29 Mart 1941 Cumartesi
Halil’in tıkırtısından uyandım. Az sonra zil çaldı. Bugün Orhan’ı ben uyandırmak istedim. Önce Guten Tag dedim arkasından Heute Samstag. Enden sie bitte schlafen…Orhan anlayamadı, Sami Akıncı söze karıştı:”Ben söyleyebilir miyim?”diye sordu. Ben:”Oyunumuz iki kişiliktir!”deyince Sami güldü:”Peki öyleyse ben yokum!”deyip yürüdü. Biz de konuşa konuşa dersliğe gittik. Derrliğe gidince Sami gene geldi, az önceki konuşma için açıklama yaptı :
. , ”Almanca değil Türkçe söylüyorsun!”Güldüm. ”Bilerek öyle söylüyorum. hem o anlasın hem de Almanca bilenler!”dedim. Sami “Haklısın , hiç değilse lügata bakıp sözcükleri tanıyorsun. Yavaş yavaş ben de o duruma girdim, çünkü ilerleyemiyorum!”dedi. Sami:”Örneğin “Ende, tam bildiğimi söyleyemem ama galiba daha çok son(Dolaylı olarak da bitiş) anlamında kullanılıyor, örneğin”:Ende gut, alles gut!”Her iyi, son iyi gibi çevriliyorsa da, deyimsel anlamı, bir işin sonu iyi ise her tarafı iyidir!”gibi bir anlam taşıyor. Zil çalınca sözümüz yarım kaldı. .
Kahvaltıda çay-peynir hoşumuza gitti. Hava güzel, Üsteğmeni bekliyoruz. Geçen hafta gelmedi, yeni haberler getirecektir. Yumuşak bir durum görürsem okuduğum kitaptan söz edeceğim. Gerçi Üsteğmen Hitler’i, sevmiyor ama gene de bahaneyle birşeyler anlatır.
Halil nedense okuduğum Kavgam kitabını Fikret Madaralı Öğretmenin önerip önermediğini sordu. Artkadaşın niçin sorduğu besbelliydi:Kitabı yazan Adolf Hitler’i Fikret Madaralı Öğretmen çok yeriyor, insanlığa kötülük yapan birisi olarak tanıtıyordu. Ancak ben:”Hitler’in kitabını okuduğum için sanırım Fikret Madaralı Öğretmen bana kızmaz. Çünkü kitabı tanınmış bir yazar, adı saygıyla anılan bir gazeteci olan Hüseyin Cahit Yalçın çevirmiş. Yazarın hiç unutmadığım bir okuma parçasını okumuştuk. Sandalla, İstanbul Boğazından karşı kıyıya geçerken yaşlı sandalcının sapasağlam dişlerini görür, ”Baba, Maşallah dişlerin sağlam kalmış!”der. Sandalcı ise, ”Yiyecek bir şey bulamadıktan sonra, dişlerin sağlam kalmasının ne anlamı var!”yanıtını verir. O parçayı okuduğumuzda Fikret Madaralı Öğretmen de Hüseyin Cahit Yalçın’ı çok övmüş, ”Birkaç yabancı dil biliyor, çok çeviriler yapıyor:”Oğlumun Kütüphanesi!” adıyla bir dizi kitap çevierdi, ünlü bir yazarımız!”demişti. Olayı anımsayan arkadaş gülerek:”Sen işini sağlama bağlıyorsun, işte ben, bu tür şeyleri hiç düşünmem!”dedi.
Biz konuşurken kapı önündeki Bekir Temuçin:”Üsteğmen geliyor!”deyince Halil telaşla kapıya koştu. Üsteğmen kapıda gülerek durunca . Halil tekmil verdi. Üsteğmen önce Halil’in tekmilini beyendiğini söyledi sonra da geçen hafta gelemeyişinin nedenlerini anlattı. Gelemeyişini biz, yağmura bağlamıştık. Oysa Üsteğmen, Kolordu komutanının gelmesi nedeniyle birliğinde kalmış. ”Bizde, görev önceliği kendi işimizdir;ASKERLİK!
Lüleburgaz’da konuşlanan tümen buradaki konak süresini tamamlamış yerini bir başka tümene bırakacakmış. İçimde bir sevinç belirdi, ”Binbaşı herhalde gidecek!” Ben böyle düşünürken Üsteğmen, “Ayrılışımız mayıs ayını bulur. O zamana dek görüşeceğiz, ders programlarımızı herhalde tamamlarız!”deyince sevincim yarım kaldı. Üsteğmen, Halil’e takıldı, ”Seni beğendim, şimdiye dek hep sessiz mi kaldın, ilgimi çekmemiştin!”dedi. Halil ayağa kalktı ama bir şey söylemedi. Üsteğmen oturmasını söyledi. İsmet bu konuşmaya kayıtsız kalamadı, Üsteğmene, ”Tümeniniz Anadolu yakasına mı geçecek?” diye sordu. Üsteğmen sorunun gerçek nedenini anladı, ”Asker için Anadolu yakası, Trakya yöresi diye bir ayırım yok. Yerine gelen kıta nereden geliyorsa o da oraya gider!”dedi. Ne düşündüyse halk arasına yayılan söylentilerin bizi etkilememesini, halkın zaman zaman inanılması olanaksız haberlere bile kapılıp paniklediğini anlatan Üsteğmen. sözü bize, daha doğrusu yatılı okullara getirdi. Devletin koruyuculuğunu öne sürdü. Bu arada da Edirne Öğretmen okulu yatılı öğrencilerinin başka okullara gönderildiğini, söyledi. Bunu biz daha önce duymuştuk, hatta Balıkesir, Konya, Sivas illerine gittiklerini de biliyorduk. Ancak bunu Üsteğmen söyleyince yeni bir haber olarak algıladık. Çünkü Üsteğmen korunacağını söylerken(Bu arada) korunmak için önlem alınmaya başlandığını söyleyivermişti. 2. Derste Üsteğmen bu kez, Alman ordusunun yeni savaş taktiklerinin eski savunma kuramlarını değiştirdiğini, Fransa’nın 20 yılda kurduğu Majino hattını Alman ordusunun birkaç günde geçmesini örnek verip, yeni arayışların doğmasını anlattı. Bu nedenle askerimizin sık sık yer değiştiren bir hareket yöntemi uyguladığı üstüne örnekler verdi. Romanya’dan sonra Yugoslavya ile Bulgaristan’ın, daha sonra da Yunanistan’ın Almanya tarafından yutulmasının bizi ayaklandırdığını ekledi. Üsteğmen çok güzel açıklamalar yaptı ama sanırım arkadaşların da kafaları benim gibi karıştı. Derin bir sessizlik içinde konuşmaları izledik. Üsteğmen ayrılırken, hepimiz ağlayacak gibiydik. Üsteğmeni gene de canlı uğurlamaya çalıştık ama o gidince yerlerimize yığılırca oturduk. Kendi kendime iyimser olmaya çalıştım, bu tür haberler sık sık çıkıyor. Her defasında bunu duyunca telaşlanıyoruz. Sonra da göçersek göçelim, ne var yani nerede olsa okuruz;deyip yatışıyoruz. O zaman bu haberi bir daha duyunca neden telaşlanıyoruz?Bu kararı verdikten sonra arkadaşlara neden suskunsunuz?Yeni bir haber duymadınız. Bunu geçenlerde de konuştuk. O bildiğimiz söylentiyi bir de Üsteğmenden dinledik. Biz bu söylentiyi duyunca konuşup tasalanmamaya karar vermiştik. Öyleyse bu suskunluk ne?İsmet, ”Dayı ne suskunluğu, sen ne söylüyorsun?Ben suskun falan değilim. Üsteğmenin dediğiyle de zerrece ilgilenmiyorum. Sadece bu kez bizi nereye gönderecekler onu düşünüyorum?Herkesi bir gülmek tuttu. Mehmet Yücel bana “Dayı, vallahi ben de bir şey düşünmüyorum, sadece gideceğimiz yeri merak ediyorum!”Sonunda hepimiz gülüşerek “Ne iyi önemli bir düşüncemiz yok sadece gideceğimiz yeri merak ediyoruz!”
Bayrak törenine bu merak içinde çıktık. İstiklal Marşımızı bir güzel söyleyip bayrağımızı çektik. Daha önce konuştuğumuza uyarak ben arkadaşlarla Lüleburgaz’a gitmedim. Uzun bir süre Kavgam’ı okudum. Bir ara atölyeye gidip akordiyon çalıştım. Arkadaşlar erken geldi, onlara yardım ettim. Öğretmen alışverişte yanlarında bulunmuş. Aldıklarının ederleri hep yükselmiş. Öğretmen, pazartesi günü yeni bir eder ayarlaması yapacağız!”demiş. Üsteğmen 2. sınıflarla konuşmamış sanırım onlarda herhangi bir değişiklik yok. Onlar her zamanki gibi neşeliler. Bu gece sınıfların birine beni de çağırmışlardı, söz de vermişim ama sonradan vazgeçtim. Çünkü bu kez ötekiler de çağırdı. Hepsine gitmek işime gelmedi, vazgeçtim. Hasan Üner’in uyarısına karşın Kavgam’ın 1. Kitabını bitirdim. Halil sordu, okuduğun kitabi beğendin mi bari. ?Beğenip beğenmemek değil, okuduğum kitapların içinde hiç birisinin yazarı bu kitabınkine benzemiyor. Adam yaşıyor, koskoca Almanya devletinin başkanı, üstelik savaştığı devletleri tutup yeniyor. Tekirdağlı Hüseyin Pehlivan gibi. Bu sözüme Hüsnü Yalçın da güldü, dönüp bizim konuşmamıza katıldı. Daha sonra Sözü Bulgaristan’a getirdi. Bulgar Kralı zaten Almanmış, Almanya’dan getirilmiş. Böyle bir ilişkisi olduğundan kolayca Almanya tarafına geçmiş. Ama Almanya, daha ileri giderek her şeyine el koymuşmuş. Hüsnü bildiği kadarıyla Bulgaristan yönetimi hakkında da açıklama yaptı. Başta kral. Ondan sonra bizde olduğu gibi başbakan, bakanlar, milletvekilleri. Bizim Büyük Millet Meclisi gibi onlarında meclisi varmış. Onlar bu meclise Sobranya diyormuş. Sobranya Sofya’daymış. Sobranya’da Türk üyeler de bulunuyormuş. Hüsnü Bulgar Sobranya’sında Türklerin bulunduğunu söyleyince ben bizim Büyük Millet Meclisinde, Bulgar, Yunan, Musevi ya da başka bir Türk olmayan üye bulunuyor mu? Bunu düşündüm. Bunu sormadım. Sorsam bile kimse yanıt veremeyecekti. Çünkü çoğunun Büyük Millet Meclisinin ne olduğu üstüne sağlıklı bilgisi yok. Kırklareli Millet Vekili Zühtü Akın’ın benim ilkokul arkadaşım olan oğlu İsmet Akın’la Lüleburgaz’da konuştuğumuz sıralarda arkadaşların çoğuna babasının Milletvekili oluşunu o nedenle İsmet’in de Ankara’ya gittiğini anlatmakta güçlük çekmiştim. Sonbaharda Kırklareli Milletvekili olan Fuat Umay okulumuza geldiğinde okulu gezerken beni yanına almıştı. Arkadaşlara Fuat Umay’ı anlatırken, Cumhuriyet ilanından bu yana Milletvekili dediğimde de şaşıranlar olmuş, onlara, milletvekilliğinin seçimle olduğunu, başarılı çalışanların seçildiğini birkaç kez anlatmıştım. Çok iyi anımsıyorum, Zühtü Akın, Alpullu’da kaldığımız yıl da okulumuza gelmişti. O zaman da Kadir Pekgöz’le Zühtü Akın üstüne bilgiler vermiştik. O zamanki seçim olayını, Milletvekili seçimi işini kavrayamayanlar çıkmıştı. Şimdilerde biraz değişmeler olduysa da bir çok olayda gene ilgisizlikler, umursamazlıklar nedeniyle kimi arkadaşların bilgileri çok yüzeysel durumdadır. Fuat Umay’dan, Zühtü Akın’dan söz ederken yat zilini getirdik. Halil, gene takıldı:”Konuştuğun için uykun gelmedi!”Ben de:”Beni öyle dikkatle dinledin ki, senin de uykun gelmedi!”Gülüşerek kalktık. Yatınca elimde olmayarak İsmet Akın’ı, kızkardeşi H’yi, yeğeni A’yı anımsadım. Onlar beni, benim onları anımsadığım gibi anımsıyorlar mı?Sanmıyorum. Onlar benim için birer model durumdaydılar. Ben onların durumlarına özlem duyuyordum. Sanırım onların da modelleri vardı, onlar da herhalde kendi modellerini anımsarlar. Belki A, salt okul günlerini anımsadığında ayrıntılara inebildiğinse bölük börçük anımsamalarda bulunabilir. Sanırım ben de ilerde, şimdiki anılarımın dışına çıkacağım. A’yı, unutmak istemememe karşın, (Çaresiz) daha kalabalıklar arasında Anmaya başlayacağım. ”Ende gut, alles gut’”Sonu iyi ise……
30 Mart 1941 Pazar.
“Guten Tag, Guten Sonntage…. Orhan gülerek sordu, “Mein Nachbar!” Kadir yukarıya çıktı, Ben de Nachbar, Kadir Pekgöz Nachbar! Kadir Pekgöz, nicht Nachbar!”ja Nachbar, Nein nicht Nachbar…Yakın uzak herkes gülmeye başladı. Halil Basutçu söze karıştı, ”Siz anadiliniz Türkçe konuşurken bile anlaşamıyorsunuz, başkasının diliyle mi anlaşacaksınız?Üstelik Almanca ile Almanlar bile dertlerini anlatamıyor, baksanıza savaşlara, onların herkesle savaşı belki de bundan!”Doğrudan kahvaltıya gittik. Tarhana çorbası sıcaktı, fazla söylenmeden çanakları boşaltıp çıktık. Hidayet Gülen Öğretmenle Nahide Öğretmenden başka kimse yok. İdris Destan başını sallayarak yorum yaptı:”İnsanların parası var, istediğini alıp yiyor, gelip burada tarhana çorbası mı içsin?”Yusuf Asıl sorusunu sordu:Çorba içilir mi yenir mi?İçilir diyen oldu yenir diyen oldu. Derslikte uzun uzun tartışıldı. İkisi de deniyor, diyenler çıktı. Bir çok söz gibi bu da yanlış söylenmiş olabilir. Biz bunu doğrusunu seçelim. Söz uzadıkça çoğunluk içilir yanına geçti. Salt Yusuf’u yalnız bırakmamak için ben “Yenir!”dedim, direttim. İçilir diyenler bir neden ortaya koymadan duyduklarını tekrarlıyorlar. Ben bir neden gösterdim:İçilen nesnelerin en vazgeçilmesi sudur. Bardakla ya da benzeri kaplarla kaldırılıp içilir. Oysa çorba çanaklarda , kaşıkla alınıyor. Eğer çorbayı çay ya da su gibi bardağa koyup dikersek içilme olur!”İçilir savunucuların önde gelenlerinden Hilmi Altınsoy sinirlendi, ”Yarından sonra ben çorbayı tabakta bile olsa içeceğim. !”Ama benim ortaya koyduğum neden yatsınamadı, konu önce tavsadı sonrada kapandı. İsmet geldi, yemekten hemen sonra yola çıkmamızı önerdi. Babasının verdiği bir adresi arayacakmış. Eve uğramayacak, o adresteki kişinin Lüleburgaz’da olup olmadığını saptayacakmış. Yemekten hemen sonra yola çıktık. Yollarda dura dura eski yoldan Lüleburgaz’a girdik. İsmetin aradığı adres Turgutbey yolunda Ali Ağabeyimin alışveriş ettiği şekercinin bitişiğindeymiş. Şekerci şekerlerini pazar günleri hazırladığından dükkanında bulduk. Adresteki kişi şekercinin akrabasıymış. Pazarları gezip hayvan alıp satıyormuş. O nedenle sık sık ayrılıyormuş. Şekerci:Ona söyleyeceğinizi bana da söyleyebilirsiniz. Borcu varsa borcunu da ödeyebilirim!”dedi. Şekerci adını adresini verdi. Şekerci bize birer kese kağıdı nohut şekeri dört beş tane de iri beyaz çeker verdi. Teşekkür edip ayrıldık. Saat 15 oo olunca Halkevine gittik. Salon açık çocuk dolu. Bir çok müzik aleti aynı salonda çalındığından konuşmalar bile duyulmuyor. Akordiyonu da bir başkası almış, acemi acemi körüklüyor. Musa’yı sordum, tanımadılar. Ocakçıyı buldum. Musa’nın esas birliği yer değiştirdiği için birliğiyle gitmiş. Akordiyonu kimin çaldığını sordum. Şimdiki çalanı söyledi. O bir subay çocuğuymuş, yeni çalışamaya başlamış. Zaten bu sıra cumartesi toplantıları da yapılmıyormuş. Şerafettin Paşa gideli buranın neşesi kaçmış. Aldığım haber beni gene dünkü duruma götürdü. Göç olayı sahiden olacak galiba!İsmet’le bir süre bakışarak yürüdük. İsmet gülerek, ”Dayı, yolda yiyeceğimiz var nasıl olsa, canımız sıkılmaz dedi, İstanbul yoluna çıktık. Bir süre konuşmadık. Ben göçü değil Musayı, daha önce tanıdığım usta akordiyoncu Kurken’i düşündüm. Şansım yokmuş, o kalsaydı, çok şey öğrenecektim. Erkenden okula döndük. Derslikteki arkadaşlar, konuyu çevire çevire konuşuyorlar. Konuştukça da uzak bir olasılık gibi düşünüp umursamaz bir tavır takınıyorlar. Akordiyonu alıp hazırladım. Zil çalınca törene çıktık. Hidayet öğretmen, havaların ılıması nedeniyle okul çevresinde nerelere dek gidilebileceğimizi, nerelerde oturacağımızı, Asfalt üstünde gezemeyeceğimizi anımsattı. Yeni vakit cedvelinin yarından başlayarak uygulanacağını, 17 Nisan günü yapılacak şölene saygın konukların çağırıldığını, gösteriler için seçme provalarının başlanacağını söyledi. . 17 Nisan Şöleni sözü yüreğimize su serpti. Demek o güne dek bir değişim yok. Öyleyse bu konu kapatalım. İsmet’le bir daha konuştuk, ”Duyduklarımızı, duymadık, başkaları da bizden duymayacak!Yemekte bizim sınıfın yapacakları bir daha konu edildi. Sami Konuşma yapacak. Ben beş parça çalacağım. Ahmet Güner türkü söyleyecek, Yakup Tanrıkulu ile seçeceği 6 arkadaşı Trakya oyununu oynayacaklar. Yatışan bir ortam var ama ben içimden rahatsızım. Bu gidip kalmaktan çok akordiyon çalışmamla ilgili. Kırklareli’deki Hasan Amcama mektup yazıp nota istemek. Onda yığınla nota var. Mektuba hemen başladım. Ancak yazmaya başlayınca duraksadım. Amcam bana ne notası yollayacak?O klarnet çalıyor. Notalarının çoğu klarnet için düzenlenmiş Zaten Amcam daha önce bunu söylemişti. O zaman mektubu yazayım, sorayım, o ne derse ona göre hareket edeyim. Mektubu yazdım. Amcam umarım çok ara vermeden bana yanıt verecektir. Mektubu yazdım ama, kafam hep Amcamla karşı karşıya gelmiş gibi;ben şöyle diyorum:Amcam böyle yanıt veriyor. O zaman ben başka soru soruyorum. Amcam bu kez bir başka değişik yanıt veriyor. Bir süre durdum. Bu kez sakin sakin yazdım mektup bitti, zarf kapandı. Önemli bir iş bitirmişçesine yatağıma yattım. Kendi klendime sordum:”Ben şimdi ne yaptım, hangi sorunumu çözdüm?Gene okulun göçünü düşünmeye çalıştım, olmadı, tasarlayacak bir durum seçemiyorum. Amcamı düşündüm, Amcam mektup yazıyor, bir şeyler söylüyor. Bir daha soruyorum, uzayıp gidiyor. Bu kez Amcam bana, Kırklareli’ye geldiğinde uğra!”diyor. Nasıl giderim?İşte bunu buldum:İsmet’i kandıracağım, gene bir cuma akşamı birlikte gideceğiz, o köye geçecek ben amcamlarda kalacağım. Uykum açıldı, yarın gidecekmiş gibi bakınmaya başladım. Olmaz! dedim içimden, oldukça zorlayarak gözlerimi kapadım. Öyle bir süre durdum.
31 Mart 1941 Pazartesi. . .
Zil erken çaldı. Uykumu alamadığımdan anladım. Oysa Hidayet Öğretmen bayrak töreninde bunu duyurmuştu. İştler piştler içinde hepimiz kalktık. Zaten az sonra Hidayet Öğretmen geldi, Sizi böyle mi görecektim?”diye söylenerek elindeki anahtarla ranzalara vurmaya başladı. Ben hazırlanmıştım görünmeden çıktım. Zaten Hidayet Öğretmen çok ustaca herkesin kaçmasını bekliyor. Birini söze tutuyor, onunla konuşurken herkes sıvışıyor. Onun da istediği bu! Derslikte az durduktan sonra kahvaltıya indik. Öğretmenler de erken gelecek Güneşe bakınca fazla bir değişiklik. Göremiyoruz. Tarhana çorbası. Hilmi Altınsoy söylediği üzere tabaktan içecek. Hilmi şakacı, içecekmiş gibi kaldırdı, vazgeçti. ”Herkesin yaptığından şaşmayayım!”deyip kaşıkladı. Gene de sordu, ”Kaşıkla içmek olmaz mı?”Olur!”dedik. Ben bu defa “Aslında çiğnemeden yutulan sıvılar için içme sözünün kullanıldığını söyledim. Çorba da çiğnenmeden yutuluyorsa ona da pek ala içme denir!”. Hilmi bu kez bana çıkıştı:”Ağabey, sen bizimle oynuyorsun galiba, Hem öyle hem böyle, diyorsun. Sana inanıyoruz ama, bizi yanıltacak sözler söylemeni de beklemiyoruz!”Bu kez de ben, ”Bunun doğrusu ben bilmiyorum. Zaten ben doğruyu söylüyorum, demiyorum:Olsa olsa böyle olabilir, demeye çalışıyorum. Sonunda bunu Salih Ziya Büyükaksoy öğretmene sormaya karar verdik. Arkadaşlar, ”Bilse bilse o bilir !”dediler. Onun Şair Eşref’le Neyzen Tevfik’ten okuduğu şiirleri unutamıyoruz. ”Adam edebiyatçı mı Tarımcı mı?diye soranlar var. Hele bilmediğimiz sözleri sorunca rahatlıkla yanıtlaması bizi şaşırtıyor.
Fikret Madaralı Öğretmen gülerek geldi. ”Baharı getirdik, şimdi de bol yağmur bekliyoruz!”dedi. Masasına oturdu. 16 Sefer Tunca’da kalmıştık deyip arkadaşın kağıdını çıkardı, arkadaşın el yazısını eleştirdi. Düşük cümlelerini tahtaya yazdırdı. kendisine düzelttirdi. Kağıdını okuyan için Sefer Tunca’ya arkadaşın seni korumak istemiş ama ben o kadar bonkör değilim. Arkadaşının kim olduğunu biliyor musun? diye sordu. Sefer “Biliyorum, konuştuk! deyince. Öğretmen güldü. ”Aynı konuyu bir daha kendin yazacaksın!”dedi. 18 Sami Akıncı’ya baktı. Sen kendini eleştirdin mi?diye sordu. Sami, hatalarımı biliyorum, deyince iyi öyleyse, ben bu konu üzerinde durmayayım, deyip 24 İbrahim Ertur’a geçti. İbrahim arkadaş daha iyice olmasına karşın derslerde özellikle de tahtaya kalkınca çok telaşlanır, bildiğine de çoğu kez karıştırır. Gene öyle oldu. Öğretmen belki eleştirmeyecekti. Arkadaş kekeleyince öğretmen bu kez yazılı kağıdını bir yana bırakıp konuşması üzerinde durdu. Kısa bir yazı okuttu, sözcükler yazdırdı. İbrahim iyice şaşırdı, takılmadığı harfleri de yanliş seslendirmeye başladı. Öğretmen, konuşmasını düzeltmek için deniz kıyısında ağzına kum alarak bağıran sonra da en güzel konuşmacı olan Demosten’den söz etti. Arkadaşa öğütler verdi. ”Bundan böyle benim derslerimde seni canlı görmek istiyorum!”dedi. 26 numarayı okuyunca Mehmet Yücel ayağa kalktı. Öğretmen önce Mehmet Yücel’in boyuna takıldı:Maşallah boyun uzadı, ama kilon nasıl?diye sordu. Sonra da senin yazını beğenmedim, daha güzel bir yazı bekliyorum, sen dikkat etsen, azıcık özen göstersen düzgün bir yazın olacak!”deyip eliyle oturmasını söyledi. 28 İdris Destan kalktı. Öğretmen gülümseyerek, ”Bu senin soyadını hiç konuşmadık, nedir bu destan;ailenin destanla ne gibi bir ilişkisi var?”dedi. İdris çok kısık bir sesle “Bilmiyorum!”deyince, ”İşte bu olmadı, siz önce kendinizi tanımalısınız:Adınız nereden gelmiş, soyadınız ne anlam taşıyor?Soyadınız aileden gelen bir lakap değilse ailenizden soyadı seçmiş olan kişi bunu ne amaçla seçmiş, bunları öğrenmelisiniz!”dedikten sonra İdris’in kağıdından bir bölüm okudu, kağıdı İdris’e verip kaldırttı. İdris kağıdını bize döndürüp gösterdi. Kağıt, baştan sona kırmızı kalenle çizilmişti. İdris çok mahcup oldu, renklendi. Öğretmen oturmasını söyledi. 42 Mustafa Saatçı kalktı. . Öğretmen Mustafa Saatçı’ya “Seni motor, makine türü teknik işlerden anlar, diye duydum, ben bir motosiklet alsam, eve rahat gidip gelebilir miyim?diye sordu. Mustafa “Çok rahat gidersiniz!”deyince öğretmen gülerek. ”Neden yalnız gidersiniz diyorsun?rahat gelemez miyim?yoksa, git de bir daha gelme mi, demek istiyorsun?”deyince Mustafa sözünü düzeltti:Rahat gelip gidebilirsiniz Öğretmenim!”dedi. Mustafa, bu konuşmalardan oldukça hoşlanmış rahat rahat sonuç beklemeye başlamıştı. Öğretmen birden, ”Hepsi güzel hepsi hoş da senin yazın oldukça berbat, bir şekil verip tüm harfleri aynı yönde yazmayı denemelisin. Öğretmen olacak, çocuklara yazı öğreteceksin. Kendin kurala uymazsan çocukları nasıl uyduracaksın!” dedi, Mustafa’yı tahtaya çağırdı. Çizgi çektirip çizgi üstünden yazmasını söyledi. Mustafa ilk sözü yazarken zil çaldı. Öğretmen devam edeceğiz deyip çıktı. 2. Derse girince Öğretmen Mustafa’yı tahta başında görünce “Sen otur, senden sonraki, deyince 44 İsmet Yanar ayağa kalktı. Öğretmen İsmet’e”Yazdığını beğendim, iyi düşünüyorsun ama, yazın için Mustafa Saatçı’ya söylediklerimin hepsi aynı zamanda senin için de geçerli;tez zamanda o yazını düzeltmelisin, bunu senden bekliyorum. Yoksa aramız bozulacak!”dedi. 48 Yusuf Asıl’a da yazısını beğenmediğini söyleyip geçti. 49 Harun Özçelik’i övdü. Yusuf’a aynı sıradasın ona dikkat etsen etkilenirsin!”dedi. 50 Abdullah Erçetin’in yazısının da güzel olduğunu söyledikten sonra çağırıp kağıdını okuttu. Yarıda kesti. ”Gereksiz tekrarlar, yazım yanlışların çok, bunlar bilmemekten çok dikkatsizliğinden!”dedikten sonra iki sayfa yazı yazmasını söyledi. 51 Bekir Temuçin ayağa kalkınca, “Aferin Bekir Temuçin bu ödevini beğendim, bundan böyle de senden bu titizliği bekliyorum!”dedi. Zil çaldı. Bekir gülümseyince öğretmen, Bekir’e takıldı”Bu sevincin, Aferine mi yoksa zilin çalışına mı?dedi. Bu kez de tüm arkadaşlar güldü. Öğretmen, ”Sizin gülüşünüz belli, zilin çalışına!”dedi, gülerek gitti. Az sonra 53 Ali Önol bir “Offff!” çekti. ”Şimdi ben bir hafta beklemekten ölürüm!”dedi. Arkadaşlar, “Ölme, bir hafta değil, iki gün sonra, perşembe günü Türkçe dersimiz var!”dediler. Fikret Madaralı Öğretmenin bu defaki uyarıları oldukça etkiledi. Arkadaşlar aralarında konuşa konuşa konu bulup yazdılar, bir birlerine okudular. İsmet yazdığı yazıyı bana getirdi. Halil baktı, İsmet’i uyardı, az daha büyük yazmasını önerdi. Aldı bir satır yazdı. Benim defterimi, alıp gösterdi. Benim yazım Halil’inki kadar güzel değilse de iri, düzgün olduğu için göze güzel görünüyor. İsmet, ufuldanarak yerine gitti. Mustafa Saatçı hepimize sordu, ”Ben yazı mazı yazmasam da öğretmen motosiklet alınca ona motosiklet sürmesini öğretsem bana iyi not verir mi?Sami Akıncı dışında herkes “Verir!”diye bağırdı. Mustafa, ”O zaman yazmayacağım!”dedi. Az sonra Sami Akıncı Mustafa Saatçı’ya, ”Ya öğretmen motosiklet almazsa, o zaman ne olacak?Mustafa gülerek, “Ben öyle olumsuzluklar düşünmüyorum, ben iyi niyetli bir insanım!”Arkadaşlar buna da güldüler. Mehmet Yücel, Sami Akıncı’ya “Öğretmen motosiklet almazsa, Mustafa öğretmene motosikleti neden almadığını sorar!”deyince bu kez herkes güldü. Mustafa Saatçı” Arkadaşlara, ”Siz hepiniz benim iyiliğimi istemiyorsunuz, aleyhimdesiniz!”dedi sustu. Sami gene sessizliği bozdu, Mustafa’ya :Bu kadar laf edeceğine oturup yazsaydın, şimdi bitmiş olacaktı!”Mustafa Saatçı bu kez. :”Sahi ben boş zamanlarımda konuşmayıp yazsaydım şimdiye dek bir roman olurdu!”deyince arkadaşlar:” İmam, sonunda doğru bir söz etti!”diye bağırdılar.
Öğlede etli mercimek-pirinç pilavı yedik. Salih Baydemir, Pirinç pilavına mercimeği yakıştıramadığını, onun yerine nohut verilmesini istediğini söyledi. Mercimek, nohut karşılaştırmaları yapıldı. Konuşmalara ben de katıldım;aralarında büyük bir fark yoktur, ikisi de aynı tarlalarda yetişir, irilik ufaklıklarıyla renkleri başka başka dedim. Bu kez de ekili tarlalarda nohut, mercimek görenleri soruşturdular. Bizim masada benden başka bunları tarlada gören çıkmadı. Bir süre de buna güldük. Hilmi Altınsoy, ”Ben buğdayla mısırdan başkasını tanımam, zaten tarlaya falan da pek gitmedim!”dedi. Yusuf Asıl, tarlalarının çok sulak olmadığını belki o nedenle onların köyünde bunların ekilmediğini söyledi. Ben bu kez de, nohut’la mercimek sulak değil tam tersine kurak yerlerde olur!”dedim. Yusuf sözünü çevirdi, o yanlış söylemiş, ”Sulak yerlerde pirincin yetiştiğini söylemek istemişmiş. Şakalaşarak Atölyeye gittik. Bizden az sonra İrfan Öğretmenle birlikte Namık Ergin Öğretmen geldi. Kalıplara baktılar. Namık Öğretmen kalıbın bir tarafından tutup kaldırdı. Daha sonra da ilkin Hasan Üner’e sonra da Yusuf Asıl’a kaldırttı. İkisi de kaldırınca Namık Öğretmen, ”Bunlar ben görmeyeli büyümüşler!”dedi. Kalıpların dört köşesine tutaç çakmamızı önerdi. 3X6 latalardan tutaçlar ekledik. 2X2’lik on kalıbı tamamlayınca İrfan Öğretmen kalan parçaları toplattı, 1X2 ölçeğinde bir kalıp düşündüğünü söyledi. ”Namık Öğretmenle konuşayım, yararı olacaksa yarın da onları yaparız!”dedi. Paydos olunca arkadaşlar gittiler. Ben çalışmamı sürdürdüm. Kahvedeki plaklardan dinlediğim saz eserlerinin etkisiyle elimde notası bulunan Yusuf Paşa’nın ( dev-i kebir) Saz semaisini çalmaya karar verdim. Sonu azıcık zorca ama olsun, sanırım beğenilecek. Ezberlemek üzere tekrara başladım. . Mevlana peşrev de güzel ama Saz semaisini daha çok seviyorum. Rıza Tevfik Zeybeğini, Kır Atımı, Saz Semaisini, Macar Dansını, İzmir Marşını çalmak üzere seçtim. Ayrıca, Onuncu Yıl, Gençlik Marşı, Dumlupınar, İnönü Dağları marşlarını da hazırlayacağım. Yorulasıya çalıştıktan sonra dersliğe gittim. Derslikte üzücü bir haber. İzinli öğretmenlerimiz Hamdi Bağ ile Naci İnan Öğretmenler askerlik için aranıyormuş. Kayıtlı şubeleri Lüleburgaz Askerlik şubesine yazı yazmış. Lüleburgaz Askerlik Şubesi de askere almak üzere aramış. Kendilerinin belki daha haberleri yokmuş. Marangozluk bölümü arkadaşları bu habere çok üzüldük. Ben “Eyvah!”dedim sustum. Arkadaşlar yorum yaptılar: “Eyvah, Ali Yılmaz Öğretmene kaldık!” diyesi olduğum ama sonunu getirmediğimi söylediler. Ben de, ”Siz öyle düşünmüyorsanız, size de bir “Eyvah!”dedim, sustum. Neyse Hasan Üner kardeşim benim 2. kitabımı getirdi. Daha kalın bir kitap. Gerçi yazıları daha iri ama kitabın kalınlığı korkutucu. Bu kez kesinlikle üzüldüm. Naci Öğretmeni bir daha kolay kolay bulamayız. ”Askerliğini bitirip dönesiye dek biz burasın ayrılırız!”dedim ama acı acı güldüm, ”Ne bitirmesi belki biz de gideceğiz, belki bizi de bir gün askere çağıracaklar!”Bu kitap daha rahat okunuyor, buna sevindim. Halil, tarih dersi için soru sordu, Son neresini okuduk?Kitaptan okuduğumuz yeri bilmiyorum ama öğretmen son olarak Meşrutiyet, Cumhuriyet yönetim şekillerini anlattı. Bazı devletlerin adı cumhuriyet olmasına karşın cumhuriyet yöntemlerinin geçerli olmadığını, buna örnek de Şimdiki Almanya ile Sovyetler Birliğini gösterdi. Ayrıca bizde kurulan meşrutiyetle İngiltere’deki meşrutiyeti karşılaştırdı, bizimkinin, İngiltere’deki meşrutiyete göye yarım olduğunu belitti. Halil bir başka soru daha sorunca Kavgam’ı kapatıp tarih kitabımı açtım. Sayfaları çevire çevire konuları konuştuk. Böyle konuşarak çalışma ikimizin de hoşuna gitti. Yemeğe dek böyle sürdürdük. Yemekten sonra ben gene kitap okudum. Adolf ikinci kitapta daha zaptedilmez oluyor. Yatınca düşündüm, her yattığımda bir şeyler düşünür kendimi üzerdim. Sonra da bu üzüldüklerimin yersizliğe üzülürdüm. Bu kez öyle olmadı, iki öğretmeni birden kaybetmek beni gerçekten üzdü. Onların üzüntüsünü bir yana itip başka hiçbir şey düşünemiyorum. Nacı İnan’la Hamdi Bağ Öğretmenleri belki de bir daha hiç göremeyeceğimi düşünerek uyudum.
1 Nisan 1941 Salı. .
Orhan uyanmış, benim uyanmamı beklemiş. Uyanınca çok üzüldüğünü söyledi. Almanca üzüntüyü sordu. ”Üzüntüyü sormaya gerek yok hepimiz üzüntülüyüz!”dedim. Orhan da benim gibi önce Naci Öğretmeni andı. Kahvaltıya gittik. Bizim masa gerçekten üzgün. Bu sabah çayda peynirde değiliz. Çay-zeytin de sevdiğimiz kahvaltılık ama, sanki görmemiş gibi atıştırdık. Selçuk Korol Öğretmen bu iş ne diyecek. ?Öğretmenler birer ikişer gitti. Sonunda bizi öğretmensiz mi bırakacaklar?Böyle konuşarak dersliğe döndük. Selçuk Öğretmen de bizi üzen haberi duymuş, üzüldüğünü söyledi. Ancak o , olaya başka bakımdan yaklaştı. ”Devlet gerek görmese okulundan öğretmenleri alır mı? Fransa’daki okulları düşünelim; orada çocuklar ne yapıyor? Fransa’yı da geçin zaferler kazanan Almanya’da öğrenciler okullarına rahatlıkla gidiyor mu?İşi biraz da bu açıdan değerlendirmeye çalışalım. Bunlar bizim dışımızda gelişen büyük olaylardır. İstesek de istemesek de bunlar olacak, biz bunlara boyun eğeceğiz!”öğretmen daha sonra Seferberlik denilen 1. Dünya savaşı ilan edilince öğrencilerin silah altına alındığını, bunların çoğunun savaş boyunca orduda kaldığını, tutukluluk dahil her türlü acıyı çektiğini, sonunda da boyunlarını bükerek kaybedilmiş topraklarımızdan kahırlanarak evlerine döndüklerini, çoğunun Kurtuluş Savaşına gene gönüllü katıldığını, savaşı kazanınca mutlu olduklarını ancak, bu mutluluğu canlı olarak 1/5’nin gördüğünü ötekilerin şehit olduğunu anlattı. Kesin bilinmemekle birlikte Çanakkale’de 150 bin, Doğu cephesinde 100 bin, öteki cephelerde de 100 şehit verildiğini, sözlerine ekledi. ”350 bin şehit verildiğine göre yaklaşık olarak 2 milyon genç askere alınmıştır. Bu iki milyon insan neredeyse sekiz yıl savaştı. bunu kendimize sormalıyız:Bunlar niçin savaştı, biz niçin savaşmayacağı?Bu soruların yanıtını verebilecek herkes savaşa hazır olmalıdır!”dedi. Sonra da seferberlik sözünün anlamını açıkladı. Seferberlik, sefer de yani savaşta beraberlik, topyekün, topluca asker olmak, asker gibi savaşmaktır!”diyerek 1. Dünya savaşının ilk yıllarını anlattı. Yönetim aksaklıklarından söz etti. ”Ancak gerçek seferberlik ancak Kurtuluş savaşının sonlarında yapılabilmiştir. Halkımız, Atatürk’ün ödün vermez yönetimini görünce toplu savaşa inanmış, canla başla katılarak Anadolu ortalarına dek girmiş olan düşmanı tersgeri döndürüp Ege denizine dökmüştür. !”dedi. Selçuk Korol Öğretmen konuları her zaman çok duyarak anlatır biz soluğumuzu tutarak dinletirdi ama bu kez ağlama durumuna geldik. Ben, ilk kez göz yaşlarımın burnuma aktığının ayırdına vardım. Durup dururken burnum doldu. Öğretmen az durduktan sonra, ”Gelelim şimdiki duruma, sizler genç hatta çocuksunuz ama şunları bilmelisiniz:Memlekette ilan edilmemiş seferberlik var. Savaş yok ama seferberlik var. Hiç kimse, gaz yağım bol, lambalarımı istediğim kadar parlatırım diyemez. Çünkü karartma zorunluluğu getirilmiştir. Hiç kimse buğdayımı istediğim zaman satacağım diyemez, fazla buğdayını ofise vermek zorundadır. Atını arabasını istediği gibi alıp satamaz, sınırlamalar getirilmiştir. İşte bu bir seferberliktir. Bunu okur yazar olmayan insanlar pek anlayamazlar. Ancak sizler bunları okuyarak dinleyerek öğrenmek hatta öğretmek zorundasınız. Ah vah edecek zamanda değiliz, halkımıza karşı bizim de sorumluluğumuz vardır. Bu sorumluluk kaçınılmaz bir görevdir. Bunu yerine getirmek hepimizin namus borcudur. Biz, yani sizler bu borcu, bizim için verilen kararlara saygı duyarak ödemeye hazırlanmalıyız. Okulumuz öğrencilerinin bir başka yere bir süre için gitmiş olması bir sorun olmamalı. Üstelik bizim okulumuz üç kez yer değiştirmiştir. Üç ya da dört ne fark eder?işi böyle düşünün. Öğretmen Askere alınmıştır. Hangi okuldan alınmamıştır ki?Biz başka okulları bilmediğimiz için oraları gül gülistanlık sanıyoruz. Benim arkadaşlarımın çoğu şimdi silah altında. Onların her biri bir okuldaydı. O okullardaki yerleri hep boş kaldı!”Öğretmen sözünü bitirirken zil çaldı. Öğretmen, ”Ben bugün size ders anlatmadım, sizin için içimden gelen üzüntüleri, ama üzüntülerin üzülerek geçiştirilemeyeceği, bunun yerine yaşamın gerçeklerini anlayıp, gerçeği gene gerçekle savuşturmaya çalışmanızı öğütledim. Biliyorum üzülüyorsunuz, üzüldüğünüz için ben de üzülüyorum. Oysa benim de kendime göre en az sizin kadar üzüntüm var. Bu üzüntüler içinde bir birimizi anlarsak üzüntülerimiz artmaz tersine azalır. Ancak bunca üzüntü içinde bir de birbirimizi anlayamazsak işte o zaman üzüntülerimiz karesi hatta küpü olarak katlanır!”dedi, bana bakarak “Sanırım sen bu artışları bilirsin soranlara anlat!”deyip çıktı. Sami Akıncı, ”Arkadaşlar, yılbaşından bu yana, okulumuzun yer değiştireceği ya da bizim bir başka oluna gitmemiz üstüne bir yığın söylenti çıktı, yalanlandı. Bunlara inandık inanmadık bu güne geldik. İçinizde belki ben bu tevatürlere hiç inanmadım, üzerinde de hiç durmadım. Ancak bu konuşmadan sonra anladım ki biz çok yakın bir zamanda bir başka yere gideceğiz. Ben bu konuşmadan bu sonucu çıkardım yanılıyorsam şimdiden özür dilerim!”Sami’nin yüzü ağlamaklı bir şekle girdi, yerine oturdu. Hepimiz gözlerimizi Sami Akıncı’ya çevirdik. Onu böyle kederli görmemiştik. Oysa az önce göz yaşlarımın burnuma aktığını anlamıştım, keder içindeydim. Yavaş yavaş konuşmalar, şakalar başladı. İsmet bir öneride bulundu. ”Selçuk Korol Öğretmen bize her durumu anlattı, Sami Akıncı arkadaşımız da kendi ölçülerine göre kesin olasılığı söyledi. Belli ki bu olacak. Öyleyse bize, ”Gidiyorsunuz!” denilinceye dek bu konuyu bir daha açmayalım!”Bu öneriyi herkes benimsedi. ”Söz!” Mustafa Saatçı, az sonra “Yad eller aldı beni diye şarkıya başladı. Ahmet Güner buna sinirlendi “Şimdi söz verdin, yad eller seni Çöpköy’e götürsün!”dedi.

Mustafa Saatçı
Mustafa kızmadı, Neden Çöpköy’eymiş, başka köy yok mu ?diye sordu. Bir kaç kişi birden “Var!”dediler. Mustafa sesini yükselterek “Neresi? diye sorunca “Bakırköy!”dediler. Daha önce üzerinde durulan Mazhar Osman böylece bir kez daha bizim dersliğe geldi. Ancak sıkıntılı geçen dakikaların neden olduğu gerginlik bu tür gülmelerle yavaş yavaş azaldı. Öğle yemeğine oldukça neşeli gittik. Öğretmenler masalarında yüksek seslerle konuşuyordu. Selçuk Öğretmen gülüyordu. Onları görünce biz de her günkü duruma girdik. Mehmet Yücel, yanımdan geçerken eğilip kulağıma, ”Senin yapıncağa bak!”dedi. Gül yeni, renkli bir giysi giymiş, al, kahve rengi gibi, gerçekten kınalı yapıncak rengini andırıyordu . Baktım ama, üzerinde durmadım. Nedense Mehmet Yücel’in bugünkü takılması bende hiçbir etki yapmamıştı. Yemekten sonra gene atölyede toplandıkYapacaklarımız belliydi hemen kalas kesmeye başladık. Hasan, Yusuf, ben kesici Salih’le Orhan grupları çakıcı olarak işe koyulduk. İrfan Öğretmen geldi, bize “Aferin!”dedi. Kalıp konusunda deneyim kazanmıştık. Belki de küçük olmaları nedeniyle kolay kaldırıp yatırdığımızdan olacak, on kalıbı erkenden tamamladık. Arkadaşlar gidince içimde bir rahatlık oluştu, akordiyonu alıp saz semaisini tekrar tekrar çaldım. Lay lay lay layyyyyla lalalala lommmm lay lay lay layyyyyyla la la la lom lay lay lay layuyyyyla la la la lom layyyy layyyy alyyyy la la la la lom la la la la la la la laaa la la la la la la la laaa la la la la la la la laa la la la laa la la la laa……. Saz semaisini çaldıkça da sevmeye başladım. Dersliğe gidince Kavgam’ı açıp uzunca bir süre okudum. İkinci kitap daha ilginç olaylarla sürüyor, daha rahat anlıyorum. Arkadaşlar bu kez verdikleri sözleri tuttular, fısıltıları dinliyorum, kızların, kimi arkadaşların adları geçiyor ama göç möç sözü edilmiyor. Böyle olunca da iç rahatlığıyla okuyorum. Yakup Tanrıkulu gene revire yatmış. Halil Arif Kalkan’ın yanında oturuyor. Bu da benim rahat okumamı kolaylaştırıyor. Halil rahatsız etmiyor ama, ikimizden birinin kıpırdanması bir birimizin dikkatini çekince konuşmak zorunluluğu doğuyor. Yalnız kalınca öyle bir zorunluluk olmuyor. Geçen hafta dört saat içerde ders yaptık yarın kesinlikle dışarıdayız. Bunu düşünerek Tabiat Bilgisi ya da Tarım dersi için bir hazırlık yapmıyorum. Bir ara İsmet yanıma geldi. Ona kafamdaki planı anlattım. ”Kırklareli’ye gideceğim. amcamlarda kalıp amcamdan hem bazı müzik bilgisi alacağım hem de notalarından parçalar yazacağım!”İsmet sevindi, ”Dayı iyi olur ben de seninle gelirim, ben oradan köye geçerim, dönüşte sana uğrar beraber geliriz!”dedi. Hemen ne zaman? diye sordu. Mektup yazdığımı, yanıt gelir gelmez gideceğimi söyledim. Yat zili çalınca bu gece uyku öncesi düşüncelerim Kavgam’la ilgiliydi. Kitapta geçenlerle şimdilerdeki savaşların bir bağlantısı var mı? Mehmet Yücel’in takılmasını anımsadım. Mehmet Yücel’in amacı ne ki, ikide bir bana Kınalı yapıncaktan söz ediyor. Belki kızı seviyor da bu yolla ortaya çıkarmaya çalışıyor. Düşünürken aklıma takıldı, Bu Kınalı yapıncak söylemi ortaya çıkmadan önce Mehmet Yücel tüm kızlara ad takıyor, takılmış adlarıyla ilgili güldürücü sözler söylüyordu. Kınalı yapıncak sözünü söylemeye başladığından bu yana hiçbir kızı eleştirdiğini hatta adını andığına tanık olmadım. Bu huyunu, benim hatırım için değiştireceğini sanmıyorum. İşte bu nedenle, onun dilinin altında ben değil kendisi var gibi geliyor bana. Bu nedenle işi biraz daha anlamazdan gelip uzatacağım. Kendisiyle ilgiliyse sabredemeyecek bir gün açık verecektir. Benimle ilgiliyse zaten sorun yok. Ben bu işi sürdürmeyeceğime göre, yapılacak takılmalar da etkili olamayacaktır. Mehmet Yücel iyi bir arkadaş, biliyorum ama, perkala onun da gizli bir niyeti olabilir. Belki de bensen yardım bekliyordur.
2 Nisan 1941 Çarşamba…
Orhan gülerek , Guten Tag mein Werkmeister!”dedi. Meister’in ustalıkla ilişkili olduğunu anımsadım ama bir den toparlanamadım. sordum, Was ist Werkmeister?Sami duydu, İhr sprecht Türkisch!Gene mi beceremedik. Sami uyardı Bunlar, 2. sınıf kitabımızda vardı. Biz ders yapmadığımız için öğrenemedik. !Ben, ” Bizimki sabah kalkınca kendi kendimize gülmemiz için bu cıvıklığı yapıyoruz!”dedim. Sami Müfettiş Hayrullah Örs’ün sözünü anımsattı. ”O da böyle başlamış!”dedi. Kahvaltı zili çalınca o tarafa doğrulduk. Öğretmenler geldi . Salih Ziya Öğretmen’le Naci Birkök Öğretmen birlikte indiler. Naci Öğretmen doğrudan Tarım binasına yöneldi. Bu, bizim oraya gideceğimizin belirtisiydi. Kimse bir şey demediği için biz topluca dersliğe gittik. Az sonra Salih Ziya Öğretmen geldi, ”Sınıfta eksik var mı?diye sordu. Bir nöbetçi, iki revirde üç arkadaşımızın eksik olduğu söylendi. ”Salih Baydemir’den sonrtaki numaralar Tarım binasına, Naci Öğretmenin yanına, Marş marş!”dedi güldü. Biz o tarafa yöneldik, Halil’le ikimizde ayrılınca öğretmen birden “Yahu siz ikinizde mi kalıyorsunuz?diye sordu, gene kendi kendine “Olsun olsun, oradaki iş de önemli !”dedi. Biz ayrılıp Tarım binasına gittik. Naci Öğretmen bizi gülerek karşıladı, hemen hemen hepimize bir özelliğimizi öne sürüp takıldı. Bana bağcı, dedi. Salih’e sporcu-Atlet dedi. Hasan’a Tekirdağlı dedi. Gülerek “Tekirdağlı Hüseyin Pehlivan değil yanlış anlayıp güreş meydanlarına çıkma’dedi. Az sonra da kürekleri alarak binanın yan tarafındaki boş yeri düzeltmeye başladık. Naci Öğretmen belli bir alanı gösterdi, oranın tesviyesini istiyorum!”dedi. Tesviye sözünün de terazide yani su akmayacak biçimde düz olması anlamı taşıdığını öğrendik. Bu konuda içimizde en ustamız Halil Basutçu. Zaten terazi, tesviye sözlerinin açıklanmasında o önayak oldu. Öğretmen bizi bırakıp gitti. Uzun süre gösterilen yeri temizleyip ayaklarımızla ezdik. Öğretmen gelince çok beğendi. Bu kez bağ çubukları çevresine yapılacak çit için bir derince çizgi çektik. Çizgi dediğimiz, düpedüz bir hendekti. Salih Baydemir buna bir yorum yaptı:”Nezaket gereği - kaba kaçmasın diye- çizgi demişiz, yoksa yaptığımız düpedüz hendekmiş. Naci Birkök Öğretmen bu söze çok güldü. Biz çalışırken kamyon geldi. Öteki grup kamyondaydı. Arkadaşlar, bizim tesviyeli yere bir kamyon gübre devirdi. Onlar gitti. Biz bu defa gelen gübreleri bağ çukurlarına taşımaya başladık. Paydos zili çalarken ikinci kamyon geldi. Kamyon boşaltıldı, yemeğe gittik. Naci Öğretmen bize bir saat öğle dinlenmesi verdi. Yemekten sonra derslikte biz gidenlere yereye gittiklerini, onlar da bizden neler yaptıklarımızı sorduk. Saat gelince gene Tarım binasına yollandık. Bu kez tüm sınıf bir arada çalıştık. Naci Öğretmenin söylediğine göre bağın bu yılki en önemlı işlemi bugün yapılmış. ”Eğer çok kurak giderse, çatlaklığı önlemek için kazıp sulanmak gibi geçici bir durum da olabilirmiş. Bu çarşambamız da tümden tarım çalışması olarak geçti. Arkadaşlar, kış boyu çarşamba öğleye dek laklaka yaptık, bu kadar olacak, diyerek durumu doğal karşıladılar. Halil bana bakarak, ”Bu bile büyük bir özveri!”dedi. Dileyelim hep böyle sürsün. Biz böylesini gördükçe Selçuk Korol Öğretmeni anımsayalım!”Ben atölyeye uğradım, Yusuf Paşa Lay lay larına başladım. Saz semaisini iyice pişirdim. İşin ilginci bölümlerin yerlerini ara vermeden azıcık ağırlaşarak değiştirebiliyorum. Bu bana parçayı uzatıp kısaltma kolaylığı veriyor. Dersliğe gidince kitabı okumayı sürdürdüm. Yarınki Türkçe dersinden bir kaygım yok. Sanırım öğretmen Sami Akıncı’ya yaptığı gibi bana da takılıp geçecektir. Adolf birici kez parti başkanı oldu, bakan oldu ama bakanlıktan çabuk indi, ortaklarıyla anlaşamadı. Okumak bir bakıma iyi oluyor, kimseyle ilgilenmiyorum, kimse de bana dokunmuyor. Çevremde kimse yokmuş gibi kendi kendimle bir de kitaptaki kişilerin kafamdaki belirtileriyle karşı karşıyayım. Böylece zamanın da nasıl geçtiğini çok zaman anlayamıyorum. . İzin verilse yeterli ışık da olsa, sanırım uykuya yatınca okumak, uyku öncesi düşünceleri de önleyecektir. Böyle düşünerek yattım. Gözlerimin önünde Adolf Hitler’in gazetelerde sıkça çıkan resim görüntüleri var. Oysa kitaptan izlediğim Adolf Hitler bana daha sevimli, gibi geliyor. İşin ilginç yanı Adolf Hitler gençliğinden daha Almanya için çalışmaya başlamış. Amacı Almanya’yı genişletmek, Alman ulusunu haksızlıklardan korumak için düşmanlara savaşa and içmiş. Düşmanları ise yurt içinde Alman halkına zarar verenlerle, yurt dışında Almanya’nın haklarına engel olanlarmış. Yurt içinde, anarşistler, kopmunistler özellikle de yahudileri gösteriyor. Yurt dışındaki düşmanlarının başında İngiltere gelmektedir. İngiltere için söyledikleri, hemen hemen ilk okuduğum kitaplardan Beyaz Zambaklar Memleketinde’de Snelmann’ın söylediklerine benziyor. İngilizlerlere güvenmemeli. Özellikle de İngiltere kendi çıkarları için hiç bir ahlaksal kural tanımazmış. Snelman gibi Adolf Hitler de bunu söylüyor. Beni asıl şaşırtan babamla, Çanakkale gazisi Kolsuz Hamza Amcam da benzer sözleri söylüyorlar. Beyaz Zambaklar Memleketi kitabı yüz yıl önceleri anlattığına göre demek İngiltere eskiden beri kötü bir nam kazanmış. O zaman Adolf Hitler bu düşüncelerinde yalnız sayılmamalıdır.
3 Nisan 1941 Perşembe.
Ali Önol’un pazartesi günü tutulduğu korku titremesi bu sabah Kadir Pekgöz’e geçmiş. Erkenden Orhan’ı dürtüp uyandırmış. Fısıltılarından ben de uyandım. Bu arada Halil yavaşça sordu, ”Korkunca rahatlıyor musunuz?”Zil çalınca, Arif Kalkan, Mehmet Başaran, Ahmet Güner ah mah etmeye başladılar. Hasan Üner hiç belli etmiyor ama kendine pek güveni yok. Bir birimizi yatıştırarak dersliğe gittik. Sırasını savmış olanlar, akıllarınca bizim gruba takılıyorlar. Bekir Temuçin “Biz o sıkıntıyı geçirdik!”dedi. Bu kez ben”Biz dediğin kaç kişi, kaçınız geçirdiniz ki? deyince birileri pirelendi. Fettah Biricik “Gülme komşuna gelir başına!”dedi. Güldüm, ”Komşum kendine güldürmese de gene başıma bir şey gelir mi?”dedim. Başkaları da gerildi ama tartışmaya kimse yanaşmadı. Öğretmen gülerek geldi. ”Çok ara verdik, biraz da dilbilgisi bilgilerimizi tazeleyelim!”deyip tahtaya yazabilmek, düşeyazmak, Bakakalmak, gidedurmak sözlerini yazdı. Bunları cümlelerde kullanıyor muyuz? diye sordu. . Sami hepimizden önce “Kullanıyoruz!”diye bağırdı. Öğretmen bizim tarafa baktı. Ben de yalnız olarak “Kullanıyoruz!”deyince öğretmen sesini değiştirerek “Kalk öyleyse birer örnek yaz!”dedi. ”Okuyabilirsem, daha yüksek okullara gideceğim””Çamurlu merdivende yürürken düşeyazdım””Kamyona yetişemedim kalktı gitti, arkasından bakakaldım””Sen gidedur, ben arkandan yetişirim. ”Öğretmen Sami Akıncı’ya sordu, ”Doğru mu?Sami “Doğru!”dedi. Ben oturdum. Öğretmen sözleri ikişer ikişer ayırıp gerçek gövdelerini, değişmiş biçimlerin, bileşince anlamların nasıl, nereye yüklenildiğini anlattı. Okuma kitaplarımızı açtırıp örnekler buldurdu. Okumak-bilmek, düşmek-yazmak, bakmak-kalmak-gitmek-durmak mastarlarını yalın olarak da kullandık. Zil çalınca, öğretmen konuya devam edeceğimnizi söyleyip ayrıldı…. Öğretmen gidince arkadaşlar bana, ”Biz bunları okumadık sen nereden biliyorsun?diye sordular. Ben de Sami Akıncı’ya aynı soruyu sordum. ”Sami Akıncı, biz bunları okumadık. , sen bunları nereden öğrendin?Sami gülerek, ”Söyleyeyim!”dedi anlattı:Ben bir parçayı okurken bildiğim kadarıyla dilbilgisi açısından da incelemeye çalışırım. ”Çalışırım” sözüyle bitmiş bir cümleyi daha önce incelemişsem, şimdi karşılaşınca da işlevini biliyorsam, üstünde durmaz geçerim. Ama bu söz başka bir yerde “Çalışabilirim” olarak önüme çıkarsa bu kez onun üstünde dururum. Kendim kullanıyorsam nasıl ya da niçin kullandığımı araştırırım. Bu yapılınca konu öğrenilmiş oluyor. !”Ben, Sami kadar uzun anlatmaya gerek görmüyorum. Ben zaten bu konuda bir şey biliyorum demedim. Sami’nin dediği gibi ben bu sözleri kullanıyorum. Kullandığım sözleri bilerek kullanıyorum. Bilerek kullandığım için öğretmen sorunca kalktım bildiğim gibi kullandım, Doğru kullanmayı öğrendiğim için yazdıklarım doğru çıktı. Bir kaç arkadaş dışında sınıfın çoğunluğu bir Sami’ye bir bana bakıp dudak büktüler. İçimden ben de onlara dudak büküm:Okula başladığımızda ben dilbilgisi olarak fiil, fail, meful den başka bir şey bilmiyordum. Öğretmen bana değişen sözcükleri birer birer yazıp öğrenmemi söyledi Matematik öğretmenim de. ”Be oğul senin işin çok zor, sen matematik terimlerden, yenileşen sözlerden habersizsin, Küp denince su küpü çizdin. Başarman için tüm yeni terimleri, kon uşulan sözcükleri oturup yazman gerekir, yoksa başarışlı olamazsın!”demişti. Aylarca yeni sözleri matematik terimlerini yazıp öğrendim. Mikap, dılı, zaviye. müselles, müstatil, muvazi, Hamudi, kesiradi, kesiraşari türü sözleri bırakıp geçerli sözleri öğrendim. altı ay sonunda da aynı matematik öğretmenimiz Ahmet Gürsel’den tam numara aldım. Askere ayrılana dek de numaramı düşürmedim. Şimdi de mektuplaşarak verdiği problemleri çözüp gönderiyorum. Bunları özellikle anlattım. Çünkü arkadaşlarım bir bölümü tüm uyarılara karşın çalışmanın yorucu buna karşın zorunlu bir uğraş olduğunu kavramış durumda değiller. Sanırım Sami Akıncı’nın anlattıklarını da anlamadılar. Sanıyorlar ki Sami o bilgileri anasından doğarken getirdi. Biraz kırıcı konuştuğumuy biliyorum. Bunu biraz da kasıtlı yaptım. Herkes susunca kitabımı açıp okudum. Öğle yemeği zili çalınca başımı kaldırdım. Çoktandır yemediğimiz, üstüne üslük söylemesini de unuttuğumuz üçleme yemeğimiz Taskebabı-Pirinç pilavı-Üzüm hoşafı. . Özlemişiz. Atölyede bile bunu konuştuk. İrfan Öğretmen askerlik işini kendisi açtı, üzüntüsünü söyledi. Biz de çok üzüldüğümüzü tekrarladık. Kederimizin artmaması için susmaya karar verdiğimizi söyleyince öğretmen, ”Bunu yapabiliyorsanız, çok iyi ediyorsunuz. Ben çok üzgünüm. Sizi metin görünce seviniyorum. Bu benim için de iyi olacak!” dedi. Küçük kalıpları da tamamladık. Gösterilen yere taşıdık. İrfan Öğretmen, ”Arkadaşlar bugün yarın gelecekti, onlar gelince bir durum değerlendirmesi yapıp işleri planlayacaktık. Ben hala gelecekler umudunu yitirmedim, birkaç günlüğüne de olsa gelirlerse hem görüşürüz hem de onların düşüncelerinden yararlanırız. Bu nedenle bugün elimizdeki iş bitince yeni bir işe kalkışmak istemedim. Yarın geniş çapta bir temizlik, yeni bir atölye düzenlemesi yaparız. !”dedi. bizi serbest bıraktı. Öğretmenle birlikte arkadaşlar da çıktılar. Biraz üzüntülü olmakla birlikte ben kendimi zorlayarak çalışmamı sürdürdüm. Nedense geneli ilgilendiren kederlenmeler üstüne çok konuşulunca kendi kuruntularımdaki kederlenmem gibi derinliğine etkilenmiyorum. Gene öyleyim, üzgünüm ama bu üzüntü benim değil herkesin. Tüm notaları yaydım, tekrar tekrar her birini birkaç kez çaldım. Volga Volga, Karmen Silva, Tuna Dalgaları, Çardaş Früstin, Macar dansı, La Polama, La Komparsite, İzmir marşı, Rıza Tevfik zeybeği, Kafkas dansı, Harmandalı, Gülnihal, Biz Kimleriz, Kıt Atınla, Yusuf Paşa Saz Semaisi, Amcamın verdiği bando notası Marş Militeri hiç çalışmadığım yeni fark ettim. Om- uzlarımın ağrıdığını duyumsayınca bıraktım. kooperatife uğrayıp dersliğe geçtim. Hiç kimseyle ilgilenmeden, konuşmaları duymadan Kavgam’ı okudum. Yemekte, bu kez 2. sınıflardan yüksek sesle konuşanları duyduk. Okul başka bir yere gidiyormuş. Tevfik Uğurlu yakınımdan geçerken sordum, ”Nedir bu konuşmalar?Tevfik gülerek, nasıl olur önce siz duymuşsunuzdur. Kırklareli Yeşil Yurt gazetesi Kepirtepe boşaltılıyor, okulun kader, bu dördüncü göç diye yazdı… Tevfik, ”Abi siz bizi çocuk yerine koyduğunuz için duyurmak istemediniz ama biz duyduk!”diye de anlamlı konuştu. ”Duyduk duymasına ama, inanmadık!”dedimse de önemsiz bir söz oldu. . Biz bir birimize baktık kaldık, ”Demek haber böyle yayılırmış. Dersliğe oldukça boynumuz bükük döndük. Nereye ne zaman?Gazete yazdığına göre bu gerçek, Olayın doğrusunu bir bilen yok mu?Selçuk Korol Öğretmen bunu biliyordu, niçin doğruyu söylemedi?Bunları konuşurken Sami Akıncı değişik yönde bir akıl yürüttü. ”Bu söz öteden beri söyleniyor. Gazete bu söylentiyi haber olarak basmıştır. Gazetenin her yazdığı doğru olmaz!”Sami’nin söylediği benim aklıma da uygun geldi. Yarın, öğretmenler ya da okul yöneticileri doğruyu bize söyleyeceklerdir. Bir şey duymamış gibi kitabı okumayı sürdürdüm. Benim ilgisizliğim arkadaşların çoğunu etkiledi. ”Okulun Müdürü bizim iyiliğimizi düşünen bir insan, bu konuda o bir şey söylemeden telaşa gerek yok!”Böyle dedim, yat ziline dek bir daha başımı kaldırmadım. Yat zili çalınca da konuşmaları duymazdan gelip yattım. Düşündüğüm gibi de yaptım. Konuşmalar sürerken uyudum.
4 Nisan 1941 Cuma. .
Akşam göç konuşmaları arasında uyumuştum. Gene göç konuşmaları arasında uyandım. Kadir lafa tutmaya çalıştı, Okul Müdürümüz konuşmadan ben bu sözlere inanmayacağım!”deyip ayrıldım. Ancak giderek de sinirlenmeye başladım. Gerçekten çocukların diline düşmüş bir olay hakkında yöneticiler niçin sessiz dururlar?”Olacaksa olacak, böyle bir durum yoksa neden tok, denmiyor. Hüsnü Baykoca Öğretmene sormaya karar verdim. Bunu İsmet’e açınca İsmet, ”Dayı sen akıllısın, bunu nasıl yaparsın?Yöneticilere emir gelmemişse ne yapacaklar ki?Trakya boşaltılıyor, Aylardır bu söyleniyor. Milli Eğitim Bakanlığı okulun boşaltılmasın gerek görmüyorsa Müdür Bey ne yapsın?Bizim tedirginliğimize üzülüyordur ama elinden bir şey gelmiyorsa susmayı yeğliyordur!”Şimdi sen gidip karşısına dikilirsen onu bir de sen üzmüş olacaksın, bunu düşün. Üstelik ortada söylenecek bir durum yoksa hiçbir şey de söyleyemeyecek. Söylenecek bir şey varsa zaten bugün söyler!”İsmet haklıydı, kararımı hemen değiştirdim. Zaten Müdür Bey bugün bizim sınıfa gelecek. Soracaklarsa arkadaşlar sorsunlar. Dersi, beklemeye başladım. Kahvaltıya sözde neşeli gittik. Mehmet Yücel’e bu kez ben takıldım, ”Senin Kınalı yapıncak orada !’”dedim. Mehmet Yücel kulaklarına dek kızardı. ”O senin senin!”dedi. Güldüm, ”Ayıp ediyorsun, benim arkadaş hakkında gözüm olamaz!”dedim. O da benim de!” dedi. Bu kez ben, ”Gel öyleyse bu şakadan vaz geçelim. Benim hemşerim, rahat olsun!”dedim. Arkadaş, ”Peki dayı, senin dediğin gibi olsun!”dedi. Dersliğe böyle konuşarak döndük. İlk saat göç hengamesi içinde geçti. Koşarak Müdür Beyin odasına gittim. Hüsnü Baykoca Öğretmen doktor Sezai Feray’la oturuyordu. ”Müdür Beyin bize dersi vardı!”dedim. Hüsnü Baykoca Öğretmen biraz tutuk olarak Müdür Bey bugün derse gelemeyecek, kaymakamlıkta 23 Nisan Bayramı Törenleri içim Okul Müdürleri toplantısı var!” dedi. Dersliğe döndüm. Arkadaşlar sevindiler. ”23 Nisan için toplantı yapılıyorsa en azından daha bir ay buradayız!”Neşeli konuşmalar başladı, ödevlerin tamamlanması önerildi. Sorular soruldu yanıtlar verildi. Öğleyi bu iyimserlik içinde bulduk. Öğle yemeğinde, öğretmen masasının yana bir masa eklendiğini gördük. Masada yabancı yüzler vardı. Meraklılar sorup öğrendiler. Çocuk babaları gelmiş. Göç haberi yaygınlaşınca babalar soluğu okulda almaya başlamışlar. Ancak okul yönetimi, onlara da bize söylenen sözler sözlenerek köylerine yollamayı planlamışlar, Gelenler öğle yemeğini yiyip gidecekler. Bu da bizim için iyi bir haber. Göç olsa uzaklardan gelen çocuk babaları aldatılır mı?. İyimser olarak atölyeye gittik. Atölyemizi tertemiz yaptık. İrfan Öğretmen bizden daha üzgün, ”Öğretmenlerin ayrılışına yanarken bir de okulun tümden başka yere, üstelik adı belirlenmeyen bir yere göçeceği söylentisi tuz biber ekti !”dedi. ”Gene de toptan gideceğimiz doru değildir, bu bir söylenti olabilir!”diye bizi teselli etmeye çalıştı. Kullandığımız araçların hepsini elden geçirdik. Tezgahları, makineleri, bıçakları birer birer sildik. Atöyle içindeki keresteleri düzelttik. Dışardaki inşaat kalıplarını yeni baştan elden geçirip yığdık. Öğretmen çok memnun oldu. Tatarköy için ayrılan sıraları atölye dışına taşıdık. Öğretmen, ”Kamyonun yükü hafifleyince bir gün gider teslim ederiz onları!”dedi. Arkadaşlar daha önce köye gitmek için tartışırken bu kez kimse oralı olmadı. Paydos zili çalınca öğretmen ayrıldı, arkasından arkadaşlar da çıktı. Yalnız kalınca ben her şeyi unutmuş olarak önce sayısız arpej arkasından kromatik gamları defalarca tekrarladım. Tam bırakmak üzereyken Ali Ergin’le Musa Güner geldi. Okulda sanırım en güzel şarkı söyleyenler. Onlara kısa parçalardan çaldım. Gülnihal’i çalınca onlar bunu bildikleri bir şarkıya benzettiler, o şarkıyı söylediler. Anımsadım, ben bunu Lüleburgaz’da kaldığımız yaz belediye parkında çok dinlemişim. Hatırla sevgilim o ıssız geceyi, Çamların altında falan filen diye sürüp gidiyordu. Arkadaşlar birkaç kez tekrarlayınca melodiyi çıkardım. Çok hoşuma gitti, hem kolay hem de çok seslendirilebiliyor. Gülnihal’e bir eş buldum. Birlikte çıktık. Kooperatife uğradım, yarın alış verişe ben de gideceğim. Cavit gitmek istemiyormuş. Daha doğrusu Salih Baydemir’le gene atışmışlar. Cavit’e azıcık Salih’i övdüm. ”Çok çalışkandır, temiz iş yapar, dürüsttür!”dedim. Cavit gülerek”O bir yalancı, dürüst olan köyünün neresi olduğunu açıkça söyler. O köyünü bile söylemiyor. Şaşırdım, Salih köyünü neden saklasın?Benim bildiğim ilk günden beri o Muratlılı olduğunu söyler!” deyince Cavit, Ne Muratlısı Salih Davutlu köyünden, o köylülere bir şeyler dendiği için köyünün adını saklıyor!”Şaşırdım, Davutlu adını duymuştum, anımsadım, bizim köyden oraya gelin gitti, oradan da bizim köye gelin gelmişti. Cavit’e “Davutlu doğumlu olabilir, sonradan Muratlı’ya göçmüşlerdir. Benim, savunucu bir duruma girdiğini gören Cavit daha fazla diretmedi. ”Zaten az kaldı, on onbeş gün daha sabreceğiz!”dedi. Derslikte gene kitaba daldım. Pazar günü bitirmeye karar verdim. Adolf Hitler devlet yönetiminde yer almak için açık açık karşısındakilere savaş açtı. Geliştirdiği birlikler, kendisine yaklaşan arkadaşları onu önder olarak tanımaya başladılar. Konuşmalarında daha çok dış düşmanlardan söz etmesine karşın iç düşmanlara da amansız savaş açtı. Geldiğim yerlerdeki Adolf şimdiki Hitlere iyice benzemeye başladı. Gözlerimi yumup okuduğum yerlerdeki kişiyle gazetelerde remi çıkan kişi birbirlerine benzemeye başladı. Köroğlu gazetesinde gördüğüm bir karikatürde Hitler:Bana karada kaplan, denizde aslan, havada sırtlan, yedi devlete kan kusturan Berlin’deki Alman derler, diye konuşturulmuştu. Şimdi tam o duruma geldi. Yatınca, savaş, göç, çekilen ya da daha çekilecek nice acılar sanki okuduğum kitapta toplanmıştı. Onu düşünerek uyudum.
5 Nisan 1941 Cumartesi…
Orhan uyanık, öyle bakıyor”, Guten Tag!” “Guten Tag… Das Datum. Fünf April-Heute Samstag oder Sonnabend…. Gülüyoruz. Konuşa konuşa dersliğe gittik. Arkadaşlar, ”En doğru haberi Üsteğmenden alacaklarını söylüyor. ”Acaba gelecek mi?dedim. Bana sert sert bakanlar oldu. Hep böyle, birkaç olasılığı düşünmeden tek yanlı beklenti. Beklenen olmayınca da kara kara düşünme. . Kahvaltıda tek Hidayet Gülen Öğretmen. Var. ” Bu göç söylentisi içinde onu dinlemek isterdim!”dedim. ”Git sor !”diyenler oldu. ”Gidip sorarsam, kısaca anlatır, keser oysa benim öğrenmeye çalıştığım onun bu konudaki tüm düşünceleridir. ”Örneğin Selçuk Korol Öğretmene kaç kez soru sorduksa kısa kısa anlatıp geçti. Oysa geçen gün o sorduğumuz sorunun birini kendiliğinden ele alınca tam bir saat konuştu. !”Üsteğmenin doğal olarak geleceğini düşünerek iligyle bekledik. Bugün tekmilci Orhan. Kapı önünde kendisini titreme tutmuş, yardımına koştum. Orhan Üsteğmen duyarsa kızar diye diretti. Bense, ben sıramı savmadım, Sen haftaya çıkarsın, deyip onu oturttum
Üsteğmen içeri girdi. Bir aksaklık olmadı, tersine Üsteğmen teşekkür etti. Üsteğmen her zamanki gibi önce bir sorumuzun olup olmadığını sordu. İsmet parmak kaldırıp, bizim okulun başka yere gönderilmesi haberleri yayılmış, asker olarak sizce bu olur mu?Yoksa halk kendi durumlarına göre varsayımlar mı üretiyor? dedi. . Üsteğmen gülerek “Bu tevatürler biliyorsunuz çoktandır dillerde. Bunu halk kendi mantığı içinde üretip yaydı. Geçmiş savaşlarda çok mağdur olan halk, bir önlem olarak bunu düşünür sonra da kendi düşüncesini söylentiye dönüştürüp gerçekleşmesini ister. Böylece yeni mağduriyetleri önleyeceğini düşler. Biz askerler bu tür tevatürleri makul karşılarız ama onların etkisinde kalmayız. Bu bir söylentidir. Sizin okulun yer değiştirmesi şimdilik söz konusu değildir. Ancak korkarım sizin Milli Eğitim Bakanlığını yönetenler benim anlattığım asker değerlendirmesini yapmazlar, yapamazlar. . Onlar da halk gibi düşünüp, birkaç amacı bir araya toplayarak sizin okulu bir başka yere geçici olarak göçürebilirler. Bu nedenle ben olmaz, demiyorum, gerek yok diyorum. Bana göre siz gitmeyeceksiniz. Eğer giderseniz bir süre sonra da geri geleceksiniz. Bu sözlerimi unutmayın!”Ders arasında Üsteğmen çıkınca arkadaşları yeniden bir sevinç sardı. ”Gitsek bile gene geri döneceğimiz olasılığı çok olumlu bir haber olarak algılandı. Üsteğmen bundan sonraki konuşmasında yeni savaş araçlarını anlattı. Uçakların işlev lerini, Alman uçaklarının Girit adasını nasıl birkaç saatte aldığını, Zıhlı birliklerinin, güneye kaçmaya kalkan Fransız halkını, yollarda nasıl yakaladığını, dağlara çekilen Yunan askerlerini dağlardan nasıl kolaylıkla topladıklarını anlattı. Üsteğmen üzüntülerimizi tam olarak gideremese bile çok azaltmıştı. Arkasından sevinçle bakıp uğurladık. Bayrak törenine de bu iyimserlik içinde çıktık. Bizim sevinçli oluşumuza öteki çocuklar önce kuşkuyla baktılar, sonra sonra onlarda eski neşelerine döndüler, ya da bize öyle geldi. Çok canlı bir Bayrak Töreni yaptık. . Canlılığımızı sezen Hidayet Gülen Öğretmen, bunu bahara yorumladı, ”Kışın kasvetini üstümüzden attık, Baharın neşesini duyumsayıp spor etkinliklerimize başlayalım!”dedi. Hidayet Öğretmen sözünü bitirdi paydos demek üzereyken arkalardan bir ses “Okulumuz taşınacak mı öğretmenim?”diye bağırdı. Hidayet Öğretmen gülümseyerek, ”Kim sordu onu bakayım?diyerek o tarafa bakarken 2. sınıflardan büyük bir grup yüksek sesle “Biz sorduk öğretmenim hepimiz bunu öğrenmek istiyoruz!”dediler. Hidayet Öğretmen güven verici tavırlarıyla, Bu sözleri üzülerek hepimiz duyuyoruz. Benim bu konuda sizden fazla bir bilgim yok. Ancak bu sorunuzu gelir gelmez Okul Müdürümüze ileteceğim, En geç pazartesi günü sizinle konuşacak, sizi rahatlatıcı bilgiler verecektir. Bugüne dek susmasının nedeni, üst makamların ona da açıklayıcı bilgi vermemesi, bir süre beklemesi söylenmesindendir. Sevdiğinizi, sözüne güvendiğinizi bildiğim Okul Müdürümüz, sizi daha fazla bekletmeyecektir. Yarını ya da, en geç pazartesi gününü lütfen bekleyelim!”Öğrenciler, söz birliği etmişçesine Hidayet Öğretmeni alkışladılar. Biz 3. sınıf olarak olaya karşıdan baktık. Ancak onları tüm içtenliğimizle destekledik. Bu soru -yanıt konuşmasından sonra her törende olduğu gibi öğrenciler topluca yemeğe yöneldi. Yemekte öğrenciler sakindi ama öğretmenlerin biraz sinirli konuştukları belli oluyordu . Biz, Harun-Salih, Fevzi, kooperatif alış verişi için kamyonu beklemeye başladık. Kazım Ağabey gelince de Lüleburgaz’a indik. Lüleburgaz ummadığımız bir havada karşımıza çıktı:Kimi görsek ya ne zaman gidiyorsunuz ya da nereye gidiyorsunuz sorularıyla karşılaştık. Helvacımız bile “Bu kadar helvayı yiyecek zamanınız var mı?”diye sordu. Gerçi şaka olsun diye sordu ama, bu şaka bize acı geldi. Arkadaşım fırıncı Hasan’ karşılaştım, ne zaman gideceğimi sordu. Böyle bir durum yok, diyecek oldum, benden saklıyorsun, dedi. Dağlı Hasan Amcaların mağazasına uğradım, ”Babana veda ettin mi? dediler. Gene de fazla kederlenmeden işlerimizi görüp döndük. Okula dönünce, merdivenlerde çocukların birileriyle konuşmaları dikkatimizi çekti. Çocuk babaları gelmiş, durumu öğrenmeye çalışıyorlar. Etkilenmeden aldıklarımızı taşıdıkFevzi, Cavit canla başla her alınanı yerine koyup satışa geçtiler. Cavit Kafkas’a sordum, ”Bunları satacak kadar zamanınız var mı?dedim. Cavit anlamadı, Fikret Madaralı Öğretmen “Toplantıyı 23 Nisan ‘dan sonra yaparız, dedi!”deyince arkadaşlar güldü. Salih, çarşıdaki konuşmaları anlattı. Dersliğe gittim. Sabahki durum biraz değişmiş. Pencereden okul önüne bakıp gelen gidenlerin etkisinde kalıyorlar. Kavgam’a daldım. Yemekte Ali Ergin, Musa Güner, Hasan Gülümser daha birkaç arkadaş beni dersliklerine çağırdılar. Bu kez gitmeye razı oldum, alıp akordiyonu gittim. Önce onlar fazlaya kaçmadan şarkılar söylediler. Önce Ali-Musa ikilisinden öğrendiğim şarkıyı çaldım. Meğer onu herkes biliyormuş kızlar da katıldı, bir kaç kez tekrarladık. Okul şarkıları söylediler. 23 Nisan sözlerini bilmiyorum ama melodisini biliyorum, onlara hemen uydum. Konuşa konuşa on kadar ortak bildiğimiz şarkı çıktı. Bunların çoğu küçük öğrenci şarkısı olasına karşın çocuklar kendilerine göre savunma yaptılar:Biz öğretmen olacağız, bu şarkılar bizim çok işimize yarayacak. Hidayet Gülen Öğretmen onlara bu düşünceyi aşılamış. Yat ziline dek kaldık. Onlar çok sevindi, pek belli etmedim ama asıl sevinen bendim. Şarkılar içinde, Gül vardı. Sakine, Hatice, Refiya, Sıdıka şarkılara katıldılar. Haftaya gene gelmemi istediler. Bu is benim için umut verici bir çağrı oldu. Bizim arkadaşlar duymuş, dersliğe dönünce bana, ”Bize de çal!” diyenler oldu. Ben, ben onlara çalmadım onlar söyledi, bildiklerime ben de katıldım. Asıl söyleyen, eğlenen onlar. Siz de söyleyin, size de katılırım, ben melodileri iyice öğrenmeden çalamıyorum!”dedim. Mustafa Saatçı olayı hemen kendi havasına çevirdi, SS’nin sınıfına ne zaman gideceksin?Oraya beni de götür!”dedi. Mehmet Yücel Mustafa’ya çıkıştı:Dayı seni oraya nasıl götürsün? Sen kendin gitmenin yollarını ara!”dedi. Mustafa’nın yanıtı hazır, ”Ben akordiyonu taşırım!” bu söz tüm arkadaşları güldürdü. Sefer Tunca bir af çağrısında bulundu:”Arkadaşımız SS’yi gerçekten seviyor, ona ulaşmak için akordiyon taşımaya razı olduğuna göre, onu affedelim SS’sinden söz etsin!”İsmet bağırdı sakın ha! önce akordiyonu taşısın, sonra af!”Mustafa razı oldu ama bu kez de, haftaya bekleyemeyeceğini söyledi. Bu bir gönül sorunuymuş, hemen çözümlenmeliymiş. . Arkadaşlar gülerek “İmam işi azıttı!”dediler.
Yat zili çalınca gülüşerek derslikten ayrıldık. Yatarken bu akşamki durumu düşündüm. Kızlarla bir arada olan çocuklar onlara bizim arkadaşların baktığı gibi bakmıyorlar. Gül birisiyle tartıştı. Erkek çocuk haklıydı ama, sustu. Bu kez bir başka arkadaşı araya girdi, o daha cesur çıktı, Gül’ü susturdu. Bir kere daha anladım. Gül, ötekilerden ayrıcalıklı biri değil. Ben onu, A’nın ya da C’nin yerine koymaya çalışıyorum. İki ikiye kalıp konuşsam, şimdiki gibi düşünmeyeceğimi anlar gibi oldum. Onun tek ayrıcalığı, sanırım onun bana, benim beklediğim tavırlar içinde yaklaşımı ile sanki bana dediğini yaptıracakmış gibi kendine güvenerek konuşması!Böyleyken, gene de işi daha ileriye götürmeden sınırlı tutabilmesi düşündürücü. . Sonuç ne olursa olsun onun var oluşuna seviniyorum. O olmasa sanki
6 Nisan 1941 Pazar…
Zilden önce uyandım. Orhan daha önce kalkmış. Orhan bugün için babasını bekliyordu. Okulumuzun bir daha göç edeceğini tüm Trakya duymuş. Çocuk babaları hep gelip bilgi alıyor. Dün bayrak töreninde Hidayet öğretmen, Müdür be sizinle konuşacak dedi. Az beklememiz istendi. Zaten bekliyoruz. göç haberlerinin kaynağını öğrendik, 1. 2. sınıflardaki öğretmen çocukları bu haberleri babalarından alıyormuş. Bunlardan biri “Ankara’ya gideceksiniz!”demiş. Bu haberi öğrenciler Fikret Madaralı Öğretmene söylemişler. Fikret Madaralı Öğretmense “Olabilir ama Ankara içine kesinlikle olmaz. Çünkü bizim okulumuzun bir kuruluş amacı var. Bu, göz ardı edilemez. Eğer haber doğru çıkarsa Ankara dolaylarında bir yere olabilir!”demişmiş. Bunları ben bugün öğrendim. ”Okul Müdürümüz bize pazartesi günü açıklama yapacaktır, iki gün daha sabredelim!”Zaten sabrediyoruz. Hava güzel, bugün Kamber Amcama gideceğim. O bu haberi çoktan aldı ama olsun, yengeme teşekkür edeceğim. Kahvaltıda baktım herkes gitmekten bir bakıma mutluluk duyuyor. Birileri konuşuyor. Anneleri babaları onları görmeye gelince Ankara’yı da görecekmiş. İçimden küfretmek geçti. ”Deli mi bunlar?Anne babaları buraya bile gelip onları göremiyordu. Ankara’ya gidince bu olanak iyice ortadan kalkacak. Bizim gidişimiz, olası bir savaş yüzünden. Oysa evlerimiz savaş alanlarında kalıyor, Bunlar, anne-babalarını nasıl bir ortamda bıraktıklarını unutuyorlar mı?Sanırım Ankara’ya gidince hepsi ağlaşmaya başlayacaktır. Ben, bunları düşünüyorum. Ayrıca akordiyonu götürüp götürmemekte de kararsızım;taşımak zorlaşacak. Bir süre bunları düşündüm. Tuttuğum notlarımı götürmeyeceğim. On defter olmuş, onları taşıyamam. Evdekiler de göç ederse kalırlar. Evler, mal mülk kalıyor, benim ruzname kalırsa ne olacak yani!Daha doğrusu bunu bana İsmet söyletti. Ta başlangıçta yazarken sorup duruyordu, ”Ne bunlar dayı?”Ömer Seyfettin’den öğrendiğimi İsmet’e söyledim:Bunlar ruzname. Ruz:Gün, name:Yazı, mektup. Bana göre her günün yazısı ya da günü yazısı, günün notu, notları. . Fikret Madaralı Öğretmen gençliğinde benzer notları tuttuğu söylemişti. Ayrıca Vahit Dede, daha Edirne-Karaağaç’ta. Her gününü not et, alıp okuyacağım!”demişti. Bugüne dek istemedi ama ben alıştım. Yazmazsam rahatsız oluyorum. Ömer Seyfettin Savaş tutuklusu olarak Yunanistan’da kaldığı sürece böyle not tutmuş. Sonra da bu notlara Ruzname demiş. İsmet bana hak veriyor ama, ”Ben tutamam, sıkılırım!”deyip başını sallıyor. Oysa İsmet, istediği zaman güzel konuşan biri. Üstelik bana göre çok da zeki. Hele ezberlemek onun için oyuncak. Yazıyı da çabuk yazıyor. Gerçi yazısı, sınıfımızda, Harun Özçelik, Abdullah Erçetin, Recep Kocaman, Salih Baydemir ölçüsünde değil ama bir derecelendirme yapılsa okunaklılık bakımından gene de onların hemen arkasından sıraya girebilir. İsmet’le kararlaştırdık;yemekten sonra yola çıkacağız. Bizim konuşmamızı duyan arkadaşlardan bir grup, ”Biz de geliyoruz ama biz sizinle eve girmeyiz. Biz yürür gideriz, siz kalırsınız. Biz köyden sonraki dereye dek yürüyeceğiz!”dediler. Anlaştık. Arif Kalkan, Yakup Tanrıkulu, İbrahim Ertur, Hüseyin Serin, Sefer Tunca, Mehmet Aygün, bir grup oluşturdular. Bir yandan da Okul Müdürümüz yarın neler söyleyecek?Durup durup varsayımlar üretiliyor. Bir haftadır radyo haberlerini düzenli dinliyoruz. . Bulgaristan’ın Yunanistan’a saldırısı beklenirken bu kez Bulgaristan Almanya ile birleştiğini duyurması, Selahattin Üsteğmenin deyimiyle Bulgaristan’ın Almanya içinde kaybolmasıyla korkulan olmadı. Ancak bu kez de Almanya Yugoslavya’yı iç etti, Yunanistan ‘ı tümüyle kuşattı. Hatta Girit üzerinden Mısır’a atlamak üzere olduğu söylentileri çıkarıldı. . Özellikle Yugoslavya’nın Almanya’nın yanında yer alması, ardından da kayıtsız koşulsuz teslim olması, Trakya halkı üzerinde çok olumuz bir havası yarattı. Gücü yetenlerin, birer ikişer Anadolu yakasına geçtiği söylentileri yayılmaya başlandı. Lüleburgaz’a gittiğimizde fotoğrafçı Gültekin ağabey bile kara kara düşünmeye başladığını söylemişti. Kimilerinin dediğin göre, devlet kademelerindeki görevliler bile ağız ucuyla da olsa Anadolu yakasına göçü öneriyorlarmış. Gerekçe, Almanya Yugoslavya’dan sonra Yunanistan üzerinden Kesin kes Mısır’a atlamak isteyecek. İngiltere ne bahasına olursa olsun Mısır’ı bırakmayacak. Bunu önlemek için de Alman güçlerinin arkalarını bombalamaya başlayacak. Örneğin Bulgaristan’daki, Yugoslavya’daki Alman yedek depolarını bombalayacak. Buna karşı Almanlar da boş duracak değil onlar da karşılık verecekler. Bu uçak gel- gitleri Trakya havalarını kullanarak yapılacak. Yurdumuz savaşa girmese bile bu hava çatışmalarını önleyemeyecek. Bu durumda Trakya’da oturmak ölümle burun burana yaşamak anlamına gelecek. Belki düşecek uçaklardan, kaçan yabancı askerlerden halk büyük zararlar görecek. Bunlar hesaba katılarak, dostlar dostlarına hiç değilse bir süre uzaklaşmalarını salık veriyormuş. Dağlı Hasan Amcaların mağazasına gittiğimde bunlar konuşuluyordu. . Bana da benzer sözleri tekrarladılar. Bizim okulun göçünü duyunca sevindiklerini söylediler. Hatta mağaza sahiplerinden büyüğu olan Hasan Amca babama:”Oğlu için sakın üzülmesin o, devletin güveni altında!” diye haber göndermiş, ”Lüleburgaz’da kalmaları, akıl işi değil, sağlıcakla gitsinler, biz kalırsak, onlar güle oynaya gelip bizi bulacaklardır, bundan kuşkun olmasın!”demiş. Bana da babam için, ”O görmüş geçirmiş, bu tür sıkıntılara dayanıklı, senin gözün arkada kalmasın . Bizler hep birlikte bir birinizi teselli ederek, başımıza geleceklere göğüs germeye çalışacağız. İçin rahat olarak git, öğrenimini sürdür. Başın sıkışırsa yaz, sorunlarını çözmeye el birliğiyle çalışacağız!”dedi. Tatlı dilli Hasan Amca bana çok büyük güven verdi. Gittiğim yerden ona özellikle mektup yazıp teşekkür edeceğim üstüne kendi kendime söz verdim. Bunları dinledikten sonra, babamın Balkan Savaşı öncesi için anlattıklarına benzer bir durum doğduğunu, insanların ailece toparlanıp karşıya göçmeye kalkıştığını, ancak Balkan savaşında son günlerde yola çıkanların büyük zararlar gördüğünü, benzer duruma düşmemek için de kuşkulu bir durum yaratıldığını öğrenmiş olduk. Kırklareli-Yeşil Yurt gazetesi Trakya bir daha boşalıyor, bu kaçıncı göç?başlıklı yazı yazdı. Yeşil Yurt gazetesini tahtaya astım. Arkadaşlar bakıyor. Herkes üzgün. Ancak ben, aylar önce benzer bir haber üzerine, ”Kim uyduruyor bu yalanları!”diye ortalıkta haber sorgulayanları anımsayıp bir tür hesap sorma duygusuna kapıldım. . Kimileri çok rahatmış, kendileri böyle diyorlar. Bunlar, bu tür haberleri duyarlarsa rahatsız oluyorlarmış. Oysa ben öğrenmek istiyorum, yapılan büyük savaş nasıl gelişiyor?Almanya canavar gibi, bir gecede iki devleti yok etti. Son aldığı Yugoslavya ile tam on iki devleti ortadan kaldırdı, topraklarını ülkesine kattı. Bunların dışında şimdi de Afrika kıtasına çıktı. Bunları nasıl duymazdan gelirim?Neyse bu kez benim gazeteye kimse takılmadı. Tek tek baktım, şimdi herkes benim gibi düşünüyor olmalı:Ne olacak bunun sonu?”Ha şunu bileydik!Başını biraz düşünseydik, sonunda bu denli şaşırmazdık!Ben gene de kendimi oyalamaya çalışıyorum. Gittiğim yerlerde de yazmaya çalışacağım. Yazdıklarımı okudukça da seviniyorum. Hele unutulan kimi olayları oradan bakıp anımsayınca sevincim kat kat artıyor. Dün Ömer Uzgil Öğretmenin okulu söz konusu olmuş;Konya mı?Sivas mı? konuşanlar benden sordular:”Isparta-Gönen!”dedim. Fettah Biricik, ”Bunu ben hiç duymadım!”dedi. Ben de, ”Sen duymadın ama Ömer Uzgil Öğretmen orada iki yıldır müdürlük yapıyor. Üstelik sen bunu duydun;çünkü bu okula anlatan bir yazıyı derslikte okuduk, sen de dinlemiştin. Bir köyde kurulmuş, kızlar köy evinde kalıyormuş, yakınında su geçiyormuş, sudan elektrik üretilmek üzereymiş, genç müdür çak çalışkanmış…Arkadaş “Haa aa aa ha!şimdi anımsadım!”dedi. İşte bu benim için çok sevindirici bir olay olmdu. Notlarım olmasaydı, ya da not tutma, bilgi edinme tutkum olmasaydı bu yanıtı veremeyecektim. Belki ben de “Haa aaa aa ha!”diyenlerden biri olacaktım….
Banyo sıralarımızda değişiklik yaparak biz öne geçtik. Belki de son kez çamaşırlarımı yengeme götüreceğim. Öğle yemeğimiz neşeli geçti. Yemeklerin iyi olmasından değil söylentilerin etkisiyle fazla bir şeyler beklememeğe başladığımızdan olacak, yemeklerden yakınmalar azaldı. Arada mırıltı eden olursa yanıt hazır:”Bunu bulduğuna şükret!”Bunu sözü bağıra çağıra Salih Zeki Büyükaksoy öğretmen bizim derslikte okulun genel durumu üstüne konuşurken arkadaşların yemeklerden sızlanmaya kalktıklarında söyledi. ”Ağalar, siz memleketin hali, ahvali konusunda gerçeklerden bihabersiniz galiba!İnsanlarımızın 20-40 yaş arası erkekleri silah altında. Aynı yaştaki kadınlarımız, evceğizlerini yalnız başlarına ayakta tutmaya çalışıyor. Tarım ürünlerinin satışı durdurulmuş. Satış yapamayan insanlar parasız kalmış. Parası olan da gönlünce alıp yeme olanağı bulamıyor. Bir milyon askerimiz, Trakya’nın en çetin kışlarından birini çadırda geçirdi. Bunları bilmez, duymazdan gelip daha fazlasını isteyenlere söylenecek söz budur:BUNU BULDUĞUNUZA ŞÜKREDİN!” Yemekten bir süre sonra Yeni Bedir’e gitmek üzere yola çıktık. İlk dereye ininceye dek yavaş yavaş yürüdük. İki dere arasında zıtlaşmalar başladı. Koşmak isteyenler var. Hüseyin Serin iddialı, koşuda kendisine kimseyi denk görmüyor. Büyük söylemiyor ama Sefer Tunca, ”Gürüşürüz!”dedi. İbrahim Ertur, Mehmet Aygün, Arif Kalkan onları kızıştırmak için hazırlandılar. Derken İsmet daha büyük sözler söyleyerek ceketini bana verip diziye girdi. Yakup Tanrıkulu hakem oldu. Onları sıraladı, birden “Marş marş!”dedi. Sefer Tunca ile İsmet tam sırasında çıkış yapıp uzaklaştılar. Öbürleri geç davrandıkları için geri kaldılar. Ancak Hüseyin Serin bir süre sonra İsmet’lere yetişti. İsmet’le Sefer, yeteri kadar koştuklarını söyleyerek durdular. Böylece üç kişi birinci oldu. öteki üç kişi de ikinci sayıldı. Bizim duraksadığım bir sırada karşıdan şarkılı bir grup çıktı. Küçük çocuklar şarkı söylüyorlar. Köy okulu çocukları kıra çıkmışlar. Az ileride bir kamyona doluşup bizim okula gittiler. Kepirtepe Köy Enstitüsünü tanıyacaklarmış. Öğretmenleri geçen yıl bizim okul inşaatında çalışan bir eğitmen ağabeyimiz. Biz onu tanıyamadık ama o bizi, özellikle, beni Sefer’i, Hüseyin’i tanıdı, adımızı söyledi. Yeni Bedir’e varınca Kamber Amcamın evi önünden geçmek zorundayız. Görünce çağıracak arkadaşların bazıları bunu biliyor. Bu nedenle biz de gruptan ayrılmadan köyü geçip yokuş aşağı bir süre yürüdükten sonra onlardan ayrılarak geri dönüp eve girdik. Kamber Amcam az önce Çorlu’dan gelmişmiş. Elini yüzünü yıkamış, yemeğe oturuyormuş. ”Kısmetiniz varmış!”diyerek bizi de çağırdı. Binbir nazdan sonra biz de oturup hem konuştuk hem de yağda yumurta, pazlama, erik hoşafı yedik. Kamber Amca bize sormadan bildiği kadarıyla okulun (öğrenciler açısından) boşalacağını, ancak eşyalarını aynen kalacağını, böylece okulun buradan kalkmamış sayılacağını, durum düzelince gene gelineceğini anlattı. Buna karşın geriye dönüşün kısa bir zamanda olabileceği gibi bizim oralarda iken okulu bitirmiş olabileceğimizi de sözlerine ekledi. Trakya halkının göç etmeyeceğini, daha doğrusu göç edemeyeceğini, son savaşın motorlu araç savaşı olduğunu, halk öküz arabasıyla bir yerden bir yere gidene dek askerin çoktan gelmiş olacağını, üstelik, eğer Alman’larla savaşacaksak, onların bizim halkımıza hiç değilse bir süre zarar vermeyeceklerini sandığını söyledi. Kamber Amcama göre, Almanlar gaddardır ama aptal değildir, halkı yerinden edip fakirleştirmeyi düşünmez. Bundan o kendisi zarar görür. Bunu yerine halkı işinde bırakıp üretimin artmasına önayak olur. Amcama göre Almanya, aldığı ülkelerde böyle yapmış. Almanya, İngiltere’yi yalnız bırakmak için öteki devletleri kendi yönetimi altına alıyormuş. Onun amacı İngiltere’nin gücünü kırmak onun elindeki sömürgeleri ayaklandırmakmış. İsmet’te benim gibi hiç soru sormadan dinledik. Buna benzer sözleri bizim elektrikçi, öğretmenimiz, aynı zamanda Alman Ahmet ağabeyimiz de zaman zaman böyle anlatırdı ama biz onu Almanya taraftarı olduğu için öyle söylüyor deyip sözlerini pek umursamazdık. Şimdi Kamber Amca da benzer sözleri söyleyince inanılır bir taraf bulmaya başladık. Kamber Amca bir başka haber verdi. Yola çıkmadan önce bizlere izin verilecekmiş. ”Bunu müdürünüz söyledi!”dedi. Buna ayrıca sevindik. İzin alıp ayrıldık. Biz geç kalmışız. Arkadaşların neredeyse okula vardıklarını gördük. Okula girerken konuk çocuklar çıkıyordu, onlara baktık. İsmet gülerek, ”Eyvah dayı biz de böyle küçüklerle mi uğraşacağız?Bunca çocuğa laf anlatılır mı?Ben bunları dövmeden duramam!”dedi. Daha dikkatle baktık. Bu kez ben, ”İnsan bunlara el kaldıramaz, o zaman düşüncelerin değişecektir. Zaten bunlar dövülecek ölçüde suç işlemezler, işleyemezler. Ayrıca bunlar daha birinci sınıf;geçen seneki eğitmen. Bizim çalışacağımız okullarda 1, 2, 3, 4, 5. sınıflar olacak. Çocukların kamyonu geldi, cıvıl cıvıl binip “Menekşe Buldum Derede şarkısını söyleye söyleye gittiler. Okulun neredeyse tüm öğrencileri okul önünde. Çocuklar herkesin ilgisini çekmiş. Saat 17-15 haberleri başladı. Almanya’nın Türkçe haberlerinde Yugoslavya halkının kardeş Alman askerlerine çiçek attığından söz etti. Arkasından bizim haberlerde, ”Yugoslavya’da yer yer Alman ordusuna direnişler başladı!”denmesi ilgimi çekti. Alman haberleri Türk Marşı ile başlayım onunla bitiyor. Beni haberlerden çok bu marş ilgilendiriyor. Çok hızlı çalınıyor. Ayrıca bir çalgıyla değil çok çalgıyla çalınıyor. Akordiyonu alıp geldim. Hidayet Öğretmen geldi. Düdüğünü çıkardı, bizim sınıf sıralarına dikkatle baktı. ”Bir arkadaş eksik!”dedi. Hüseyin Serin’in olmadığı msaptandı. . Hidayet Öğretmen bana sordu, ”Hasta falan mı?Az önce birlikte olduğumuzu söyledim. ”Hidayet Öğretmen Hasan Gülümser’ işaret etti. Hasan her zamanki gibi hazır, koştu, ipi çözdü. Törenden sonra Hüseyin Serin gitti Hidayet Öğretmenden özür diledi birden rahatsızlanmış.
. Yemekte yeni yeni haberler, Ankara ilçeleri sıralanıp sayılıyor. Kimileri, ”En iyisi Polatlı olmalı!. Polatlı’ya gitmek kolay, tren var!”Kimi arkadaşlarsa salt sinir yapmak için Haymana, Beypazarı ilçelerini gösteriyor. Koçhisar göl kenarı, balık tutmak isteyenler kesinlikle oraya gitmek istiyor. Yer seçimi sorun oldu, nerdeyse kavga olacaktı. Sonunda yeni bir karar alındı:”Bu tür oyunlar çoğumuzun canını sıkıyor, !”denildi. ”Neresi olursa olsun!”Gidilecek yerin doğrusunu öğrenene dek bundan böyle yer konuşmayacağız. Halil yavaşça kulağıma “Bu karara kaç gün demeyeceğim, kaç saat uyulacak acaba?”Kaç saat olursa gene de bizim kazancımız olacak, kafalarımız dinlenecek!”İtişip kakışmaktan yorulmuş olacağız. Sürekli atışanlar bir süre sustu. Sessizlikten yararlanan Ali Güleren önümüzdeki sırada oturan Hüsnü Yalçın’la Emrullah Öztürk’ü göstererek, ”Bu zavallıların hiç sesi çıkmıyor, bari onlar da bir yer seçsinler!”dedi. Bu söz birden havayı gene bozdu. Önce Hüsnü Yalçın hemen arkasından Emrullah Öztürk, el kol hareketleri yaparak Ali Güleren’e çıkıştılar. İkisi birden konuştuğu için ne dediklerini tam anlayamadım. ”Neden zavallıymışız?” diye sorunca durum aydınlandı. Onları öteki arkadaşların konuşmaları izledi. Halil Basutçu “Ali Aga, sen böyle konuşmazdın, bugün neden böyle yaptın?” diye sordu. Ali Güleren Halil’e, ”Halil aga sen de böyle konuşmazdın, bugün neden böyle konuştun?”diye sorunca Halil Basutçu başta olmak üzere herkes güldü. Hüsnü Yalçın’la Emrullah da gülünce durum sakinleşir gibi oldu. Ancak Mehmet Yücel gülerken Ali Aga’dan “Ne beklenir?”dedi Bunun üzerine Ali Güleren yüksek sesle”Asıl senden be-o-ke beklenir, be-oke”dedi. Herkes şaştı. Deminki, ya da her gün söylenenlere göre Mehmet Yücel’in söylediği fazla önemsenecek bir şey değildi. Böyleyken Ali Aga şimdiye dek dersliğimizde söylenmemiş bir söz söylemiş oldu. Mustafa Saatçı, Mehmet Yücel’i uyardı, ” Dikkat et iskelet, Kaz Ali sana fena takılmış, hem de seni gözüne kestirmiş, ayağını denk al!”dedi. Mehmet Yücel’in şakacı grubu takımında İsmet Yanar’la Mustafa Saatçı başta gelirler. Bu nedenle bu üçlü söz yarışmalarında bir birlerini korurlar. Mustafa’dan sonra İsmet, Mehmet Yücel’e “Unutma ki kazlar insanları ısırırlar. Hem de öyle köpekler gibi bağıra çağıra gelmezler. Aptal aptal insanların çevresinde dolaşırken “Gag!”deyip bacağına bir çizik atarlar. İsmet’in benzetmesine de hep birlikte güldük. İsmet bu kez olayı ileriye götürmeye kalkıştı, Ali Güleren’e “Öyle mi?”diye sordu. Ali Güleren gülerek, ”Sen öyle diyorsan öyledir!”deyip sustu. Anlaşıldı ki, Mustafa Saatçı’nın dediği gibi Ali Aga Mehmet Yücel’e takmış, o sataşırsa tepki gösteriyor. Oysa Mustafa Saatç’nın ya da İsmet Yanar’ın apaçık sataşmalarını gülücükle karşıladı. Akşam yemeğinde, Ankara’da bol olan hangi yiyecekler vardır?Sorusu ortaya atıldı. Hilmi Altınsoy, Çıkrıklar Durunca kitabından anımsadığı öne sürerek” Tiftik Keçisi!”dedi. Bu arada kedi, bal diyenler oldu. Arka masadan bizi iyi dinlemeyen biri, ”Ankara Kalesi!” deyince, yeni bir eğlence başladı:Ankara’nın en ünlü yiyeceği Ankara Kalesi!Sami Akıncı dışında kimse ders çalışmıyor. Ahmet Gürsel Öğretmenin gözünden düşmemek için ben de yalnız matematik çalışıyorum. Ancak bundan sonra onu da tavsatacağım galiba. Gittiğim yerden göndereceğim mektuplar kaç günde gidip gelecek acaba?Kitap okuyan arkadaşlara bakıyorum, herkesin severek okuduğunu söylediği kitaplar:Esat Mahmut Karakurt’tan Allahaısmarladık’ı Dağları Bekleyen Kız’ı, Burhan Cahit Morkaya’dan Gazi’nin Dört Suvarisi. . Hasan, Çölde Bir İstanbul Kızı ile Vahşi Bir Kız Sevdim’i önerdi. Birer günde okunacak kitaplar. Gazi’nin Dört Süvarisi’ni okudum. Orada adı geçen kişiler gerçek kişilermiş;onları daha yakından tanımak istiyorum. Yaşıyorlarsa şimdi neredeler?Halil dürterek sordu, ”Sence Müdür Bey yarın bize ne söyleyecek?”Ne söyleyeceğini ben bilir gibiyim, ”Çocuklar bildiğiniz gibi çoktandır söyleniyor, ay sonunda söylenen yere hep birlikte gideceğiz. Tıpkı, Edirne’den Alpullu’ya, Alpullu’dan Lüleleburgaz’a, Lüleburgaz’dan Kepirtepe’ye olduğu gibi oraya da yerleşeceğiz!”diyecek. Halil gülerek “Orası dediğin yer neresi olacak?Gülerek yanıtladım, ”Ben bildiklerimi söyledim, oracığını da sen söyleyiver!”Biz konuşurken, genellikle Hüsnü Yalçın döner söze karışır. Gene öyle oldu. Hüsnü Yalçın için neresi olursa olsun, fark etmez sanıyordum. Yanılmışım, Hüsnü benden daha kaygılı. ”Burada da kimsemiz yok ama, gene de memleket havasına yakın bir çevre içinde bulunuyorduk. Çok insan bizi rahat anlıyordu. Gideceğimiz yerlerde bu ortamı bulamayacağız. Teselli için orada da benzer ortamı bulacaksın!”demeye kalkışınca Hüsnü bir örnek verdi. Sivas’ta bir arkadaşı varmış, çevresinden yakınıyormuş, ”İnsanların içinde yapayalnızım!”diye mektup yazıyormuş. Bir şey diyemedim, sustum. ”Umarım bizim gideceğimiz yer daha farklı olur!”Bu konuşma bir bakıma şanssızlık oldu;yatınca da uzun süre bunu düşündüm. ”İnsanlar içinde yalnız kalmak!”Ben galiba şimdi de böyle bir durumdayım. Çalışma konusunda olduğu gibi yeme, içme konusunda bile arkadaşların çoğu ile uyumlu değilim. Benim çok önem verdiği değerlere onlar sırt çeviriyorlar. Onların önemsedikleri ise benim için değersiz. Okuduğumuz kitaplar da öyle. Örneğin Dağları Bekleyen Kız…Nesi güzel bunu anlayamıyorum?Savaş kahramanlığı anlatılmak isteniyorsa Kurtuluş Savaşı’na katılmış Halide Edip Adıvar gibi, çocukluğumda bize konuk olarak gelip bir hafta kadar kalan madalyalı Kara Fatma gibi gerçek kahramanlar var. Dağ başında eline tüfek aldığı söylenen bir kişi için niçin kitap yazılıyor?Bunu ben soruyorum ama arkadaşlar böyle düşünmeyip, kızın kahramanlığını tartışmasız benimsiyorlar. Aylardır, kış yaz atölyeye çekilip akordiyon çalışıyorum. Akordiyonu alıp İstiklal Marşı’nı söyletiyorum. Ben bunu zevkle yapıyorum, bunu büyük bir başarı sayıyorum. Arkadaşların çoğu aralarında konuşurken, ”Eee, ne var bunda?”diyebiliyor. Derken Müdür Bey’in dersliğe girişini düşledim. Kesinlikle bir eli cebinde olacaktır. Belki de bir elini cebinden çıkarırken öteki elini sokacaktır. Müdür Bey’in bu görünüşünü arkadaşımız İdris Destan çok güzel anlatır. İdris’e göre Müdür Bey’in cebi para doluymuş. Sık sık bu paraları yoklarmış, arada da paraları sayarmış. Bu numarayı sık sık kalkıp öğretmen masasının önünde tekrarlar. İdris Anlatınca bu kez Mehmet Aygün kalkar İdris’in dediklerini yaparak hepimizi güldürürler. Müdür Bey’i gözümün önün getirmeye çalışırken nedense hep geldi geldi İdris Destan’la Mehmet Aygün ikilisi dikildi. Ne rastlantı bu iki arkadaşımız, bizim okulun Koçhisar’a gitmesini isteyenlerden. Koçhisar gölünde balık tutacaklarmış. Belkide onların dediği olacaktır. Koçhisar gölü, üyük bir göl. İstanbul’a giderken denizi gördüm. Ayrıca İstanbul içinde köprü üstüne çıkarak denize baktım. Büyük göllerin de böyle bir şey olabileceğini düşündüm. Belki de göl suları, Edirne’de Meriç ya da Tunca suları gibi bulanıktır. Bulanık sularda balık olur mu? Balık deyince, geçmişteki bir günü yaşar gibi anımsadım:. Eylül ayı içindeydi. Ben büyük bağı bekliyordum. Sıcak bir gündü. Halam oğlu Hilmi ile babam geldiler. Ellerinde babamın döner saplı su kabı ile bir büyük süzgeç vardı. En az iki saatlik ötedeki Lefeci köyü deresine balık tutmaya gidecekmişiz. Orası büyük bir dere. Belki dere olarak Trakya’nın Meriç, Tunca, Arda, Ergene nehirlerinden sonra en büyük akar suyu. Büyük büyük birikintili yerleri var. (Göller)Babam bu yerleri çok iyi biliyor. Gittik. Hava sıcak ama su, dere kenarları çok serin. Selvileşmiş söğüt ağaçları güneşi kapatıyor. Saatlerce uğraşıp götürdüğümüz kabı dolduracak kadar balık tutmuştuk. O günkü sevincimizi düşlerken uyumuşum.
7 Nisan 1941 Pazartesi
Geçmişte kalan bir olayı bir daha yaşayarak uyumuşum. Uykudan önce düşünülenler de rüyalara giriyor sanıyorum. Gördüğüm rüya neredeyse yaşadığım gerçeğin tekrarı gibi. Ancak sonuçlar başka başka. Örneğin gittiğimiz yer, Lefeci deresi değil bilinmedik bir su;göl mü, dere mi o da belli değil. . Gerçekteki çok balık yerine bu kez balık hiç tutulamadı. . Üzüntüm de balık tutamamak değil, babamın dediğinin çıkmaması. Sözde gene babam bizi götürmüş. Babamın yüzüne bakamıyorum, teselli etmek istiyorum ama, ağzımdan bir söz çıkaramıyorum. Halam oğlu Hilmi ise olaya gülüyor. Hilmi’ye vurmak istiyorum, vuramıyorum. Bu kez küsüp arkamı dönüyorum. Az sonra bakıyorum, babamla Hilmi gitmişler. Bu kez arkalarından bağırmaya çalışıyorum. Galiba buna çırpınırken uyandım. Orhan yeni uyanmış. İlk sözü:”Bakalım ne müjde alacağız?”demek oldu. . Buna müjde denir mi denmez mi?Kendi arkadaşlarımıza soruyoruz, Müdür Bey’in söyleyecekleri bizim için müjde sayılabilir mi?Yanıt olarak derli toplu bir ortak söz çıkmadı. Tek doğru sözü Sami Akıncı söyledi. ”Müdür Bey, gideceğimiz yeri söylemeden bir değerlendirme yapamayız. Söyleyeceği yer çoğunlukla hoşumuza gider ya da çıkarımıza olursa o zaman bu haberi müjde olarak sayabiliriz. Bir birimize baktık. Halil Basutçu açık açık hepimize çıkıştı:”Siz yaygara yaparken Sami Akıncı matematik problemleri çözüyor. Şaşacak bir şey yok, sırası gelince de matematik problemleri yerine sorulan soruları doğru yanıtlıyor!”dedi. İdris Destan yanıt verdi” Hadi Sami matematik probleri çözdüğü için doğu yanıt veriyor, sen x’ı görünce kaçacak delik arıyorsun, sen neyine güvenerek şimdi böyle konuşuyorsun?” Halil yanıt vermedi. Konu kapandı. Topluca kahvaltıya gidip döndük. Arkadaşlar beni uyardılar, ”Sınıf çavuşu, görevini yap!”Müdür Bey unutabilir!”Güldüm:”Konuşacağını söyleyen kendisi unutur mu?Gidip anımsatmak doğru olmaz, biraz da ayıp olur!”!”Biz konuşurken Müdür Bey geldi. ”Günaydın!”dedikten sonra gülerek “Beribakın!”(Bu sözü çok söyler, dikkat edin anlamında)diyerek söze başladı. ”Sizinle böyle bir konuşma yapacağım aklımın kenarından bile geçmezdi. Hep, okulu bitirdiğiniz gün size, Edirne-Karaağaç’ta başlayan öykümüzü anımsatıp, işte kurduğunuz evinizden uçuyorsunuz, güle güle gidiniz, başarılar, deyip keseceğimi düşlüyordum. Yanılmışım, demiyorum, düşüncelerimde aceleci davranmışım. İşte beklenmedik bir olay daha. Belki bu bile sonuncu olmayacak. O nedenle kurgular üstüne konuşarak sözü uzatmayacağım. Okulumuzun savaş alanlarına yakınlığı nedeniyle daha korunaklı bir yere taşınması karar altına alınmıştır. Bu yer Ankara’dır. Ankara’nın içi değil ama hemen yakınında bir yerdir. Savaş belasını savuşturuncaya dek gidip orada kalacağız. Gene biz bize olacağız. Çalışacağız, kendi yağımızla kendimiz kavrulacağız. Devletimiz, sizin bakıp yetiştirilmenizi üslenmiştir. Bundan hiç kuşkunuz olmasın. Bir hafta izinli sayılacaksınız. Evlerinize gidince bu sözlerimi anne-babanıza iyi anlatın:Devletimize güvensinler. Biraz daha uzak düşmekten öte hiçbir değişiklik olmayacaktır. İzin gününü tam saptamadık. Belki birkaç gün içinde belli bir tarih öğreneceksiniz. Uzağa arkadaşlara da iletebilirsiniz!”dedi. Bir süre sustu, Bizim sıraya baktı. Bana bir şey söyleyeceğini anladım, hazırlandım. “66, Bu senin için iyi olmadı, biliyorum ama ne yapalım kısmet!”dedikten sonra gülerek arkadaşlara döndü, ”Arkadaşınız büyük bir çırpınışla bizi önce Alpullu’ya köyüne yakın bir yere sürükledi. Bunu beğenmedi, kendi ilçesine taşıdı. Bu da yetmedi, buraya Uzun Kamber ağanın çiftliğene kondurdu. Burada baba evinde gibi rahattı. Şimdi o da bizim gibi gurbete çıkacak. Bu nedenle onun hesabına üzülüyorum. Ama olsun, o da bizim gibi azıcık gurbet yaşasın!”gene güldü. Bana, ”Böyle değil mi?diye sordu. ”Buruk bir yüzle “Öyle!”dedim. Gülmeye çalıştım ama gülemedim. . Bu kez Halil Basutçu’ya, onun için, hiçbir gitmek çok önemli değil, öğrenciliğiniz sürüyor, tatillerde gene evlerinize gelip gideceksiniz. Kitaplarınızı beraberinizde götürmelisiniz. Gider gitmez yarım kalan derslerinize orada devam edeceksiniz. Öğretmenleriniz de sizinle birlikte gidecek. Bu konuyu çoktandır duyup kendinizi hazırladığınızı biliyorum. Gene de kafanıza takılan bir durum varsa şimdi olacağı gibi her gün her saat bana olabileceği gibi fark olmayacak!”dedi. Neşeli bir iki sözden sonra ayrıldı. Bir süre bakıştık. Ankara’ya gitmekten çok bir hafta izin bizi duraksattı. hem sevindik hem de şaşırdık:Evlere gidip bir bakıma evdekileri yeni bir duruma biz alıştırmak zorunda kalıyoruz. Bir de hangi gün izinli çıkacağız?3 ya da 5 gün burada böyle durmak oldukça sıkıcı olacak!Fikret Madaralı Öğretmenin dersi var. ”O gelince de biraz bilgi alırız!” diye düşündük ama öğretmen gelmedi. 2. sınıflardan gelen oldu, Müdür Bey onlarla konuşma yapmamış. Deneylerimizden yararlanarak nedenini çözdük:Edirne_Karaağaç’tan ayrılırken de öyle olmuştu, küçük sınıflar daha sonra gelmişlerdi. Anlaşıldı, bizim sınıf gene öncü olacak, bir süre sonra da onlar gelecekler. Aynı konuları çevirip çevirip konuşarak öğleyi yaptık. Yemeklerimiz de çok düzeldi, çoktandır görmediğimiz revani tatlısı yedik. Öğle haberlerinde dikkatle radyo dinledik ama çok değişik bir şey söylenmedi. Okul önünden geçerken zaman zaman yolcular gazete atarlar. Az önce atılan gazeteler çok önemli bir haberi yazdılar. Edirne, Uzunköpru demiryolu köprüleri yıkılmış. Kimin yıktığı belirtilmiyor, ya da kuşkulu sözlerle geçiştiriliyor. Ayrıca gidebileceklerin İstanbul’dan ayrılması öneriliyor. Gazeteler elden ele dolaştı. Bizim sınıf bugün öğleden sonra tarım bahçesinde çalışacak. Salih Ziya Büyükaksoy öğretmen, ”Gazetelerin her yazdığı doğru çıkmaz. Köprülerin yıkılması, devletin bilgisi altında da olabilir. Savaşlarda böyle şeyler hep olur. Düşmanın sallanıp sınırlardan girmesini önlemek için yapılmış da olabilir. Durun bakalım hemen telaşa kapılmayalım. Bunun bir de yarını var. Belki yarın daha doğru haberler gelecektir!”Öğretmen inandırıcı konuşmalarıyla bizi her zaman olumlu etkilemektedir. Bu kez de dinleyince oldukça rahatladık. İsmet öğretmene sordu: ”Bu çapaladıklarımızdan biz yiyebilecek miyiz?”Öğretmen gülerek, ”Bak İsmet, ben müneccim değilim. Köprüler için söylediklerim, kendi mantığım ölçüleri içinde benim varsayımlarımdır. Varsayımlar sınırlıdır. Yakın zaman ya da ölçülü olaylar için gerçeğe yaklaşmak olasıdır. Ancak uzun zaman içinde geçecek olaylar için fikir yürütmek yanılgılara yakın olur. Ben bu tür varsayımlardan yana değilim. Bu nedenle senin bu sorunu yanıtlamayacağım. Biz bunları birey olarak kendimiz için ekmedik, okul için okulda sürekli olacaklar için ektik. Okuldan ayrılanlar olabilir. Onların burada yetişen sebzelerden yiyemeyecek olması bizi çalışmamızdan alıkoyamaz. Gidenler olacağı gibi gelenler de olacak. Bir söz vardır, çok eskilerden beri söylenir, güzel bir sözdür:”Bekleyen derviş, muradına ermiş!”Beklemeyip giden de muradına erememiş. Birilerimiz gidecekse elbette bunlardan yiyemeyecek. Bu sen de olabilirsin ben de olabilirim. Bilmem anlatabildim mi?” dedi. İsmet gülerek, Öğretmenim, ben aslında ne zaman gideceğimizi öğrenmek için bu soruyu sordum. Sizin, “3 ya da 5 gün sonra gideceğinize göre yiyemeyeceksiniz!”diyeceğinizi bekliyordum, özür dilerim!”dedi. Bu kez öğretmen de gülerek, doğrusunu isterseniz ben sizin hangi gün gideceğinizi bilmiyorum. İşin ilginci bunu kesin olarak bilen olduğunu da sanmıyorum. Ardı ardına emirler geliyor ama her emir, ayrılış günü için gönderilecek emri bekleydin dediğine göre galiba bir süre böyle gidecek. Bana gelince ben şimdilik buradayım. Benim için gelen emir kesin. Kısmetse ben bu sebzelerden yiyeceğim!”Öğretmen konuşurken bu kez Naci Birkök öğretmen de geldi. Salih Ziya Öğretmen gülerek “Aaa, işte bak bir Kepirli de Naci Bey, onun da durumu kesin. !”Naci Birkök Öğretmen, ”Bu ayrılığımız uzun sürmeyecek sanırım, ya siz bir dolaşıp geleceksiniz ya da biz tası tarağı toplayıp temelli size katılacağız. Hayırlısı neyse o olsun!”Salih Öğretmen “Aminnnn!”dedikten sonra, ”Hepimiz devletimizin koruması altındayız, devletimizin yetkilileri ne derse onlara uymak bizim boynumuzun borcudur. devletimize güvenelim. Bu konular üzerinde fazla da vesveseli olmayalım!”Öğretmenler konuşarak dereye doğru gittiler. Biz kazmayı işimizi sürdürdük. Bir süre sonra Okul Müdürümüz, Müdür Yardımcısı Hüsnü Baykoca Öğretmenle birlikte geldiler. Hüsnü Baykoca Öğretmen heyecanlı heyecanlı bir şeyler anlatıyordu. Yusuf Asıl’a daha yakın bir yerden geçtiler. Yusuf dinler gibi durdu. Onlar gidince, ”Bizi yarın izinli göndereceklermiş, onu konuşuyorlardı!”dedi. Kimse inanmadı. ”Onu konuşsalar, Hüsnü Baykoca öğretmen neden öyle heyecanlansın?” diyenler oldu. Yusuf bir süre düşündükten sonra”Bizden ayrılacağı için üzülüyormuş, Müdür Beye yalvarıyor, ”Ne olursun Müdür Bey o çocuklarla ben de gideyim!”diyormuş. Arif Kalkan, ”Aptala malum olurmuş, her halde Hüsnü Baykoca Öğretmen de bizimle gelecektir!”dedi. Herkes gülünce Yusuf alıngan bir bakışla sordu, Kim, ben mi aptal?Halil Basutçu Yusuf’a “Dur hemen kızma, hele bir yola çıkalım, dendiği gibi Hüsnü Baykoca Öğretmen de bizimle gelirse Arif’in dediği doğru çıkar. Gelmezse sen aptallıktan kurtulursun!”Yusuf bu sözü söylediğine pişman oldu, şaka söylediğini tekrarladı. Kime bir şey söylediyse, söz birliği etmişçe Yusuf’a “Hele bir yola çıkalım!”yanıtını verdiler. Naci Birkök Öğretmen geldi, saatine bakarak paydos etmemizi söyledi. Başladığımız sıraları tamamlayınca bırakıp elimizdeki araçları tarım deposuna bırakarak dersliğe döndük. Yusuf’la Arif bir süre atıştılar. Yusuf dikelerek Arif’e “Sen bana aptal diyemezsin!”deyip sözü uzatınca sıra arkadaşı Harun Özçelik söze karıştı. Yusuf’a “Sen haksızlık ediyorsun arkadaşım , Arif sana doğrudan aptal demedi. Öyle bir Atasözü vardır, onu ortaya söyledi. Dediğin doğru ise neden alınıyorsun?Dediğin doğru değilse zaten bir karşılığı hak etmiş oluyorsun. !” Yusuf bir süre düşündü bu kez Arif Kalkan’a ”Özür dilerim!”dedi yerine oturdu. Salih Ziya Öğretmenin konuşması, demiryolu köprülerini yıkılma haberleri derken derslikte bir sessizlik oldu. Elinde bir kağıtla Hüsnü Baykoca Öğretmen geldi, size çok önemli bir yazı okuyacağım, dikkatle dinleyin!”dedi. Önce başlığı okudu. Yüzlerimize bir süre baktıktan sonra yazıyı okudu:”Kepirtepe Köy Enstitüsü Müdürlüğüne, Okulunuz 3. sınıf öğrencileri 8-14 nisan günleri arasında izinli sayılmaktadır. 15 nisan günü yol hazırlıkları tamamlatılıp 16 nisan günü adları bildirilen öğretmenlerin gözetiminde Ankara’ya gönderilmelerini rica ederim. Milli Eğitim Bakanı adına müsteşar İhsan Sungu . Biraz şaşırdık. Bunu hep bekliyorduk ama, iş kesinleşince tutuklaştık. Öğretmenleri soranlar oldu. Hidayet Gülen, Namık Ergin. Okul Müdürünü de soranlar oldu. Okul Müdürü sonradan gelecekmiş. Bekir Temuçin sabahki tartışmayı anımsayıp Hüsnü Baykoca Öğretmenin gidip gitmeyeceğini sordu. Hüsnü Baykoa Öğretmen, ”Sizin arkanızdan gelecek grupla ben de geleceğim!”dedi. Gözüm Yusuf’a takıldı, yüzü oldukça kızarmış durumdaydı. Hüsnü Baykoca Öğretmen, yol hazırlıklarımıza şimdiden başlayabileceğimizi de söyledi. Ayrıca, eve gitmeye gerek görmeyenler okula kalabileceklermiş. . Ben, yarın sabah erkenden yola çıkmak üzere hazırlığa başladım. Akordiyonu, notalarımı yanıma alacağım. Defterlerimi eve götürüp bırakacağım. Herkes bir şeyler konuşuyor. yapacaklarını sıralıyor ama. Gerçekte hepimiz şaşkınlık içindeyiz. Uzun süredir okulun göçünden söz ediliyor ama gittikçe göç sanki bir şaka imiş gibi gelmeye başlamıştı. Oysa şimdi iş ciddiye bindi. Öyle ki, ”Yarın evlerinize gidip vedalaşın, haftaya gidiyorsunuz!”dendi. Biz sanki bunu beklemiyorduk. Yemek zili çalınca, biraz şaşkın biraz sevinç gösterileri içinde yemekhaneye gittik. Olayı öteki sınıflar da öğrenmiş. Ne zaman gideceğimizi soranlar yanında kendilerinin ne zaman gideceğini bildiğimizi iddia edenler bile var. Bir taraftan yemek yiyoruz bir taraftan da yarınki yolculuk düzenlerimizi konuşuyoruz. Ben İsmet’le Kadir Pekgöz’e sordum. ”Birlikte mi gidiyoruz?İsmet kararsız, Kadir Pekgöz “Tamam!”dedi. Lüleburgaz’a gidecek Lüleburgazlılar, topluca gitmeyi önerdiler. Sayım yapıldı, İsmet gelirse 8 kişi oluyoruz:Mehmet Yücel, Mehmet Başaran, Ahmet Güner, Recep Kocaman, İdris Destan, Kadir Pekgöz, ben, karar verip katılırsa İsmet Yanar. Konuşurken yeni yeni fikirler üretildi:Kamyon erken Lüleburgaz’a giderse kamyonla gidelim. Buna hepimiz sevindik. Kazım Usta’ya söylemek gerek. Kazım Usta ile en iyi konuşlan Mehmet Yücel bu görevi ona verdik. Kamyon giderse erken gider;öyleyse hepimiz erken hazırlanmalıyız. Bunları konuşa konuşa kendimizi yolculuğa iyice alıştırdık. Derslikteki kitaplarımı defterlerimi topladım. Büyük kitap olarak Almanca lügatım var, Onu yanıma alacağım. )On tanede yazılmış defter. Bunları torbalarıma doldurdum. Büyük çantamdan başka ablamın yaptığı asker torbalarım var, onları köye hazırladım. İki torba da oldukça ağır. Zaten bu nedenle kamyon olayını bekleyeceğim. Yoksa kalkar kalkmaz yola çıkardım. İsmet kararını vermiş, benimle gelecek. Yarı sevinçli yarı tedirgin yattım. Rahat bir uyku uyuyup, dinlenik olarak yola çıkmak istiyorum. Uzun süre konuşmalar oldu. İzinli gideceklerin öteki sınıflarda yakınları var, biri gelip biri gidiyor. Uyuduktan sonra bir ara uyandım mı yoksa rüya mı gördüm? Sanki konuşmalar sabaha dek sürdü. Ben öyle algıladım…. .
8 Nisan 1941 Salı
Uyandığımda biraz şaşkınlaştım. Hala uyumayanlar mı var?Yoksa sabah mı oldu?Baktım hep kalkmışlar. Halil, Hasan, Orhan yoklar. Bu kez sesler dolapların bulunduğu yerden geliyor. Dolapları düşünüce birden sıçradım:Bugün de hırsızlık olabilir. Biri bir şeylerimi alsa, uzun kalıp arayamam. Hemen dolabıma gittim, her şeylerim yerli yerinde, Elbiselerim ayakkabılarım. Çantam kilitli. Götüreceğim torbaları hazırlayıp dersliğe taşıdım. İki torba oldukça ağır. Bunları ben Kamber Amcama götürecektim. Ali Ağabeyim geldiğinde oradan alırdı. Bu hesabım, izinli gitmezsek olasılığı üzerineydi. Şimdi izinli gidince elimde götürüp yerleştirmeyi yeğledim. Kahvaltıdan çıkarken kamyonun geldiğini gördük. Mehmet Yücel görevini yaptı. Kamyon saat tam onda gidecekmiş. Kazım Usta götürürmüş ama 8 kişi çokmuş. Bunu ancak Hüsnü Baykoca Öğretmenin izniyle yapabilirmiş. Mehmet Yücel görevi bana devretti:Hüsnü Baykoca Öğretmen seni daha iyi tanıyor!”dedi. Hemen gittim, durumu anlattım. Hüsnü Baykoca Öğretmen gidişimi değişik yorumladı, (Ayrılık görüşmesi olarak düşünmüş olacak)Geldiğime teşekkür ederek, babama, köydeki tanıdıklara, Eğitmen Mustafa Ağabeye sevgilerini gönderdi. ”Köyünüze bir türlü gidemedik, umarım Ankara dönüşü gideceğiz!”dedi. O konuşmasını bitirince eşyalarımı götüreceğimi, Lüleburgaz’a dek kamyon derken daha, ”Kamyon boş gidecek, başka arkadaşlarına da söyle!”dedi. gülerek çıktım. Arkadaşlar sevindiler. Saatin gelmesini beklerken, İdris Destan anlamsız bir sert sesle, ”Saat 10’a kadar beklemek!”gibi bir söz söyledi. Bizler kamyonu bulduğumuza sevinirken İdris’in böyle demesine oldukça sinirlendik. Gene de ben sustum. Mehmet Yücel, ”İşte asfalt, çık yola yürü, seni bekleten mi var? deyiverdi. Bu kez İdris, aldı çantasını yürüdü. Biz ne olduğunu tam anlamada arkasından bakakaldık. İdris “Hoşçakalın bile demeden yola çıktı. Biz bakışırken Kazım Usta merdivenlerden el etti. ”Gidiyoruz!”. Kamyona binerken Mehmet Yücel Kazım Ustaya “Kazım Ağabey hani saat onda demiştin!”deyince. Kazım Usta ben emir kuluyum Hüsnü Baba önce saat 10-oo dedi şimdi de çocukları bekletme bir an önce gitsinler, buyurdu. Ben de onun dediğini yapıyorum. Ne o, hoşunuza gitmedi mi?diye biraz serçe sordu. . Kazım Ustaya İdris olayını anlattım, güldü, ”Şimdi tutar alırız!”dedi. İdris’in yanından durmadan geçti, az sonra gülerek kamyonu geri alıp İdris’i yanına çekti. . Erkenden Lüleburgaz’a ulaştık. İnince İdris’e bir şey olmamış gibi davranıp bir birimize iyi yolculuklar dileyerek ayrılırken; gecikmiş olarak kimin nereye, hangi yoldan gideceği konu edildi. . İsmet, ben Kadir, biz üçümüz, Bağlık yokuşundan Hamitabat’a gideceğimizi söyledik. Recep Kocaman Pınarhisar otobüsüne binecek. Belli zamanlarda kalkan otobüs varmış. saat 12-oo de binip iki saat sonra evinde olacakmış. Bunu duyunca İsmet heyecanlandı, ”Dayı kızmazsan ben de Recep’le gideceğim. Pınarhisar’dan Kırklareli’ye otobüs bulunur. Recep Kocaman’ın bu konuda bilgisi varmış, açıklad:ı. Pınarhisar-Kırklareli arası saat 17-oo otobüsü kesin var!”dedi. İsmet, ”Bunu şimdiye kadar neden düşünmedim?” diye hayıflanarak bizden ayrılmaya karar verdi. Ayrılırken de kolumdan tutup saati aldıéNe olur ne olmaz yollarda kalırım!”dedi. ”Canın sağolsun, güle güle dedim. Biz Kadir’le benim paketlerimi bırakacağım yere bıraktıktan sonra salt vakit geçirmek için tekrar onların otobüslerinin kalkacağı Turgutbey yoluna çıktık. Meğer onlar hepsi aynı otobüse bineceklermiş. Bir daha vedalaşıp ayrıldık. Ben çocuklar için şeker, leblebi şekeri, kuru üzüm aldım. Yola çıktık. Kadir’in torbası da ağırcaymış, değişerek yürürken Bağlık yokuşunda onların köyünden bir arabaya yetiştik. Kadir’in tanıdığı çıktı, yükünü ona vererek rahatladı. Dereden tepeden yolcu konuşması yaparken Kadir sözü getirip gene A’ya yasladı. ”Evinin yanından geçeceksin, belki görürsün!”dedi. ”Görsem ne olacak?Ne ben ona bakabilirim, ne de o bana bakar. Orası köy, kasaba gibi değil!”dedim. Kadir zaten bana bir şeyler söylemek gereğini duyuyormuş, açıkladı. Senin okuldayken o kıza baktığını arkadaşların hep biliyorlarmış. Ağabeyim de, arkadaşları da okul günlerini anarken bunu söylüyorlar. Karşılaşıp konuşmak istersen bunu düşünmelisin!”deyince ben konuştum, A şimdi asker karısı, köyde ona düşman olanlar bile kocası askerden dönene kadar onun savunucusudurlar. Bunu çok iyi bildiğim için o senin dediğini ben zaten yapmam. Panayırda ben A’yı gördüm, rahatça da konuşabilirdim. Onların arabası bizim arabanın yakınında duruyordu. Uzaktan da olsa bakıştık. Üstelik ablam vardı, ablam beni bir ara çarşıya gönderdi. Ben çarşıdayken A gelmiş ablamla konuşmuş. Hanım hanıma konuşunca kimse yadırgamaz. beni görünce herkes dikkat kesilir. Bunu bildiğim için yan gözle baktım ama dikkat çekici bir davranış yapmadım. Bu nedenle ben köyde de A’ya zarar verecek bir yanlış yapmam!”Kadir söylediklerime sevindi. ”Ben hep bunları söylemek istiyordum, bizim köylüleri pek bilmezsin pireyi deve yaparlar!”dedi. Konuşa konuşa köye girdik. Bizim köy yolu üstünde sıra kahveler var. . Kadir oradan ayrılınca ben kahvelerin önünden yürüdüm. Pencere önünde duran Nuri Öğretmeni gördüm o da beni gördü, yüzüklü parmağını cama vurarak bana işaret etti. Gittim , elini öptüm. Gazete okuyormuş beni görünce bırakmış. Hoş beşten sonra bizim okulun durumunu sordu. Ne var ki, , okul olaylarını yakından izlediği için bizim okul hakkındaki bilgisi benden çok fazla. Ankara dışında bir yere gideceğimizi, yeni kurulan bir okulda kalacağımızı anlattı. Ankara’da bir süre kalmış, Ankara’yı çok sevdiğini söyledi. . Ben gene de gitmeseydik, bu kaçıncı okul değiştirişimiz diyecek oldum. Nuri Öğretmen okuduğu gazeteyi alıp çevirdi. Gazetede büyük başlık. Devlet sussa da saklasa da, Trakya halkı Anadolu’ya kaçıyor; yazısı var. Nuri Öğretmen savaş acıları çekmiş, çocukluğu gibi gençliği de savaşlar içinde geçmiş. Üzülerek savaşların getirdiği zorlukları anlattı. Türkiye var olacaksa Ankara da olacaktır. Bu bakımdan gitmeniz, hele Ankara’ya gitmeniz isabetli bir seçim. Biliyorsunuz, Edirne Öğretmen Okulu’nu Sivas’a naklettiler!”. Bunu duyuyordum ama kesin olarak bilmiyordum, öğrendiğime çok sevindim. . Nuri Öğretmen, babama selam söyledi, elini öpüp ayrıldım. Nuri Öğretmenle konuşmam içimi rahatlattı. İlkokul Öğrenciliğimi anımsadım. Aynı yolları yürüdüğümü düşünerek giderken A’nın evine yaklaştım. Zaten yolum zorunlu olarak oradan geçiyor. Kadir’in anımsattığı sakıncalara karşın evin önünden geçerken başımı çevirip bir güzel baktım. A evin hayat denilen yükseltide bana bakıyordu. Bebeği de kucağında, işte benim bebeğim var senin neyin var? der gibi gülümsediğini fark ettim, Ben de gülümsedim. Evin çıkıntı duvarı bakışlarımızı ayırıncaya dek hem gülümseyerek baktım hem yürüdüm. Evin arkasına geçince de dönüp dönüp baktım. Evin arkasına da gelip bakacağını bile düşündüm. Düşündüm ne demek? bekledim. O denli rahatladım ki A bana dargın değil, olanak bulsa benimle eskisi gibi konuşacak. Ancak o benim gibi düşünmüyor, kucağında çocuğu ile bakıp gülümsediğine göre onun düşündüğü benimkinden farklı. O benden daha açık yürekli…Köyüme yöneldim. Okula giderken buralarda gene A’yı düşünürdüm. O gün birisiyle konuşmuş ya da benden uzak durmuşsa onun nedenlerini üstünde durur yeni tavırlar almak için planlar kurardım. Tepeden köy yönüne aşınca da C’yi görmek için sabırsızlanırdım. Yokuşun bir yanı A, öbür yanı C’nindi. Sabahları ise bunun tersi oluyordu. C’nin çocuğu kız, A’nın da kız mı acaba?Durup sormadığım için üzüldüm. Okul arkadaşım değil mi?Durup sorsam kim ne der ki?İnsan okul arkadaşının çocuğunu sevemez mi?Üstelik ben, annesi gibi, babasının da arkadaşıyım. Gizli değil, açık açık konuşunca kim de der sanki?Daha önce böyle düşünmediğime üzüldüm. ”Kendi kendime kuruntular yaparak gene kendimi üzüyorum!”diyerek dişlerimi sıktım. . Konuşmadan kafamın içinde geçirdiğim düşüncelerimi sürdürürken köprüye gelmişim, birden bunun ayırdına vardım. Tam karşımda köyün ilk evi, bizim okuldaki Ramazanların evi. Birden irkildim:Ayrılırken Ramazan’a haber bile vermedim. Şimdi babaannesi beni görünce ona ne diyeceğim?Utandım, yolu değiştirmeye karar verdim. Sol taraftaki yoldan küçük ablamların sokağına girdim. Köşedeki kuyu başında ablamın arkadaşı Emine yengeyi gördüm. Beni gülerek karşıladı”Ablana gidiyorsun ama şu anda ablan yok, bir saat sonra gelecek, kapıda bekleme, gel bize, yorgunsun, dinlen!”dedi. Çaresiz gittim. Çünkü, ablamı bulamayınca yürüyüp gitsem gene Ramazan’ın babaannesiyle karşılaşabilirdim. Emine yengelere gittim. Emine yenge gene neşeli, durmadan konuşuyor, güzel şeyler anlatıyor, köyde olup bitenleri birer birer tekrarlıyor, sık sık da sorular sorarak benden bilgiler alıyor. Ben konuşurken bazen Emine abla bazen de yenge demişim, dikkatimi çekti. Ben de sordum, ”Hangisini dememi istersin?Gülerek, ”Abla demeni isterim, yenge sözünden hoşlanmıyorum, abla daha hoşuma gidiyor. Hem ben senden büyüküm, ablan durumundayım!”deyip gülümsedi. “Peki Emine Abla!”dedim gülümsedi. Emine Ablanın gülümseyince daha güzel olduğunu fark ettim. Ne olduysa o da ben gülümseyince hem gülümsedi hem de biraz yüzü kızardı. Ben, “Ablam gelmiştir, her halde!”dedim. Emine Abla beni duymamış gibi, benim de kardeşim burada, Hüseyin, sen tanırsın onu, şimdiler de o da gelecek!”dedi. Kalktı, dışarı çıkıp döndü, ”Ablan gelmiş, kapısı açılmış!”dedi. Kalktım, ”Hoşça kal!”derken Emin Abla da benimle geleceğini söyledi, birlikte ablama gittik. Ablamı iyi buldum. Saim biraz daha büyümüş. Kaşlarını çatarak bana uzaktan baktı. Şeker verdim. Ablama, ”Abla oğlun büyümüş!”dedim . Ablam da “Dayısı benim oğlum konuşuyor!”dedi. Saim, dayı gibi bir ses çıkararak birden kucağıma atladı. Ben biraz şaşırdım. Ablam açıkladı, dayısı geldiğini anladı. Ben “Demek “Dayı, diyebiliyor!”deyince Emine Abla gülerek, ”Nasıl demesin ki, annesi ona sabahtan akşama dek “Dayı”dedirtmek için ter döktürüyor!”deyip gülüştüler. Hava kararmaya başlayınca eve çıktım. Beklenmediğim için biraz kuşkulu bakışlarla karşılandım. Hemen sorular soruldu. Herkesin kafasında sorular birikmiş. O soruları yanıtlayınca ortalık sakinleşti, bakışlar değişti. Kahveye gittim. Babam çok sevindi, ”En sağlıklı haberleri senden alacağız!”dedi. Kısaca durumu babama da anlattım. Pazartesi gününe dek izinli olduğumu söyleyince babam iyice rahatladı. Babam İsmet’i sordu, ”Onun neden getirmedin?” dedi. İsmet’in yolculuk olayını anlatınca babam güldü. ”Bak bu da hepimiz için bir ders. O yolları hep biliyoruz ama, oralarda otobüs çalıştığını düşünemediğimiz için uyarıda bulunamadık. Yazık , İsmet iki yıldır buralarda dolaşıp durdu. Oysa oradan evinin önünde inecekti. !”dedi. Bahçe çapalama, sebze ekme işleri başladığından kahvede az kişi vardı, fazla soru sorulmadı. Gene de ilgi çekici sorular soruldu. Örneğin, ”Neden yalnız sizin okula göç ettiriyorlar?Öteki okullar, savaştan zarar görmeyecek mi?”sorusu anlamlıydı. Buna “Bilmiyorum!” deyip savuşturabilirdim. Ancak Hamitabat Başöğretmeni Nuri Beyden duyduğum, Edirne Öğretmen Okulunun Sivas’a kaldırılışını örnek verdim. Devlet yatılı okulları öncelikle korumaya alıyor. Trakya’da iki yatılı okul var ikisinin de yerini değiştiriyor!”dedim. Konuşanlar, ”Ya, ya, ya!”deyip sustu. Nuri Öğretmenin muştusu benim işime yaradı. Konuşmaların konusu değişince izin isteyip eve döndüm. Ali Ağabeyim bağı kazdırıyormuş, oldukça geç döndü. Yeni durumu herkes merak ettiği için tekrar tekrar sordular, bildiklerimi ben de tekrar tekrar anlattım. İki yengemle küçük ablamın sorunu askerlik. Onların eşleri asker olduğu için, onların tek sorular var:Askerlik daha uzayacak mı?Öğretmenlerimizin de asker olduğunu, okulun yanından sürekli asker geçtiğini, bunun dışında hiç bir bilgimin olmadığını anlattım. Tasalarının artmaması için de arada Üsteğmenin askerlik derslerinde anlattıklarını biraz değiştirerek tekrartladım; savaş sınırlarımıza dayandı ama bize sıçramayacak. Komşuda yangın çıkınca biz evimizi korumak için nasıl önlem alıyorsak, savaş için de devletimiz, yurdumuzu korumak için öyle önlem almaktadır. Bu savaşa gireceğimiz, şeklinde yorumlanıp tedirgin olunmama!”türünden sözler söyledim. Yemekten sonra gene kahveye gittim. Bu kez daha çok insan daha çok soru ile karşılaştım. Önce dinledim, Bizim okul hakkında duyduklarını merak ettim, sordum, siz neler biliyorsunuz?Bir kaç ay önce okulun kapanacağı söylenmiş. Arkasından, öğrencilerin içinde benim gibi askerlik çağına girenlerin asker olacağı tevatür edilmiş. Bu söz geçince babam bunun sadece bizim köyde duyulduğunu, Hamitabat’ta böyle bir söylenti olmadığı, Kadir Pekgöz’ün babasından sorduğunu, İsmet’in babası Muhittin Ağa geldiğinde de bu sözü onun burada duyduğunu anlattı. Babam:”Bu, salt senin için çıkarılmış bir yalan!”dedi. Bana sordu, Arkadaşların içinde senin gibi askerlik çağına girmiş kaç işi var?”dedi. ”En fazla 4 kişi olabilir!”deyince bak, bu yalanın kimin için düzüldüğü de apaçık oluyor. İşte bizim insanlarımızın ibretengiz bir fesadı. !”babamın sözleri üzerine herkes üzüldüğünü belirtti. Sanırım bir yanlışa düşerim kaygısı öne çıktı, sorular kesildi. Bu kez ben okulum yaşadığımız gerçeğini anlattım. Ankara’ya gidileceği öğrenilince, gene benim için çıkarılan Ankara’ya gitme işi ne oldu? Gibilerde sorular oldu. Sözde ben çok başarılıymışım, Ankara’dakiler bunu duymuş, beni görmek için Ankara’ya çağırmışlar. Benim için uydurulmuş olduğu besbelli bu yalanı, doğrudan yok saymadan kendimce yeni bir şekle çevirdim. ”Söylendiği gibi ben Ankara’ya yalnız gidecektim. Bunun için hazırlanırken, okulun kalkması kararı çıktı. Bu kez, ”Nasıl olsa Ankara’ya gidiyorsun. Bu işi de o zaman yapalım!”dediler!”. diyerek sözü dudak ucuyla yalan uyduranlara bıraktım. . . Bu sözü kim niçin çıkarmıştır?Kesinlikle beni onurlandırmak amacıyla söylenmiş bir söz diye bakanlar oldu. Ancak söylendiği gibi Ankara’ya gidemeyince ne olacaktı?İşte önemli olan buydu:”Gidemedi, çünkü şu şu nedenleri ortaya çıkınca gözden düştü, tevatürleri ortalığa salınacaktı. . Geçmişte, komşu köyümüz Deveçataklı bir çocuk için böyle bir söylem yayılmıştı. Deveçataklı Cafer için söylenenler bu kez bana yakıştırılmıştı. Cafer o denli övülmesine karşın ne Ankara’ya gidebildi ne de okuyabildi. Kısa açıklamamdan sonra bu konuda kimse soru sormadı;konu, hiç değilse bu günlük böylece geçiştirildi. Eve dönünce , hem yürümekten hem de çok duygusal, inişli- çıkışlı değişimlerden olacak, yatar yatmaz uyudum.



Göç Kesinleşti Yeri Henüz Belirsiz

