilerin bakışları ilginçti:Bana göre hepsi o an benim yerimde olmak istiyordu.Bunu o an düşündüm:Çoban Mehmet kötü düşünen bir insan mı?Hiç değilse benim için kötü bir insan mı?Kendi kendimi sorularla sıkıştırdım.Bu sıra kamyon geldi,kamyonu boşaltınca atlayıp çeşme yanına  gittik.

Yemekte arkadaşlar bize takılı,”Sili Usta sizi şımarttı,arabalarla gezdiriyor!”diyenler oldu.Mehmet Yücel ise gülerek,”Tatlı canınızı yolda mı buldunuz,o kamyona binilir mi?” diye sordu.Arkadaş haklı,kamyonun yanları olduğu gibi altı da delik,döşeme tahtaları yamalı bohça olmuş.

Öğle çalışmasında   kemanların tellerine  yay sürmeye başladık.Behire Öğretmen arkamdan  sol elini omzuma koydu sağ eliyle sağ bileğimden tutarak aşağı yukarı bir süre benimle birlikte yay çekti.Azarlar gibi konuştu.:”Notaları,sesleri biliyorsun bunları içinden duyup yayla dillendireceksin!dedi.Öyle yapmaya başladım.Biraz gıcırtılı olmakla birlikte ara sıra doğru sesler de çıkardım.Bir ara da Behire öğretmenden bir “Aferin!”aldım.Öğleden sonra ara ara depoda çalıştık,ara ara da kamyon geldikçe künkleri dizdik.Akşam paydosunda akordiyonu alıp bizim çadırın az ilerisindeki çukura gittim,parmak çalışması yaptım, parçaları tekrarladım.Sefer Tunca ile İsmet geldi.İsmet,”Dayı kızlara mı çalıyorsun,öyleyse boşuna uğraşıyorsun buradan oraya ses gitmez!”dedi.Ben de,”İyi ki geldiniz,aynı sözü söyleyecek  başkaları da  çıkacaktır,onlara duyulmadığını siz söylersiniz!”dedim.Sefer,”Onu söyler miyiz,tam tersi,”Kızlar  çıkmış pencerelerde dinliyordu!”deriz.

Gülüşerekm birlikte döndük.Akşam,yazmaya başlayıp da yarım bıraktığım Ahmet Gürsel Öğretmenin mektubunu tamamladım.Azıcık yalan söyledim:Matematik derslerimiz gene boş geçiyor ama ben sürekli çalışıyorum!”dedim.Oysa çalıştığım malıştığım yok.Oldukça da üzüldüm.Kültür dersi yapan grup bugün öğleden sonra bağlık yamacına üç büyük çatır kurmuş.Bu çadırlara üç Köy Enstitüsü’ündan 60 öğrenci gelecekmiş.Mustafa Güneri Öğretmen söylemiş.Şu işe bak,biz dört Gölköylü için dertlenirken  60 kişi gelecekmiş.Arkadaşlar ekledi hemen onlardan sonra da  60 kişi daha gelecekmiş.Bizim  marangoz arkadaşlar da yemek masası  yapıyormuş.Reşat Tekinalp Öğretmeni merak ettim,sordum:”Derste ne anlatıyor?”onlara da Edirne Öğretmen Okulunda geçen günlerini anlatmış.Okul müdürü Reşat Tardu onu çok seviyormuş,o da Tardu’nun baldızı Nurefşan’ı seviyormuş.”Neden evlenmemiş onunla?”Arkadaşlar,”Haftaya sen sorarsın!”dediler.Haklılar!

Yatınca önce Çoban Mehmet’in söylediklerini düşünmek istedim, içimden gelmedi,belli başlı bir yorum yapamadım.Gündüz Gül’le karşılaşmıştım:”Neden akordiyon çalmadığımı sordu,keman çalışmaya başladığımı,bir süre akordiyonu bırakacağımı söyledim.Yüzünün şeklini değiştirerek “Ay,yazık,keman akordiyondan daha mı iyi?”diye sordu.Bir daha karşılaşınca akşamları  çadırın az ötesinde çalıştığımı söylemeyi düşündüm.Birden kendimi yargılamaya başladım.Maden ki onun hakkında bir şeyler düşünüyorum,azıcık yoklasam ne olur!Bu durum benimle ilgilenme midir,yoksa laf olsun diye konuşma mı?Pek ala o bana akordiyon çalmayı bırakma dediği zaman ben,”Sen de  müzikle ilgilen,örneğin mandolin ya da keman pek ala çalabilirsin,neden çalmıyorsun ?diyebilirim.Neden onunla konuşurken bu tür sorular aklıma gelmiyor?İki ikiye konuşurken sorucu o oluyor yanıtlayıcı ben.Oysa bunun tersini yapsam durum daha aydınlanmış olabir..Belki vereceği yanıtlar gerçek niyetini  belli  edecektir.

 

12Haziran 1941  Perşembe…

 

Uyanınca duyduğum sözler gene Kastamonu-Gölköy dörtlüsü üzerine.Bu kez de onların bağlama çaldıkları söylentisi yayılmış.Sözde Çoban Mehmet onları,Kepirtepelilere bağlama öğretsinler diye çağırmış.Bunu kendisi söylemiş,”Siz de bağlama çalışın!”demiş.Hidayet Öğretmen bağlama çalıyor,öğrencilerinden kimse bağlamaya heveslenmediğine göre sanmam bizden biri onlarla oturup bağlama çalışsın.Bir zaman bağlamaya heveslenen  Hasan Çetin belki gene bağlamaya döner.

Sili Usta bizim sınıfın  çalışma grubunu toplayıp çeşme başına götürdü.Kısa bir açıklamadan sonra kendisi önce hendek dışında  dört künkü bir bine taktı.Sonra ayni işlemi hendek içinde yapıp arkadaşlara gösterdi.Önce Mustafa Saatçı,Sefer Tunca,Arif Kalkan.deneme yaptı.Sili Usta “Tamam,böyle olacak!”dedi.Elleriyle işaret verdi,böylece künkler döşenmeye başlandı.Bizim sınıfın iş haftası grubunda bulunan 7 Fettah,15 Hüseyin,18 Sami,26 Mehmet Yücel,42 Mustafa, 50 Abdullah,53iAli Önol,76 Arif,78 Hüsnü,kurulacak olan okulu suya kavuşturacak suyolunu yapan ustalar olarak anılacaklar.Sili uUta bana,arkadaşların adlarını,numaralarını yazmamı sonra da kendisine vermemi söyledi. Künkler dizilince su akmaya başlamış gibi sevindik..Orhan daha yakınlık duyduğu Abdullah Erçetin’e “Oğlum, şu küngü ters koymuşsun sular ters akacak diye takıldı.Sili Usta heyecanla,”Ne var ne oldu?” diye sordu.Şakayı öğrenince o da güldü:”Çok iyi,daha dikkatli olur!”dedi.Bir süre sonra biz Sili Usta ile  depo yerine gittik.Lalahan’dan künk taşıma bugün bitiyor.Depo kazımı da bitmek üzere.Bir çok depo ölçüsü  düşündük hesaplayıp  önerdik ama depo gene  küçük ölçüde tek olarak tamamlanıyor:3X3X6=54 m3.2. depo daha sonra eklenecekmiş.Sili Usta,”Belki yeri değişecek!”dedi.Biz kamyon beklerken  bir kağnı grubu geldi,yeni kesilmiş söğüt,kavak ağaçları getirdiler.Bunların ne olacağını sorduk.Kalıp işlerinde,direk olarak kullanılacağını öğrendik.Orhan,”Kağnıyla taşınacak keresteyle kaç binanın betonu dökülür ki?”diye sordu. Sili Usta  da Orhan’a La Fontaine okudunuz mu?diye sorarak soruya soruyla  yanıt verdi.Arkasından da,” Bizimki karınca çalışması,toplaya toplaya çoğaltacağız!”dedi. Öğle yemeğine dönerken dersteki arkadaşlarla karşılaştık.Hasanoğlan köyünün batı  tarafındaki dereye gitmişler.Reşat Tekinay Öğretmen onlara Hasan Dağlarını,Gelinkaya söylentilerini anlatmış.Sözde dağların tepesinde yollar varmış,bir yerden bir yere gelin götürürken   olaylar olmuş,gelin kendini kayadan atmış o nedenle tepeye Gelinkaya denmiş….Öğrenciler grup grup gelip su yoluna bakıyor,künklerin döşendiğini görünce seviniyorlar.Nedense ben pek sevinç duymuyorum.Belki su aktığını görünce ben de sevineceğim.Yemekten sonra keman çalıştık.Ben gene uzun uzun yay çektim.Behire Öğretmen bir ara geldi,birinci parmak için yer gösterdi açık telden sonra birinci parmakları basmayabaşladım.Behire Öğretmen dinlemiş, uzaktan:“Sesleri iyi bulduruyorsun, devam!”dedi.Öğleden sonra arkadaşlara katıldık, ara ara künk taşıdık,ara ara da yerleştirmelerde çalıştık.Arkadaşların konuşmalarını özlemişiz, gülerek dinledik.Mustafa Saatçı 5.kol olarak Kastamonu-Gölköy grubuna girebilmek için bağlama çalışacakmış.Neler yapacağını anlatıyor.Anlattıkları olacak şeyler değil ama arkadaşlar gülüyor.Örneğin onları inandırmak için Kastamonu’yu çok sevdiğini söyleyecekmiş, babasının ortada askerlik yaptığını,orada savaştığını anlatacakmış.O bunu anlatınca arkadaşlar,gülerek,Kastamonu da asker olmadığını ayrıca orada savaş da olmadığını  söyleyince,bu kez de arkadaşlara soruyor:”Siz söyleyin onlara ben ne diyeyim?”Arkadaşlar, “Kastamonulu bir kız sevdiğini söyle!”diyorlar.Mustafa buna razı olmuyor;bu onun sevdiği SS için bir ihanet sayılırmış.Bu kez de SS’nin Kastamonulu olduğunu söyle!”diyorlar.Bu kez de,”Ya gidip sorarlarsa?”Herkes gülüyor:”Onlar SS’nin kim olduğunu nereden bilecekler?”

Namık Öğretmen sık sık geldi,Mustafa Güneri Öğretemen de buradan geçiyormuş,(Gerçekte bizim çalışmalarımızı gözetliyor) uğradı:”Kolay gelsin!”deyip gitti.O gidince bir süre sözü edildi: “ Amacı besbelli bizi  izlemek,o bunu,kendini sık sık göstererek,güler yüzle yapıyor!”

Künk döşeme işini düzlüğe çıkarmak üzereyken paydos ettik.

Parmaklarım oldukça  uyuşmuş gibi,bir iki ovuşturup yumuşattıktan  sonra  bir de güzelce yıkadım.Kimseye takılmadan  akordiyonu alıp kuytuya gittim.Az yukarıdaki Lalabel yolundan köylüler geçti.Onları izleyen  gelen iki genç yanıma gelip,selam verdiler.Ben gitmelerini beklerken onlar geçip karşıma oturdular.Sorular sordular,özellikle de neden burada çaldığımı öğrenmek istediler.”Arkadaşları rahatsız etmemek için!”deyince şaşırdılar;birisi,”Akordiyonun sesi çok güzel bundan kim rahatsız olur ki?”diye sordu.Ders çalışanlar olduğunu,ayrıca  her gün aynı sesleri duyunca bıkacaklarını,söyledim.Bu kez  de öteki sordu:”Sen de Enistos Mektebinden misin?”Güldüm,”Evet, o dediğiniz yerdenim!”dedim.Kolay gelsin!”deyip gittiler.Arkalarından ben de kalktım.Köylüleri düşündüm,bizim köydekilerden farksız.Dillerinde,kullandıkları sözcüklerin söylenmesinde biraz değişiklikler var.Sorular aynı,”Neden onları çalıyorsun?Bizim şarkılarımızı çalsana!”Bizim köydekilere sorduğumu bunlara da sordum,”Bizimkiler dedikleriniz nelerdir?”Bizim köyde,Dağlar dağlar viran dağlar,Alişim,Sarı kurdelem sarı adları söylenmişti.Bu kez de Ankara’nın taşına bak,Kızılırmak parça parça olaydın,Sarsı kurdelem sarı şarkıları söylendi. “Bunları da çalarım ancak bunların sözleri söylenmezse güzelliği kalmaz. Onları önemseten sözleridir,ne söylediği bu sözleriden anlaşılır!”dedim.Bu kez de “Sözlerini de söyle!”dediler.Güldüm,”Ben türkücü değil öğretmen olacağım,öğrencilerime okul şarkıları öğreteceğim.Onlar nota ile öğretiliyor.Ben bu notaları çalışıyorum!”dedim.”Hı mı!”dediler ama sanırım anlamadılar.”Bizim köydekiler de ”Bizim şarkılarımız!”deyip tuttururlar.Oysa “Bizim”dedikleri şarkıları genelde bizim kahvedeki gramofon plaklarından kaparlar.Örneğin Kızılırmak,Alişim, Ey On beşli,Yörükler Yaylası,Sarı Kurdelem, Çanakkale İçinde,İzmir’i,n Kavakları,Yadeller,Beyler Bahçesi,Kavaktan Bir Dal Kestim vb.türü şarkılar hep plaklardan alınmıştır.Akordiyonu bırakıp dersliğe dönerken arkadaşların yemeğe gittiğini gördüm,onlara katıldım.Onlara sordum,”Siz de Enistos Mektebinden misiniz?”Gülerek bana baktılar,”Sen nerden duydun onu?”Az önce yanıma gelen iki gençle konuştuğumu, ayrılırken bana bunu sorduklarını anlattım.Ben geç kalmışım, günlerdir derslikte bu konuşuluyormuş:Köylüler bizim okula Enistos Mektebi adını vermişmiş.Üstelik  köylü kadınlar,bizim günlerce çalışarak yaptığımız çamaşırlığı, hamamı eleştiriyorlarmış,”Enistoslular geldi,bizim güzelim çamaşırhanemizi bozdu!”diyorlarmış.Bunu öğretmenler de duymuş, Namık  Öğretmen,”Bunları duymazdan gelin,zamanla alışacaklar,bize dua edecekler!”demiş,Hidayet Öğretmense,”Onlar alışkanlıklarından vazgeçemezler,elle yemeğe alıştıklarından kaşık kullanmaya bile yanaşmazlar!”deyip arkadaşları güldürmüş.Yarın için yatakhane nöbetçisi olduğum duyuruldu.Çadır yatakhanemizde ilk kez nöbet tutacağım.Nöbette neler yapılığını sordum.Bugünün  nöbetçisi Hilmi Altınsoy,”Temizleyeceksin, etrafını dolaşacaksın, kapaklarını açık havalandıracaksın!”dedi sonra da,”Abi ne soruyorsun,kapının iç tarafında yapılacaklar yazıyor!”dedi.Orhan üzüldü,”Ben de yarın gene künk döşeyeceğim!”Bir gün boyunca  çadırda nasıl duracağımı düşünürken,mektup yazmak aklıma geldi.Babama,Kamber Amcama, Hasan Hamcama,Muhittin Enişteme,Eğitmen Mustafa Güvener Ağabeye mektup yazmayı tasarladım. Bir süre de akordiyon çalışacağım. Mustafa Saatçı nöbetçi olduğumu duyunca,”Yarın akordiyon çalma,SS duymasın,sonra benden de akordiyon çalmamı ister!”dedi.İsmet,söze karıştı,”Dayımı çağırırsın!”deyince Mustafa Saatçı İsmet’e,”Ben dayınla konuşuyorum,bu çok önemli bir konu,büyükleri ilgilendiren bir konu,ergin olmayanlar bu tür konuşmalara karışmaz,dayın kızar sonra!”dedi.Mehmet Yücel,”Sen ne tasalanıyorsun Hafız,Hafız Burhan’dan bir gazel çekersin,olur biter,SS mest olur,akordiyon makardiyon aramaz!”Mustafa ona da,”Sen sus iskelet,iskeletler bu işlerden anlamaz!”diyerek tersledi.Ben de SS okulda olduğu sürelerde akordiyon çalmayacağımı söyledim.Bu kez de bana,”Sen onun olmadığı zamanı nasıl bileceksin?Gidip soracağımı söyleyince,”Olmaz!”dedi.”Oraya giremezsin,en iyisi çadırın deliğinden gözetle,o gidince akordiyonunu çal,o dönünce sus!”Bizi dinleyen arkadaşlar önce güldüler sonra da özellikle İdris Destan,”Yarın sabah çadırın  önüne otur,akşama dek akordiyon çal!”dedi.Bu kez başkaları söze karıştı,”Çoban Mehmet’în Kastamonu-Gölköy’den özel olarak getirttiği bağlamacılar,kızlara bağlama öğretecekmiş “ sözü ortaya atıldı.Şaka maka derken bu  ciddiye dönüştü:.Yapar mı yapar!”Yaparsa ne olur?”sorusu ortaya atıldı.Konuştukça sahileşti,ortaya atanlar da inanmış olacak,herkes bunun yapılmasına karşı tavır almaya yöneldi.Öyle ki  iftira önerenler bile çıktı.Kime iftira atılacaktı?Çoban Mehmet’e mi,kızlara mı?Söz döndü dolaştı Çoban Mehmet’in üstünde kaldı.Nasıl bir iftira olacaktı?Az sonra  Sefer Tunca,Arif Kalkan,Halil Bacutçu,Bekir Temuçin daha birkaç kişi”İftiraya ne gerek,biz bu adamı sevmedik,bu daha ilk günden belli oldu,öyleyse istemediğimizi apaçık belli edelim,ilgililer bunu duysun.Suç işlemeden görevlerimizi yapalım,öğretmenleriz bizim yanımızda olsun,öteki sınıflar da bize katılırsa Çoban Mehmet bunu anlar kendiliğinden gider!”Öyle yapmaya karar verildi.Mustafa Saatçı bu konuşmaları dinlememiş gibi sordu:”Şimdi ne oldu yani SS’ye gene bağlama öğretecek mi o veletler?”İsmet pusuda bekliyormuş,”Dayımın akordiyonuna razı olursan öğretmeyecekler,olmazsan orasını sen düşün!”Mustafa Saatçı,” Hepiniz bana düşman,küçük bir istekte bulundum,neler çıktı;vazgeçtim!”deyince birden sordular,”Neden vazgeçtin SS’den mi?”Mustafa Saatçı,”SS’den asla,konuşmaktan vazgeçtim,uykum geldi uyuyacağım!”Halil Basutçu son sözü söyledi:”Çok geç kalmıştın ama gene de  iyi ettin,yoksa bu tartışmalar sabaha dek sürecekti!””Susssssss, gelen varrrrrr!

 

13   Haziran 1941  Cuma….

 

Orhan uyandırdı:Guten Tag.Heute der Freitag Schulglocke lautet.Herr Schutzmann..”Guten Tag,nicht Schutzmann ,İch bin Diener….Gülüyoruz Sami Akıncı geçerken yanımızda durdu,düzeltme yaptı.Arkadaşlar hep kalktı.Hava oldukça sıcak.Çadır kapalı olunca öndeki kalın  halatları düğümlü gibi bir birine takılıyor.Ben de gerekeni yapıp kahvaltıya gittim.İçimde bir rahatlık var.Künk çalışmasını sevmemiştim,o işten kurtulduğum,İş haftasını geçirdiğim,mektupları yazacağım,bunlar benim için ivedi yapılacak işler.Yatakhaneye döndüm.Yapılacak pek de iş yokmuş.Bir iki arkadaş  yatağını dağınık bırakmış,onları topladım,numaralarını yazdım.Kepirde de böyle yapıyorduk.Nöbetçi öğretmen gelip sorarsa bu numaraları veriyorduk.Gerçi ben  nöbetlerimde böyle bir numara hiç vermedim ama,verenler oluyordu.Kağıtlarımı alıp en arkada bir yatağa oturdum.En kolayından başladım.Mustafa Ağabeye yazacaklarım en kolayı,ona olayları,dersleri,yaptıklarımızı,250 hanelik köyde 3 sınıflı okul oluşunu yazdım.2.Mektubum Kamber Amcama oldu.Ona da önce köyü,sonra yaptıklarımızı anlattım.Kamber Amcamın mektubumdan Okul Müdürümüze söz edeceğini düşünerek,Çoban Mehmet olayının azıcığını anlattım.Hasan Amcama ise akordiyon çalmaya devam ettiğimi;nota bulamadığım için işi biraz pratiğe döktüğümü, anlattım.Vahit Dedemin adresini bilmediğim için yazamadığımı ama onu hiç unutmadığımı ekledim.Güzel yeğenlerimin (İki kızı,Şetvan’la Elvan) gözlerinden amcamla yengemin ellerinden öperek mektubumu bitirdim.Muhittin Enişteme yazarken çok düşündüm.İsmet’in neler yazdığını bilmediğim için salt kendimi anlattım,İsmet’le iyi  anlaştığımızı,benim sözlerime İsmet’in saygı gösterdiğini,derslerini çalıştığını yazdım.Sıra babama geldi:Babamı üzmemek için her sözü ölçerek yazmaya çalıştım.Sağlığımın iyi olduğunu,burada günlerin iyi geçtiğini,büyüklerimizin söylediğine göre,burada fazla kalmayacağımızı anlattım.Ayrıca Sili Usta ile çalıştığımı,ondan çok bilgiler kazandığımı ekledim.Mektupları tamamlayınca çıkıp bahçede oturdum.Nahide Öğretmenle ablası,geldi gitti.Müzik Öğretmeni iki tanımadığım bayanla geldi,uzun süre okulda kaldı.Onların geliş gidişlerinden başka daha tanımadığım insanlar girip çıktılar.Şimdiye dek bilmediğim bir başka olay da burası şimdilerde köy okulundan çok,bizim okulun yönetim makamı,kızların,bayan  öğretmenlerin yatma yeri.Öğle akşam paydoslarında tenha gibi görünmesine karşın,bir çok insanın başvuru uğrağı.Bunu gel-git durumu görünce akordiyonu alıp rahatça çalmaktan çekindim.Çadıra girip gene  arkalarda bir alt ranzaya oturarak çalıştım.Olabildiğince az ses çıkardım.Çoban Mehmet duyarsa gelir belki  söz söyler diye düşünüyordum.Korktuğum başıma geldi:Bir kol  çadırın  kanadını kaldırdı,Bu güzel müzik nereden geliyor,kim bu usta müzikçi,diyerek biri içeri girdi,arkasına dönerek bir başkasını da “Gel bir dakika!” çağrısı yaptı.Beni görünce de “Kaçak değilsindir her halde diyerek,güldü. “Devam et!”dedi.Dondum kaldım,Çoban Mehmet karşımdaydı.Gel!” dediği de Mustafa Güneri Öğretmendi.Mustafa Güneri Öğretmen beni görünce telaşlandı,”Rahatsız mısın İbrahim?dedi.Nöbetçi olduğumu,temizliği yaptıktan sonra.. derken,”Eee,azıcık oturup çalman hakkın!”dedi.Rahatladım.Çoban Mehmet,”Notadan mı çalıyorsun?diye sordu.Notadan çalıştığımı anlattım.İkisi ne çok övücü, güzel sözler söyleyerek ayıldılar.Çadırdan çıkarken,Çoban Mehmet’in,Mustafa Güneri Öğretmene “ Biz kaçak ararken nasıl bir cevherle karşılaştık,gördün mü?dediğini duydum.Onlar gidince akordiyonu bıraktım,dışarı çıktım.Öyle rahatladım ki,ne yapacağımı da şaşırmış durumdaydım.Aklıma geldi,dersliğe uğradım.Çadır boştu.Reşat Tekinay öğretmenin dersi vardı:Herhalde kıra  gitmişler.Derslikte bir süre oturdum.Az sonra onlar geldi,nedense o an öğretmene görünmek istemedim;okul bahçesi geçtim.Gül’le karşılaştım.O gülümseyince durdurup çadırda akordiyon çalarken Müdür Beyin geldiğini söyledim.Önce telaşlanır gibi oldu,anlattıklarımı dinleyince hem şaşırdı hem de sevindi.”O adam öyle  yumuşak davrandı demek!”,gereğini duydu.İyimserliğim bir kat daha arttı.Gülüşerek ayrıldık.Ben,sonradan ayırdına vardım,bizimkiler Gül’le konuştuğumu görmüş,Yemekte hemen dile  dolandı.Mustafa Saatçı’ya “Gözün aydın,nöbetçi  SS’ye değil başkasına akordiyon çaldı,gördük!”dediler.İsmet sordu,anlattım.İsmet Gül üzerinde hiç durmadı ama Çoban Mehmet için,”Dayı bu  adamı bize yanlış tanıtıyorlar.Bu adam o kadar kötü biri  değil galiba!”dedi.Arkadaşların bir bölümü,bu sözleri biraz yadırgadılar.Ya da bakışlarından ben öyle bir anlam  çıkardım.

Öğle dinlenmesinde keman çalıştık.Behire Öğretmen benimle pek ilgilenmedi, bugün daha çok mandolincilerle cebelleşti..Mandolincileri  ikişer ikişer çalıştırdı.Çoğuna kızdı, payladı.Kızınca yüzü kızarıyor; kızarınca da o güzel yüzü genişlemiş gibi oluyor.Çaktırmadan hep onu izliyorum.Çok çabuk kızıyor,çok çabuk da  yumuşuyor.Behire  Öğretmenin anlattıklarını anlamakta zorluk çekiyorum:Kesin gibi konuşmuyor.Belki bu dersin özelliği bu,diyecek oluyorum..Ancak Adem Gürçağlayan Öğretmen yanlış-doğru kesin konuşurdu:Behire Öğretmen öyle değil:Şunu yap! diyor; ama sanki “Yapmasan da olur!”dercesine seslendirdiği için, insan kendini zorlamıyor.Oysa Adem Gürçağlayan Öğretmen yapacaksın deyip yaptırıyordu.O nedenle onun öğrettiği marşların,şarkıların notalarını hiç unutmadık,şarkıların kendileri bir yana notalarını şimdilerde bile ezberden okuyabiliyoruz.Bir arkadaşa si-do-mi-re-do-si-la..si –do-is-la-sol-fa-mi-re-la-sol-la-si…desem arkadaş Kır atınla geçiver şu dağlar inlesin efem,diyebiliyor.Ezber mezber dense de  bu bir çalışma,bir çaba sonucudur.

Arkadaşlar işbaşı yaptı,bizim grup yarın geleceği söylenen konuklar için  kurulan çadırları düzenliyormuş.(Orhan-Harun-Salih-Hasan-Recep)Ötekiler de yemekhaneye yeni  masalar,kanepeler eklemişler.20 kişilik,üç grup gelecekmiş.Biri Samsun’dan,Fikret  Madaralı Öğretmenin ilk çalıştığı,o anlata anlata bitiremediği ilden(Onun anlattıkları çoğunlukla Çukurbük Köyü ile ilgiliydi.)gelecekler.Onlarla konuşunca ilk soracağım,”İçinizde  Çukurbüklü var mı?”olacak.Öteki grupları tam bilmiyorum.Erzurum’la Isparta’dan gelen olursa çok sevineceğim.Erzurum’da ilkokul  4.5.sınıf öğretmenim Ahmet Korkut Öğretmenim, müdür.Isparta da ise hepimizin çok sevdiği Almanca-Resim  öğretmenimiz Ömer Uzgil Öğretmenimiz Müdür.Belki onlar da gelirler.Gelirlerse ne iyi olur.İçim içime sığmıyor.Çadıra girdim,çekinecek hiçbir  durum yok,çok  ses çıkarmamak üzere kollarım düşene dek tekrar tekrar tüm parçaları  çaldım.İzmir Marşı,Dağbaşı,İstiklal Marşı,Asker Marşı(Marşmilitary)Dumlupınar…Tuna Dalgaları,Carmen Silva,Volga Volga,Kafkas Dansı,Çardaş Früstin,Macar Dansı 5,La Komparsite,La Polama,Martılar,Çok Ağladım,Saz Semaisi,Mevlana peşrevi(yarım olarak)Türk Marşı(Radyoda çalınan kadarı),Rıza Tevfik zeybeği,Harmandalı,Kır At,Biz Kimleriz,Son Bahar,Manastır vb. Ayrıca anımsayabildiğim, ezberimdeki öteki okul şarkılarını  tekrar tekrar çaldım.İki omzumun da uyuştuğunu,boynumun tutulduğunu anlayınca bırakıp  dışarı çıktım.Mustafa Saatçı ile 2. sınıflardan Süleyman Gege,Rasim Dereli,Tevfik Uğurlu çeşmelerde çalışordu.Az sonra Nazmi Aybar Öğretmen geldi.Musluk ekleyeceklermiş.Nazmi Ağretmen bana,Ahmet Gökay’la mektuplaşıp mektuplaşmadığımı sordu.Ahmet Ağabeye çok yazmak istediğimi ama mektup atmanın çok zor olduğunu düşünerek yazamadığımı söyledim.”Ahmet de öyle tahmin ediyormuş,bana yazdı,senin onda 7,5 lira alacağın varmış,paranı ben vereceğim,istediğin zaman alabilirsin!”dedi.Sevindim,kitap aldığımızı,onlar için para gerekeceğini,o zaman  isteyebileceğimi söyledim.Param vardı ama,bunu unutmuştum:“Sağolsun Ahmet Ağabey,unutmamış.Edirne  -Karaağaç’a  ilk gittiğimde,paramı kayıtları yaparken Fikret Madaralı öğretmen,paramı sormuştu.Olan paramı söyleyince ”Senin paran fazla,senin mutemedin Ahmet Ağabey olsun,ben  daha az olanlara bakıyorum!”deyip beni Ahmet Ağabeye göndermişti.Ahmet Ağabey kalın bir deftere adımı yazdı.Bana göstererek,”Her zaman gelip bu defterden para durumunu öğrenebilirsin!”demişti.3 yıldır ben o deftere bir kez bile bakmadım.Ancak aldığım paraları  hep  kendim yazıp hesaplıyordum.Bu 7,5 lirayı nasıl unuttum? Sanırım,gideceğiz-kalacağız-gittik-gidiyoruz,derken unuttum.Sanırım Ahmet Ağabey de kendi işleri gereği o sıra ilgilenemedi.Sonradan görünce haber verdi.İyi oldu,bir yerine iki kitap alabilirim!”.

Bu günümün iyi geçtiğini düşünerek arkadaşları karşıladım.Herkes yarın gelecek konukları merak ediyor.Halil Basutçu,”Siz  dört tanesine  hoşgörüyle bakamazken 50-60 tanesiyle nasıl uzlaşacaksınız?diye sordu.Bence de öyle,sanırım bizim arkadaşlar onlara çok uzak duracaktır.Belki Erzurum’la Ispartalılara daha yakınlık duyulacaktır.Doğal olarak İzmirlilere.Oradan gelenler arasında benim arkadaşım Ziya  Fikri ya da ağabeyi Fevzi, olursa ben onları hiç yalnız bırakmayacağım.Onlar olmasa da İzmirliler,müdürümüz Nejat İdil’in öğrencileri,o nedenle de onlarla iyi anlaşacağız.Gelecekler,olacaklar diyerek yemeğe gittik.Yemekten sonra da genellikle konu bundan sonraki varsayımlar oldu.Öteki okullardan bizim aramıza gelenler oluyor;acaba biz de onların okullarına gidecek miyiz?Bu soruya  önce ben  olumsuz yanıt verdim.Çünkü bu gelenler buraya çalışmaya geliyor,inşaatta çalışacaklar.Biz gidince de kesinlikle oralarda  çalışacağız.Üç yıldır iyi öğretmenler yanında güzel işlere yönelmişken  yaptığım işleri değerlendiremeyecek insanlar yanında  bir kez daha hendek kazmak istemem.Ali Yılmaz Öğretmenle bile anlaşamıyoruz.İşi yaptıktan sonra beğeniyor ama,işe kalkışırken bir   beceri değerlendirmesi yapmaya gerek görmüyor.Örneğin Sili Usta öyle değil,”Sen şunu,sen bunu yap diyerek,beceriye önem veriyor.Ben böyle düşünüyorum ama arkadaşların çoğu bu tür düşüncelere  önem vermiyorlar.Onlar,”Gidelim,gezelim!”havası içinde konuşuyorlar.Kepirtepe’deyken göçeceğimiz söylenince uzun uzun tartışmıştık.Gideceğimiz yerde bize rahat bir yer hazırlanmamıştır,gidince zorluk çekeğiz!”diyenler olunca çoğunluk,”Nerden biliyorsun?”deyip üstüne yürüyordu.Hele Ankara adı çıkınca Ankara içini hayal edenlerin  üzülecek tavırları vardı.”Ankara içinde gezecekler,anneleri,babaları gelecek,onlara Ankara’yı gezdireceklerdi.Şimdi bunları söylesen hiç birisi,”Ben böyle düşünmüş,böyle söylemiştim!” demez.Bunları düşünerek yattım.Yatakhane nöbetim iyi geçti.

 

14   Haziran1941 Cumartesi….

 

Birileri,”Öğleye dek çalışma öğleden sonra çalışma yok,karar,çalışmıyoruz arkadaşlar!”Ahmet Güner’in sesi duyuldu,”Akşam,çalışmak için başka yerlere gidiyordunuz,bugün kendi okulunuzda çalışmaktan kaçıyorsunuz!”dedi.Ali Önol yanıtladı:”Kaçmıyoruz,öğleden sonra banyo,temizlik yapacağız!”Kahvaltıdan sonra bizim marangozluk grubumuz topluca su deposuna gittik.Beton kalıplarını yaptık.Mustafa Güneri Öğretmen geldi,konuştuklarımızı duymuş gibi,öğleye dek bitirirseniz,öğleden sonra dinlenirsiniz!”dedi.Biz zaten daha önce Ali Yılmaz Öğretmenle bitirmeye karar vermiştik.Kararımız gereği bitirecektik.Böylesi daha iyi oldu,öğleden sonra  izini almış olduk.Ali Yılmaz Öğretmen de  bizim gibi çalışmaya başladı,arada Salih Baydemir’e takılıyor:Bir çiviye on çekiç vurmak ustalık değil, savurganlıktır,güç savurganlığı deyip yumuşak tahtalara iki üç vuruşta çivileri çaktığını söylüyor.Yusuf Asıl sözünü esirgemeden.”Öğretmenim biz marangozluğu çivi çakmak olarak anlamıyoruz,aksine bu güne değin pek çivi de çakmadık.Biz,geçme,yapıştırma,cila işlerinde çalıştık.Biz çakma işlerini yeni başlayan kardeşlerimize bırakıyoruz!”dedi.Ali, Yılmaz Öğretmenden sert bir yanıt beklerken hiç de öyle olmadı,Ali Yılmaz Öğretmen,”Haklısın  abi, ama bazen bunu da yapacaksın;çivi çakmak için adam arayacak değilsin ya!“diyerek sıralanan tahtaları hızla  çakmayı sürdürdü.Ali Yılmaz Öğretmeni bugün kızdıramadık.İşin ilginci kim ne söylerse  ya “Peki abi,ya da  abi,o dediğin öylemi yoksa böyle mi?”diye soruyor.Hiç durmamacasına çalışıp bitirdik.Bayrak törenine de yetiştik.Arkadaşlar sıraya girmişti.İstiklal Marşı söylenip bayrak çekilince Hidayet Öğretmen bizim adımıza, gelen konuklara: “Hoş geldiniz!”dedi.Ayırdında değiliz,Samsun-Ladik’ten 20 öğrencilik  ilk grup gelmiş.Öğretmen konuşurken o tarafa bakınca biz de bakıp göz ucuyla gördük.Hidayet öğretmenden sonra öğrencilerinin başında gelen Okul Müdürü konuşmak için çıktı.Selçuk Korol öğretmenin  konuşmasını andıran bir sesle aramıza katıldıkları için duydukları sevinci belirterek söze başladı.Önce Samsun’u daha sonra da okullarını anlattı.Dostluk,arkadaşlık üzerine çok güzel sözler söyledi.Bu arada  adını  da öğrendik:Nurettin Biriz.Biriz soyadının çağrıştırdığı anlam üzerinde durdu,bundan sonra her söylediğini birlik beraberlik,arkadaşlık üzerine getirerek, arkadaşlığın,insan olmanın ilk koşulu olduğunu, özellikle okul arkadaşlıklarının,giderek okullar arasında kurulacak sıcak ilişkilerin yurt sevgisini de arttıracağını belirtti.O denli güzel konuş ki,sözünü bitirince şimdiye dek kimseye  yapmadığımız belki de bir örneğini vbizim de görmediğimiz ölçüde alkışladık.Nurettin Biriz. adı.tüm öğrencilerin dilinde  gezdi,tören alanını doldurdu..Büyük bir çoğunluk da “Müdür dediğin böyle olur!”diyerek yemeğe gittik.Nurettin Biriz yemekte Hidayet Gülen’le Mustafa Güneri Öğretmenler arasında oturdu.Yemek süresince  arkadaşlar bir yandan onlara baktı.”Bizim Çoban Mehmet nerede?” diyenler oldu.Müdür Nurettin Biriz,Ladik’den gelen öğrencileri daha görmeden bize sevdirdi.İşin ilginci,kendi okulunda yaptığı herhangi bir işten de söz etmedi.İşten,başarıdan,emekten,alın terinden,bilgiden,ilerlemekten söz etti ama bunların bireysel çabalarla olabileceğini, elbirliği ederek de  kat kat arttırılacağını anlayabileceğimiz sözlerle anlattı.Hiç aklımdan geçirmediğim bir olaya bu kez ben de katıldım.Yemekten sonra gelen konuklara “Hoş geldin!” demeye gittik.Onlar yerleşme telaşındaydılar,fazla kalmadık ama,geldiğimize  sevindiklerini gördük.Fikret Madaralı Öğretmenden,Samsun’dan Çukurbük köyünden söz ederek ayrıldık.İki sözden biri Müdür Nurettin  Biriz oldu.

Müzik çalışmasına katıldıktan sonra demiryolu yakınındaki söğütlüğe yıkanmaya gitmek üzere anlaşıp dağıldık.Behire Öğretmen bu kez  önce beni çağırdı,kemanın akordunu yaptı,  telleri  tekrar tekrar kontrol etti,tüm tellerde yayı atlatarak gezdirdi.Sonra kemanı bana verdi,karşı köşeyi gösterdi ”Orada birinci parmağını bas,sen sesleri biliyorsun,açık telle bastığın sesin uygunluğunu  ayırt etmeye çalış!”dedi.Keman metodunun ilk sayfasında bu söyledikleri var,biliyorum,açıp çalışmaya başladım.Benden başka daha dört kemancı var  öğretmen bir süre onlarla çalıştı.Bir tanesi oldukça ileri,ara ara daha önce çalıştığından oldukça  ustalaşmış.Buna karşın öğretmen onunla birden daha çok uğraşıyor.Yay tutmasından,çenesini  kemana dayamasına dek yeni baştan alıştırmaya çalışıyor.Çalışmamız bitince,arkadaşlarla su kanalı yanından dereye indik.Öteki sınıfların bir bölümü başlanacak inşaat  yerlerinde çalışıyor.Yıkandığımız yerin herkesçe bilinmesini istemediğimizden, biraz aşağılara gidip  dere içinden geri dönüyoruz.Burada da Nurettin Biriz bizim konumuz oldu.Adamın nasıl bir yüzü var?Dışarıda görsek tanıyabilecek miyiz?Kendi müdürümüz Nejat İdil’le yeni müdür Çoban Mehmet’le karşılaştırıyoruz.Söylediği sözlerin aklımızda kalanlarını anımsatıp demek istediklerini tartışıyoruz.En çok  merak konumuz ise acaba Nurettin Biriz,kızdığı zaman öğrencilere gerçekten haklı,adaletli davranıyor mu?Bizim  müdürümüz Nejat İdil gibi sözünde duruyor mu?Yoksa o da,Çoban Mehmet gibi”Çallının eşek bağladığı ağaçları kestiriyor mu?Bunları konuşurken on kadar Köy Enstitüsü’ünden öğrenci geleceği,hepsinin müdürleri gelirse on kadar müdürü tanıyacağımızı,konuşup sevindik.Ömer Uzgil Öğretmenimizi andık.Islanmış olan giysilerimizi kurutunca  geç vakitler okula döndük.Derslikte geçen hafta ders yapanların bizden farklı ne yaptıklarını öğrenmek istedim.Hiç kimse farklı bir deş demedi.Reşat Takinay Öğretmen sevgilisi Rurefşan’ı anlatmış,Selçuk Öğretmen Ankara dolaylarındaki bitkileri,canlıları anlatmış.Türkçe-matematik dersleri gene boş geçmiş.Bu hafta yapılacakları da  öğrenmişler:Hasanoğlan köyünün tarihi ile gelir durumları incelenecekmiş.Ben sormasam onu da söylemeyeceklerdi,”Programda  müzik dersi de var!”deyince,müzik öğretmeninin geldiğini,gam yaptırdığını,”aaaaa,aaaa”diye bağırdıklarını söylediler.Tamam,demek bu hafta biz de aaaa aaaa  diye bağıracağız.”Öyleyse biz bu hafta Orhan’la sıkı bir Almanca çalışması yapabiliriz!”Sami Akıncı,on bir arkadaşın  kitap parası verdiğini,yazılı  yedi kitabın bulunduğunu,iki yazarın da bizim yazdığımız kitaplar yerine aynı yazarın başka kitabı alındığını açıkladı.Emil Zola,Hakikat yerine Germınal,Charles Dickens,İki Şehrin Hikayesi…İsmet,Stendahl’ın Kırmızı ve Siyah’ını,ben de İki Şehrin Hikayesi ile Germınal’ı aldım.Ben, ya da İsmet’le biz,ikimiz sıramızı savuyoruz. Bu kitapları okuduktan sonra isteyenlere vereceğiz..Bundan böyle bu tür girişimlere gene de katılacağız.Arkadaşların çoğu işlerde çok yorulduklarını,havaların sıcak olması nedeniyle de gündüzleri okuyamayacaklarını öne sürüp,kitap girişimini durdurdular.”Okul yönetimi okumamızı istese kitaplık kurar!” gibi sözler söylediler.Azınlıkta kaldığımız için,aldıklarımızla yetinip sustuk.Gene de Sami Akıncı,isteyenlere kitap getirtebileceğini söyleyerek bir umut kapısı açtı.Kalan dört kitabın birini Sami Akıncı kendisi, birini Hasan Üner,birini Recep Kocaman,birini Hüseyin Orhan,birini de İbrahim Ertur almış.Bir rastlantı dördü de okuduğum kitaplar:İzlanda Balıkçısı,Maske,Penguenler Adası,Hacı Murat…Hepsi güzel.Özellikle Maske öykü kitabı olduğundan her zaman okunabilir.Bir süre “Okudum!”dediğim kitapları düşündüm.Hacı Murat kitabından  bende ne kalmış?Yazarının Lev Tolstoy oluşuyla anlattığı insanlar özellikle kahramanı Hacı Murat’la Kafkas yöresinin  değişik  yaşam anlatılarından başka anımsadığım pek bir şey yok.İzlanda Balıkçısı için de fazla bir şey anımsamıyorum.Adını bile doğru okuyamadığım güzel kız Goud’la sevgilisi Yann bir de genç Sylvestre.Yaşamları balıkçılıkla   geçen fakir ama gayretli insanlar.Gece gündüz demeden  denizlerde dolaşan,denizle  mevsimlerin koşullarına göre yaşayan insanlar.Bir de Fransa ile İzlanda arasındaki okyanusu  karış karış öğrenmiş insanlar.Bunların arasındaki ilişkiler benzer insanlar gibi  bir birine benzer olduğundan aralarından birini seçip de  anlatacak ölçüde belleğimde derin bir iz kalmadı.Tek unutulmaz üzücü olay ya da ibret alınacak örnek Goud’un varlıklı oluşu nedeniyle Yann’ın onunla evlenmemesi.Ta ki  sonraları Goud’un yoksullaşıp bedenen çalışmaya başlayınca Yann’ın Goud’a yaklaşması,ancak bu kez de kötü şansın aralarına girip onların kavuşmalarını önlemesi gibi acı bir  sonuçla  kitap  belleklerde de son buluyor.Penguenler Adası da benzer bir durumda:Yarılara dek ilgi çekici olaylar,olumlu gelişmeler giderek geriye döş yapmaya başlıyor,sonunda gene  sevimsiz başa dönülüyor.İnsana iyimserlik  aşılayan olumlu girişimlerin  sürmemesi okuyanı zaten  üzüyor,isteksiz bir okuma  evresine giriliyor.Giderek başarısızlıkların  ardı ardına gelmesi bellekte pek iz bırakmadığından  çabucak unutuluyor.Sanırım öykülerin kolay anımsanmaları,hem kısa oluşlarından hem de  tek olayı etkileyici bir biçemde anlatılışından ileri gelmektedir.Örneğin Maske kitabındaki Maske öyküsünün,yeri,kimler arasında geçtiği unutulsa bile bir maskeli yüzün gizliliği ile açıldıktan sonra yapacağı etki  tüm insanlarda az çok bir merak konusudur.Bu bağlamda anlatılan bir olay ilgi çekeceği için bellekte kolay kolay  silinmeyecek bir iz bıraktığından,uzun süre anımsanacaktır.Kitaptaki otuza yakın öykünün adlarını bile anımsamak oldukça zor olmakla birlikte olayların çoğu kolay unutulmuyor.Örneğin bir gayretkeş çavuşun  yaptıkları,Muharrir,Fazla İnsanlar,Mustantik Bahis,Ayna,Duvar öyküleri de böyle,Salt olayla ilgili sunumla sınırlı olduğu için biraz zorlanınca  bilince çıkıyor.Oysa romanlarda olaylar uzun zamana, daha geniş mekana,üstelik daha çok  kişiye yaslandığından   bellek kolay bir  ayrışma yapamamaktadır.Ben düşünürken konuşmalar kesildi.Alt kattan  horultular gelmeye başladı.Söyleyince sinirleniyor,asla kabul etmiyor  ama Kadir Pekgöz   küçümsenmeyecek ölçüde horluyor.Halil Basutçu da arada bir Kadir’e katılıyor.Erken uyuduğum için ben pek etkilenmiyorum ama duyanlar için oldukça rahatsız edici bir durum.O öyle zor soludukça ben  onun adına rahatsız oluyorum.Bir süre kaygılandım:Acaba ben de horluyorum mu?Ablamla aynı odada yattığım oldu.Babamla yakın zamana kadar aynı odada yattım.Horlama üstüne onlardan bir  uyarı almadım.Var da onlar mı söylemedi;yok olduğum için mi söz konu olmadı?Kendi kendime dert ettim,uykum açıldı.Şiir okumaya başladım.Han Duvarları bölük börçük  sürmesi bir yana  dizeler yer değiştiriyor,tekrarlar rahatsız edici durumda.Gemiciler tamam,Suvariler tökezleyerek bitti.Takıntısız  olarak Röslein kalmış,ona sevindim.Röslein’ı Röslein’e bir gün okyacağım:Röslein,Röslein,Röslein rot;Röslein auf der Heiden…Sah ein Knap’ein Röslein stehn,-Röslein auf der Heiden,War so jüng und mogenschön,lief er schnell,es nah zu e-sehn,sah’  mit vielen Freuden.  Röslein Röslein Röslein rot,Röslein  auf der Heiden…..Röslein  sprach:”İch steche dich,dass du ewig denkst an mich,und ich  wills nihct leiden”……..Orhan,uyandı sandım,tam söz söyleyecektim,öbür tarafına döndü,derin derin solumaya başladı.Çok geç olduğunu anladım,ters yöne dönüp gözlerimi kapadım.Köyde böyle uykum açılıyor muydu?diye düşündüm. Bir kez olmuştu, ablamların köpekleri havlamıştı.Kalkıp onlara gittim.Olağanüstü bir durum olmadığını görünce geri döndüm.Çaldaris lakaplı. Hüseyin Çavdar’ın evi arkasını dönerken önümden hızla bir karaltı geçti.Bir an korkuya kapıldım ama çabuk toparlandım.Karaltı önümdeki yoldan çok hızlı uzaklaştı.Zorunlu olarak karaltının arkasından yürüdüm..Yürüdükçe, önümde  hiçbir nesne olmadığını anladım.Eve gidince yatar yatmaz uyuduğumu hiç unutmuyorum:Sanırım korkun un etkisi oldu..

 

15  Haziran  1941  Pazar…

 

”Biriz beraberiz, her zaman böyle olacağız!”sözleri arasında uyandım. Orhan daha önce kalkmış,dışardan geldi.Samsun-Ladik konukları çoktan kalkmış,topluca geziyorlarmış.Okul bahçesine gelmişler.Arkadaşlar duyunca  dışarı çıktılar.Konuklarla konuşanlar oldu.Ben,hemen sokulmaya gerek görmedim,zaman içinde elbette konuşacağız.Su kaynağına gitmek için sözleşenler oldu;onlara da katılmadım;bugün kitap okumak niyetindeyim.İsmet şimdilerde okumak istemiyormuş:Böylece  elimde okunacak üç kitabım var,bunları okuyacağım.Germinal,Kırmızı ve Siyah,İki Şehrin Hikayesi.Hangisinden başlama kararı vermek için duraksıyorum.En iyisi,(İsmet’e güven  olmaz,sıkıldım,dayı benim kitabımı ver,diyebilir)  önce Kırmızı ve Siyah’ı okumak.Ne ilginç,benzer adda bir kitap okumuştum,Mai ve Siyah(Mavi ve Siyah) Halit Ziya Uşaklıgil’in İstanbul’da yaşamın zorluğundan  bıkan,mutluluğu Anadolu’da aramaya çıkan  Ahmet Cemil’in  öyküsü..Kitabın adı, İstanbul’dan ayrıldığı gece,İstanbul’a son kez bakarken kentle denizin görüntüsünden etkilenen Ahmet Cemil’in duygusal benzetmesin almıştı.Bakalım bu kitapta renkler  romana neden başlık olmuş?Derslik çadırımızda kimseler yoktu,kapısına yakın bir yere oturup okumaya başladım.Başlangıçta  kısa bilgiler verildi,onları önce toparlayamadım.Sonra sonra  belirli kişiler ortaya çıkmaya başladı.Fransa’da küçük bir kent:Belediye başkanından söz edilmese neredeyse bizim köyü andıran bir yer, diyecektim.Ancak,doktordan,papazdan söz edilmesi oldukça değişik bir yöre ile karşı karşıya  kaldığımımı çabuk anladım..Kitapta önce o anlatılmamakla birlikte ben onu daha önemsediğim için öne alıyorum,benim yaşlarımda bir delikanlı var,Julien,Jülien Sorel.Okumamış,sert yaratışlı bir babanın çocuğu.Baba Sorel, fakirlikten  çok çekmiş,yaşamı ancak parasal kazanımlarla sürdürebileceğine inanmış bir kişi:Julien’den büyük oğulları var.Bunlara da  oldukça haşin davranmakta,onlara göz açtırmadan çalıştırmaktadır.Julien,okula gitmemiş ama kiliseye gidip gelirken,olanak buldukça  okuma bilenlerden yararlanarak okur-yazar durumuna gelmiş,özellikle de okumaya karar vermiş bir gençtir.Ağır beden işlerinden   kaçamak yapmakla birlikte okumaya tutku ölçüsünde  bağlıdır.Latince öğrenmiştir.Herkesçe bilinen Latince kitaplarını o ezber okumktadır.Bu becerili yanıyla yakın çevresinde olumlu bir etki bırakmıştır.Bedence zayıftır ama,derli toplu bir görünümü vardır;,insanlarla  ilişkilerinde ölçülüdür.Buna karşın baba  Sorel, Julien’e  haşin davranır,onu,yaşına başına bakmadan pat küt döver,adam olmayacağını bağıra çağıra yüzüne vurur.Baba böyle davranınca ağabeyler de benzer tavırlarla Julien’i ezerler.Çevrede bir başka önemli kişi belediye başkanıdır.Eski bir askerdir, çalışkandır, tutumludur.Daha çok kazanmak için elinden geleni yapar.Tutucu olduğu ölçüde cimridir ama,kazın geleceği yerden tavuğu esirgemeyecek derecede  sözde  alışverişçi görünür.Gönlü-gözü doymaz bir alımcıdır.Beldeye de yararlı olmakta,halka kendini  öyle tanıtmaya özen gösterir.Evlidir,varsıllığı,dışa dönük  tavırlarıyla albenili olduğundan güzel bir bayanla evlenmiştir.Eşi,Belediye başkanına yakışır tavırlar içinde çevresindekileri etkiler,saygınlığı ile  ilgi toplamaktadır.30 yaşlarındadır,en büyüğü 12  yaşında olmak üzere üç çocuk annesidir.Kocasıyla uyumlu olmakla birlikte  duygusal olarak ya da  kitapların yansıttığı boyutlarda ona aşık değildir.Aşık olmak istemiştir ama bunu başaramamıştır.Çünkü bunun salt kendi isteğiyle olamayacağını,karşısındakinin de çaba göstermesi gerektiğine inanmıştır.Öteki kişileri geride bırakarak öne çıkan bu üç kişi, bir olay sonunda bir üçlü düğüm oluşturup roman örgüsünün  büyük bölümünü oluşturacaktır.Bu örgünün ilk düğümleri,belediye başkanının bir kurnazlık numarasıyla başlar.Belde de çocuklu aileler,çocuklarına eğitici tutmaktadırlar.Bu bir yarış durumuna sokulmuştur.Kimin eğiticisi daha bilgili,daha iyi eğitir,hatta daha  alımlı-çalımlı gibi değerlerle  ölçülmektedir.M.de Renal,bu bakımdan iyi bir seçim yapmış durumdadır.Sorel ailesinin(Onlara göre)haylaz  çocuğu Julien,hem genç,hem yakışıklı hem de Latince bilmektedir.Üstelik, kilise ölçülerine göre yetişmeye istekli biridir.Henüz 18 yaşlarındadır.Ancak,halk takımındandır,hem de   yoksul takımındandır.M.de Renal, Julien’i babasına  önemli bir para karşılığında alır.Aldığı gün daha Julien’i kendi ailesine uygun giysilerle donatır.Amacı ,dosta düşmana karşı iyi bir  eğitici  bulduğunu  ivedi olarak duyurmaktır.Bayan de Renal,olaya önce  duyarsız gibidir.Ancak Julien yeni giysileri içinde olağanüstü bir görünümdedir.Henüz çocuk denecek tavırlar içindedir.Bayan de Renal böyle düşünmektedir:”Büyük oğlum 12 yaşında,Jülien 18 !”deyip karşılaştırmalar yapsa da,içinden bir ses onun duygularını istemediği bir yöne çağırmaktadır. Bu sesi, olabildiğince  duymamaya çalışır. M.de Renal kendi havasındadır:Julien’i aldığna  sevinmesi bir yana onu başkalarının kandırıp kaçırmasından kuşkulanıp,anlaştıkları aylıklarını arttırır.Çocuklar da Julien’i çok sevmiştir.Julien,zorluklar içinde bir çocukluk geçirmiş olmasına karşın,yaşamında büyük başarılar  kazanmayı düşleyen,düşlediği ölçüde buna inanmış durumdadır.Düzenli bir öğrenim görmemesine karşın,okuduklarından yararlanmış durumdadır.Sayılı-sınırlı okuduğu kitaplardan modeller seçmiş onların başarılarına özenip kendine bir yol aramaya kalkışmış durumdadır.Örneğin Napolyon Bonapart’ın genç yaşındaki başarıları Julien için bir  örnektir.Gene gene bunları okur,bunları anımsayarak kendini buna göre ölçüp tetikler.Bu duygusal durumu onu oldukça atak yapmıştır.Bu durumu, Julien’e girdiği topluluk içinde etkin bir görünüm kazandırır.Konuşur,tartışır,ataktır,inattır.Bu özellikleri nedeniyle,okumamış,dar düşünceli insanları  kolay etkiler bir bakıma da rahatça  sindirir.Öte yandan papaz adayı oluşu onu,insanlarla ilişkilerini sabırla sürdürmeye zorlamaktadır.Okuduğu kitaplar, aynı zamanda o günlerin Fransız toplumundaki  değerlerini  içerdiğinden,güncel olaylara katılımlarında bunlardan yararlanmayı ustaca başarır.İlişki kurduğu sınırlı insandan onların özelliklerine göre ders almaktadır.Julien,çocuklarla çok kolay anlaşmıştır.Çocukların Julien’i sevmesi, Bayan de Renal için bir ölçüdür.Çocukları sevdiğine göre bir anne olarak o da Juien’i sevecektir.Böyle düşünür ama burada kalamaz;günden güne başka yönden de etkilenir.Kendinden bile saklamaya çalıştığı duygusal bir  ikilem içindedir.Julien’le sık sık konuşur.Julien de Napolyon Bonapart’ın kadınları etkileyen sözlerini anımsayıp arada kullanmaktadır.Bayan de Renal,kuzeni aynı zamanda  Manastır dönemi arkadaşı olan  Madam Derville’i  çağırır.İki arkadaş  uzun aralıktan sonra buluşup özlem giderirler.Madam Derville,bayan de Renal’e göre daha  açık, toplumsal değerlere  daha  yatkın biridir.Gelir gelmez, kuzeninin eskiye göre daha neşeli olduğunu anlar ama nedeni üzerinde durmaz.İki kuzen sık sık aralarına Julien’i de alıp bahçde otururlar,konuşurlar.Julien ikisini de etkiler..Madam Derville’in Julien’e yaklaşımlarından da cesaret alan Bayan  Renal, Julien’in kendini sevdiğini çoktan anladığı halde uzak durmasına karşın giderek bu yaklaşımı kolaylaştırır.Julien, Madam Derville’in yanında Bayan de Renal’in elini alıp okşamıştır.Bu, uzun süredir içten içe  gelişen aşkın ilk gün yüzüne çıkması olur.Konuşmalardan,iç çekişlerinden,sitemlerden anlaşılacağı üzere Madam Derville’de Julien’e aşık olmuştur.İşin bir başka yanı da ev işlerini yapan genç kız Elisa,Julien’ sırıl sıklam aşıktır.Julien bunlardan hep haberlidr ama onun gönlü bayan  Renal’dedir.Madam Derville bir bahaneyle ayrılıp ghider.O gidince bayan Renal daha da  ileri giderek,Julien’i odasına alır.Önce Julien’in diretişiyle başlayan buluşmalar sonra sonra karşılıklı isteklerle sıklaştır.Önceleri çekingen davranan Bayan Renal,giderek artan isteklerini dizginleyemez duruma girmiştir.Elinde olmayan bir itiyle sonunda kendisi Julien’in odasına gitmeye başlar.Bu arada Elisa durumu öğrenir,olay çıkarıp ayrılır.Tüm bu karmaşık, karmaşık olduğu ölçüde  ortaya dökülmüş aşk işlerinden M.de Renal habersizdir.Ona yansıyan Elisa işi, sınırlı söylemler içinde,M.de Renal’in  parasal,biraz da  yönetim gücüyle atlatılır.Julien için  bir seçim yapma zamanı gelmiş belki de geçmek üzeredir.İlerlemek,makamlara tırmanmak,daha büyük aşklar yaşamak isteği yok olmuştur,Bayan de Renal onun  tüm  geleceğini durdurmuştur.Kendisinin geleceği önemli bir çok öneriyi sayısız olanağı  geri çevirir.Bayan Renal’le olmak yaşamının tek amacı olmuştur.Çevrede ayyuka çıkan sözde gizli aşk,imzasız mektuplarla M.de Renal’e duyurulur..Olayları hep kazanç açısından değerlendirip,sonunda kazançlı çıkan M.de Renal,büyük bir sarsıntı geçirmekle birlikte gene işi hesap kitaba vurup en  zararsız  bir yöntemle  işin içinden çıkma  yolunu seçer.Bayan Renal,hem kocasından dolaylı olarak çocuklarından ayrılmamak,hem de Julien’le ilişkisini sürdürmek istemekte.Julien ise  Bayan Renal’i kaybetmek istememektedir.M.de Renal il karısı,12 yıl önce evlenmişlerdi.12  yıl sakin bir yaşam sürdürmüşlerdi.Her zaman olduğu gibi gene gittikleri  bir parkta,2.oğlu duvara tırmanınca düşmesinden korkan Bayan Renal’ın heyecanla bağırması üzerine çocuğun duvardan inmesi üzerine  M.de Renal, konuyu değiştirip:”Şu kerestecinin oğlunu çocukların eğitimi için eve alacağım!”demesiyle  başlayan Julien Sorel, ilişkisi, Bayan Renal’in yatağını paylaşmasını aşmış,sevilen üç çocuğa karşın karı-koca  ayrılma noktasına gelmiştir.

Kitabın  1/3’ünü okudum.Bir  engel çıkmazsa yarın da okuyacağım.Yemekte herkes yaptığı işlerden,ya da gördüğü yerlerden söz ediyor.Dinliyorum;ben ne yer gördüm ne de  birileriyle konuştum.Okuduğum kitabı anlatmak istesem anlatamam.Ancak okuduğum kitap,daha önce okuduğum kitaplardan oldukça farklı.Bu fark,hangi özelliğinden ileri geliyor tam anlamış değilim:Güzel mi,güzel!”Anlatılan yerler bildiğim yerlere benzemiyor.İnsanların kimileri bizim insanlarımıza benziyorsa da kimileri çok değişik.Julien’in çocukluğunu bir yanını kendi çocukluğuma benzettim.Kardeşlerin en küçüğü,tıpkı benim gibi.Ancak Julien onlardan durmadan dayak yiyor.Bunu anlayamadım.18 yaşına girmiş bir delikanlı kendini nasıl dövdürür?Sık sık  azarlamaları bir yana, babası  da Julien’i kanlar içinde bırakıncaya dek dövüyor.Oysa benim babam bana vurmak şöyle dursun, parmağıyla dokunmamıştır.Böylece aramızda benzerlikten söz ettiğim Julien’le benzerliğimiz;yaşımız,okuma isteğimiz buna karşın uzun süre okuma olanağı bulamayışımız dışında örtüşen bir tarafımız yok gibi.Buna bir de  büyük kentlerden uzak kırsal kesimde büyümemiz katılabilir.En belirgin benzerlik bence çok istememize karşın  düzenli bir okuma olanağına kavuşamamamız gösterilebilir.17,18 yaşımıza geldiğimizde bunu bulur gibiyiz,ben  şimdi bulduğumu sanıyorum.Julien de bulduğunu sandı ama galiba gönlü onu o büyük isteği yolunda gitmesini çelmelemeye çalışıyor.Ne rastlantı,Julien’le bir benzerliğimiz de bu konuda var.Onun bayan Renal’i gibi benim de bir E ablam  olmuştu.E abla ,küçük ablamın yakın arkadaşıydı.Onlar çok sık görüşürlerdi.Ben ablamlarda kaldığım  günler,E abla ile  konuşuyorduk. Bayan Renal ile konuşurken Julien’in aklından geçenler benimde aklımdan geçiyordu.Geçmese bile  E abla kesinlikle keçmesi için elinden geleni yapıyordu.Bu kitabı okurken bir süre onu düşündüm:Ne benzerlik!E ablanın henüz küçük bebeği vardı.Bebekten söz edilse,bebek bakmanın zorluğu üzerine başlayan konuşmalar,hemen bebek öncesi olaylara yamandırılıp,benim bu konuda düşüncelerime dönüşüyordu.Kendimi savunma gereğini duyduğum zamanlar oldu.Ancak,içimden bir ses,son bir şans olarak önüme çıkan okuma olanağımı düşünerek E ablanın  sözsel  saldırıları karşısında yenilgiye boyun eğerek kurtuluşu yeğledim.Bu kitabı okuyup Julien’in  durumunu görünce doğru yaptığımı daha iyi anladım.Bakalım bundan sonra Julien ne yapacak?Öğleden sonra  tren yoluna indik.Kimimiz Lalabel kimimiz de Lalahan tarafına gitmeyi önerdi.Lalahan değil de  o tarafa gitmeye karar verdik.Görünüşte düz,çayırlık gibi izlenimi, veriyorsa da o düzlüklerin zor geçilen çukurluklar gizlediğini  gezerek öğrendik.Uzaktan dümdüz  sanılmasına karşın inişli çıkışlı.Bir süre yürüdük.Lalahan yakın gibi görünmekle birlikte oldukça uzak  olduğunu anladık.Dere gibi görülen çukurluk geniş bir alan kaplıyor.Bir tern yolu boyunda yürürken bir Kayseri-Sivas treni geçti.Tren Lalabel yokuşuna tırmanırken atlayanlar oldu.Biz onları önce kaçak sandık.Ellerinde  torbalarıyla bize doğru gelince durumu anladık.Yolcular hep Hasanoğlan köylüleri:Lalabel yerine daha yakın yerden inmeyi yeğlemişler,tren yokuşta  çok ağırlaşınca tren sorumluları da inmelerine göz yumuyormuş.Arkadaşlarda bir sevinç:”Biz de Ankara’dan dönünce atlarız!”Gülüşerek yeni okul alanından köye döndük.Dört bina yeri  düzeltilmiş.Su yolundan dereye indik Künkler kapatılıyor.Bayrak törenine yetiştik.Samsun Ladik konukları bizim sınıfın yanına dizildi..Behire Öğretmen azarlar gibi konuşarak bir kaç kez girişi tekrarlattıktan sonra marş söyletti.Bence hiç güzel söylenmedi.Samsun-Ladik  müdürü öğrencilerini topluca alıp çadırlarına götürdü.Derslikte yemek  zilini beklerken bir gürültü oldu:Bizim  öğrenciler toplanmış birilerini alkışladılar.Çıkıp baktık;yeni bir grup gelmiş:Kayseri-Pazarören.Bu grup oldukça uzun boylu,esmer tenli.Bir kaç tanesi benim boyumda.Yemekte gözler onlardaydı.Onlar oldukça neşeli göründüler.”Bu okulun öğrencileri hem  iri hem de neşeli,diyecek oldum.Arkadaşlar bunu daha önce düşünüp konuşmuş olacaklar birden:”Onlar seçilip gelmiştir’”dediler.Dersliğe döndüğümüzde konumuz,önce Kayseri,sonra da Pazarören oldu.Kayseri İli üzerine hemen hemen hiç birimizin bilgisi yokmuş.Belleklerimizi yokladık,önemli bir bilgi ortaya çıkmadı.Pazarören adı, bileşik söz ilgimizi çekti:Pazar,bildiğimiz Pazar,haftalık toplu alım-satım yapılışı,haftanın tatil günü,ören, örücü,”Haftanın örücüsü!”diyen oldu,kahkahalarla güldük.Pazarören sözü giderek  tartışmalı bir dilbilgisi dersine dönüştü.Pazarören’le Kırklareli Tekirdağ,Çanakkale,Gelibolu ,Babaeski,Lüleburgaz ,Kepirtepe sözleri yan yana kondu.İsmet Yanar,Bekir Temuçin, Recep Kocaman,Mehmet Yücel,sözcüklerin benzerlikleri ayrılıkları üstünde uzun uzun tartıştılar.Bir bakıma iyi oldu,çoktandır Türkçe dersi gündeme gelmemişti.”Çoban Mehmet derse gelirse bunları sorar,mahcup oluruz,bildiklerimizi bir birimize anımsatalım !”deyip her akşam bir konu üzerinde durma kararı alındı.Arkadaşlar bağıra çağıra konuşurken ben hep Kayseri’yi düşündüm..Yurdumuzda 63 ilimiz olduğunu biliyordum,onlardan birisi de Kayseri’dir;öteki 62 ili biliyor muyum ki?Edirne,Tekirdağ, Kırklareli, İstanbul, Çanakkale, Balıkesir, Bursa, Bilecik, Bolu, İzmit ,Zonguldak, Konya, İzmir, Aydın, Manisa, Adana, Hatay, Erzurum, Erzincan,Trabzon, Samsun, Van, Isparta Tokat, Ankara, Kastamonu, Eskişehir, Muğla, Afyonkarahisar..Bu iller hakkında kısa da olsa biraz bilgim var.Öteki illeri de ad olarak biliyorum ama kişilerle ya da oraların belli özelliklerine bağlayıp sürekli anamıyorum…Kırklareli kendi ilim.Balıkesir,annemlerin iki yıl kaldığı,küçük ablamın doğduğu yer.Bursa ile Bilecik,Osmanlı Devletinin ilk kurulup başkentlik yaptığım yerler.Babam,Nacak deyip gösterdiği bir baltanın yapıldığı yer olarak Bilecik’i anar.Bolu, Köroğlu şarkılarında geçiyor,İzmit,köyden çoğunun askerlik yaptığı il.Zonguldak,kömürü bulan Uzun Mehmet’in memleketi.Konya’daki  yatılı asker okuluna gidecektim,o zaman öğrendim.İzmir’e giden Şerif Eniştem tanıtmıştı.Aydın,Şerif Eniştem askerliğini Aydın’da yaptığı için aralardan sık sık söz ederdi..Manisa’yı, padişah çocukları nın kaldığı  önemli bir yer olarak tarih derslerinde öğrendim.Adana’yı pamuğu,Hatay’ı kurtuluşu ile ilgili konuşmalardan anımsıyorum.Erzurum-Pulur,İlkokul öğretmenin Ahmet Korkut oranın müdürü olunca öğrendim.Erzincan’geçirdiği büyük depremi nedeniyle tanıdım.Trabzonlu ustalar her  yaz çalışmaya gelirdi,babamın tanıdıkları vardı.Samsun’u Atatürk’ün oraya gidip Kurtuluş Savaşı’nı oradan başlatması nedeniyle öğrendim.Van’ı haritadan önce gölünü sonra da İl olduğunu öğrendim.Isparta-Gönen Almanca öğretmenimiz Ömer Uzgil oraya müdür olunca,Tokat’ı 15’liler türküsü,ayrıca askerlik derslerimize gelen üsteğmen nedeniyle,Ankara’yı başken oluşundan,Kastamonu-Gölköy,okul hakkında okuduğum bir yazıdan,ayrıca yeni müdürümüzün oradan gelişi ile yine oradan gelen dört öğrenci üstüne yapılan konuşmalardan unutulmayacak bilgiler edindim.Eskişehir-Çifteler’i mektup arkadaşımdan,Muğla’yı da İzmir-Kızılçullu da okuyan mektup arkadaşım Ziya Fikri Özlen’in memleketi,ondan,Afyonkarahisar’ı Kurtuluş Savaşı’ından biliyorum.Sıraladığım illeri.kurduğum bu bağlantılar nedeniyle  kolay kolay  unutmuyorum.Bunları düşünürken gene Kayseri’yi anımsadım;bundan böyle Kayseri de  belleğimde yer edecek.Kayseri-Pazarören: İlk  izlenimler,”Neşeli 20 öğrenci.Yanlarında  hiç konuşmayan bir öğretmen.Bir başka öğretmen daha varmış ama ben onu göremedim.Yatarken gene  Julien’i düşündüm.Ne güzel düşünceleri vardı.Kendine örnekler seçmiş onlar gibi olmayı düşlüyordu.Neden o kadına kapıldı?Üstelik kendisinden  yaşça çok büyük.Kadın önce kendisine söyledi: “Benim büyük oğlum 12 yaşında,neredeyse arkadaşın olacak!”Julien, Napolyon Bonapart gibi bir kahramanı incelemiş,yaşam savaşından onun düşüncelerinden yararlanmayı düşlüyordu.Nasıl oldu da 30 yaşındaki 3 çocuk annesi bir kadına böylesi tutuldu?Daha önce hiç kız arkadaşı olmamıştı,acaba ondan olabilir mi? Bunu  kurcalayarak,kendimi savunmaya çalışıyorum; E Ablaya kanmayışımın daha önce C,sonra A ile arkadaşlık yapmamın bir yararı oldu mu?Onlarla kesinlikle Julien’le Bayan Renal gibi bir ilişki olmadı demek bile fazla, benzeri bir düşünce kırıntısı bile aklımızdan geçmedi, yaş olarak da geçemezdi zaten.Aslında onlarla o tür ilişkiyi bu gün bile  düşünemiyorum.Ben nedense  bugün de Gül’le ilgileniyorum ama öyle bir durumu aklımdan geçirmiyorum.O tür ilişkilerin ötesinde arkadaş olmanın da güzel bir yanı olduğunu sanıyorum.Belki de böyle düşündüğüm için Juliern’in   yaptığı yanlışı yapmadım.Bakalım kitabın kalan bölümünde Julien ne yapacak! Kadınla evlenemez.Evlenirse mutlu olamaz.Kadının 3 çocuğu var.O çocuklar birkaç yıl sonra,üç tane Julien olup çıkacaklar.Kendimi bir yana bırakıp Julien’i düşündüğüme güldüm.Bu bir kitap,tam yüz yıl önce yazılmış.Bu kez de dikkatim kitaba çevrildi.Bu kitapta değişik bir anlatım var:Yazar,her kişiyi kendi olarak yazıyor.Üstelik,okuyucuya okuması gereken kitapları da duyuruyor.Örneğin J.J.Rousseau’nun İtirafları,Nouvelle Helois ile Napoleon Elbe Sürgünü,Napolyon Bonapart’ın anıları türü kitapları ilgi çekici  yerlerde muştulayıp okuyucu önüne koyuyor.Özellikle o günlerin Fransa’sının kilise,sıradan halk’la kralcılar arasındaki karmaşık ilişkileri çok güzel anlatıyor.Kitaptan çok yazarı sevdim.Başka kitaplarını bulursan okuyacağım.

 

16  Haziran  1941  Pazartesi….

 

Akşam geç uyumuştum,uyanamadım,Orhan dürtünce uyandım.Kadir:Rüya gördün herhalde,sakın benim köylümü  gördüğünü söyleme,asker kocasına yazarım,köyden geçirmez!”dedi.Gülerek: ”Arkadaşa bakın arkadaşa,rüyada gördüğüm köylüsü için beni ele verecek,köyden geçirtmeyecek!”dedim.”Kim bu hayin?” diyenler oldu,Kadir gülerek,”Ben değilim,kimse  onu bana da söyleyin!” diyerek sıvıştı.Gene Pazarörenliler konuşuldu.Kahvaltıda onları gördük,oldukça gürültülü kahvaltı ettiler.Kahvaltıdan sonra bizim grup ders çadırımıza gittik.Öğretmen beklemeye başladık.Pazaröerenliler okul önünde sıra olup durdular.Tam o sıra bizim kızlar da topluca okuldan çıkıp,galiba çamaşırlığa doğru yürüdüler.Ellerinde  birer paket vardı.Arif Kalkan,Mustafa Saatçı’ya “Hafız,senin SS Kayserililere kaçıyor,bak bohçası da elinde!”dedi.Arkadaşlar bu söze çok güldüler.Mustafa Saatçı,daha önce gözlemiş,yalnız o değil hepsi birden kaçıyorlar ama  Kayserililere değil,onların hepsinin sevgilisi var, onlara kaçıyorlar!”dedi.Mustafa konuşurken Çadırın arkasından Reşat Tekinay çıktı,söylenen sözleri de duymuş,gülerek Mustafa’ya,kızlarınız kaçıyor siz burada aval aval bakıyorsunuz,sizde ağabeylik duygusu yok mu?Gidin çevirin,”Yaş doldurmadan kaçmak yasak!”diyemiyor musunuz?”dedi.Mustafa kurnaz,”Öğretmenim yanlış anladınız “Kız arkadaşlar okuldan kaçıyorlar!”demiştim. diyerek sözde  düzeltme yaptı.Reşat Tekinay Öğretmen,”Ya,demek gerçekten kaçsalar,durduracaksınız,bunu anladım;bu doğru mu?” diye sordu.Arkadaşlar: “ Doğru !”dediler.Reşat Tekinay Öğretmen bu kez de “Sizin doğrunuzun da doğru olduğuna inanamıyorum ama gene de inanmış gibi susacağım!”dedi,güldü.Bu kez ben yavaşça “Biz de!”dedim.Bir sessizlik oldu.Öğretmen bana baktı,”Ne o gene  bir can kurtaran simidi attın dalgalara;yetişebilen tutsun getirsin!”diyorsun ama ben yokum bugün,başka bir gün yaparız  söz yarışımızı!”deyip.Elindeki, kitapları, dergiler, gazeteleri açtı.Önce bir kitaptan Kırıkkale fabrikalarının kuruluşunu okuttu.Daha sonra yakınımızdaki Elmadağ fabrikasını anlattı.Fabrikaların neden buralarda kurulduğunu sordu.Arkadaşlar güzel yanıtlar verdiler.Öğretmen  bugün  kendisi pek konuşmadı..Son derste çadırın dışına çıktık,öğretmen,”Hasanoğlan’ın topografik bir haritasını yapalım!”dedi.Topografik sözünü anlamadık,açıkladı,”Yer fotoğrafı !”dedi gene anlamayanlarımız oldu.Kendisi bir şeyler çizdi,bu kez biz de benzer çizgiler çizdik.Topoğrafik,topografya sözlerini önce söylemeye sonra da anlamını doğru olarak öğrenmeye çalıştık.Hasanoğlan köyü ile köyden  demir yoluna dek derelerin,tepelerin yerlerini çizgilerle gösterdik.Gözümüzle gördüğümüz yerlerin resmi,ya da toprağın görünen resmini yaptık.Ummadığımız gibi yararlı bir ders oldu.Bu yaptıklarımıza benzer çizimleri köyde  dere kumluklarında çizerdik.Benim hiç beceremediğim bir oyundu ama arkadaşların yaptıklarından ders alıyordum.Özellikle Halamoğlu Hilmi’nin çizdiği Istranca dağları ile Ergene’ye akan dereleri çizişine şaşardım.Dere kıyılarındaki köyleri rastgele çiziyordu ama,bildiğimiz bizim köyle ötekikomşu köylerin duruşu gibi sıralaması inandırıcı oluyordu.Bunları anımsayınca yerimde Hilmi’nin olmamasını onumn şanssızlığı olarak düşünüp üzülüyorum.Böyle düşünmemi de kimi kez tartıyorum: “Bu benim kendime bir haksızlık mı acaba?”

Öğle çalışmasında biz keman,mandolin çalışması yaparken Pazarörenliler geldi,okulun önünde kendiliklerinden önce şarkılar söylediler,sonra da el ele tutuşup oyun oynadılar.Elele tutuşup ileri geri giderek çok düzgün aynı zamanda  sözlerle söyleyerek oynamaları ilginç.Bir oyunmuş gibi görünmekle birlikte bir kaç oyun ardı ardına oynadıkları için uzun da sürüyor.Oyunun adı:Tımurağa,Dizinin başındaki ile sonundaki çocuklar çok güzel oynuyor.Onları ben çok beğendim.Kardeş mi ne,birbirlerine de çok benziyorlar.Çalgıları mandolin.Melodi çok basit.Mandolin çalanlardan çıkarmaya çalışanlar oldu.Akordiyonla rahatça çıkaracağımı sanıyorum.Bir daha gelirlerse alıp akordiyonu çalacağım.Çalışmaları durdurup baktığımız için Behire Öğretmen sinirlendi.Gerçekte onların gürültüsü,onlara bakan çocukların bahçede toplanması, bizim çalışmamızı gölgeledi.Öğretmen pek bir şey demedi ama  oyunları bizim engellememizi bekler gibi bir durum takındı.Ancak bizim gruptan kimse olumsuz bir tavır takınmadı.Tersine  oynayanlara yaklaşanlar oldu.Onlar oyunları bırakınca büyük bir kaynaşma oldu.Kalabalık bir  grup çeşme yönüne doğru gitti.

Öğleden sonra okul bahçesinde tezgah kurup  çalışmaya başladık.Marangozluk yapıyoruz.Yemek masası,oturak.Yığınla  kavak ağacı geldi.15 masa 30 kanepe  yapacağız.Ali Yılmaz Öğretmen bizi özlediğini söyledi.6 arkadaşız:Mehmet Aygün,Yusuf Asıl,Hasan Üner,Orhan,Mehmet Başaran.yaş kavak ağaçlarını kesmek zor,Destere işi çoğunlukla bana kalıyor.Oldukça yoruluyorum.Mustafa Güneri Öğretmen burada da  sık sık yanımıza geldi.Her geldiğinde dolaylı olarak geçmişle  bir  ilişki kurup yaptıklarımızdan memnun kaldığını söylüyor.”Arkadaşım Nejat İdil sizi  çok iyi yetiştirmiş!”deyişi hoşumuza gidiyor.Ne var ki, bu sözü marangozluğumuz için diyorsabizi Hamdi Bağ,Naci  İnan,İrfan Evren öğretmenler yetiştirdi.Okul müdürü olarak arkadaşı Nejat İdil’i biz de çok seviyoruz ama o  bize çok başka beceriler kazandırdığı için seviyoruz….

Paydosta Pazarörenliler gene geldi gene aynı oyunları oynadılar.Dizi başlarındaki oyuncuları tanıdım,baştakinin adı Veli,soyadı Dalak.Arkadakinin ise adı Hüseyin soyadı Öztürk.İkisi de uzun boylu,güleç yüzlü insanlar.Timurağa oyunlarını alordiyonla çaldım,şaştılar.Akordiyon görmemişler galiba ilgiyle dinlediler.Yalnız onlar değil bizim arkadaşlar da şaştı.Kızlar kapı önüne çıktı.Nahide Akalın Öğretmenle ablası da pencereden gülerek baktılar.

Akşam yemeğinde Pazarörenlilerle Ladikllilerin  karışık oturmaları ilgimizi çekti.Samsun-Ladik müdürü Nurettin Biriz bize biriz miriz dedi ama  biriz sözlerini duymamış olan Pazarörenliler  birliği kendiliğinden becerdiler: “Yarın birlikte oynarlarsa kimse şaşmasın!”dedim.Arkadaşlardan yüzüme tuhaf tuhaf bakanlar oldu: “O öyle istiyor belki!” diyen de  çıktı ama  aldırmadım.İnsanlar,karşısındakileri kendisi gibi düşünür, sev giyle yaklaşırsa anlaştığı gibi el ele tutuşup oynar da!”.

Yemekten sonra Julien’nin  ne yapacağını merak ederek kitabı okumaya başladım.Julien,Renal  ailesi yanına girmeden önce bir süre kilisede kalmış,orada iyi izlenimler bırakmışmış.Kendisini seven,başarılı olacağına inanan papazlar vardır.Örneğin  Abbe Pirard bunlardan biridir.Onun da  yardımıyla Julien gene kiliseye döner.Kilisede üç yüz yirmibir öğrenci vardır.Bu kalabalık içinde  Julien başarılı olur,özellikle Latince’de üstüne yoktur.Ancak kiliseye girmek üzere geldiğinde, kiliseye girmeden önce tanımadığı bu kentte yalnız yalnız dolaşırken  yemek yemek üzere bir yere girer.Girdiği yer,kabadayıların bulunduğu bir yerdir.Tezgahtaki kızla konuşurken,kızın belalılarından biri Julien’e takılır.Olay büyümek üzereyken önlenir.Yardım amacıyla kız kendisine bir kart vermiştir.Julien kartı saklar.Kiliseye girdiğinde,oranın  yöntemlerine göre   papaz adaylarının  eşyaları aranırmış.Julien’in çantasından tezgahtar kızın kartı çıkınca,bu büyük bir sorun olur.Buna karşın Julien başarılı  sayılmıştır.Julien papaz olmak için can atarken,Bayan Renal’i de unutmaz Onun izindedir.Bu arada büyük bir  dinsel tören düzenlenir.Julien bu törende önemli görevler üslenir,kendisini sevenlerin yardımıyla başarılı olur.Kendisine yeni görevler bulunur.Onun gönlü yükseklerde uçar.Daha yükselmek için Paris’e gitmelidir.İşte bu olanak doğmuştur.Törendeki başarılı çabaları sonunda Paris yolu açılır.Uzun,uzun olduğu ölçüde sıkıntılı bir yolculuktan sonra Paris’e ulaşan Julien’i,koruyucu papaz Abbe karşılar.Papaz  Abbe Pirard ünlü Marquis de la Mole’e Julie’ni över,yanına almasını ister.Dediğini yaptırabilmek için de Julien’in adından önce özelliklerini anlatır.Marquis papazın sözünü kesip,”Siz Julien Sorel’den söz ediyorsunuz!”diyerek papazı susturur.Papaz şaşırır, Marquis’e sorar:”Siz nereden biliyorsunuz?Marquis söylemez.Böylece Julien Paris’te işe girmiş olur.Artık,düşlediği yükselme yolu açılmıştır.Latince bildiği gibi,tarih,felsefe,konularında da  oldukça gelişmiştir.Voltaire,Rousseau,J.Lock’tan söz ettiği gibi Tacitus,Horatius’tan Latince şiirler okuyabilmektedir.Bu durumu Julien’i içine düştüğü çevrede  çabuk ünlendirir.Çevre varsılların,bir bakıma da tembellerin çevresidir.Onlar  ünlü olmak için çalışmazlar,daha doğrusdu ünlü olmaya gereksinimleri yoktur,doğuştan ünlüdürler.Ünleri  baba adından ya da krallara yapılan hizmetlerden, dolayı bir asalet ünü almışlardır.Bu sürer gider.Akıllarınca asildirler ama hepsinin akıllı olduğu söylenemez.İşte böyle bir ortamda Julien göze batacak ölçüde tanınmıştır.Bu göze batma  olumlu olduğu ölçüde belki de daha fazla olumsuzluk olarak gelişmektedir.Julien çalışkandır,bu özelliği  Marquis’in gözünden kaçmaz,ona güven gösterir,gelişmesini  sağlayacak işler yaptırır.Aile içindeki konumunu geniş tutar.Oğlu ile denk  tutacak ölçüde yakınlık gösterir.Yaptığı işlerdeki becerisi nedeniyle, dış ülkelere bile gönderir.Julien bir papaz adayı olmaktan öte içine girdiği  insanlar gibi yukarılara tırmanmayı istemektedir.Tarihte böyleleri vardır,örneğin  Richlio bir papazdır ama büyük bir devlet adamı da olmuştur.Julien   seçkinlerle tartışırken bir yandan da  aydınlatıcıları severek okur.Örneğin Voltaire’in tüm kitaplarını kitaplıkta görünce  sonsuz bir sevinç duymuştur.Ancak ailede bir    kitap  sever daha vardır,Mathilde.Mathilde Marquis’in kızıdır,özgürce yetiştirilmiş ancak benzerlerine göre daha zeki,daha uyanıktır ya da uyanık olmak istemektedir.Çevredekilerin Julien yakınlaşmasına karşın  Mathilde tartışmalara katılmasına karşın Julien’e kadın olarak  uzak durur.Julien bu duruma üzülür.O kolay elde etme düşüncesindedir.Bayan Renal onun için bir ölçü olduğundan Mathilde Julien’i çileden çıkarır.Jılien bir olanak yaratıp Bayan Renal’e gider,her şeyi göze alıp adeta zorla odasına girer. Bayan Renal’in  karşı koymalarına aldırmaz.Zaten bayan Renal’de gerçekten karşı koymak niyetinde değildir.Julien dönünce yeni bir görevle uzaklara  gider.Aklı fikri Mathilde’yi elde etmektir.Gittiği yerde bir Rus prensi  ile tanışır general Korasoff.Korasoff kendini,eski bir asker olmaktan öte kadın kandırma uzmanı olarak tanıtır.Julien durumunu Korasoff’a açmaktan kaçınmaz.Korasoff Julien’e  sayısız örnekleri anlattıktan sonra yazılmış mektuplar verir.”Bu konuşmaları dinleyen,bu mektupları okuyan bir kadının karşı koyması düşünülemez!”diyerek Julien’i cesaretlendirir.Julien dönünce Mathil’de üstüne bu yöntemleri dener,sahiden de başarılı olur.Julien önce bayan Renal’e yaptığı gibi zorlayıcı bşir diretmeyle Mathilde’nin odasına girer.Sonra sonra da Mathilde Julien’in odasından  çıkmaz olur.Olay duyulur ama çevreye yayılmaması için bir süre  susulur.Ancak Mathilde gebe kalır.Artık gizlenecek bir durum kalmamıştır.Mathilde Julien’le evlendirilirse asaleti elden gidecektir.Anne-baba buna razı değildir.Öte yandan Mathilde Julien’i sever,ayrılmak istemez dahası ayaklarına kapanır,”Ben senin kölenim!”der.Marquis’in ünü iki paralık olmak üzeredir.Bir süre çare düşünülür.Sonunda  bol paralar gözden çıkarılarak Julien’e asalet belgesi alma yolu denenir.Bu işler yoluna konmaya çalışılırken güncel işler,doğal yaşam sürdürülür.Marquis’e imzasız mektuplar gelir.Bunlardan bir tanesi,bayan Renal’den gelmiş olabilir.Bu Julien’i çıldırtmaya yeter.Julien bayan Renal’den öc almak için,Verrieres’e koşar.Bayan Renal kilisede dua ederken Julien iki el ateş eder,öldü sanıp çıkar güvenlik güçlerine teslim olur.Bayhan Renal  ölmemiştir.Olay büyük bir skandal olarak çevreye yayılır.Eski dostlar yardım için Julien’in yanındadır.Ancak karşıtları da  dirence geçmişlerdir.Durum bir yandaşlar savaşına dönüşür.Julien,öldürme amacıyla ateş ettiğini söyler,sözünden geri dönmez.bayan Renal’in öldüğünü sanmaktadır.Oysa bayan Renal ölmemiştir,yarası da pek önemli değildir.Olayı duyan Mathilde gelir,avukatlar tutar,araya adamlar koyar,Julien’in ifadesini değiştirtmeye çalışır.Julien ifade değiştirmez.Mahkemesi olur,başı kesierek öldürelecektir.Sayılı günler beklenir.Julien günah işlediği düşüncesindedir,bayan Renal’den özür dilemek ister.Mathilde Julien’i kocası olarak bilir,ona öyle yaklaşır.Varını yoğunu  harcayarak son görevini yapmaya çalışır.Halka bağışlarda bulunur.Julien’in  sevdiğini söylediği bir mağara vardır.Çocukluğunda oraya gidip  çok mutlu olduğunu söylemiştir.İlginç bir rastlantı,Mathilde’nin de geçmişinde bir mağara olayı vardır.Atalarından biri 1574 yılında kraliçe  Marguerite tarafından başı kesilerek öldürülmüş.Kraliçe sonra bu başı siyahlar giyinmiş olarak kucağına alıp bir tepeye kendisi gömmüş.Gömülen baş,Mathilde’nin  büyük büyük dedesi La  Mole’dur..Bu olayı ailede de en çok  Mathilde önemsemektedir.Belki de bu öykü nedeniyle benzer bir durum hazırlanır.Julien’in başı kesilinse Mathilde siyahlar içinde kesik başı alıp Julien’in sevdini söylediği mağaraya gider,kendi eliyle gömer.ayrıca azırlattığı  mermer heykellerle mağarayı donatır. .Mathilde olağanüstü bir sabırla Julien için gereken dinsel sorumlulukları yerine getirmiştir.Bayan Renal,acıya dayanamaz,Julien’den 3 gün sonra çocuklarını severken kalbi durmuş olarak,eli çocuğunun başında ölü bulunur.

Kitabı kapatınca gerçek insanlardan ayrılmış gibi  oldum.Arkadaşlarım bana yabancı gibi geldi.Bir süre burnumun delikleri yanar gibi oldu.Bir kitap mı okudum yoksa yaşayan bir grup insandan mı ayrıldım?Bunu düşündüm.Yalnızlık duygusu içinde bir süre öyle oturdum.İsmet,”Dayı,Pazarörenlilere akordiyon çalacak mısın?Sormaya geldiler,dediği zaman baktım kaldım:Ne akordiyonu.?dediğimde Mathilde siyahlar içinde karşımda duruyordu.Burnuma kaşıdım,dudaklarımı ısırdım,birden elimi sıraya vurdum.Avucumun yandığını duyunca İsmet’e bir daha sordum, Ne akordiyonu? İsmet, çocukları gösterdi.Veli ile bir arkadaşı beni bekliyormuş,çıkıp konuştum,”Siz gidin ben geliyorum!” Pazarörenliler  yarın akşam gene gösteri yapacaklarmış,benim akordiyonla  çaldığımı söylemişler,onlar için de bir yenilik olacakmış,çalmaya söz verdim,döndüm.Bu bir bakıma iyi oldu,kitabı bıraktım,Julien,bayan Renal, Mathilde,Abbe Pirard,Vera  ya da Judo dağları,papaz Chelan,Doubs ırmağı,Verriers Dük de Castrie’in dedikleri(Dük, d.Alambert ile J.J.Rousseau yılda 1000 frank kazanamazlar ama gene de her konuda fikir yürütürler,demiş.)gözlerimin önüne geldi geldi gitti.Yazar Stendhal’ı daha önce hiç duymamıştım.Kitabın sonu çok acıklı bitti ama girişi çok güzeldi.Küçük Verrieres kasabası ne güzel anlatılıyor.Yazar,bildiğimiz sözleri kullanıyor ama o sözler,bildiğim sandığım varlıkları bana  bildiğimden daha güzel gösteriyor.”Kırmızı kiremitle örtülü,sivri çatılı beyaz evler,küme küme kestane ağaçları...Ben de köyümü anlatsam ne yazarım acaba?Gerçekte benim köyümde de yazılacak güzellikler var:Kestane ağacı yok ama gümüş yapraklı,rüzgarda ışıl ışıl sallanan arkası önü değişik renkte kavak  ağaçları var.Ben bunları düşünürken arkadaşların konuştuklarını duymaya başladım,kızlardan söz ediyorlar.Arkadaşlar bu  kitabı okuyup,Mathilde’yi tanısalar gene böyle konuşurlar mı acaba?Ya Mathilde gerçek olsa,Julien ile  tartıştığı gibi bizimle tartışsa onunla konuşabilir miyiz acaba?1574 tarihinde  ailesinden birinin ölümünü,ölüm nedenlerini biliyor,olayı kafasında yaşatıyor.Bana, dedemi sorsalar yanıt veremem.Onunla nasıl konuşurdum?Arkadaşlar yatmak için kalkınca ben de kalktım.Çoktandır ayrı yerlerde oturduğumuz arkadaşım Halil Basutçu,geldi “Hasta mısın,yoksa çok mu yorgunsun? diye sordu.Kitabı göstererek ona doğruyu söyledim:”Şimdiye dek okuduğum kitaplar içinden bu beni en çok etkiledi!”dedim.Halil güldü,”Sen kitaplardan pek etkilenmezdin,ne oldu sana aşık mısın yoksa?” dedi.”Aşık olsaydım,bunu okuduktan sonra hemen vazgeçerdim,aşıkları öldüren bir kitap!”dedim.Halil gülerek Mustafa Saatçı’ya bağırdı,”Bak seni akıllandıracak bir kitap var burada!”dedi.Gitmek üzere kalkanlar da geri dönüp kitabı görmek istediler.Okumak isteyenler oldu.Kitabın üstüne İsmet’in adını yazmıştım,gösterdim:Sahibi verirse okursunuz!”dedim.Biraz toparlanarak gittim yattım.Bayan Renal’ı anımsadım;13 yıl evli kaldığı kocasını,üç oğlunu düşünmeden nasıl böyle bir duruma girer?Mathilde’yi giderek  hoş görmeye başladım.Gene Emine ablayı anımsadım;o da bir bayan Renal olabilir mi?Çok sevdiğini söylediği bebeğini düşünmeden böyle şeyler yapar mı?İçim cızladı.Heideröslein’ı okudum.2.dörtlük bir türlü aklıma gelmedi.Bahçede fısıltılar oldu,uyanık olduğumu görmemeleri için ters dönüp uyur gibi yattım…..

 

17  Haziran 1941  Salı

 

Sabahleyin Orhan ”Neden öyle ters yattın?” diye sorunca, kıpırdamadan, yattığım gibi  uyuyup kaldığımı  anladım.Olayları gene anımsadım ama bu kez bayan Renal’in ölmüş olmasını yerinde bularak,onu olay dışına çıkardım.Mathilde’yi zaten pek suçlu  görmüyordum.Acaba zamanla gene neşesine kavuşacak mı? gibi sorular sorarak, dünkü  üzüntülerimden  kurtulmaya çalıştım.Kitabı da İsmet’e överek verdim.Kahvaltıda yeni  konuklar geldiğini öğrendik.Kars-Cılavuz’dan 20 öğrencilik bir grup gelmiş.Gelenlerin giysileri bir birine benzediği için gözle ayırmak zor.Kahvaltıdan sonra biz çadırda toplandık.Dersimizi soranlara  boş,diyemediğimizden,”Matematik!” diyoruz.Gerçeği bilmeyenler”Ay,bu sıcakta matematik dersi olur mu?”diyorlar.İşin ilginç yanı ben bu sıcakta matematik çalışıyorum.Yeni bir konu öğrenmesem bile eskileri tekrarlıyorum.Kitaplarımdaki geometri sorularını hep yaptım.Çözemediğim cebir problemleri var,nedense onların üstüne bir türlü gitmedim,öyle kaldı gibi.Bugün  kendimi sıkmak istemiyorum,onları gene bıraktım.Orhan’la Almanca sözler aradık:die Grenze=Sınır,hudut..der Fluss=Nehir,schlau=kurnaz.,hinab=aşağıya,dauern=devametmek,zurück=geriye,zu  viel=pek çok,erfinden=icat etmek,tapfer=cesur,drücken=sıkıştırmak,eröffnen=açmak,schnitzen=oymak Orhan bunlarla cümle yapacak,sorularda kullanacak.on iki sözcük uzun zamanımızı aldı.Lügatten sözcük seçmeyi bile tam beceremiyoruz.

Öğle yemeğinden sonra okul önünde konuklar gene toplandı ama onlardan bir öğretmen oyuna izin vermedi,topluca gittiler.Behire Öğretmen sevindi,”Her gün her gün gelip burada oynayacak mı bunlar?dedi.Dört telde de birinci parmakları basmaya başladım.İşbaşı yapınca masalara devam ettik.Mustafa Güneri Öğretmen geldi,yapılan altı masayı taşıttı.Altı da kanepe yapmıştık,Mustafa Güneri Öğretmen  ivedi olarak altı kanepe istedi,masaları bırakıp kanepe yetiştirdik.Paydosta Pazarörenliler geldi.Akordiyonu çıkarıp Timurağa oyun havalarını çaldım.Bir süre benim çalışıma uyamadılar.Melodi ritminden değil akordıyon sesini yadırgadılar.Birkaç kez  çalınca anlaştık.Çok sevindiler.Oyunları yöneten Veli ile iyi anlaştık.Veli adı benim hoşuma gitti,bizim köyde de  bu  ad çoktur.Anımsadıklarımdan bazılar:Bodur Veli,Kel Veli,Abbas Veli,Koca Ali Veli,Kara Veli,Şişman Veli,Dede Ahmet Veli,Nadar Veli.Belki daha var ama  aklıma bunlar geldi.İsmet’in köyünde de  tanıdıkların var:Karaburun Veli,Soti Veli.Nedense bizim okulda bu addan kimse yok.

Yemekten sonraki okuma saatinde konuk öğrencilerin oyunları konu oldu.Samsunlularla,Karslılar oynamadılar ama onların da oyunları varmış,cumartesi akşamı için hep birlikte eğlenmeyi düşünüyorlarmış..Bizim arkadaşları gene bir  tasa aldı:Bizden de oyun isterlerse,ne yapacağız? Ben güldüm,”Her zaman aynı  laflar.”Ne yapacağız?”Biz de oyundan başka bir şeyler yaparak katılırız.!”Fettah Biricik,çoktandır bana karşı olmuyordu,dayanamadı,”Sen akordiyon çalıp kurtulacaksın!”dedi..İsmet, sanırım bana arka çıkmayı  düşünmeden,Fettah’a, sen de kalkıp oynarsın!” deyince  küfürle karşılaştı.Fettah,eskiden kendisine yapılan takılmaları aklından çıkaramadığından,İsmet’in  kasıtlı söylediğini anlamış.Sefer Tunca,Arif Kalkan,Mehmt Yücel araya girdiler,kavga önlendi.Ancak,beklenmedik bir öneri geldi;Ali Güleren,Fettah’a “Sen neden böyle sinirleniyorsun,kalk oyna!”dedi.Fettah gene sinirlendi,”Kaz Ali ben oyuncu muyum?” diye bağırdı.Bu kez de Ali Güleren ayağa kalkıp bağırdı:Başkaları oyuncu mu?Bu kadar insan çıkıp oynuyor,onlar oyuncu mu oluyor?”Fettah sustu.Mustafa Saatçı,Yusuf Asıl,Abdullah Erçetin,Bekir Temuçin,Kadir Pekgöz,Ali Güleren’i alkışladılar.Fettah Biricik’in “Ben oyuncu muyum?”deyişine takılanlar oldu:”Oyuncu olmadığına göre bari oynatıcılığı üslen,sana bir ayı bulalım,onu oynat!”Sessiz duran arkadaşlarda gülmeye başladılar.İsmet gene konuştu:Ben ayı olurum!”İsmet’e “Kalk,nasıl oynayacağını azıcık göster!”dediler.İsmet koşulunu  kesin söyledi:”Ayı kendiliğinden oynamaz,ayıcı onu şarkılarıyla oynatır,Fettah şarkısını söylesin ,kalkayım!”Fettah sustu.Bu kez Mustafa Saatçı:Şarkısını bana öğretin,İsmet’i ben oynayayım!”Mustafa Saatçı bunu dedi ama dediğine hemen pişman oldu.”SS ayıcıya varmaz,avucunu yala!”dediler.Mustafa Saatçı sözünü geri aldı.En çok  neşelenenlerden Yusuf Asıl’la Kadir Pekgöz “Ayıcı aranıyor!”diye yüksek sesle konuşurken Selçuk Korol  öğretmen çadırın kapısından başını uzattı,”Ne o Trakyalılar,Kakava hazırlığımı yapıyorsunuz?Onun zamanı geçti ama,birilerine hergün bayram  örneği  kakava da yapılabilir!”dedi.Hepimiz sustuk,öğretmen,”İyi ki çadırınız uzakta,siz başkalarını bayağı bayağı rahatsız edecek derecede  gürültülü çalışıyorsunuz!”dedi.Arkasından da “Herkes yattı!”diye ekledi.Sami Akınsı,”Buradan zil duyulmuyor!”diyecek oldu.Öğretmen,Sami’ye baktı,”Bu gürültüden zil değil top bile duymazsınız!”dedi.Çadırın önüne çıkıp durdu.Önünden birer ikişer geçip  okul bahçesindeki  çadırımıza  yöneldik.Çadırla musluklar bir birine zıt köşelerde.Büyükçe bir dikdörtgen açı ortayı çiziyoruz.Kızların kapısına yakın geçiyoruz.Kızların kaldığı odalar iç tarafta kalıyor.Okul koridoru bizim tarafta.Böyleyken birileri her akşam,”Şunu gördüm,bunu gördüm,gibi tevatürler üretiyor.Bu akşam birine tanık oldum.Arkadaş önümden gidiyordu.Az geri kaldım.Okul tarafından  hiç kimse girip çıkmadı.Çadıra girdiğimde arkadaş iki kızın adını verdi,onlar musluklardan  su alıyormuş.Çadıra girince bana sordular,”Sen de gördün mü?”Ben hiç duraksamadan,”Ne görmesi,arkadaş yürüyüp gitti ama ben durdum,onlarla bir süre konuştum!”dedim.İnananlar oldu.Az sonra arkadaş,yalan söylediğini açıkladı.Arkasından da benim de yalan söylediğimi ekledi.Bu kez ben,”Az önce yalan söyleyen şimdi  bana  yalancı!”diyor.Musluklarda beraberdik, oysa o benden önce geldi,ben neden geciktim?Onu söylesin,ondan sonra bana yalancı desin!”dedim.Herkes sustu.Oysa düpedüz yalan söylemiştim..Böyle dedim ama,dediğime de pişman oldum.Kendi kendime sordum,”Bundan ne kazandım?Üstelik zor durumda bıraktığım Abdullah Erçetin sevdiğim arkadaşlardan biriydi.Onun gönlünü almayı bir süre  düşündüm. Başkaları yapınca ayıpladığımı kendim neden yapıyorum?Bir süre uıykum kaçtı……..

 

17  Mayıs  1941 Cumartesi

 

Erkenden uyandım. Camide yatarken buradaki gibi gürültü patırdı duymazdık, Okul köy kenarında olmasına karşın bütün sesler geliyor. Köyden kırlara  açılan yollar buradan geçtiğinden sesler kolay yankılanıyor. Güneş de öyle, sanki erken doğuyor gibi geliyor. Çok merak ettiğim müzik öğretmenini, sonunda  gördüm. İstiklal Marşını o söyletti. Daha doğrusu söyletemedi. Ama, suçu bize yükledi, yakın zamanda öğreneceksiniz gibi bir de söz söyledi. Söyletirken  iki elinin parmaklarını birleştirip bileklerinden sallaması ilginç. Adem Gürçağlayan Öğretmen  işaret parmağıyla, Hidayet Öğretmen tüm parmaklarını oynatarak yer yer de iki elini sallayarak, Ahmet Gürsel Öğretmense çoğunlukla  sağ elini müzik seslerine  uygun gezdirerek yönetiyordu. Yeni öğretmenimiz, iki elini de  yumruk yapar gibi  toplayıp birlikte  sallıyor.

Üzgünüm bir süre notlarımı hem kısa hem de aralıklı yazmak zorundayım. Çadırda ranzam üstte, ranza üstünde yazıyorum. Yanımdaki ranzada gene Orhan var. Bana yardımcı oluyor ama  ne de olsa dizimde yazıyorum. Orhan  bir öneride bulundu:”Akordiyonun üstünde yazarsın!”Sınıfımız ikiye bölündü , numaraları atlayarak ayırdılar. . 4-7-15-18-26-42-48-50-53-61-66-72-74-76-78…1. grup  6-11-16-24-28-44-49-51-60-63-70-73-75-77-79 2. grup Pazartesi 1. grup, yani biz, sabahları ders yapacağız. Okul arkasındaki çadıra sıraları taşıdık, Oturduk, kalktık. Çadırda sıralar biraz hoş değil ama, yakıcı güneş altında işte çalışmaktan  daha iyi. Hele bundan sonra çalışacağımız  iş yerleri iyice çıplak, bizim kepire ilk gittiğimiz günlerdeki  gibi bir kez daha yanacağız. Kepirde sular kamyonla taşınıyordu. Burada ise küçük çocuklar  su kaplarıyla taşımaya çalışıyorlar. Yol oldukça uzun. Neyse ki ben, bizim arkadaşlar usta sayıldığımız için , su taşımaktan kurtulmuş bulunuyoruz. Yemekten sonra  köy çeşmesinin yanına gittik. Bir grup öğrenciyle Namık Öğretmen çalışıyordu, ”Kolay gelsin!”deyip biz de küreklere sarıldık. Namık Öğretmen çok memnun kaldı. Paydosa dek  onlarla birlikte olduk. Çeşme suyunun birazı az ileriye alınıp  ayrı bir bölüm oluşturulacakmış. Köylüler, özellikle de kadınlar sularını  buradan  alacakmış. Bayrak töreni sorununu arkadaşlar da konu etti. . Uzun süreden beri bayrak törenlerinde görevli olduğum için şimdiki durumumu oldukça yadırgıyorum. . . Müzik öğretmeni, ”Bayrak , gün batarken yavaş yavaş indirilir,  çekerken hızlı çekilir , gibi bir şeyler söyledi. Bu söze gülenler oldu. ”Sanki biz ilk kez bayrak indiriyormuşuz gibi, sözler fısıldandı. Hamdi Bağ Öğretmenin Lüleburgaz’da bir üsteğmene verdiği tören  dersini anımsadık. Müzik öğretmenimize birileri bunu anlatmalı. İstiklal Marşı birinci kez güzel söylenemedi. Öğretmen haklı olarak tekrarlattı. Gene beğenmedi ama ”Hafta içinde tekrarlayıp düzelteceğiz!”diyerek rahatı verdi. Yemekten sonra ilk hevesle çadırımıza döndük. Gemici fenerleri asılmış;ışık olarak gene gemici fenerlerine kaldık. Yatak sıralamamız bir rastlantı değil, numaralarımızın bir atlayarak arka arkaya gelmesinden dolayı Orhan’la burada da yan  yanayız; Orhan çadır kapısı ağzında, ben ondan bir somya içerdeyim. Kepirtepe’de de öyleydik. Kapıya yakın olduğu için giren çıkandan rahatsız olmakla birlikte, kendimiz  rahat girip çıkacağımız için  hoşnuduz. Çadırımızın okul bahçesinde oluşundan hoşnut olmayanlar da var:Yakın olduğu için öğretmenlerin sık kontrol edeceğinden  yakınıyorlar. Kimileri de kızlara yakın olduğu için çok mutlular. Mutluların başında(Şakadan) genellikle Mustafa Saatçı, birisini yakından görecekmiş. Kendisi böyle söyleyince Başta İdris Destan “İmam doğru söylemiyor, o birini değil hepsini dikiz etmek sevdasında!”deyince “Ayıp, imamlar öyle şey yapmaz!” sesleri yükseldi. Mehmet Yücel, imamların da insan olduğunu, her insanın yaptığını onlarında yapacağını öne sürünce, sevineceği yerde Mustafa Saatçı  sinirlendi. Mehmet  Yücel’e “Bakıyorum da İskelet  hep benim aleyhimde konuşuyor, ağzımı arıyor!”dedi. . Kapıya yakın yatanlar”Gelen var!”işmarı yapınca sessizlik oldu. Sessizlik benim işime yaradı. Röslein Röslein Röslein  rot, Röslein  mein ist Königin!(Almanca  olarak benim kalbimde diyemedim, üzgünüm, auf der –kalbim-olmadı…Mein Gemüt, Mein  Herz. Auf der mein  Gemüt-Auf der mein Herz… Auf der  mein Herzkrankheit!Sevgiden sözx ederken kalp hastası oldum galiba……. .

 

 

18  Mayıs  1941 Pazar…

Çadıra alışmış durumdayız. Zil mil çalmaya gerek yok; ilk uyananla ikinci uyanan fısıldaşınca  uyanmamak olası  değil. Kimi arkadaşlar buna yeni bir de uyarıcı söz ekledi, ”Kalkın ayıptır, kızlar bile kalkmış!”Mustafa Saatçı başta olmak üzere bir çok arkadaş “Sahi mi? diyerek konuşmaya başlayınca uyanmayan kalmıyor. Oysa kızların falan kalktığı yok. Kalksalar bile zaten onlar hemen dışarıya çıkmıyor. Arkadaşların ilgisi de gerçekten kız ilgisi değil hep bir birine takılmak için. . En çok  numaracı da Mustafa Saatçı. SS falan diyor ama gerçekte duygusal bir bağı yok. Olsa sanırım başka türlü davranır. Kıza  zaman zaman ileri geri söz edenler var, Mustafa’nın umurunda bile olmuyor. Onun gibi  sahiplenmediğim halde Gül için bir şey söylenince sinirlerim bozuluyor, kendimi zor tuttuğum oluyor. Kahvaltıda masamıza Selçuk Korol Öğretmen geldi. Gülerek bize, ”Çocuklar buna da alışmış durumdayız, işte bir ayımızı tamamladık. Hasanoğlan’a da alıştık, Hasanoğlan da bize alıştı ya da  alışacak. Biz geçiciyiz onlar kalıcı. Yaptıklarımız  onların olacağına göre onlar bize alıştıklarından başka gittiğimizde bir gün gelecek bizleri anacaklar bile. !”dedikten sonra kendi özel yöntemlerini uygulayarak bizlere takıldı. Halil Basutçu’ya “Halil, gözün aydın, yapıcılığı seviyordun, işte sana çalışabildiğin kadar inşaat, ustalığını geliştirebildiğin kadar  geliştir!”dedi. Öğretmenin bu sözüne en çok ben güldüm. Öğretmen gülüşümü anlamlı bulmuş olacak, sordu. Ben de çekinmeden söyledim:”Arkadaş sizin de söylediğiniz gibi daha önce inşaatı az olan yerlerde işi   ilerletmiş hepimizden öne geçmişti. Onunla yarışa girenler ya da girmesi gerekenlerin asıl şimdi geniş iş yerlerinde kıpırdamasını istemek varken arkadaşın daha ileriye gitmesini önermenizi taraf tutma  gibi düşündüm!”Öğretmen bana “Haklısın, öğretmenler, çalışarak  bir yönde  dikkat çekmiş öğrencilerin tarafını daima tutarlar. Bunu da o ilerleyen öğrenci için bir hak,  kendileri için de bir görev sayarlar!Yarın sizler de öğretmen olacaksınız, aynı duyguları siz de yaşayacaksınız!”Bu kez bana, ”Hadi sana kayırma mayırma yapmadan bir soru:Kepirtepe’de Istrancalara, özellikle Maya dağına bakıp yağmur yağacak-yağmayacak diyordun. Gel şimdi burada da gözetle  yağmur hangi dağdan gelecek, hangisinden gelmeyecek?Bunu tez günde gözetle bizi bilgilendir. Ancak bunun için önce dağların adlarını öğrenmeli, bunu da  çevredeki insanlardan sorarak öğreneceksin!”Öğretmen sözünü kesince ben, ”Öğretmenim bunu  insanalara sormaya gerek görmüyorum, nasıl olsa siz tarih dersinde bunları bize anlatacaksınız. Ayrıca coğrafya derslerimize de öğretmen gelecektir. !”dedim öğretmen sözümü keserek, ”Size söylenmiş olması gerekir, bu kez ben sizin tarih derslerinize değil Tabiat Bilgisi derslerinize gireceğim. Tarih-coğrafya derslerinize Reşat Tekinay Öğretmen girecrk!”dedi. Bu habere üzüldüğümüzü söyledik. Öğretmen, ”Bir ay sonra  genel inşaat başlayacağı için, bu ders süreci çok kısa olacak; biz de dersten çok, çevreyi tanıyacağız, örneğin Lalabel tepelerindeki kekikleri, derelerdeki söğütleri, bağlardaki meyveleri ancak tanıyacağız!”dedi. Ne düşündüyse düşündü, bu değişikliğin asıl nedenini anlattı. Öğretmenler Kapirtepe’den ayrıldığı için aylıklarını bundan böyle Ankara’dan alacakmış. Aylıkları nedeniyle yapılan atamalarda bu kez ders adları da yazılmış. Tarih –Coğrafya öğretmeni Reşat Tekinay denmiş. İşte bu adlandırma nedeniyle böyle bir ders değişiklik yapılmış. Süreç kısalığı nedeniyle de  düzeltilme işlemine geçilmemiş. Öğretmen rahat olarak anlattı ama çoğumuz bundan üzüntü duydu. Özellikle ben, tarih dersine başka bir öğretmenin  gelmesini hiç istemiyordum. Sanırım çok sevdiğim tarih dersini bir süre bırakacağım. Müzik olayına üzülürken şimdi bir de tarih çıktı…. . Müzik olayı dediğim aslında bir olay falan değil, bir yanlış anlaşılmadan kaynaklanan bir durum:Otuz kadar öğrenci numarası yazılarak yeni müzik öğretmenine verilmiş. . Öğretmen bu numaraları pazartesi günü  topladı, sıra ile ellerine mandolin verdi, çaldırdı, baktı, işaretler koydu geçti. 15 mandolin varmış. Otuz öğrencinin  on beşi  seçilip mandolin çalışacakmış. Kim söylemişse benimle birlikte 2. sınıflardan daha dört öğrenci de ayrı yazmış. Mandolin denemesi yapılan öğrencilerden sonra bize de mandolin çaldırdı. . Benim önüme nota koydu. Nota okumamı beğendi, beni ayırdı. Öteki öğrencileri de denedikten sonra öğretmen bizim beşimize keman vereceğini söyledi. Kemana ayrılan biri zaten çoktandır çalışıyordu. Bize verilecek kemanlar yakında gelecekmiş. “Kemanlar gelir gelmez sizinle çalışmaya başlayacağız!” dedikten sonra öğretmen bizi serbest bıraktı. Mandoline ayrılan 15 kişiye mandolinler verildi, çalışmalar da başladı. Biz, bir haftadır bekliyoruz henüz keman falan gelmedi. Mandolinciler öğle yemeklerinden sonra bir saat kadar çalışıyorlar. Pazar günleri bu zaman biraz uzatılacakmış. Mandolin sesleri çoğalınca arkadaşların bir bölümü daha heveslendi. Çocuklardan alıp alıp bir köşeye çekiliyorlar. Mandolin çalışmaları bizim çadırın bitişiğinde yapıldığından çalışma sonlarında mandolinlerin çoğu oraya bırakılıyor. Selçuk Öğretmen bize iyimser olmamızı öğütleyerek ayrıldı. Kahvaltıdan sonra bir grup tren yoluna dek yürüdük, doğru bir yol yok, kağnı izlerinin oluşturduğu iki kum çizgisine yol diyorlar. Tren yolundan dönerken köyün arkasına kalan taraftaki dağlara baktık, konuştuk. Köyün arkasında köye doğru yıkılır gibi yaklaşan bir dağ var. Onun ilerisinden ayrılmış gibi batıya giden  daha yüksek sıra dağlar uzayıp gidiyor. Sıra dağların eteklerinden, tren yolu boyunca uzayıp giden dereye inen derecikler yeşi, l çizgiler oluştueuyor4. . Bu dereciklerin aralarında da  dağlara doğru uzanan gene  alçaktan yükseğe doğru sıralanmış  sıra tepeler görülüyor. Bunların hep adı varsa  onlarca tepe adı öğreneceğiz. Yolda köylülerle karşılaştık. Bize kasket çıkararak selam verdiler. Ben hemen dağların adlarını sordum. İçlerinden biri azıcık uzakta duran arkadaşına, ”Sen bilirsin söyle!”dedi. O da “Vallahi, ben de tam doğrusunu bilemiyorum, şu, köyün arkasına düşen İdris Dağıdır. Onun ardından batıya gidenlerin hepsi birden Hasan Dağları. Şu aradaki uzun düzlük gibi olan yer de Kız kayasıdır. Ötekilerin hepsine biz, dağ diyoruz. Bildiğim bu kadar!”Çok teşekkür ettik, bize de bu kadarı yeter!”dedik ayrıldık. İdris Destan arkadaşın duyunca başı ağrıyacak:Hemen İdris’in dağı varmış demeye başladılar. Şakalaşarak yürüyoruz, güneş aydınlığıyla çevre yapyakın gibi görünüyor. Lalabel hemen orada gibi, oysa 4 km. Neredeyse Lüleburgaz-Kepirtepe arası kadar.   Köyün, tren yolu tarafından görüntüsü de ilginç, dağın yamacına yapıştırılmış gibi. Köy, güneş batışından bir süre sonra,  önce  mor bir renk alıyor, giderek koyulaşıp kararıyor. Sonra sonra da sanki dağın altına girmiş gibi kaybolup gidiyor. Akşam yemeklerini gündüz ışığında yediğimiz için şimdilerde ışıkla bir sorunumuz yok. Daha sonra nöbetçiler belli yerlere lüks lambalarını yakıp koyuyorlar. Bunlardan bir tanesi de bizim çadırın az ilerisindeki okul binasının girişinde. Lüks ışığı bizim çadır önüne dek geliyor. Arkadaşlar yol boyunca bunu  şaka konusu yaptı:Çadırın önü ışıklı olduğu için kızlar bizim çadıra gelemeyecekmiş. Buna üzülüyorlarmış. Bu saçmalıklara şaka da olsa hiç katlanamıyorum:”Bunu söyleyen, gerçekte kendisi kızların oraya  girmeyi düşlüyor ama, düşünmüyor ki o, kızlara günaydın bile diyemiyor, onlar da onun gibilerine günaydın demeye niyetleri yok!”dedim. Yakup Tanrıkulu benim sözümden alındı. ”Şaka olarak da mı söz etmeyeceğiz onlardan!”dedi. Soruyu yanıtlamadım. Arif Kalkan gömleğimden çekti, bunu “Sus!”olarak algıladım. Bir süre susuldu. Köylülerin “Ankara  Yolu!” dediği yerden köye döndük. Ali Yılmaz Öğretmenin evi önünden geçtik. Müzik Öğretmeni de buralarda otuyormuş. ”Ali Yılmaz Öğretmenin penceresi yola bakıyor, bizi görebilir!”dedim. Arkadaşlar, ”Görse ne olur, tatildeyiz!”dediler. ”Görse bir şey demez ama kesinlikle takılacak bir söz söyler. !”dedim. Çeşme önüne indik. ”Burası köy çeşmesi!”dedim. Arkadaşlar, köylülerin dediklerini sıraladılar kaynak, pınar, hamam, yunak gibi adları varmış. Arkadaşların yemeğe geldiğini görünce biz de onlara katıldık. Gezimizin ilk etkisi-tepkisi İdris’in dağı oldu. Arkadaşların çoğu bunu biliyormuş. Daha geldiğimiz günlerde  takılmalar olmuş, sonradan bırakılmış. İdris bu kez”Şimdi bu neden ortaya getirildi?diye sorunca  konuyu bilmeden kurcalayan ben olduğum için olayı İdris’e anlattım. ”Orada koskoca bir dağ varken, biz de çevreyi araştırırken, bu dağın adını anmamamız beklenemez. Nitekim az ileride de Hasan dağları bulunuyor. Hasan Üner de onları, Kız kayasını da kızlar konuşturmazsa coğrafya dersimiz tadsız olacak!”dedim. İdris azıcık yüksündü ama, gene de “Ben, konuşulmasın!”demiyorum, adım söylenerek sanki benim dağımmış gibi ikide bir üstüme gelinmesin!”Nahide Akalın Öğretmenin ablası Nafıa Akalın Öğretmen de burada, o da buraya atanmış. Kepirtepe’ye sık sık başka yerden geliyordu. Müzik öğretmenimiz onların yanında öğrenci gibi. Müzik Öğretmen Okulunu yeni bitirmiş. İçimden, ”Benim yaşımda, belki de küçük bile. Derslerde bu konuşulursa sanırım ikimiz de  üzüleceğiz. ”O kendi yaşında bir öğrencisi olsun istemiyordur. herhalde!” Ben, benim yaşımda bir öğretmenim olmasından  kesinlikle hoşlanmam…Yemekten sonra, yan tarafta mandolin çalışması yapılacak;ne yapılıyor yakından görmek için okuma ya da dinlenme tarafında  oturdum. Ancak orada da oturup bakma yerine bir kitap açıp okumak gereğini duydum. Kitabım yok. Çantamda kitap var ama, gündüz  yatak çadırımıza giremiyoruz. 2. sınıflardan 4 Mehmet Aygün’ün hemşerisi Numan Bayazıt okuma kitabını verdi. Kitabı karıştırırken daha önce okuduğumuz bir şiiri anımsadım.

 

O Geliyor!…

 

Yıl 1919, Mayısın  on dokuzu.

Yer yüzüne  can veren,

Cana heyecan veren

Kızaran ufuklardan kaldırıyor başını

Ay yüzlü Oğan güneş!

Takanın burnu nasıl yırtar denizi?

Siz de bir an da öyle yırtınız uykunuzu

Uyanın Samsunlular!

Kurutacak gözlerde umutsuzluk yaşını

Al yüzlü Oğan güneş!

Bugün Çaltı Burn u’ndan gülerek doğan güneş!

 

Yıl 1919-Mayısın on dokuzu

Uyanın Samsunlular!

Uyumak ölüme eş,

Diriltin ruhunuzu

Ufukta bir gemi var

Fakat bu gemi niçin böyle yavaş geliyor?

Acaba yolu mu az, yoksa yükü  mü ağır?

Bu gemi umut yüklü, inan yüklü, hız yüklü;

İçinde bu yurdun derdiyle yanan bağır,

Kurulacak yarını düşünen baş geliyor. .

Bir baş ki, gökler gibi, bir küme yıldız yüklü!

Bu gemi onun için böyle yavaş geliyor.

 

Yıl 1919-Mayısın on dokuzu.

Ufukta duran gemi git gide yaklaşıyor.

Sanki harlı bir ateş, yakıyor ruhumuzu.

Beklemek üzüntüsü her gönülden taşıyor.

Üzülmemek elde mi?

Hız yüklü, inan yüklü, umut yüklü bu gemi!

O umut yaklaştıkça ruhlara sıcak sıcak

O hız doldukça damarlara kan gimi

Gizli gizli inleren her yürek canlanacak,

Ateşler püskürecek, uyanan volkan gibi!

Gittikçe büyükleşen

Gölgene dikilmekten, karardı gözlerimiz.

Koş, atıl gemi, sana engel olmasın deniz!

Ak saçlı dalgaları birer birer kes de gel!

Kuşlar gibi uç da gel, rüzgar gibi es de gel!

 

Celal Sahir Erozan…

 

Yarın 19 Mayıs. Okullarda törenler yapılacak. Sözde biz de yapacaktık!Oysa burada kimsenin  aklına bile gelmedi. Kuşkusuz öğretmenlerin gelmiştir ama neyi nasıl yapacaklar?Yatacak birer yatak bulmuş durumdayız, öğünler gelince karnımızı doyuruyoruz ama ne yediğimizi kimse sormuyor. Ekmek getirmek büyük bir sorunmuş, kurutulmuş yufka, ayran, çorba. Çorbalar da tam çorba!Sanırım bu durum, daha doğrusu biz öğrencilerin  bu durumu öğretmenleri çok üzüyor. İki de bir: “ Yakın zamanda düzelecek!” sözleri bunu anlatıyor. Bir yokluktan söz açılınca öğretmenler”Düzelecek, düzelecek, yakında her şey düzelecek!”diyorlar. Bu her şeyin içinde  belli ki ekmek işi de bulunmaktadır. Yemeklerden Kepirtepe’de de yakınıyorduk. Ancak oradaki yakınmalar, yemeklerin çeşitlerindendi. Örneğin mercimek çok sık verilmeye başlanmıştı. Burada mercimek verilmesine değil mercimeğin yenecek yemek olmasının özlemini çekiyoruz. Kap kacak denilen tencere tava, çatal, bıçak, kaşık, bardak türü araçlar nasıl temizleniyor, nasıl kurulanıyor?Bunlar, köylü teyzelere insafına  kalmış. Edirne-Karaağaç’taki Okula ilk girdiğimde mutfakta beyaz gömlekli doktoru görünce  merak edip sormuştum:”Doktor mutfağa her gün neden giriyor?Çünkü adamın yemek için girdiği düşüncesini taşıyordum. Aşçı başı, ”Doktor yemeklerinizi kontrol ediyor!” deyince şaşırmış: “Yemeğin nesi kontrol edilir ki?”diye de  bir süre kendi kendime sormuştum. Sonraki zamanlarda mutfakta doktor görmedim. Bu kez öğretmenler girip çıkıyordu. Özellikle Ömer Uzgil öğretmen çok ilgileniyordu. O gitti, sanırım bu iş de bitti. Sonraki zamanların yemeklerini kimse kontrol etmedi ya da kontrola gerek görmedi…. Kepirtepe’de zafiyeti olanlar vardı, pirzoladan, böbrekten, beyinden söz ediyorlardı. Onların burada susmuş olması, ilgimi çekti. Umutlarını mı kestiler yoksa Hasanoğlan köyünün havası mı iyi geldi?Burada salt yemekler değil yapılan çalışmaların da değiştiğinin ayırdındayım. Buradaki iş düzeni özellikle birilerinin işine yaradı:Şimdilerde  arkadaşlarımızın  bir bölümünün ne iş yaptığı pek belli olmuyor, gruplar sık sık değişiyor. Örneğin yapı işlerinde nöbetleşe bir iş güdümü var. Bizim marangozlarda gene eski düzen, belli işe başlayanlar o işi bitiriyor. Bizim  on kişilik grubumuz, okul bahçesine 500 kişilik bir gölgelik ya da yağmurluk yaptık. Oturaklarından kapılarına dek tüm yapım bizim grubun. Altına girip bakınca hangi arkadaşın nerede emeği var, hep biliyoruz. Buna karşın çadır kurma grubu oluşturuldu;bunlar da çalışıyor. Çadır kurmak kuşkusuz bir iş ama sürekli bu işlere ayrılma isteğinin altında kaytarma niyeti var gibi geliyor bana. Kepirtepe’de çalışma günleri gelince homurdanan kimi arkadaşlar burada sustular. Bu arkadaşların terleyesi bir iş yaptığına inanmıyorum. Köy çeşmenin  bir yanına duvar örülürken gördüm, küçük sınıftaki çocuklar taş duvar örerken bizim sınıftan arkadaşlar taş taşıdılar, harç yaptılar. Paydostaki konuşmalarını dinledim, Küçük sınıfların öğrenmelerini istiyorlarmış. Halil Basutçu bunu duyunca güldü:”Fedakar insanlar, başkalarına yardım için   sanat öğrenme  olan haklarını bile feda ediyorlar(!)”Peki bunlar ilerde iş başlarına düşünce ne yapacaklar?Halil onu da düşünmüş:”Yaparlar mı yapamazlar mı, bilemiyorum ama onlar galiba ilerde de bu işleri başkasına yaptıracaklarını kuruyorlar. Örneğin komşu köydeki arkadaşlarını çağırıp yaptırırlar!”Kimseyi bulamazlarsa?”O zaman da yapmazlar. Şimdilerde nasıl  on  kez öğretmen uyarmasına  kulak asmayıp tahta başında on kez boyunları eğik  duruyorlarsa o zaman da aynı numaralarını  yapıp sıralarını savarlar!”Yatma saatinde bizim çadırın kapakları açıldı. . İlk girenlerden biri ben oldum. Eskiden olduğu gibi uyuyamadım. Arkadaşların çok değişik konularda sözleri arasında “Yarın ayın kaçıydı?”diye sordum. Sami Akıncı, sanırım rastlantı olarak, ”Mayısın 19’u dedi. Arkasından ben “Uyanın Samsunlular, uyumak ölüme eş, al yüzlü Oğan güneş!” derdemez bir çok arkadaş şiiri, anımsadığı yerden okumaya başladı. Besbelli şiirin tamamı okundu ama neresi nereden başlandı, nerede bitti, belli olmadan karmakarışık okundu gitti. İsmet, herkesi susmaya çağırdı, ”Susalım da şiiri birimiz  okusun!”dedi. ”İçimizde şiir yazan arkadaş var o okusun!”diyerek Mehmet Başaran’a  kulak kesildik. . Mehmet Başaran önce sustu, bir süre beklendikten sonra, okuyamayacağını bildirdi, bir süre başkası arandı. Okuyan çıkmayınca üzüldüğünü belirtenler oldu. Halil Basutçu ise, ”Koskoca 19 Mayıs bayramını anmadan  günü geçireceklere, onun için yazılan şiiri unutursa bu çok mu görülür?diye sordu. Soruya yanıt beklerken tanıdık bir ses “Uyuyalım arkadaşlar, burada sabahlar erken oluyor, horozlar ötmeye hazırlanıyorlar!”dedi. Hidayet Gülen Öğretmenin gelişini duymamıştık ama gidişini duyduk. Ayak sesleri bahçe kapısından uzaklaştı. Mustafa Saatçı “Üzülmeyin arkadaşlar, vakitsiz ötecek o horozları yarın yakalayıp size yedireceğim!”. Bir iki hık, mık, tıst, pıst oldu. Derin bir sessizlikten sonra

nasıl olduysa arkadaşların birden kalkıp koştuklarını gördüm. Hiç kimse konuşmuyor, birilerinin ardından koşuyordu. Ben de kalkıp koşmak istedim ama bir türlü kalkamadım. Arkadaşlar tüm eşyalarını  almış. Önce akordiyonu arıyorum, yok!”Korktuğum başıma geldi!”deyip kendimi bırakıyorum, üzüntüm sonsuz. Bu sıra gözlerim açıldı. Yatar yatmaz rüya gördüğümü anladım, sevinerek gene gözlerimi  yumdum.

 

25  Mayıs 1941  Pazar. .

 

Bu üçüncü pazarımı yazıyorum, Bundan sonra öteki günlerde de yazabileceğim. . Devam ederse kültür derslerimiz  haziran sonuna dek kesilmeyecekmiş. Geçen pazartesi günü, gerçekten kimse 19  Mayıs Bayram’ından söz etmedi. Üstelik o gün akşam üstü tüm öğrenciler okul önünde toplandık. Mustafa Güneri Öğretmeni biz  Okul Müdür vekili sanıyorduk. Meğer Müdür Vekili bizim Hüsnü Baykoca öğretmenmiş. Buraya geleli beri pek  ortalıkta görünmüyordu. Sessiz, sakin bizim tüm işlerimizi o yürütüyormuş. Mustafa Güneri Öğretmenle işbölümü yapmışlar, biri yemek, yatak işlerini öteki de  yapı işlerini yürütüyormuş. Bugün bizi toplayınca Hüsnü Baykoca Öğretmen bunları anlattı. Sonra da birden, ”Artık tüm okul sorumluluklarını “Yeni Müdürümüz yüklenmiş bulunmaktadır!”dedi, az ilerisinde duran yabancıyı kendi çıkmış olduğu yükselti üstüne çekti. Kendisi gibi kısa boylu, saçları onunkiler gibi seyrekleşmiş olarak  alnına  dökülmüş, biraz daha genç görünen bir kişi gülümseyerek konuşmaya başladı. Önce adını söyledi:Mehmet Tuğrul. Kastamonu-Gölköy Köy Enstitüsü’nden geliyormuş. Oranın  öğrencilerini bir güzel övdü. Oradan ayrıldığına da çok üzüldüğünü sözlerine ekledi. Arkadaşlardan birileri hemen kendi ararlarında fısıldayarak yanıt verdi: “Çok seviyorsan oradan ayrılmasaydın, seni buraya çağıran mı oldu?”Önümüzdeki  süreçte birlikte çalışacağımızdan söz etti, çalışanları çok sevdiğini belirti. Daha başka bir çok olay hakkında bilgi verdikten sonra bize”Eski Müdürünüzü seviyor muydunuz?”diye sordu. Sessizce dinleyen arkadaşlar birden gürlercesine “Çok seviyorduk, şimdi de çok seviyoruz!”diye bağırdılar. Bunun üzerine konuşan kişi , bize göre çok yersiz bir bakıma  da anlamsız olarak: “İyi bir çoban olsaydı, sürüsünün başında olurdu!”deyiverdi. Bu sözü söylerken gülümsedi de. Ancak gülümsemesi kısa sürdü, söz birliği etmişçe özellikle 2. sınıflar birden “Biz sürü değiliz, müdürümüz de çoban değildir. Bu sözleri iade ediyoruz, başımıza da kendi müdürümüzün gelmesini istiyoruz!”diye bağırdılar. Hüsnü Baykoca Öğretmen, söz aldı Bir şeyi yanlış anladınız!”diye söze başlayınca ona da, ”Biz doğru anladık, siz yanılıyorsunuz, o bizi sürü yaptı, müdürümüze de çoban!”dedi, bunun neresi yanlış?diye bağırmalar oldu. Mustafa Güneri bizim yanımıza, Namık Ergin, Hidayet Gülen öğretmenler 2. sınıfların arasına, Nahide Akalın Öğretmenle ablası kızların yanına gitti. Konuşmadılar ama bakışlarıyla susulmasını söyler gibiydiler. Müdür olduğu söylenen kişi sil yeni baştan kendini anlatarak sözü gene Kastamonu-Gölköy’e getirdi. Önden bir öğrenci, ”Siz bunları anlattınız, izin verin de biz de Kepirtepe’de neler bıraktığımızı anlatalım!”dedi. Kişi bu kez, ”Sizi her zaman dinlemeye hazırım, bundan böyle birlikte çalışacağız, yaptıklarımızı konuşa konuşa değerlendireceğiz!”Bu kez bir başka öğrenci, Siz gene kendi yaptıklarını anlatmaktan söz ediyorsunuz, Bizim yaptıklarımızı ancak bizim müdürümüz anlatabilir biz onu istiyoruz. !”Bu kez de, ”Haklısınız müdürünüzü en kısa zamanda buraya davet edeceğim!”deyince daha kalabalık bir gruptan sözcüklerin  anlaşılamadığı uğultulu sesler yükseldi. Mustafa  Güneri Öğretmen yanlarına giderek  bir şeyler söyledi. Yeni Müdür yükseltiden indi. Bu kez Hüsnü Baykoca öğrencilere iyi, akşamlar dileyerek toplantının bittiğini söyledi. Yerimizi tam olarak  terk etmeden fısıltılar yayıldı, ”Çoban Mehmet!”Olaya bizim sınıf katılmadı gibi, tepkileri benimsedik ama  ilk  çıkışlar bizden değildi. Bizden kimse yüksek sesle bağırmadı ama  kesinlikle Çoban Mehmet yakıştırması bizdendi. Bu ad o denli benimsendi ki, bir gün sonra Ali Yılmaz Öğretmen gülerek “Siz yok musunuz siz, insanı çileden çıkarırsınız!”dedi. Salı günü kendi aramızda, akşamı yatınca  yataklarda hep bu olay konuşuldu. Söylenenleri dinledim. Çoban Mehmet’in söylediklerinden birisi bana çok ilginç geldi. Köy Enstitüleri’nin  kuruluş nedenlerini anlatırken köylü-kentli anlaşmazlığından söz etti. Bu iki kesim bir birine o denli düşmanca bakıyormuş ki, örneğin onun memleketi olan Denizli’nin Çal ilçesinde köylüler, ”Çallının eşek bağladığı ağacı kesin!”derlermiş. Açıklamasını da yaptı:Çallı yani kasabalılar öyle kötü insandır ki, onun kötülüğü eşeğinden de geçer hatta eşeğinin ipinden bile köylüye bela bulaşırmış. Onun için Çallının eşek bağladığı ağaç yok edilmeliymiş. Böyle bir sözü ilk kez duyduk. Özellikle ben bu söze çok şaştım, ailemim yarısı Kırklareli içinde oturuyor. Babamın ( Öz kardeşi)  büyüğü Müderris Ahmet Amcam, 80 yaşının  70’ini Edirne-İstanbul’da geçirmiş, kalanını Kırklareli’de sürdürüyor. Lüleburgaz’da, Babaeski’de oturan amcalarım var, bunlar sık sık bizim köye geliyorlar. Ağaçlara eşek bağlamıyorlar ama, Atla geliyorlar, Şoför amcam otomobili ile geliyor. Bisikletle gelen bile oluyor. Onları getiren araçlardan şimdiye dek köyde hiç kimse bir zarar görmedi…. Yemekten sonra konumuz gene Çoban Mehmet oldu. Çoban Mehmet gerçekte ünlü bir pehlivan. Mehmet Yücel, Çoban Mehmet  Adını beğenmedi. ”Adamın pehlivana benzer bir tarafı yok!Suratı yassı, burnu sivri, ensesi  kısa, kalın;boyu çok kısa, böyle pehlivan olmaz!”dedi. . Kepirtepe’de iken okuduğumuz yazıyı anımsattım. Kastamonu_Gölköy’de inek çokmuş, kızlar sütleri sağarmış!””İşte sütleri içenlerden birisi de budur!”diye gülüşmeler oldu.

Salı günü kanepeleri bitirince Ali Yılmaz Öğretmen Köy çeşmesinin az ilerisine ek çamaşırlık yapmak üzere bizi götürdü. Kağnılarla büyük kavak kütükleri geldi. Biz onları indirirken Mustafa Güneri Öğretmenle gezen Yeni Müdür, bizim yanımıza uğradı. Ben tam o sıra kalın bir kavağı sürüklüyordum. Kavağı oldukça zor sürüdüm. Zorlandığımı gören Müdü Bey, geldi, benimle ilgilendi, adımı, sınıfımı  sordu. Ali  Yılmaz Öğretmen de beni  beklemediğim güzel sözlerle övdü. Onlar  ayrıldılar. Arkadaşlar, Çoban Mehmet seni beğendi diye tutturdular. Yarı şaka yarı ciddi, bu takılma  akşama dek uzadı. Çarşamba günü de ek çamaşırlıkta çalıştık. Ancak bugün benim belimde bir incinme oldu, belimi doğrultmakta zorluk çekiyorum. Ali Yılmaz Öğretmenden sonra Namık Ergin Öğretmen daha sonra da Mustafa Güneri Öğretmen benimle ilgilendi, ”Kavak ağacını kaldırırken olduğu kesin!”diyen Ali Yılmaz Öğretmenin sözü önemsenmiş, nöbetçi geldi, beni Müdür Beyin çağırdığını söyledi. Yönetim  yeri olarak bizim hazırladığımız eski Köy Odasına gittim. Müdür Bey beni görünce çok üzüldüğünü söyledi, ”Dün seni görünce uyarmak istedim, güçlüsün ama ağırlıklar da hem duyarsızdır hem de  çok güçlüdürler. Aman delikanlı, dikkat et, geçmiş olsun!. Git şimdi, yatağında sırt üstü yat, iki gün dinlen!”dedi, Ayrılırken yanındakilere günleri sordu, ”Çarşamba!”dediler, arkamdan bağırdı, tam üç gün dinleneceksin, cumartesi günü birlikte çalışacağız!”diye ekledi. Ayağa kalkarken zorlanıyorum, kalkınca hiçbir ağrı duymuyorum, rahatça yürüyorum. Hiçbir şey yokken birden  bir uyanma başlıyor, belimde bir sancı geziyor gibi oluyor. O zaman kıyranıyorum. . Sonra sonra hiçbir şey kalmıyor. Namık Öğretmen özel olarak geldi, ilgilendi. Ona da aynı durumu anlattım. Kendisinin de geçirdiğini, üç gün değil, bir gün yat, hiçbir ağrın kalmayacak, adale yorgunluğunun verdiği bir geçici sızı!”dedi. Namık Öğretmen bir kağıt yazdı, ”Yatağında üç gün dinlenecek!”Hasan Üner nöbetçiydi, gülerek beni karşıladı, kendi yatağını gösterdi, ”Alt katta daha  rahat edersin, akşam gene değişiriz!”dedi. Nöbeti de bana bırakıp gitti. Hiç kıpırdamadan yattım. Akşam yemeğe gittim ama kendimde bir değişiklik olmuş gibi konuşmalara uzak durdum. Arkadaşlar Yeni  Müdüre iyiden iyiye savaş açmış gibi…Oysa adamın bana davranışı çok olumlu. Bunu anlattım. ”Sana maksatlı öyle yapmıştır, o adam çok kurnaz!” diyenler oldu. Sustum. Perşembe günü nöbetçi 63 Hilmi Altınsoy, gün boyu Hilmi ile konuştuk. Öğleden sonra belimde ağrı sızı kalmadı, çıktım Ek banyo çalışmalarına baktım, arkadaşlar bitirmiş, başka bir işe başlamışlar. Yeni bir usta gelmiş, büyük bir ustaymış. Aslında ise profesörmüş. Macaristan’ı Almanya alınca  memleketimize sığınmış. Eskişehir-Çifteleri o kurmuş, şimdi de burasını o kuracakmış. Bunları kendisi değil, Mustafa Güneri Öğretmen anlatmış. Perşembeyi daha iyi geçidim. Bu arada yeni bir haber yayılı. Yeni Müdür 2. sınıflardan  bazı çocukları çağırıp sorular soruyormuş. Soruların çoğu onun konuşmasına kimler niçin karşı koymuş, ya da onları karşı olmaya kimler  yönlendirmiş?Bu doğruysa bana verdiği izini de bu bağlamda düşünmeye başladım. ”Acaba bana da  soru mu gelecek?Onun konuşmasını tekrar anımsadım, öğretmenlerin öğütlerini onlarla yan yana koyup değerlendirdim. ”Olmaz öyle şey, adam bana iyilik etti!. Bu onun görevi belki ama, pekala üç gün yerine bir gün de diyebilirdi!” Üstümdeki kuruntuları attım. Cuma günü öğle çalışmalarında mandolincileri izledim. Öğretmen çok titiz. On beş kişinin hepsini  her dakika sürekli dinliyoror, yanlış düzeltiyor, akor yapıyor, öğrencilerin oturuşlarını düzeltiyor. Bizim sınıftan Sefer Tunca’da var, Seferin  kamburunu yumruklarken gördüm, güldüm Sefer  dimdik oturuyor, öğretmen biraz  öne eğilmesini istiyor, olmalı. Öğretmeni uzaktan izledimSefer yaşında kız, Seferin dik  oturuşunu düzeltmek için yumruk atıyor. Arif Kalkan da ciddi ciddi çalışıyor. İdris’e sevindim;geçen yıl ne iyi başlamıştı, bıraktı. Gene iyi, öğretmen beğeniyormuş. Bizim kemanlar bugün yarın gelecekmiş. Bel ağrısı dinlenmesi içinde çadır nöbetini de atlattım(Benim nöbetimi arkaya  bırakmışlar)Üç yıldır bir gün bile revire gitmemiştim. Bundan böyle bunu diyemeyeceğim, bu üç gün bir revir olayı. Zaten Namık Öğretmen o gün  demişti: ”İbrahim, revirimiz olsaydı seni şimdi yatırırdık, senin değil hepimizin şanssızlığı bu: Bir revirimiz bile yok!”Rahatsız olduğumu herkes duymuş, Cavit, Gülümser, Musa, Ali Ergin, Hasan Çetin, Mürsel, İrfan, Haydar, Numan nöbetlerimden tanıdığım bir çok çocuk, geldi, ”Geçmiş olsun!”dedi. İçimden utandım, bu çocuklar da rahatsız oluyorlardır. Hiç birini anımsayıp bir geçmiş olsun demedim. İşin ilginci kafamda, böyle bir davranışta bulunmak gibi bir  düşünce yok. Sınıf arkadaşlarımdan  kaç kişi revirde yattı, bir ikisi dışında ötekilere  böyle bir söz  söylemeyi düşündüğümü sanmıyorum. Bahçe kapısından girerken beni bahçede görünce yanıma gelerek geçmiş olsun diyen kızlara ; Melahat’a, Feride’ye, Safinaz’a, Sakine’ye, Mukaddes’e yanındaki, daha adını bile öğrenemediğim arkadaşına )ne diyeceğimi bilemedim. Neyse ki onların ardından gelen Gül’le, yanındakilere, toparlanıp teşekkür ettim. İki grup aralarında konuşsalar, öncekiler kesinlikle benim için çok kaba, sonrakilerse pek nazik diyebilirler. Belki de kendileri arasında bilerek ayırım yaptığımı bile düşünebilirler. Oysa ne ayırımı?Düpedüz,  yapacağını bilmemekten ileri gelen bir tavır!Bel ağrısı bir bakımdan işime de yaradı:Dün, cumartesi ünü işbaşı yapılacağı söylenince bir grup, ”Cumartesi bizim tatil hakkımız!”demiş. bunu duyan Yeni Müdür, hepimizi topladı, konuştu. Yeni Müdürün iyi konuşamadığı kanısına vardım. Çok güzel başlayıp sonunu o denli güzel bitirmiyor. Sözlerinde sevecen bir  yan yok. Bizim müdürümüz Nejat İdil gibi inandırıcı değil. Sözlerinin içinde kendisi yok:Hep yaptırırım, yapmak zorundasınız gibi emredici, zorlayıcı  durumda konuşuyor. ”Siz isterseniz bunları değil daha iyisini, daha zorunu da yaparsınız gibi güven verici, özendirici bir söz söylemiyor. Belki de biz onun kullandığı sözleri doğru anlamıyoruz. Upuzun konuşmasından sonra, herkesin işbaşı yapacağını umduğunu söyleyerek sözlerini bitirdi, gitti. O gitti ama, öğrenciler dağılmadı. Bir kaynaşma oldu, aralardan  seler çıkmaya başladı, ”Biz tutuklu değiliz, öğrenciyiz, cumartesi-pazar günleri bizi kimse çalışmaya zorlayamaz!”Topluluk karıştı. Bizim sınıf gene ayrı kaldı ama, bizde de çocukları haklı bulduğunu söyleyenler oldu. Yakınımızdaki Namık Ergin Öğretmenin çevresinde toplandık. Namık Öğretmen, ”Ben çalışıyorum, beni yalnız mı bırakacaksınız?” diye sorunca hepimiz “Hayır!”diye bağırdık. Namık Öğretmen, teşekkür etti. Az ileride oldukça  sinirli, olayları sessizce izleyen Mustafa Güneri Öğretmenle konuştu. Bu kez Mustafa Güneri Öğretmen az önce  Yeni Müdürün çıktığı yükseltiye çıkarak “Birkaç dakika da beni dinler misiniz?diye sordu. ”Dinleriz!” sözünü duyunca teşekkür etti. Namık Öğretmenin 3. sınıflarla konuşmasını dinledim. Onlardaki anlayış, onlardaki öğretmene saygı, öğretmendeki kendine güven, yetiştirdiği öğrencilerine karşı gösterdiği şefkat beni  cesaretlendirdi. Siz de onlardansınız, başka türlü olamazsınız. Öğretmeniniz sizinle de konuşsaydı  kesinlikle inanıyorum, siz de onlar gibi davranacaktınız. Bu nedenle Namık Öğretmenden cesaret alarak sizinle konuşmaya karar verdim. Cumartesi-pazar günleri sizin tatiliniz bunun tersini düşünmek kimsenin aklından geçmez. Ancak insanların yaşamlarında  kimi zorunlu dönemler vardır. Avrupa’da, Balkanlarda yaşayan yaşdaşlarınızı düşünün. ;hangisinin cumartesi-pazarı kalmıştır?. Bizim böyle acınası bir durumumuz yok. Ancak  yeni bir yerleşim sürecindeyiz. Geç karar verilmiş, ön hazırlığı yapılmadan bir göç olmuştur. Bu karışık durumun biran önce önlenmesi için yoğun çalışarak en kısa sürede rahata kavuşmak istiyoruz. Hakkınız olan rahatı, hele hele  kutsal hakkınız sayılan oyunlara kavuşmanız için  kısa bir  süreci yoğun çalışmalarla geçirip normal  yaşamımıza geçmeyi planladık. Bu planımızda bir ya da iki hafta tatilimizi de kullanmak zorunluluğunu duyduk. Biz öğretmenleriniz olarak bu zorunluluğu göze aldık Siz bir  daha düşünün, bizi yalnız bırakmak istemiyorsanız, el ele verip başladığımız işleri bitirip, normal yaşamımıza bir an önce kavuşalım. !”Sizi yalnız bırakmayacağız!”sesleri arasında öğretmenlerle öğrenciler işbaşı yaptı. Hem de hiçbir şey olmamış gibi herkes yarım kalan iş yerlerine dağıldılar…. Namık Ergin Öğretmenin olsun Mustafa Güneri Öğretmenin olsun sözlerinden kimse olumsuz bir sonuç çıkarmadı, çıkarmayı da aklından geçirmedi. . Öğlede , daha doğrusu bayrak töreninden sonra bazı öğrencilerin  Müdür Odasına girip çıktığı söylenince görenlerde  bir takım kuşkular uyanmış. Arkadaşlar, çağrılan öğrencilerle ilişki kurup yapılan konuşmaların dolaylı da olsa sabahki olayla bağlantılı olduğunu anlamışlar. Bizim grup bu gün okul bahçesinde çalıştı, kimselerle görüşmediği için yorumlardan uzak kalmış. Öğlede de fazla bir  ilişki olmadan işbaşı yaptık. Söylentileri akşam paydosundan sonra duyduk. 2. sınıflar yarın işbaşı yapmayacakmış. Cavit Kafkas’a sordum, onun böyle bir karardan haberi yok. Benim tanıdığım çocuklardan yemekhane nöbetçisi olan, Rasim Dereli, Ali Kıpçak, Mehmet Özalp, Mehmet Aydemir’e sordum onlar da böyle bir karardan habersiz ama, bazı çocukların Müdür Odasına girip çıktığını gördüklerini söylediler. Bizim sınıftan da yeni başlayan Haftalık Nöbetçi Halil Basutçu, onu aradım, buldum. Müdür Bey, bazı çocuklara, sizi kim yönlendiriyor?gibilerde soru sorulmuş. Bu tüm çocuklara yayılmış. ”Karar verilip verilmediğini bilmiyorum ama genel bir dikleşme var!”dedi. Akşam yemeğinden sonra yer yer toplanmalar, konuşmalar bizin arkadaşlar arasında da oldu. Ancak ben, benim gibi düşünen çok arkadaş, Namık Öğretmene verilen sözümüzden dönemeyiz, biçiminde oldu. Azınlıkta kalan arkadaşlar da  sonunda bize uyacaklarına söz verdiler. Yattıktan sonra bir süre daha bu durum tartışıldı. Ben İsmet’i uyardım, o da bana katılacağına söz verince rahatladım. uyudum…

 

1  Haziran  1941 Pazar

 

Halil Basutçu uyandırdı. Geçen gün okuduğum şiiri anımsamış:Uyanın Hasanoğlanlılar!”   dedi arkasından sordu “Hadi söyleyin bakalım, uyumak neye eş?” İsmet yanıtını yapıştırdı, ”Uyumak uyumaya eş, başka neye olacaktı?”dedi. Gene de  kalktı. ”İşbaşı var mı?diye soran olunca büyük bir kalabalık birden, ”Biz söz verdik çalışacağız!”Hazırlandık. Kahvaltıdan sonra duyuruldu, Müdür Bey öğrencilerle konuşacakmış. bu nedenle bugün  tatilmiş. Ben buna inanamadım, Namık Öğretmeni ararken Ali Yılmaz Öğretmenle karşılaştım, öğretmen gülerek, ”Yeni Müdürümüz size bugün dinlenme verdi!”dedi. Ne düşündüyse düşündü bana, akordiyonunu almayacak mısın?Bak yeni öğretmenin geldi, bizim komşumuz, çok iyi bir öğretmen, ondan yararlanmaya bak!”Birden karar verdim, ”Namık Öğretmenle konuşacağım, sonra gelip alırım!”Namık Öğretmeni görmeye gerek kalmadı, Müdür Bey nöbetçi olarak Halil Basutçu’yu çağırmış, bugün işbaşı yapılmayacağını söylemiş. Dinlenme yeri olarak seçtiğimiz okul karşısındaki gölgelikte toplandık. 2. sınıflar  Okul Müdürüne savaş açmış durumdaymış. Söz birliği etmişler soru sorulursa yanıt vermeyeceklermiş. ”Cumartesi öğleden sonra ile pazar  bizim dinlenme  günlerimizdir, biz bu günlerde çalışamayız. !”Hava oldukça sıcak, biz değişik konularda tartışıp vakit geçirirken iki nöbetçi geldi bizim sınıftan on arkadaşın numarasını okudu. Baktım benim numaram da var. Şaşırdım. Toplanıp gittik. Kapıda az bekledikten sonra kapıdan Hüsnü Baykoca Öğretmen iki numara okudu 66—76 Benimle Arif Kalkan, çekine çekine içeri girdik. Hüsnü Baykoca beni görünce “Çeşmekollu hayrola !”dedi. Sustum. Müdür Bey bana baktı, ”Geçmiş olsun, şimdi nasılsın?Çalışmaya hazır mısın?”dedi. ”Sağolun, şimdi iyiyim, çalışmaya her zaman hazırım!”dedim. Hüsnü Baykoca Öğretmen benim için  tam duyamadım ama  yüzündeki güleç bakışından anladım güzel sözler söyledi. Müdür Bey eliyle bana geç dedi. Arif’e sordu, ”Çalışmana engel bir durumun var mı?dedi. Hüsnü Baykoca  Öğretmen Arif için de olumlu sözler söyledi. Köylerimizi tanıdığını, teftişlerimizi yaptığını anlattı. Müdür Bey ikimize de bugün dinlenin yarın dinlenik olarak iş seferberliğine  başlayacağız!”dedi ardından seferberliğin anlamını bilip bilmediğimizi sordu. Hüsnü Baykoca Öğretmen  cesaretle: “ Aaaa, bilmez olurlar mı?Onlar Rumeli çocuğu, savaşlar, seferberlikler onların ninnileridir!”dedi. Müdür Bey, bu sözü yeterli görmedi, bana baktı. Seferberliği soru sorarak anlattım. Seferberliğin sözlük anlamını mı soruyorsunuz yoksa tarihimize bu adla geçmiş dört yıl süren büyük olayı mı?Müdür Bey çok memnun olduğunu anlatan bir gülüşle “Tamam tamam!”dedi sağ elini kaldırarak konuşmamı kestirdi, eliyle çıkmamızı  işaret etti. Arif’le  biraz sevinerek biraz şaşkın dışarı çıktık. Arkadaşlar çevremizi sardı. Olayı olduğu gibi anlatıp oradan ayrılarak okula gittik Oradaki arkadaşlara durumu anlatınca bize inanmadılar. ”Bu anlattıklarınız için sizi oraya neden çağırsınlar?Arif de ben de yemin ettik ama gene kuşkulu kaldılar. Arif’le çağırılışımı bir şans saydım, başka biri olsaydı arkadaşları inandırmakta güçlük çekecektim. Arif ağır başlı, sözünün  eri bir arkadaş olarak bilinmektedir. Bu kez Arif’le Ali Yılmaz Öğretmenin evine gidip benim akordiyonu aldık. Ali Öğretmen köyde bir yere davetliymiş, biz gittiğimizde eşi ud çalıyordu. Geldiğimize çok sevindi. Bize çayla kendi  yaptığı taze pide getirdi. Yeni Müzik öğretmenimizi çok sevmiş, biz bir süre övdü. Bu arada “Sakın ona göz koymayın, nişanlı, belki de yakın zamanda evlenecek!”dedi. Biz konuşurken Ali Öğretmen geldi. Ali Öğretmen evinde çok değişik bir insan. İnanılmayacak kadar yumuşak, hanımıyla şakalaştı. Bizi gene çağırdı. Akordiyonu alıp ayrıldık. Abla akordiyonu tozlanmaması için bir renkli beze sarmış, Simli mimli bir değerli bez, o, ona Hacı bezi diyor, ”Sonra getirirsin, şimdi kullan, yazıktır akordiyonuna!”dedi. Hacı bezi deyince ben “Olmaz!”deyip, diretmeye kalktım. Ali Öğretmen, ”Hadi canım sende ne  hacı bezi? Saman Pazarında sergicilerde dolu, ben gene alırım!”dedi gülüştüler, ayrıldık. Arif yapıcılık bölümünde bu nedenle, Ali Öğretmeni pek tanımıyor. Onun atölyedeki konuşmalarını anlattım, şaştı. Bu adam, o dediğin gibi olur mu?Akordiyonu ranzanın altına, Hilmi’nin  başı altına Hacı bezine sarıp koydum. . Ali Öğretmen bana bir zincirle asma kilit getirecek, açılmasını önlemek için kilitleyeceğim. Aslında çadır nöbetçisi olduğundan  birilerinin karıştırması söz konusu değil. Bizim  toplanma yerimiz okul bahçesindeki   ara bölüm. Gündüz ara ara orada başka sınıflar da çalışma yapıyor, onlardan giren olabilir.

Bayrak töreni için gene bir birimizi izleyerek toplandık. Okul zilini onardılar ama yeterli değil salt okul bahçesi içindekileri uyarıyor. Çocuklar neşeli, bir haftadır uzayıp giden inatlaşma olmamış gibi. Müzik öğretmeni  parmak uclarını topladı, yüzümüze doğru kaldırdı, işaretle başlattı. Çok karışık başlandı, durdurdu, Açıklama yaptı ama ikinci kez de aynı  karışıklık oldu. Bu kez kestirmedi. Marş ikinci bölümde düzeldi. Daha doğrusu, öğretmen öğrencilere uydu. Yemeklerin hazır olduğu duyuruldu, gruplar oluşturarak yemeğe gittik. Bizim sınıfın yarısı, okul  arkasındaki çadırda  ders yapıyor. Yarın başlayacak hafta  sabahları ders sırası bizim grupta. Akşamları  okul bahçesinde olmamızın bir nedeni de  burada  ışık oluşu. Kızlar için okulun giriş kapısına lüks asılıyor. Lüksün ışığı oturduğumuz yeri iyice aydınlatıyor. Kitap okuyan arkadaşlarımız orasını mesken edindiler. Mustafa Saatçı çok kalın bir kitap aradığını söylüyor. Hiç bitmeyecek bir kitap. Böylece orada  oturup SS’yi  göz altında tutacakmış. Olmayacağını herkes bildiği halde bu söze dakikalarca gülüyorlar. Akordiyonu getirdiğimi gördüler. ”Artık bol bol çalarsın diyen oldu. Mustafa Saatçı  buna karşı olduğunu söyledi. Nedeni çok önemliymiş:SS akordiyonu çok sevebilirmiş, sık sık gelirse, Mustafa onu kıskanırmış. Mustafa Saatçı şakaya getirip düşüncelerini söylüyor, güldürüyor falan ama sonunda kimse pek gocunmuyor. Oysa kimi sinsi  kişiler var, düşüncelerini açıklayamadıklarından içten içe hasetliklerinden yanıyorlar. Hemen, ”Kızların çadıra gelmesi doğru olmaz!”diyenler oldu. Sanki kızlar gelmeye kalkmış gibi. . Kimisi de “Kızların gelmesine ne gerek, akordiyonun sesi uzaklara dek gidiyor, burada çalınca oradan dinlerler. !”Bunu söyleyenlerin de iyi niyeti olmadığı besbelli:”Acaba burada akordiyon çalacak mı?diye soran yok”Hepsine birden yanıt verdim. :”Kepirtepe’deyken derslikte gelip  nasıl çalmadıysam burada da yattığımız çadırda bir kez olsun çalmayacağım. Çalışmalarımı, akşamları ders çadırımızda yapacağım;onun dışında kimse için akordiyon çalmaya niyetim yok!”

2. Sınıfların bir bölümü bir haftadır yeni yapılacak binaların alanlarında çalışıyormuş. Kepirtepe gibi burasının da planı yapılmış. O plana göre binalar çizilen yerlere  dikilecekmiş. Arkadaşlardan kimileri biz de öyle mi yaptık?diye sordular. Ben öyle yapmadığımızı, bu nedenle de  kimi yaptıklarımızı yıktığımızı, daha sonra mimar Emin Onat’ın yaptığı plana uymaya başladığımızı anlattım. Emin Onat okulumuza geldiğinde bizim atölyeye de uğramıştı. Onun  çizdiği planlar gelince Hamdi Bağ, Naci İnan, İrfan Evren öğretmenlerin bu planı bize gösterdikleriniı, ilk yaptığımız büyük okul binası dışında tüm binaların yıkılıp  plana göre yapılacağı o zamanlar anlatılmıştı. Örneğin yatakhaneler iki katlı olacak, atölyeler şimdiki yerlerden daha uzağa taşınacak. Asfaltın karşısına, konukevi, kooperatif, öğretmen evleri yapılacaktı. Ben yapılacaktı, deyince Mehmet Yücel, ”Üzülmeyin arkadaşlar, yakında biz geri dönük onları gene yapacağız!”dedi. Bu arada gene Çoban Mehmet sözü edildi. ”O da bizimle gelirse, orada da çalışmam!”diyenler oldu. .

Yarın bir değişiklik olmazsa bizim grup öğleye dek ders yapacak. Geçen hafta ders yapanlar, derslerden hiçbir şey anlamadıklarını, saatlerce öğretmenleri dinlediklerini söylediler. Matematik, Türkçe dersleri boş geçmiş. Selçuk Korol bitki toplamak için kırlara çıkarmış. Türkçe dersine gelecek olan Yeni Müdür, işi çokluğundan derse gelememiş. Tarih-coğrafya dersinde Reşat Tekinay Öğretmen kendi öğrencilik günlerini anlatmış. . Müzik Öğretmeni notaları yazdırmış, herkese takrar tekrar okutmuş. Haftalık ders programımız. Pazartesi, öğleden önce 2 saat tarih, 2 saat coğrafya. Gerçekte bir saat olan bu dersler, inşaatlar başlayınca kesileceği için iki ay bir aya indirilmiş. Tüm dersler böyle, üç saat olan Türkçe, 6 saat, 3 saat olan matematik 6 saat. 2 saat olan müzik 4 saat. Böylece derslerin çoğu 4 saat sürmektedir. Pazartesi 4 saat Selçuk Korol öğretmen. Salı günü dört saat Behire Bil öğretmen. Çarşamba, 2saat Resim-Mustafa Güneri-2 saat Türkçe Yeni Müdür. Mehmet Tuprul, Perşembe 4 saat, Türkçe-Mehmet Tuğrul, Cuma, Tarih-coğrafya:Reşat Tekinay…Cumartesi, ”Askerlik-Beden-Eğitimi…. 6 saat matematik  boş, 6 saatte Türkçe boş geçmiş eder oniki saat. Haftanın üç günü gene derssiz  geçiyor. Bunun neresine dersler başladı deniyor?

 

2  Haziran 1941 Pazartesi…

 

 

Kalem, defter, kitap hazırlayıp. Yataklarımız üstüne koyarak kahvaltıya gittik. Yatak çadırımızla derslik çadırımız yakın olduğu için bu yolu seçtik. İçimizde en sevinçli Sami Akıncı. Sami yememiş içmiş köyde  okuyan öğrencileri aramış. Ankara’da okuyan iki lise öğrencisi bulmuş, tanışmış. Birinin soyadı ilginç:Köylüoğlu. Sami onların kitaplarını almış Biyoloji, Mantık, Edebiyat kitaplarına baktım. Edebiyat kitabını İsmail Habib Sevük yazmış. Cumhuriyet gazetesinde yazılarını okumuştum. Mantık kitabını ise Hasan Ali Yücel yazmış. . Hasan Ali Yücel Lüleburgaz’a gelmişti. Okul bahçesindeki atölyede çalışıyorduk. Daha önce Kepirtepe’ye inşaata uğramış, sonra Lüleburgaz’a gelmiş. Hasan Üner’le ikimiz makine başında çalışıyorduk. Bize: “Siz neden arkadaşlarınızdan ayrısınız?”diye sormuştu. Ben : “Elektrik yokluğu nedeniyle!” diye yanıt vermiştim. Hasan Ali Yücel’i resimlerinden de tanıyordum. okullarda, (Örneğin buradaki okul koridorunda da var. ) Atatürk, İnönü resimleri yanında onun da resmi var. Kültür Bakanı resminin altında siyah renk üstüne  beyaz olarak adı yazılmış, salt soyadı yazılı (Onun imzasıymış) “Yücel!”

Kahvaltıdan sonra kitaplarımızı alıp çadıra gittik. Çadır hemen okulun arkasında, aradan bir yol geçiyor. Çadırın kurulduğu yer düz bir meydan ama gerçekte bir tarla, uzun bir süredir sürülmemiş şimdilerde kırlaşmış durumda. Dıkenli, sert otlar var, çadırı kurarken çevresini temizledik ama az ilerlere gidince dikenli otlar karşımıza çikiyor. Mustafa Saatçı hemen  ayırdına varmıoş, kızların kaldığı okulun arka pencereleri, biraz yan da olsa bizim çadır tarafına dönük, SS bakınca Mustafa Saatçı onu görecekmiş. Yusuf Asıl, ”Ben gözetirim SS çıkınca sana haber veririm!”dedi. Mustafa buna razı değil, ”Ben kıskanç biriyim, kendim gözetirim!”

İlk dersimize Selçuk Korol Öğretmenin  geldiğine çok sevindik. Selçuk Öğretmen öğrenciliğinde Tabiat Bilgisini çok sevdiğini, sonraki  zamanlarda da bu konuda oldukça kitap karıştırdığı, bize yararlı olacağına inandığı için geçici olarak bu dersi aldığını anlattı. Genel olarak Türkiye iklim bölgelerini özetledi, İklim bölgelerine göre canlıların  toplandığını, bitkilerin kümeleştiğini anlattı. Orta Anadolu Bölgesinde bulunan Ankara dolaylarındaki önce hayvanları sonra bitkileri sıraladı. Hayvanlarda özellikle koyun, keçi üzerinde durdu. Tiftik keçilerinden söz etti. Arkadaşlar, Sadri Ertem’in Çıkrıklar Durunca romanını anımsattılar. Selçuk Öğretmen “Maalesef, diyerek söze başladı, tiftik keçilerinin özelliklerinden sonra yapılan ihmalleri, bu ihmaller yüzünden  tiftik keçilerini elimizden çıkardık!”dedi. Bu kez devlet çiftlikleri aracılığıyla gene bir  hamle yapıldığını, yakınlarımızda  tiftik keçisi çiftlikleri bulunduğunu, olanak bulunca gidip gezeceğimizi anlattı. Bitkiler için, Lalabel yoluna tepelere çıktık. başta kekikler olmak üzere on kadar değişik  kır bitkisi seçtik. İlgimizi çeken, bitkiler, sert kumsal  yerlerde, kupkuru kayalar arasında çıkmış, renkli renkli çiçekler açmış olnasıydı. . Koparınca minicik kökleri kupkuru yerlerden çıkıyor. Çekince de “Çıt edip kolayca kopuveriyor. Sulak yerlerde yetişen bitkilerin, özellikle lahana, pırasa, soğan türü bitkilerin kökleri düşünülürse kırlardaki bitkilerin kökleri için yok  denilecek kadar az. Değişik görüntüde de olsa kır çiçeklerinin çoğu gene de tanıdık türler. Bugün yeni olarak topak topak çiçek açmış, katmerli kekikle, geven denilen bir dikenli otu tanıdım. Kuşkonmazlar, eşek dikenleri, Peygamber çiçekleri, çoban atlatanlar, koyun gözleri farklılıklarına karşın özünde bildiğimiz bitkilerdir. Haftaya köyün hemen arkasındaki tepelere çıkmaya karar verdik. Tepede değişik bitki ararken benim ayrıldığımı gören arkadaşlar sordular, ”Sen değişik bir şey arıyorsun!”söyledim. ”Ben Röslein arıyorum. Sami Akınsı güldü, ”Röslein auf der Heiden. !”birlikte aradık. Bir çukurlukta, gerçekten bir çalılıkta açmış küçük yaban gülleri bulduk. Ancak bu güllerin renkleri ne beyaz ne de kırmızı. yaprak uçları kimisinin kırmızımsı, kimisinin beyazımsı. . Üstelik iyice açılmışlar, ortalarında da kocaman birer göbek oluşmuş. Sami şiiri anımsadı, arkadaşlara anlattı. Benim de aynı düşüncede olduğumu sanan arkadaşlar, önemli bir  kuşkuya kapılmadan konuyu geçiştirdik. Güzel bir gül bulsaydım acaba  aklımdan geçeni yapabilecek miydim?Yapabilsem güzel bir olay olacaktı ama olmadı.

Oğle paydosunda mandolincilerin çalışmalarını uzaktan izledim. Dım dım dım, boş tellere vuruyorlar. Öğleden sonra, çalıştığımız yere arkadaşiların profesör dedikleri adam geldi. Sarışın  uzunca boylu. Ensesinden  başının tepesine dek traşlı, kulaklarında öne taraf saçlı. Hüsnü Baykoca gibi traşlı, Alaburus traşmış. Böyle olsun yerine”Böyle olacak,

Böyle kesecek!”diyor. İki metre, bir buçuk metre, bir metre boylarında 50 adet sivri kazık istedi. Su yolu için çakılacakmış. Ali Yılmaz Öğretmenle konuştuktan sonra bana, ”Bunları sen yapacak!”diye sordu. (Sen yapabilecek misin?”demek istemiş. Ali Yılmaz Öğretmen gülerek, ”O yapacak!”dedi. Profesör gülümsedi sağ elini şapkasına doğru kaldırarak selam verip gitti. Ali Yılmaz Öğretmen bize kazık sivriltme yöntemi öğretti. Bir ucu olabildiğince dar açı biçiminde testere ile kesiyoruz. Sonra da  yanları keserle alıp sivri uc bir yanda olmak üzere kazıkları tamamlıyoruz. Sivri ucun oryada ya da yanda olması önemli değilmiş. Önemli olan kazıkların eşit boyda olması ile üst  başının düz kesilmesiymiş. Salih Baydemir, Orhan, Harun dördümüz yanımıza birer arkadaş alıp başladık, paydostan önce de bitirdik. Arkadaşlar profesörün konuşmasını tekrarlıyorlar, ”Bunları sen yapacak?Bunları sen bitirecek?Bunları sen yiyecek?Kazık yemek deyimi ortaya getirildi. Yeni Müdüre karşı gelme olayında kim kazık yiyecek?Sessiz geçmesine karşın alttan alta  kuşkular sürüyor. Halil Basutçu başta olmak üzere bizim sınıftan birileri birkaç kez Müdür Odasına gitmişler. Halil ‘in o günlerde nöbetçi olması onu olayın içine çekmiş.

Paydostan sonra mandolinciler  çalışma yerine çıktılar. Ben de akordiyonu alıp öbür uca gittim. Çok yavaş olarak çalışmaya başladım. Parmaklarım uyuşmuş gibi, uzun süre  gam yaptım, yavaş yavaş arpejler falan derken yarım yarım parçaları tekrarladım. Bir de baktım ki, mandolincilerin çoğu yanıma gelmiş bana bakıyorlar. Bu kez onların  kimilerinin tın tınladığı, Yalancı, Daha Dün Annemizin, Manastırın Ortasında türü melodileri bastıra bastıra çaldım. Gül’le arkadaşları da yanıma kadar geldi. Bir aydır elime almadığımı söyleyerek akordiyonu çıkardım. Gül düzeltme yaptı:”Bir ay değil bir buçuk aydan fazla oldu!”dedi. Bu kez de ben: “Olsun, bundan sonra  her gün çalışacağım, kısa zamanda ellerimi alıştırırım!”dedim. Yemeğe gittik. Müzik öğretmenimiz, alıştı, 2. sınıfların masalarında yemeğe oturuyor. Sami Akıncı bir lüks ayarlamış, çadırda  ders hazırlığı yapacakmışız. Ancak, öteki grup da şakadan, ” Biz de ders hazırlayacağız!”deyip geldiler. ”Siz bizi sokmazsanız sonra biz de sizi sokmayız!”şeklinde  koşul öne sürdüler. Sıralara dörder kişi olarak sıkıştık. Benim akordiyon çalışım, kızların oraya gelişi fısıltı olarak dile getirildi. İdris Derstan Mustafa Saatçı’ya “Senin SS gelmedi!”deyince Mustafa Saatçı, gelmemesini tembih ettiğini söyledi. Buna herkes güldü, ”Yarın gelirse ne olacak?” diye soranlar oldu. Mustafa, o zaman ben ona izin vereceğim!deyince zırvaladığını  söyleyenler oldu. Sami Akıncı dayanamadı, ”Siz hepiniz zırvalıyorsunuz, bakın bu tür konuşmalarınızı sürdürürseniz, bu konuşmalar bir gün yöneticilerin kulağına gidecek, birilerinin canı yanacak!”dedi. ”Bunu sen söylemezsen başka kimse söylemez diyenler olunca, Mustafa Saatçı, ”Arkadaşlar ben bu şakadan vazgeçtim. Lütfen bunu burada bırakalım, arkadaşımız Sami haklı, Yeni Müdür, bildiğimiz gibi değil, çağırıp çağırıp küçük çocuklarla konuşuyormuş!”deyince konu gene geçen hafta olan olaylara döndü. Halil Basutçu, ”Adam, o günkü olayı kendisine karşı bir tavır olarak algıladı, bunun öcünü almadan geçiştirmeyeceğe benziyor!”dedi. Değişik varsayımlar öne sürüldü. Selçuk Öğretmen geldi, gülerek, sıraları özlediniz değil mi?yatmayı bile düşünmüyorsunuz!”dedi. Hep birlikte kalkıp çadırımıza gittik. Yatınca arkadaşların konuştuklarını  düşündüm. Geçekten Yeni Müdür kin tutup öfkesini bir ya da birkaç kişiden alır mı?O kızdıysa tüm öğrencilere kızmıştır. Tüm öğrencilere kızınca da içlerinden bir ya da ikisini cezalandırınca içi rahatlar mı?Bu düşüncelere aklım hiç yatmadı ama arkadaşların böyle bir kuşku duymalarına da sevindim. Biraz korku duysunlar da  kendilerini toplasınlar. Okulumuza Yeni Müdür atanmasının nedenini bir türlü anlamıyorum:Bizim müdürümüz neden bizimle gelmedi. Orada öğrenci olmadığına göre neden orada kaldı. Oradaki eşyalari, okula sahiplik içinse Hüsnü Baykoca Öğretmen orada kalabilirdi. Yeni Müdürün kötü bir insan olmadığına inanıyorum ama neden öyle konuştu?Neden  öğrencileri çağırıp sorguluyor?Bir gruba da  “Sizi disipline veririm!”diye bağırmış. Öğretmenler de Yeni Müdür için  hiç konuşmuyor. Özellikle Hidayet Öğretmen “Yeni Müdür dendiğinde:Yeni Müdür eski Müdür sözünü uzatmayın, işte bir Müdür atanmış, siz işinize bakın!”deyip konuyu kapatıyor. Oysa eskiden Nejat İdil müdürümüz için övücü sözler söylüyordu. Belki de susmayı yeğliyor.

 

3  Haziran  1941 Salı. .

 

Kızlar geçiyor, sözleri arasında uyandım. Nöbetçi iki kız hazırlanıp mutfağa gitmiş. Kapımıza yakın geçerken seslerini duyan olmuş. Bu bile olağanüstü bir sorun yapıldı. Halil Basutçu çıkıştı:20 tane kız var, bunların ayda 20 gün nöbeti olacak. Her ayın yirmi gününü böyle  “Kızlar geçiyor diye bağıracak mısınız?Mustafa Saatçı, ”SS geçerken bağıramazlar!”İsmet, Mustafa’ya çıkıştı:”Yeter be , bıktık şu senin SS  midir, SY midir nedir?”deyince bir gülüş koptu, İdris, Yusuf Bekir, Abdullah Mustafa Saatçı’yı uyardılar. İmam dikkat et! İsmet S’ye göz koymuş:SY dedi, yani Sevim Yanar olarak  değiştirmiş. Bu kez Mehmet Yücel artaya girdi, ”İsmet’in günahını almayın, çocuk düpedüz, Sevim Yücel olarak açıklamak istemediğinden  SY deyip kesti. Ortalık iyice karıştı. Şimdi de Sevim Yücel olayı ortaya çıktı. Mustafa Saatçı, ”Bunların ikisi de benim arkadaşım, bana ihanet etmezler!”deyip  tatlıya bağladı. Kahvaltıya  neşeli bir şekilde gittik. Kahvaltıda Nahide Öğretmenle Behire Öğretmen vardı. Bizim grupça gülüşerek geldiğimizi görünce onlar da gülüştüler. Bekir Temuçin, yavaşça, ”Bizim gülecek lafımız var, peki bunlar neye gülüyorlar?”diye sordu. Halil Basutçu bunun yanıtını verdi, ”Onlar da bizim halimize gülüyorlardır. , başka neye olacak?Kahvaltıdan sonra  dersliğimize yöneldik, tam bilmiyoruz ama Türkçe olabilir. Eğer Türkçe ise Yeni Müdürümüz gelecek. Salih Baydemir, kendi görüşünü söyledi, ”Bu adam konuşmasını bilmiyor, nasıl Türkçe dersi verecek?”sBaşka sorular da  ortaya atıldı, ”Bilmediğini nereden anladın?”Salih  görüşünü açıkladı, ”Adam, ağzını açmadan söz söylüyor. Konuşurken dikkat ettim, alt çenesi kıpırdamıyor, çıkardığı sesleri dişlerinin arasından dışarıya itiveriyor!” Salih Baydemir’in:“İtiveriyor!”sözü dillere takıldı:Silivermek, uyuyuvermek, kalkıvermek, biliverme , gülüvermek, düşüvermek,  bakıvermek, itivermek, gelivermek, gelivermek yapıvermek, edivermek, söyleyivermek…. 4 Mehmet bir öneride bulundu:”Gelin, bunu yeni Türkçe öğretmenimize soralım!”Bir çok arkadaş buna karşı oldu, ”İlk derste böyle soru sorulmaz. Sorulur -sorulmaz tartışması uzunca sürdü. Derse gelen giden olmadı. ”Öyle ise bugün matematik dersi var, Türkçe yarın, dendi. Sıraları özlemişiz, tartışma martışma derken öğleyi yaptık.

Öğleden sonra mandolincilerin yanına gittim. Benim akordiyon çaldığımı arkadaşlar öğretmen söylemişler. Öğretmen beni çağırdı. Kaç yıl çalıştığımı, kimden ders aldığımı sordu. Notaları nasıl öğrendiğimi ise iki kez sordu. Adem Gürçağlayan Öğretmeni söyledim. Adem Gürçasğlayan Öğretmen için “O Müzik Öğretmeni değilmiş, kemanı da amatörce çalıyormuş gibi bir söz söyledi. ”Amatörce nedir öğretmenim?diye sordum. ”İşte, senin gibi, üstünkörü öğrenme!”dedi. Üstünkörü sözünü Büyük Ablamla babam da çok kullanıyor. Bu sözle onlar;kusurlu yapılan, yarım yapılan, doğru yapılmayan işleri kastedıyorlardı. Birden tüm bedenimde bir sıcaklık duydum. ”Adem Gürçağlayan Öğretmenin yerinde siz olsaydınız şimdi ben akordiyonu daha mı iyi çalacaktım öğretmenim?”diye sordum. Öğretmen ağız ucuyla, ” Ben akordiyon öğretmiyorum, kemanlar gelince sen zaten akordiyonu bırakacaksın!”dedi. Mandolin getiren bir öğrencinin mandolinin tellerini germeye başladı. Amatör, üstünkörü sözlerini tekrarlayarak ayrıldım. ”Sen zaten kemanlar gelince akordiyonu bırakacaksın!”sözleri kulaklarımda bir süre çınladı. Kendi kendime sordum “Niçin?”Birden kendim kesin bir karar vermedi. İsmet’le konuştum, İsmet, ”Dayı akordiyon senin, İstediğin gibi çalarsın. Keman versin bakalım, iyi öğretirse onu da öğrenirsin. Senin akordiyonunu öğretmen elinden alacak değil ya. O belki okulun diye düşünmüştür, keman verince onu alırım, demek istemiştir. İsmet inandırıcı, düşündürücü konuştu ama gene de içimde bir kuşku otyurdu kaldı. . Behire Öğretmenin küçücük çilli yüzü gözlerimin önünde yayıldı, giderek bazlama gibi oldu. Sinirli, sabırsız, azarlayıcı bir öğretmen görüntüsüne dönüştü. Durumu anlattığım öteki arkadaşlar da bana çok destek oldular, ”Sabret, akordiyonu onun olmadığı zamanlarda çal, keman da çalış, ilerlet, ilerde onu da çalmana izin verir!”Böyle karar verdim, akordiyonu zorunlu olmadan çıkarmayacağım, kemanı alıp çalışacağım. Öğleden sonra işbaşı yapınca Profesör dediğimiz Sili Usta(Kendisini bu adla çağırmamızı söyledi)kazıklar için geldi, gülerek “Bunları yaptı siz?” diyerek, beni, Salih’i, Orhan’ı, Harun’u gösterdi. Ali  Yılmaz öÖretmene “Benimle gelecek!”dedi. Onunla gideceğimizi anladık. Birer kucak kazık alıp arkasına takıldık. Kazıkları bir yere bıraktırdı, o kadar daha getirmemizi söyledi. Birer yük daha alıp geldik. Kendisi iki kazık aldı ikişer de bizim almamızı söyledi birlikte, çeşmenin yanından  karşı yakaya, su akağına göre sağ yamaca yöneldik. Elimizdeki kazıkları, belli aralıklarla yerlere bıraktık. Birlikte gene su başına döndük. Bu kez Orhan’la Harun’u kazma kürek almaya yolladı, bana üstünde bir kutu olan  üç ayaklı bir sehpa verdi. Salih’e de bir  çanta  almasını söyledi, kendi elinde  bir küçük oturak, boynunda bir büyük gözlük gene kazıkların  yanlarına yollandık. Sehpayı önce dere kenarında bir yere yerleştirdi, defalarca karşı tepeye sonra da dönüp bu taraftaki dereye bakarak ilk kazığın yerini gösterdi. Böylece ilk kazığı, nedenini niçinin bilmeden çaktıkOrhan’la Harun arkadaşlar da geldi. Onlara da ölçülü bir çukur kazdırdı. Bir kazık bir çukur. Beni yanına çağırıp bir yer tarif etti, oraya gidip dikildim. Bir iki sağa sola  döndürüldükten sonra kıpırdamadan durmam söylendi. Bu kez  de Sili Usta  elindeki aygıtıyla yanıma geldi, benim bastığım izlere basarak  sehpasını yerleştirdi. Beni gene  kazık bırakılmış tarafa yolladı. Bu kez çakılan  kazıkla bana baktı. İleri, geri diyerek beni  bir süre  kıpırdattıktan sonra  gene bulunduğum  yerde durmamı söyledi. Durumu iyi  kavradım. Bunu  Sili Usta da sezince gülerek, olayı  açıkladı: “. Buraya su yolu açılacak, bu su, yeni  yapılacak okul yerine gidecek!”Söyleneni anladık ama, bulunduğumuz yerden su gelecek çeşmeye bakınca  tam anlamıyla şaşırdık. Çünkü çeşme aşağıda kalmış bizse yükseğe çıkmıştık. Su aşağıdan yukarıya çıkar mı?Bunu Sili Ustaya söyledik. Güldü, sehpa üstündeki kutuyu göstererek,

…………………………………………………………………………………………………. .

 

Sehpalı resim   konacak/  Sili Usta ile

………………………………………………………………………………………………. .

 

“ Bu yanılmaz!”dedi. Sonra da  sağ elinin işaret parmağına kaldırarak dört beş kez bu sözü tekrarladı, ”Bu yanılmaz! Bu akıllıdır!”Aynı işlemleri yapa yapa derenin yamacını  bitirdik. Sırt doruğuna çıkınca bizim de aklımız yattı, buradan ötesi kolay, meyilli olduğu gözle görülüyor. Sırta çıkınca kazık çakmayı durdurduk. Kazıkların yanlarından çeşmeye indik. Çeşmeden  kazıkları izledik. Bize göre  kazıklar çeşmeden yüksek, Sili Ustaya göreyse 2, 5 metre alçakAlçak olmazsa akıntı ağırlaşırmış. ”1 km’de 2, 5 metre çok iyi çok iyi deyip seviniyor. Bize göe ise en tepedeki kazık en az 10 metre yüksek. Karşılıklı gülüşerek paydos ettik. Sili Usta bizim çalışmamızdan çok memnun  kalmış, ”Yarın gene çalışacağız!”dedi. Öteki arkadaşlara durumu anlatınca onlar: “ Daha önce köy okuluna getirdiğimiz Beşkavak suyunda böyle bir durum yoktu, orada hep yokuş aşağı geldiği için kazdık, su geldi!”dediler. Orası 2 km. Burası daha kısa gibi geliyorsa da  yokuş yukarı bir durum olduğundan zor olacak. Sili Ustaya göre  bu iş olacak. Sili Ustayla çalışacağıma çok sevindim. Öyle  ki Müzik Öğretmenine olan öfkem bile geçti. Sili Usta kendisi de sarışın

;benim saçımı gösterdi, sonra da kendi saçına parmağını götürerek:  Attilla’nın torunlarıyız!”dedi. Sili Usta Macaristan’dan gelmiş. Ali Yılmaz Öğretmenle karşılaştık: “ Sürekli izin vermenm, bizim işler başlayınca sizi oradan çekip alacağım!”dedi. Dedi ama göz kırparak güldü, elinin ucuyla da   başıma dokundu. Onun da sevgi gösterisi böyle, elini uzatıp parmaklarının ucuyla  başımızın yan tarafına dokunuyor.

Paydosla yemek arasında akordiyonu çıkarıp çalıştım. Arkaya çekilip çalıştığım için kimse gelmedi. Yemekten sonra gene dersliğimize gittik. Sami’den lise1. sınıf Edebiyat kitabını aldım. Yahya Kemal Beyatlı’nın kısacık bir şiri var, Mağurdan Gazel, onu okudum. , 10 satır, beş beyit. defterime yazdım. Mahur, meh, duş, busiş, nermin, damen, işve, fağfur, damen, zevrakçe, mah-ı nev, fevc, dur, va’de-yi teşrif, Cedvel-i sim, fevvare-yi zerrin, mahur…Anlamadan okudum, okudukça anlar gibi oldum. Kitaptan ayrıca Ömer Seyfettin’in bir çevirisini okudum. İki kahraman kumda çarpışıyor:Hektor’la Aşil. Çok etkilendim. O kitabı bulsam okuyacağım. Arkadaşlar Çoban Mehmet’i unutmuş durumda. Mandolincilerin dilinde müzik öğretmeni. Çok sertmiş. Müzikle sertliği bir arada düşünemiyorum. Bana göre: “ Ya gerçek müzikçi değildir ya da sert olamaz!”

:Kadir kapının öbür tarafındaki sırada kaldı Orhan’dan uzaklaştı. Kepirtepe’deki gibi sık sık lafa tutamıyor. Yavaşça gene “Guten Şchlafen!” dedik Kadir bunu duymuş, ”Profesör Alman’mış onunla konuşun!”diyerek biz yol gösterdi. . Orhan, ”Konuşuyoruz zaten!”dedi. Kadir kendi kendine konuştu, ”Sizin işleriniz zaten hep şans işi!”Bu bir sevdi sözü mü yoksa haset tepkisi mi?Bunu düşünmemeye çalışırken uyumuşum.

 

4 Haziran 1941 Çarşamba…

 

Uyanınca gördüğüm rüyamı anımsadım. Çok yağmur yağmış, bizim çaktığımız kazıkları sular götürmüş. Ankara’ya gitmişiz, polisler bizi kamyondan  indirmiyor. Kamyondan inmek için Ankara’da kayıtlı olmak gerekiyormuş. Bizim , Ankara’da kaydımızın olduğunu söylüyorum. Karşımdaki adamlar beni duymazdan geliyor. Bu kez daha fazla bağırıyorum. Bağırırken uyandım.

Orhan’la gene  Almanca’ya başladık. Bu kez daha sıkı sarılacağız. Kahvaltıda bazen süt veriliyor. Bugün de öyle oldu. Sütle köylü ekmeği. Kendimi köyde sandım. Dersimizi boş varsayıyorduk. Reşat Tekinay Öğretmen çıktı geldi. Müdür Beyle dersleri değişmişler. Önümüzdeki hafta Müdür Bey girecekmiş. Reşat Öğretmen, ilk derslerin alıştırma dersi olduğunu söyleyerek söze başladı. Sonra kendi öğrenciliğine geçti. 2. ders bittiğinde henüz Öğretmen Okulu son sınıfına geçmişti. Öğretmenin  arkadaşlarından başka Öğretmen Okulu Müdürü Reşat Tardu’yu da  baldızı Nurefşan’ı da tanımıştık. Okul önündeki çeşmelerden su içip gene çadıra döndük. Öğretmen bu kez konuşmasını kesti, ”Biraz da coğrafya yapalım!” deyip bize dünyayı, gezegenleri, ayı, kutup yıldızını anlattı. Bunları çok iyi öğrendiğimizi sanıyordum, öğretmen anlatınca oldukça şaşırdım. Çünkü öğretmenin anlatış biçemi çok başkaydı. Ders bittiğinde tek aklımda kalan Kutup yıldızı ile Büyük Ayı takım yıldızlarıydı…Ders bitiminde öğretmen yarın gene geleceğini söylediğinde hiç şaşmadım. Bize ders yapmak değil ders yapmış göstermek için böyle bir çalışma  gösterişi yapılıyor. Bir bakıma da iyi oluyor, sabahtan akşama dek çalışacağımız da söyleniyordu. Böylesi daha iyi. Arkadaşların çoğu zaten  derslerin kesilmesinden  memnundu. Derslere dönmemiz onlar için  iyi olmadı. Öğle yemeğinde Müzik Öğretmeni duyuru yaptırdı, ”Mandolin alanlarla kemana yazılanlar çalışma yerinde bulunsunlar!”Sevinerek gittim. Keman meman geldiği yok, öğretmen tahtaya bir porte çizdi, do’dan do’ya gam sıraladı, onları okuttu. Yazılanları kağıtlara yazıp tekrar tekrar okuduk. Bir saate yakın do-re-mi-fa-sol-la-si-do diye bağırdık. Bana iki kez soru sordu, ince do’dan önce gelen ses, si, re’den  sonra gelen ses? nedir gibi sorulardı. ”Bunları çok iyi bildiğimi, tüm seslerin majör, minör  gamlarını öğrendiğimi, diyez, bemol sıralarını ezberlediğimi, akordiyon baslarını da kullandığımı söyledim. Öğretmen, yüzüme acayip acayip bakıp, bunları bana neden söylüyorsun?”diye sordu. ”Bildiğimi bilin de bana ona göre soru sorun!”dedim. Bu kez öğretmen, ”Ben kime nasıl soru soracağımı bilirim, sen benim sorduklarıma yanıt vermek zorundasın, o kadar!”dedi. Yanımdaki öğrenciyle ilgilendi. O öğrenci henüz notaları bilmiyordu, notaları yerine yazamamıştı. Öğretmen kağıdını alıp düzeltti. O an kararımı verdim:Kemanlar dağılıncaya dek bir daha gelmeyeceğim. Sabırla oturdum. Kağıdın öteki  portelerine sıra ile sol, re, la, mi, si  majör gamlarını yazdım. Arkasını çevirip  bemol sıralamasına göre  si-mi-la-re-sol-do gamlarını sıraladım. ”Oho!”dedi, sen gereksiz şeylerle vaktini harcıyorsun, onların keman çalmakla  alakası yok!”. Bu kez onlar benim işimi kolaylaştırıyor. !”dedim. Bu kez öğretmen bana “Sen, kemanlar gelinceye dek çalışmalara katılma öyleyse!”dedi. Zaten öyle karar vermiştim, ”Peki!”dedim. Belli etmedim ama sevindim. Ancak keman işinin de olmayacağını kesin kez anladım. Öğretmen kendisi bir şeyler öğretmek istiyor, fazla  ya da değişik çalışmalara gerek duymuyor.

İş saatinde, biz gene su yolunda çalıştık. Bu kez 2. sınıflardan 10 öğrenci daha bize katıldı, onlar çekilen çizgiler üstünden hendek kazmaya başladılar. Hendeklere  çimentodan yapılan künkler döşenecekmiş. Kışın donmaması için derin kazılıyor. Oldukça zor bir kazım. Dünkü  diktiğimiz kazıklar arasına birer tane daha diktik. Sili Usta asıl bundan sonraki işin  dikkat istediğini anlattı. ”Su, su gibi akacak!”dedi. Elleriyle gösterdi, ”Döşenecek künkler, (Beton borular)böyle böyle olmayacak, düz, doğru olacak. !”Eğilerek  alçaklı yüksekli ya da yılan izi gibi eğilmeler olmayacak, diyerek iki elini yanlara açarak anlattı. ). Tariflere güldük ama ne dediğini çok iyi anladık. Doğru, düz…. Sili usta bize yeni bir anlayış getirdi, ne yaptığımızı rahatça soruyoruz, o da çırpınarak bize anlatmaya çalışıyor. Anlatırken onda yanlış aramıyoruz, anlatmak istediğini, onun sözünü bitirmesinden önce anlamaya çalışıyoruz. Bir ara hiçbir amaç gütmeden, sanırım dalgınlıkla “Ende gut, alles gut!”dedim. Birden baktı. Was?. Sprechen sie Deutsch? Nein!”Ah, ah, ah!diye güldü. ”Sözlerin Türkçe değildi. İsterseniz konuşuruz, ben Almanca konuşuyorum!”dedi. Hiç düşünmeden Heil Hitler! dedim, birden  gerildi Nein, neinnnnnn! Hitler ein istTeufelsker oder Rauber!…Sili Ustaya bugün iyice ısınarak ayrıldık. Orhan, ”Tamam Abi, Almanca’mızı da  bu arada iyice ilerletiriz. Öteki dersler nasıl olsa kış uykusuna yattı!” dedi. . Almanca kitaplarımızı hazırlayıp, çalışmaya başlayacağız. !”Seviniyoruz. Guten Tag! Sind sie ein Deutscher? Wie? Sie sprechen Deutsch?Noch nicht lange. Vier sinde einer Schuler…Atıyor muyum?Ganz richtik. Wier lernen jets Deutsch. İch  heisse:İbrahim!-İch heisse:Orhan!…En sevinçli biziz. Ancak kimse bizim neden sevindiğimizi düşünmüyor. Kadir bana kızar gibi yaparak, ”Hemşerim senin neden neşelendiğin belli, elini ağzına kapatarak, ”Gene Pomak kızını gördün herhalde?”diyor. Orhan, Kadir’e bilemedin, Sili Ustanın yetişkin kızı varmış bize onu anlattı:!”dedi. Kadir inandı, ”Ben bildim işte sizi neşelendiren  kesinlikle bir kızdır, bunun için dedim!” Buna daha çok güldük. Kadir, kendi aklındakileri böylece ortaya döküyor.

Yokuş yukarı su çıkarma olayı tüm köylüleri ayaklandırmış, ”Olamaz, yazık emeklere, gavur aklı, işleri aksatma, türünden sözler. Bunlar öğrencilere hatta öğretmenlere dek gelmiş, herkes dikkatle izliyor, aralarında konuşuyorlar. Ali Yılmaz Öğretmen çaktırmadan  bana sordu, ”Sili Usta yaptığı işin iyi sonuç vermeyebileceğinden söz ediyor mu?”Öyle bir söz duymadığımı söyledim. ”Gavur akıllı adam, bir bildiği olmasa  o işe kalkışmazdı!”Tüm sorun  gidecek  denilen suya yapılan olun yokuş yukarıya çıkması. Gerçekten çeşme yanından bakınca bizim çaktığımız kazıklar yüksekte  görünüyor. Sular aktıkça   su yolunu çok aşağıya düşürmüş. Kenarlar oldukça yüksek. sıfırdan başlayan yükseklik on metre kadar  aşağıya iniyor. Bizim sıfırdan çakmaya başladığımız  kazıklar yar yüksekliğinin ortalarına geliyor. . Sili Usta son kazığı göstererek, ”Şimdi çeşmeden 2, 5 metre aşağıdayız deyince şaşırdık. Ancak aşağıdan bakılınca  çeşmenin  yüksekte oluğu görülüyor. Yukardan aşağıya bakılınca  bu yükseklik kesinlikle anlaşılmıyor. Namık Öğretmen söylenenlere gülüyor, ”Sili Östanın elindeki alet insan gözü değil ki aldansın!”deyip eliyle işaret ediyor: “Mükemmel, Sili Usta yaman usta!”

 

3  Haziran 1941 Perşembe

 

Ders konuşmaları arasında uyandım. 4 saat matematik. Ne var ki matematik öğretmeni yok. Mehmet Yücel, ”Merak etmeyin, Çoban Mehmet gelir matematik yaptırır!”dedi. Bir kurup bağırdı, ”Senin şakanın da suyu çıktı, söyleyeceksen gülecek şeyler söyle, Çoban Mehmet’le kimseyi güldüremezsin!”Mustafa Saatçi, ”İsterseniz ben güldüreyim: “Bugün Çoban Mehmet derse gelecek, tam dört saat güreş yaptıracak!”Seninle mi güreşecek?”diye soranlar oldu. Kahvaltıya  güreş konuşarak gittik. Hüsnü Baykoca öğretmen kahvaltıya gelmiş, çoktandır gelmiyordu. Çoban Mehmet’le arası iyi değilmiş. Belki de bizimkilerin uydurduğu bir  olay. Sözde  Çoban Mehmet’in bizimle ilk konuşmasına o da tepki göstermiş. Kahvaltıdan sonra dersliğimize gittik. Öğretmen bekliyoruz. Sami Akıncı sordu:”Bilin bakalım bu derslikte ne eksik?”Herkes “Öğretmen!”diye bağırdı. Öğretmen değilmiş. Sorunca Sami yanıtını verdi:Kara tahta. . Kara tahtalık yer  yok. ”Tahtasız ne yapacağız?”Kara tahtanın zaten fazla bir nesne olduğu üzerinde konuşuldu. Çadıra  kömürle yazmayı salık verenler oldu. ”Bugün  derse başlayalı dördüncü günümüz, ne öğrendik?”diye sorular soruldu. Bir çok yanıt verildi. En güzeli Yusuf Asıl’ın oldu. ”Bu yıl boş geçen derslerimizin eksikliklerini tamamlamak için başlanan bu derslerin de tümden boş geçeceğini öğrendik!”Bu yıl hangi derslerimiz boş geçmişti?1-Haftada 3 saat Matematik. 2-2 saat Fizik-3_2 saat Kimya-4-2 saat Yabancı dil, 5-2 saat Müzik, 6-1 saat Coğrafya, 7-1 saat Resim, 8-1 saat Bedene Eğitimi, 9-2 saat Tabiat Bilgisi. . Bunlardan şimdi hangisini okuyoruz?”Okuyoruz!”değil okuyacağız:Coğrafya. Bir saat olan coğrafya dersini iki saat okursak tamam olacak. Bir gerçekte coğrafya dersini 2. sınıfta da okumadık. Bunları konuşurken öğleyi yaptık. İşteki çocuklar dönerken 4 saatlik boş dersimizin birini daha geride bıraktık. Umulduğu gibi Çoban Mehmet  güreş için gelmedi. ”Mehmet Yücel, ”Çallının eşek bağladığı ağacı keselim arkadaşlar!”dedi. birileri güldü. 4 Mehmet bu söze gülmedi, yeni bir öneri getirdi. Başkasının sözünü olduğu gibi almak zorunda mıyız?”Çallının ağaca bağladığı eşeği keselim!”Yemekten sonra bir süre derslik çadırımızda dinlendik. Müzik çalışmasına  katılmadım. İşbaşı yapınca su yolu işaretlerini dikmeye devam ettik. İlgin bir durumla karşılaştık. Dere yarı bir yerde alçalıyor. Oradan sağa sapıp okul alanına gideceğiz. Yar bitiminde bir çukurluk var. Sili usta çukurluğa inmemek için  yarın arkasından gene köye doğru döndü. Ortaya  u şeklinde bir durum çıktı. Durumu kendi kendimize anladık. Doru gidersek alçalma, arkasından gene yükselme olacak. Bu su akıntısını etkileyecek. Bu nedenle yolu uzatmayı göze aldık. Bir süre sonra Sili usta Orhan’a sordu, ”Bu dönüşü niçin yaptık?”Orhan anlattı. Sili usta gülerek “Sehr schön!”dedi. Getirdiğimiz kazıkları bir yere bırakıp ileriye okul binası yapılacak yere gittik. Oralarda çocuklar çalışıyor. onar kişilik gruplar oluşturmuşlar, Harman yeri hazırlar gibi toprak  kazıyorlar. Buralara öyle büyük bina değil küçük küçük binalar yapılacakmış. Oralarda çalışanlar  beş kadar bina yeri hazırlamışlar. Yolunu  işaretlediğimiz su oralarda bir yere gidecekmiş. Namık öğretmen yanımıza geldi, bana takıldı, ”Dikkat et, su getirmenin inceliklerini iyi öğren, Kepir’e dönünce Ergene’den su getirelim de bahçeler suya doysun!”dedi. Gittiğimiz yoldan geri döndük. , eşyalarımızı toplayıp  paydos ettik. Sili usta, ”Yarın yokum, siz de yoksunuz!”dedi. Ankara’ya gidecekmiş. Paydostan sonra derslikte toplanmayı gelenek edindik. Tam kitap okuyacak zaman, ama kitap yok. Sami Akıncı bir öneride bulundu, kitap okunmak isteyenler ortaklaşa bir liste yapsın, listedeki kitapları  kitap okumak isteyenler birer kitap alsın, böylece okuyacak 30 kitabımız olur. Ben hemen katıldım. Sami Akıncı  adları yazmaya başladı, Hasan Üner, İsmet Yanar, Arif Kalkan, Yakup Tanrıkulu, Yusuf Asıl, Hilmi Altınsoy, sıraya girdiler. Herkes istediği kitabı alsın, diyenler çıktı. Sami Akıncı açıkladı:Herkes  kendi istediği kitabı alırsa, çok bireysel seçim olacağından, okuyucusu azalmış olur. Senin seçtiğin kitabı ben beğenmemiş olabilirim. En iyisi, kitap listesini birlikte hazırlamamız. Kitap seçmeye başladık bile. Lamartine:Graziella, Viktor Hugo:Sefiller-Alfred dde Mussed:Bir Zamane Çocuğunun İtiraflar-George Sand:Şeytanlı Göl-Stendal:Kırmızı ve Siyah-Balzac:Vadideki Zambak, İki Yeni Gelinin  Hatıraları, Mutlak Peşinde, Gorio Baba-Prosper Merime:Carmen-Aleksandr:Monte Kristo, Üç Silahşörler-Jüles VerneKaptan Gran’ın Çocukları, Esrarlı Ada, İki Sene Mektep Tatili-Charles Dikens:Davit  koperfild. Sami Akınca “Durun arkadaşlar!”diyerek uyardı, on beş arkadaş, on yedi kitap yazdırdı. Öteki arkadaşları da bekleyelim. Bu kitapların  ederlerini de öğrenip ona göre para toplayalım!”Sami Ankara’da okuyan arkadaşına listeyi verip   ederlerini öğrenecek, bizlerden ona göre para alacak. Uzun iş ama bir gün kitaplar alınınca güzel olacak. Listeye göre benim okumadığım bir sürü kitap var, daha da olacak. Arkadaşlar çadıra geldikçe  olayı dinleyip  katılıp katılmayacağını söylüyor. Şimdilik dört arkadaş çekimser kalmış, Emrullah, Hüsnü, Ali Aga, Abdullah Erçetin. . ”Abdullah Erçetin’i kandırırım!”dedim. Hüsnü ile Emrullah’la da Sami kendisi konuşacak. Sami Akıncı yazılan kitapların hiç birisini okumamış, ”Alırsak en karlı ben çıkacağım!”diyor. Sanırım Hasan Üner hepsini okudu, en zararlı da o çıkacak. Ben şimdilik yarı yarıya durumdayım. Akşam yemeğinde de bunları konuştuk. Kitap yazdırmamış arkadaşlara şunu yaz bunu yaz gibi öneriler yapılınca, İsmet başta olmak üzere Yusuf, Bekir, Aili Önol karşı çıktı. Konunun özünü bilmedikleri anlaşıldı;yatıştılar. Yatınca düşündüm:Okuduklarımı anımsayabiliyor muyum?Üç Silahşörler’den kılıç çekmeleri, adam öldürmeleri dışında bir şey anımsamıyorum. Hele, kişileri göz önüne getiriyorum ama adları yabancı olduğu için doğru olarak yazamıyorum bile. Cihan Şampiyonları da öyle, yazılmaları kolay olduğu için Nadin’le Nado’dan başkasını yazamıyorum bile. Hele Balzac’ın kahramanlarını bakarak yazarken bile yanıldığım oluyor. Jüles Verne’nde öyle tek aklımda kalan kaptan  Nemo. . Olsun gene de okuyacağım….

 

Bir Köy Enstitülü