İbrahim Tunalı

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır
Anasayfa Göç Yerimiz Belirlendi; Başkent Ankara ( 4. Göçümüz )

Göç Yerimiz Belirlendi; Başkent Ankara ( 4. Göçümüz )

e-Posta Yazdır PDF

9  Nisan 1941  Çarşamba

 

…Bir ara horoz sesleri duyar gibi oldum. Okulda olduğumu, rüya gördüğümü sandım. Ablam uyandırdığında da biraz şaşkın sağa sola bakındım. Çabuk toparlandım. Kahvaltı edip kahveye indim. Kahvede  hiç kimse yoktu. Babam, bahçesiyle uğraşıyordu. Babama yardım ettim. Köy boşalmış gibi. Nereye baksan   insan olarak kadınlar  görülüyor. Okula gittim. Mustafa Ağabey çalışıyor, Yeni Tarih şeridi yapmış, bir yandan da 23 Nisan için resimler, şiirler toplamış, onları sergilemek üzere hazırlıklar yapıyor. Yarından sonra gezici başöğretmeni çok sevdiği Mehmet Turan’la İlköğrtim Müfettişi Hamit Gürsel gelecekmiş. Bana gel, onları da tanı!”dedi. İkisini de gördüğümü, Mehmet Turan’ın çok şişman, Hamit Gürsel’in ise çok zayıf olduğunu söyleyince Mustafa Ağabey, ”Öyle görünüşlerini değil, düşüncelerini, bilgi dağarlarını tanımaya çalış. Bunlar konuşularak ölçülen değerlerdir, bunları kastediyorum!”dedi. Söz verdim. Mustafa Ağabeyden sonra Muhtar Çavuş Amcaya uğradım. Beni gördüğüne çok sevindi. Muhtar Amca da gazetelerle uğraşıyordu. Köye gelen gazeteleri saklıyormuş. Kırklareli’de çıkan Yeşil Yurt’la Ulus gazetesi sürekli geliyormuş. Yeşil Yurt gazetesini çıkaran Ali Rıza Dursunkaya iyi tanıdığı biriymiş. Bir süre onu anlattı. Ali Rıza Dursunkaya çok cesur biriymiş, Balkan Savaşı’nda olduğu gibi Yunan işgalinde de Trakya halkı için büyük özverilerde bulunmuş. O nedenle gazetesini sürekli alıyormuş. Kırklareli’ye gittikçe de  kendisine  uğramaktaymış. Ayrıca Dursunkaya da arada bizim Köye gelirmiş. Ulus gazetesine ise “Hükümet gazetesi!”diyor. Onu bir  resmi evrakmış gibi saklıyormuş. Dolaplar dolusu gazete, toplantı odası dediği  oda tavana dek dolmuş. Dağıtmadan açıp okumak için izin istedim. Çavuş Amca güldü, ”İyi olur, partiden gelip soranlar oluyor, ben de okuyorlar, diyorum. Bir bölümünü de olsa sen okursan biraz olsun vebalden kurtulurum!”dedi. Yarın için anlaştık, sabahtan gelip okuyabildiklerimi okuyacağım. Daha doğrusu bizim okullarla ilgili yazı görürsem okuyacağım. Eve döndüm. Ablamla konuşurken, Lüleburgaz’daki  torbalarımdan söz ettim. Akşam babama da söylemiştim. Lüleburgaz’a giden olmuş, Ali ağabeyim benim torbalarımı almalarını söylemiş, akşam gelecekmiş. Köse Mehmet denilen kişi, getirecekmiş. Köse Mehmet askermiş ama hava değişimine gelmiş. Arada gidip askertlik şubesinden izin  uzattırıyormuş. Bunun için de sık sık doktora gidiyormuş. Biz konuşuen Saim’le Küçük Ablam geldi. Ağabeylerimin çocuklarıyla  bir süre benim yanımda kaldılar, sonra  kahveye gittiler. Kahvede babam onlara arada şeker veriyor, kahvenin bahçesinde  oynuyorlar. Bir süre ablamlarla konuştum. Hem bildiğin konular, biraz dedikodu, biraz  ölümler, hastalıklar. Şimdiler de bir de askerlik özlemleri. Köydekilerin sorunlarını, bu sorunlara bakış açılarını, bizim sınıfın durumuna benzetiyorum. Konuların üstüne varma yerine, hep işin laf tarafına kayıyorlar:. ”Pancarcılar gelmiş, geçen yıl pancar ektiğiniz yerlere bu yıl gene pancar ekmeyin!”demişler. Bunun bir nedeni var ki, uzmanları bunu söylüyor!”diyen yok. Tüm sorular, ”Neden ektirmiyorlar?”biçiminde. Oysa kendileri aynı tarlaya üst üste iki yıl   kavun-karpuz ya da mısır ekmiyorlar. Ekinlerde de buna dikkat ediyorlar. Aynı tarlaya her yıl buğday, her yıl arpa kesinlikle ekmiyorlar. Bunun nedeni sorulunca da, ”Biz babamızdan öyle gördük!”Babanız neden öyle yapmış ?”deyince susuyorlar. Konuşurken ablam Hanife Halamın rahatsız olduğunu söyledi. Üzüldüm. Bir süre sonra Hanife Halama gittim. Uzun zamandır yatıyormuş. Oldukça tayıflamış, tanıyamayacak durum girmiş. . Bir ara kardeşi, (Hastane yöneticini) Hasan Amcam alıp götürmüş. Doktorlar belli bir tanı koyamamışlar”Yaşama gücü azalmış” gibi  acayip bir tanı öne sürmüşler. Hanife Halam hastanede sıkıldığını söyleyip, evine dönmüş. ”Gelini ona  daha iyi bakıyormuş. Küçük torunu var, onunla  oyalanıyormuş, asker olan oğlu Hilmi’yi çok özemiş. Bir ara ağladı, benden özür diledi. C’yi görüp görmediğimi sordu. C için çok güzel sözler söyledi:Çok iyi bir insanmış, “Bir gün bile aksatmadan geldi, hal hatır sordu. Unutamayacağım yardımlar yaptı. Şu andaki halimi biraz ona borçluyum!”dedi. Ara ara ben senden söz açtım. C kaderine  karşı koyamadı ama gönül kırıklığı hep sürüyor. Konuşursan ona iyi davran, o kırılmış gönül belki  bu tesellilerle biraz olsun onarılır!”dedi. Söz verdim. Ayrılırken ağladı……Üzgün olarak eve döndüm, yattığım odaya girip, uyur gibi uzandım. Gülsüm kapıyı açıp baktı, ”Uyumuş!”diye ablama duyurdu. Sustular. Öylece bir süre yattım. Ablam ışıkla geldiğinde şaşırdım. Rüyada mıyım diye bakındım. Uyumuş kalmışım. Ablam”Aç mı yatacaksın?Daha sabaha çok var, sonra acıkırsın, bari bir şeyler ye de gene  yat!”dedi. Kendimi toplamaya çalıştım, Hanife Halamdan dönünce  uzanmıştım, uyumuşum!”diye söylendim. Kalktım. Taze yoğurt varmış, yoğurdu özlemişim. Ablam, üzüm pekmezi, yoğurt getirdi bir dilim ekmekle onları yedim. Küçük Ablam beni götürecekmiş, uyuduğumu görünce uyandırmadan gitmiş. Buna üzüldüm kalkıp  gitmek üzere hazırlanırken. başucuma konmuş torbalarımı gördüm, gelmiş. Yokladım, benin sardığım gibi sevindim. Ablama, ”Yarın geç gelebilirim, Mustafa Ağabeye, okula gideceğim!” dedim. Oldukça karanlık olmasına karşın, böyle karanlıklarda çok dolaştığım yollardan Küçük Ablama gittim. Saim uyumuş. Bütün mahallenin köpekleri havlamaya başladı. Ablam gülerek “Yabancı geldiğini anladılar!” dedi. Ablama takıldım:”Beni köpekler bile bu köyde yabancı sasıyorlar!”dedim Ablam, ”Öyle deme, köpekler ne bilsin sevgiyi!”diye bana çıkıştı. Gündüz uyuduğum için uykum  iyice açıldı. Ablam esnemeye başlayınca, yatmak istedimi söyledim. . Ablamda yangın kuşkusu var; daha önce samanlıkları yandığından beri böyle bir kuşku yerleşmiş, yatarken  lamba, mum gibi  ışıkları söndürüyor. Zifiri karanlık dedikleri bu olsa gerek, siyah mürekkep gibi bir durum. Ablama sordum, Saim için kalkman gerekince ne yapıyorsun?Ablam, ”Bir elim sürekli  Saim’de, uyanırsa kucağıma çekiyorum, sürekli kibrit bulunduruyorum!”dedi. Gene ablamın içinde bulunduğu zorlukla düşündüm. Büyük Ablamın sık sık söylediği sözü anımsadım. Küçük Ablam, kendi gönlüyle enişteme kaçmış. Babam, evden ayrılmasını istemiyormuş. Annem  öleceğini anlayınca babamdan söz almış, ”Kızımı ayırma, onu aile içinde tut!”demiş. Babam da yeminli söz vermiş. Küçük Ablam bunu bile bile tek annesi ile bir kız kardeşi olan enişteme kaçmış. Kaynanası rahmetlik olmuş, Küçük Ablama inat, Bektaş Ağabeyim de Küçük Ablamın baldızı Fatma Yengemi kaçırmış. Böylece Küçük Ablam, evde eniştemle yalnız kalmış. Eniştemin ilk askerliğinde  küçük ablamın yanında ben  kalmıştım. . Bu ikinci askerlikte de ablamın kızı Gülsüm geliyor ama evin işleri  tümüyle ablamın üstünde. Babam, daha önce  küçük ablam için bizim kahvenin arka bahçesine ev yaptırmayı önermişti. Eniştem:”Oraya geçersem iç güveyisi durumuna düşerim!”diyerek karşı çıkmıştı. Bu ikinci ve de sonsuz gibi  görünen askerlik çıkınca bu kez iç güveyiliğine razı olmuş olacak, karşı durmaktan vazgeçmiş. Yakında  ev yapımı başlayacakmış. Buna ben de sevindim. Ablam:Buna  en çok Saim  sevinecek!”diyor. Aşağıda insan yüzü göremiyormuş çocuk, yukarıya çıkınca. kahve yakın, dedesinin yanında alacakmış soluğu;tıpkı benim çocukluğum gibi… Bu denli sıkıntılı geçen günlere karşın ablamda gene de yaşama sevinci olduğunu görünce ben  de daha mutlu oluyorum. Okulumu bitirir de bir iş tutabilirsem, hep ablamın yanında olacağım.

 

10  Nisan  1941 Perşembe

 

Saim geç  kalkıyormuş. Ablam beni de uyandırmamış. Neredeyse öğle olmuş, kalktık. Evin geniş bahçesi var, bir tarafı dere kenarı;yeşillikler diz boyu. Saim  yeşilliklerde yuvarlandı. Bizi  bahçede gören Emine Abla geldi, hal hatır sordu. Kardeşi Hüseyin gelmiş ama bu sabah aniden  Küçük Taşlı köyüne gitmiş. ”Bu Taşlı köyü adlarınıı hep duyuyordum ama oralı bir kimse görmemiştim. Demek siz oralısınız!”dedim. . Oysa Taşlı  adı taşıyan iki köy vardır, birkaç yıl önce bunları görmüştüm. Emine Abla gülerek, ”Evet ben Taşlı köydenim, onun için biraz taş yürekliyim!”dedi. Bu kez ben, ”İnsanlar köylerinin adına göre  değerlendirilirse ben de Çeşmekolu köyündenim yüreğim çeşme gibi akıyor!”dedim. Emine Abla az duraksadı, ”Sen biraz öyle değilsin galiba, daha doğrusu biz ikimizde ters söyledik. Köylerimizi değiştirip söylesek daha uygun olacak!”Söylenmek istenene anlamazdan gelip Taşlı köyünün yerini sordum. Emine Abla  bana Taşlı’yı anlattı, nasıl gidileceğini  tarif etti. Küçük Ablam  konuşmalarımızı dinlemiş , bana, ”Sen sonunda Emine’ye ablalığı yakıştırdın, bir abla daha kazandın!”dedi. Gülüştüler. Akşam gelmek üzere ben ayrıldım. Yol değiştirerek köyün alt yolundan, Kaba Kamber’in evi yanından Çeşmedere tarafına yürüdüm, Harmanlıktan dönüp okula geldim. Önce okulun önünde iki at gördüm, burunlarında torbaları sallaya sallaya tıkınıyorlardı. Eskiden kahvemizin yanında han varken yolcuların önce atlarını bağlayıp sonra atların burunlarına yem torbalarını taktıklarını ilgiyle gözlerdim. Bunlar da öyle yapmış. Okula girdim, konuklar gelmiş yemek yiyorlardı. Beni de buyur ettiler ama , ben sofradan yeni kalkığımı söyleyerek öteki salona geçip çocukların  işlerine baktım. Yan gözle de içerdekileri izledim. Gerçekten Başöğretmen oldukça şişman, Müfettişse hareketli, durmadan çevresine bakan, soru soran, sorduğu sorunun  yanıtını beklemeden  gene soran biri. Yemekleri uzun sürdü. Daha doğusu soracaklarını yemek sürecinde sorup  öğreneceklerini öğrenmiş olacaklar, sofradan kalkınca kahvelerini içtiler’ sigaralarını tüttürdüler. Müfettiş Hamit Gürsel, köy, köylüler, geçim durumları üstüne sorular sordu. Gezici Başöğretmen daha eski olduğundan sanırım bu tür soruşlara gerek görmedi. Sonunda Müfettiş bana  da sorular yönetti. Hüsnü Baykoca’yı sordu. Okul Müdürümüzü övücü sözler söyledi. Gezici Başöğretmen Ahmet Gürsel Öğretmeni sordu, Edirne Öğretmen okulundan arkadaşıymış. Belli etmedim ama buna biraz şaştım. Ahmet Gürsel Öğretmen tığ gibi, çevik, voleybol oynuyor, keman çalıyor, çok güzel şarkı söylüyor. Mehmet Turan ise  pehlivan gibi, ağır hareketli. Ahmet Gürsel adı geçince Müfettiş ilgilendi, Gezici Başöğretmene sordu, ”Kim bu Gürsel?” aralarında konuştular. Bir yerde tanışmışlar, Edirne ya da başka bir yerde, onu konuştular. ”Ha, ha haaaaa, evet, evet, eveeeet! diyerek bir sür karşılıklı bakıştılar. Müfettiş bana dönerek, ”Gideceğiniz yerde size gene bir büyük çalışma düşecek. Ne güzel yerleşmiştiniz. Gideceğiniz yerde de aynı  başarıyı göstereceksiniz!”dedi. Ben “hı, mı dedim ama  aslında hiçbir bilgi sahibi değildim. Öylece baktım. Mustafa Ağabey beni iyi izlemiş, Müfettişe, ”Belki onlara bu tür bir açıklama yapmamışlardır!”dedi. Müfettiş, ”Olur mu?Bunları  boy boy yazılarla illere bildirdiler, İstanbul ‘daki  Müfettişlerden takviyeli Ankara İlköğretim Müfettişlerinden kurullar oluşturuldu, yerler seçildi sonunda bir yerde karar kılındı. O yer de Ankara’nın az ilerisinde  silah fabrikalarına yakın bir belde. . Tren istasyonuna  yakın olduğu gibi kara yolunun da üzerinde. Ben de bu bilgileri, sadece okuduklarımdan değil bizzat Okul Müdürlerinden  sevgili ağabeyimiz  Nejat İdil’den dinledim!”dedi. Arkasından bana sordu, ”Bunları size  anlatmıştır!”dedi. Sözüme inandırmak için canlı bir sesle: “Anlattı, her durumu bize yeri geldikçe açıklıyor!”dedim. Belki bir yer adı sorarlar, yanıt veremem diye hemen ekledim, ”Anlattı ama yer adlarını tam öğrenemedim. Müfettiş gülümseyerek, ”Yer adlarını ne yapacaksın?Oraya varınca nasıl olsa öğreneceksin!”dedi. İçimden kara kara düşündüm. Tüm dikkatimle de belli etmemeye çalıştım. Bir yandan da soranlara anlatacak bir hayli bilgi almıştım. Bir istasyon, silah fabrikaları…Bu iki ip ucu yeri bulmaya yardımcı olacak. Ancak harita gerekli. Birden aklımdan şu geçti”Bunlar bir an önce gitseler de  haritaları bir gözden geçirsemBen bunları düşünürken onlar kalktı, aralarında bir şeyler konuştular. Hamitabat’a gidip geceyi orada geçireceklermiş. Muhtarla da konuşmaları gerekiyormuş. Mustafa Ağabey bana, sıkılmazsan beni bekle, konuşuruz, dergileri karıştır, şu yığın İlköğretimler!”dedi. Onları uğurlayıp geri döndüm. Büyük bir harita var duvarda asılı. Ankara’yı buluyorum ama tren yolu üstünde fabrika şöyle dursun, Eskişehir-Ankara-Kayseri aralarında başka bir ad gösterilmiyor. Üzüldüm. Dergileri karıştırdım. Çıkmış güzel yazılar var ama, yerden falan söz eden yok. Pencere önündeki iki dergiyi alıp rastgele karıştırmaya başladım. Ankara bölgesinde açılması düşünülen 15. Köy Enstitüsü için  yer seçimi kesinleşti. Bunun için kurulmuş bulunan uzmanlardan kurulu heyet raporunu Milli Eğitim Bakanlığına sunuludu. Seçilen yer, Lalabel-Lalahan istasyonları arasında, Hasan Dağı eteklerinde kurulu eski bir köy olan Hasanoğlan bağlarının bitişiğindeki yerimli, sulak , geniş bir alandır. Yazı, Hasanoğlan köyünün, Lalabel, Lalahan istasyonlarına  uzaklığını, Elmadağ fabrikalarına yakınlığını anlatarak başka daha bir çok bilgi veriyor. Hemen bir   koparılmış takvim yaprağına notlar aldım. 15:Köy Ens. Elmadağ fab. Lalabel-Lalahan ist. Ankara’ya 35 km. Hasandağı. sözlerini yazdım, dergileri yerine koydum. Neşem yerine geldi. Mustafa Ağabey dönünce onu dinledim. Mustafa Ağabey çok uysal bir insan, Müfettişi sevmediği besbelli ama bunu asla söylemiyor. Ben Mustafa Ağabeye göre  çok karmaşık düşünceliyim. Müfettişi sevmediğimi söyledim. ”Bilgiç geçiniyor ama, karşısındakilerin de bir şeyler bilebileceğini hiç düşünmüyor!”dedim. Arkasından, Bizim okulun nereye taşınacağını, çok iyi bildiğim halde sustuğumu söyledim. Mustafa Ağabey biraz şaşkın, sahi ben Hamit Beyi dinler göründüm ama kafamda başka konular vardı, pek dinleyemedim. Bu konuda bilgim olsun isterim, siz şimdi açık açık nereye gidiyorsunuz. Az önce yazdığım notları Mustafa Ağabeye biraz sıkılarak okudum. Mustafa Ağabey içini çekerek, ”Yani siz şimdi bir okul daha kuracaksınız!”dedi. Arkasından, ”Sağlık olsun, iş içinde yoğrulmuş oluyorsunuz, yaşam zaten baştan aşağı çalışmaktır!”Edirne’ye gittiğimden bu güne dek geçen zamanın köydeki durağanlığını anlattı. Benimse bu zamanda ne denli bilgilendiğimi, bunu adım adım izleyerek mutlu olduğunu söyledi. Köydeki arkadaşların, değişmeyen duygular, gelişmeyen düşünceler kıskacında oluğunu anlattı. Geldiğime sevindiğini söyleyerek ayıldık. Ben eve uğrayıp kahveye indim. Kahvede  az insan vardı, onlar da tarlalarının, tohumlarını sorunlarını konuşuyorlardı. Kolsuz Hazma olarak anılan Çanakkale gazisi Hazma Amcam geldiBeni  küçüklüğümden beri sever, aynı şeyler bile olsa bana anlatmaktan hoşlanır, beni de can kulağıyla dinler onunla biraz konuştuk. Bana  “Gene bir yerlere gidiyormuşsun, bu kez yolculuk nereye? dedi. Hamza Amcaya, az önce öğrendiğim bilgileri anlattım. Gideceğimiz yerin özelliklerini bile söyleyince, Babam söze karıştı, beni göstererek Hazma Amcaya”Sen bunu seversin ama o da seni herkesten çok sayar. Bak sana anlattıkları bana anlatmadı. nereye gideceğini ben de şimdi sana söylediklerinden öğrendim!”dedi. Hazma Amca çok mutlu oldu, tek kolunu boynuma sardı, Boş konunun yenini eliyle  sıkarak, ”Seni gördükça bu kolun  boş yere gitmediğine seviniyorum!   “dedi. Bu kez de babam Hazma Amcama sarıldı. . Ne olduğunu birden anlayamadım, Hazma  Amca kalktı, arkasını dönüp kahvenin yan bahçesine, dut ağaçlarını altına gitti. Az sonra tek elinde mendili geldi, oturmadan eliyle selam verip gitti. Arkasından: “Ağladı!”dediler. Birileri:”Kolundan çok, erkek çocuğu olmadığına üzüldüğünü söylediler. Hamza Amca gidince babamla yalnız kaldık, okul olayını, kendisine ayrıntılarıyla anlatmak için geldiğimi, bununsa herkese açıklamak istemediğimi, söyledim. Babam, memnun oldu. Kamber Amcamın yardımları, benimle çok ilgilendiğini, yengemin çamaşırlarımı yıkadığını, anlattım. Babam para durumumu sordu. Paramın olduğunu söyledim. Ancak babam, paramı akordiyona verdiğimi bilmiyor. Zaten bunu Ali ağabeyime de söylemedim. Bu nedenle ben param var deyince inanıyorlar. Gerçekten de  daha 30 liram var. Bu kez de bu parayla  yetineceğim. Bir çok arkadaşımda böyle bir para yok. Müteahhit oğlu İsmet’in bile parası 10 liranın üstüne çıkmıyor. Babam söylediklerime inandı. Onun inandığını görmek benim için paradan daha önemli, içim rahatladı. Hava kararmadan gene çeşme yolundan, köyün altına, oradan Küçük Ablama geldim. Ablam benim sevdiğim yiyecekler hazırlamış. Akıtma. Bunu bizim aşçı başına anlatmıştım, inanamadı.  Buğday ununu su ile karıştırıyorsun, istersen için başka bir şeyler de ekleyebiliyorsun. bır süre sonra sacya denilen bir kap ya da ateşe dayanıklı kaba su gibi ama oldukça yoğun  hamuru akıtıyorsun. sıvı hamur ısınmış kapta yayılıyor. Bir süre sonra çevirip öbür tarafını da biraz pişiriyorsun. Al sana bir akıtma!Adı da akıtıldığı için akıtma olmuş. Bunu bal ya da özellikle üzüm pekmeziyle  çok seviyorum. Ben bazen de sıcak sıcak toz şeker serpiyorum, o da benim hoşuma gidiyor. Biz sofraya otururken Emin Abla geldi, onun da elinde bir kap var, ”Mahalleyi kokuttunuz, duyunca dayanamadım, geldim!”dedi. Onların koyunları var, Saim’e her gün bir tas  taze süt ayırıyormuş. Emine Abla kendi sütlerini övüyor. İnek sütleri bu mevsimde yavan olurmuş. Bir süre onlar her günkü konularını tekrarlayıp şekillendirdiler. Ben Saim’le oynadım. Saim uyuyunca onların konuşmalarına katıldım. Emine Abla bizim okulun kızların sordu. Bildiklerimi anlattım. Arkadaşların onlara ad takışlarına önce çok güldüler. Ancak, erkekleri 240, kızların sadece 22 oluşunu duyunca kızlar adına üzüldüler. Ablam hemen sordu”Sen de bu sözleri söylüyor musun?Bu sözleri onların yüzlerine hiç kimse söylemiyor. Zaten söyleyemezler. Arkadaşlar onların olmadıkları yerlerde onlardan söz ederken kendi taktıkları adları söylüyorlar!”dedim. Kızlar bunu duyunca ne diyorlar?”Sazan dedikleri kızın sözlerini  söyledim. ”Benim nerem balık?, keşke balık olsaydım. Bana sazan diyen, her halde  sazan balığını görmemiş. Önce gitsin bir sazan balığı görsün!”demişti. . Emine abla “Aferin kıza, erkek kızmış vallahi!”dedi. Emine Abla, bir süre güldükten sonra sordu:”Ben orada olsaydım bana ne ad takarlardı acaba?”Ablama baktım, ablam gülümsedi, bir an düşündüm, ekledim,          “Arkadaşlar, okuldaki kızların okuldaki durumlarına , derslerdeki tavırlarına, giyimlerine, konuşmalarına bakarak , yakıştırma yapıyorlar. Ayrıca bunları yapan birkaç arkadaş, herkesin söylediği beğenilmiyor!”dedim. Ablam, gülerek, Emine Ablaya sordu, Ben söyleyeyim mi?”Söyle!”deyin ce , ablam, ”Emine Abla!” derler dedi. Emine Abla bu sözden hoşlanmadı, ablama, ”Sana da teyze!”derler, deyip güldü. Emine Abla gidince ablam ne düşündüyse bana, ”Bu  Emine var ya o biraz çocuk, hiç büyümeyeceğe benziyor!“dedi. Ablama, “Siz iyi geçiniyorsunuz ama !”dedim. Ablam arkadaş olarak çok iyidir, her türlü yardıma koşar. Ama konuşurken bazen şirazeden çıkar!”dedi. Hep aklımdaydı ama  nedense sormamıştım, ablama arkadaş olarak büyük ablamın kızı Gülsüm gelir. Gülsüm kocaman kız, ilkokulu bitirdi. Ev işlerinde yardımı oluyor mu yoksa daha çok yük mü oluyor?Ablam Gülsüm’den çok memnun, her türlü yardımı yapıyormuş. Bundan sonra da bir süre yapacakmış. Çünkü bundan sonra Gülsüm Ablama değil ablam Gülsüme yardım edecekmiş. Bu nasıl olacak? diye sorunca Ablam, ”Gülsüm artık çeyiz hazırlığına başladı, elbirliği ile hazırlayacağız, öyle karar verdik!” dedi. ”Gülsüm daha onbeş yaşında çeyiz için erken değil mi?diye sordum. Ablam anlattı. Köyde 16’sını dolduran evlendiriliyormuş. Gülsüm için  acele edilmeyecekmiş ama titizce bir seçim yapılmaya çalışılacakmış. Kısacası Gülsüm evde kalacakmış, titizce seçilecek bir damat  aranacakmış. Güldüm:”Bunlar güzel düşünceler de Gülsüm buna ne diyecek?Şimdi daha çocuk, biraz büyüyünce fikir değiştirise!”dedim. Ablam, ”Anne- babası ona izin vermez!”deyince “Abla öyle diyorsun ama  ya senin gibi kaçarsa!”deyiverdim. Ablam bir an duraladı, yutkundu. Belli ki benden bu sözü beklemiyordu. Ne var ki söylediğim de gerçekti.Ablam: “Ben,doğru  olarak uyarılmamıştım, yanıldım, cezamı da çektim, hala da çekiyorum. Gülsüm  iki yıldır benim yanımda sözle değil  yaşayarak uyarılmış oluyor. Gülsüm akıllı bir insan olacak, benim hatamı kesinlikle yapmayacaktır!”dedi. Bu konuyu açtığım için utandım ama oldu bir kere. Ablam anlattıkları yeterli bulmamış olacak, devam etti. ”Ben seçimimi yaptığımda  eniştenin gencecik bir annesi, çocuk denecek yaşta bir kız kardeşi vardı. Kayınvalidemin akranları  hepsi hayattadır. Bu da bir şans işi, kadın etli canlı dolaşırken rahmetine kavuştu. Belli bir hastalığı yoktu, dipdiri bir insandı. Bunu ben  kendi şanssızlığıma yoruyorum. Kız kardeşi, yani senin Fatma yengen ise çocuk yaşta, bana  misilleme olarak kaçırıldı. Benim yalnızlığım  sonradan olan bir olay. Üçüncü bir şansızlığı ise saymıyorum. Çünkü o herkesin başında. Enişten iki yıl askerlikten sonra bir iki yıl daha tutsak edildi. !”Özür dilemek de istemedim ama üzüldüm. Ablamın uykusunu kaçırmış olmaktan korkmaya başladım. İyi uykular dileyerek yattım. Uyur gibi öyle dinledim. Ablam ışığı yaktı, Saim’i   yokladı, bana baktı, ”İyi uykular, mutlu çocuklar!”deyip yattı. Bir süre daha bekledim. Ablam uyumuştu. Ancak benim uykum iyice açıldı. Aklıma geldi, ezberlemeye başladığım Han Duvarları’nın  belleğimde kalanlarını tekrarladım. Bir iki atlamayla ilk 60 dizeyi tekrar tekrar okudum. Birden bir sevinç duydum. Oldukça uzun olan  şiirin yarısına yakınını ezberlemişim. Horozlar ötmeye başladı. Okula gitmeden önceki günleri anımsadım. Horozlar öterken, pancar arabalarını hazırlayıp  yola çıkardık. Kavaklı’ya taşıdığımız günlerde güneş Şeytan Deresi doruğunda  çıkardı. Şiiri bir kez daha okudum.

 

”Uykuya varmak için bu hazin günde, erken,

Kapanmayan gözlerim, duvarlarda gezerken

Birden bire kıpkızıl birkaç satırla yandı

Bu dört mısra değildi, sanki dört damla kandı,

Ben garip çizgilerle uğraşırken baş başa

Rastlamıştım duvarda bir şair arkadaşa:

Onyıl var ayrıyım, Kına Dağından

Baba ocağından, yar kucağından

Bir çiçek dermeden sevgi bağından

Huduttan hududa atılmışım ben.

İkinci tekrarda Kına Dağına bir türlü ulaşamadım. Kına Dağı, Kına Dağı derken Emine Ablanın saçları gözümün önüne geldi. ”Kendi saçlarının rengi mi yoksa sahiden kınalı mı? uyumuşum……

 

  1. Nisan 1941  Cuma…

 

Yeni bir bina yapıyormuşuz. Namık Öğretmen “Temelleri kazdık ama  duvarları örecek taş yok!”diyor. Herkes susuyor, ben ortaya atılıyorum, ”Neden taş yok?”Müdür Bey taş vermiyor!”, diye bağırıyorlar. ”Müdür Bey taş vermeyecekse bize bu temelleri neden kazdırdı!”? derken  karnıma kocaman bir taş geliyor. Taşın ağırlığıyla uyanıyorum. Gerçekten karnımın üstünde bir yük var. Saim gelmiş  pat diye karnıma oturmuş. Ablam Saim’e “Git dayını uyandır!”demiş. Saim işi uzatmak istememiş olacak gelmiş karnıma oturmuş. Ablama anlattım. Meğer Saim bunu Gülsüm’e de yapıyormuş. Babası geldiğinde onu karnına oturtup oynatmış. O günden sonra böyle bir huy edinmişmiş. Biz gülüşüp kahvaltı ederken Emine Abla gene geldi, elinde gene bir  kap var , Saim’in  sütü geldi, dedim. Emine Abla güerek:”Bilemedin işte çok bilmiş, bunum da sana getirdim. İç, sütler arasındaki farkı anla da  başka zaman sorma!”dedi. Arkasından da koyun sütünün çocukları büyüttüğünü ekledi. ”İyi öyleyse senin çocukların çabuk büyüyecek!”Emine Abla, benim dediklerimi duymazdan  gelerek”İnek sütü bu  mevsimde koyun sütüne göre  yavandır!”dedi. Bu kez sordum:”Saim’in sütlerini içsem ben de büyür müyüm?”Emine Abla  biraz şaşırarak yüzüme baktı. Ablam söze karıştı:”. Emine Ablaların sürüyle koyunu var, istiyorsan sana da getirir. . Saim’e çoktandır getiriyor!”Emine Abla ne düşündüyse sustu. Az sonra kalktı, evin işlerine de el attı. Meğer onların ablamla bir anlaşması varmış. Haftanın bir gününde o ablama gelirmiş, bir gününde de ablam onlara gider o gün o evin işleri birlikte görülürmüş. Cuma Emine abla gelirmiş, pazartesi de ablam  onlarda olurmuş. Bu günlerde daha çok, tek kişiyi zorlayan işler yapılırmış. Onlar kısa konuşmalardan sonra  çalışmaya başladılar. Emine Abla önce gidip kuyudan  su taşıdı. Ben de yardım etmek istedim. İki Abla da benim su taşımamı, mahalleli ayıplarlar!”dediler. Birden aklıma  geldi, Ramazan’ın babaannesi uzaktan da olsa kuyu başında beni görebilir, deyip  diretmekten vaz geçtim. Muhtar Çavuş Amcaya geleceğimi söylemiştim:Köy odasındaki yığınla Ulus gazetesi var, onları gözden geçireceğim. Ablalardan izin alıp ayrıldım. Yolum gene köyün altından Çeşme tarafına çıkıp Harmanlık’tan  Muhtarlığa  gideceğim, öyle yaptım. Muhtar Amca beni bekliyormuş. Az konuştuktan sonra anahtarı bıraktı, ivedi işi çıktığı için ayrıldı. Yığınla gazete ama, yıl olarak 1940-1041 yıllarının gazeteleri. Oysa ben onları beş-on yıllık sanmıştır. Evirip çevirip baktım, hep 1940 gazeteleri. Ayrı yerdeki küçük istif de 1941 tarihliler. Köy Enstitüsü sözü geçenleri arıyorum. Köy Öğretmen Okulu üstüne yazılmış birkaç yazı buldum. Çoğunlukla İzmir-Kızılçullu  üstüne yazılmış yazılar var. Eğitmen  kursları da arada ele alınmış. Bir iki de Eskişehir_Çifteler Köy öğretmen okulu çalışmalarını öven  yazılarla karşılaştım. Bizim Trakya Köy Öğretmen Okulu için Ulus gazetesinde tek bir yazı göremedim. Köy Enstitüleri yasası gündeme gelince  sık sık yazılar çıkmış. Köy Enstitüleri açılırken yazılar sıklaşıyor. Adını Okuma kitaplarından  bildiğimiz  yazar Falih Rıfkı Atay  yakın aralıklarla oldukça çok yazı yazmış. Açılan okullardan umutlu oluğunu söylüyor. Bir iki tanesini çok sevdim ama uzun olduğu için yazamadım. Kesmeyi düşündüm, yazılar bütün değil sayfa değişiyor. Gazeteyi parçalamaktan da çekindim. ”Okuduğuma göre, aklımda kaldığı ölçüde yararlanırım!”deyip bu düşüncemden vazgeçti. Ayırdında olmadan geç  saatler dek okumuşum. Kapıyı kapatıp çıktım. Muhtar Amca anahtarı Eğitmen Mustafa Güvener’e bırakmamı söylemişti. Evinin önünden geçtim ama evde kimseler olmadığı için anahtar elimde eve döndüm. Evden sonra kahveye gittim. Mustafa Ağabey kahvede oturuyormuş. Babam bize özel olarak  çay yaptı, konuşluk. Gazeteleri anlattım. Gazeteleri , Partiden gönderiyorlarmış. Halkodası varmış. Daha doğusu gazetelerin bulunduğu oda Halkodası’ymış. Kimse gelmediği için gazeteler orada duruyormuş. Arada gelen Parti sorumluları gazetelerin düzenli gelip gelmediğini sorup gidiyormuş. Mustafa Ağabeye, seçip alsaydım!”deyince, ”Hiçbir sakınca  yok. Ancak o gazeteler, tüm Halkevleri’nde, benzer Halkodaları’nda bulunmaktadır. İstediğin zaman uğrayacağın bir yerde bulabilirsin!”dedi. Ben zaten almayı düşündüm ama sonra bu düşüncemden vazgeçtim. ”Alıp evde bıraksam bir anlamı olmayacak. Götürsem yüküm artacak. Zaten amacım yazıları bulduğumu arkadaşlara göstermekti. Nasıl olsa kendim okudum, böyle yazıların olduğunu bilmek de benim için yararlı oldu!”deyip konuyu kapattım. Mustafa Ağabey, cumartesi günü öğleden sonra aşı yapacakmış. Bana “Gel birlikte biraz da aşı yapalım!”dedi. Ben, aşıların nasıl yapıldığını biliyorum ama  uygulamada  pratiğim yok!”deyince Mustafa Ağabey gülerek, ”İşte o, olmayan  uygulama pratiği yarınki çalışmalardan sonra  oluverir!”deyince bizi dinleyen babam da güldü. Bana dönerek, ”Fırsatı değerlendir!”Mustafa Ağabey gene gülerek, ”Bir söz vardır, ”Acemi nalbant, nal çakmayı çoban eşeğinde öğrenir!”derler. Biz  yarın, kırda, Kurudere ahlatlığında  çalışacağız, kimsenin  bahçesine de zarar vermeyeceğiz. Keseceğimiz dallar, ahlat ağaçlarını kurutmayacak bilakis güçlendirecek!”Sevinerek, ”Olur!”dedim. Mustafa Ağabey yarın hazır olunca buraya gelecek, buradan beraberce, geçmişte adım adım  gezip dolaştığım Kurudere’ye  gideceğiz. Mustafa  Ağabeyden sonra eve döndüm. Daha okulda , köye gidince yapacağım dediğim bir işim vardı, onu gerçekleştirmeye kalkıştım. Küçüklü büyüklü on defter tutan Ruznamemi baştan sona bir defa okumak. Evde bıraktığıma göre belki  uzun zaman okuyamayacağım. Hatta hiç okumayabilirim de. Balkan Savaşı’nda olduğu gibi, evcek göçülürse, her şey gene yanıp kül olur. İlk defteri açtım. Kendi yazdığımı okumakta zorlanınca oldukça üzüldüm. Çizgisiz  deftere yazışımı da kınadım. Bitişik harfleri seçmekte güçlük çekiyorum. Zaten ilk günler için yazılanların arasına sonradan  katılanlar olduğundan iyice karışmış. İlk beş gün böyle. Vahit Dede’nin ikinci gelişinden sonra bir düzelme var. Zaten ondan sonrakiler hep o günün yazıları. Uzun süre okudum. Bir ara ablam seslendi, ”Yemek yemedin!”Mutfağa gidip yemek yedim. Ablam bana özel olarak piliç kızarmış. Ablam anımsattı, ”Yanıksı yanıksı kızartılmış tavukları çok seversin!”dedi. Ablamın ne dediğini biraz düşünmeden anlayamadım. Gülümsedim:Okula gideli beri ablamın söyledikleri hiç gördüm mü ki?”Yanıksı yanıksı piliç eti… Galiba Edirne-Karaağaç’ta bir iki, bir iki de Alpullu’da yemiştik. Alpullu’da bir cumartesi günü  tavuk, tulumba tatlısı vardı. Ömer Uzgil Öğretmen ara tatilini duyurunca. herkes yemeklerini yarıda bırakmıştı. Tıka basa  tatlı yedikten sonra  ilk yola çıkan Kadir Pekgöz’le ben olduğumu anımsıyorum. Kahveye dönünce babamın kuyuya gittiğini gördüm. Babamın  içme suyu için iki özel destisi var. Onları kendisi gider

Bekarlar’ın kuyusundan doldurur. Koştum, babamın elinden destileri almak istedim. Babam birini verdi, ”İkisi olmaz, getirteceksen iki defa dönersin, ikisi birden ağır olur!”deyince razı oldum. Babam elinde boş destinin biri ile geri döndü. Ben aldığım destiyi doldurup kahveye döndüm. Öteki destiyi alıp kuyuya gittim. Kuyu C’lerin evinin tam karşısına düşer, C görmüş, elinde bir su kabı geldi. Ben kovayı kuyuya salarken, ”Sıra bendeydi, açıkgözlük etme!”dedi. Yavaş bir sesle  de “Hoş geldin!”i ekledi. Geldiğimi görmüş. Hanife Halama gittiğimi de görmüş ama Hanife Halamın  hastaslığı nedeniyle gelmekten vazgeçmiş. Uzaklara gidiyormuşsun, orası neresi diye sordu. ”Ankara!”deyince “Ne mutlu Ankara’ya gidiyorsun!”dedi. Biz konuşurken, kuyu bitişliğindeki evin çocuğu Arif beni görünce geldi . Arif de  benden sonra Hamitabat  okuluna gidenlerden. Bu nedenle  aramızda bir ilişki vardı. O da çok okumak istiyordu ama babası işe yöneltti. Konuşmayı uzattık. C bana iyi yolculuklar, bol şanslar diledi. Biraz şişmanlamış ama daha güzelleşmiş. Köyde tüm kadınlar gibi başına ferace denilen bir örtü örtmüş. Dönerken feracenin ucu yakındaki  kovaya takılınca   saçları çıktı. Belikli saçları gene belinden aşağı, kalın kalın dört belik. Saçlarını merak ediyordum. Sanki özel olarak bana göstermiş gibi oldu. Ancak C  bunu kesinlikle  bilerek yapmadı, Bu bana oradaki kovanın özel bir numarası oldu. Arif ayrılmadı, konuşa konuşa kahveye geldi. Arif’e kızmadım. Gelmeseydi belki daha çok üzülecektim. Arif’le konuşurken bile onu düşündüm. Kuyu başında  daha ne konuşabilirdim ki?Dört gün önceki A için düşündüklerimi bugün C için düşünüyorum. Arif’in babasını da severdim. Şimdi  rahatsızmış. Bugün de Çorlu’ya gitmiş. Orada ünlü asker doktorları varmış. Arif’in babası köyde uzun askerlik yapanlardandır. 1:Dünya Savaşı’nda  Avusturya’ya giden tümendeymiş, Galiçya’da Rus’larla çarpışıp  tutuklu duruma düşmüşler. Yıllar sonra evine dönen bir gazi. Öykülerini  ilgiyle dinlerdim. ”Geçmiş olsun!” dileklerimi iletmesini Arif’ten istedim. Bekar Hasan gözümün önüne geldi. Şimdi doktor doktor dolaşıyor. Duygularımı karıştırdı. Belki de bu karışıklık bir bakıma beni uyardı. C’yi fazla düşünemedim. Gene de görmüş olmam iyi oldu. Ancak onu görmemi gene o sağladı. Çünkü onlar o kuyuya çok ender giderler. Onların kapı önünde bir başka kuyu vardır. Hatta o kuyu çoğunlukla onların lakaplarıyla anılır. Köyde çok insan o kuyuyu onların olarak bilir. Gene bir pişmanlık yaşadım, ”Keşke kızını sorsaydım;o bundan kesinlikle mutlu olacaktı……Önümde daha iki günüm var ne yapıp yapıp C ile  karşılaşarak (Bir  olanak yaratıp) güzel kızını sormalıyım. Babam kahvenin arka bahçesinde çalışıyor. Bahçenin  bir ucu küçük ablamın evi için ayrılan bölüm yeni sürülmüş. Yeni sürülen yerlere güvercinler inip  yiyecek arıyorlar. Güvercinleri bahçeye yayılışlarını izledim. Güvercinler hem çoğalmış hem de renklenmişler. Tepelilerin, paçalıların sayısı artmış. (Paçalı, ayaklarında tüyler olduğu için, tepelilere de, tepelerinde horozları andıran tüyler bulunduğu için  biz, bu adlarıı verdik)Yanlarına gittim, öyle gezdim. Üstlerine basacak derecede yaklaşıyorum gene döne döne  ayak uçlarıma dek geliyorlar. Kahveye döndüm. Güvercinler birden uçtular. Babama sordum, ”Neden ürktüler?Babam açıkladı, ”Ürkmediler, onların içinde yönlendiricileri vardır, onlar uçunca öbürleri onlara uymak zorundadır. Yönlendiriciler öylece uçuverir ama onu izleyenler ona  uymak için topluca  uçtuklarında ürkmüş izlenimi alınır. Babam, Küçük Ablam için tasarladığı ev yerini saptamış yönünü, çıkış kapısını ölçmüş;. kahveye bir engel getirmeyecekmiş. . Ayrıca kahve de eve engel olmayacak. Evin ustası bile hazırmış, Üzeyir Usta. Babam Üzeyir’in  on parmağında on hüneri var, inşaat da bunlardan bir tanesi!”dedi. Üzeyir şimdilerde de bağlama çalışıyormuş. Abbas Amcamla işler arasında  olanak buldukça çalışıyorlarmış. Babam, ”O zaten Bulgaristan’da Bulgarlar arasında yetişmiş, bu nedenle Bulgar gaydası çalmasını da öğrenmiş. Onun yararını görüyor, kısa zamanda kendini dinletiyor. Ancak çok sinirli, sazı eline alınca yanındakilerin konuşmasına dayanamıyor. Onu dinlerken öksürmek bile sorun oluyor. Biz konuşurken Abbas Amcamı gördüm, kuyu başında bir işle  uğraşıyordu. Kırklareli’de olduğunu söylemişlerdi, gelmiş. Yanına gittim, Amcam kuyuya yeni ip almış onu takıyordu. ”Hoş geldin!”dedim amcam, gülerek “Asıl sen hoş geldin yeğenim, ben her zaman buradayım!”dedi. Hasan Amcamı sordum, iyilermiş, kızlarını büyütüyormuş. ”Şetvan, Elvan!”  diyerek, onların gözünün içine bakıyor. Onlarla geziyor, onları, çarşıya , pazara götürüyor. Şetvan’ın derslerine yardımcı oluyor. Böylece Atiye yengenin dırdırından da kurtulmuş oluyor!”dedi. Abbas Amcama, ”Atiye yengeyle dargın mısınız?”diye sordum. Amcam, ”Arada Ağabeyim varken nasıl darılırım, Hasan Ağabeyim benim canım ciğerim. Ona toz kondurmam. Ancak yengemle de barışık olmamız, onun  açısından olası değil. Ben, hani bir söz vardır “Ağzımla kuş tutsam!”Atiye gengem beni gene küçümser. Bunun asıl nedeni belli:miras işi. O bu konuda “Nuh dedi, peygamber demeyecek!”Amcam anlattı. Hasan-Abbas Amcalarımın babaları Mehmet Amcam, yaşamının son  yılında, kızı Hanife Halamı da  çağırarak, üç çocuğuna  bir vasiyette bulunmuş. Hanife Halam evli, kurulmuş bir düzeni var, iyi –fena geçinip gidiyor. Hasan Amcam, okumak için ayrılmış, bir iş  üslenmiş, bir ev düzeni kurmuş, yaşamını bu düzen içinde sürdürüyor. Aile ocağını küçük oğul Abbas olağan şekliyle sürdürecek. Mehmet Amcam:”Dileğim, benden sonra, Baba hakkı, deyip kardeşinizin  karşısına çıkmayın. Kardeşiniz, sizden daha iyi bir durumda olduğunda bu sözlerimi anımsayıp yapabileceği özveriyi yapsın. Siz,  istekli olarak karşısına çıkmayın!”Bu vasiyete uyulacağı üstüne söz verilmiş. Mehmet Amcamın ölümünden sonra kardeşler sözlerinde durmuşlar. Ancak olayı sonradan öğrenen Atiye Yenge bunu gündeme getirmiş. Hasan Amcamın başının etini yedikten başka, gelip gittikçe Abbas Amcama doğrudan çatmaya başlamış. Hanife Halama da sataşarak, oyun bozanlıkla, gizli işler çevirmekle suçlamış. Bu yüzden Hanife Halam, Atiye Yengeye son sözünü söyleyip bir daha onunla bir araya gelmemiş. . Bu olaydan sonra Atiye Yenge Abbas Amcamın karşısında olmuş. Ancak Hanife Halam gibi kızıp  uzaklaşmaması için işi şakalı  tartışmalara çevirmiş. Şimdilerde miras sözleri kalkmış ama, vefasızlık, unutkanlık, umursamazlık türünden sıfatlarla konuşarak bir tür soğukluk sürüyormuş. Ben bunların bir bölümünü ablamdan duymuştum. Kırklareli panayırına bir kez  gittiğimizde Hanife Halam da bizimle Pehlivan Amcalara gelmişti. ”Ablama, ”Hanife Halamın burada kardeşi var, onlara neden gitmedi?diye sorduğumda, ”Hanife Halan onlara gücenmiş, o nedenle gitmiyor!’”demişti. Konuyu değiştirerek Abbas Amcama, Üzeyir’in bağlamasını sordum. Abbas Amcam şakacıdır. Üzeyir’e esmer olduğu için, ”Kara kole!”der. Kara kole, Bulgarların ünlü bir oyun kahramanıymış. Bundan  algılayarak Üzeyir’e takılır. Ben sorunca”Karakole, “Saza dört elle sarıldı, ”Boynuz, kulağı geçermiş, bildiği parçaları  benden daha iyi çalıyor!”dedi. Amcamı daha fazla ayakta tutmamak için tekrar görüşmek  dileğiyle ayrıldım. Hanife Halamların bahçesinden kahveye  dönerken Halamın yanından çıkan C ile karşılaştım. Kızına yürüme öğretiyordu. Sevindim, tam düşündüğüm, daha doğrusu umduğum gibi oldu, ”Ay, bu ne kadar güzel kız, ay parçası!”dedim. C biraz sorgular gibi beğendin mi?dedi. ”Bu kadar güzel çocuk beğenilmez mi?Hem de çok beğendim!”deyince C, geçen gördüğünde böyle konuşmamıştın, deyip sitemini yaptı. Ben de duraksamadan, ”Geçen defa senin kucağındaydı, kendini sana taşıtıyordu, bu nedenle ona kızmıştım, ondan öyle dedim!”deyince C, çocuğa eğilip, ”Ah canım bak beni senden bile kıskananlar  var!”dedi. ”Allahaısmarladık, hoşça kal, güzel çocuk!” sözlerini birkaç kez tekrarladıkm. Ben, ara kapıdan kahve bahçesine geçtim. C sanırım geri dönüp gene Hanife Halamlara girdi. Kahvede kalmadan eve döndüm. İçimde bir kuruntu; C beni, Abbas Amcamla konuşurken gördü, özellikle önüme çıktı. Çocuğu da yanında, beni bir kez daha sınadı. :Çocukla görünce  kıskançlık duyuyor muyum?Eğer böyleyse, ne yapmam gerekirdi?Geçen defaki tavrımı yanlış bulmuştum. Ona göre düşünüp  böyle yapmayı tasarlıyordum. Tam istediğim gibi oldu. Daha fazla kurcalamanın  bir anlamı yok. İki gün sonra gidiyorum. Bir daha  belki yıllar sonra göreceğim. Düşünmeden söylediğim bir söz için içimde pişmanlık kalmadı. Bu da güzel bir rastlantı oldu İçimden kendime, ”Kes sesini, bu güzel karşılaşmaları unutma, bunu sen değil C hazırladı. Bunu düşün!”Eve dönünce kaldığım yerden  okumaya başladım. Sofuali, köyüne gidişimizi, büyük halamı anımsadım. Halam unutulmuş;babam, Ali Ağabeyim, ablam onu hiç anmadılar. Kamber Amcandan söz edildikçe hep  Elfide  Halamı anımsadım. Babamın iki ablası vardı: Nefise, Elfide. Bunları çocukluğumda hep duyardım. Üç teyzem iki halam. Nefise, Elfide halalarım, Elif, Zühre teyzelerim. Annemin adını da aralarına  alıp yazardım. Hatice…Okula giderken, kızların adlarına bakardım annemin adı dışında ötekilerin  hiç birisinin adı yoktu. Abbas Veli’nin kızı Hatice vardı. Hatice’yı korumaya çalışıyordum. C ile hiç sevişmezlerdi. Yalnızken Hatice’ye daha yakın oluyordum. Bunu Hatice’ye söylüyordum:Benim annemin adı da Hatice!”

Alpullu’dan  tatil için köye dönüşümüzü biraz şaşarak okudum. Gece geç vakit eve gelmişim……. Hele Kırıkköy’de bizi kahveye çağırıp çay ısmarlamaları, bizi övmeleri, sonra da “Biz sizi geç vakit salmayız, şimdi kıştır, yarın gidersiniz!”demeleri. Biz diretince de karakola haber verip jandarmalarca bekleteceklerini söylemeleri ne ilginç. İlginç olan bir başka  olay da, biz  ozaman kahvede beklerken  Gülfize’nin  köyde olması, gene bu yıl gelen Rüştü Güvenç’in belki de  geçtiğimiz sokaklarda  oynamış olması. Onları tanısaydık, bize yardımcı olurlardı. Onları düşünürken, aklım gene okula gitti. 1. 2. sınıflar  şimdi okulda. Sanırım onlar çok tedirgindirler. Bir yandan bizim olmayışımız, bir yandan okulun tüm işlerini yürütmek, bir yandan da  bir hafta izinli çıkacak olmaları, dönmeleri, arkasından  da bizim gideceğimiz yere gelmeleri. Sanırım onlar bizden daha uzun bir süreç tedirgin yaşayacaklar. Bu süreç sanırım en az bir ay uzayacak. Ya bizim Hüsnü Yalçın, Emrullah arkadaşlarımı, onlar ne yapıyorlar?Şimdi aklıma geldi. Bu kez önerseydim belki Hüsnü Yalçın gelirdi. Okulda hiç aklıma gelmedi. Kendi kendime güldüm, ”Kendi köylüm olan Ramazanı anımsamadığıma göre Hüsnü’yü nerden anımsayacaksın!”Ablam sordu, ”Gülsüm  Saim’e gitsin mi?Yoksa sen mi gideceksin. Düşünüm:”Bu gece Gülsüm  gitsin, yarın ben gideyim. Öbür gece burada kalıp ola buradan çıkayım!”dedim. Zaten  ablam da öyle düşünmüş, Gülsüm de hazırlanmış ama benim fikrimi sormuşlar. Gülsüm sevinerek gitti. Bu kez Ali Ağabeyim, benim para durumumu öğrenmek üzere ablamı araya koymuş. Ablam “Uzaklara gideceksin, para durumunu iyice bilelim!”dedi. Paramın olduğunu söyldim, Para istemiyorum, arkadaşlarımın hiç birisinde benim kadar para yok. Gereksinim olunca size yazarım!”dedim. Ablam sevindi. Sanırım sevincinin çoğu paramın olmasından çok tutumlu davranmamdan ileri geliyordu. Konuşmasına baktım, hep benim tutumluluğum üzerineydi. Ben de 6 ay önce aldığı 150 liranın neredeyse akordiyona verdiğimi söylememek niyetiyle  para durumunu geçiştirmeye çalışıyordum. Ablamla anlaştıkHava iyice kararınca gene kahveye indim. Abbas Amcam geldi. Bir rastlantı  bağ kazmaya başladığından beri kahveye çıkmadığı söylenen Üzeyir de kahveye geldi. Bağlama, saz söz derken, Abbas Amcam Bektaşi  nefeslerinden, Üzeyir de halk söylencelerinden söz etti. Abbas Amcam Bektaşi şairi Genci denilen birini anlattı. Genç yaşında bağlama çalmış, bu nedenle Adı Genci olmuş. Genci uzak diyarlardan Tebris taraflarındanmış. Üzeyir ise Aşık Kerem’i anlattı, o da Tebrisliymiş. Onlar konuşurken aldı beni bir tasa, Tebris neresi?Bana soracaklar diye, ödüm koptu. Sormadılar ama konuşmaların tadını da alamadım. Genci’yi Bektaşi dedesi dedikleri için Vahit Dede’yi örnekleyerek gözümde canlandırmaya çalıştım ama Kerem için bir örnek düşünemedim. Sonunda saz çalan biri’deyip durdum. Geç vakit eve döndüm;Geçmiş günleri anımsadım bi ara bizde çobanlık yapan Kamber vardı, sık sık şarkı söyler, ”Aldı Aşık Kerem, deyip bir şeyler söylerdi sonra da aldı  Aslı deyip karşı sözler söylerdi. . Onları toparlamay çalıştım ama sağlıklı bir ip ucu tutturamadım. Sonunda uyumuşum. …….

 

12  Nisan   1941  Cumartesi. . . .

 

. Derinliğin uyumuşum. Rüya falan da yok. Horozlarsa bu gece ötmeyi unutmuş olacaklar, sesleri çıkma. Geç kalkmaya da  iyice alıştım. Köydeki yaşamla  okuldaki yaşam arasında  ayrılıklardan bir de saat olmayışı. Buna karşın sabaha karşı horozların yaygarası insanları  okul zili gibi ayaklandırıyor. Akşamları da ilginç. Güneş batarken sürüler köye dönüyor, Bağırış çığırış, inek sesi, koyun kuzu sesi bir birine giriyor. Kısa bir süre sonra  köpek sesleri başlıyor. Bir süre sonra tam bir sessizlik başlıyor. Bizim köyün sessiz gecelerinde söylendiğine göre, susmadan öten bir kuş vardır. Böyle ses çıkaran bir kuş yakın köylerde yok muş. Yıllar önce bazı kimseler, merak salıp bu kuşu yakından dinlemek, nerede, hangi ağaca konup öttüğünü- saptamaya çalışmışlar. Bunda başarılı olamamışlar. Küçüklüğümde zaman zaman ben de ağabeylerimle ya da kahvede sözü edildiğinde  dışarı çıkar bu sesi duyardım. Durup durup cuuuuuuk, cuuuuuk diye bir ses gelirdi. . Okula gitmeden önceki yıllarda gece rahatça dolaşmaya başlayınca arkadaşlarla ben de bu kuşun ses yönünü, o yöndeki ağaçları saptamaya kalkışmıştım. Biz daha bilinçli davranıp sesin geldiği yönde belli başlı ağaçları da saptadık. Ses bizim köye, köyün karşısındaki  Bağlar Yakası dediğimiz tepeden geliyordu. En az iki gece o tepeye çıkıp sesi dinledik. Kesinlikle oradan geliyor diye umutla gittiğimiz ağaçlara ulaşınca  sesin, bir dere ötesinden, Hamitabatlıların Delendere dedikleri  yöndeki ağaçlardan geldiğini anladık. unu söyleyince bize kimse inanmadı:Delendere’den buraya kuş sesi gelmez !”deyip gülenler oldu. Daha insaflılar ise, siz gidince kuş uçup uzaklaşmıştır dediler. Bunlar haklı olabilirdi. Ancak  kuş, iki üç denemede de denen hep aynı yöne gitsin?diye sorarak savunma yaptık. Gerçekten Bağlar Yakasının kuzeyinde de güneyinde de ağaçlar var, hem de  daha büyük ağaçlar. Biz söylediğimizde diretince bu kez yaşlılar bize öğütte bulundular:”Yıllardır bu köy o kuşun sesini dinliyor. Bunda bir hayır olduğu gibi, onun peşine düşüp kaçmasına neden olmanın da uğursuzluk getirebilir”liği öne sürüldü. O zaman benim dışımdaki arkadaşlar birer ikişer   kuş izlemekten  vazgeçmişlerdi. O kuşu gene sordum. Babam, ”Sen unutmuşsun kuş, orak bitimi ile  bağbozumu aralarında öter!”dedi. Köy korularının ölçümü için  geçen yıl gelen ormancılar, sesi dinlemişler, ”Bu bir tür çulluk kuşudur, az bulunur, göçmen kuşlardandır, değişik türleri vardır, eşli yaşarlar ama ayrı dururlar. Ancak bir birleriyle sürekli, haberleşirler. Öyle çok uzun yaşamazlar ama kolay kolay da  çevre değiştirmezler!”demişler. Çulluk adını  kuş olarak duydum. Bir de Çulluk adlı kitap karıştırmıştım. Ancak o kitap kuştan çok bir insanı anlatıyordu. Fabrika işçileri falan vardı. Nedense  Çulluk’u okumamıştım. Yazdıklarımı okumayı sürdüreceğim. Hiç değilse Lüleburgaz’a göçümüze gelmeliyim. Öğleden sonra diye Mustafa Ağabeyle konuştuk ama öğleden sonra ne zaman başlıyor?Kahvede beklerim, o gelince gideriz. Alpullu Şeker Fabrikası’nı iki kez değilse bile bir buçuk kez gezmişim. Tam olarak arkadaşlarla, yarım olarak da İsmet’le onun tanıdığı gezdirmişti. . Sebze bahçesinde çalışmalarımız, geliş gidişlerdeki çekişmeler, Ahmet Korkut Öğretmenle İsmayıl Hakkı  Baltacıoğlu’nun gelişi, İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu ile İsmail Hakkı Tonguç’un aynı kişeler olduğunu kimi arkadaşların benimle  tartışmalarını hep  yazmışım. Hele İsmet’in o Benli Kız masalıyla  arkadaşları  oyalaması, arkadaşların kızı gördükçe İsmet’e takılmaları, İsmet’in  “Ah Benli, vah Benli !”dediğinde o kızı anımsayıp İsmet’e takılmaları çok ilginç. Bir gün gerçeği öğrenince İsmet’e ne diyecekler acaba?Benim, olayı bilip de sır vermememi nasıl yorumlayacaklar?Kendi kendime  okurken sesli sesli güldüm. Ablam sordu, neden gülüyorsun?Bir arkadaşın mektubunu okuduğumu, ona güldüğümü söyledim. Aklına bir şey gelmemesi için de İzmir-Kızılçullu’dan Ziya Fikri arkadaşı anlattım, fotoğrafını gösterdim. Ablam, ”Ne iyi ettin de okula gittin, bak ne güzel şeyler öğreniyorsun ne güzel insanları tanıyorsun!”dedi. Ziya Fikri arkadaşın memleketini sordu. ”Fethiye…İzmir’den daha  uzaklarda Akdeniz kıyısında !”diye arkadaşın yazdıklarını el yordamıyla anlatmaya çalıştım. !”Ablamın benim adıma mutlu olduğu besbelli oluyordu. Yemek yeyip kahveye indim. Babam gülerek, ”Aşıya gidiyorsun, destere, keser, bıçak gibi kesici bir şey götürmeyecek misin? diye sordu. ”Mustafa Ağabey gerekli olanları alır diyerek, savunma yaptım ama babam gene de elinde bir kesici olsun diyerek!”Kendi açılır kapanır ikili çakısını verdi. Bu çakı babamın vazgeçemediği değerli araçlarından biridir. Saatı, yüzüğü, mührü, tüfeği, Nacağı, bir de eskiden kullandığı kemeri, içine  altın paraları sakladığı kemeri en önemli saydığı anılı gereçleridir. . . Mustafa Ağabey geldi. Mustafa Ağabeyin  bir sırt çantası var. Kıl-kumaştan yapılmış ama içine birçok  araç konulabiliyor. Saraç  elinden çıkmış, Dikiş ywerleri deri. Hazır da satılıyormuş. Ancak Mustafa Ağabey özel olarak yaptırmışArka içte adı yazılı. Mustafa a

Ağabey yapılacak aşılar için babama bilgi verdi. Daha çok benim için bu günü seçmiş, ”Beraber olmak istedim!”dedi. Ahlat-armut, güvem-erik-İğde-söğüt, söğütten söğüde ters aşı bir de bağda çubuk aşısı. Önce  eski Bağlara gittik, geçen yıl yapılmış aşıları gördüm. Hemen  hemen yapılanların hepsi tutmuş. Sürgünler yeni başlamış ama canlı canlı büyüyor. Mustafa Ağabey anlatıyor. ”Bu kütükte hem siyah hem de beyaz üzüm olacak. Bu erikte mor-sarı erik, şu  armutta iki dal armut, üçüncü dal ahlat, dördüncü dal ise gene ahlat ama değişik bir ahlattan. Bir daldan bir dala aşı  fikrim vardı ama, Mustafa Ağabeyin anlattıklarına inanamadım, diyebilirim. Eski aşılıların yanı başlarına bu kez de benzerlerini yaptık. ”Yaptık!” diyorum, Mustafa Ağabey gösteriyor, onun  söylediklerini yapıyorum, aşı oluyor. Bizim bağa uğradık. Rasgele bir erik iki asma  aşıladık. Ön hazırlık olmadığı için, yani aşılanacakları daha önceden peydahlamadığımız için salt aşı yapmak için aşı yapık. Oradan Kurudere’ye indik. Orada da Mustafa Ağabeyin önce yapılmış aşıları var. O aşıları gösteriyor, ”Bu bir yaşında ’bu iki, bu üç…. Su kenarında söğütlere yapılan aşıları daha rahat yaptım. Bir kaç dala da  ters aşı yaptık. Dallar yukarı değil aşağıya büyüyecek, Dere yamaçlarındaki öbek öbek güvemlere erik aşılamış. Mustafa Ağabey en nankör bunlar, beşte bir ancak tutuyor!”dedi. Mustafa Ağabey geçen yıllar babama bir öneride bulunmuş, kahve önündeki  dutun bir dalına kara dut aşılamak. Babam razı olmamış. Mustafa Ağabey kendi bahçesinde aynı kökte   iki dut yetiştirince babam şimdi aşılanmasını kendisi istedi. Ancak bizim dut yaşlı. Aşı için  bir dal kesip taze filiz  yetiştirip aşıyı ona yapmak gerekiyormuş. Mustafa Ağabey, babama, ”Yarı şansa razı olursan bir dal kesip kalem aşısı yapalım!”dedi. Babam razı oldu. Mustafa Ağabeyin seçtiği bir orta dal kesip aşıladık. 4 kalem:bir babam, bir ben, iki ustamız Mustafa Ağabey. Mustafa Ağabey bana “Ankara’ya gideceğine göre, benim  orada beni seven değerli bir Kurs Şefim var, Milli Eğitim Bakanlığında bir gün  görürsen benim sonsuz saygılarımı ilet, beni anımsamayabilir ama olsun ona sonsuz saygılarım var anımsamasa bile duysun isterim. İlk yıllar tebrik yazdım, yanıt verdi ama, bunu sürdürmekten çekindim. Bakanlığa geçince işi başından aşkındır, zaman ayıramaz, diye düşündüm. Görüp konuşma olanağı bulursan sen de seveceksin. Büyüklük taslamayan bir büyük adamdır. Ferit Oğuz Bayır!”…. Adı hemen yazdım, Edirne-Karaağaç eski Eğitmen kursu  şefi…. . Şimdi Milli Eğtim Bakanlığı İlköğretim Şube müdürürü……Mustafa a

Ağabey, ”Yarın görüşemeyebiliriz, şimdiden güle güle diyeyim, hayırlı yolculuklar, iyi çalışmalar diledi, uzağa gittiğine göre artık mektup yazmak zorundasın, açıklayıcı mektuplarını bekliyorum!”sözlerini tekrarlayarak ayrıldı. Birden sıkıldım, ayrılıklar başlamış oldu. Bu akşam Küçük Ablama gidiyorum;yarın da oradan ayrılacağım. Eve gittim. Bir süre  oyalandıktan sonra  Saim’e gittim. Gene  Harmanlık yoluna doğrulunca ablam sordu, ”Neden uzun yolu yürüyorsun?Biraz utanarak, nedenini anlattım. Ablam, Ramazan için, ”Sen o çocuğu sevemedin galiba!”dedi. Ablamın dediği doğruydu, ”Ben o çocuğu sevemedim, galiba değil gerçekKusur bende mi, sanırım kusurun büyüğü bende ise de Ramazan’da da benim kadar bu konuda kusur vardır. ”. Sağa sola bakınarak Küçük  Ablama gittim. Ablam, kapı önünde bir şeylerle  uğraşıyordu. Yardım ettim. Saim’i çimenlerin üzerinde yuvarladım, omzuma alıp zıplattım. Akşam erken yattık. Gündüz  biraz çok gezmişiz anlaşılan, erken uyumak istedim. Yatınca da uyudum. Ablam erken kalkıp hayvanları bırakıyor. tavuklarına yem, su koyuyor. Tıkırtılardan bu sabah uyandım. Saim’i bekledim, geçen sabahki gibi atlasın, kıkır kıkır gülsün istedim. Beklerken gene uyumuşum. Uyduğumu görünce ablam bu kez Saim’i usulca almış, kapıyı kapatmış.

 

13   Nisan   1941 Pazar…….

 

İkinci uykudan oldukça geç kalktım. Ablamla gene aynı konuları konuştuk. Ayrılıklar, geçmişte olanlar, annem, babam, Gülsüm, eniştem derken öğleyi ettik. Ablam haklı olarak “Yarın gideceğine göre babam  bugün seni bekler, geç kalma!”diye uyardı. Ablamdan üzgün olarak ayrıldım. Ablacığım  hem çocuk büyütüyor hem de evinin işlerini yürütmeye çalışıyor. Yukardan yardım ediyorlar ama, işler, ineğiydi, buzağıydı, suyuydu, ekmeğiydi gene onun  elinden çıkıyor. Tek tesellim yakında yukarıya taşınacak olması. Saim’e, ”Bir daha gelişimde yeni evinizde oynayacağız!”dediğimde ablamın  çok  sevindiğini üzülerek gördüm. Besbelli çok sıkılıyor. Bu kez , evden önce  kahveye uğradım. Babam yalnızdı. Bahçede çiçeklerle, yeni diktiği fidanlarla uğraşıyordu. Yakın olduğu için Abbas Amcamın kuyusundan su taşıdım. Eve çıktım. Ablam beni bekliyormuş. Ablam bu kez babam için aracı. ”Babam dedi ki!” diye başladı. :Babam ablama önce para durumu sormuş, Ablam paramın olduğunu söyleyince, babam, ”O geçen defa sizden alacağının hepsini aldığı için söyleyemiyordur. Onun parası yoktur!”demiş. Sonra da, o artık bizden  giderek uzaklaşıyor. Okula giderken kardeşler arasında bir ayırım yapmıştık. Siz atları, ötekiler öküzlerle mandaları aldı. ona da bir çift malak ayırmıştık. Okula  giriş parası için onun hakkı olan malakları sattık. O zaman n‘olur n’olmaz diye ona bir de  düve ayırmıştık. O düve şimdi buzağılı inek, götürün  onu satın, ederini de kendisine verin. Ben gönlümde o ineği hep onun diye  bellemiştim. Bana O’nu çağrıştıracağı için kafam , sürekli onu anımsatacak, en  iyisi gönlümden geçeni yapalım!”demiş. Ben ablama yemin ederek param var!dedimse de ablamın bu konuda söyleyecek fazla sözü olmadığı için, ”Yarın Ali Ağabeyinle beraber gideceksiniz. Üzeyir erkenden ineği yola çıkaracak, haberin olsun. Babamın kararı kesin. Baba, ”Sıkıntıya düşerse bize yazar, gerekirse o zaman satarız!”, dedim ama babam biraz da  savaş kuşkusu içinde, ”Hepimiz çil  sürüsü gibi dağılabiliriz. Düşman gelecekse haber vererek gelmez!”deyip  kestirip attı. Ablama  diretmenin anlamsız olduğunu anladım. ”Ben babamla konuşayım!”deyip kahveye gittim. Kahvede  Kolsuz  Hazma Amca ile birkaç kişi vardı. Konu gene savaş haberleri. Edirne’ye trenler gitmiyormuş. Bunu bilmiyordum. Edirne’ye trenle gidecek iki arkadaşım var, Halil Basutçu ile Bekir Temuçin. İçimden “Acaba gidemediler mi?” sorusu geçti. Kırklareli’ye gidip oradan geçerler, diye düşünüp rahatladım. Bir ara babam, ablamın söylediğini bir başka şekilde   ortaya getirdi. ”Savaş  durumu gitgide  sarpa sarıyor. Balkan Savaşı da böyle olmuştu. Olduydu, bittiydi derken Bulgar askerleri tepemize dikildi. Böyle durumlarda insanlar  kendi canlarını kurtarma kaygısına düşerler. Evvelki yıl hayvanları bölüşürken sana bir düve ayırmıştık. Onu sattır, parasını da yanına al!”dedi. ”Param var!”demeye kalkarken babam, ”Benim dediğimi yap, hayvancağız benim için dert olmasın, kısmet böyleymiş, deriz. Bir gün köye sağ salim dönersen gene alır istediğimizi yetiştiririz!”Babamın bana söylediği ablama söylediğinden farklıydı. Bir süre düşündüm:Babam bu konuyu kendine sorun yapmış, en iyisi onun sözüne uymak!”diye düşünüp, ”Sen  nasıl istiyorsan öyle yapalım!”dedim. Babamı dinleyince, benim de düşüncem değişti. Sahiden düşman gelirse ne hayvan kalacak ne insan!”Balkan  Savaşı gibi Yunan işgalinde de öyle olmuş. Babam, Yunan işgalinde  hayvanları(Koyunları da) ivedi davranıp Bulgaristan sınırındaki Ahmatlar-Karaabalılar köylerine götürmüş. Yeni Bedir muhtarı olan Kamber Amcamın köyü. Tam  Bulgaristan sınırında olduğu için, Yunan askeri sınırlara yaklaşmamış. İki  ağabeyim çocuk yaşlarında iki yıl oralarda  çoban olarak kalmışlar. Böylece, herkesin hayvanları Yunan yağmacılarınca götürülürken bizimkiler kurtulmuş. Babam, ” Bu tür Şans Kuşu her zaman  insanın başına konmaz!”diyor. Ayrıca bana, ”İneği satarken yapılan pazarlığı senin de izlemeni istiyorum. Bunlar birer deneyimdir. İnsanlar bazen önemsiz gibi gördüğü olaylardan da önemli dersler alır. O ineği iki yıl önce satsaydık en az yüz lira ederdi. Yarın göreceksin bunu yarısı bil etmeyecek. Çünkü insanlar ellerindekileri çıkarma telaşı içinde. Belki de hiç satılmayacak. Taze buzağılı oluşu  şansımızı arttırabilir. Durumu yakından görmeni istiyorum!”Babama hak verdim, ”Haklısın babacığım1”dedim. Hanife Halama uğrayıp, ”Allahaısmarladık!”dedimHanife Halam. ”Bugün biraz daha iyiyim!”dedi. Gerçekten yüzü daha  canlıyı. Oğlu Hilmi’den mektup gelmiş, iyiymiş. Demir atölyesinde çalışıyormuş”Mesleği ilerletiyorum!”, diyormuş. Hanife Halam benden sordu, ”Nasıl ilerletir?Ben:”Büyük atölyelerde yeni yeni işler yapılır, onların nasıl yapıldığını görür öğrenir, gelince burada o işleri sürdürür!” dedim Hanife Halam sevinçli bakışlarla gülümsedi. Hanife Halam biricik oğlunu  çok seviyordu. Onu okutmak istiyordu. Bir yanlış tanı yüzünden Hilmi okumaktan vazgeçti. Halamın isteği olmamıştı ama o, sevgisini sürdürdü. O sevgi şimdi de sürüyor. Bakışlarından belli oluyor. Şimdi konuşurken gördüğüm canlık da bu sevgiden geliyor. Hilmi’den  mektup gelmeseydi, sanırım Hanife Halayı dünden farklı görmeyecektim. Hilmi’nin adresini aldım. Hanife Halam sordu, ”Sahi mektup yazar mısın?”Yazacağıma söz verdim. ”İyi olduğumu söylemeyi unutma, mektubuna çok sevindiğimi de yaz!”dedi. Hanif Halamdan üzülerek ayrıldım. Kahveye uğradığımda biraz  şaşırdım. Köyün değilse bile mahallemizin yaşlıları hep toplanmış gibi. Gazi Hazma Amca, kardeş Şerif, Yine onun adaşı Fırtın Şerif, Abbas Veli hepsi kahvedeler. Konu gene savaşlar. Eski savaşların daha dürüst yapılığını öne sürüyorlar. Şimdiki savaşların  özellikle uçakların kullanılmasını kalleşli olara eleştiriyorlar. Hamza Amca Çanakkale Savaşı’nı o zaman kazandık ama, bu uçak namussuzluğu yoktu!”diyor. Hele uçakların sivilleri öldürmesini vahşilik sayıyorlar. Benden, okulumuzun neden  karşıya geçtiğini bize açıklayıp açıklamadıklarını sordular. Açıklamadıklarını ancak ben  gazeteleri okuyarak, topladığım bilgilerle olayı kesin olarak öğrendiğimi söyledim. Abbas Veli, Ankara’da bir süre kalmış, ancak, kesin bir bilgi sahibi değil, ”Asker ne kadar rahat dolaşabilir ki doğru bilgi sahibi olsun!”deyip başka yorum yapmıyor. Kışın karını, rüzgarını, yazın serinliğini, Ankara Kalesi’nin akşam görüntüsünü anımsıyor. Eve erken döndüm, erken yattım. Sanki okula değil de gene Edirne’ye gittiğim gibi yabancı bir yere gidecekmişim tedirginliği içindeyim. Aklıma geldi, Han Duvarlarını  tekrarlamak istedim. On dize kadar  sıraladım ama atlayarak gittiğimin ayırdına üzülerek vardım. Hiç değilse en son dizeleri doğru okumalıyım deyip “Rastladım duvarda bir şair arkadaşa”dedim, düşündüm, böyle mi? Yoksa Duvarda rastladım bir şair arkadaşa mı?derken…

Horozların yaygarası başladı. . Hiç mi uyuyamadım?Yoksa  sesler mi uyandım. Bir konuşma duydum. Cambaz Halil’in bir sürüsü varmış, onlara katıp gidiyorum!”dedi. Üzeyir’in sesini tanıdım. Ne yatma zam anı ne de kalkma, galiba gece yarısı…. Bir süre öylece uyanık durdum

 

14  Nisan  1941   Pazartesi.

 

Beni babam uyandırdı, ”Gel bir sıcak çay iç!”dedi. Ablam gözlerini silmeye başladı, bir yaandan da kahvaltı hazırlamış”Yola çıkacaksın bir şeyler ye!”dedi. Ayaküstü birşeyler yedim. Elini öpüp “Hoşça kal ablacığım!” dedikten sonra yengelerimle  de vedalaştım. İkisini de ayrı ayrı gördüm  ikisinin  de benim için ağlayacaklarını doğrusu ummuyordum ağladılar. Bu göz yaşlarının ağabeylerim için olduğunu düşününce içim sızladı. İki yengem de tıpkı Küçük Ablam gibi, küçük çocuklarıyla oyalanıyorlar. Ablamdan  farkları; evleri, büyük bir aile bahçesi  içinde, bir de ablam gibi biçme dövme dertleri yok. Kahveye indim. Babam, ”Sen arttık Hanya’yı Konya’yı öğrendin, sana  öğütler verecek değilim. O ki okumaya başladın, okuyabildiğin kadar oku, kısa yollardan köye dönmeyi sakın düşünme!””Peki baba!”diyebildim. Boğazımda bir düğüm oluştu, yutkundum. Ali Ağabeyim gelip arabayı kahve önünde durduruncaya dek babam da sustu ben de…Ayrılırken babamın elini öptüm. Babacığımın elleri titriyordu. Bir süre ellerini bırakamadım. Arabaya önüm kahveye dönük oturdum. Babam bakarsa el sallayacaktım. Babam bakmadı. Başımı döndürürken gözüm kaydı, C bakıyor. El sallasam olur mu?diye düşünmeye kalmadı, C el salladı  hem de uzun uzun. Ali Ağabeyimin gözünden kaçmamış, ”Konuştun mu onunla?” diye sordu. Çok doğal olarak konuşmaya  çaba harcayarak, ”Neden konuşmayayım o benim eski arkadaşım!”dedim. Ali Ağabeyim sadece, ”Biliyorum!”dedi. Arabaya daha önce söz verilmiş iki  komşu aldık, Abbas  Kamber, Bodur Veli. Bodur Veli okul önünde, Abbas Kamber, köprü yanında bindi. Köprüye gelince  rahatladım. Ramazan’ın babaannesine yakalanmadım. Derken, arabaya yeni binen Abbas Kamber, söz konusu babannenin çok rahatsız olduğunu, uzun zamandır ayağa kalkamadığını anlattı. Ona neden rastlamadığımı şimdi anladım. Aklımca  bundan yararlanarak Ramazan’a bir  Gerekçe hazırladım, ”Gidecektim, rahatsız olduğu için, senden söz edince  heyecanlanır, sorular sorar. Belki bu konuşmalar onun sağlığını bozar!” dedikleri için uğramaktan vazgeçtim. Uğramamak söz konusu olur mu?Zaten kapınız önünden geçiyorum. Düzmece yanıtıma kendim de katılmıyorum ama başka bir çıkış yolu da bulamıyorum. Bayır doruğuna çıkınca köye bir daha baktım. Bodur Veli, bana: “Bak bak, bu senin köyün, nereye gitsen, nerede çalışsan bu gerçeği değiştiremezsin. Bu küçük köy, büyük şehirler içinde bile zaman zaman senin gözünde tütecek. Çünkü insanlar ne kadar büyürse büyüsün geriye dönüp bakar, çocukluğunu anımsar. İşte o zaman giydiğin elbise gibi çocukluğunun içinde geçtiği yerler gözünde canlanır!”Hayret ettim. Bodur Veli okur yazar bile değildir. Akıllı bir adamdır ama askerliği dışında köyden dışarı da çıkmamıştır. Bu söylediği sözleri  sanki Yaban romanında okumuş gibiyim. Orada da böyle bir konuşma geçer. Bodur Veli’nin söylediklerini ben kendim de biliyorum. Şaştığım taraf onun da böyle düşünmüş olmasıdır. Sustum, dikkat kesildim. A’nın evi önünden geçiyoruz. El sallaması beklemiyorum ama kapı önlerinde falan görebilirim. Yazık ki kimse yok. Sanki evde canlı yok gibi kapalı…Tüm Hamitabat’a küsmüş gibi başımı ileriye çevirip oturdum. Ali Ağabeyim, bana “Arkadaşın gitmiş olabilir mi?diye sorunca Kadir Pekgöz’ü anımsadım. ”Gitmiştir, aslında ben de dün gitmeliydim. Esas  gitme günümüz dündü ama ben bir gün uzattım!”dedim. Konuşmalara pek katılmadım onlar konuştular. İnsanlar savaş tedirgini. Lüleburgaz’a girince ben arabadan indim. Bahanem de Kürt Yusuf’un fırınında çalışan arkadaşım Hasan’a veda etmek. Aslında çarşı içinde  at arabasında  görünmek istemiyorum. Gerçekten Hasan’ı gittim, bizim okulun  göçeceğini o da duymuş, Hayret için de “Gene nereye?diye sordu. Ben umursamayan bir tavırla “Ankara’ya deyince Hasan, ”Ohoooo, bu kez iyi yere Başkente gidiyorsun!”dedi. Ben, ”İçine değil ama !”deyince Hasan gülerek. ”Yok bir de Millet Meclisine gidecektin!”dedi. ”Ne var, oraya da giderim!”Hasan bu kez, ”Orada dur bakalım, senin benim gibiler oraya gidemez!”Ben, ”Senin köylün Zühtü Akın nasıl gitti?deyince Hasan, ”Onun Rüştü agası var, sen bilmiyor musun   onu ?Rüştü Paşa, Jandarma  Genel Komutanı. Hasan şakacı, neşeli bir arkadaşımızdı. Ben, okulda da seversim Hasan’ı. Ağabeyi Şahin de çok şeker arkadaştıHasan’dan ayrılınca Dağlıların yerine uğradım. Ali Ağabeyimi orada buldum, birlikte pazara gittik. Pazar, yıkılıyor gibi, büyük bir kalabalık ama her zamanki Pazar düzeni yok, kuru kalabalık. . Satıcılar birbirine sataşıyor;alıcı yok. İnsanlar paniklemiş, satacaklarını atıp gidenler bile olmuş. Tavuk getirenler tavukların satılmadığını görünce uçurmuşlar. Üzeyir’i bulduk. Geleli beri bir kişi sormuş, buzağıyı sevmiş, 10 lira vermiş. Üzeyir, ”Kızdım, az kalsın küfredecektim!” diyor. Ali Ağabeyim şaşkın, ”On liraya  buzağılı inek satılır mı?”diyor. Beni, ağabeyime paramın olduğunu, olan biterse isteyebileceğimi, o nedenle ineği geri ötürmelerini söyledim. Ali Ağabeyim, genel durumdan ürkmüş gibi. Bana döndü:”İki gözüm, şu duruma bak, insanlar evlerine gitmek istemiyor. Ortalıkta bilmediğimiz bir durum var. İneği geriye neden götürelim. Ben evdeki inekleri düşünmeye başladım. İnsanlar yüzlerce tavuğu ortalığa bıraktılar, Çarşı, kazdan tavuktan geçilmiyor. Ne oldu ki?Savaşa girdik de kaybettik mi yoksa?Ali Ağabeyim savaş görmüş birisi;Kurtuş Savaşı öncesi Edirne’de  Trakya  Birlikleri Komutanı Cafer Tayyar Paşa’ya yapılan Yunan baskınını yaşamış biri;ürpererek konuştu. Bize :”Az bekleyin!’” deyip bir yerlere gitti, uzun süre dönmedi. . Biz onu beklerken arka arkaya iki üç kişi gelip ineğin sütünü sordular, buzağıyı, okşadılar. Birisi:”daha önce gelip soran  olup olmadığını öğrenmek istedi. . Üzeyir, ”Oldu!”deyince bu kez kaç lira verdiler?dedi. Üzeyir doğrucu, 10 lira!”Adam sinirli, sinirli. Tühhh, yazıklar olsun, satmayın, geri götürün;bir süre sonra ortalık yatışacaktır!”dedi. Üzeyir beni göstererek, uzaklara gidiyor, yanında para bulunmasını istiyoruz!”deyince adam:”Çarşı içinde(eliyle gösterdi)hemen şuracıkta dükkanım var, tuhafiyeciyim, levham vardır: Yeni  Pazar. Anladım bekleyeceksiniz, bekleyin. Şayet satamazsanız bana getirin, 15 liranızı hazırlayacağım. Bilin ki bu alışverişi severek yapmıyorum(Buzağıyı okşadı)Satmaktan vazgeçerseniz daha çok sevineceğim. Sözüm söz, bekleyeceğim, deyip gitti. Üzeyir güvensiz güvensiz arkasından baktı. Ben, çaktırmadan  arkasından gittim. Gerçekten , Enver Bey hanının cami tarafında dükkanı var, adam dükkanına girdi. Öteden dolaştım, ağır ağır dükkanın önünden geçtim. Adam tezgahına oturmuş gazete okuyordu. Dönüp Üzeyir’e söyledim. Ali Ağabey geldi. Henüz başlamış savaş mavaş yokmuş ama gazeteler” Trakya boşalıyor, ”Gemisini kurtaran kaptan!”, gibilerden haberler yazınca, insanlar paniklemişler, Ben, geç. Kalacağımı söyleyerek ayrılmak istedim. Ali Ağabeyim üzgün, ”Senin kısmetin bu kardeşim, gördün işte. Biz ineği geri götüremeyiz. babam buna çok üzülür. Fazla param yok, ancak  on lira ekleyebilirim. 25 lira al, okuluna git. İdare  etmeye çalış. Biz yerimizde kalırsak merak etme elimizden gelen yardımı yapacağız. Üzülerek ağabeyimden 25 lira alıp ayrıldım. Hükümet meydanına gidip kamyona baktım. Recep Kocaman kamyon bekliyordu. Başka kimseyi görmemiş. Kamyon geldi, atlayıp okula döndük. Arkadaşların hemen hemen hepsi gelmiş. Geleni gelmeyeni soran yokmuş. Gelenler geldiklerine pişman. Bize “bir gün kazançlısınız diyenler çıktı. Oysa ben pazardaki  kargaşayı görmemek için üç gün önceden bile gelebilirdim. Umudum kırıldı. Ben gideceğim ama  evdekiler ne olacaklar?Koskoca sütlü inek 15 lira. Tavuklar gözlerimin önünde Pazar yerine salındı. Pazara  elinde  paketlerle, peynir, yumurta getiren kadınlar söylenerek, ağlaşarak ellerindekileri atıp gittiler. Gördüklerim en korkulu rüyalarımdan bile ürkütücüydü. Ali Ağabeyimden ayrılırken bile bir yabancı gibi ayrıldım. Severek dinlediğim Üzeyir Ağabeye kısık bir sesle “Hoşça kal!”diyebildim. Bunu bir türlü unutamıyorum. Gidip dolabımı  gözden geçirdim. Bir koşuda  Kamber amcamlardaki çamaşırlarımı almaya gittim. Kamber Amcam Lüleburgaz’dan yeni dönmüş, ”Böyle rezalet görmedim, insanlar mı fenalaştı, yoksa benim bilmediğim bir şeyler mi var, anlamadım!”deyip duruyor. ”Parasız zamanıma  geldi, yoksa bir sürü hayvan alacaktım!”diyor. Onu dinleyen yengem, ”Ne değişti, anlattığın haftaya gene olacak, al bileziklerimi, değerlendir!”dedi. Amcam bu sözlere güldü. ”Hanım hanım, sen beni dinlemiyorsun, altın değil can satsan alan yok Pazar denilen yerde herkes satıcı ama bir tane alıcı yok!”Kamber Amcama köyden geldiğimi, pazarı gördüğümü, bizim inek olayını anlattım. ”Kamber Amcam, ”Vay yeğenim vay, vay dayıcığım vay. Keşke haberleşseydik, o ineği kaçırmasaydık!”dedi. Sonra da teselli sözleri geldi. Bunlar, olağan şeylerdir, yeter ki sağlık olsun. Arkasından benim için hayır dualar, inşallah tekrar buraya gelme dilekleri…Ellerini öperek ayrıldım…. Akşam yemeğin yetiştim. İşte okuldayım. . Asker torbalarımdan birini getirdim. Çamaşırlarımı ona yerleştiriyorum. Bu, Ali Ağabeyimin fikri. Uzun yolculuk yapacaksın, başını üstüne koyup uyursun!”diyor. O öyle yapıyormuş. Yemekten sonra Namık Ergin Öğretmen geldi. Gülerek “Ey gaziler yol göründü, sefere, diye bir şarkı olup olmadığını sordu. Ben, “Var, plağını dinledim!”dedim. Öğretmen güldü, ”Biliyorum, işte biz o şarkıyı bir daha söyleyeceğiz!”Bu kez de, ”Peki bu yolculuk nereye?Onu da bilen var mı?”Arkadaşlar birden Ankara’ya dediler. Öğretmen daha daha?deyince ben Hasanoğlan denilen bir köye!”dedim. Arkadaşlar şaşırdılar, bana baktılar. Öğretmen  gülerek “Evet doğru, iki tarafın  söylediği   de doğru, şöyle ki, Ankara’ya gideceğiz, trenden inmeden Ankara’yı boydan boya geçip Hasanoğlan köyüne gideceğiz. Bu bir, bitmedi;başka konuşacaklarımız da var. Siz şimdi hepiniz yolculuğa hazır mısınız?Evlerinize gittiniz, ailelerinizle görüştünüz. Aileleriniz, okuluna devam dedi, siz de “Peki!”dediniz, döndünüz. . Burası da tamam. Uzunca bir yola çıkıyoruz, oralardan gelmek oldukça zor. Kendiniz için gerekli olacak bazı gereksinimlerinizi de tamamladınız. Hep birlikte “Tamamladık!”dedik. Namık Öğretmen, ”Öyleyse bu gece rahat bir uyku çekin;yarın gece heyecanı  uykunuzu kaçırabilir. Öbürsü gün, daha öbürsü gün için bir şey söyleyemem. Orasını trenci amcalar bilir!”dedi. Ayrılırken, aklınıza gelen her şeyi bana ya da Hidayet  Öğretmene sorabilirsiniz, biz okuldayız, size yardımcı olacağız!”deyip ayrıldı. Öğretmen gidince arkadaşlar ilgiyle gideceğimiz yeri bize neden söylemedin?diye sordular. Olayı anlattım. Halk odasında Ulus gazetelerini karıştırırken bir yazı buldum, ondan öğrendim. Ali Önal yarı ciddi yarı şaka “Yazıyı bize de göster!”dedi. Mehmet Yücel gülerek, dayı şimdi değil oraya varınca ver arkadaş okusun, o zaman belki inanır!”dedi. Sıralara serilip bir süre bakıştık. Öteki göçlerimizde böyle değildik. Sanırım onlarda bir istek vardı. Ya  da bana öyle geliyordu. Alpullu dedikleri zaman “Aaaa, köyüme yakın, deyip sevinmiştim. Lüleburgaz, dediklerinde ise zıplamıştım. Kepirtepe’yi bir ayrılık, bir göç saymadım. Ama şimdi, uzak bir yer. Bu nedenle  tekrar tekrar, Edirne-Karaağaç. ’a gidişime benzer bir duygu içindeyim. İşin ilginç yanı bu duygu, arkadaşların çoğunda yok. Oyun oynar gibi konuşuyorlar, şakalaşıyorlar, trenle gitmenin mutluluğu üstüne kuruntular geliştiriyorlar. Bir köye gidiyoruz. Bu köy benim ya da onların köylerinden biri olabilir. Gide gide bir köye, orada oturmaya (yaşamaya)gidiyoruz. Kesinlikle orada da  binalar yapacağız. Bu binalarda çalışırken en çok sızlanacak arkadaşlar bugün koşarak gitmeye kalkışıyorlar. Bunları Halil’le bile konuşamıyorum. O bile olsun yahu, ne olacak yani!”deyip sözü bitiriyor. Benim bugün pazarda gördüğümü hiç birisi görmediği gibi görseler bile çoğu kendisine bir pay çıkarmayacak. Hepsi Trakyalı hepsinin ailesi Balkan Savaşı’nı, Yunan işgalini yaşamış, hiç birisinden, Babamın  anlattığı gibi, Yunan işgalinde şu ya da bu olmuş türünden bir söz duymadım. Ailelerinin bu felaketlerden zarar görmemesi olası değil. Özellikle Balkan Savaşı’nda tüm Trakya halkı karşıya geçmiş. Onlarınkiler bunun dışında kalmış olabilir mi?Buruk bir şekilde yemeğe gittim. Ramazan nöbetçiymiş, çağırdım geldi, ”Babaanen!” der demez, onun hasta olduğunu biliyorum!”dedi. ”Şimdilerde biraz daha iyileşmiş, demeden, ona da biliyorum deyince ben, ”Sen benden daha iyi haberler almışsın, doğrusu hasta olduğunu duyunca gidemedim. Biliyorum o seni çok seviyor. Beni görünce seni anımsayıp ağlayacaktı. Bu nedenle yüreğini hoplatmamak düşüncesiyle  görünemedim!”dedim. Ramazan ne anladı bilmiyorum. Ama ben söyleyeceğimi söylemiştim. Ramazan, ”Baba annem beni okuldan alacakmış, Emin Özdil’e öyle demiş. Ben buna kızdım, köye gitmek bile istemiyorum!”dedi. Bana göre şimdi iş değişti. Ramazan, ben köye giderken görmüş ama ne söyleyeceğine karar veremediği için beni görmezden gelmiş. Yanlış bir şey söylerse işler daha da karışır düşüncesiyle işi  oluruna bırakmış. Babaanne, hasta olmasına karşın her gün haber göndererek  Ramazan’ı etkilemeye çalışıyormuş. Üzüldüm. Ramazan için üzüldüm. ”Sağlık olsun, inşallah anlaşırsınız!”dedim. Babaanne okulun gideceği yere çocuğunu isterse veliler göndermeyebilir gibi bir bilgi almış. Buna iyice şaştım. Ama bir konuda daha bilgim oldu. Bizin “Of-puf çekenlere bunu söyleyebilirim:”Söyle cici babana, seni alsın, Ankara’ya gitmek zorunda değilsin. Ankara’da gene iş olacak, hem de daha çok. Orada ekşiyeceğine, şimdiden ayrıl. Biz de bu tür olumsuz tavırdan kurtulalım. Senin böyle konuşmaların bizim iş şevkimizi kırıyor. Hadi tosunum git cici ananın dizi  dibine otur!”Bunu birisine söylemeliyim. Şimdi olması da  gerekmez nasıl olsa gittiğimiz yerde. Bir gün işbaşı yapılacak, orada da bu  sözler  geçerli olacaktır. Yemekten sonra tahtada bir yazı, ”3. . sınıflar yat zilini beklemeden yatabilirler!”Yatakhaneye gittim, Orhan yatmış bile. Kadir geldi, iki laf ettik. Kadir’e A’yı gördüğümü, bakışıp gülüştüğümüzü, çocuğunun elini tutarak el sallattığını söyledim. Kadir önce inanamadı, arkasında da  tabii ya, ne de olsa terbiyeli, hanedan aileden geliyor, basit bir insan değildir. Karşı karşıya gelsen o seninle rahatça konuşabilir!”dedi. Arkasından bir de uyarıda bulundu. ”Konuşabilir ama sakın onu basit bir kadın gibi düşünme!””Asla, ben onu öyle, çocuk görüntüleri içinde düşünüyorum. Kadın gözüyle bile görmüyorum, Bu kez  de onu   kucağına bir çocuk almış çocuk olarak gördüm. Kadir , ”Sen de amma romantikmişsin be Abi!”dedi. ”Romantik Abi!”sözünü tekrarlatıp sustum. Namık Ergin Öğretmenin dediğine uymalıyım…. Gene de köye uçtum. Köye dinlenmeye mi gittim?Dinlendim mi?Ama gene de güzel oldu. Köydekiler hep üzgün ama, pazarı da gördüm, çevremde kim üzgün değil ki? Küçük Ablamı, Emine Ablayı, yengelerimi derken C’yi düşündüm o üzgün değil mi?O da  Ayşe ya da Fatma Yengem gibi, çocuğu kucağında, çocuğunun babasını bekliyor. Bir taraftan da savaştan söz ediliyor. Yarın onlar için de bir göç çıkarsa, C de çocuğu kucağında  kim bilir nerelere gidecek?. Tıpkı annem gibi. Annem büyük ablam kucağın Balkan Savaşı’nda Balıkesir Şamlı beldesine göçetmiş. Küçük Ablam orada doğmuş A da mutlu görünüyor. Bu bir görünüştür. Çocuğu kucağında, bir insan bu karamsar söylentileri içinde nasıl mutlu olabilir?Onlar bekli de beni mutlu görüp gülümsüyorlar. ”Asker masker değil, aile sorumluluğu da yok, ne mutlu arkadaşa!” deyip beni daha mutlu etmek istiyorlarBunu deyince fikir değiştirip, kendime pay çıkarışıma güldüm . : Ne olursa olsun, ben onları sevmiştim. İkisinin de yüzlerini gülümserken görmem. benim için ayrı bir mutluluk. Hiç değilse onları kıracak bir davranışta bulunmamışım ki, gülerek bakışılıyoruz!

 

  1. Nisan  1941  Salı……. .

 

Arkadaşların seslerini duyup uyandım. Gülerek “Oh be, horoz seslerinden kurtuldum!”dedim. Orhan yanıtladı:”Sen arkadaşların seslerini özlemişsin. Aslında onların sesleri de horozlardan geri kalmaz!”dedi. güldük. ”Yok, ben horozların gece yarısı bağırmalarını kastettim. Onlar da böyle uykumu alınca bağırsalar fazla yakınmayacağım!”Kadir, Orhan’ın  ranzasına çıktı, akşamki konuya döndü:”Sahi abi sen o kıza, yengeye baktın mı?”diye sordu. Ben bakmadım, o baktı, benden önce o gülümsedi gördüm, çocuğunu elini tutarak kaldırdı birlikte salladılar. Şimdi, o durumu düşünüyorum da girip hal hatır sormadığıma pişmanlık duyuyorum!”dedim. Kadir, ”Vay cacına, ne cesaret!”Ben olsam, başımı önüme eğip tırıs giderim!”dedi. Kadır tırıs giderim deyince Orhan katılasıya güldü:insanlar tırıs nasıl gider?Kadir sözü uzatmak istemedi:”Ben sonra sana özel olarak anlatırım!”dedi. Birlikte kahvaltıya gittik. Kahvaltı için de konuk sayılıyormuşuz. . Nöbetçi Süleyman Gege, ”İlk dersten sonra Müdür Bey  derslikte sizinle konuşacakmış!”dedi. Toparlandık, dersliğe gittik. Olay giderek başkalaşıyor. Hepimiz” hahaha hihihi”deyip duruyoruz ama tren saati de yaklaşıyor. Derslikte toplandık. Okul Müdürümüz çok üzgün. Kapıdan girdi, günaydın falan demeden, ”Çocuklar, insanın istemediği bir durum başına geldiği zaman nasıl konuşur. ?Bir söz söylerler?”Hiç beklemiyordum, duyunca başıma”dedi, bize baktı, yanıt bizden bir yanıt çıkmayınca, ”Bir kazan sıcak su dökülmüş gibi oldu!derler. İnanın benim başıma dört aydır  hemen hemen her gün bir kazan sıcak su döküldü. Ama bugün çok rahatladım. Sizler hazırsınız. Fire vermeden gidiyorsunuz. Umarım arkanızdan pılı pırtımızı toplayıp hepimiz geleceğiz. ”Gönüller bir olunca samanlık seyran olurmuş!”. Bizim ki de o hesap, gidip oradaki samanlıkları seyran edeceğiz. Siz bilmiyorsunuz ama öğreneceksiniz Ankara’nın Seyran bağları vardır. Ankara’yı tepeden gören, güzel bir  semttir. Biz de gönlümüzce, Ankara’ya yeni Seyran konakları sıralayacağız. Anne-babalarınızdan, evlerinizden biraz daha öteye gittiğinize üzülebilirsiniz. Ancak, yurdun her köşesi bizimdir. Yarın öğretmen olunca da böyle ayrılıklar başınıza gelecek. Hepimizin annesi babası var ya da vardı. Hepimiz onlardan ayrıldık. Ayrılan  tek siz değilsiniz. En büyük sıkıntınız alışmadığınız bir uzun tren yolculuğu olacak. . Sizin için özel bir yer ayıracaklar. Yersiz kalmayacaksınız. Biliniz ki tren olculuklarında günlerce ayakta gidenler de vardır. . Bu konuda şanslısınız. Ağır aksak da olsa, iki gün sonra Ankara’da olacaksınız. Ben size şimdiden hayırlı yolculuklar diliyorum. Hepinize başarılar sağlıklar , sağlıcakla gidin!” Okul Müdürümüzün gideceğimiz yeri neden söylemediği gene sorun oldu. Bir yığın tartışma yapıldı. Birileri bana , okuduğun yazıyı bize de oku dediler. Ben de, ”O yazıyı size o köye gittiğimizde okuyacağım, unutmayın Hasanoğlan köyü!”dedim. Tartışmalar kesildi. Bu kez Hasan Üner’e takılanlar oldu:Senin köyüne gidiyoruz. Ben gene bir düzeltme yaptım. ”Köyün adı Hasanoğlan, bunu Hasan’la pek ilgisi yok ama köyün yakınındaki dağın adı Hasan Dağı imiş. Ona Hasan’ın dağı diyebilirsiniz. Mehmet Yücel gülerek, ”Dayı bana da oralardan bir yer ayır, dağ olmasa da olur, tarlaya, çayıra razıyım. !”Ben de, ”Az sabret oraya varınca kendin beğenirsin, buradan ayıracağım yerleri oraya gidince beğenmeyebilirsin, iyisimi işine gelecek yerleri kendin seç!”Bizimle gelecek öğretmenlerden biri de marangozluk öğretmeni Ali Bey’miş. Ali  Beyi duyunca varsayımlar gene başladı:Gider gitmez inşaatlar başlayacak. O nedenle sanat öğretmenleri gönderiliyor. Konuşmalara katılmadım. Ali Beyin gelmesine üzüldüm. Ali Beyi sevmiyorum. Ali Bey denilmesini de sevmiyorum. Bir kez o kendisi kıskanç bir kişi. Ayrıca biz,  öğretmenlerimizin hiç birisine  bey  demedik, demiyoruz. Okula girdiğimiz ilk günlerde daha öğretmenlerimiz öğle istediler. Ali Öğretmen neden demiyoruz da Bey diyoruz?Yoksa onun adı uzun olduğu için bir kısaltma mı yapılıyor?Pekala Ali Öğretmen ya da Ali Yılmaz Öğretmen denilebilir. Ali Yılmaz Demirbilek gerçekten uzun. Buna bir de öğretmen ekleyince uzayıp gidecek. Ali Öğretmen, ilk geldiği günlerde bizimle  ileri geri konuştu. Öteki öğretmenleri çok sevdiğimizi söyleyince, kabaca, ”Ben öğrenciden iş isterim, sevgi  değil!”gibi sözler söylemişti. Şimdi marangoz atölyesi için yalnız o gelirse yandık, demektir. Neyse ki Namık Öğretmen var, sorunlarımıza o yardım edecektir. Dilerim İrfan Öğretmen bizden sonraki grupla  gelir. Halil ikide bir soruyor. ”Köye gideceğimizi öğrendik, Köy tren yoluna uzaksa yürüyeceğiz, sen akordiyonu nasıl taşıyacaksın. ?”Bir kaç kez sorunca, ”Arkadaşlar yardım eder!”dedim. Halil, kesin konuştu, ”Bunların hiç birisi sana yardım etmez!”Yumuşak bir sesle “Hiç birisi deme, bir kez ben yarısından zaten yardım istemem. Hasan Üner, Yusuf Asıl, Bekir Temuçin, Recep Kocaman, Kadir Pekgöz, Yakup Tanrıkulu, Mehmet Aygün, İsdris Destan, Abdullah Erçetin, Ali Önol, Mehmet Başaran, Mehmet Yücel, Sami Akıncı, Harun Özçelik, Hüsnü Yalçın, Hilmi Altınsoy, Hüseyin Orhan bana yardıma kalksa asla kabul etmem. Bunlardan en az 3, 4 bazılarından beş yaş büyüküm, kilo olarak da, 5-10 kilo ağırım. Onlardan yardım istersem zaten ayıp etmiş olurum. Onlardan belki, bir yere ayrılmak zorunda kalırsam gözetleyici olarak yardım isterim. O kadarını da zaten onlar yaparlar. Sen üzülme arkadaşım, götürebildiğim kadar götüreceğim. Zaten götürebildiğim yerin sonunda da o köy olacak!”Halil güldü, ”Yanlış anlama, ben yanındayım. Ancak ikimiz yetecek miyiz ondan kaygılanıyorum. Bu kez de, üzülme sen varsan, yeğenim de olacak. Zaten Sefer Tunca ile Arif Kalkan herkese yardıma koşan arkadaşlar, beni  yalnız bırakmazlar. Böylece  beş kişi oluruz, bu da bana yeter. Öğle yemeğinden sonra Fikret Madaralı Öğretmen geldi, önce bizi iyi gördüğünü söyledi. Kısaca, Trakya’daki kargaşadan söz etti. Dünkü Lüleburgaz pazarındaki duruma değindi. Bunu gerçekte halk değil halkın paniğinden yararlanmak isteyenlerin hazırladığını anlattı. Her savaş sürecinde soyguncuların olduğunu, bunların çıkardığı söylentilere  kanmanın sakıncalarını sıraladı. Bizim Ankara’ya gitmemizin bir önlem düşüncesinden ileri geldiğini, başka okulların da  yer değiştirdiğini, bugünün öğrencilerinin yarının iş erbabı sayıldığını, bunları devletin korumak için böyle yer değiştirdiğini anlattı. Kendisinin de oraya geleceğini, yarım kalan derslerin orada sürdürüleceğini söyledi. Sabırlar, iyi çalışmalar diledi. Namık Öğretmen tekrar geldi, tren durumunda değişiklik olmuş, yarın sabah erkenden istasyonda olacakmışız. Ona göre hazırlanmamızı, akşam erken yatmamızı, iyi uyumaya çalışmamız, yiyecek paketlerimizi akşamdan alıp, iyi korumamızı, özellikle trende yiyecek bulamayacağımızı  tekrar tekrar tembihledi. Ayrıca okulla ilgili üzerimizde bir eşya ya da kitap varsa hemen  teslimini, özellikle kitapların bizden sonra sayımı yapılacağını, sorumlu arkadaşların zor durumda kalabileceğini anımsattı. Bizim sınıfta kimsede kitap kalmadığını Hasan Üner anımsatınca Namık Öğretmen”Ben var diye söylemiyorum, varsa diyorum, !”diye düzeltme yaptı. Kapıdan çıkarken döndü, ”Size daha önce anımsatmadım galiba elinizde iki parçadan fazla  paket çanta ya da benzeri bir şey bulunmasın, trene, vapura, gene trene geçerken zorluk çekersiniz, buralarda biraz koşturacağız!”deyince bana bakanlar oldu. Ses çıkarmadım. Namık Öğretmen akordiyon sözünü duyunca, elini ileriye doğru atarak, “  Akordiyonu  ben taşırım, siz elinizdeki paketleri düşünün!”dedi. Bana bakarak “Değil mi İbrahim?diye de sordu. Ben, ”Sağolun öğretmenim ama benim eşyam zaten  iki  elime birer olarak alacağım!”deyince , ”İşte o da oldu!”deyip gitti. Öğretmen gidince Mustafa Saatçı, bana, ”Sahi akordiyonu götürüyor musun, bırakmıyor musun?”dedi. Sesinden biraz alaycı bir durum sezdim Hiç beklemediği bir yanıt verdim. Ben akordiyoru sevdiğim için aldım. Hiç onu bıkakır mıyım?Beni  kendin gibi mi sanıyorsun?”dedim. Mustafa önce  anlamadı, ”Ne, ben, gibi sözler söylerken, ben sözüme   daha açıklık getirdim:”Sen de S’yi sevdiğini söylüyordun ama, bak bırakıp gidiyorsun!”deyince, Mustafa önce duraladı, arkasından hemen numarasını yaptı, ”Sahi arkadaşlar, ben burada kalsam!”Arkadaşlar “Olmaz, istiyorsan S’yi götür. Böylece  benim akordiyon konusunu  Mustafa Saatçı’nın sevgilisine yıkarak dikkatleri dağıttım. S ile başlayan konuşmalar bir çoğunun ilgisini çekti. Tümden ayrılıyormuş gibi üzülenler olduğu gibi yeni yeni beğenilmeye başlanılanlar olduğu  da ortaya çıktı. Yusuf Asıl Feride için ağzından bir söz kaçırdı. Abdullah Erçetin Gülsümü beğendiğini söyledi. Kızlar üstüne konuşmalar sürünce Sami Akıncı sinirlendi, ”Onlar bizim kardeşlerimiz!”diyecek oldu. Bekir Temuçin, yüksek sesle, ”Kardeşin olduğu için mi o kızı, hep nöbetlerine alıyordun?”diye sordu. Sami sustu. Bu kez, Yakup Tanrıkulu, ”Gittiğimiz yerde ben de nöbet listesi yapacağım!”deyince, İsmet, gülerek ”Senin listene ben bir aday  gösteriyorum, Yusuf Asıl’ın ablası Sırıklı;ikiniz de ince uzun, çok yakışırsınız. Yakup bunu duyunca “Yok arkadaş ben liste miste yapmıyorum, vazgeçtim!”dedi ama başka yakıştırmalar yapıldıYakup söze karışarak yakayı kaptırmıştı. Bir kaç aday sonunda Safinaz adlı kızda karar kılındı. Konu oldukça ilgi topladı, akşam yemeği zili çalınca “Bu ne zili?” diyenlerimiz bile oldu. Mehmet Yücel:”Köye gittiğimize göre uzun süre zil sesi duyamayacağız!”dedi. Nasıl yatıp kalkılacağı sorulunca gene Mustafa Saatçı’ya takıldılar:”Hafız Mustafa ezan okuyacak!”Hem güldük hem de  iyi vakit geçirdik. Yemekte de sağa sola  bakınarak laf  uyduranlar oldu. En ilginci de  Melahat Erkan, Feride Dinç, Refiya Atlan adlı kızların bizim masaya gelip, önce bana sonra da masadaki arkadaşlara iyi yolculuklar dilemesi oldu. Dersliğe gidince bana, ”Saman altından su yürütücü!”gibi sözler söylediler. Ben de gülerek, Yusuf Asıl, Salih Baydemir, Arif Kalkan arkadaşları çok sevdiğimi bildikleri için  bana geldiklerini söyledim. Oldukça eğlenceli  takılmalar oldu. Arif biraz sızlandı ama sonunda o da  kahkahalara katıldı. Mehmet Yücel sordu, ”Dayı, ne olduğunu anladık ama sen bunlara nasıl yaklaştın?”Ben onlara yaklaşmadım, onlar bana geldiler, sordular, bize, çalışkan, uslu akıllı arkadaş öner dediler. Ben de onlara söz verdim. Ancak bu adları onlara daha söylemedim. Arkadaşlarla etraflı konuştuktan sonra , bakalım sonuç ne olacak . Mustafa Saatçı, ”Ortalıkta fol yok yumurta yok, !”deyince, ”Ama gıdaklamalar var, belki arkasından yumurta gelecektir. Yumurtalar öyla olmaz mı?Önce bir yığın gıdaklama duyulur, bir de bakarsın yumurta olmuş. !”Mustafa Saatçı konuşmayı sürdüremeyeceğini anlayınca ”Ben hiç yumurtlamadığım için bunları bilmiyorum!” demek yolunu seçti, ama bu kez de ben, ”Ustasının eline düşmemişsin bir ustayla karşılaşsaydın yumurta konusunda bilgi sahibi olurdun!”Yemekten sonra bir süre bizim derslik bizim derslikten çıktı, tüm öğrencilerin uğrak yeri oldu. Hiç konuşmadığımız, ya da bizim yanımıza hiç uğramayanlar bile gelip iyi yolculuklar dilediler. Bir yıldır aynı okulda bulunduğumuz halde hiç konuşmadıklarımız, 1. 2. sınıf öğrencileri bile ağlamaklı bir durumda  bize  iyi dileklerde bulunmaları hoşumuza gitti. Özellikle az önce yemek yerken gelip bana  “Güle güle diyen kızların derslikte de gene üçü beraber gelip, iyi dileklerde bulunmaları  hemen konu edildi. Bu kez, işi ciddiy alıp doğusunu söyledim. Melahat Erkan’la Feride Dinç akordiyon nedeniyle şarkı, müzik  yaklaşımından, Refiya’nın ise Hamitabatlı oluşu, babalarımızın, ailelerimizin tanış olması, evcek gelip gitmeler yapıldığından  ileri geldiğini anlattım Bu kez de Arif Kalkan, ”Yani sen bizi demin  aldattın mı yani?”diye sorunca  şakalar gene başladı. Herkes bir başkasına ad vermeden o  sana şöyle baktı, öteki  beni süzdü, derken İdris Destan Mustafa Saatçı’ya “Yazık be imam, sen onun için yanıp tutuşuyorsun ama dikkat ettim, o kız sana hiç bakmadı!”deyince iş yine şamataya dönüştü. Halil Basutçu sonunda hepimize sordu:”Namık Ergin Öğretmen bize ne demişti?”Yanıt hepimizden geldi, ”Akşam erken yatın, iyi uyumaya çalışın!”Bunu yazıp  noktaları sıraladım………. . Burada son gecemiz. Yazamadığım önemli bir durum olursa, gittiğim yerde aklımda kaldığı gibi yazacağım. Yarın , yarından sonra gece ya da gündüz düşündüklerimi değil salt gördüklerimi not edeceğim. Gerekirse sonra   önemsediğim olayları o günkü tarihlere ekleyeceğim. Uyumak istememe karşın uzun süre uyuyamadım. Gözlerimi kapatınca okula ilk gidişimi anımsadım. Edirne’ye yalnız gittim. Karaağaç İstasyonun indiğimde karanlık olmuştu. Okula nasıl gittim, Fikret Madaralı Öğretmenle nasıl konuştum, bunları cabcanlı aklımdan geçirdim. Oysa şimdi tüm  sınıf arkadaşlarımla, öğretmenlerimle gidiyorum!

 

  1. Nisan  1941  Çarşamba….

 

Sabah saat tam  06-00 da Namık Ergin Öğretmenin sesiyle kalktık. ”Ey Gaziler Yol göründü önce Anadolu’ya, sonra da “Ankara, Ankara, güzel Ankara!”…. . Hepimiz uyanmışız, birden aralara indik. Arkadaşlar, hepimiz telaşlı; birbirimizi uyardık:”Yatak altlarında, yastık içlerinde bir şeyler kalmasın!”. Dolaplar bir daha açıldı kapandı. Bir yandan da komşu arkadaş dolaplarına bakıyoruz. Sanırım hepimiz, bizim dışımızdakilerin bir şeyler unutacağını düşlüyoruz. . Elinizdekilerle yemekhane önün çıktık, beton yola elimizdekiledri sıralayarak kahvaltıya girdik. Çay , peynir ekmek. Günlük yiyeceklerimizi akşamdan almıştık Kamyon geldi, sıra ile bindik. Kamyon hareket ederken, kalanlar avazları çıktığı kadar, ”Güle güle, yolunuz açık olsunnnnn!”diye uzatarak bağırdılar. Akordiyonun. hatırı için arkadaşlar beni en öne  geçirdiler. Sürücü camından önde iki kişinin olduğunu gördüm:Hidayet Gülen Öğretmen, Namık Ergin Öğretmen. Birden, ”O yok!”dedim. Arkasından gülerek”Ali Bey yok!”Birileri:”O sonra gelecek!”dediler. . Nedense buna çok sevindim, söylenenleri umursamadım. Saat tam 10-00’da tren  gecikmeli olarak geldi. Gelir gelmez de ilk olarak biz bindik. Telaşlı bindik ama, tren ağırdan aldı, yarım  saat sonra (saat 10-30’da) kalktı. Gözlerimiz camlarda Kepirtepe’yi aradı. . On dakika sonra okulumuzu gördük. Tam değil ama gene de belli oluyor. Ben daha önce gördüğüm için bilgiç bilgiç:”İşte okul!”diye gösterince, ”Aaaa, sahiden bizim okul!diyerek çığlıklar atıldı. , ”Elveda!”diye bağıranları duyunca Hidayet Gülen Öğretmen: Tümden ayrılıklarda kullanılan bir eski sözdür. Biraz umutsuzluk içermektedir. Siz bilmeden kullanıyorsunuz ama, o sözü duyunca benim içim burkuluyor. Gerçekten, bir daha dönemeyecek miyim acaba ?diye kuşkuya kapılıp ürperti duyuyorum. Biz, gerçekte uzunca bir tatile çıkıyoruz;olayı öyle düşününarkadaşları uyardı. ”Biz gidiyoruz ama gene geleceğiz. Burası bizim asıl yuvamız, elveda,  daha çok!”Salih Baydemir Muratlı’ya gelirken, ”Bakın, okula en yakınınız benim!”deyince Harun Özçelik gülerek, :Senden sonra da ben oluyorum!”diye bağırdı. Ankara’ya en yakın yer Çerkezköy olacakmış. İstasyonları sıralamaya başladık. Lüleburgaz-Muratlı-Çorlu-Çerkezköy-arkasından İstanbul diyenler çıktıysa da, ben:”Daha  en az on tane yer geçeceğiz!”  deyince  yüzü ekşiyenler  oldu. Ancak ben , daha önce gidip dönerken  istasyonların yazabildikleri gene gene okuduğum için sırası  değişse bile adlarını anımsıyorum, bunları sıraladım. Sinekli-Kurfalı-Kabakça, Hadımköy-Ömerli-Yarım Burgaz-Halkalı-Çekmece-Bakırköy-Yedikule-Yeni kapı-Sirkesi olarak  saydım. . Sıraladıklarımın fazla olduğunu söyleyenler çıktı. Bu kez:   “Atladıklarım da olmuştur, ancak Sirkeci dediğim yer son durak, işte asıl İstanbul orası, !”deyince bu kez , ”Biz şimdi  Sirkeciye mi gidiyoruz?demeye başladılar. Hadımköy’de trenimiz çok bekledi. Hiçbirimizde saat olmadığı için (Benim saati İsmet götürmüştü, kardeşi Sabri almış)  vakitle ilgili konularda  oldukça rahatız ama öğretmenlerin kaygıları da gözümüzden kaçmadı. Trene  değişik yerlerde asker vagonu eklenmiş, ondan gecikmeler olmuş. Yusuf Asıl sıkıldı, güldürmek için çareler arıyordu;sonunda buldu. ”İleriki istasyonda askerler inecek, bu kez dört saat bekleyeceğiz! ”deyince Namık Öğretmen Yusuf’a Aman oğlum, ağzını hayıra aç, Haydarpaşa’ya  vaktinde ulaşıp  Ankara trenine binmek zorundayız, yetişemezsek; Haydarpaşa Garında zübek gibi ortada kalırız!”dedi. Zübek sözünü ilk kez duydum. Güldüm, anlamını sormaya niyetlendim ama soramadım. Zaten Yusuf da bu sözleri, bir azarlama gibi algıladı, yüzü renklendi. Konuyu uzatmadık. Arkadaşlar başka sorular sordular. Çekmece’ye  gelince  deniz tüm ilgileri topladı. Trenimiz Yedikule’de de çok bekledi. 7-sekiz arkadaş bir bölümde oturuyoruz. Bu kez yanımız Hidayet Öğretmen geldi. Arkadaşlar Yusuf’a sataşmak için, ”Gene asker mi biniyor? deyip gülüyorlar. Birileri de “Hayır asker iniyor!” deyince. Hidayet Öğretmen durumu anladı, ”Canım ne  olur asker inse-binse, bunu neden dilinize takınız?”diye sordu. Sustuk Yusuf, bu suskunluğu bir onur sorunu yaptı, Hidayet Öğretmenden izin isteyerek, açıkladı. Hidayet Öğretmen gülerek, ”Hadımköy’de olsaydı ben de kızardım. Orası ıssız bir yer, burası Yedikule;buradan Haydarpaşa’ya gitmek kolaylaştı. O nedenle sen  söyleyeceğini rahatça söyle!”diyerek öteki bölüme geçti. Sirkeci Garı’nda trenden inince Namık Öğretmen “Gene de şansımız varmış, 4 saat gecikmeyle de olsa yetiştik!”dedikten sonra gar  yolcu bekleme salonunda  biraz dinlenmemizi, bir şeyler yemek isteyenleri, yiyebileceğini, isterseniz simitle çay da içebileceğimizi söyledi. ”Hidayet Öğretmen, tefelon etmeye gitti, o gelince vapura yürüyeceğimizi, söyledi. Ben trende  acıkınca yemiştim. Öyle oturdum. Bir ara istasyon  önüne çıkıp yanımdaki arkadaşlara tanıdığım Rıdvan Umay mağazasını gösterdim. Önü açılınca tabela  rahatça okunuyordu. Biz bakınırken Namık Öğretmen görmüş, nereye baktığımızı sordu. Arkadaşların kimileri bana inanmadıklarından, denemek için  söylediğimi, Namık  Öğretmene ilettiler. Namık Öğretmen buraya gelmişken tanıdığı görmemek olur mu?Biz buradayız bir arkadaş al git, gör, çok kalma gel!”dedi. Ben İsmet’i çağırırken Arif Kalkan gelmek istedi. Elele tutuşup duran bir tramvayın arkasından karşı köşeye geçtik. Oradan da sola sapıp doğruca   mağazaya girdik. Rıdvan Ağabey yoktu ama beni  akaordiyon almaya götüren  ağabey oradaydı. Beni tanıdı, önce akordiyonu ilerlettin mi?diye sordu. Ben soluk soluğa  söyleyeceklerimi söyledim. Rıdvan Umay Ağabeye saygılarımı iletmelerini rica ettim. Arif’le el ele tutuşup bu kez köşeden tam karşıya geçtik. Az ileriye yürüyüp, İstasyona bitişik Büyük Viyana Oteli’nin bahçesinden geçip istasyona girdik. Hidayet Öğretmen gelmiş, şimdi de birini bekliyorlarmış. Az sonra oldukça şişman birisi karşıdan çıkınca ”Geliyor!”dediler. Oysa gelen, Okul Müdürümüzün öğretmeniydi. (Bunu kendisi de söylemişti, Okul Müdürümüz de)Müfettiş Hayrullah Örs’ü hepimiz tanıyorduk. Gülerek geldi:”Gene aranıza girdim, buna seviniyorum!”dedi. …Başmüfettiş de bizimle  vapura geldi. Vapura  binerken oldukça  zorlandık. Özellikle ben  bir hayli sıkıldım. Hem akordiyon var hem de  çantam büyük. Her şeyimi rahat alıyor ama akordiyonla ikisi biraz fazla geldi. Taşımaktan çok itiş kakışta akordiyonu elimden alıp yürüyecekler gibi bir korkuya kapıldım. Gerçekten birisi alıp yürüse elimde ki çantayla insanları geçip gidenin arkasından yetişemem. Korktuğumun  olmayışına sevinerek Haydarpaşa’da vapurdan indik. İnerken de gene aynı kalabalık, itiş-kakış. Tren istasyonuna girerken baktık kaldık. Çok görkemli bir bina. Edirne’de de büyük binalar gördük ama  içlerinde böylesi yoktu. Kimi arkadaşlar Selimiye Camisiyle karşılaştırdılar. Başmüfettiş de bizimle geldi. İstasyon binasında içeri girince daha çok şaşırdık. Biz bir tren olarak düşünürken trenler dolusu bir görüntüyle karşılaştık. Hemen önümüzdeki trene binenleri görünce heyecanlandım. İnsanlar koşarak biniyorlar, itiş kakış yürüyorlar. Vapurdaki korkulu düşünceler aklıma geldi. Biri itip akordiyonu elimden alırsa!. Bu kez İsmet’i yanıma çağırdım:Trene birlikte binelim. Hidayet Öğretmen uyardı, ”Çocuklar, biz bu trenlere binmeyeceğiz, bunlar ara trenler. Bizim tren arkalarda, hazırlanınca buraya gelecek!”Birden rahatladım. Biraz  yol üstünde durmuşuz bir görevli geldi, bize yer gösterdi:”Burası ayak altı, sizin terene daha çok var burada rahatsız olursunuz!”Namık Öğretmen de geldi, bizi  sağ ilerimizde bir salona götürdü; Yolcu Bekleme  Salonu…Az sonra arkadaşların bazıları gülüşmeye, yayaş yavaş da tartışmaya başladılar. ”Burası yolcu bekleyenler için mi, . yoksa yolcular mı bu salonda bekliyor ?Gene İsmet’le Yusuf. İsmet, yolcu bekleyenler için salon olmaz. Gidecek yolcular içindir. Yusuf diretiyor, ”Yolcu bekleyenler nerede bekleyecek?Sefer Tunca  sakin arkadaşlarımızdandır. Ancak sabrı tükenmiş olacak:”Hey, boş konuşmaktan ne zaman yorulacaksınız?söyleyin adamlarınıza gelsin ikisi de bura otursun, trenleri gelince kalkıp giderler. Size mi kaldı onların  derdi?”Bu kez de Yusuf sordu, ”Tabelada gelen-giden sözü edilmediğine göre trenden inen yolcular da burada oturabilir. Bekir Temuçin karşı çıktı:Onlar senin gibi inatçı değil, trenden inince evlerine giderle, gelip burada neden otursunlar. Arkadaşlar gülüşerek tartışırken Hidayet Gülen Öğretmenle Başmüfettiş geldi, Başmöüfettiş bize iyi yoculuklar diledi, Ankara’ya sık sık geldiğini, bizi kesinlikle görmeye geleceğini söyledi. Ders çalışmalarımızı  sürdürmemizi, Harun Özçelik’e resim  çalışmasını, Sami Akıncı’ya Almanca çalışmasını aksatmamalarını özellikle söyledi. Başını çevirirken kapı yakınında beni gördü, gülerek :”Akordiyonunu götürüyorsun, buna sevindim, sana verdiğimn sözü unutmayacağım, Röslein’i sana bulup göndereceğim!”dedi. Elini başına  kaldırarak hepimizi selamlayıp ayrıldı. ?Namık Öğretmen geldi, ”Çocuklar trenimiz biraz geç kalkacak. Burası trenden daha rahat, isterseniz uyuyabilirsiniz. Arkadaşlar öğretmene, “ Yusuf susarsa uyuruz!” dediler. Öğretmen gülümseyerek Yusuf’a baktı, ”Yusuf, muzırlık yapma!”  işaret parmağını ağzına götürerek, ”Sus!”işareti verdi. . Herkes yorulmuş, susar susmaz uyudular. Ali Güleren, Sami Akıncı, Emrullah Öztürk’le ben dördümüz bakıştık kaldık. Ben, ”Uyursam akordiyonu çaldırırım kaygısındayım, Sami Akıncı yolculuklarda uyuyamıyormuş. Öteki arkadaşlar  bir neden söylemediler. Biraz gecikme denmesine karşın tam üç saat  oturduk. Gecenin saat  ikisinde bizi bir vagona yerleştirdiler. Dört  bölmeli bir vagon, iki bölmeye yedişer, iki bölmeye de sekizer kişi yerleşti. Namık Öğretmen haksızlık oldu denmemesi için , ”Yedi kişilik yerlere biz geleceğiz, sizi yalnız bırakamayız!” dedi. Vagona yerleştikten sonra da bir hayli bekledik. Büyük takırtılardan, ileri geri gidip gelmelerden sonra vagonumuz hareket etti. Hareket eder etmez de benim uykum bastırdı. Tren  yola çıkınca benim  bir kaygım kalmadı. Akordiyonum bir zarar görmedi. Sanırım o sıkıntı üstümden gidince rahatladım. Camlardan ışıklar kayarken ara da salt sallantıları duymaya başladım. Sonra onlar da kayboldu…Yağmurlu bir günde  at arabasıyla köye gidiyorum. Yağmur yağıyor ama ben ıslanmıyorum. Neden  ıslanmadığımı Ali Ağabeyimden soruyorum. Ali Ağabeyim neden ıslanmadığımı anlatıyor. Araba çok salklandığı için yağmur damlalarından korunuyormuşum. . Ali Ağabeyim yağmurdan korunmak için arabayı daha çok sallamaya başladı. Tam o sıra  sallantı durdu, sesler geldi:Bu hangi istasyon?İstasyon adını tam anlayamadım, sallanma gene başladı:Konuşanlar oldu:”Ne iyi bu istasyonda  çok beklemedik!”

 

  1. Nisan  1941 Perşembe….

 

Mehmet Yücel’in sesini duydum, ”İsmet, gel dayını uyurken gör!”İsmet, Ben onu uyurken çok gördüm, o çok yorulmuştu, bırak uyusun!”Uyandım. ”Burası neresi?Hilmi Altınsoy, ”Duyduk duymadık demeyin, Ağabey burasının  neresi olduğun bilmiyor!”Azıcık kızar gibi oldum, ”Ne demek istiyorsun, ben bu yoldan hiç geçmedim ki bileyim!”Hilmi “Şaka şaka !”diyerek boynuma sarıldı. Arkadaşların  çoğu yerde. İki saattir burada beklemişiz. İlerde bir yerde tren yoldan çıkmış, onu bekliyormuşuz. Yusuf tam bizim pencere önün gelmişti, Yusuf’a, ”O tren yoldan çıktığına göre yol boşalmış  demektir, biz deden bekliyoruz?  Hazır  yol boşalmışken gitsek. ya!”Yusuf gülerek, ”Ben, deminden beri onu söylüyorum ama beni kimse dinlemiyor!”Namık Öğretmen vagonun merdivenindeymiş. ”İnerek, Bak bak bak, biz bunu düşünememiştik, üstelik makinistimiz de bunu düşünememiş, siz gidin  anlatın!Öğretmenin sesini duyunca ben geri çekildim. Yusuf öğretmenle karşı karşıya kaldı. Çaktırmadan kenardan baktım gülerek konuşuyorlar, az sonra yanlarına indim. Namık Öğretmen bizi teselli etti. Bu duraklamalar bir bakıma iyi oluyor, arada dinleniyoruz!”deyip gülüyor. Sonra da, “Gideceğimiz yerde şimdilik yarım kalan işimiz yok. Hayırlısı ile gidelim de varsın geç olsun!”Yolcular hep inmiş. Ancak bizim vagon trenin en kuyruğunda olduğu için biz de kuyruktayız. Küçücük bir yer, dağlar arasında , çok yeşillik. Az ileride bir tabela var Mekece…İstasyon binasına gidip gelenler var. ”Burası küçük bir istasyonmuş!”diyerek geldiler. Tren de kalkmak üzereymiş. Belki ilerde Bilecik’de  bekleyecekmişiz. Gerçekten az sonra  tren kalktı. Dağlar arasından gidiyoruz. Öğlede Bilecik’e geldiğimizi söylediler. Bilecik Mekece gibi değil oldukça büyük görünüyor. Bilecik   diye bir yerin adını ilkokula başladığım yıllarda babamdan duymuştum. Babamın özenle sakladığı anı   belgelerinden biri de  elden biraz  büyüklükte bir kesicidir. Çok keskindir. Kısa bir sapı var. Baltaları andırıyor ama kesinlikle balta değil. Babam ona NACAK diyor. İnce ağaç dallarını onunla kesiyor. Kullanmak için de hiç kimseye vermiyor. Bir gün onu alıp ablama odun kesecektim. Babam gördü, onu elimden alıp bir başka baltayı verdi. Az sonra da baltayı alıp adun kesmeyi o sürdürdü. Sonra da  nacakların ne olduğunu anlattı. Onun anlattığına göre, Hacı Bektaş Erenleri’ne Rumeli’ye geçmek için Hacı Bektaş izin  verince;Erenler,  önce  Bursa’ya uğramaya karar vermişler. Ancak Bursa o zaman düşman elindeymiş. Bursa’yı yöneten düşman beyi, Hacı Bektaş Erenlerine, gelmemeleri için  haber  göndermiş. Erenler bu habere çok kızmışlar. Bu kızgınlık sırasında nacakları kınlarından çıkarıp oradaki taşlarda bilemişler. Bilenmiş nacaklarını  kaldırdıkları gibi Bursa’ya saldırıp almışlar. Ondan sonra da Rumeli’ye geçip fetihlere başlamışlar. İşte nacakların ilk bilendiği  o uğurlu yere sonra bileğilik, bileyicilik derken bugün söylendiği gibi Bilecik olmuş. Babamın nacakı o günlerden kalma değilmiş ama benzediği için babam onu bir anı olarak (baba yadigarı olarak) saklayıp arada kullanıyormuş. Köye döndüğümde babama Bilecik’i gördüğümü anlatınca çok sevineceğini düşünerek karşı tepelere baktım. Ancak inip fazla bilgi alamadım. İstasyondaki insanların da sordukça “Ben yabancıyım!”demesi ayrıca hepimizin ilgisini çekti;gülüşerek:”Bilecikte oturan yok mu?” turunden sözler söyledik. . Hele  yolun bundan sonra  çıplaklaşması hepimizi şaşırttı. . Hidayet Öğretmen, ”Çocuklar biz size en önemli olayı  unutup söyleyemedik. Gece geçtiğimiz için ayırdına varamadınız, yurdumuzun en yeşillik, en canlı yöresini iyi göremedik. Umarım dönüşte oralardan gündüz geçeriz. Bundan sonra ise saatlerce  ağaçsız ya da seyrek ağaçlı yörelerden geçeceğiz!”Öğretmen dikkatimizi çekince gözlerimiz karşı bayırlarda kaldı. ;kırçıl, kayalı ya da düpe düz beyaz taş, toprak yığınları. . Bozöyük’te de karşıdan gelen treni bekledik. Arkadaşlar gene konuşmaya başladılar. Sözde makinist, bizim isteksiz gittiğimizi duymuş, götürmek istemiyormuş. ”Kimmiş bu isteksizler?”diye soranlar oldu, onları Bozöyük’te bırakacaklarmış. Bozöyük’te kalmamak için herkes:  İstekli gidiyoruz!”diye bağırdı. Trenimiz tam bu sıra kalkınca gene makiniste sataşanlar oldu:”Bizim sesimizi duyunca canlanıyor!”Ufaklı büyüklü, uzaklarda görünen beldeler arasından  geçtik. Özellikle köylere bakıp oralardaki öğretmenlerin durumlarını konuştuk. Onlara baktıkça herkes kendi köyünde çalışmaya razı olduğunu tekrarladı. Mehmet Yücel:”Biz Kepirtepe’ye haksızlık ediyoruz, Kepirtepe buralara göre yeşil, yeşil ne ki, Cennet!”dedi. Gene uçsuz bucaksız ıssızlığa daldık. Tren, taş, toprak yığınları gibi görünen tepeler arasına  dalınca aklım, Kepirtepe’ye takıldı kaldı. Kepirtepe’dekiler şimdi ne yapıyorlar acaba?Bugün 17 Nisan sözde  şölen yapacaktık!Ben akordiyon çalacaktım, arkadaşlarlar  şarkı söyleyecekti. okul şarkılarında Gül de vardı. Şarkı söylerken onu nasıl izleyecektim. Konuşurken belli ettiği az da olsa kusurlu sesleri şarkılarda da  yapıyor mu acaba?Bunları düşünürken, Abdullah Erçetin sordu:Başmüfettiş sana ne gönderecek?Bunu duyan arkadaşlar birden bana döndüler;meğer herkesin ilgisini çekmiş, söylemek istemedim:”Ben de iyi anlamadım okuldayken de söyledi:”Söz verdim!”dedi ama ne sözü verdiğini pek anlamadım!”dedim. Arkadaşlardan gülenler oldu. Sami Akıncı açıkladı:”Bir Almanca şiir!”dedi. Ben de :”Aaa, evet evet bir şiirdi!”dedim. Namık Öğretmen geldi, :”İyi gidiyoruz, akşamı yaptığımıza göre bir gece yolculuğumuz kaldı!”dedi. . Pencerelere oldukça yaygın ışıklar vurunca büyükçe bir yere geldiğimizi anladık. ”İşte Ankara!”diyenler oldu. O yaygın ışıkların bir kıyısında tren durunca buranın Eskişehir oldunu öğrendik. Tren kentin içinde değil kıyısında duruyormuş. Çok yolcu indi, ancak hiç yolcu binmedi. Arkadaşların dikkatini çekmiş. Biz konuşurken vagonumuz  hareket etti. Beklemediğimiz bir çabuklukta kalkınca sevindik. Ancak vagon bir süre gidip geri döndü. Bir kaç kez gittik döndük. En sonunda  istasyon ışıklarının uzağında bir yerde gene durduk. Üç dört vagon lokomotifsiz ortalıkta öylece kaldı. Namık Öğretmen geldi, önce” Ne oldu?” diye bize sordu. İsmet, arkadaşların şakasını tekrarladı, ”Makinist bizi götürmek istemiyormuş!”Öğretmen güldü, arkasından açıkladı. ”Eskişehir’de  yol ayırımı vardır, İstanbul’dan kalkan  lokomotife  hem Afyon, hem de Ankara vagonları bağlanır. Eskişehir’e  gelince  Afyon vagonları ayrılıp  başka bir lokomotife takılıp Afyon’a, Ankara’ya giden de  Ankara yönüne  gidecek  lokomotife bağlanıyo!”dedi. . Bu ayrılık olayı biraz zaman alıyormuş. Az biraz derken gene gece yarısını bulduk. Namık Öğretmen, ”Bundan sonraki yolumuz daha rahat olacak, çünkü Ankara’ya dek tek karşılığımız var. Biz Eskişehir’den Ankara’ya nasıl gidiyorsak, Ankara’dan kalkan trenler de bizim gibi , tek yanlı kontrol ediliyorlar. Araya girecek başka tren hattı yok. İkinci gecemiz başladı. Hilmi, Yakup, Hasan, Yusuf, İsmet, Abdullah, Mehmet Başaran, süt kuzuları, başlarını koyar koymaz uyudular. Koridora çıkıp trenin gidişini izledim. Kimi zaman derinliklerden gidiyor. Işıkların yol kenarlarını aydınlatması ürpertici  görünüşler oluşturuyor. Köprülerden geçerken çıkan takırtıları dinleyince insan,  sanki  yuvarlanıyor gibi bir sanıya kapılıyor. Polatlı’ya dek uyumadım. Polatlı’da da çok durduk. Yusuf uyuyor göremedi, burada da trene iki vagon eklediler, ikisi de asker vagonu, silahlı askerler. Kervan kıran yıldızını bir ara görür gibi oldum. Bu yıldız bir zaman uykudan kalkma zamanım  bir işmardı. Bugün ise uyumak için onu beklemiş durumdayım. Havanın da serinlediğini anladım. Hasan azıcık yayılmış uyandırmadan  sıkıştırıp, yavaş yavaş itekledim. Yerleştim. Herkes uyuduğu için olacak, gözlerimi kapar kapamaz takırtılar kesildi. Takırtı ne ki?Ben, bizim köyün Küçük Koru dediğimiz derin çataklı, geçiş vermeyen derin çataklarda dolaşıyorum. Bir kuzu sıkışmış, meeeee, meeeee diye bağırıyor. ”Zavallıcık beni çağırıyor!”deyip kurtarmak için elimi uzatıyorum. Kuzu uzaklaşır gibi oluyor. Biraz daha yaklaşmak için çaba harcıyorum. Ne var ki, kollarım  gene yetişmiyor. Göz göre göre kuzuyu orada bırakamam!”diye  bağırmaya hazırlanıyorum, bu kez de sesim çıkmıyor. Birden büyük bir sarsılma oldu. Arkadaşlar konuştular. Hilmi Altınsoy yüksek sesle bağırdı:”Yapmayın!”Gülenler oldu, rüya görüyor!”dediler. Uyandım. Sanırım uyanır uyanmaz gene uyumuşum.

 

 

18  Nisan   1941…Cuma. .

 

 

Gene sallanmaya başladım. bunun nedenini düşünmeye çalışıyorum. Bu arada bir ses duyduum, ”O şimdi herhalde rüya  görüyordur!” Gözlerimi güçlükle açtım. Biraz da şaşkınım. Bu kez konuşan Hilmi Altınsoy, . Kendisi dün öğleden beri uyuyor. Uyanmış, herkesi de uyandırmış. Hilmi’ye çatmak üzereyken, Mehmet Aygün geldi, . Namık Öğretmen, göndermiş “Ankara’ya yaklaştık, Ankara’yı uzaktan görmek isterlerse baksınlar!”Hepimiz görmek isteriz!”deyip pencerelere koştuk. Ancak uzun bir süre yarı çıplak toprak yığınlarında başka bir şey göremedik. Bunu söyleyince de Hidayet Öğretmen gülerek :”Ankara karşınıza birden bire çıkacak, az sabredin dedikten sonra

”Ankara, Ankara güzel Ankara

Seni görmek ister her bahtı kara,

Bu arada: “ Biz,bahtı kara değiliz ha!” deyip, parmağıyla daire  çizerek hepimizi gösterdi

Senden yardım umar her düşen dara…. .

Yetersin onlara Güzel Ankara!

”Haydi siz de  söyleyin!” diye  de çıkıştı. Sonra da, ”Sakın istasyona girerken  de böyle susmayın, bizi karşılamaya gelenlere karşı ayıp olur!”diyerek hem bir muştuda bulundu hem de uyardı. Milli Eğitim Bakanlığından bizi karşılamaya  geleceklermiş. Öğretmen  arkasını dönüp arkaya doğu giderken, Hüseyin Serin birden “Aaa, bakın bakın ben gördüm!”deyince hep baktık:Neyi gördün, ortada Ankara falan yok. İki gündür susan Hüseyin bunalmış, sonunda o da boşaldı. Sözde Milli Eğitim Bakanlığından gelen büyük adamları görmüş. Hüseyin güzel bir şaka yaptı ama, arkadaşların  çoğu sözün  güzel tarafına bakmayıp, görme  üzerinde durarak Hüseyin’e yüklendiler. ”Artlik  hayal görüyor. İbriktepelinin gözleri bozuldu!” Derken tren tepeler arasından sağa sola dönerken   hayal meyal, harman yığınları  gibi binalar gördük. Tren tam Ankara yönüne dönünce bir şey göremiyoruz ama sağa sola dönüşlerde tepelerdeki binaları net olarak belirginleşiyor. . Sonunda Ankara  kaybolmadan karşımıza çıktı, Ankara kalesi, resimlerde olduğu gibi, yüksek. Bir küçük istasyonda durduk. Geldik, gelmedik derken Namık Öğretmen, ”Bir istasyon sonra Ankara’da olacağız!”dedi. ”İnmeye hazırlanalım!”diyenlerimiz oldu. Namık Öğretmen, ”Aman aman kendi bildiğinize göre inmek yok. Zaten Ankara’da inmeyeceğiz. Bizim yolumuz biraz ötedeymiş. Bizi karşılayanlar, bizimle gelenler olacak. Hem galiba biz istasyonda biraz daha bekleyeceğiz. !Öğretmen bunu söyleyince Yusuf, ”Öğretmenim oradanda mı asker binecek?”diye sordu. Namık Öğretmen Yusuf’a bakıp”Yusuf Asıl sen ne zaman büyüyeceksin?Sırtımızda boza pişiyor sen işin eylencesindesin!”dedi ama bunu söylediğine pişman olmuşçasına, ”Büyüme büyüme, hiç değilse bir süre daha büyüme, büyüyünce  insanların yüreği katılaşıyor!”. Gazi Çiftliği’ne gelince bir bölümümüze Namık Öğretmen öbür gruba da Hidayet Öğretmen çevreyi anlatmaya başladı. Az sonra da Ankara Garı’na girdik. Saatler 12’20. Yolcular indiler. Burası da Haydarpaşa gibi kalabalık. Bir ay yıldız şapkalı görevli  gelerek öğretmenleri sordu. Öğretmenler inip onunla konuştular. Dikkatle izliyor, heyecanla bekliyoruz:İnecek miyiz yoksa gidecek miyiz?Öğretmenler konuşa konuşa döndüler. Soranlar oldu;inecek  miyiz, yoksa gidecek miyiz?Namık Öğretmen gülerek, ”Az sabredin çocuklar, şimdilik ikisi de değil!”. Derken vagonumuz yürüdü. ”Gidiyoruz!” demeye kalmadı, vagon gene geri döndü. Bir kaç kez ileri-geri gitti geldi. Hepimizi bir gülme tuttu. Hidayet Öğretmen de gülerek “İşte çocuklar, buna gülünür!”dedi. Sonunda garın  en  uzak ucunda bir yerde durduk. Öğretmenler, ”Tamam, biz şimdi rahata erdik. Öteki türlüsünden rahatsız olacaktık!”diye konuşunca  ilgiyle   baktık. Hidayet Öğretmen açıkladı: “ Gideceğimiz yer trenle bir saat ilerideymiş. Ancak ineceğimiz istasyonda her tren durmazmış. Bugün orada  duracak  olan gündüz treni saat 16’00 da buradan kalkıyormuş. Bize “Burada inin, o treni bekleyin!”dediler. Biz de sizleri düşünerek  ilgililerden rica ettik: “ Yerde beklemek bizim için çok zor olacak,  vagonumuzda bekleyelim, o tren hazır olunca ona geçelim. !”Önerimizi  haklı buldular. Yaklaşık olarak 3 saat sonra bir başka trene geçip konak yerimize ulaşacağız. Şimdi yiyecek bir şeyleriniz kaldıysa yeyin, akşam, gideceğimiz yerde bize yemek  verilecek!”İnip simit alabilir miyiz?” sorumuza, ”Herkes değil, dağılma yok, İki arkadaşınız gider, alır gelir. İki arkadaş gelmeden başkası çıkamaz. !”Öğretmenler yemek yemeye gittiler. Vagonumuz kenarda ama gene de gelip bakanlar, nereden gelip nereye gittiğimizi soranlar oluyor. Öğretmenlerin uyarmaları nedeniyle  bu tür sorulara öğrenciyiz, İstanbul’dan Ankara’ya gezmeye geldik. Fazla bilgi istiyorsanız öğretmenlerimiz burada, onlardan sorun!diyoruz. ”Gelip geçenlere bakarken iki kişi geçti, bunlar da benim ilgimi çekti. İkisi de gözlüklü. Konuşurken biri ötekine, ”Bak bak Osman bunlar onlar!”dedi. Öteki ise, ”Yok yahu, şapkalarına baksana, bunlar bayağı öğrenci, onlar olur mu?”deyip yan baka baka geri döndüler. Adamların konuşmalarından kuşkulandım. Yoksa bunlar Milli Eğitim Bakanlığı’ndan gelecek kimseler mi?İçimde bir  acı  belirdi. ”Bunlar bayağı öğrenci, bunlar onlar olur mu?Bu adamlar, eğer  Milli Eğitim Bakanlı sorumluları ise vay başımıza gelenler!Türkçe Öğretmenimiz Fikret Madaralı çok okumamızı ister. Daha 1938 yılında Yeni Adam dergisine abone olmamı sağlamıştı. Geçen yıl da  bir başka dergiyi salık vermişti. Dergi tanımam için de üç dört eski sayıyı incelememi söyledi. Dergideki şiirleri belli başlı yazıları severek okudum. Ancak birisinde  okuduğum bir yazı nedeniyle, dergiyi neredeyse parçalayacaktım. Dergi öğretmenin olduğu için kendimi tuttum, Birkaç gün sonra da öğretmene geri verdim. Savaş  gürültüleri, okuldaki durumlar, özellikle bastıran büyük kar sıkıntıları nedeniyle öğretmen konu üzerinde durmadı. Böylece ben de  dergiyi almamayı başardım. O yazıyı yazan Yunanistan’a gitmiş. Komşu Yunanistan iyi okullar görmüş. Ama bir tanesini hepsinden çok beğenmiş. Büyük bir okulmuş, yatakhaneleri, yemekhaneleri, kitaplıkları görkemliymiş ama süs, konfor yokmuş. Yazar bundan sonra çok beğendiği tarafları anlatıyor. ”Öğrenciler, yetim, yetersiz ailelerden toplanmış, giysileri son derece basit, ayakları çıplak ama günde birkaç saat kültür dersi dışında yalınayak başı kabak, işliklerde, tarlalarda çalışıyormuş. . Böyle yetişecekleri için de ilerde köylere gönderilince kentlere gidemeyecekler;oralarda kalıp çalışmak zorunda olacaklar. !”diyor, arkasından da  bunları Köy Enstitüleri’ne örnek gösteriyor. İşte  bu konuşanlar da o yazar gibi düşünenlerden. ”Bunlar bayağı öğrenci!”demesini nedeni bizim elbiselerimizin temiz kasketlerimizin oluşundan olsa gerek. . Çünkü Milli Eğitim Bakanlığı’nı yönetenleri, bizden sonrakilere aynı kumaştan giysi vermediği gibi, kasketin ise sözünü bile etmiyor…. Az sonra, öğretmenlerle birlikte dört kişi geldi. Dikkatle baktın ikisi deminki gelenlerdi. İçlerinden biri daha yaşlıca, hep o  konuştu. Hüsnü Baykoca Öğretmeni andırıyor. Hatırlarımızı sordu, ”Yoruldunuz ama, inince dinleneceksiniz, . İlköğretim Genel Müdürümüzün ivedi bir işi çıktı, beni gönderdi, en yakın zamanda sizinle kendisi de görüşecek!”dedi. Öğretmenlerle konuştu. Hidayet Öğretmen konuşanı göstererek “Ferit Oğuz Bey!” deyince biraz şaşırarak baktım. Eğitmen Mustafa Ağabeyin övdüğü kişi bu olamaz!Mustafa Ağabey öyle sözler söyledi ki, ben  o sözleriden Kazım Dirik, Faik Üstün, gibi insanlar düşlüyordum. Oysa şimdi karşımda Hüsnü Baykoca Öğretmenin tıpkısı duruyor. Gene de Ferit Oğuz olan kişi güzel sözler sözledi, öğretmenler onu eğilerek selamladılar, hepimize el sallayarak ayrıldı. Benim gözlerim ötekilerde kaldı. Onlar Ferit Oğuz’u biraz sırıtarak dinlediler, ayrılırken de bize selam bile vermediler. Az önceki sözleri kulaklarımda”YOK YAHU BUNLAR;ONLAR OLAMAZ;BAKSANA BUNLARIN KASKETLERİNE;BUNLAR BAYA BAYA ÖĞRENCİ!”Hidayet Öğretmen yanımıza çıkınca, ”Bakanlıktan beklediklerimiz geldi, ötekiler  yarın oraya gelecekmiş, biz artık gidebiliriz!”dedi. Nedense  gülerek, ”İşte Ferit Oğuz!”dedi. Ben de “Bayır!”dedim. Hidayet Öğretmen gene gülerek bana “Sen nereden biliyorsun onun “Bayır’ını?diye sordu. Tam o sıra Namık Öğretmen geldi. Ben gene de “Ferit Oğuz Bayır, daha önce Edirne_Karaağaç Eğitmen kursu şefiydi!”deyince Namık Öğretmen, ”İbarahim bilmeyecek de kim bilecek, o daha önce  Eğitmen kursuna girdi, askerliğini yapmadığı için onu kurstan kırlattılar. Bu defa askerlikten kaçtı, geldi okula girdi. Bu nedenle o bayırları da bilir tepeleri de!”. Arkadaşlar kırılasıya güldüler. Hidayet Öğretmense bu kez Namık öğretmene, ”Siz de çok şeyler biliyorsunuz kuzum, baksanıza İbrahim’i iyiden iyiye izlemişsiniz!”Namık Öğretmen bu kez de :”Ondan kuşkunuz olmasın. Çünkü ben de Eğitmen kursu için şansımı denedim. Beni de çavuş olmadığım için geri çevirdiler. Ben de İbrahim  gibi direttim;gelmişken burada kalayım!” diyerek bildiğiniz gibi okula,  yaşam boyu kaydımı yaptırdım!”Namık Öğretmenin sözlerine arkadaşlar kırılasıya gülerken…. . Daha önce gelen gar görevlisi  karşıdan çıkınca, öğretmenler “Haydi çocuklar, gidiyoruz!”diyerek  çantalarını alıp indiler. Bineceğimiz vagonlar yakındaymış. Rahatça çıkıp yerleştik. Tren kalkınca Ankara içini gördük. Ankara içinde istasyonları sayan arkadaşlar 5 istasyon var, ne  kadar büyük!” deyip durdular. Ankara’dan çıkınca gördüğümüz yeşillikler de hoşumuza gitti. Lalahan  tabelasını görünce anımsadım, ”Geliyoruz!”dedim. Tren bir yokuşa tırmandı, sağa sola dönerken birden doğruldu, az sonra da Lalabel’de durdu. İndik. Hava güzel, Doğu tarafında dağlar uzakta. Arada köyler var. Şaşkın şaşkın bakındık. İki çift havan gördük, Onları  dik duran değirmen taşlarına başlamışlar, Köyden gelenler olmuş, öğretmenlerin ellerlini  iki eleri arasına alarak sıktılar. Ben kenarda duruyordum. Birisi  gelip yanımda duran akordiyonu aldı. Birten teleşa kapıldım, akordiyonu aldım. Adam şaşkın şaşkın götüreceğim!”deyince gülümseyip, yolda ben bazen çalıyorum o nedenle elimde taşıyacağım, dedim. Adam bu kez  bavulumu aldı, Dik duran değirmen taşı sandığım nesnelerin arasına dizmeye başladı. Öteki  kişilerden birisi, ”Ahmet, kağnıları şöyle çekseydin!”diye bağırınca adını çok duyduğumuz kağnıyı böylece tanımış olduk. Hidayet Öğretmen beni izlemiş, ”İbrahim, sakınmakta haklısın ama, onlar dikkatlidir, merak etme, düşürmezler, bir saat sürüyormuş, taşımakta zorluk çekersin. ”İsmet’le ortaklaşa taşıyacağımızı daha önce konuştuk. !”dedim. Öğretmen siz bilirsiniz, ”Mal canın yongasıdır, derler, yitirilince acı duyulurmuş. Acı duymamak istiyorsun. O zaman haydi gayret!”dedi. Kağnılar bağlandı, tepenin alt tarafından yola çıktılar. Gelenlerin biri bizim önümüze düştü. Bir süre yokuş yukarı yürüdükden sonra tepeye çıktık. Karşıda  yüksek dağlar. Az sağ tarafımızda tepelerın arasında köyü gördük. Güneşe karşı  üst üste  yığılmış gibi evler. Yürüdüğümüz   yer yol değil pateka, sırayla dizildik. İki yanımızda kır çiçekleri açmış. Özellikle kekikler tüm tepeleri kokutmuş. Hidayet Öğretmen, ”İşte size şarkılardaki Anadolu!”dedi. Yokuş Aşağı rahat indik. Köy yoluna çıkınca kağnılar da yetişti. Tozlu bir yoldan köye girdik. Arkadaşlar hemen saymış:Köy de üç kiremitli, bina var!”Köye girince, önce oldukça  bol su akıtan bir kaynak var. Kaynaktan yukarı doğrulduk. Bir çeşmenin yanında durduk. Bahçesi duvarlı bir cami. Camin arkasına çıktık. Daha yukarı gideceğimizi düşünürken çıktığımız yükseklikten bir kapı açıldı, bizi buyur ettiler. Orası da camiymiş, girince anladık. Balkon gibi önü  yarı açık. Camiye inilen yol kapatılmış. Oldukça alçak bir çatı tavanı var. Namık Öğretmen, Biraz üzüldü ama, belli etmemeye çalıştı, Bizden de kimse bir şey söylemedi. ”Suyumuz bol, ekmek de bulursak, yaşadık!”diyenler oldu. Namık Öğretmen, ”Birkaç gün içinde çadırları kurar oraya çıkarız!”Bu sözü birkaç kez tekrarladı…Az bakışıp şakalaştıktan sonra köy gezmeye çıkmak isteyenler oldu. Ben katılmadım. Aklım fikrim akordiyonda. Arkadaşlar gidince  kapıyı yokladım, kilit milit yok. İyice kuşkulandım. Ben kara kara düşünürken Hidayet Öğretmen geldi, beni görünce “Kuzum, sen akordiyona bağlı mı kalacaksın?Bu köylerde  sandığın gibi hırsızlık olmaz. Köylüler onun para edeceğini bile bilmezler. Gene de biz önlemini alacağız, bir arkadaşınız sürekli nöbetçi kalacak. Nöbetçi kaldığını görünce zaten kimse sokulmaz. Öğretmen bana “Sıkılırsın, çık gez biraz!”dedi, gitti. Sırt üstü yatıp öyle düşündüm. ”Yoksa bizi, yazarın dediği gibi, kimsesiz, yetim çocuklar sayıp buralarda yetiştirip zor kullanarak gene buralarda   mı çalıştıracaklar?Arkadaşlardan geri dönenler oldu. Hilmi Altınsoy köyü beğenmemiş, ”Bu insanlar bu izbelerde nasıl oturuyorlar?” diyerek kendi köyünün gözünde tüttüğünü söyledi. Hasan Üner ise Selçuk Korol Öğretmenin Yeni Çeri askerlerinin köylerden  nasıl toplanıp ailelerinden ayırdıklarını anımsattı. Arkadan gelenler çok iyi bir haberle döndüler. Genç bir adam, ”Size yetişemedim Lalabel’de karşılamak isterdim. Köyümüze hoş geldiniz safalar detirdiniz, köyümüz sizinle bu sefaletten kurtulacak, bize umut verdiniz!”demiş, kendi

ni tanıtmış: Bendeniz Hasanoğlan köyü muhtarı, Ahmet Çakır!”demiş. Mehmet Aygün taklitini yaptı:Sağ elini avucu açık olarak göğsüne koyup aynı sözleri geneledi:Bendeniz, Hasanoğlan köyü muhtarı, Ahmet Çakır…. Bizim için hazırlanmış yataklara uzanıp bir süre yattık. Söz döndü dolaştı Mustafa Saatçı’ya dayandı:Haydi hafız, gerçek yüzünü göster, bakalım  hafızlığın nereye kadar?”Mustafa ciddi ciddi, ”Namaz kıldırırım, ne sanıyorsunuz?deyince bu kez  bir başka grup, ”Hele yap, buradan sana laf atar, halka dövdürürüz. Kendi dersliğimizdeki gibi konuşmalar olunca arkadaşlarda  bir değişme oldu. Herkes gülmeye başladı. Mustafa Saatçı soruyor, ”İnip namaz kılsam, ona da karışır mısınız?Herkes birden  bağırdı, . ”Karışırız!Mustafa gene sordu:”Neden ama?”Arkadaşilar hep birden:”Neden olacak, ciddi ciddi namaz kılarsan biz seninle bir daha şakalaşamayız!”Mustafa Saatçı teşekkür etti:Ben zaten sizden ayrılamam!”Namık Öğretmen geldi;bizi yemeğe çağırdı. Yemek köy okulunda yenecekmiş. Okula gittik. Okul, yanından geçtiğimiz  o gölümsü kaynağın yakınında.  çeşme yalağı var. Onun yakınında iki demir borudan akan iki kurna…. Bol suyu görünce hepimiz sevindik. İdris Destan dayanamadı, ”Bu su bizim Kepir’de olacaktı!”Toplu bir yanıt:”Dönüşte götürelim!” Sözlerin arkası kesilmedi:”Dönecek miyiz ki?Tabii döneceğiz, burada mı kalacağız?Burada kalınır mı?” Konuşarak  ilkokul bahçesine girdik. Öğretmen, okuldan önce okul bahçesini inceledi. Okul salonun girdik. Uzunca bir salon. Duvarda  resimler var. Atatürk, İnönü, Hasan Ali Yücel. Resim üstleri imzalı. Hasan Ali Yücel’in siyah üstüne beyazla salt  Yücel yazılmış. Bir ses, ”Aaa, biz bunları görmüştük!”Hepimiz gülüyoruz. ”Görmüştük!”diyen Kadir Pekgöz. . Bir an duralıyor. . ”Bizim okulda varmıydı?”Hidayet Gülen Öğretmen söze karıştı, ”Onlar, tüm okullarda vardır. Milli Eğitim Bakanlığı gönderir. !”deyince ben, , Lüleburgaz’la Alpullu okullarında vardı!”dedim. Kadir azıcık  bozuldu. Bir dersliğe girdik. Arkadaşların  anlattığı Muhtar  Ahmet Çakır tatlı göndermiş, sütlü bir tatlı, severek yedik, teşekkür ettik. Namık . Öğretmen, ” Bir süre için yemek yerimiz burası!”Bahçeye çıkınca öğretmen  Halil’le beni çağırıp bir metre verdi bahçenin enini- boyunu ölçtük. . Gene topluca kaldığımız yere, camiye gittik. Namık Öğretmen bir daha tembihledi:”Yalnız  yalnız bir yere gitmek yok. Soru soran olursa bize gönderin, biz çeşme yakınındaki Köy Odası’ndayız. Siz de bize ulaşmak isterseniz Köy odasına gelin. Kahvaltı ya da  topluca çıkıldığında numara sırasına göre günlük iki arkadaşınız nöbet tutacak, kesinlikle yattığınız yer  yalnız bırakılmayacak!”Erkenden çıkıp yattık. Tüm gece boyu uyuduk. İki gecenin  bölük börçük uykularını deliksiz uyuyarak tamamladık…. .

 

Bir Köy Enstitülü