İbrahim Tunalı

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır
Anasayfa Artan Savaş Tehlikesi - Trakya'nın Boşaltılacağı Söylentileri

Artan Savaş Tehlikesi - Trakya'nın Boşaltılacağı Söylentileri

e-Posta Yazdır PDF

22  Şubat  1941 Cumartesi…. .

 

Uyanınca rüya  görmediğime şaştım. O denli kuruntularla yattım ki, kesinlikle Röslein’i rüyamda göreceğimi sanıyordum. Buna üzülmedim:O denli derinliğine bir bağ olsun istemiyorum zaten. Önemli olan konuşmak, konuşma olanağı yakalamak için hazırlıklı olmak. . Orhan rüyasında Ahmet Ağabeyi görmüş, defter kolunun altına dersliğe gelmiş, ”Bunu hanginiz yaptı?”diye bağırmış. ”Kolunun altındaki defter seninkiydi, bunu söyleyemedim, ne yapacağımı  şaşırmıştım, sıkıntıdan çırpınırken uyandım!”dedi. Rüyalar kimi zaman doğru çıkarmış, bunu konuştuk, ikimizde de bir kuşku belirdi:Böyle bir şey olursa, herhalde bizi azarlamazlar, çağırıp düzeltmemizi isterler. Nasıl olsa eski defterler ellerinde. Zaten Ahmet Ağabey, eskiler saklanacak, biz yenileri kolay okunması için  düşündük!”demişti. Defter  telaşı bana Röslein olayını unutturdu. Kadir söze karıştı, bana;”  Sahi iskeletin yerine Üsteğmeni karşılayacak mısın?””Mehmet Yücel o sözü bana şaka olsun diye söyledi, o benden daha güzel tekmil verir, neden bana devretsin?”diye ben  Kadir’e sordum. Mehmet Yücel duymuş, bağırdı, ”Adımı duydum, beni çekiştiriyorsunuz!”dedi. Ben de Kadir’in sorusunu tekrarladım. Mehmet Yücel aslında Kadir’in İskelet, sözüne kızmış, Kadir’e “Kendi bacağına bakmıyorsun elin boyunda bosundasın. Kendi gözünde çöpü görmüyorsun, elin gözünde mertek arıyorsun!”dedi. Arkadaşlar güldüler. Neden güldüklerini Mehmet Yücel gibi önce ben de anlamamıştım. Meğer sözü ters söylemiş, ”Kendi gözünde merteği görmüyor, elin gözünde çop arıyor!” olacakmış. Sözün  doğrusu:”Kendi gözünde merteği göremeyen, elin gözünde çöp arar!”…Dersliğe konuşa konuşa gittik. Arkadaşlar okul önüne  kamyonlar geldiğini söyledi. . Sahiden dört asker kamyonu gelmiş, ara sıra Üsteğmeni  getiren cemselerden. . Arkadaşları bir telaş sardı:Neden geldiler?Sakın okulu boşaltmamızı istemesinler?Kahvaltıda bu telaş birden bire yayıldı. Salt bizim arkadaşların değil öteki  sınıflardaki çocukların da aklına bu gelmiş. Kahvaltıdan dönüşte  cemselere dikkatlı baktık, sürücüler içinde. O kadar çok varsayımlar öne sürüldü  ki, hepimiz telaşlanmaya başladık. Hasan Üner çevik davrandı, ”Gidip soracağım!”dedi, büyük kapıdan çıkıp cemselerin en önündekine gitti sordu. Asker kapıyı açıp Hasan’a bir şeyler anlattı, binayı gösterdi gene  cemsenin kapısını kapattı. Hasan gülerek geldi:”Cemseler Lüleburgaz’a gidiyormuş, komutan yüzbaşı  Hidayet Gülen Öğretmenin tanıdığıymış, onunla görüşmek için okula gelmiş, askerler yüzbaşıyı bekliyormuş. Bu sıra bizim Üsteğmen geldi. Pencereden bakıyoruz, o da askere sordu, konuşurken Yüzbaşı ile Hidayet Öğretmen birlikte çıktılar, Üsteğmenle el sıkıştılar, Yüzbaşı, Üsteğmen ökçe tokuşturarak selamlaşıp ayrıldılar. Hidayet Gülen  Öğretmen el salladı, Üsteğmenle  merdivenlere tırmanıp binaya girdiler. Arkadaşlar katıla katıla gülmeye başladı. Halil Basutçu, ”Biz kendi kafamızı  göçle bozmuşuz, cemse gelse göç, yağmur yağsa göç, rüya görsek göç deyip kaygılanıyoruz!”Arkadaşların çoğu ayakta, pencereden bakıyorlar. Ben oturdum, Almanca lügatten, fraulein, Röslein sözlerine bakıp ekleri karşılaştırıyorum. Gerçekten iki ek de “lein. ”İçimden “Tamam!”dedim. defterime yazıyorum. Ne söyleyeceğim, nasıl bir plan kuracağım, diye düşünürken Müfettiş Bey kapıdan göründü. ”Sizin bugün de mi boş saatiniz var?dedi. Arkadaşlar beklemiyordu, birden yerlerine oturup suskunlaştılar. Ben hazırlıklı olduğuma sevindim. Yan gözle izlerken içimden de “Bizim tarafa gelse !”diyordum. Dediğim gibi oldu, sıralara baka baka bizim sıraya geldi, hiçbir şey demeden Almanca lügatı aldı, ”İki gündür  aklıma bir söz takıldı, ”Untergagn dem Lügenbrut. Sayfaları çevirdi. Bana sordu, ”Schiller’in bir şirinde geçiyor, okudun mu?” Schiller’den Kefil diye bir parça okuduğumuzu, Vilhelm Tell öyküsünü bildiğimizi söyledim!” kitabın sayfalarını çevirdi. ”İşte birini buldum!”deyip “Untergang=Gurup, magrip, izmihlal yazdı. Lügenbrut= kitabı karıştırdı, kapatıp sıraya koydu, senin lügatte almamış. Sözde Grosse- Deutsch-Türkisches Vörterbusch. Ne demek biliyor musun?Büyük Almanca-Türkçe sözler kitabı. Bunları söyledikten sonra eğildi, yazdığıma baktı, ”Ne çalışıyorsun?diye sordu. Röslein sözcüğündeki lein ile Fraulein deki lein aynı anlamı mı taşıyor? Dedim. ”Tabi tabi, Türkçe anlamında aynı sayılır, öyle çevrilebilir. !”dedi. Güldü, ”Beni çok biliyor sanma, ben kuralları pek bilmem. Çevirdiklerimde aynı anlamda kullandığımı anımsıyorum!”İyi, memnun oldum, öğretmen yok deyip, kitapları kapatmıyorsun. Kendinin en iyi öğretmeni sensin. Daha önce  öğretmeniniz kimdi?”diye sordu. Sami Akıncı yanıtladı. Ömer Uzgil. Ömer Uzgil adını duyunca Müfettiş gülümsedi, ”Aaa, bizim Ömer, yakında gördüm onu, Isparta’da, çalışkan Ömer, güzel bir okul kuruyor!”dedi. Bir söz söyleyecek gibi yaptı, kapıya doğruldu, Yazdığı kağıt bizim sırada kalmıştı, götürdüm, teşekkür etti. ”Gereği yok, ben öbür söze bakmıştım, o sözü de şimdi anımsadım, ona da gerek kalmadı!”dedi tekrar teşekkür etti ayrıldı. Dersliğe dönünce;İsmet, ”Dayı sen Müfettişin iyice gözüne girmişsin!”dedi. Öteki arkadaşlardan bazıları, ”Sen bari kıskanma, çalış sen de gir!”dediler. İsmet diretti, ”Adamın  iki gözü var dayım ikisine de girmiş!”deyince Mehmet Yücel, ”İsmet, sen rahat girecek iki göz mü istiyorsun, öyleyse Hüsnü Baykoca’nın  gözüne gir!”dedi. Arkadaşlar kırılasıya güldü. Hüsnü Baykoca son zamanlarda bizim sınıfa karşı çok güvensiz davranmaktadır. Özellikle İsmet  onu görünce,  takılmasından hoşlanmadığı için kaçar durumdadır. Mehmet Yücel bunu anımsattı. İsmet bir süre sustu. Mehmet Yücel, yerinden kalktı kapıya doğru giderken İsmet arkasından koştu ”Kaçma, seni Baykoca’nın gözüne!” derken Üsteğmen kapıdan girdi. . Mehmet  Yücel tekmilini güzel verdi. Ancak İsmet yerine oturamamıştı. Üsteğmen nedenini sordu. İsmet, inandırıcı bir şey söyleyemedi. Mehmet Yücel, ”İsmet benim en iyi arkadaşım, onunla sürekli şakalaşıyoruz, bana gene takılıyordu, zili duyamadık, özür dileriz!”dedi. Üsteğmen güldü, ”Size bu günlerden kalacak en güzel anılar bu terbiye  ölçüleri içindeki şakalardır. !”dedi. Arkasından Almanya’nın yediği ilk darbe diye söze başlayıp Bingazi yenilgisi üzerinde durdu. Almanya’nın Yunanistan üzerinden Afrika’ya yani Mısır’a gitme hesapları yanlış çıktı, İngiltere, ”Ben Afrika’da varım!”dedi böylece bizim yükümüz biraz hafifledi!”dedi. Arkadaşlar bizimle ilgisi sordular. ”Almanya Yunanistan’ı kolayca yutsaydı, rahat olarak Mısır’a o yoldan geçecekti. Afrika’yı işgal edecek koca Alman ordusu, dar Balkanlardan geçerken bize zarar verebilirdi. . Şimdi bu tehlike kalktı. Yunanistan Almanya için geçit olamayacaktır. O zaman Almanya Yunanistan’da fazla güç tutmayacaktır. Almanya bilir ki, az güçle Türk ordusuna göz dağı verilemez. !”Üsteğmenin sözlerine çok sevindik. Ders arasında Üsteğmen çıkınca arkadaşlar, ”Böyleyse ekmekler neden karardı?Demeğe başladılar. Üsteğmen gelince de bunu sordular. Üsteğmen, ”Beni galiba yanlış anlıyorsunuz. Ben devletin politikasını bilmem, ben  küçük rütbeli bir askerim, Kurmay okulu için hazırlanıyorum. Benim söylediklerim, uzun zaman içinde  olabileceklerin bazılarıdır. Savaş olasılığı azaldı, dedimse bu savaş bitti anlamına gelmez. Ben Almanya’nın  3 yıldır kullandıkları taktikleri değerlendirerek, onların durumlarına göre konuşuyorum. Bizim devletimizin taktiği için hiçbir fikrim yok diyebilirim. Belki de bizim taktiğimiz, Almanya’ya teslim olan Yunanistan’ı sıkıştırıp Balkan savaşında kaybettiğimiz yerleri almayı  tasarlıyor, keza Bulgaristan’a bıraktığımız yerleri geri almayı düşünüyor. İşte bunları bilmemiz olası değil. Bu nedenle, hükümetimiz uzmanların önerilerine uyarak, bizim  tayınları, sizin günlük ekmekleri  kesmektedir. Bunların sakın bana sormayın, hatta hiç kimselere sormayın. Baklava börek yediğimiz günler bunları soruyor muydu?Bunları veren insanlar bir bildiği olmasa bizi böyle  sorgulayıcı durumlara  düşürmezler!”Üsteğmen durdu, hepimize baktı, Yüksek sesle “Haklı mıyım?”dedi. Hepimiz, ”Haklısınız!”diye yanıt verdik. Bir fısıldaşma oldu, Bekir, Çorlu tarafına geçen askerleri sordu. Üsteğmen, ”İyi ki sordunuz ben de onları  örnek gösterecektim. Ergene-Meriç havzasında bulunan  tümenlerimiz, demin anlattığım nedenlerden ötürü başka yerlere kaydırılıyor. Meriç nehri boyunca Yunanistan tarafı askerden arınmış durumda. Boş alanlara karşı asker tutmaya gerek kalmayınca biz de askerlerimizi daha önemli yerlere göndermek üzere çektik. İşte bunlar askerliğin taktik oyunlarıdır. Bakarsınız Almanlar Karadeniz kıyılarına yığınak yapmaya başlar, bizim askerim iz de Istrancalara doğru kaymaya başlar. Biz savaşmak istemiyoruz, düşmanı bekliyoruz. O nedenle Belli yerlerde dikilip kalmıyoruz. Düşmanın alacağı tavra karşı tavrımızı değiştiriyoruz!”Üsteğmenin dediklerini iyi anladım, sanıyorum. Üsteğmen gidince  sırama oturum rahatça gerindim. Biz bu anlatılanları ne zaman doğru olarak kendimiz düşüneceğiz?Dır, dır, dır öğretmenlerle cebelleşiyoruz, Onlar her şeyi bize  hazır vermek zorundalar mı?Üsteğmen geleli beri bize   anlamamız gereken şekilde anlatıyor. Anladık!”deyip geçiyoruz, iki, gün sonra gene bencil isteklerimiz egemen oluyor. Babam, ”İnsanlar alma ağacı altında otururlar!”der. Buna inandıkları için hep alma taraftarıymışlar. Bir de “Verme” ağacı varmış ana insanlar onu bir türlü bulamıyormuş. Babam bunu söyleyip güler, ”Hınzırlıklarından bulmuyorlar, oysa verme ağacını da pekala biliyorlar!”Babam haklı, bizim arkadaşlara bakıyorum gerçekten hepsi “Alma ağaçları altındalar!”…Tören zili çalınca anımsadım, Müfettiş akordiyon çaldığımı görünce belki daha çok yakınlık gösterecek, bir aksaklık olmasa bari”diye   içimden geçirdim. Gerçekten, merdivene  akordiyonla çıkınca dikkatli baktı, bana olduğunu pek anlamadım ama  gülümser gibi oldu. . Bir terslik olmadı, sevinerek ayrıldım. Yemekte Müdür Beyle Müfettiş birinci masanın başında oturdular. Hüsnü Baykoca sonradan geldi, yanlarına oturdu. O gelince bizim masa şenlendi, ”Hüsnü ile Emrullah mı yokra Hüsnü ile Hayrullah mı?Yusuf Asıl hem yemek yiyor hem de arada konuşuyor. Susmasını söyleyince, ”Aklıma gelenleri söylemezsen yutarım, mideme gider, beni rahatsız ederler!”dedi. Bu kez de Hasan’la Orhan, ”Konuşunca da bizim midemize gidiyor, biz rahatsız oluyoruz!        “dediler. Yusuf  yanıt vermekte usta, ”Midenize gitmeden önce  kulaklaruınızı açın kulaklarınıza girsin, kulaklar sözleri duymak için yaratıldığından oraya giden sesler  insanı rahatsız etmez!”Bu kez de “Sesinkiler rahatsız ediyor!”dediler. Yusuf anlayışlı numarası yaptı, ”Pekiyi, ben arkadaşlarımı dinlerim!”dedi, sustu. Hava güzel, bugün Halkevine uğramak niyetindeyim. Harun Özçelik, Salih Baydemir, Cavit Kafkas geliyorlar. Öğretmen Cavit’e gelemeyeceğini söylemiş. Daha rahatım, öğretmen varken ayrılamıyordum. Eczane önünde indik. Önce kırtasiyeciye uğradık. Kırtasiyeciden dönerken Emin Özdil’le karşılaştım. Emin geçen hafta köye gitmiş, en güzel haber, Bektaş Ağabeyimle Ali Eniştem köydeymiş. Ali Eniştem izinli, Bektaş Ağabeyimse havadeğişimi nedeniyle gelmiş. Bu kez de üzüldüm:Hava değişimi hastalık için verilir. Emin Bektaş Ağabeyimle konuşmuş, ”Hasta falan değil!”dedi. Gene de kuşkulandım. Halkevine Eminle birlikte gittik. O arkadaşlarıyla sinemaya girecekmiş, ben salona geçtim. Salonun her köşesinde değişik çalgılarla çalışanlar var. Musa yok, akordiyon da yok. Tanıdığım çaycıya sordum, ”Saat  4’te geliyor!”(16oo) dedi. Bu kez arkadaşların yanına döndüm, birlikte dolaştık. Cavit, ekmek almamızı  önerdi. Arkadaşlar yeni ekmekleri beğenmiyormuş, bulunsun!”dedi. Arkadaşım Hasan aklıma geldi, ”Kürdün fırını denilen yere arkadaşları götürdüm, en iyi ekmek yapan yer. Hoş beşten sonra durumu Hasan’a anlattım. Hasan başını salladı, ”Bırakın kibarlığı, tek tip ekmek çıkıyor, sürekli kontrol ediliyoruz. Biz has ekmeyi unuttuk, siz de unutacaksınız!”dedi. Böylece ekmek gerçeğiyle fırında karşı karşıya kaldık. ”Tek tip ekmek, kontrol, Has ekmek yok…. Saat tam 16oo da halkevine uğradım, asker Musa akordiyon çalıyor, yanında üç tane çocuk var, arada onlara basları gösterip  tuşlara basıyor. Beni görünce, radyo dinliyor musun? diye sordu. ”Bir saat sonra radyoda akordiyon çalan birisi var, güzel çalıyor, muhakkak dinle!”dedi. Gene çalmaya başladı. O üç çocuğa ders veriyormuş. bana, ”Pazar  günü aynı saatte gelemez misin?dedi. ”Geleceğim!”deyip ayrıldım. Arkadaşlara uç uca yetiştim. Saat 1700 olmadan radyoya yetişmeliyim. Yetiştim  gibi bir şey, aldıklarımızı kooperatife taşıdık, ben izin isteyip ayrıldım. Hüsnü Baykoca Öğretmenden izinliyim ama, iznim radyoyu dışarıya vermek için. Şimdi dışarı saati değil. İsmet’i çağırıp odayı açtım. Radyo az olarak açıkmış. Oturup dinledik. Program saat 17oo de başlamış. 17-30’da bitti. Her cumartesi bu saatte sizinleyiz diyen bir ses “Hoşça kalın deyip ayrıldı. Gene de mutlu oldum, radyoda çalan şahane çalıyor. Bir akordiyon değil birkaç akordiyon çalıyormuş gibi bol ses çıkarıyor. Sesler kulaklarımda kaldı. Benim akordiyonun sesi benim kulaklarımda böyle kalmıyor. Yorgun gibi dersliğe gittim. Bektaş Ağabeyimin, Ali Eniştemin gelişi iyi ama hava değişimi neden?Ahmet Gürsel Öğretmen için başladığım mektubu çıkarıp yazdıklarımı okudum. Geometriden bir soru soruyorum. Daire için çizilen üçgenlerle ilgili. . Ayni yay üzerine çizilen merkez açılı bir üçgenle, çember  üstüne uzanan  üçgenin tepe açıları  arasında nasıl bir ilişki vardır. Merkez açının çember açısının iki katı olduğunu görüyorum ama  nedenin açıklayamıyorum. Akşam yemeğine yorgun gittim. Ekmek olayını arkadaşlara anlattım, inanmadılar. ”Fırıncı yalan söylemiştir!”diyenler oldu. Birileri de “Kim nereden bilecek, gece gizli yaparlar!”biçiminde  konuştu. ”Yasak olan bir olayın yapılamayacağını bir türlü anlamayanlar var. Benim de bunlara aklım ermiyor. Yasak yapılırsa insanlar ceza yer. Tütün ekmek yasak, insanlar kendi tarlasına tütün ekemiyor. Şarap yapmak yasak, insanlar bağından topladığı üzümü ezip suyunu bir fıçıya koyamıyor. Sonunda şarap olup, içilir ya da satılır, deyip önleniyor. Bunu anlatıyorum, ”Olur mu öyle şey?”deyip karşı çıkıyorlar. Mektubu  temize çekmek üzere tamamladım. Belki yarın yazarım. Nedense bugün yorgunum, sıraya yatıp uyuyasım geliyor. Böyleyken Hüsnü Yalçın beni övücü sözler söyleyince gözlerimi açıp dikkatle dinledim. Çok çalışırmışım, çalıştığımı da  gösterebiliyormuşum. Halil söze karıştı, Hüsnü’ye:”Şimdilerde gösteriyor ama uzun zaman onun gayretlerini insanlar görmediler ya da görmezden geldiler. Yoksa arkadaş , ilk günden beri hep böyle çalıştı. Çalışmalarının ürünlerini giderek herkes görmek zorunda kaldı!’”dedi. Ben, özellikle Müfettişle ilgili olayı şans olarak  değerlendirdim. Elimde Almanca-Türkçe Lügat olması, müfettişin ilgisini çekti. Ancak ben Müfettişi herkesten çok görmüş durumdayım. Milli Eğitim  Bakanı Hasan Ali Yücel geldiği zaman bu Müfettiş benim ilokujl öğretmenim olan Ahmet Korkut’la birlikteydi. O zaman biz, Lüleburgaz okul bahçesinde çalışıyorduk . Ahmet Korkut Öğretmenimin elini öpmek istediğimde  öğretmenim Müfettişi göstererk:”Benim öğretmenim , önce öpülecek eller orada!”deyince sırayla ikisinin de elini öpmüştüm. Daha sonra  İstanbul’a gittiğimizde uzun süre bizimle kaldı, hepimizle konuşup gönlümüzü aldı. Buraya gelince de Okul Müdürümüzü çağırmaya gidince, Müdür Odasında benimle konuştu. Bu nedenle ben Müfettişe ısındım. Sanırım o bunu anladı, sonra da  gördükçe benimle konuştu!”Zil çalınca konuşmamızı kestik. Yatınca bir süre Müfettiş Hayrullah Örs’ü düşündüm. Çok yumuşak bir insan, sanki Müfettiş değil de doktor falan gibi. Gerçi ben doktorları hiç tanımıyorum ama, sanıyorum doktorlar hastalarla  ilgilendikleri için onlara  sevgiyle  baka baka tüm insanlara öyle bakmaya alışırlar. Maske kitanını yazarı Anton Çehof’u okurken buna benzer bir söz okumuştum. Müfettiş Beyin bu yumuşak tavrından yararlanarak Röslein şarkısını nerede bulabileceğimi sormayı tasarladım. . Sorsam çok ayıp olur mu acaba?”

 

23  Şubat 1941  Pazar…

 

Konuşmalardan uyandım. Konu ekmekler, ”Fırını değiştirsinler!”diyen oldu. Yatıp dururken birden kalktım, ”Kim akıllı?Ne fırını değiştiriyorsun? diye bağırdım. Sesler kesildi. Kalktım, herkes gülüyor. Söyleyen 7. sınıflardan benim iyi tanıdığım Rasim Dereli. İyi bir arkadaş, böyle konuşmalara da  katılan biri değil, hele bana karşı durması kesinlikle söz konusu değil. Bilmediği için öyle söyleyivermiş. Sarıldım, konuşa konuşa çıktık. Baştan sona olayı anlattım. Birlikte bizim dersliğe gittik, oradan da kahvaltıya  döndük. Bizim masadakiler Rasim’in sözünü hemen dillerine dolamışlar:Fırını değiştirelim!””Fırını değil kafalarınızı değiştirin!”Bu kafalarla içinde bulunduğunuz ortamı algılamanız olası değil!”Benim sözlerim çoğuna dokunuyor. ”Sen hiç şakaya gelmiyorsun!”diyorlar. Kahvaltıdan sonra sabah sabah atölyeye gittim, bildiğim parçaları  önce çok ağır sonra da olabildiğince hızlı çaldım. . Tam bırakmak üzereydim, kapı tıkırdadı, bekledim gelen olmadı, gittim açtım, dinleyen var dediler. Şaşırdım, ne diyeceğimi toparlayamadım:dört kız, benim eski nöbetçi arkadaşlarım Melahat, Feride, Gül, Mukaddes. Geldiler. Ne çalayım?” diye sordum, Melahat, ”Ne çalarsan çal, biz adordiyonun sesini seviyoruz, parçalar çok önemli değil!”dedi. Dördü de daha önce dinlemişlerdi, sevdiklerini anımsadığım, Gülnihal’i, , Kazaskayı, Çardaş Früstin’i Macar Dansını, La Polama’yı çaldım. Tuna Dalgalarını, Karmen Silvayı tempolu olarak bastıra bastıra çaldım. Çok  sevindiler, teşekkür edip ayrıldılar. Gül’e ayrı bir şey demedim ama, Gülnihal, derken biraz bastırarak biraz da duraksayarak  Gülnihal deyişime güldüğü için sanırım benim şakamı anladı, ayrılırken de aynı gülümsemeyi  yaptı. Nedense  birden sevindim. Bir süre daha çalıştım. Bu kez de İdris, Abdullah, Harun, Hasan, Orhan geldiler. Onlara da aynı istekle çaldım. Onlar da memnun oldu. Dersliğe gidince, İsmet bana takıldı, ”Dayı, sen dinleyicilerini biletle mi çağırıyorsun? diye sordu. Anlamazdan geldim. Halil, ”Senin oraya kızların gittiğini görmüşler, onun için takılıyorlar!”dedi. Ben kızları  an lamazdan gelerek, “Ne var  bunda, arkadaşlar  geldi!”deyince Halil”Onlar kızların oradan çıktığını gördükleri için gittiler!”dedi. ”Olsun!”deyip yerime oturdum. Orhan çok güzel çaldığımı, Abdullah çok ilerletmiş olduğumu söyledi. Arkadaşların ne dediğini pek umursamadım, Güle birkaç söz söyleyebilir miydim acaba diye düşündüm. Sonra da  sustuğuma iyi ettiğimi, kendimi ele verirsem belki çok üzüleceğimi, Gül’e takılmak istemekle birlikte, ileri gidecek bir  durum olmadığını, olamayacağını, buna kesin karar verdiğimi bu kararı bozmayacağımı tekrarladım. . Ben susayım, varsın arkadaşlar konuşsun, en iyisi bu, varsın onlar kendilerine kendileri yakıştırmalar yapsınlar!”Hüsnü döndü, beni kutladı, ”Karaağaç’ta okula başladığımız günleri anımsıyorum, en zor durumda olanlarımızdan biri de sendin. Müzik derslerimize gelen Adem Öğretmen seni azarlar dururdu. Ya Beden Eğitimi dersine gelen Ömer Öğretmen, anımsıyor  musun?Ne yapsan beğenmiyordu. Ahmet Gürsel Öğretmeni hiç anımsatmayayım!”deyince bu kez Halil konuştu, Ahmet Gürsel Öğretmen uzun süre arkadaşın çalışmalarına  inanamadı. Kaç defa şunu yapana not vereceğim dediğinde arkadaş yapınca “Senin notun fena değilmiş deyip geçiştirdi!”Arkadaşların anlattıklarını hep yazdığım, ara sıra da yazdıklarımı okuduğum için söylediklerinizi harfi harfine biliyorum. Dün akşam da bunlara değinmiştik. Arkadaşların bunları anımsamasına  benim için çok sevindirici!”Orhan geldi, konuşmalarımıza katıldı. Ancak Orhan, deminden beri konuşulanları yalanlayan bir söz söyledi, ”Arkadaş, sen Müfettişi düpedüz kandırdın!”dedi, . Neden? diye sordum. Biz , senin dediğin gibi Almanca çalışmadık, Schiller’den şiirler okumadık!”dedi. Orhan’ı dinledim, söylediklerine üzüldüm. Ben “Schiller’den şiir okuduk, demedim, Kefil adlı parçasını okuduk, Wilhelm Tell olayını dinledik!”dedim. Bunu neresi yanlış?Kefil parçasını arkadaşlar doğruladı. Hüsnü parçayı neredeyse ezber söyledi, ”Meros mantosunun altına  kamasını sakladı, onu gören…. Orhan söylediğine pişman oldu, sustu. Belli ki bir başka yerde bunlar konuşulmuş, Orhan da etkilerinde kalmış. Üzüldüm, bu kez  de ben konuştum, ”Gerçekten ben Müfettişi kandırdım, eline verdiğim Büyük Almanca-Türkçe sözlük değildi, Ezberlediğim Röslein şiiri yoktu, seninle çat par  Almanca  söyleştiğimiz de yalan!”Bundan sonra sen sakın bu yalanlara katılma, kendini koru!”dedim. Halil yatıştırmaya çalıştı. ”Ortada bir yanlış anlaşılma var, senin yaptığın ya da söylediğin bir söz yok, Müfettiş geldi başımıza dikildi adam kendisi konuşu!”bunun neresinde yanlış var?Başımıza dikilen, lügati alıp bakan insana “Olmaz!”mı deseydik yani?Konuşunca Halil de sinirlendi. Ancak Halil, Orhan’a değil de bu konuda Orhan’ı yanıltanlara kızmıştı. Orhan öyle kaldı, biz eski konuşmamıza döndük. Aynı durumlar günümüzde de sürüyor. Ancak şimdilerde bu kültür derslerinde pek olmuyor ama sanat derslerinde bir takım ayak oyunları şeklinde sürüp gidiyor. Orhan ayrıldı. Hüsnü, Orhan için, ”İyi çocuktur, ona darılma!”dedi. Hüsnü’ye iyiliğin ne olduğunu sordum. Kendine göre anlattı. Ben de ona, geçen haftaki çalışmamızı anlattım. Ahmet Gökay Ağabey, ”Sana izin aldım, bir hafta yanımda çalışacaksın!”dedi. Ancak seninle uyum içinde çalışacak bir de arkadaşını da sen seç birlikte çalışın!”dedi. Ben Orhan’ı seçtim. 4 gün birlikte çalıştık, Son gün halsiz kaldı, onun işini de ben tamamladım. Az önce ben çalışırken yanıma geldiler, onlara akordiyon çaldım. Buraya geldiğimde öğrendim ki Orhan öteki  arkadaşlara katılıp benim yanıma gelmiş, geliş nedeni de  az önce oraya kızların gelişiymiş. Şimdi de geldi, bunu söyledi. Bunların iyilikle bir ilgisi var mı?”Hüsnü üzgün, kısık bir sesle “Yok!”diyebildi. Halil de üzüldü. Orhan iyi arkadaştır, hoş arkadaştır ama, iyilik nereye kadar gidiyor?Zil çaldı, üzgün bir durumda yatağa girdim. Yatınca sakin sakin düşündüm:Kendi işini kendin gör, kendi sorununu kendin çöz. Kendi dostun kendin ol. Beklenmedin zamanda güzel işler de oluyor, beklenmedik can sıkıntıları da…Bektaş Ağabeyimin, Ali Eniştemin köyde oluşları güzel haberler. Bunların yanında Orhan’ın söylediği sözün ne önemi olur?Destur, deyip dön arkanı, ne günü varsa görsün. Darılmasam bile iyi olmaya çalışmam. İsterse o gayret göstersin. İşte böylesi ile arkadaşlık yapmaya çalışacağına Gül’le bakış, Gül için küçük tuzaklar kur. Ona kötülük yapma, onun için kötü şeyler düşünme. Onu güzel buluyorsan o güzelliği zedelememek için  çaba harca. Sonsuza dek o senin anılarında hep güzel kalsın. Sakın onu, bu durumu  bozacak bir tavra girmeye zorlama. Zorla güzellik olmaz. Öyleyse  karşılaştığın bu güzelliği bozmamak için aklını kullan. !”

. İsmet geldi:”Yeni Bedir’e gidelim!”dedi. Ben de Lüleburgaz’a gitmeyi önerdim. Yazi tura attık, İsmet kazandı. Bugün banyo yokmuş. Öğle yemeğinden sonra gideceğiz. . Ahmet Gürsel Öğretmenin mektubunu yazıyorum, daha doğrusu bir türlü yazıp bitiremiyorum. Elime alınca evirip çevirip düzeltme yapıyorum. Düzeltmeler nedense düzeltmeden çok işi uzatmaya neden oluyor. Bu arada kendimi de süzgeçten geçiriyorum:”Acaba ben çok mu bencil davranıyorun?”. Kahvaltıda çay-zeytin var, hiç mızıltı yapmadan yiyorum. Aslında herkes yiyor ama kimisinin  zırıltısından durulumuyor. Hangi türlü çorba çıksa benden bir sızlanma çıkmıyor. . Ekmekler, karışık undan yapılıyormuş. Buğday unu yanında çavdar, galiba biraz da arpa…Köy ekmeklerimiz bunlardan daha iyi değil, alıştığımız için tatlı gibi geliyorsa da Kasaba ekmeği dediğimiz Lüleburgaz ekmeklerini köyedeyken kapışarak yediğimizi unutmadım. Bu neddenle arkadaşların yakınmalarına katılmıyorum. Onlar bunu bir başka tavır gibi sayıyorlar. Oysa öyle değil, ben gerçeği düşünüyorum. Bu nedenle arkadaşların çoğu beni eleştiriyor. Yüzüme söylemeseler bile bunu ben seziyorum. . Gene de onların hoşuna gitmek için  doğru bildiğimden şaşmayacağım. Sonunda mektubu tamamladım. Soracağım geometri sorumu  gene gene çizdim, kendim bir ip ucu bulamadım:Bir yay üzerine çizilen, tepe noktaları birinin çember, ötekinin merkezde olan ikiz kenar üçgenlerin tepe açıları ½ oranında oluyor. Bunu  nasıl ispatlayacağım?Daireyi, üçgenleri çizdim, sonunda  zarfı kapattım. Mektup gitmiş gibi sevindim. Zarf açık olunca hep bir kuşku duyuyorum:Öyle mi yazsam, böyle mi desem?Oysa  zarfı kapatınca tümden tamamlanmış oluyor, rahatlıyorum. Arkadaşlar pencerelere sıralanmış gülüşerek dışarı bakıyorlar. Kızların bir bölümü  Nahide Öğretmenle okul önündeki tören alanında top oynuyormuş. . Her top atışlarında bir kahkaha atılıyor. Top  arada bir iki ele deyebiliyor, her atış dışarı, her dışarı kaçırış kahkaha. Aralarında Gül yok. Ben bir göz gezdirip yerime oturdum. Halil geldi, ”Sen bakmıyor musun kızlara? dedi. Bu kez ben ona sordum, ”Sen bakmıyor musun kızlara? “Gülüştük. Orhan’ı sordu, ”Küsüşmeyin, iyi konuşuyordunuz, sürsün o. Orhan aslında iyi bir arkadaş!”dedi. =rhan’la atölyede birlikte çalışıyoruz, darılmak, küsüşmekniyetinde olmadığımı söyledim, Halil sevindi. Atölyeye gidip akordiyon çalıştım. Baslarda gam yapmayı iyice öğrendim. Bas tuşları, çift sıra üzerine, bu bir bakıma kolaylık sağlıyor. El yerinde durduğu için kolay bulunuyor. Yemek zilini duyunca bırakıp  çıktım. Yemekhane önünde Gül’ü gördüm, bir arkadaşıyla konuşuyordu. Döndü bana, ”Köyden gelen oldu, Rüştü’nün babası, benim akrabam!”dedi. ”Diyecek bir söz bulamadım:”Aaa, ne güzel!”deyip yürüdüm. Mercimek-bulgur pilavı-üzüm hoşafı. . Yemekten sonra İsmet’le yola çıktık. Konuşma konumuz arkadaşlar:Kim iyi, kim art niyetli birer birer sıraladık. İsmet’le  bir iki arkadaş dışında  hemen hemen aynı  kanıdayız, arkadaşlarımızın çoğuyla iyi ilişkiler sürdürülemez!

Köye girerken İsmet, ”Kendi köyüme gelmiş gibiyim, bizim köy de böyle kokar, duman kokusu. Esinti yok, bacalardan çıkan dumanlar çatılardan bina  aralarına iniyor. !”Bu kez ben, ”Sizin köye değil bizim köye geldik. Sizin köyün kokusundan daha çok bizim köyün kokusuna benziyor!”dedim. Kamber Amcamın bahçesine girerken yengem karşıladı, Kamber Amca yokmuş. ”Öyleyse biz girmeyelim!”dedik. Yengem İsmet’in dirseğinden tutup çekti:Kamber Amca yoksa ben varım, senin evne gelenler baban olmayınca ananın yüzüne kapıyı kapatıp dönerler mi?”diye İsmet’e sertçe sordu. İsmet, böyle bir durum beklemiyordu, hayır anlamında başını geriye attı. Yenge gülerek, Kamber şimdilerde gelir!”dedi. İçeri girdik. Yengem sordu, aç olmadığımızı söyledik. Kamber Amca Evrensekiz’e gitmiş. Yengemin anlattığına göre, oraya çok asker gelmiş, askerlerin bir bölümü uzunca bir süre orada kalacakmış. İaşe işleri konusunda zorlukları varmış. Çevre köylerin muhtarlarını bunun için çağırmışlar. Satılık yiyecek, yem türü tahılların pazarlara   götürme yerine birliğe satılması konuşulacakmış. Yengem hemen”Zavallı askerler belki de aç kalıyorlar, paraları olsa bile çıkıp nereden alacaklar ki?”dedi. , İsmet, babasından öğrendiği bilgileri yengeme anlattı, Birliklerin kantinleri oluyormuş, kantinlerde her türlü yiyecek bulunuyormuş. Yengem bu kez de:”Parası olanlara var, ya olmayanlara?dedi İsmet’e azarlarca baktı. Sonra da”Siz ne yapıyorsunuz?sizin de kantininiz vardır!” dedi. Ben kooperatifi anlattım. Yengem kabak pişirmiş, bize kabak getirdi. Yengem kabağı tıpkı ablam gibi pişirmiş, bize de tencere altından koymuş. Tam benim istediğim gibi, az yanık. Ablam pişirince bana çok küçüklüğümden beri böylesini verirdi. ”Sen tatlı seversin, tencerenin altı tatlı olur, pişen kabağın tatlı suyu altta toplandığı için alt kattaki dilimler tatlı olur!” derdi. Yengeme bunu anlattım. Gülerek bilirim bilirim , bilmez miyim?Göz göre göre bu  yanık dilimleri tabaklarınıza neden koydum?diye sordu. Kamber Amcamın gecikeceğini düşünerek kalktık. Geldiğimiz gibi gene okulun, arkadaşların iyi fena taraflarını konuşa konuşa okula döndük. Pencereden bizi görenler takıldılar, Ziyafete kondunuz. İsmet doğruyu söyledi, ziyafet falan yok, sadece iki dilim kabak yedik.   “Kabak sözü edilince gülenler oldu. Bu kez İsmet ballandıra ballandıra kabağın tadını anlattı. Arkadaşlar bağırdı:”Yeter, ağzımızı sulandırdın!”Arkadaşlara bilgi verdik, ”Askerler bir süre orada kalacakmış, muhtarlar toplantıya çağırılmış, Evrensekiz’de pazar kurulacakmış v. b. Tören zili  çalınca koşup akordiyonu aldım, ucu ucuna yetiştim. Müfettiş Bey törene katıldı. O katıldığı için okuldaki tüm öğretmenler de katıldı. Törenden sonra derslikte yemek zili beklerken Sami Akıncı bana “Ben bir tane daha buldum!”dedi. Arkadaşlar  ilgiyle baktılar. Önce ben de anlamadım ama sormadım. Sami, ”Çakmak çakmak!”dedi. Türkçe dersinde konuştuğumuz, ”yemek yemek” benzeri sözler. Gerçekten “Çakmak çakmak” o tür bir söylem. Arkasından bir  gülme başladı:”Sami hep böyle şeyler düşünüyor!”Ne iyi, keşke biz de düşünsek diyenlere karşı, kafamı öyle boş şeylerle yormam!” diyenler de oldu. Yemek zili çalarken Mustafa Saatçı bağırdı “Ben de buldum:Herkes durup baktı. Mustafa “Kandil yakmak!”dedi. ”Olmaz diyenlere çıkıştı, ”Çakmak çakmak oluyor da kandil yakmak neden olmasın?Mehmet Yücel “Olur olur, imam söyleyince her şey olur. Haydi şimdi mercimek yemeğe!”deyip Mustafa Saatçı’yı  kolundan tutup çekti. Bu kez Yusuf Asıl başladı, ”Sigara yakmak, şimşek çakmak, lüks yakmak türü sözleri sıraladı. Yemekte de benzer yakıştırmalar sürdü. ”Top toplama, ot otlamak türü saptırmalar  bir birini izledi. Sonunda bu saçma söz nereden çıktı diye soranlar bile oldu. Derslikte  Türkçe defterimi karıştırıp eksik ödevlerimi buldum. Fiil çekimlerinin tam listesini yarım bırakmışım. Bileşik zamanlı çekimlerden yapılmayanlar var. Hemen tamamladım. On tane fiil soylu sözcük seçip durum eklerini, çekim eklerini gösterdim. Okumak-okuma, okumayı, okumaya, okumada-okumadan…. Okudum-okuyordum-okuyacağım-okuyacaktım-okumuşum okumuştum v. b…. . Orhan geldi. lügatı istedi, verdim. Biraz buruk davrandım ama olsun, biraz böyle gitsin, diye düşündüm. Halil, Sefer Tunca’nın sırasındaydı, Orhan’la konuştuğumuzu görmüş, gelince:”İyi ettin, Orhan hatasını anlayan bir arkadaş!”dedi. Bu olaydan Halil’in Orhan’nı çok sevdiğini, bu nedenle onu  koruduğunu anladım. Sözleri bana söylemesine karşın, gerçekte Orhan için kaygılandığı apaçıktı. Ama olsun, benim de işime yaradı…Yatınca da bir süre bunu düşündüm. Salt Orhan’la değil tüm arkadaşlarla iyi geçinmeyi istediğime göre, bu benim için bir ödün verme sayılmamalıdır.

 

24  Şubat  1941  Pazartesi.

 

Orhan eskisi gibi “Guten Tag!”dedi. Karşılık verdim. Kadir söze karıştı, Orhan’la bir işi varmış kolundan tutup çekti, gittiler. Kadir olayı bilmiyor, bilseydi  böyle yapmazdı. Sanki:”Sözü uzatma, gene bir çıngar çıkmasın!”dermişçe kolundan tutup çekmesi dedğişik anlamlara gelebilir. Bu kez Halil beni bekledi, Müfettişten söz açtı:”Adamda ne güçlü bellek var, bizim İstanbul’a gidişimizi, oradaki konuşmaları anımsıyor. Ben de oradaydım, onların hiç birini anımsamıyorum. . Tek anımsadığım saatlerce kamyonla yaptığım yolculukla bir de İstanbul’un bir kıyısını gördüğüm. Niçin gittiğimizi bile tam olarak bilmiyorum!”dedi. Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in gelişini sordum. Halil onu anımsıyor ama onlar geldiğinde Halil duvar ördüğünden dönüp kimseye bakamamış. Basna sordu:”Sen nasıl anımsıyorsun?”Hasan Ali Yücel geldiğinde  biz Hasan Üner’le ikimiz tezgah başında çalışıyorduk. Yanımızda tek İrfan Evren Öğretmen vardı. Bakan geldi, bizimle konuştu. Önce kardeş olup olmadığımızı sonra da neden inşaatta olmadığımızı sormuştu. Bakan dönüp Belediye Başkanıyla konuşmaya başlayınca Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç yanımıza geldi bizimle uzun uzun konuşmuştu. Ben, Lüleburgazlı olduğumu, köyümün yakınlığını söyleyince, İsmail Hakkı Tonguç gülerek:” Ben de biraz Lüleburgazlı sayılırım, hemşeriyiz!”demişti.

Kahvaltıdan sonra tüm sınıfta bir telaş:”Fikret Madaralı Öğretmen geldi mi?Kim telaş ediyor?Tembel takımı. Berkir Temuçin fit attı:”Bugün tahtaya kalkma sırası 77 Emrullah’la Hüsnü Yalçın’da dedi. Arkadaşlar güldü. Bekir’in dilinin altındakini bildiklerinden gülmüşlerdi. Gülmeler uzayınca Emrullah işin nereye dayandığını anladı, Bekir’e “Cücelik yapma!”dedi. Bekir’in en kızdığı sıfatı buydu, hemen yanıt verdi “Gulu, gulu, gulu!”Emrullah arkadaş için de birkaç takılmıştı ancak onun da en sinirlendiği bu “Gulu” seslendirilmesiydi. (Hindi anlamında)Kavga çıkmasını önlemek isteyenlerin uyaramaları arasında Fikret Madaralı Öğretmen geldi. Öğretmen masasının önünde durdu. Çok yavaş bir sesle, ”Çözülecek bir sorununuz mu vardı?”diye sordu. Hepimiz sustuk. Bekir parmak kaldırdı. Üzgün bir sesle, ”Dersimizle ilgili bir şaka yapmak istedim, arkadaşlar yanlış anladı onu açıklamaya çalışıyordum!”dedi. Fikret Madaralı Öğretmen güldü:”Sana güvenim tamdır, sen de bunu biliyorsun. Ancak ben gene de şimdi senden soruyorum;son söylediğin doğru mu?Bekir Temuçin duraksamadan:”Benim söylediğim doğru öğretmenim ancak arkadaşlar yanlış anladılar. Onların anladığından ben sorumlu değilim!”Fikret Madaralı Öğretmen:”Şu işe bak, sorduğuma pişman oldum, şimdi ben sana ne diyeyim?Benim bildiğim doğrucu Bekir bu kez önüme girift bir konu getirdi. Sözümü geri aldım, tatlıya bağlarsanız sözü uzatmayacağım, anlaşmazlık çıkarsa sınıf öğretmeniniz olarak işe el koyarım!”deyince Sami Akıncı, özür diledi, ”Zaten tatlıya bağlamıştık öğretmenim !”dedi. Öğretmen bir süre baktı, gülümsedi:”Kol kırıl yen içinde!”Bu sözü biliyor musunuz?” diye sordu. Ben duymuştum ama tam bilmiyordum. Ayrtıca ortalık sda  pek iyi sayılmazdı, bu nedenle parmak kaldırmadım. Öğretmen kendisi açıkladı:Aranızdaki arkadaşi anlaşmazlıklarını dışarıya duyurmk istemezsiniz, bunlar aranızda kalır, zamanla unutulur. Böylesi ortak gizlemeler için kullanılır!”dedi. Ayrıca evlerdeki krdeş kavgaları, karı-koca kavgaları olur, bunlar gelip geçici anlaşmazlıklardır. Konu komşuya duyurmadan geçiştirilir. Böylesi durumları anlatırken çokça bu söz kullanılşır:”Kol kırılır yen içinde!”Gizli tutlmak istenen olay…Öğretmen gülerek başlamışken Atasözlerine bir daha dönelim!”dedi tahtaya aynı sözü yazıp:”Bunda bir eksiklik var mı?diye sordu. Sami Akıncı parmak kaldırdı. Öğretmen  Sami’ye bakıpgülümsedi ama gözlerini öteye çevirerek geçti. Sami parmağını indirincve bu kez İsmet parmak kaldırdi. Öğretmen söyle deyince İsmet, ”Kol kırılır yen içinde tutulur!”dedi. Öğretmen anlamlı anlamlı baktı ama duraksadı. Birden aklıma geldi, parmak kaldırmadan “Kalır!”dedim. Öğretmen gülerek İsmet’e:”İsmet, dikkat sıkı takiptesin!”dedi. Ban bir şey demedi. Tutulurla, kalır arasındakı anlam  farkını anlattı. Sonra da “Sırrını söyleme dostuna, dostunun da dostu vardır;dostu söyler dotuna!” yazdı. Bu iki söz arasındaki ilişkiyi, zıtlığı düşünün, başka bir derste konuşalım!”dedi. Zil çaldı, öğretmen çıktı. Öğretmen gider gitmez Emrullah sinirli sinirli Bekir Temuçin’in üstüne yürüdü. Arif Kalkan’la Sefer Tunca araya girip durdurdular. İtiş kakış sürerken öğretmen geri geldi. Baktı, ”Değişen bir şey yok, ”Eski hamam eski tas!”dedi. Bekir Temuçin  ayağa kalkınca öğretmen Bekir’e oturmasını söyledi. ”Bu kez olayı gördüm, sen tek değilsin, biraz da ötekini dinleyelim!”dedi arkasından Emrullah’a  “Eski hamam eski tas!”sözünün anlamını sordu. Emrullah uzunca bir süre yüzünü gerginleştirdi, düşünüyormuş gibi gözlerini yumdu kapadı:”Öğretmenim ben bu sözü hiç duymadım, hiç kullanmadım!”dedi. Öğretmen gülümseyerek:”Hiç gezdiğin yerlerde eski bir hamam görmedin mi?”diye bir daha sordu. Emrullah bu kez, :” gördüm öğretmenim siz onu mu soruyorsunuz?deyince tüm arkadaşlar, öğretmenle birlikte güldü. Öğretmen bir daha:”İşte o gördüğün hamamı soruyorum, nasıldı?Yıkık dökükmüydü, kapısı bnacası var mıydı?Belki de içimn de bir de eski tas kalmıştır!”dedi. Emrullah biraz toparlandı, Öğretmenin ben soruyu anlamdım, çok kapalı bir anlamı olacağını düşünmüştüm1”deyinceÖğretmen gene güldü:“İyi düşünmüşsün, kapalı bir anlamı var, sıra ona da gelecekti. Ancak sen  bilinen eski hamamı kavramakta zorluk çıkardın;biz de sabırla sana bunu anlatmaya çalıştık. Şu senin gördüğün  eski hamama gitsen o gördüklerinin değişmeden durduğunu görsen, soranlara ne dersin?”Emrullah gülümseyerek:”Eski hamam öylece yerinde duruyor!”deyince arkadaşlar bu kez tası unuttun!”dediler. Öğretmen, ”Siz karışmayın dercesine rliyle sus işareti verdi. Sora sora Emrullah’a “Eski hamam eski tas!”sözünü sonunda söylettiSonun da Emrullah:”Hiçbir değişiklik olmamış olaylar ya da işler için bu sözün söylendiğini tekrarladı. Bu kez öğretmen hepimize. ”Öğretmenlik bir bakıma sabır işidir, salt bunu  göstermek için direterek size unutamayacağınız, daha doğrusu unutmamanız gereken bir örnek verdim. İyi mi oldu?bunu bir düşünün. Ben Emrullah!ıazarlayıp oturtabilirdim. Nitekim çok defa  bir çoğunuza yaptığım yaptığım gibi bi de sarsak konruru geçerdim. Ama öğretmenlikte o yol sürekli izlenecek bir yol değildir. Özellikle sizin öğretmenliğiniz o yolu kesinlikle götürmez!”dedi, Fettah Biricik’e sordu:Neden?”Fettah, dinlememiş gibi afalladı, etrafına bakındı, sustu. Tüm arkadaşlar parmak kaldırdı. Öğretmen parmakları gözleriyle süzdü, Fettah’a:”Eh, Fettah Biricik, pes vallahi, başka söyleyecekl söz bulamıyorum. Emrullah beni yordu ama, sonunda gene de konuşacak sözüm kalmıştı;sen  tümden tükettin!”dedi Tam bu sıra zil çaldı. Öğretmen, :”Bak işte zil çaldı. Bizim işlerimniz zillerle, zil çaldı benim görevim bitti. Seninki sürüyor, bunu biraz düşünsen iyi olacak!”deyip ayıldı. Öğretmen çıkınca  kimseden cit çıkmadı. Uzaktan Fettah’a baktım, yerin dibine girdi diye düşünürken Fettah birden Emrulah’a “Gulu gulu hindi, senin yüzünden laf işittik!”dedi. Bütün başlar Fettah’a döndü bir curcuna kopacak sandım. Korktuğum olmadı birkaç kişi birden Fettah’a, ”Yalnız Emrullah değil Bekir de var!”dediler. Sami Akıncı kalktı:”Herkes için:”Öğretmenlerin sözlerini hiç anlamıyorsunuz arkadaşlar. Yazık o insanların bunca gayretine. O sözleri dinlerken sizleri düşünüyorum, umarım bu defa anlarlar diyorum, az sonra anlamadığınızı görünce ağlamaklı oluyorum. !”İsmet başta olmak üzere birkaç arkadaş birden hepimiz mi?” diye sorunca Sami Akıncı, dediğim gibi olanlara gerekli uyarıları yapmadığınız için hepiniz, diyorum!”dedi oturdu. Öğle yemeğine aynı konuyu konuşarak geçirdik. Kimi arkadaşlar konuyu çok önemsedi. Oysa ben her zamanki  dalaşmalardan farklı bir şey görememiştim. Tek fark Fikret Madaralı Öğretmenin olaya el koymasıydı. Ancak konuşmalar giderek sınıftaki arkadaşlar arasında kutuplaşma olduğunu, bunun da kolay kolay  önlenemeyeceğini ortaya çıkardı. İki taraf arasında kendime bir yer bulamadım. Sanırım aynı düşümnceleri Halil Basutçu da aklından geçirmiş;durup dururken bana:”Kendine bunlar arasında  bir yer seçtin mi?diye sordu. Aynı soruyu ben de ona  sordum. Halil gülerek:”Bu duruma göre biz ikimiz de açıktayız galıba!”dedi. :”Onlara katılmaktansa açıkta olmayı yeğlediğimi söyledim. İsmet bizim konuşmamızı dinlemiş:”Ben de sizinleyim!”diye bağırdı. Herkes bize baktı. Mehmet Yücel gülerek:”Dayı ne oluyoruz, yeni bir grup mu kuruyorsunuz?” diye sordu. Bu kez Halil Mehmet Yücel’e:”Yeni dediğine göre demek eski grupların olduğunu biliyorsun, bize şimdiye dek neden haber vermedin?”deyince Mehmet Yücel gülerek:”Bugünkü duruma kulakasmayın, bunlar yarın sarmaş dolaş olacaklar, ”Eski hamam eski tas!”olarak devam edeceğiz!”Yusuf Asıl:”Marangozlar atölyeye!”deyince birden toparlandım, kapı anahtarı bende, hemen atölyeye koştum. Öğretmenler gelmemiş. Rahatladım. Ali Yılşmaz Öğretmen geldi İrfan Öğretmeni sordu. o sorusunu bitirmeden İrfan Öğretmen kapıdan girdi. ”İyi insan sözünün üstüne gelirmiş!” sözü tekraralandı. İrfan Öğretmen de efkarlıymış:”Ne diyelim Aliciğim, alın yazımızın çizgisinde gitmeye çalışıyoruz!”dedikten sonra Ali Yılmaz Öğretmenin koluna girerek:”Sen nasılsın, iyice alışabildin mi?Senin çocuklar bu işlere yatkın değil, umarım seni çok üzmüyorlardır!”deyip koluna girdi dışarı çıktılar. Onlar çıkınca arkadaşlar, öncelikle Yusuf Asıl:”Öğretmenlere bak, onlar da dedikodu yapıyorlar:Burada küçük sınıfları eleştirdiler;  kuşkusuz şimdi bizi de dile dolamışlardır!”Yusuf’a baktım:”Dile dolamak nedir?Atasözü mü, deyim mi?Yusuf bir süre  hık mık etti, şimdi sırası mı?dedi. Dedi ama toparlandı önce Aatasözü sonra da deyim yanıtını yapıştırdı. Bu arada hem Atasözünün hem de deyimin tanımını yaptı. Yusuf bunları söylerken  iki öğretmen gene atölyeye döndü. Öğretmenler Yusuf’un sözlerini duymuşlar. İrfan Öğretmen Ali Yılmaz Öğretmene:”İşte Aliciğim bizimkiler hep böyle, hem arı gibi çalışıyorlar hem de ders konularını sürekli tekrarlıyorlar. Atölye çalışmaları gibi hepsinin kültür dersleri de iyi. !”Ali Yılmaz Öğretmen bize bakarak:”Ben onları hep tanıdım, az görüşüyoruz ama iyi tanışıyoruz!”dedi. Salih Baydemir çizim yapıyordu, Ali Yımaz Öğretmen yanına gitti, Salih Baydemir’le konuştu. Az sonra da ayrıldı. İrfan Öğretmen de bir ara ayrıldı. Mehmet Aygün Yusuf Asıl’a takıldı:”Senin varsayımların fos çıktı, öğretmenler bizim hakkımızda ne güzel sözler söylediler!”dedi. Yusuf bir süre sustu, arkasından:”Sen öyle san, onlar orada bizi eleştirdiler, kuşkulanmayalım diye buraya dönünce başka konuştuklar!”dedi. Bu kez  hepimiz güldük. ”Uydur, uydur diyenler gibi, çwvir gazı yanmasın!” diyenler de oldu. İrfan Öğretmen gelince konuşmalar değişti. Yusuf bir ara gene Müfettişten söz etti. İrfan Öğretmen kestirdi attı, ”Bizim müfettişlerle pek ilgimiz yok. Doğrama işlerimiz, belli ölçüler içinde belli yerlere yapılıp takılır. Çatı işlerimiz de yapıcıların işleri üstüne konur. Kullandığımız malzemeyi bize okul yönetimi alır. Biz bunları alıp lpanlara uyarak yaparız. Bu nedenle müfettişler bize pek uğramaz, uğrayanlar da bir merhaba deyip geçerler!”Öğretmen bunları söyledikten sonra Yusuf’a sordu:”Senin müfettişle ne gibi bir ilişkin var?”dedi. Yusuf az duraksadıktan sonra gülerek:”Benim yok ama, beni göstererek. ”Onun var!”dedi. İrfan Öğretmen gülerek:”Öyleyse sen neden müfettişe aklını taktın, bırak o konuşsun!”deyince arkadaşlar güldü. Yusuf benim için, ”O  çalışırken konuşmaz, ben ona yardım ediyorum!”dedi. İrfan Öğretmen kahkahalarla güldü;”İlahi çocuk, sen çok yaşa emi!”deyip bana baktı. Bana:”Sen ne diyorsun, Yuusf’tan yardım istiyor musun?”dedi. Her zaman yardımını gördüğümü söyledim. Bugün de ben ona yardım ediyorum!”dedim. Gerçekte biz Orhan’la geçen hafta Ahmet Gökay Ağabeye yardıma gitmiştik. Arkadaşlar biz yokken işbölümü yapmışlar. Onları sürdürüyorlar. Yusuf’un arkadaşı Harun Özçelik, bugün dinlenmeye alınmış. Ben onun yerine Yusuf’la çalıştım. Böylece Yusuf’la iyi anlaştığımızı kanıtlamış oldum. İrfan Öğretmen her zaman olduğu gibi bizi öven sözler söyledi. . Öğretmen bizden önce ayrıldı. Öğretmenden sonra arkadaşlar bir süre Yusuf’a sıfatlar yakıştırdılar:İftiracı, Sözünden dönen, İyilik bilmez, İki yüzlü, Güvenilmez v. b. Yusuf hepsini reddetti. ”Doğru dürüst bir sıfat bulup yakıştıramadığınız için söz hakkınızı kaybettiniz!”deyip kahkahayı attı. Arkadaşlardan sonra bir süre kaldım. Ancak parça çalmaktan çok parmak çalışmaları yaptım. Diyezli gamları sıraladım. Sol majör, Re majör, La majör, Mi majör gamlarını arka arkaya sıraladım. Bunlar kolay geldi. Bu kez de Do majör gamını esas alıp Do, re, mi, fa, sol, la, si, do notalarından başlayarak gamları denedim. Ağır ağır kolay geldi ama bir türlü hızlandıramadım. . Fa ile Si majör gamları oldukça ters geldi. Çabuk sıkıldım, kooperatife uğradım. Kooperatifte bir süre oturdum. Fevzi Üner’in çalışması, arkadaşlarla konuşması çok hoşuma gitti. Gerçek bir bakkal gibi konuşuyor. Alıcılardan biri:”Benim istediğim bu değil!”diyen olunca:”Elimizdeki bu kardeşim!”deyişi ilgimi çekti. Dersdliğe geç vakit gittim. Ben gittim yemek zili çaldı. Yemeğe dönerken Yusuf koluma girdi. Bizi kol koa gören Salih Baydemir sordu:”Kim  kime oyun atmaya çalışıyor?”Yusuf yanıtladı:Ben ağabeyime asla oyun oynamam!”ben de aynı yanıtı verdim:”Ben  Büyük Manikalı kardeşime asla oyun  oynamam!”Kadir Pekgöz görmüş hemen sordu:”Ne oluyor size böyle, nedir bu yakınlık. ?”Biz marangozluk grubu hep böyleyiz, yapıcılar gibi çıngar çıkarmayız!”Hilmi Altınsoy karşı oldu:”Yapıcıların hepsini kınamayın onların içinde pırlantalar vardır. Duyanlar, özellikle Mehmet Aygün:”Pırlanta Hilmi, sana Altınsoy az geliyor, soy adını değiştir, soy moy karıştırmada n doğrudan doğruya Hilmi Pırlanta olsun. Hilmi güldü, kendisi de birkaç kez pırlanta dedikten sonra : yüksek sesle”Hadin oradan, benim soyadım ailemin adı, soyum altın, neymiş bu pırlanta mırlanta!”deyince bu kez de Salih Baydemir, :”Pırlantayı beğenmediysen Mırlantayı bir dene!”deyince Hilmi Salih’e :”Bana bak Kara Salih, başıma iş çıkarma deyiverdi. Salih için Kara Salih demekküfür yerine geçer. Hilmni’nin ne pırtlalığı kaldı ne de, yere yakın popolu oluşu. Tartışmalara hiç karışmadığım gibi onlar gülüğnce gülmedim, başka masalara baktım, tabağım boşalınca da kalktım. Az sonra Hilmi yetişti:”Bizim boşboğazlığımıza kızdın mı ?”diye sordu. Kızmadığımı söyledim, başka sorunlarım olduğundan söz ettim. İnanacağı başka sözler söyledim, kırmadan ayrıldım. Gene kooperatife gittim. Kitaplık bir süredir kapalıydı. Müfettiş nedeniyle açılmışmış. Hasan Üner duyurdu. Birlikte kitaplığa gittik. Ancak kitaplık kitap bakacak gibi değil sayım mı ne yapılıyormuşYusuf’un köylüsü  Rafet  vbize kitap verebileceğini söylemesine karşın ben almadım. ”Sonra gene gelirim!” deyip dersliğe döndüm. Derslikte  oldukça gürültü var, gene de tarih kitabımı açıp meşrutiyet dönemlerini bir daha okudum.

Yatınca  kalktığımdan bu yana karşılaştığım olayları anımsadım, hiç birisinde benim olumsuz bir payım yokken neden çok üzgün olduğumu anlaya çalıştım. Fikret Öğretemenin övütleri, İrfan Evren Öğretmenin beyenileri oertadayken birilerinin şakaları, birileri, nin kavgaları nedeniyle rahatsız oluşumu eleştirdim. Arkadaşım Halil’in dexdiği gibi bizim arkadaşlar hep böyle;birbirine yaptıklarını sırası gelince bana da yapıyorlar. Öyleyse onların yaptıklarını bir yana itip kendi durumumu korumam gerekmektedir. Sanırım Sami Akıncı da bunu yaspıyor. Gene kesin bir karar aldım:”Başkalarının işi beni ilgilendirmez. Kendi doğru yolumda yürümeliyim!…. .

HASANOĞLAN

 

Kitap 31

 

17Mayıs  1941 Cumartesi

 

Erkenden uyandım.Camide yatarken buradaki gibi gürültü patırdı duymazdık,Okul köy kenarında olmasına karşın bütün sesler geliyor.Köyden kırlara  açılan yollar buradan geçtiğinden sesler kolay yankılanıyor.Güneş de öyle, sanki erken doğuyor gibi geliyor.Çok merak ettiğim müzik öğretmenini,sonunda  gördüm.İstiklal Marşını o söyletti.Daha doğrusu söyletemedi.Ama,suçu bize yükledi,yakın zamanda öğreneceksiniz gibi bir de söz söyledi.Söyletirken  iki elinin parmaklarını birleştirip bileklerinden sallaması ilginç.Adem Gürçağlayan Öğretmen  işaret parmağıyla,Hidayet Öğretmen tüm parmaklarını oynatarak yer yer de iki elini sallayarak,Ahmet Gürsel Öğretmense çoğunlukla  sağ elini müzik seslerine  uygun gezdirerek yönetiyordu.Yeni öğretmenimiz,iki elini de  yumruk yapar gibi  toplayıp birlikte  sallıyor.

Üzgünüm bir süre notlarımı hem kısa hem de aralıklı yazmak zorundayım.Çadırda ranzam üstte,ranza üstünde yazıyorum.Yanımdaki ranzada gene Orhan var.Bana yardımcı oluyor ama  ne de olsa dizimde yazıyorum.Orhan  bir öneride bulundu:”Akordiyonun üstünde yazarsın!”Sınıfımız ikiye bölündü ,numaraları atlayarak ayırdılar..4-7-15-18-26-42-48-50-53-61-66-72-74-76-78…1.grup  6-11-16-24-28-44-49-51-60-63-70-73-75-77-79 2.grup Pazartesi 1.grup,yani biz, sabahları ders yapacağız.Okul arkasındaki çadıra sıraları taşıdık,Oturduk,kalktık.Çadırda sıralar biraz hoş değil ama,yakıcı güneş altında işte çalışmaktan  daha iyi.Hele bundan sonra çalışacağımız  iş yerleri iyice çıplak,bizim kepire ilk gittiğimiz günlerdeki  gibi bir kez daha yanacağız.Kepirde sular kamyonla taşınıyordu.Burada ise küçük çocuklar  su kaplarıyla taşımaya çalışıyorlar.Yol oldukça uzun.Neyse ki ben, bizim arkadaşlar usta sayıldığımız için ,su taşımaktan kurtulmuş bulunuyoruz.Yemekten sonra  köy çeşmesinin yanına gittik.Bir grup öğrenciyle Namık Öğretmen çalışıyordu,”Kolay gelsin!”deyip biz de küreklere sarıldık.Namık Öğretmen çok memnun kaldı.Paydosa dek  onlarla birlikte olduk.Çeşme suyunun birazı az ileriye alınıp  ayrı bir bölüm oluşturulacakmış.Köylüler,özellikle de kadınlar sularını  buradan  alacakmış. Bayrak töreni sorununu arkadaşlar da konu etti..Uzun süreden beri bayrak törenlerinde görevli olduğum için şimdiki durumumu oldukça yadırgıyorum...Müzik öğretmeni,”Bayrak ,gün batarken yavaş yavaş indirilir,  çekerken hızlı çekilir , gibi bir şeyler söyledi.Bu söze gülenler oldu.”Sanki biz ilk kez bayrak indiriyormuşuz gibi,sözler fısıldandı.Hamdi Bağ Öğretmenin Lüleburgaz’da bir üsteğmene verdiği tören  dersini anımsadık.Müzik öğretmenimize birileri bunu anlatmalı.İstiklal Marşı birinci kez güzel söylenemedi.Öğretmen haklı olarak tekrarlattı.Gene beğenmedi ama ”Hafta içinde tekrarlayıp düzelteceğiz!”diyerek rahatı verdi.Yemekten sonra ilk hevesle çadırımıza döndük.Gemici fenerleri asılmış;ışık olarak gene gemici fenerlerine kaldık.Yatak sıralamamız bir rastlantı değil, numaralarımızın bir atlayarak arka arkaya gelmesinden dolayı Orhan’la burada da yan  yanayız; Orhan çadır kapısı ağzında,ben ondan bir somya içerdeyim. Kepirtepe’de de öyleydik. Kapıya yakın olduğu için giren çıkandan rahatsız olmakla birlikte, kendimiz  rahat girip çıkacağımız için  hoşnuduz. Çadırımızın okul bahçesinde oluşundan hoşnut olmayanlar da var:Yakın olduğu için öğretmenlerin sık kontrol edeceğinden  yakınıyorlar.Kimileri de kızlara yakın olduğu için çok mutlular.Mutluların başında(Şakadan) genellikle Mustafa Saatçı, birisini yakından görecekmiş.Kendisi böyle söyleyince Başta İdris Destan “İmam doğru söylemiyor,o birini değil hepsini dikiz etmek sevdasında!”deyince “Ayıp,imamlar öyle şey yapmaz!” sesleri yükseldi.Mehmet Yücel, imamların da insan olduğunu,her insanın yaptığını onlarında yapacağını öne sürünce, sevineceği yerde Mustafa Saatçı  sinirlendi.Mehmet  Yücel’e “Bakıyorum da İskelet  hep benim aleyhimde konuşuyor,ağzımı arıyor!”dedi..Kapıya yakın yatanlar”Gelen var!”işmarı yapınca sessizlik oldu.Sessizlik benim işime yaradı.Röslein Röslein Röslein  rot,Röslein  mein ist Königin!(Almanca  olarak benim kalbimde diyemedim,üzgünüm,auf der –kalbim-olmadı…Mein Gemüt,Mein  Herz.Auf der mein  Gemüt-Auf der mein Herz… Auf der  mein Herzkrankheit!Sevgiden sözx ederken kalp hastası oldum galiba……..

 

18  Mayıs  1941 Pazar…

 

Çadıra alışmış durumdayız.Zil mil çalmaya gerek yok; ilk uyananla ikinci uyanan fısıldaşınca  uyanmamak olası  değil.Kimi arkadaşlar buna yeni bir de uyarıcı söz ekledi,”Kalkın ayıptır,kızlar bile kalkmış!”Mustafa Saatçı başta olmak üzere bir çok arkadaş “Sahi mi? diyerek konuşmaya başlayınca uyanmayan kalmıyor.Oysa kızların falan kalktığı yok.Kalksalar bile zaten onlar hemen dışarıya çıkmıyor.Arkadaşların ilgisi de gerçekten kız ilgisi değil hep bir birine takılmak için..En çok  numaracı da Mustafa Saatçı. SS falan diyor ama gerçekte duygusal bir bağı yok.Olsa sanırım başka türlü davranır.Kıza  zaman zaman ileri geri söz edenler var,Mustafa’nın umurunda bile olmuyor.Onun gibi  sahiplenmediğim halde Gül için bir şey söylenince sinirlerim bozuluyor,kendimi zor tuttuğum oluyor.Kahvaltıda masamıza Selçuk Korol Öğretmen geldi.Gülerek bize,”Çocuklar buna da alışmış durumdayız,işte bir ayımızı tamamladık.Hasanoğlan’a da alıştık,Hasanoğlan da bize alıştı ya da  alışacak.Biz geçiciyiz onlar kalıcı.Yaptıklarımız  onların olacağına göre onlar bize alıştıklarından başka gittiğimizde bir gün gelecek bizleri anacaklar bile.!”dedikten sonra kendi özel yöntemlerini uygulayarak bizlere takıldı.Halil Basutçu’ya “Halil,gözün aydın,yapıcılığı seviyordun,işte sana çalışabildiğin kadar inşaat,ustalığını geliştirebildiğin kadar  geliştir!”dedi.Öğretmenin bu sözüne en çok ben güldüm.Öğretmen gülüşümü anlamlı bulmuş olacak,sordu.Ben de çekinmeden söyledim:”Arkadaş sizin de söylediğiniz gibi daha önce inşaatı az olan yerlerde işi   ilerletmiş hepimizden öne geçmişti.Onunla yarışa girenler ya da girmesi gerekenlerin asıl şimdi geniş iş yerlerinde kıpırdamasını istemek varken arkadaşın daha ileriye gitmesini önermenizi taraf tutma  gibi düşündüm!”Öğretmen bana “Haklısın,öğretmenler, çalışarak  bir yönde  dikkat çekmiş öğrencilerin tarafını daima tutarlar.Bunu da o ilerleyen öğrenci için bir hak,  kendileri için de bir görev sayarlar!Yarın sizler de öğretmen olacaksınız,aynı duyguları siz de yaşayacaksınız!”Bu kez bana,”Hadi sana kayırma mayırma yapmadan bir soru:Kepirtepe’de Istrancalara,özellikle Maya dağına bakıp yağmur yağacak-yağmayacak diyordun.Gel şimdi burada da gözetle  yağmur hangi dağdan gelecek,hangisinden gelmeyecek?Bunu tez günde gözetle bizi bilgilendir.Ancak bunun için önce dağların adlarını öğrenmeli,bunu da  çevredeki insanlardan sorarak öğreneceksin!”Öğretmen sözünü kesince ben,”Öğretmenim bunu  insanalara sormaya gerek görmüyorum,nasıl olsa siz tarih dersinde bunları bize anlatacaksınız.Ayrıca coğrafya derslerimize de öğretmen gelecektir.!”dedim öğretmen sözümü keserek,”Size söylenmiş olması gerekir,bu kez ben sizin tarih derslerinize değil Tabiat Bilgisi derslerinize gireceğim.Tarih-coğrafya derslerinize Reşat Tekinay Öğretmen girecrk!”dedi.Bu habere üzüldüğümüzü söyledik.Öğretmen,”Bir ay sonra  genel inşaat başlayacağı için,bu ders süreci çok kısa olacak; biz de dersten çok,çevreyi tanıyacağız,örneğin Lalabel tepelerindeki kekikleri,derelerdeki söğütleri,bağlardaki meyveleri ancak tanıyacağız!”dedi.Ne düşündüyse düşündü,bu değişikliğin asıl nedenini anlattı.Öğretmenler Kapirtepe’den ayrıldığı için aylıklarını bundan böyle Ankara’dan alacakmış.Aylıkları nedeniyle yapılan atamalarda bu kez ders adları da yazılmış.Tarih –Coğrafya öğretmeni Reşat Tekinay denmiş.İşte bu adlandırma nedeniyle böyle bir ders değişiklik yapılmış.Süreç kısalığı nedeniyle de  düzeltilme işlemine geçilmemiş.Öğretmen rahat olarak anlattı ama çoğumuz bundan üzüntü duydu.Özellikle ben,tarih dersine başka bir öğretmenin  gelmesini hiç istemiyordum.Sanırım çok sevdiğim tarih dersini bir süre bırakacağım.Müzik olayına üzülürken şimdi bir de tarih çıktı…..Müzik olayı dediğim aslında bir olay falan değil,bir yanlış anlaşılmadan kaynaklanan bir durum:Otuz kadar öğrenci numarası yazılarak yeni müzik öğretmenine verilmiş. .Öğretmen bu numaraları pazartesi günü  topladı,sıra ile ellerine mandolin verdi,çaldırdı,baktı,işaretler koydu geçti.15 mandolin varmış.Otuz öğrencinin  on beşi  seçilip mandolin çalışacakmış.Kim söylemişse benimle birlikte 2.sınıflardan daha dört öğrenci de ayrı yazmış.Mandolin denemesi yapılan öğrencilerden sonra bize de mandolin çaldırdı..Benim önüme nota koydu.Nota okumamı beğendi,beni ayırdı.Öteki öğrencileri de denedikten sonra öğretmen bizim beşimize keman vereceğini söyledi.Kemana ayrılan biri zaten çoktandır çalışıyordu.Bize verilecek kemanlar yakında gelecekmiş. “Kemanlar gelir gelmez sizinle çalışmaya başlayacağız!” dedikten sonra öğretmen bizi serbest bıraktı.Mandoline ayrılan 15 kişiye mandolinler verildi,çalışmalar da başladı.Biz, bir haftadır bekliyoruz henüz keman falan gelmedi.Mandolinciler öğle yemeklerinden sonra bir saat kadar çalışıyorlar.Pazar günleri bu zaman biraz uzatılacakmış.Mandolin sesleri çoğalınca arkadaşların bir bölümü daha heveslendi.Çocuklardan alıp alıp bir köşeye çekiliyorlar.Mandolin çalışmaları bizim çadırın bitişiğinde yapıldığından çalışma sonlarında mandolinlerin çoğu oraya bırakılıyor.Selçuk Öğretmen bize iyimser olmamızı öğütleyerek ayrıldı. Kahvaltıdan sonra bir grup tren yoluna dek yürüdük, doğru bir yol yok,kağnı izlerinin oluşturduğu iki kum çizgisine yol diyorlar.Tren yolundan dönerken köyün arkasına kalan taraftaki dağlara baktık,konuştuk.Köyün arkasında köye doğru yıkılır gibi yaklaşan bir dağ var.Onun ilerisinden ayrılmış gibi batıya giden  daha yüksek sıra dağlar uzayıp gidiyor.Sıra dağların eteklerinden, tren yolu boyunca uzayıp giden dereye inen derecikler yeşi,l çizgiler oluştueuyor4.. Bu dereciklerin aralarında da  dağlara doğru uzanan gene  alçaktan yükseğe doğru sıralanmış  sıra tepeler görülüyor.Bunların hep adı varsa  onlarca tepe adı öğreneceğiz.Yolda köylülerle karşılaştık.Bize kasket çıkararak selam verdiler.Ben hemen dağların adlarını sordum.İçlerinden biri azıcık uzakta duran arkadaşına,”Sen bilirsin söyle!”dedi.O da “Vallahi,ben de tam doğrusunu bilemiyorum,şu, köyün arkasına düşen İdris Dağıdır.Onun ardından batıya gidenlerin hepsi birden Hasan Dağları.Şu aradaki uzun düzlük gibi olan yer de Kız kayasıdır.Ötekilerin hepsine biz,dağ diyoruz.Bildiğim bu kadar!”Çok teşekkür ettik,bize de bu kadarı yeter!”dedik ayrıldık.İdris Destan arkadaşın duyunca başı ağrıyacak:Hemen İdris’in dağı varmış demeye başladılar.Şakalaşarak yürüyoruz, güneş aydınlığıyla çevre yapyakın gibi görünüyor.Lalabel hemen orada gibi,oysa 4 km.Neredeyse Lüleburgaz-Kepirtepe arası kadar.   Köyün,tren yolu tarafından görüntüsü de ilginç,dağın yamacına yapıştırılmış gibi.Köy,güneş batışından bir süre sonra,  önce  mor bir renk alıyor,giderek koyulaşıp kararıyor.Sonra sonra da sanki dağın altına girmiş gibi kaybolup gidiyor.Akşam yemeklerini gündüz ışığında yediğimiz için şimdilerde ışıkla bir sorunumuz yok.Daha sonra nöbetçiler belli yerlere lüks lambalarını yakıp koyuyorlar.Bunlardan bir tanesi de bizim çadırın az ilerisindeki okul binasının girişinde.Lüks ışığı bizim çadır önüne dek geliyor.Arkadaşlar yol boyunca bunu  şaka konusu yaptı:Çadırın önü ışıklı olduğu için kızlar bizim çadıra gelemeyecekmiş.Buna üzülüyorlarmış.Bu saçmalıklara şaka da olsa hiç katlanamıyorum:”Bunu söyleyen, gerçekte kendisi kızların oraya  girmeyi düşlüyor ama,düşünmüyor ki o, kızlara günaydın bile diyemiyor,onlar da onun gibilerine günaydın demeye niyetleri yok!”dedim.Yakup Tanrıkulu benim sözümden alındı.”Şaka olarak da mı söz etmeyeceğiz onlardan!”dedi.Soruyu yanıtlamadım.Arif Kalkan gömleğimden çekti,bunu “Sus!”olarak algıladım.Bir süre susuldu.Köylülerin “Ankara  Yolu!” dediği yerden köye döndük.Ali Yılmaz Öğretmenin evi önünden geçtik.Müzik Öğretmeni de buralarda otuyormuş.”Ali Yılmaz Öğretmenin penceresi yola bakıyor,bizi görebilir!”dedim.Arkadaşlar,”Görse ne olur,tatildeyiz!”dediler.”Görse bir şey demez ama kesinlikle takılacak bir söz söyler.!”dedim.Çeşme önüne indik.”Burası köy çeşmesi!”dedim.Arkadaşlar, köylülerin dediklerini sıraladılar kaynak,pınar,hamam,yunak gibi adları varmış.Arkadaşların yemeğe geldiğini görünce biz de onlara katıldık.Gezimizin ilk etkisi-tepkisi İdris’in dağı oldu.Arkadaşların çoğu bunu biliyormuş.Daha geldiğimiz günlerde  takılmalar olmuş,sonradan bırakılmış.İdris bu kez”Şimdi bu neden ortaya getirildi?diye sorunca  konuyu bilmeden kurcalayan ben olduğum için olayı İdris’e anlattım.”Orada koskoca bir dağ varken,biz de çevreyi araştırırken,bu dağın adını anmamamız beklenemez.Nitekim az ileride de Hasan dağları bulunuyor.Hasan Üner de onları,Kız kayasını da kızlar konuşturmazsa coğrafya dersimiz tadsız olacak!”dedim.İdris azıcık yüksündü ama,gene de “Ben, konuşulmasın!”demiyorum,adım söylenerek sanki benim dağımmış gibi ikide bir üstüme gelinmesin!”Nahide Akalın Öğretmenin ablası Nafıa Akalın Öğretmen de burada,o da buraya atanmış.Kepirtepe’ye sık sık başka yerden geliyordu.Müzik öğretmenimiz onların yanında öğrenci gibi.Müzik Öğretmen Okulunu yeni bitirmiş.İçimden,”Benim yaşımda,belki de küçük bile.Derslerde bu konuşulursa sanırım ikimiz de  üzüleceğiz.”O kendi yaşında bir öğrencisi olsun istemiyordur.herhalde!” Ben,benim yaşımda bir öğretmenim olmasından  kesinlikle hoşlanmam…Yemekten sonra,yan tarafta mandolin çalışması yapılacak;ne yapılıyor yakından görmek için okuma ya da dinlenme tarafında  oturdum.Ancak orada da oturup bakma yerine bir kitap açıp okumak gereğini duydum.Kitabım yok.Çantamda kitap var ama,gündüz  yatak çadırımıza giremiyoruz.2.sınıflardan 4 Mehmet Aygün’ün hemşerisi Numan Bayazıt okuma kitabını verdi.Kitabı karıştırırken daha önce okuduğumuz bir şiiri anımsadım.

O Geliyor…

 

Yıl 1919,Mayısın  on dokuzu.

Yer yüzüne  can veren,

Cana heyecan veren

Kızaran ufuklardan kaldırıyor başını

Ay yüzlü Oğan güneş!

Takanın burnu nasıl yırtar denizi?

Siz de bir an da öyle yırtınız uykunuzu

Uyanın Samsunlular!

Kurutacak gözlerde umutsuzluk yaşını

Al yüzlü Oğan güneş!

Bugün Çaltı Burn u’ndan gülerek doğan güneş!

 

Yıl 1919-Mayısın on dokuzu

Uyanın Samsunlular!

Uyumak ölüme eş,

Diriltin ruhunuzu

Ufukta bir gemi var

Fakat bu gemi niçin böyle yavaş geliyor?

Acaba yolu mu az, yoksa yükü  mü ağır?

Bu gemi umut yüklü,inan yüklü,hız yüklü;

İçinde bu yurdun derdiyle yanan bağır,

Kurulacak yarını düşünen baş geliyor..

Bir baş ki,gökler gibi,bir küme yıldız yüklü!

Bu gemi onun için böyle yavaş geliyor.

 

Yıl 1919-Mayısın on dokuzu.

Ufukta duran gemi git gide yaklaşıyor.

Sanki harlı bir ateş,yakıyor ruhumuzu.

Beklemek üzüntüsü her gönülden taşıyor.

Üzülmemek elde mi?

Hız yüklü,inan yüklü,umut yüklü bu gemi!

O umut yaklaştıkça ruhlara sıcak sıcak

O hız doldukça damarlara kan gimi

Gizli gizli inleren her yürek canlanacak,

Ateşler püskürecek,uyanan volkan gibi!

Gittikçe büyükleşen

Gölgene dikilmekten,karardı gözlerimiz.

Koş,atıl gemi,sana engel olmasın deniz!

Ak saçlı dalgaları birer birer kes de gel!

Kuşlar gibi uç da gel,rüzgar gibi es de gel!

 

Celal Sahir Erozan…

 

Yarın 19 Mayıs.Okullarda törenler yapılacak.Sözde biz de yapacaktık!Oysa burada kimsenin  aklına bile gelmedi.Kuşkusuz öğretmenlerin gelmiştir ama neyi nasıl yapacaklar?Yatacak birer yatak bulmuş durumdayız, öğünler gelince karnımızı doyuruyoruz ama ne yediğimizi kimse sormuyor.Ekmek getirmek büyük bir sorunmuş,kurutulmuş yufka,ayran,çorba.Çorbalar da tam çorba!Sanırım bu durum,daha doğrusu biz öğrencilerin  bu durumu öğretmenleri çok üzüyor.İki de bir: “ Yakın zamanda düzelecek!” sözleri bunu anlatıyor.Bir yokluktan söz açılınca öğretmenler”Düzelecek,düzelecek,yakında her şey düzelecek!”diyorlar.Bu her şeyin içinde  belli ki ekmek işi de bulunmaktadır.Yemeklerden Kepirtepe’de de yakınıyorduk.Ancak oradaki yakınmalar,yemeklerin çeşitlerindendi.Örneğin mercimek çok sık verilmeye başlanmıştı.Burada mercimek verilmesine değil mercimeğin yenecek yemek olmasının özlemini çekiyoruz.Kap kacak denilen tencere tava,çatal,bıçak,kaşık,bardak türü araçlar nasıl temizleniyor,nasıl kurulanıyor?Bunlar, köylü teyzelere insafına  kalmış.Edirne-Karaağaç’taki Okula ilk girdiğimde mutfakta beyaz gömlekli doktoru görünce  merak edip sormuştum:”Doktor mutfağa her gün neden giriyor?Çünkü adamın yemek için girdiği düşüncesini taşıyordum.Aşçı başı,”Doktor yemeklerinizi kontrol ediyor!” deyince şaşırmış: “Yemeğin nesi kontrol edilir ki?”diye de  bir süre kendi kendime sormuştum.Sonraki zamanlarda mutfakta doktor görmedim.Bu kez öğretmenler girip çıkıyordu.Özellikle Ömer Uzgil öğretmen çok ilgileniyordu.O gitti, sanırım bu iş de bitti.Sonraki zamanların yemeklerini kimse kontrol etmedi ya da kontrola gerek görmedi….Kepirtepe’de zafiyeti olanlar vardı,pirzoladan,böbrekten,beyinden söz ediyorlardı.Onların burada susmuş olması,ilgimi çekti.Umutlarını mı kestiler yoksa Hasanoğlan köyünün havası mı iyi geldi?Burada salt yemekler değil yapılan çalışmaların da değiştiğinin ayırdındayım. Buradaki iş düzeni özellikle birilerinin işine yaradı:Şimdilerde  arkadaşlarımızın  bir bölümünün ne iş yaptığı pek belli olmuyor,gruplar sık sık değişiyor.Örneğin yapı işlerinde nöbetleşe bir iş güdümü var. Bizim marangozlarda gene eski düzen,belli işe başlayanlar o işi bitiriyor.Bizim  on kişilik grubumuz,okul bahçesine 500 kişilik bir gölgelik ya da yağmurluk yaptık.Oturaklarından kapılarına dek tüm yapım bizim grubun.Altına girip bakınca hangi arkadaşın nerede emeği var,hep biliyoruz.Buna karşın çadır kurma grubu oluşturuldu;bunlar da çalışıyor.Çadır kurmak kuşkusuz bir iş ama sürekli bu işlere ayrılma isteğinin altında kaytarma niyeti var gibi geliyor bana.Kepirtepe’de çalışma günleri gelince homurdanan kimi arkadaşlar burada sustular.Bu arkadaşların terleyesi bir iş yaptığına inanmıyorum.Köy çeşmenin  bir yanına duvar örülürken gördüm,küçük sınıftaki çocuklar taş duvar örerken bizim sınıftan arkadaşlar taş taşıdılar, harç yaptılar.Paydostaki konuşmalarını dinledim,Küçük sınıfların öğrenmelerini istiyorlarmış.Halil Basutçu bunu duyunca güldü:”Fedakar insanlar,başkalarına yardım için   sanat öğrenme  olan haklarını bile feda ediyorlar(!)”Peki bunlar ilerde iş başlarına düşünce ne yapacaklar?Halil onu da düşünmüş:”Yaparlar mı yapamazlar mı, bilemiyorum ama onlar galiba ilerde de bu işleri başkasına yaptıracaklarını kuruyorlar.Örneğin komşu köydeki arkadaşlarını çağırıp yaptırırlar!”Kimseyi bulamazlarsa?”O zaman da yapmazlar.Şimdilerde nasıl  on  kez öğretmen uyarmasına  kulak asmayıp tahta başında on kez boyunları eğik  duruyorlarsa o zaman da aynı numaralarını  yapıp sıralarını savarlar!”Yatma saatinde bizim çadırın kapakları açıldı..İlk girenlerden biri ben oldum.Eskiden olduğu gibi uyuyamadım.Arkadaşların çok değişik konularda sözleri arasında “Yarın ayın kaçıydı?”diye sordum.Sami Akıncı,sanırım rastlantı olarak,”Mayısın 19’u dedi.Arkasından ben “Uyanın Samsunlular,uyumak ölüme eş,al yüzlü Oğan güneş!” derdemez bir çok arkadaş şiiri,anımsadığı yerden okumaya başladı. Besbelli şiirin tamamı okundu ama neresi nereden başlandı,nerede bitti,belli olmadan karmakarışık okundu gitti.İsmet, herkesi susmaya çağırdı,”Susalım da şiiri birimiz  okusun!”dedi.”İçimizde şiir yazan arkadaş var o okusun!”diyerek Mehmet Başaran’a  kulak kesildik..Mehmet Başaran önce sustu,bir süre beklendikten sonra,okuyamayacağını bildirdi, bir süre başkası arandı.Okuyan çıkmayınca üzüldüğünü belirtenler oldu.Halil Basutçu ise,”Koskoca 19 Mayıs bayramını anmadan  günü geçireceklere,onun için yazılan şiiri unutursa bu çok mu görülür?diye sordu.Soruya yanıt beklerken tanıdık bir ses “Uyuyalım arkadaşlar,burada sabahlar erken oluyor,horozlar ötmeye hazırlanıyorlar!”dedi.Hidayet Gülen Öğretmenin gelişini duymamıştık ama gidişini duyduk.Ayak sesleri bahçe kapısından uzaklaştı.Mustafa Saatçı “Üzülmeyin arkadaşlar, vakitsiz ötecek o horozları yarın yakalayıp size yedireceğim!”.Bir iki hık, mık,tıst,pıst oldu.Derin bir sessizlikten sonra

nasıl olduysa arkadaşların birden kalkıp koştuklarını gördüm.Hiç kimse konuşmuyor,birilerinin ardından koşuyordu.Ben de kalkıp koşmak istedim ama bir türlü kalkamadım.Arkadaşlar tüm eşyalarını  almış.Önce akordiyonu arıyorum,yok!”Korktuğum başıma geldi!”deyip kendimi bırakıyorum,üzüntüm sonsuz.Bu sıra gözlerim açıldı.Yatar yatmaz rüya gördüğümü anladım,sevinerek gene gözlerimi  yumdum.

 

25  Mayıs 1941  Pazar..

 

Bu üçüncü pazarımı yazıyorum,Bundan sonra öteki günlerde de yazabileceğim..Devam ederse kültür derslerimiz  haziran sonuna dek kesilmeyecekmiş.Geçen pazartesi günü,gerçekten kimse 19  Mayıs Bayram’ından söz etmedi.Üstelik o gün akşam üstü tüm öğrenciler okul önünde toplandık.Mustafa Güneri Öğretmeni biz  Okul Müdür vekili sanıyorduk.Meğer Müdür Vekili bizim Hüsnü Baykoca öğretmenmiş.Buraya geleli beri pek  ortalıkta görünmüyordu.Sessiz,sakin bizim tüm işlerimizi o yürütüyormuş.Mustafa Güneri Öğretmenle işbölümü yapmışlar,biri yemek,yatak işlerini öteki de  yapı işlerini yürütüyormuş.Bugün bizi toplayınca Hüsnü Baykoca Öğretmen bunları anlattı.Sonra da birden,”Artık tüm okul sorumluluklarını “Yeni Müdürümüz yüklenmiş bulunmaktadır!”dedi,az ilerisinde duran yabancıyı kendi çıkmış olduğu yükselti üstüne çekti.Kendisi gibi kısa boylu,saçları onunkiler gibi seyrekleşmiş olarak  alnına  dökülmüş, biraz daha genç görünen bir kişi gülümseyerek konuşmaya başladı.Önce adını söyledi:Mehmet Tuğrul.Kastamonu-Gölköy Köy Enstitüsü’nden geliyormuş.Oranın  öğrencilerini bir güzel övdü.Oradan ayrıldığına da çok üzüldüğünü sözlerine ekledi.Arkadaşlardan birileri hemen kendi ararlarında fısıldayarak yanıt verdi: “Çok seviyorsan oradan ayrılmasaydın,seni buraya çağıran mı oldu?”Önümüzdeki  süreçte birlikte çalışacağımızdan söz etti,çalışanları çok sevdiğini belirti.Daha başka bir çok olay hakkında bilgi verdikten sonra bize”Eski Müdürünüzü seviyor muydunuz?”diye sordu.Sessizce dinleyen arkadaşlar birden gürlercesine “Çok seviyorduk,şimdi de çok seviyoruz!”diye bağırdılar.Bunun üzerine konuşan kişi ,bize göre çok yersiz bir bakıma  da anlamsız olarak: “İyi bir çoban olsaydı,sürüsünün başında olurdu!”deyiverdi.Bu sözü söylerken gülümsedi de.Ancak gülümsemesi kısa sürdü,söz birliği etmişçe özellikle 2. sınıflar birden “Biz sürü değiliz,müdürümüz de çoban değildir.Bu sözleri iade ediyoruz,başımıza da kendi müdürümüzün gelmesini istiyoruz!”diye bağırdılar.Hüsnü Baykoca Öğretmen,söz aldı Bir şeyi yanlış anladınız!”diye söze başlayınca ona da,”Biz doğru anladık,siz yanılıyorsunuz,o bizi sürü yaptı,müdürümüze de çoban!”dedi, bunun neresi yanlış?diye bağırmalar oldu.Mustafa Güneri bizim yanımıza,Namık Ergin,Hidayet Gülen öğretmenler 2.sınıfların arasına,Nahide Akalın Öğretmenle ablası kızların yanına gitti.Konuşmadılar ama bakışlarıyla susulmasını söyler gibiydiler.Müdür olduğu söylenen kişi sil yeni baştan kendini anlatarak sözü gene Kastamonu-Gölköy’e getirdi.Önden bir öğrenci,”Siz bunları anlattınız,izin verin de biz de Kepirtepe’de neler bıraktığımızı anlatalım!”dedi.Kişi bu kez,”Sizi her zaman dinlemeye hazırım,bundan böyle birlikte çalışacağız,yaptıklarımızı konuşa konuşa değerlendireceğiz!”Bu kez bir başka öğrenci,Siz gene kendi yaptıklarını anlatmaktan söz ediyorsunuz,Bizim yaptıklarımızı ancak bizim müdürümüz anlatabilir biz onu istiyoruz.!”Bu kez de,”Haklısınız müdürünüzü en kısa zamanda buraya davet edeceğim!”deyince daha kalabalık bir gruptan sözcüklerin  anlaşılamadığı uğultulu sesler yükseldi.Mustafa  Güneri Öğretmen yanlarına giderek  bir şeyler söyledi.Yeni Müdür yükseltiden indi. Bu kez Hüsnü Baykoca öğrencilere iyi, akşamlar dileyerek toplantının bittiğini söyledi.Yerimizi tam olarak  terk etmeden fısıltılar yayıldı,”Çoban Mehmet!”Olaya bizim sınıf katılmadı gibi,tepkileri benimsedik ama  ilk  çıkışlar bizden değildi.Bizden kimse yüksek sesle bağırmadı ama  kesinlikle Çoban Mehmet yakıştırması bizdendi.Bu ad o denli benimsendi ki,bir gün sonra Ali Yılmaz Öğretmen gülerek “Siz yok musunuz siz,insanı çileden çıkarırsınız!”dedi.Salı günü kendi aramızda,akşamı yatınca  yataklarda hep bu olay konuşuldu.Söylenenleri dinledim.Çoban Mehmet’in söylediklerinden birisi bana çok ilginç geldi.Köy Enstitüleri’nin  kuruluş nedenlerini anlatırken köylü-kentli anlaşmazlığından söz etti.Bu iki kesim bir birine o denli düşmanca bakıyormuş ki,örneğin onun memleketi olan Denizli’nin Çal ilçesinde köylüler,”Çallının eşek bağladığı ağacı kesin!”derlermiş.Açıklamasını da yaptı:Çallı yani kasabalılar öyle kötü insandır ki,onun kötülüğü eşeğinden de geçer hatta eşeğinin ipinden bile köylüye bela bulaşırmış.Onun için Çallının eşek bağladığı ağaç yok edilmeliymiş.Böyle bir sözü ilk kez duyduk.Özellikle ben bu söze çok şaştım,ailemim yarısı Kırklareli içinde oturuyor.Babamın ( Öz kardeşi)  büyüğü Müderris Ahmet Amcam,80 yaşının  70’ini Edirne-İstanbul’da geçirmiş,kalanını Kırklareli’de sürdürüyor.Lüleburgaz’da,Babaeski’de oturan amcalarım var,bunlar sık sık bizim köye geliyorlar.Ağaçlara eşek bağlamıyorlar ama,Atla geliyorlar,Şoför amcam otomobili ile geliyor.Bisikletle gelen bile oluyor.Onları getiren araçlardan şimdiye dek köyde hiç kimse bir zarar görmedi….Yemekten sonra konumuz gene Çoban Mehmet oldu.Çoban Mehmet gerçekte ünlü bir pehlivan.Mehmet Yücel,Çoban Mehmet  Adını beğenmedi.”Adamın pehlivana benzer bir tarafı yok!Suratı yassı,burnu sivri,ensesi  kısa,kalın;boyu çok kısa,böyle pehlivan olmaz!”dedi..Kepirtepe’de iken okuduğumuz yazıyı anımsattım.Kastamonu_Gölköy’de inek çokmuş,kızlar sütleri sağarmış!””İşte sütleri içenlerden birisi de budur!”diye gülüşmeler oldu.

Salı günü kanepeleri bitirince Ali Yılmaz Öğretmen Köy çeşmesinin az ilerisine ek çamaşırlık yapmak üzere bizi götürdü.Kağnılarla büyük kavak kütükleri geldi.Biz onları indirirken Mustafa Güneri Öğretmenler gezen Yeni Müdür,bizim yanımıza uğradı.Ben tam o sıra kalın bir kavağı sürüklüyordum.Kavağı oldukça zor sürüdüm.Zorlandığımı gören Müdü Bey,geldi,benimle ilgilendi,adımı,sınıfımı  sordu.Ali  Yılmaz Öğretmen de beni  beklemediğim güzel sözlerle övdü.Onlar  ayrıldılar.Arkadaşlar,Çoban Mehmet seni beğendi diye tutturdular.Yarı şaka yarı ciddi,bu takılma  akşama dek uzadı.Çarşamba günü de ek çamaşırlıkta çalıştık.Ancak bugün benim belimde bir incinme oldu,belimi doğrultmakta zorluk çekiyorum.Ali Yılmaz Öğretmenden sonra Namık Ergin Öğretmen daha sonra da Mustafa Güneri Öğretmen benimle ilgilendi,”Kavak ağacını kaldırırken olduğu kesin!”diyen Ali Yılmaz Öğretmenin sözü önemsenmiş, nöbetçi geldi,beni Müdür Beyin çağırdığını söyledi. Yönetim  yeri olarak bizim hazırladığımız eski Köy Odasına gittim.Müdür Bey beni görünce çok üzüldüğünü söyledi,”Dün seni görünce uyarmak istedim,güçlüsün ama ağırlıklar da hem duyarsızdır hem de  çok güçlüdürler.Aman delikanlı,dikkat et,geçmiş olsun!.Git şimdi,yatağında sırt üstü yat,iki gün dinlen!”dedi,Ayrılırken yanındakilere günleri sordu,”Çarşamba!”dediler,arkamdan bağırdı,tam üç gün dinleneceksin,cumartesi günü birlikte çalışacağız!”diye ekledi.Ayağa kalkarken zorlanıyorum,kalkınca hiçbir ağrı duymuyorum,rahatça yürüyorum.Hiçbir şey yokken birden  bir uyanma başlıyor,belimde bir sancı geziyor gibi oluyor.O zaman kıyranıtyorum..Sonra sonra hiçbir şey kalmıyor.Namık Öğretmen özel olarak geldi, ilgilendi.Ona da aynı durumu anlattım.Kendisinin de geçirdiğini,üç gün değil,bir gün yat, hiçbir ağrın kalmayacak,adale yorgunluğunun verdiği bir geçici sızı!”dedi.Namık Öğretmen bir kağıt yazdı,”Yatağında üç gün dinlenecek!”Hasan Üner nöbetçiydi,gülerek beni karşıladı,kendi yatağını gösterdi,”Alt katta daha  rahat edersin,akşam gene değişiriz!”dedi.Nöbeti de bana bırakıp gitti.Hiç kıpırdamadan yattım.Akşam yemeğe gittim ama kendimde bir değişiklik olmuş gibi konuşmalara uzak durdum.Arkadaşlar Yeni  Müdüreiyiden iyiye savaş açmış gibi…Oysa adamın bana davranışı çok olumlu.Bunu anlattım.”Sana maksatlı öyle yapmıştır,o adam çok kurnaz!” diyenler oldu.Sustum.Perşembe günü nöbetçi 63 Hilmi Altınsoy,gün boyu Hilmi ile konuştuk.Öğleden sonra belimde ağrı sızı kalmadı,çıktım Ek banyo çalışmalarına baktım,arkadaşlar bitirmiş,başka bir işe başlamışlar.Yeni bir usta gelmiş,büyük bir ustaymış.Aslında ise profesörmüş.Macaristan’ı Almanya alınca  memleketimize sığınmış.Eskişehir-Çifteleri o kurmuş,şimdi de burasını o kuracakmış. Bunları kendisi değil,Mustafa Güneri Öğretmen anlatmış.Perşembeyi daha iyi geçidim.Bu arada yeni bir haber yayılı.Yeni Müdür 2. sınıflardan  bazı çocukları çağırıp sorular soruyormuş.Soruların çoğu onun konuşmasına kimler niçin karşı koymuş,ya da onları karşı olmaya kimler  yönlendirmiş?Bu doğruysa bana verdiği izini de bu bağlamda düşünmeye başladım.”Acaba bana da  soru mu gelecek?Onun konuşmasını tekrar anımsadım,öğretmenlerin öğütlerini onlarla yan yana koyup değerlendirdim.”Olmaz öyle şey,adam bana iyilik etti!.Bu onun görevi belki ama,pekala üç gün yerine bir gün de diyebilirdi!” Üstümdeki kuruntuları attım.Cuma günü öğle çalışmalarında mandolincileri izledim.Öğretmen çok titiz.On beş kişinin hepsini  her dakika sürekli dinliyoror,yanlış düzeltiyor,akor yapıyor,öğrencilerin oturuşlarını düzeltiyor.Bizim sınıftan Sefer Tunca’da var,Seferin  kamburunu yumruklarken gördüm,güldüm Sefer  dimdik oturuyor,öğretmen biraz  öne eğilmesini istiyor,olmalı.Öğretmeni uzaktan izledimSefer yaşında kız,Seferin dik  oturuşunu düzeltmek için yumruk atıyor.Arif Kalkan da ciddi ciddi çalışıyor.İdris’e sevindim;geçen yıl ne iyi başlamıştı,bıraktı.Gene iyi,öğretmen beğeniyormuş.Bizim kemanlar bugün yarın gelecekmiş.Bel ağrısı dinlenmesi içinde çadır nöbetini de atlattım(Benim nöbetimi arkaya  bırakmışlar)Üç yıldır bir gün bile revire gitmemiştim.Bundan böyle bunu diyemeyeceğim,bu üç gün bir revir olayı.Zaten Namık Öğretmen o gün  demişti: ”İbrahim,revirimiz olsaydı seni şimdi yatırırdık,senin değil hepimizin şanssızlığı bu: Bir revirimiz bile yok!”Rahatsız olduğumu herkes duymuş,Cavit,Gülümser,Musa,Ali Ergin,Hasan Çetin,Mürsel İrfan,Haydar,Numan nöbetlerimden tanıdığım bir çok çocuk,geldi,”Geçmiş olsun!”dedi.İçimden utandım,bu çocuklar da rahatsız oluyorlardır.Hiç birini anımsayıp bir geçmiş olsun demedim.İşin ilginci kafamda, böyle bir davranışta bulunmak gibi bir  düşünce yok.Sınıf arkadaşlarımdan  kaç kişi revirde yattı,bir ikisi dışında ötekilere  böyle bir söz  söylemeyi düşündüğümü sanmıyorum.Bahçe kapısından girerken beni bahçede görünce yanıma gelerek geçmiş olsun diyen kızlara ; Melahat’a,Feride’ye,Safinaz’a, Sakine’ye,Mukaddes’e yanındaki,daha adını bile öğrenemediğim arkadaşına )ne diyeceğimi bilemedim.Neyse ki onların ardından gelen Gül’le, yanındakilere,toparlanıp teşekkür ettim.İki grup aralarında konuşsalar,öncekiler kesinlikle benim için çok kaba, sonrakilerse pek nazik diyebilirler.Belki de kendileri arasında bilerek ayırım yaptığımı bile düşünebilirler.Oysa ne ayırımı?Düpedüz,  yapacağını bilmemekten ileri gelen bir tavır!Bel ağrısı bir bakımdan işime de yaradı:Dün,cumartesi ünü işbaşı yapılacağı söylenince bir grup,”Cumartesi bizim tatil hakkımız!”demiş.bunu duyan Yeni Müdür,hepimizi topladı, konuştu.Yeni Müdürün iyi konuşamadığı kanısına vardım.Çok güzel başlayıp sonunu o denli güzel bitirmiyor.Sözlerinde sevecen bir  yan yok.Bizim müdürümüz Nejat İdil gibi inandırıcı değil.Sözlerinin içinde kendisi yok:Hep yaptırırım,yapmak zorundasınız gibi emredici,zorlayıcı  durumda konuşuyor.”Siz isterseniz bunları değil daha iyisini,daha zorunu da yaparsınız gibi güven verici,özendirici bir söz söylemiyor.Belki de biz onun kullandığı sözleri doğru anlamıyoruz.Upuzun konuşmasından sonra,herkesin işbaşı yapacağını umarak,konuşmasını bitirdi,gitti.O gitti ama,öğrenciler dağılmadı.Bir kaynaşma oldu,aralardan  seler çıkmaya başladı,”Biz tutuklu değiliz,öğrenciyiz,cumartesi-pazar günleri bizi kimse çalışmaya zorlayamaz!”Topluluk karıştı.Bizim sınıf gene ayrı kaldı ama,bizde de çocukları haklı bulduğunu söyleyenler oldu.Yakınımızdaki Namık Ergin Öğretmenin çevresinde toplandık.Namık Öğretmen,”Ben çalışıyorum,beni yalnız mı bırakacaksınız?” diye sorunca hepimiz “Hayır!”diye bağırdık.Namık Öğretmen,teşekkür etti.Az ileride oldukça  sinirli, olayları sessizce izleyen Mustafa Güneri Öğretmenle konuştu.Bu kez Mustafa Güneri Öğretmen az önce  Yeni Müdürün çıktığı yükseltiye çıkarak “Birkaç dakika da beni dinler misiniz?diye sordu.”Dinleriz!” sözünü duyunca teşekkür etti.Namık Öğretmenin 3.sınıflarla konuşmasını dinledim.Onlardaki anlayış,onlardaki öğretmene saygı,öğretmendeki kendine güven, yetiştirdiği öğrencilerine karşı gösterdiği şefkat beni  cesaretlendirdi.Siz de onlardansınız,başka türlü olamazsınız.Öğretmeniniz sizinle de konuşsaydı  kesinlikle inanıyorum,siz de onlar gibi davranacaktınız.Bu nedenle Namık Öğretmenden cesaret alarak sizinle konuşmaya karar verdim.Cumartesi-pazar günleri sizin tatiliniz bunun tersini düşünmek kimsenin aklından geçmez.Ancak insanların yaşamlarında  kimi zorunlu dönemler vardır.Avrupa’da,Balkanlarda yaşayan yaşdaşlarınızı düşünün.;hangisinin cumartesi-pazarı kalmıştır?.Bizim böyle acınası bir durumumuz yok.Ancak  yeni bir yerleşim sürecindeyiz.Geç karar verilmiş,ön hazırlığı yapılmadan bir göç olmuştur.Bu karışık durumun biran önce önlenmesi için yoğun çalışarak en kısa sürede rahata kavuşmak istiyoruz.Hakkınız olan rahatı, hele hele  kutsal hakkınız sayılan oyunlara kavuşmanız için  kısa bir  süreci yoğun çalışmalarla geçirip normal  yaşamımıza geçmeyi planladık.Bu planımızda bir ya da iki hafta tatilimizi de kullanmak zorunluluğunu duyduk.Biz öğretmenleriniz olarak bu zorunluluğu göze aldık Siz bir  daha düşünün,bizi yalnız bırakmak istemiyorsanız,el ele verip başladığımız

işleri bitirip,normal yaşamımıza bir an önce kavuşalım.!”Sizi yalnız bırakmayacağız!”sesleri arasında öğretmenlerle öğrenciler işbaşı yaptı.Hem de hiçbir şey olmamış gibi herkes yarım kalan iş yerlerine dağıldılar….Namık Ergin Öğretmenin olsun Mustafa Güneri Öğretmenin olsun sözlerinden kimse olumsuz bir sonuç çıkarmadı,çıkarmayı da aklından geçirmedi..Öğlede ,daha doğrusu bayrak töreninden sonra bazı öğrencilerin  Müdür Odasına girip çıktığı söylenince görenlerde  bir takım kuşkular uyanmış.Arkadaşlar,çağrılan öğrencilerle ilişki kurup yapılan konuşmaların dolaylı da olsa sabahki olayla bağlantılı olduğunu anlamışlar.Bizim grup bu gün okul bahçesinde çalıştı, kimselerle görüşmediği için yorumlardan uzak kalmış.Öğlede de fazla bir  ilişki olmadan işbaşı yaptık.Söylentileri akşam paydosundan sonra duyduk.2. sınıflar yarın işbaşı yapmayacakmış.Cavit Kafkas’a sordum,onun böyle bir karardan haberi yok.Benim tanıdığım çocuklardan yemekhane nöbetçisi olan,Rasim Dereli,Ali Kıpçak,Mehmet Özalp,Mehmet Aydemir’e sordum onlar da böyle bir karardan habersiz ama, bazı çocukların Müdür Odasına girip çıktığını gördüklerini söylediler.Bizim sınıftan da yeni başlayan Haftalık Nöbetçi Halil Basutçu,onu aradım,buldum.Müdür Bey,bazı çocuklara,sizi kim yönlendiriyor?gibilerde soru sorulmuş.Bu tüm çocuklara yayılmış.”Karar verilip verilmediğini bilmiyorum ama genel bir dikleşme var!”dedi.Akşam yemeğinden sonra yer yer toplanmalar,konuşmalar bizin arkadaşlar arasında da oldu.Ancak ben,benim gibi düşünen çok arkadaş,Namık Öğretmene verilen sözümüzden dönemeyiz,biçiminde oldu.Azınlıkta kalan arkadaşlar da  sonunda bize uyacaklarına söz verdiler.Yattıktan sonra bir süre daha bu durum tartışıldı.Ben İsmet’i uyardım, o da bana katılacağına söz verince rahatladım.uyudum…

 

1  Haziran  1941 Pazar

 

Halil Basutçu uyandırdı.Geçen gün okuduğum şiiri anımsamış:Uyanın Hasanoğlanlılar!”   dedi arkasından sordu “Hadi söyleyin bakalım,uyumak neye eş?” İsmet yanıtını yapıştırdı,”Uyumak uyumaya eş,başka neye olacaktı?”dedi.Gene de  kalktı.”İşbaşı var mı?diye soran olunca büyük bir kalabalık birden,”Biz söz verdik çalışacağız!”Hazırlandık.Kahvaltıdan sonra duyuruldu,Müdür Bey öğrencilerle konuşacakmış.bu nedenle bugün  tatilmiş.Ben buna inanamadım,Namık Öğretmeni ararken Ali Yılmaz Öğretmenle karşılaştım,öğretmen gülerek,”Yeni Müdürümüz size bugün dinlenme verdi!”dedi.Ne düşündüyse düşündü bana, akordiyonunu almayacak mısın?Bak yeni öğretmenin geldi,bizim komşumuz,çok iyi bir öğretmen,ondan yararlanmaya bak!”Birden karar verdim,”Namık Öğretmenle konuşacağım,sonra gelip alırım!”Namık Öğretmeni görmeye gerek kalmadı,Müdür Bey nöbetçi olarak Halil Basutçu’yu çağırmış,bugün işbaşı yapılmayacağını söylemiş.Dinlenme yeri olarak seçtiğimiz okul karşısındaki gölgelikte toplandık.2. sınıflar  Okul Müdürüne savaş açmış durumdaymış.Söz birliği etmişler soru sorulursa yanıt vermeyeceklermiş.”Cumartesi öğleden sonra ile pazar  bizim dinlenme  günlerimizdir,biz bu günlerde çalışamayız.!”Hava oldukça sıcak,biz değişik konularda tartışıp vakit geçirirken iki nöbetçi geldi bizim sınıftan on arkadaşın numarasını okudu.Baktım benim numaram da var.Şaşırdım.Toplanıp gittik.Kapıda az bekledikten sonra kapıdan Hüsnü Baykoca Öğretmen iki numara okudu 66—76 Benimle Arif Kalkan,çekine çekine içeri girdik.Hüsnü Baykoca beni görünce “Çeşmekollu hayrola !”dedi.Sustum.Müdür Bey bana baktı,”Geçmiş olsun,şimdi nasılsın?Çalışmaya hazır mısın?”dedi.”Sağolun,şimdi iyiyim,çalışmaya her zaman hazırım!”dedim.Hüsnü Baykoca Öğretmen benim için  tam duyamadım ama  yüzündeki güleç bakışından anladım güzel sözler söyledi.Müdür Bey eliyle bana geç dedi.Arif’e sordu,”Çalışmana engel bir durumun var mı?dedi.Hüsnü Baykoca  Öğretmen Arif için de olumlu sözler söyledi.Köylerimizi tanıdığını,teftişlerimizi yaptığını anlattı.Müdür Bey ikimize de bugün dinlenin yarın dinlenik olarak iş seferberliğine  başlayacağız!”dedi ardından seferberliğin anlamını bilip bilmediğimizi sordu.Hüsnü Baykoca Öğretmen  cesaretle: “ Aaaa,bilmez olurlar mı?Onlar Rumeli çocuğu,savaşlar,seferberlikler onların ninnileridir!”dedi.Müdür Bey,bu sözü yeterli görmedi,bana baktı.Seferberliği soru sorarak anlattım.Seferbrliğin sözlük anlamını mı soruyorsunuz yoksa tarihimize bu adla geçmiş dört yıl süren büyük olayı mı?Müdür Bey çok memnun olduğunu anlatan bir gülüşle “Tamam tamam!”dedi sağ elini kaldırarak konuşmamı kestirdi,eliyle çıkmamızı  işaret etti.Arifle  biraz sevinerek biraz şaşkın dışarı çıktık.Arkadaşlar çevremizi sardı.Olayı olduğu gibi anlatıp oradan ayrılarak okula gittik Oradaki arkadaşlara durumu anlatınca bize inanmadılar.”Bu anlattıklarınız için sizi oraya neden çağırsınlar?Arif de ben de yemin ettik ama gene kuşkulu kaldılar.Arif’le çağırılışımı bir şans saydım,başka biri olsaydı arkadaşları inandırmakta güçlük çekecektim.Arif ağır başlı,sözünün  eri bir arkadaş olarak bilinmektedir.Bu kez Arif’le Ali Yılmaz Öğretmenin evine gidip benim akordiyonu aldık.Ali Öğretmen köyde bir yere davetliymiş,biz gittiğimizde eşi ud çalıyordu.Geldiğimize çok sevindi.Bize çayla kendi  yaptığı taze pide getirdi.Yeni Müzik öğretmenimizi çok sevmiş,biz bir süre övdü.Bu arada “Sakın ona göz koymayın,nişanlı,belki de yakın zamanda evlenecek!”dedi.Biz konuşurken Ali Öğretmen geldi.Ali Öğretmen evinde çok değişik bir insan.İnanılmayacak kadar yumuşak,hanımıyla şakalaştı.Bizi gene çağırdı.Akordiyonu alıp ayrıldık.Abla akordiyonu tozlanmaması için bir renkli beze sarmış,Simli mimli bir değerli bez,o,ona Hacı bezi diyor,”Sonra getirirsin,şimdi kullan, yazıktır akordiyonuna!”dedi.Hacı bezi deyince ben “Olmaz!”deyip,diretmeye kalktım.Ali Öğretmen,”Hadi canım sende ne  hacı bezi? Saman Pazarında sergicilerde dolu,ben gene alırım!”dedi gülüştüler,ayrıldık.Arif yapıcılık bölümünde bu nedenle,Ali Öğretmeni pek tanımıyor.Onun atölyedeki konuşmalarını anlattım,şaştı.Bu adam, o dediğin gibi olur mu?Akordiyonu ranzanın altına,Hilmi’nin  başı altına Hacı bezine sarıp koydum..Ali Öğretmen bana bir zincirle asma kilit getirecek,açılmasını önlemek için kilitleyeceğim.Aslında nöbetçi olduğundan  birilerinin karıştırması söz konusu değil.Bizim  toplanma yerimiz okul bahçesindeki   ara bölüm.Gündüz ara ara orada başka sınıflar da çalışma yapıyor.Bayrak töreni için gene bir birimizi izleyerek toplandık.Okul zilini onardılar ama yeterli değil salt okul bahçesi içindekileri uyarıyor.Çocuklar neşeli,bir haftadır uzayıp giden inatlaşma olmamış gibi.Müzik öğretmeni  parmak uclarını topladı,yüzümüze doğru kaldırdı,işaretle başlattı.Çok karışık başlandı,durdurdu,Açıklama yaptı ama ikinci kez de aynı  karışıklık oldu.Bu kez kestirmedi.Marş ikinci bölümde düzeldi.Daha doğrusu,öğretmen öğrencilere uydu.Yemeklerin hazır olduğu duyuruldu,gruplar oluşturarak yemeğe gittik.Bizim sınıfın yarısı,okul  arkasındaki çadırda  ders yapıyor.Yarın başlayacak hafta  sabahları ders sırası bizim grupta.Akşamları  okul bahçesinde olmamızın bir nedeni de  burada  ışık oluşu.Kızlar için okulun giriş kapısına lüks asılıyor.Lüksün ışığı oturduğumuz yeri iyice aydınlatıyor.Kitap okuyan arkadaşlarımız orasını mesken edindiler.Mustafa Saatçı çok kalın bir kitap aradığını söylüyor.Hiç bitmeyecek bir kitap.Böylece orada  oturup SS’yi  göz altında tutacakmış.Olmayacağını herkes bildiği halde bu söze dakikalarca gülüyorlar.Akordiyonu getirdiğimi gördüler.”Artık bol bol çalarsın diyen oldu.Mustafa Saatçı  buna karşı olduğunu söyledi.Nedeni çok önemliymiş:SS akordiyonu çok sevebilirmiş,sık sık gelirse,Mustafa onu kıskanırmış.Mustafa Saatçı şakaya getirip düşüncelerini söylüyor,güldürüyor falan ama sonunda kimse pek gocunmuyor.Oysa kimi sinsi  kişiler var,düşüncelerini açıklamıyorlar ama içten içe hasetliklerinden yanıyorlar.Hemen,”Kızların çadıra gelmesi doğru olmaz!”diyenler oldu.Sanki kızlar gelmeye kalkmış gibi..Kimisi de “Kızların gelmesine ne gerek, akordiyonun sesi uzaklara dek gidiyor,burada çalınca oradan dinlerler.!”Bunu söyleyenlerin de iyi niyeti olmadığı besbelli.”Acaba burada akordİyon çalacak mı?”Hepsine birden yanıt verdim.,”Kepirtepe’de derslikte gelip bir kez bile nasıl çalmadıysam burada da yattığımız çadırda bir kez olsun çalmayacağım.Çalışırsam,akşamları ders çadırımızda çalışacağım.onun dışında kimse için akordiyon çalmaya niyetim yok!”

2.Sınıfların bir bölümü bir haftadır yeni yapılacak binaların alanlarında çalışıyormuş.Kepirtepe gibi burasının da planı yapılmış.O plana göre binalar çizilen yerlere  dikilecekmiş.Arkadaşlardan kimileri biz de öyle mi yaptık?diye sordular.Ben öyle yapmadığımızı,bu nedenle de  kimi yaptıklarımızı yıktığımızı,daha sonra mimar Emin Onat’ın yaptığı plana uymaya başladığımızı anlattım.Emin Onat okulumuza geldiğinde bizim atölyeye de gelmişti.Çizdiği planlar gelince Hamdi Bağ,Naci İnan,İrfan Evren öğretmenlerin bu planı bize göstererek anlattığını,İlk yaptığımız büyük okul binası dışında tüm binaların yıkılıp  plana göre yapılacağı o zamanlar anlatılmıştı.Örneğin yatakhaneler iki katlı olacak,atölyeler şimdiki yerlerden daha uzağa taşınacak.Asfaltın karşısına,konukevi,kooperatif,öğretmen evleri yapılacaktı.Ben yapılacaktı,deyince Mehmet Yücel,”Üzülmeyin arkadaşlar,yakında biz geri dönük onları gene yapacağız!”dedi.Bu arada gene Çoban Mehmet sözü edildi.”O da bizimle gelirse,orada da çalışmam!”diyenler oldu..

Yarın bir değişiklik olmazsa bizim grup öğleye dek ders yapacak.Geçen hafta ders yapanlar,derslerden hiçbir şey anlamadıklarını,saatlerce öğretmenleri dinlediklerini söylediler.Matematik,Türkçe dersleri boş geçmiş.Selçuk Korol bitki toplamak için kırlara çıkarmış.Türkçe dersine gelecek olan Yeni Müdür,işi çokluğundan derse gelememiş.Tarih-coğrafya dersinde Reşat Tekinay Öğretmen kendi öğrencilik günlerini anlatmış..Müzik Öğretmeni notaları yazdırmış,herkese takrar tekrar okutmuş.Haftalık ders programımız.Pazartesi,öğleden önce 2 saat tarih,2 saat coğrafya.Gerçekte bir saat olan bu dersler,inşaatlar başlayınca kesileceği için iki ay bir aya indirilmiş.Tüm dersler böyle,üç saat olan Türkçe, 6 saat,3 saat olan matematik 6 saat.2 saat olan müzik 4 saat.Böylece derslerin çoğu 4 saat sürmektedir.Pazartesi 4 saat Selçuk Korol öğretmen.Salı günü dört saat Behire Bil öğretmen.Çarşamba,2saat Resim-Mustafa Güneri-2 saat Türkçe Yeni Müdür.Mehmet Tuprul,Perşembe 4 saat,Türkçe-Mehmet Tuğrul,Cuma,Tarih-coğrafya:Reşat Tekinay…Cumartesi,”Askerlik-Beden-Eğitimi….6 saat matematik  boş,6 saatte Türkçe boş geçmiş eder oniki saat.Haftanın üç günü gene derssiz  geçiyor.Bunun neresine dersler başladı deniyor?

 

2Haziran 1941 Pazartesi…

 

Kalem, defter,kitap hazırlayıp.Yataklarımız üstüne koyarak kahvaltıya gittik.Yatak çadırımızla derslik çadırımız yakın olduğu için bu yolu seçtik.İçimizde en sevinçli Sami Akıncı.Sami yememiş içmiş köyde  okuyan öğrencileri aramış.Ankara’da okuyan iki lise öğrencisi bulmuş, tanışmış.Birinin soyadı ilginç:Köylüoğlu.Sami onların kitaplarını almış Biyoloji, Mantık,Edebiyat kitaplarına baktım.Edebiyat kitabını İsmail Habib Sevük yazmış.Cumhuriyet gazetesinde yazılarını okumuştum.Mantık kitabını ise Hasan Ali Yücel yazmış..Hasan Ali Yücel Lüleburgaz’a gelmişti.Okul bahçesindeki atölyede çalışıyorduk.Daha önce Kepirtepe’ye inşaata uğramış,sonra Lüleburgaz’a gelmiş.Hasan Ünerle ikimiz makine başında çalışıyorduk.Bize:Siz neden arkadaşlarınızdan ayrısınız?diye sormuştu.Ben : “Elektrik yokluğu nedeniyle!” diye yanıt vermiştim.Hasan Ali Yücel’i resimlerinden de tanıyordum. okullarda,(Örneğin buradaki okul koridorunda da var.) Atatürk,İnönü resimleri yanında onun da resmi var.Kültür Bakanı resminin altında siyah renk üstüne  beyaz olarak adı yazılmış,salt soyadı yazılı,imzasıymış.Yücel!”Kahvaltıdan sonra kitaplarımızı alıp çadıra gittik.Çadır hemen okulun arkasında,aradan bir yol geçiyor.Çadırın kurulduğu yer düz bir meydan ama gerçekte bir tarla,uzun bir süredir sürülmemiş şimdilerde kırlaşmış durumda.Dıkenli,sert otlar var,Çadırı kurarken çevresini temizledik ama az ilerlere gidince dikenli otlar karşımıza çikiyor.Mustafa Saatçı hemen  ayırt etti,kızların kaldığı okulun arka pencereleri biraz yan da olsa bize dönük,SS bakınca görecekmiş.Yusuf Asıl,”Ben gözetirim SS çıkınca sana haber veririm!”dedi.Mustafa buna razı değil,”Ben kıskanç biriyim,kendim gözetirim!”dedi.İlk dersimize Selçuk Korol Öğretmenin gelmiş olmasına çok sevindik.Selçuk Öğretmen öğrenciliğinde Tabiat Bilgisini çok sevdiğini, sonraki  zamanlarda da bu konuda oldukça kitap karıştırdığı,bize yararlı olacağına inandığı için geçici olarak bu dersi aldığını anlattı.Genel olarak Türkiye iklim bölgelerini özetledi,İklim bölgelerine göre canlıların  toplandığını,bitkilerin kümeleştiğini anlattı.Orta Anadolu Bölgesinde bulunan Ankara dolaylarındaki önce hayvanları sonra bitkileri sıraladı.Hayvanlarda özellikle koyun,keçi üzerinde durdu.Tiftik keçilerinden söz etti.Arkadaşlar,Sadri Ertem’in Çıkrıklar Durunca romanını anımsattılar.Selçuk Öğretmen “Maalesef,diyerek söze başladı,tiftik keçilerinin özelliklerinden sonra yapılan ihmalleri,bu ihmaller yüzünden  tiftik keçilerini elimizden çıkardık!”dedi.Bu kez devlet çiftlikleri aracılığıyla gene bir  hamle yapıldığını,yakınlarımızda  tiftik keçisi çiftlikleri bulunduğunu,olanak bulunca gidip gezeceğimizi anlattı.Bitkiler için, Lalabel yoluna tepelere çıktık.başta kekikler olmak üzere on kadar değişik  kır bitkisi seçtik.İlgimizi çeken, bitkiler,sert kumsal  yerlerde,kupkuru kayalar arasında çıkmış,renkli renkli çiçekler açmış.Koparınca minicik kökleri kupkuru yerlerden çıkıyor.Çekince de “Çıt edip kolayca kopuveriyor.Sulak yerlerde yetişen bitkilerin,özellikle lahana,pırasa,soğan türü bitkilerin kökleri düşünülürse kırlardaki bitkilerin kökleri için yok  denilecek kadar az.Değişik görüntüde de olsa kır çiçeklerinin çoğu gene de tanıdık türler.Bugün yeni olarak topak topak çiçek açmış,katmerli kekikle,geven denilen bir dikenli otu tanıdım.Kuşkonmazlar,eşek dikenleri,Peygamber çiçekleri,çoban atlatanlar,koyun gözleri farklılıklarına karşın özünde bildiğimiz bitkilerdir.Haftaya köyün hemen arkasındaki tepelere çıkmaya karar verdik.Tepede değişik bitki ararken benim ayrıldığımı gören arkadaşlar sordular,”Sen değişik bir şey arıyorsun!”söyledim.”Ben Röslein arıyorum.Sami Akınsı güldü,”Röslein auf der Heiden.!”birlikte aradık.Bir çukurlukta, gerçekten bir çalılıkta açmış küçük yaban gülleri bulduk.Ancak bu güllerin renkleri ne beyaz ne de kırmızı.yaprak uçları kimisinin kırmızımsı,kimisinin beyazımsı..Üstelik iyice açılmışlar,ortalarında da kocaman birer göbek oluşmuş.Sami şiiri anımsadı,arkadaşlara anlattı.Benim de aynı düşüncede olduğumu sanan arkadaşlar, önemli bir  kuşkuya kapılmadan konuyu geçiştirdik.Güzel bir gül bulsaydım acaba  aklımdan geçeni yapabilecek miydim?Yapabilsem güzel bir olay olacaktı ama olmadı.

Oğle paydosunda mandolincilerin çalışmalarını uzaktan izledim.Dım dım dım, boş tellere vuruyorlar.Öğleden sonra,çalıştığımız yere arkadaşiların profesör dedikleri adam geldi.Sarışın  uzunca boylu.Ensesinden  başının tepesine dek traşlı,kulaklarında öne taraf saçlı.Hüsnü Baykoca gibi traşlı,Alaburus traşmış.Böyle olsun yerine”Böyle olacak,

Böyle kesecek!”diyor.İki metre,bir buçuk metre,bir metre boylarında 50 adet sivri kazık istedi.Su yolu için çakılacakmış.Ali Yılmaz Öğretmenle konuştuktan sonra bana,”Bunları sen yapacak!”diye sordu.(Sen yapabilecek misin?”demek istemiş.Ali Yılmaz Öğretmen gülerek,”O yapacak!”dedi.Profesör gülümsedi sağ elini şapkasına doğru kaldırarak selam verip gitti.Ali Yılmaz Öğretmen bize kazık sivriltme yöntemi öğretti.Bir ucu olabildiğince dar açı biçiminde testere ile kesiyoruz.Sonra da  yanları keserle alıp sivri uc bir yanda olmak üzere kazıkları tamamlıyoruz.Sivri ucun oryada ya da yanda olması önemli değilmiş.Önemli olan kazıkların eşit boyda olması ile üst  başının düz kesilmesiymiş.Salih Baydemir,Orhan,Harun dördümüz yanımıza birer arkadaş alıp başladık,paydostan önce de bitirdik.Arkadaşlar profesörün konuşmasını tekrarlıyorlar,”Bunları sen yapacak?Bunları sen bitirecek?Bunları sen yiyecek?Kazık yemek deyimi ortaya getirildi.Yeni Müdüre karşı gelme olayında kim kazık yiyecek?Sessiz geçmesine karşın alttan alta  kuşkular sürüyor.Halil Basutçu başta olmak üzere bizim sınıftan birileri birkaç kez Müdür Odasına gitmişler.Halil ‘in o günlerde nöbetçi olması onu olayın içine çekmiş.

Paydostan sonra mandolinciler  çalışma yerine çıktılar.Ben de akordiyonu alıp öbür uca gittim.Çok yavaş olarak çalışmaya başladım.Parmaklarım uyuşmuş gibi,uzun süre  gam yaptım,yavaş yavaş arpejler falan derken yarım yarım parçaları tekrarladım.Bir de baktım ki,mandolincilerin çoğu yanıma gelmiş bana bakıyorlar.Bu kez onların  kimilerinin tın tınladığı,Yalancı,Daha Dün Annemizin,Manastırın Ortasında türü melodileri bastıra bastıra çaldım.Gül’le arkadaşları da yanıma kadar geldi.Bir aydır elime almadığımı söyleyerek akordiyonu çıkardım.Gül düzeltme yaptı:”Bir ay değil bir buçuk aydan fazla oldu!”dedi.Bu kez de ben: “Olsun,bundan sonra  her gün çalışacağım, kısa zamanda ellerimi alıştırırım!”dedim.Yemeğe gittik.Müzik öğretmenimiz,alıştı,2.sınıfların masalarında yemeğe oturuyor.Sami Akıncı bir lüks ayarlamış,çadırda  ders hazırlığı yapacakmışız.Ancak,öteki grup da şakadan,” Biz de ders hazırlayacağız!”deyip geldiler.”Siz bizi sokmazsanız sonra biz de sizi sokmayız!”şeklinde  koşul öne sürdüler.Sıralara dörder kişi olarak sıkıştık.Benim akordiyon çalışım,kızların oraya gelişi fısıltı olarak dile getirildi.İdris Derstan Mustafa Saatçı’ya “Senin SS gelmedi!”deyince Mustafa Saatçı,gelmemesini tembih ettiğini söyledi.Buna herkes güldü,”Yarın gelirse ne olacak?” diye soranlar oldu.Mustafa,o zaman ben ona izin vereceğim!deyince zırvaladığını  söyleyenler oldu.Sami Akıncı dayanamadı,”Siz hepiniz zırvalıyorsunuz,bakın bu tür konuşmalarınızı sürdürürseniz,bu konuşmalar bir gün yöneticilerin kulağına gidecek,birilerinin canı yanacak!”dedi.”Bunu sen söylemezsen başka kimse söylemez diyenler olunca,Mustafa Saatçı,”Arkadaşlar ben bu şakadan vazgeçtim.Lütfen bunu burada bırakalım,arkadaşımız Sami haklı,Yeni Müdür, bildiğimiz gibi değil,çağırıp çağırıp küçük çocuklarla konuşuyormuş!”deyince konu gene geçen hafta olan olaylara döndü.Halil Basutçu,”Adam,o günkü olayı kendisine karşı bir tavır olarak algıladı,bunun öcünü almadan geçiştirmeyeceğe benziyor!”dedi.Değişik varsayımlar öne sürüldü.Selçuk Öğretmen geldi,gülerek,sıraları özlediniz değil mi?yatmayı bile düşünmüyorsunuz!”dedi.Hep birlikte kalkıp çadırımıza gittik.Yatınca arkadaşların konuştuklarını  düşündüm.Geçekten Yeni Müdür kin tutup öfkesini bir ya da birkaç kişiden alır mı?O kızdıysa tüm öğrencilere kızmıştır.Tüm öğrencilere kızınca da içlerinden bir ya da ikisini cezalandırınca içi rahatlar mı?Bu düşüncelere aklım hiç yatmadı ama arkadaşların böyle bir kuşku duymalarına da sevindim.Biraz korku duysunlar da  kendilerini toplasınlar.Okulumuza Yeni Müdür atanmasının nedenini bir türlü anlamıyorum:Bizim müdürümüz neden bizimle gelmedi.Orada öğrenci olmadığına göre neden orada kaldı.Oradaki eşyalari,okula sahiplik içinse Hüsnü Baykoca Öğretmen orada kalabilirdi.Yeni Müdürün kötü bir insan olmadığına inanıyorum ama neden öyle konuştu?Neden  öğrencileri çağırıp sorguluyor?Bir gruba da  “Sizi disipline veririm!”diye bağırmış.Öğretmenler de Yeni Müdür için  hiç konuşmuyor.Özellikle Hidayet Öğretmen “Yeni Müdür dendiğinde:Yeni Müdür eski Müdür sözünü uzatmayın,işte bir Müdür atanmış,siz işinize bakın!”deyip konuyu kapatıyor.Oysa eskiden Nejat İdil müdürümüz için övücü sözler söylüyordu.Belki de susmayı yeğliyor.

 

3  Haziran  1941 Salı..

 

Kızlar geçiyor,sözleri arasında uyandım.Nöbetçi iki kız hazırlanıp mutfağa gitmiş.Kapımıza yakın geçerken seslerini duyan olmuş.Bu bile olağanüstü bir sorun yapıldı.Halil Basutçu çıkıştı:20 tane kız var,bunların ayda 20 gün nöbeti olacak.Her ayın yirmi gününü böyle  “Kızlar geçiyor diye bağıracak mısınız?Mustafa Saatçı,”SS geçerken bağıramazlar!”İsmet, Mustafa’ya çıkıştı:”Yeter be ,bıktık şu senin SS  midir,SY midir nedir?”deyince bir gülüş koptu,İdris,Yusuf Bekir,Abdullah Mustafa Saatçı’yı uyardılar.İmam dikkat et! İsmet S’ye göz koymuş:SY dedi,yani Sevim Yanar olarak  değiştirmiş.Bu kez Mehmet Yücel artaya girdi,”İsmet’in günahını almayın,çocuk düpedüz,Sevim Yücel olarak açıklamak istemediğinden  SY deyip kesti.Ortalık iyice karıştı.Şimdi de Sevim Yücel olayı ortaya çıktı.Mustafa Saatçı,”Bunların ikisi de benim arkadaşım,bana ihanet etmezler!”deyip  tatlıya bağladı.Kahvaltıya  neşeli bir şekilde gittik.Kahvaltıda Nahide Öğretmenle Behire Öğretmen vardı.Bizim grupça gülüşerek geldiğimizi görünce onlar da gülüştüler.Bekir Temuçin,yavaşça,”Bizim gülecek lafımız var,peki bunlar neye gülüyorlar?”diye sordu.Halil Basutçu bunun yanıtını verdi,”Onlar da bizim halimize gülüyorlardır. ,başka neye olacak?Kahvaltıdan sonra  dersliğimize yöneldik,tam bilmiyoruz ama Türkçe olabilir.Eğer Türkçe ise Yeni Müdürümüz gelecek.Salih Baydemir, kendi görüşünü söyledi,”Bu adam konuşmasını bilmiyor,nasıl Türkçe dersi verecek?”sBaşka sorular da  ortaya atıldı,”Bilmediğini nereden anladın?”Salih  görüşünü açıkladı,”Adam, ağzını açmadan söz söylüyor.Konuşurken dikkat ettim, alt çenesi kıpırdamıyor, çıkardığı sesleri dişlerinin arasından dışarıya itiveriyor!” Salih Baydemir’in:“İtiveriyor!”sözü dillere takıldı:Silivermek,uyuyuvermek, kalkıvermek, biliverme ,gülüvermek, düşüvermek,  bakıvermek, itivermek, gelivermek, gelivermek yapıvermek, edivermek, söyleyivermek….4 Mehmet bir öneride bulundu:”Gelin, bunu yeni Türkçe öğretmenimize soralım!”Bir çok arkadaş buna karşı oldu,”İlk derste böyle soru sorulmaz.Sorulur -sorulmaz tartışması uzunca sürdü.Derse gelen giden olmadı.”Öyle ise bugün matematik dersi var,Türkçe yarın,dendi.Sıraları özlemişiz,tartışma martışma derken öğleyi yaptık.

Öğleden sonra mandolincilerin yanına gittim.Benim akordiyon çaldığımı arkadaşlar öğretmen söylemişler.Öğretmen beni çağırdı.Kaç yıl çalıştığımı,kimden ders aldığımı sordu.Notaları nasıl öğrendiğimi ise iki kez sordu.Adem Gürçağlayan Öğretmeni söyledim.Adem Gürçasğlayan Öğretmen için “O Müzik Öğretmeni değilmiş,kemanı da amatörce çalıyormuş gibi bir söz söyledi.”Amatörce nedir öğretmenim?diye sordum.”İşte,senin gibi,üstünkörü öğrenme!”dedi.Üstünkörü sözünü Büyük Ablamla babam da çok kullanıyor.Bu sözle onlar;kusurlu yapılan, yarım yapılan,doğru yapılmayan işleri kastedıyorlardı.Birden tüm bedenimde bir sıcaklık duydum.”Adem Gürçağlayan Öğretmenin yerinde siz olsaydınız şimdi ben akordiyonu daha mı iyi çalacaktım öğretmenim?”diye sordum.Öğretmen ağız ucuyla,” Ben akordiyon öğretmiyorum,kemanlar gelince sen zaten akordiyonu bırakacaksın!”dedi.Mandolin getiren bir öğrencinin mandolinin tellerini germeye başladı.Amatör,üstünkörü sözlerini tekrarlayarak ayrıldım.”Sen zaten kemanlar gelince akordiyonu bırakacaksın!”sözleri kulaklarımda bir süre çınladı.Kendi kendime sordum “Niçin?”Birden kendim kesin bir karar vermedi.İsmet’le konuştum,İsmet,”Dayı akordiyon senin,İstediğin gibi çalarsın.Keman versin bakalım,iyi öğretirse onu da öğrenirsin.Senin akordiyonunu öğretmen elinden alacak değil ya.O belki okulun diye düşünmüştür,keman verince onu alırım,demek istemiştir.İsmet inandırıcı,düşündürücü konuştu ama gene de içimde bir kuşku otyurdu kaldı..Behire Öğretmenin küçücük çilli yüzü gözlerimin önünde yayıldı, giderek bazlama gibi oldu.Sinirli,sabırsız,azarlayıcı bir öğretmen görüntüsüne dönüştü.Durumu anlattığım öteki arkadaşlar da bana çok destek oldular,”Sabret,akordiyonu onun olmadığı zamanlarda çal,keman da çalış,ilerlet,ilerde onu da çalmana izin verir!”Böyle karar verdim,akordiyonu zorunlu olmadan çıkarmayacağım,kemanı alıp çalışacağım.Öğleden sonra işbaşı yapınca Profesör dediğimiz Sili Usta(Kendisini bu adla çağırmamızı söyledi)kazıklar için geldi, gülerek “Bunları yaptı siz?” diyerek, beni,Salih’i,Orhan’ı,Harun’u gösterdi.Ali  Yılmaz öÖretmene “Benimle gelecek!”dedi.Onunla gideceğimizi anladık.Birer kucak kazık alıp arkasına takıldık.Kazıkları bir yere bıraktırdı,o kadar daha getirmemizi söyledi.Birer yük daha alıp geldik.Kendisi iki kazık aldı ikişer de bizim almamızı söyledi birlikte,çeşmenin yanından  karşı yakaya, su akağına göre sağ yamaca yöneldik. Elimizdeki kazıkları, belli aralıklarla yerlere bıraktık.Birlikte gene su başına döndük.Bu kez Orhan’la Harun’u kazma kürek almaya yolladı,bana üstünde bir kutu olan  üç ayaklı bir sehpa verdi.Salih’e de bir  çanta  almasını söyledi,kendi elinde  bir küçük oturak,boynunda bir büyük gözlük gene kazıkların  yanlarına yollandık.Sehpayı önce dere kenarında bir yere yerleştirdi, defalarca karşı tepeye sonra da dönüp bu taraftaki dereye bakarak ilk kazığın yerini gösterdi. Böylece ilk kazığı,nedenini niçinin bilmeden çaktıkOrhan’la Harun arkadaşlar da geldi.Onlara da ölçülü bir çukur kazdırdı.Bir kazık bir çukur.Beni yanına çağırıp bir yer tarif etti, oraya gidip dikildim.Bir iki sağa sola  döndürüldükten sonra kıpırdamadan durmam söylendi.Bu kez  de Sili Usta  elindeki aygıtıyla yanıma geldi,benim bastığım izlere basarak  sehpasını yerleştirdi.Beni gene  kazık bırakılmış tarafa yolladı.Bu kez çakılan  kazıkla bana baktı.İleri,geri diyerek beni  bir süre  kıpırdattıktan sonra  gene bulunduğum  yerde durmamı söyledi.Durumu iyi  kavradım.Bunu  Sili Usta da sezince gülerek, olayı  açıkladı: “.Buraya su yolu açılacak,bu su,yeni  yapılacak okul yerine gidecek!”Söyleneni anladık ama,bulunduğumuz yerden su gelecek çeşmeye bakınca  tam anlamıyla şaşırdık.Çünkü çeşme aşağıda kalmış bizse yükseğe çıkmıştık.Su aşağıdan yukarıya çıkar mı?Bunu Sili Ustaya söyledik.Güldü, sehpa üstündeki kutuyu göstererek,

 2

 Sili Usta ile

 

“ Bu yanılmaz!”dedi.Sonra da  sağ elinin işaret parmağına kaldırarak dört beş kez bu sözü tekrarladı,”Bu yanılmaz! Bu akıllıdır!”Aynı işlemleri yapa yapa derenin yamacını  bitirdik.Sırt doruğuna çıkınca bizim de aklımız yattı,buradan ötesi kolay,meyilli olduğu gözle görülüyor.Sırta çıkınca kazık çakmayı durdurduk.Kazıkların yanlarından çeşmeye indik.Çeşmeden  kazıkları izledik.Bize göre  kazıklar çeşmeden yüksek,Sili Ustaya göreyse 2,5 metre alçakAlçak olmazsa akıntı ağırlaşırmış.”1 km’de 2,5 metre çok iyi çok iyi deyip seviniyor.Bize göe ise en tepedeki kazık en az 10 metre yüksek.Karşılıklı gülüşerek paydos ettik.Sili Usta bizim çalışmamızdan çok memnun  kalmış,”Yarın gene çalışacağız!”dedi.Öteki arkadaşlara durumu anlatınca onlar: “ Daha önce köy okuluna getirdiğimiz Beşkavak suyunda böyle bir durum yoktu,orada hep yokuş aşağı geldiği için kazdık, su geldi!”dediler.Orası 2 km. Burası daha kısa gibi geliyorsa da  yokuş yukarı bir durum olduğundan zor olacak.Sili Ustaya göre  bu iş olacak.Sili Ustayla çalışacağıma çok sevindim.Öyle  ki Müzik Öğretmenine olan öfkem bile geçti.Sili Usta kendisi de sarışın

;benim saçımı gösterdi,sonra da kendi saçına parmağını götürerek:  Attilla’nın torunlarıyız!”dedi.Sili Usta Macaristan’dan gelmiş.Ali Yılmaz Öğretmenle karşılaştık: “ Sürekli izin vermenm,bizim işler başlayınca sizi oradan çekip alacağım!”dedi.Dedi ama göz kırparak güldü,elinin ucuyla da   başıma dokundu.Onun da sevgi gösterisi böyle,elini uzatıp parmaklarının ucuyla  başımızın yan tarafına dokunuyor.

Paydosla yemek arasında akordiyonu çıkarıp çalıştım.Arkaya çekilip çalıştığım için kimse gelmedi.Yemekten sonra gene dersliğimize gittik.Sami’den lise1.sınıf Edebiyat kitabını aldım.Yahya Kemal Beyatlı’nın kısacık bir şiri var,Mağurdan Gazel,onu okudum.,10 satır,beş beyit.defterime yazdım.Mahur,meh,duş,busiş,nermin,damen,işve,fağfur,damen,zevrakçe,mah-ı nev,fevc,dur,va’de-yi teşrif,Cedvel-i sim,fevvare-yi zerrin,mahur…Anlamadan okudum,okudukça anlar gibi oldum.Kitaptan ayrıca Ömer Seyfettin’in bir çevirisini okudum.İki kahraman kumda çarpışıyor:Hektor’la Aşil.Çok etkilendim.O kitabı bulsam okuyacağım.Arkadaşlar Çoban Mehmet’i unutmuş durumda.Mandolincilerin dilinde müzik öğretmeni.Çok sertmiş.Müzikle sertliği bir arada düşünemiyorum.Bana göre: “ Ya gerçek müzikçi değildir ya da sert olamaz!”

:Kadir kapının öbür tarafındaki sırada kaldı Orhan’dan uzaklaştı.Kepirtepe’deki gibi sık sık lafa tutamıyor.Yavaşça gene “Guten Şchlafen!” dedik Kadir bunu duymuş,”Profesör Alman’mış onunla konuşun!”diyerek biz yol gösterdi..Orhan,”Konuşuyoruz zaten!”dedi.Kadir kendi kendine konuştu,”Sizin işleriniz zaten hep şans işi!”Bu bir sevdi sözü mü yoksa haset tepkisi mi?Bunu düşünmemeye çalışırken uyumuşum.

 

4 Haziran 1941 Çarşamba…

 

Uyanınca gördüğüm rüyamı anımsadım.Çok yağmur yağmış,bizim çaktığımız kazıkları sular götürmüş.Ankara’ya gitmişiz,polisler bizi kamyondan  indirmiyor.Kamyondan inmek için Ankara’da kayıtlı olmak gerekiyormuş.Bizim ,Ankara’da kaydımızın olduğunu söylüyorum.Karşımdaki adamlar beni duymazdan geliyor.Bu kez daha fazla bağırıyorum.Bağırırken uyandım.

Orhan’la gene  Almanca’ya başladık.Bu kez daha sıkı sarılacağız.Kahvaltıda bazen süt veriliyor.Bugün de öyle oldu.Sütle köylü ekmeği.Kendimi köyde sandım.Dersimizi boş varsayıyorduk.Reşat Tekinay Öğretmen çıktı geldi.Müdür Beyle dersleri değişmişler.Önümüzdeki hafta Müdür Bey girecekmiş.Reşat Öğretmen,ilk derslerin alıştırma dersi olduğunu söyleyerek söze başladı.Sonra kendi öğrenciliğine geçti.2. ders bittiğinde henüz Öğretmen Okulu son sınıfına geçmişti.Öğretmenin  arkadaşlarından başka Öğretmen Okulu Müdürü Reşat Tardu’yu da  baldızı Nurefşan’ı da tanımıştık.Okul önündeki çeşmelerden su içip gene çadıra döndük.Öğretmen bu kez konuşmasını kesti,”Biraz da coğrafya yapalım!” deyip bize dünyayı,gezegenleri,ayı,kutup yıldızını anlattı.Bunları çok iyi öğrendiğimizi sanıyordum,öğretmen anlatınca oldukça şaşırdım.Çünkü öğretmenin anlatış biçemi çok başkaydı.Ders bittiğinde tek aklımda kalan Kutup yıldızı ile Büyük Ayı takım yıldızlarıydı…Ders bitiminde öğretmen yarın gene geleceğini söylediğinde hiç şaşmadım.Bize ders yapmak değil ders yapmış göstermek için böyle bir çalışma  gösterişi yapılıyor.Bir bakıma da iyi oluyor,sabahtan akşama dek çalışacağımız da söyleniyordu.Böylesi daha iyi.Arkadaşların çoğu zaten  derslerin kesilmesinden  memnundu.Derslere dönmemiz onlar için  iyi olmadı.Öğle yemeğinde Müzik Öğretmeni duyuru yaptırdı,”Mandolin alanlarla kemana yazılanlar çalışma yerinde bulunsunlar!”Sevinerek gittim.Keman meman geldiği yok,öğretmen tahtaya bir porte çizdi,do’dan do’ya gam sıraladı,onları okuttu.Yazılanları kağıtlara yazıp tekrar tekrar okuduk.Bir saate yakın do-re-mi-fa-sol-la-si-do diye bağırdık.Bana iki kez soru sordu,ince do’dan önce gelen ses,si,re’den  sonra gelen ses? nedir gibi sorulardı.”Bunları çok iyi bildiğimi,tüm seslerin majör,minör  gamlarını öğrendiğimi,diyez,bemol sıralarını ezberlediğimi,akordiyon baslarını da kullandığımı söyledim.Öğretmen, yüzüme acayip acayip bakıp, bunları bana neden söylüyorsun?”diye sordu.”Bildiğimi bilin de bana ona göre soru sorun!”dedim. Bu kez öğretmen,”Ben kime nasıl soru soracağımı bilirim,sen benim sorduklarıma yanıt vermek zorundasın,o kadar!”dedi.Yanımdaki öğrenciyle ilgilendi.O öğrenci henüz notaları bilmiyordu, notaları yerine yazamamıştı.Öğretmen kağıdını alıp düzeltti.O an kararımı verdim:Kemanlar dağılıncaya dek bir daha gelmeyeceğim.Sabırla oturdum.Kağıdın öteki  portelerine sıra ile sol,re,la,mi,si  majör gamlarını yazdım.Arkasını çevirip  bemol sıralamasına göre  si-mi-la-re-sol-do gamlarını sıraladım.”Oho!”dedi,sen gereksiz şeylerle vaktini harcıyorsun,onların keman çalmakla  alakası yok!”.Bu kez onlar benim işimi kolaylaştırıyor.!”dedim.Bu kez öğretmen bana “Sen,kemanlar gelinceye dek çalışmalara katılma öyleyse!”dedi.Zaten öyle karar vermiştim,”Peki!”dedim.Belli etmedim ama sevindim.Ancak keman işinin de olmayacağını kesin kez anladım.Öğretmen kendisi bir şeyler öğretmek istiyor,fazla  ya da değişik çalışmalara gerek duymuyor.

İş saatinde,biz gene su yolunda çalıştık.Bu kez 2. sınıflardan 10 öğrenci daha bize katıldı,onlar çekilen çizgiler üstünden hendek kazmaya başladılar.Hendeklere  çimentodan yapılan künkler döşenecekmiş.Kışın donmaması için derin kazılıyor.Oldukça zor bir kazım.Dünkü  diktiğimiz kazıklar arasına birer tane daha diktik.Sili Usta asıl bundan sonraki işin  dikkat istediğini anlattı.”Su, su gibi akacak!”dedi.Elleriyle gösterdi,”Döşenecek künkler,(Beton borular)böyle böyle olmayacak,düz,doğru olacak.!”Eğilerek  alçaklı yüksekli ya da yılan izi gibi eğilmeler olmayacak,diyerek iki elini yanlara açarak anlattı.).Tariflere güldük ama ne dediğini çok iyi anladık.Doğru,düz….Sili usta bize yeni bir anlayış getirdi,ne yaptığımızı rahatça soruyoruz, o da çırpınarak bize anlatmaya çalışıyor.Anlatırken onda yanlış aramıyoruz,anlatmak istediğini, onun sözünü bitirmesinden önce anlamaya çalışıyoruz.Bir ara hiçbir amaç gütmeden,sanırım dalgınlıkla “Ende gut,alles gut!”dedim.Birden baktı.Was?.Sprechen sie Deutsch? Nein!”Ah,ah, ah!diye güldü.”Sözlerin Türkçe değildi.İsterseniz konuşuruz,ben Almanca konuşuyorum!”dedi.Hiç düşünmeden Heil Hitler! dedim,birden  gerildi Nein,neinnnnnn! Hitler ein istTeufelsker oder Rauber!…Sili Ustaya bugün iyice ısınarak ayrıldık.Orhan,”Tamam Abi, Almanca’mızı da  bu arada iyice ilerletiriz.Öteki dersler nasıl olsa kış uykusuna yattı!” dedi..Almanca kitaplarımızı hazırlayıp,çalışmaya başlayacağız.!”Seviniyoruz.Guten Tag! Sind sie ein Deutscher? Wie? Sie sprechen Deutsch?Noch nicht lange. Vier sinde einer Schuler…Atıyor muyum?Ganz richtik.Wier lernen jets Deutsch.İch  heisse:İbrahim!-İch heisse:Orhan!…En sevinçli biziz.Ancak kimse bizim neden sevindiğimizi düşünmüyor.Kadir bana kızar gibi yaparak,”Hemşerim senin neden neşelendiğin belli,elini ağzına kapatarak,”Gene Pomak kızını gördün herhalde?”diyor.Orhan,Kadir’e bilemedin,Sili Ustanın yetişkin kızı varmış bize onu anlattı:!”dedi.Kadir inandı,”Ben bildim işte sizi neşelendiren  kesinlikle bir kızdır,bunun için dedim!” Buna daha çok güldük.Kadir,kendi aklındakileri böylece ortaya döküyor.

Yokuş yukarı su çıkarma olayı tüm köylüleri ayaklandırmış,”Olamaz,yazık emeklere,gavur aklı,işleri aksatma,türünden sözler.Bunlar öğrencilere hatta öğretmenlere dek gelmiş,herkes dikkatle izliyor,aralarında konuşuyorlar.Ali Yılmaz Öğretmen çaktırmadan  bana sordu,”Sili Usta yaptığı işin iyi sonuç vermeyebileceğinden söz ediyor mu?”Öyle bir söz duymadığımı söyledim.”Gavur akıllı adam,bir bildiği olmasa  o işe kalkışmazdı!”Tüm sorun  gidecek  denilen suya yapılan olun yokuş yukarıya çıkması.Gerçekten çeşme yanından bakınca bizim çaktığımız kazıklar yüksekte  görünüyor.Sular aktıkça   su yolunu çok aşağıya düşürmüş.Kenarlar oldukça yüksek.sıfırdan başlayan yükseklik on metre kadar  aşağıya iniyor.Bizim sıfırdan çakmaya başladığımız  kazıklar yar yüksekliğinin ortalarına geliyor..Sili Usta son kazığı göstererek,”Şimdi çeşmeden 2,5 metre aşağıdayız deyince şaşırdık.Ancak aşağıdan bakılınca  çeşmenin  yüksekte oluğu görülüyor.Yukardan aşağıya bakılınca  bu yükseklik kesinlikle anlaşılmıyor.Namık Öğretmen söylenenlere gülüyor,”Sili Östanın elindeki alet insan gözü değil ki aldansın!”deyip eliyle işaret ediyor: “Mükemmel,Sili Usta yaman usta!”

 

3Haziran 1941 Perşembe

 

Ders konuşmaları arasında uyandım.4 saat matematik.Ne var ki matematik öğretmeni yok.Mehmet Yücel,”Merak etmeyin,Çoban Mehmet gelir matematik yaptırır!”dedi.Bir kurup bağırdı,”Senin şakanın da suyu çıktı,söyleyeceksen gülecek şeyler söyle,Çoban Mehmet’le kimseyi güldüremezsin!”Mustafa Saatçi,”İsterseniz ben güldüreyim: “Bugün Çoban Mehmet derse gelecek,tam dört saat güreş yaptıracak!”Seninle mi güreşecek?”diye soranlar oldu.Kahvaltıya  güreş konuşarak gittik.Hüsnü Baykoca öğretmen kahvaltıya gelmiş,çoktandır gelmiyordu.Çoban Mehmet’le arası iyi değilmiş.Belki de bizimkilerin uydurduğu bir  olay.Sözde  Çoban Mehmet’in bizimle ilk konuşmasına o da tepki göstermiş.Kahvaltıdan sonra dersliğimize gittik.Öğretmen bekliyoruz.Sami Akıncı sordu:”Bilin bakalım bu derslikte ne eksik?”Herkes “Öğretmen!”diye bağırdı.Öğretmen değilmiş.Sorunca Sami yanıtını verdi:Kara tahta..Kara tahtalık yer  yok.”Tahtasız ne yapacağız?”Kara tahtanın zaten fazla bir nesne olduğu üzerinde konuşuldu.Çadıra  kömürle yazmayı salık verenler oldu.”Bugün  derse başlayalı dördüncü günümüz,ne öğrendik?”diye sorular soruldu.Bir çok yanıt verildi.En güzeli Yusuf Asıl’ın oldu.”Bu yıl boş geçen derslerimizin eksikliklerini tamamlamak için başlanan bu derslerin de tümden boş geçeceğini öğrendik!”Bu yıl hangi derslerimiz boş geçmişti?1-Haftada 3 saat Matematik.2-2 saat Fizik-3_2 saat Kimya-4-2 saat Yabancı dil,5-2 saat Müzik,6-1 saat Coğrafya,7-1 saat Resim,8-1 saat Bedene Eğitimi,9-2 saat Tabiat Bilgisi..Bunlardan şimdi hangisini okuyoruz?”Okuyoruz!”değil okuyacağız:Coğrafya.Bir saat olan coğrafya dersini iki saat okursak tamam olacak.Bir gerçekte coğrafya dersini 2.sınıfta da okumadık.Bunları konuşurken öğleyi yaptık.İşteki çocuklar dönerken 4 saatlik boş dersimizin birini daha geride bıraktık.Umulduğu gibi Çoban Mehmet  güreş için gelmedi.”Mehmet Yücel,”Çallının eşek bağladığı ağacı keselim arkadaşlar!”dedi.birileri güldü.4 Mehmet bu söze gülmedi,yeni bir öneri getirdi.Başkasının sözünü olduğu gibi almak zorunda mıyız?”Çallının ağaca bağladığı eşeği keselim!”Yemekten sonra bir süre derslik çadırımızda dinlendik.Müzik çalışmasına  katılmadım.İşbaşı yapınca su yolu işaretlerini dikmeye devam ettik.İlgin bir durumla karşılaştık.Dere yarı bir yerde alçalıyor.Oradan sağa sapıp okul alanına gideceğiz.Yar bitiminde bir çukurluk var.Sili usta çukurluğa inmemek için  yarın arkasından gene köye doğru döndü.Ortaya  u şeklinde bir durum çıktı.Durumu kendi kendimize anladık.Doru gidersek alçalma,arkasından gene yükselme olacak.Bu su akıntısını etkileyecek.Bu nedenle yolu uzatmayı göze aldık.Bir süre sonra Sili usta Orhan’a sordu,”Bu dönüşü niçin yaptık?”Orhan anlattı.Sili usta gülerek “Sehr schön!”dedi.Getirdiğimiz kazıkları bir yere bırakıp ileriye okul binası yapılacak yere gittik.Oralarda çocuklar çalışıyor.onar kişilik gruplar oluşturmuşlar,Harman yeri hazırlar gibi toprak  kazıyorlar.Buralara öyle büyük bina değil küçük küçük binalar yapılacakmış.Oralarda çalışanlar  beş kadar bina yeri hazırlamışlar.Yolunu  işaretlediğimiz su oralarda bir yere gidecekmiş.Namık öğretmen yanımıza geldi,bana takıldı,”Dikkat et,su getirmenin inceliklerini iyi öğren,Kepir’e dönünce Ergene’den su getirelim de bahçeler suya doysun!”dedi.Gittiğimiz yoldan geri döndük.,eşyalarımızı toplayıp  paydos ettik.Sili usta,”Yarın yokum,siz de yoksunuz!”dedi.Ankara’ya gidecekmiş.Paydostan sonra derslikte toplanmayı gelenek edindik.Tam kitap okuyacak zaman,ama kitap yok.Sami Akıncı bir öneride bulundu,kitap okunmak isteyenler ortaklaşa bir liste yapsın,listedeki kitapları  kitap okumak isteyenler birer kitap alsın,böylece okuyacak 30 kitabımız olur.Ben hemen katıldım.Sami Akıncı  adları yazmaya başladı,Hasan Üner,İsmet Yanar,Arif Kalkan,Yakup Tanrıkulu,Yusuf Asıl,Hilmi Altınsoy,sıraya girdiler.Herkes istediği kitabı alsın, diyenler çıktı.Sami Akıncı açıkladı:Herkes  kendi istediği kitabı alırsa,çok bireysel seçim olacağından,okuyucusu azalmış olur.Senin seçtiğin kitabı ben beğenmemiş olabilirim.En iyisi,kitap listesini birlikte hazırlamamız.Kitap seçmeye başladık bile.Lamartine:Graziella,Viktor Hugo:Sefiller-Alfred dde Mussed:Bir Zamane Çocuğunun İtiraflar-George Sand:Şeytanlı Göl-Stendal:Kırmızı ve Siyah-Balzac:Vadideki Zambak,İki Yeni Gelinin  Hatıraları,Mutlak Peşinde,Gorio Baba-Prosper Merime:Carmen-Aleksandr:Monte Kristo,Üç Silahşörler-Jüles VerneKaptan Gran’ın Çocukları,Esrarlı Ada,İki Sene Mektep Tatili-Charles Dikens:Davit  koperfild.Sami Akınca “Durun arkadaşlar!”diyerek uyardı,on beş arkadaş,on yedi kitap yazdırdı.Öteki arkadaşları da bekleyelim.Bu kitapların  ederlerini de öğrenip ona göre para toplayalım!”Sami Ankara’da okuyan arkadaşına listeyi verip   ederlerini öğrenecek,bizlerden ona göre para alacak.Uzun iş ama bir gün kitaplar alınınca güzel olacak.Listeye göre benim okumadığım bir sürü kitap var,daha da olacak.Arkadaşlar çadıra geldikçe  olayı dinleyip  katılıp katılmayacağını söylüyor.Şimdilik dört arkadaş çekimser kalmış,Emrullah,Hüsnü,Ali Aga,Abdullah Erçetin..”Abdullah Erçetin’i kandırırım!”dedim.Hüsnü ile Emrullah’la da Sami kendisi konuşacak.Sami Akıncı yazılan kitapların hiç birisini okumamış,”Alırsak en karlı ben çıkacağım!”diyor.Sanırım Hasan Üner hepsini okudu,en zararlı da o çıkacak.Ben şimdilik yarı yarıya durumdayım.Akşam yemeğinde de bunları konuştuk.Kitap yazdırmamış arkadaşlara şunu yaz bunu yaz gibi öneriler yapılınca,İsmet başta olmak üzere Yusuf,Bekir,Aili Önol karşı çıktı.Konunun özünü bilmedikleri anlaşıldı;yatıştılar.Yatınca düşündüm:Okuduklarımı anımsayabiliyor muyum?Üç Silahşörler’den kılıç çekmeleri,adam öldürmeleri dışında bir şey anımsamıyorum.Hele, kişileri göz önüne getiriyorum ama adları yabancı olduğu için doğru olarak yazamıyorum bile.Cihan Şampiyonları da öyle,yazılmaları kolay olduğu için Nadin’le Nado’dan başkasını yazamıyorum bile.Hele Balzac’ın kahramanlarını bakarak yazarken bile yanıldığım oluyor.Jüles Verne’nde öyle tek aklımda kalan kaptan  Nemo..Olsun gene de okuyacağım….

 

6 Haziran  1941 Cuma….

 

Mustafa Saatçı,yatağına oturmuş,”Bugün kesinlikle Çoban Mehmet gelecek.Düşünüyorum,ağaca bağlanan eşeği mi kesecek,yoksa hala ağacı kesmeye mi devam edecek!”Mehmet Yücel bağırdı:”Hafız Mustafa,senin bu konuştuklarını duyarsa, sanırım senin dilini kesecek!”Halil Basutçu anımsattı:Hani bu tür şakalar yapılmayacaktı,söz ferdiniz,unuttunuz mu?Mustafa ranzadan  atladı,”Ben sözü yerde vermiştim,şimdi anımsadım,deyip çıkı.Müzik öğretmenimiz nöbetçi, masalar arasında gezdi, tanıdığı çocuklara gülümsedi.Yusuf Asıl Sefer Tunca’ya,”Sen de  mandolin çalışıyorsun,öğretmenin sana neden gülümsemedi?” diye sorunca,İmsek,Seferden önce yanıtladı,”Seferden korktuğu için!”Mehmet Yücel,Hilmi Altınsoy bu söze takıldılar;”Sefer korkulacak bir insan mı ki?”Sefer sinirlendi:Sizin konuşacak başka sözünüz yok mu?Öğretmen  oturan tüm öğrencilere gülmek zorunda mı?”Ne söylerse söylesin, salt gülmek için söz söylemiş olanlar gülmeyi sürdürdüler.Dersimiz gene boş, işe çağrı beklerken Reşat Tekinay öğretmenin geldiğini gördük.Bizim masaların yanından geçerken İsmet kalkmıştı,İsmet’e “Size geliyorum,bugün gene beraberiz!”dedi,geçip gitti.İsmet  söylenenden bir şey anlamadı.Sefer Tunca İsmet’e “Al işte birisi sana tebessüm etti,için rahat olsun!”dedi.Arkadaşlar açıkladılar.Öğretmen İsmet’in iş grubunda olduğunu düşünmeden söyledi.Biz  dersliğimize gittik,az sonra Reşat Tekinay öğretmen geldi,öğretmenin  boyu çok kısa olduğu için hemen sıfat yakıştırdılar:Bücür.Daha önce Bekir arkadaşımıza diyorlardı.Bekir Temuçin durumdan memnun.Öğretmen çadıra girerken  biz ayağa kalktık,”Günaydın bekliyoruz.Öğretmen tökezler gibi yaptı,”Kusura bakmayın,şu çadır olayından  bıkmışım,girerken ürperiyorum!”dedi.Yerimize oturduk,ama  pek de  sevimli bulmadık bu ilk gün konuşma başlangıcını.Öğretmense askerlikte hep çadırlarda kaldığı için,öyle söylediğini anlatmak için böyle bir giriş yapmışmış.Arkadaşlar,”Siz askerliğinizi  yaptınız mı?diye soran oldu.Sorulduğu için değil anlatmayı tasarladığı için öğretmen çadırdan başladı,en eski,delik çadırlardan padişah otağlarına dek çadır türü barınakları anlattı.Derslerimizin iki saati çadırda çadırları konuşarak geçti.Kanuni Sultan Süleyman’ın otağının çok büyük olduğunu,elçileri orada kabul ettiğini anlatınca,Yavuz Sultan Selim’in çadırını,Fatih Sultan Mehmet’in çadırını tahmin etmeye çalıştık.Öğretmen gene dönüp Kanuni’nin çadırı en  büyük deyince ben parmak kaldırdım,,Kanuni Sultan Süleymanın çadırı için memleketimizde belki ama dünyada en büyük diyemeyiz,örneğin,Napolyon’un çadırı daha büyüktür!”dedim.Öğretmen bana sordu,”Neden?”Öğretmen’e,”Siz Kanuni Sultan Süleyman Viyana kuşatmasına 200 000 kişilik ordu ile gitti dediniz.Oysa Napolyon Bonapart Moskova’ya  1.000,000 kişilik bir ordu ile gitmiş.!”öğretmen birden sinirlendi,”Bunlar yalan yazılar,bunlara siz de inanıyorsunuz!”diyerek kalktı,kitaplarını topladı.”Hava biraz sıcak ama b ir gölgelik yerde çevremizi inceleyip değerlendirelim,ben biraz araştırma yaptım,öğrendiklerimi size de aktarayım!”deyip önümüze düştü.Okulun arkasından  köy tarafına doğru yürüdük.Okula getirdiğimiz Beşkavak  kaynaklarına doğru oldukça yürüdük.Bir set üstünde durduk.Öğretmen elindeki notlara bakarak karşıdaki Lalabel tepelerini,onun arkasında yükselen dağlara Elma Dağı dendiğini,yamacında bulunduğumuz dağı İdris Dağı olduğunu,Batıya uzanan sıra dağların köye adını veren Hasan Dağları olduğunu,üstünde bir yatır bulunduğunu,oralarda savaşlar yapılmış olduğunu anlattı.Coğrafya bilgisi olarak,dağ,tepe,ova,düzlük,yayla, terimlerini tekrarladı.Bunları defterlerimize yazmamızı,Hasanoğlan köyü nüfusunu,tarihini,hanesini bilmemizin yararlarını söyledi.Yuvarlak olarak köyde 1300-1400 insan yaşadığını, 250 dolayında aile(Hane) bulunduğunu,çok eski bir köy olduğunu anlattı.Bunları daha önce öğrenmiştik ama,öğretmenin tekrarlaması daha iyi oldu.4 Mehmet gene bir kurnazlık yaptı,öğretmene,”Köyün nüfusunu yuvarlak olarak 1400 dediniz,bundan sonra soranlara 1660 diyebilir miyiz?dedi.Öğretmen önce “Anlamadım?” diye sordu  hemen arkasından,”Tabi tabi!”dedi,”Mademki bu köydeyiz,yurttaş olarak biz de burada sayılırız!”Bu kez de Yusuf Asıl sordu,”Okulumuz köyün kenarında kuruluyor diye biz o köyden mi sayılacağız.Kepirtepe de Yeni Bedir köyü yakınındaydı ama biz kendimizi o köyden saymadık!”dedi.Yeni bir tartışma çıktı.Yeni Bedir  Kepirtepe arası ile burada kurulacak okul köy arası karşılaştırıldı,Yeni Bedir Kepirtepe arasını  km olarak doğru dürüst kimse  veremedi.Burasını da  Orhan’la ikimiz verdik.Yakınına gittiğimiz Beşkavak’la köy okulu arası 2 km.Hasanoğlan köyü ile yeni okul arası da o kadar!”dedik.Konuşa konuşa döndük.Öğretmen çok memnun kaldı,bizim masamıza oturdu.Yemekte nedense benim Napolyon ordusu için verdiğim sayıya değindi.”Napolyon’un Moskova kuşatması,karışık bir konu,Napolyon’la birlikte m Rusya’ya daha 5-6 devlet  savaş açmış.Bunların ordularını katınca  sayı milyona ulaşıyor ama,bu devletler askerlerini  gerçekten gönderdi mi?Bu tam bilinmiyor.Söylediklerini pek anlamadım ama benim söylediğim sözler üzerinde durması beni sevindirdi.Öğleden sonra biz de okul yerine zemin  tesviyesine gittik.Bina yapılacak yerin,benim bildiğim,bizim köyde sık sık yapılan harman  tabanı düzeltmesine benzer işe burada  zemin tesviyesi deniyor.İp geriliyor,su terazisi ile ip düzgün  geriliyor. İple yer arasındaki yükseklik farkı kazılarak sıfırlaştırılıyor Bunu burada yapmak Kepirtepe’ye göre daha rahat.Toprak daha kolay kazılıyor.Ancak taş olan yerler de çıkıyor.O zaman işler biraz zorlaşıyor.Şimdiye dek 6  bina yeri hazırlanmış.Bu sayı on olacakmış.Namık öğretmen’le Mustafa Güneri öğretmen geldi.Ben  su terazisi ile ipi gerdiriyordum.Mustafa Güneri ne yaptığımı sordu.Anlattım.Bunu başka türlü yapamaz mıyız? diye sordu.Yapabileceğimizi ancak,o yöntem de  daha çok ölçmek zorunda kalacağımızı söyledim.Mustafa Güneri öğretmen,”Nasıl yani anlamadım,anlatır mısın?dedi.Anlattım.Düzelecek yerin bir noktasın esasa alırız.O noktadan köşelere kazarak gideriz.Kazdığımız yerleri sık sık ölçerek bir saptama yaparız.Saptanan bu yere uyacak şekilde genel kazmaya geçeriz.Namık öğretmen beni öven sözler söyledi.Mustafa Güneri de beni iyi tanıdığını,rahatsız olduğumda  telaşlanıp ilgilendiğini,müdür beye de bilgi verdiğini anlattı.Bu kez sözü Sili ustaya getirip,”Sili  bu işlerin profesörü,ondan olabildiğince yararlanmaya çalış,ondan hepimiz çok şey  öğrenmeliyiz!”Namık öğretmen de inşaatlar başlayınca İbrahim’i  çatı işlerine alacağız,Kepir’in  çatı ustalarından biridir o,onu bırakmayız!”diyerek  bana baktı.Namık öğretmen beni unuttu sanıyordum.burada karşılaşmamıza çok sevindim.Öğretmenlerin durup benimle konuşması,beraber çalıştığımız 2.sınıf öğrencileri üstünde çok olumlu etki bıraktı.Onlar gittikten sonra dediklerimi daha candan yapmaya başladılar.Aralarında nöbetlerimden tanıdıklarım var onlar zaten çok saygılı.Az da olsa hiç karşılaşmadıklarım de var,bu kez onlar da ötekiler gibi  daha  titiz davranmaya başladılar.Akşam yemeğinde bir yeni haber yayıldı,yarın Hasan Ali Yücel gelecekmiş.Çocukların çoğu büyük sevinç gösterdi.Onların gösterdiği sevince bizim katılmadığımızı görenler sordular.Bize daha önce geldiğini,kendisiyle konuştuğumuzu anlattık.Bizim arkadaşlardan da yakından görmeyenler varmış.Bize geldiğinde Kepirtepe büyük bina  yapımı sürüyordu.Arkadaşlar işbaşında olduğundan çoğu ya uzaktan  görmüş ya da hiç görememiş.Oysa biz okul  kapı,çerçeve işlerini Lüleburgaz’daki okul bahçesinde  yaparken yanımıza geldi.Bana,”Neden sen arkadaşlarının yanında değil de buradasın?diye sordu.Ben de,orada elektrik yok,makineleri çalıştıramıyoruz..”Makinesiz çalışın!”dediğin de,”O zaman   bina işleri gecikir,ders yılına başına binamızı yetiştiremeyiz!”dedim.Bu kez hemen yakınımdaki Hamdi Bağ öğretmene bunu iyi yetiştirmişsiniz,laf altında kalmaya niyeti yok!”demişti.Hemen oracıkta Lüleburgaz belediye başkanına,”Sayın Başkan,okula elektrik ulaştırmayı düşünüyor musun?!”diye sordu.Belediye başkanı Kemal Bey söz verdiği halde Kepirtepe’ye  elektrik ancak kendi  çabalarımızla gelebilmişti.Hasan Ali Yücel’in gelişi öğrencilerde  yeni bir canlılık uyandırdı.Yemekte küçüklerin  coşkusuna katılmayan arkadaşlar,giderek sözü Hasan Ali Yücel’e çevirdiler.Okullardaki resmi,kaşları,imzası, derken şiirleri  ortaya getirildi..Benimse gözümün önüne Lüleburgaz’da okul bahçesinde bir sürü adamın önünde yürüyen arada arkaya ya da yana dönüp soru soran bir insan geliyor.O insanı, duvardaki resimle  doğrudan doğruya  ilişkili düşünemiyorum.Uzun zaman konuşuldu sanırım,uykum arasında İsmet’in sinirlenip küfrettiğini duydum.Ne dediğimi tam bilemiyorum ama,küfretmenin ayıp olduğunu,Kültür Bakanı(Milli Eğitim Bakanı) konuşulurken küfrün geçmemesi gerektiğini söylemeye çalıştım.Bu arada gülenler oldu,bana güldüklerini anladım ama neden güldüklerini pek anlayamadım…..

 

76  1941  Cumartesi….

 

Yatarken Hasan Ali Yücel kalkarken gene Hasan Ali Yücel.İyice anımsadım,Lüleburgaz’da da böyle olmuştu.Geldi gelecek derken iki gün geçmişti.Herhalde gelmeyecek,derken bir öğle üstü çıkıp gelmişti.Gene öyle olabilir.2.sınıflar planlar hazırlamış,sorular soracaklarmış:Kepirtepe’ye ne zaman döneceğiz.Bizim müdürümüzü neden orada bıraktınız?Biz izinli gidemeyecek miyiz?Bizim sınfta soru sorma  hevesi yok.Sami Akıncı önerdi,öğretmenlerimizin  tamamlanmasını isteyelim..Kitaplığımız olsun.Ankara’yı gezip tanıyalım.Dersliğimize girdik.Bugün, Reşat Tekinay öğretmenin gerçekten dersi var.Az sonra öğretmen geldi.Hasan Ali Yücel’in  geleceğini o da çocuklardan duymuş,böyle söylentiler hep çıkar!”dedi,konuşmasına başladı.Dünkü gezimizin de bir coğrafya dersi oluğunu söyledi.Coğrafya dersinin daha yaralı olması,rahat işlenmesi için haritaların, atlasların olması gerektiğini,bizde ise karatahta bile bulunmadığını söyledi.Arkadaşlar güldüler.Bu kez öğretmen alınır gibi oldu:”Dersi dikkatle dinlerseniz memnun olurum,arada gülerek ya da konuşarak,benim sözlerimi  aksatırsanız(O, inkıta dedi)dersin tadı kaçar!”dedi.Yusuf   Asıl parmak kaldırıp söz istedi,tara tahta konusunda arkadaşların  daha önce yaptıkları şakaları anımsadıkları için gülündüğünü söyledi.Öğretmen bu sözlere katıldığını,çadıra gök yüzü haritası çizerek yıldızları yerlerine koymayı,bunlara bakarak ders yapmanın yararlı olacağını,gülerek anlattı.Orta direk Kutup yıldızı olur,ötekileri de  etrafına dağıtırız!”dedi.Sorular sordu,enlemleri,boylamları anımsattı,tanımlarını yaptırdı.Güneş tutulmanın,ay tutulmasının nedenlerini sordu.Aldığı yanıtlardan çok  hoşnut olan öğretmen,bu ara bir de bizi övücü şaka söz söyledi.”Siz iyi ki geçen yıl coğrafya okumamışsınız,okusaydınız,şimdi ben size anlatacak bilgi bulamayacaktım!”dedi.Saatine baktı,su içme molası verdi.Okul bahçesine su içmeye gidince,Hasan Ali Yücel’in geldiğini duyduk.Koşarak çadıra döndük.Öğretmen bizi  yatıştırdı:”Hasan Ali Yücel de bir öğretmendir.Bizim işleri yakından bili,öğrencileri fazla sıkıştırmaz!”dedi.Öğretmen sözünü tam bitirmişti, Hasan Ali Yücel,yanında iki kişi ile bizim çadırın önüne geldi.Çadırın önünde uzakta başkalarıyla kısa bir konuşma yapıldı.Hasan Ali Yücel, az ötedekilere,”Siz bizi orada bekleyin!”deyip bizim  çadıra girdi.Yanındaki iki kişi az geride durdular.Öğretmen biraz yüksek sesle,kendini tanıttı,sınıfımızı,dersimizin adını söyledi.Dersin  mevsim boyu öğretmensiz geçmiş olması nedeniyle genel bir tekrar yapıyoruz!”dedi.Öğretmen bunları rahat söyledi ama,sesi gibi bedeni de tir tir titriyordu.Hasan Ali Yücel eliyle  saçını düzeltir gidi yaptı,ağır ağır  en arkadaki bizim  sıranın önüne gelip geri döndü.

 

1

Hasan Ali Yücel resmi

 

”Okulunuzu bırakıp geldiğiniz için  üzgün olduğunuzu biliyorum.Sizin üzüntünüz bizim de üzüntümüzdür.Bizim ayrıca sorumluluğumuz da var.Biz sizden daha  zor durumdayız.Ancak siz burada konuksunuz,biz sizi konuk olarak çağırdık,en yakın bir zamanda sizi sıcak yuvanıza uğurlayacağız.O gün gelince  duyacağımız sevinci düşünerek bu günkü üzüntülerimizi umursamıyoruz.Burada yapacağımız güzel çalışmalar da bizim mutluluğumuzu  pekiştirecektir.!”dedi.Kapıya yakında oturanlardan başlayarak arkadaşların adlarını,illerini sordu.4 Mehmet Aygün,Kırklareli-7 Fettah Biricik,Edirne-15 Hüseyin Serin Edirne-18 Sam Akıncı,Edirne deyince  Hasan Ali Yücel gülerek “Bu kardeşçe bir dağılım değil,Edirne 3,Kırklareli 1 !”dedi.devamla, 26 Mehmet Yücel,Kırklareli der demez,bu kez de “Bak bak,Kırklareli’de bir de adaşım çıktı!”diye güldü.42 Mustafa Saatçı,Edirne-48 Yusuf Asıl Tekirdağ-Yusuf’a ilçesini sordu,yaşını sordu;ilkokulu nerde okuduğunu sordu.Yusuf  rahat konuştu,sorulanları yanıtladı.Arkası bize dönük olarak az durduktan sonra sol yana dönerek Sami Akıncı’nın  sırası üstündeki kitapları karıştırdı.Sami Akıncı Hasanoğlan’da arkadaş edindiği lise öğrencisinden lise 1-2.sınıf kitaplarını almış,sırası üstüne koymuşmuş.Hasan Ali Yücel bir tanesini alıp karıştırdı.Kitabı kapattı ama elinden bırakmadan Sami Akıncı’ya sordu: “Bu kitap lise 2. sınıflarda okutulur,sen bunu şimdi niçin okuyorsun,zamanı gelince okusan daha iyi değil mi?”Sami biraz kaçamak yanıt verdi.Bu kez Hasan Ali Yücel kitabı açıp içinden sorular çıkardı.Newton Çarkı,Renk kuşağı,Yerçekimi nedir?  gibi değişik sorular sordu.Tam olmasa bile parça buçuk yanıtlar verildi.Yerçekimi ile Kutup yıldızı ilişkisi ortaya getirildi.Hasan Ali Yücel gülerek,”Beni siz zorluyorsunuz,ben de soruyorum,”Kutup Yıldızının yerini nasıl saptarız?”İşin içine bu kez de Büyük Ayı,Küçük Ayı takım yıldızları girdi.Bunları da değişik arkadaşlar yanıtladı.Bu kez de Nevton’un,hangi ulustan olduğunu sordu.Arkadaşlar sıra ile Rus, Alman, İspanyol, Fransız, dediler..Söylenmedik önemli  ülkelerden  İngiltere kalmıştı, parmak kaldırdım,”İngiliz!”dedim.Aferin bekliyordum,Hasan Ali Yücel,bana baktı,”Başka  kim  kalmıştı ki?” diyerek güldü.Birden içimden bir direnme duygusu geldi,gö zxlerinin içine baka bak:”DOĞRU GEÇ DE SÖYLENSEiERKEN SÖYLENEN YANLIŞTAN İYİDİR!”dedim.Hasan Ali Yücel gülümseyerek baktı,”Efendim efendim,bir daha tekrarla!”dedi.Bu kez “ERKEN SÖYLENEN YALIŞTAN GEÇ SÖYLENENE DOĞRU İYİDİR!” Yanındakilere gülümseyerek baktı.Elindeki kitabı bana  göstererek”Sen, bu kitabı okuyabilirsin,bir dahaki gelişimde bunu tartışacağımızı umuyorum!”dedi Gene Kutup yıldızına döndü,”Kutup Yıldızı ile Büyük Ayı arasındaki uzaklığın nasıl bulunduğunu sordu.Sami Akıncı: “ Büyük Ayı Takım Yıldızlarıının arka ikisi  arası 5 kat uzatılırsa bulunur!”Sami sözxünü bitiri,rken başka bir arkadaş.Bu uzaklığı 7 kata çıkardı..Sonunda Hasan Ali Yücel,”Tüm işlerimi bırakıp bir gece buraya geleceğim,kaç kat  olduğunu hep birlikte öğreneceğiz!”Hep bir ağızdan ”Bekleriz!Hasan Ali Yücel Reşat Tekinay Öğretmene çok teşekkür etti,öğretmene de gene geleceğini söyledi,”Çocukları çok cesur yetiştirmişin,hem bilgililer hem de ataklar.Hep böyle olsunlar, istiyoruz,gayretlerinizin devamını  bekliyorum!”dedi.Hasan Ali Yücel çıkınca öğretmen bir “Oh!”çekti.Yerine oturdu,Sami Akıncı’dan kitabı istedi,.Lise 2.Sınıf  Mantık yazan Hasan Ali Yücel…Öğretmen de merak etmiş,Newton’u okuduk.İsaac Newton 1642-1727 arası yaşamış İngiliz-Matematikçi..Öğretmen,çok rahat bir  tavır içince,çok hoşnut olduğunu saklayamıyor.Saatine bakıp,dersimizin bittiğini söyledi..Hepimiz rahatlamış durumdaydık ama  nedenlerini hiç düşünmeden bir rahatlamaydı bu.Düşünüp konuşmaya başlayınca neşemiz kaçmaya başladı:Örneğin bizi kim yetiştirdi?Neremiz yetişmiş?Reşat Tekinay Öğretmenin bu ilk coğrafya dersi.Belki de Hasan Ali Yücel’in bizim Kepirtepe’ye döneceğimizi söylemesi  hoşumuza gitti,o sevinçle biraz canlandık.Öğrencilerin okul bahçesinde toplandığını görünce Hasan Ali Yücel’le birlikte gelen konukların olabileceğini düşünerek toparlanıp hızla yerimizi aldık.Boşuna telaşlanmışız,Behire Öğretmen her zamanki gibi ağır ağır konuşarak işaretler verdi, parmaklarını birleştirerek yüzümüze doğru çekiçler gibi sallamaya başladı.Bayrak çekildikten sonra Hidayet Öğretmen “Sayın bakanımız okulumuzu onurlandırdılar!”diye söze başlayıp açıklayıcı bilgiler verdi..Buradan Elmadağ’a gittiğini,dönüşte gene uğrayabileceğini söyledi.Öğleden sonra çalışmaların süreceğini,diğer günler gibi bu günde bir saat öğle dinlenmesi olduğunu,dinlenmeden sonra herkesin iş başı yapacağını tekrarladı.Öğle yemeğinde  tüm çocukların neşeli olduğunu gözledik.Onlara da  hoşlanacakları sözlerin söylendiği belli oluyordu.Bir başka sevindirici olay da çoktandır yemediğimiz fırın ekmeği gelişiydi.Sözde bundan böyle  ekmekler Ankara’dan trenle getirtilecekmiş.

Öğleden sonra biz gene Sili Ustayla çalıştık.Gene tren yolu yönüne dönük olarak işaretleri dikip kazıcılara hazırladık.Bundan böyle iş kolay,Sili Ustanın terazisini bile kullanmıyoruz.100 metrede  10 cm.lik hesaplıyoruz.Önce bunu az bulduk. Km.’ de 1 metre olduğunu  hesaplayınca fazla bile oluyor.Çünkü bir metre, az bir eğilim değil.Sili Usta memnun,”Kafanız çalışıyor!”dedi.Orhan da “Vier nicht dunkop!”deyince Sili Usta “Yok, yok ,yoooook,İhr Verkmeister,çok çok güzel,çalışıyorsunuz….Namık Öğretmen gene geldi,Sili Ustayı alıp aşağılara götürdü..Yeri saptananlardan başka daha dört alan düzeltmesi yapılacakmış.O alanların yerlerini ölçmeye çalışıyorlar.Sili Ustanın  üç ayaklı göstergesi bu işi en hatasız yapmaya yarıyormuş.Bulunduğumuz yerden daha aşağılara iniliyor.Gerçekte burası da bizim Kepirtepe’ye benziyor.Ancak burada dağlar daha yakın görünüyor.Ayrıca doğu tarafındaki  dere geniş, daha yeşillik, Ergene Nehri kadar büyük değilse bile dere çok yaygın görünüyor.Kuzey doğuya düşen taraftaki bağlar oldukça geniş bir alanı, daha doğrusu derenin iki yakasını kaplıyor.Binalar yapıldığında   sanırım oralardan güzel görünecek.Yalnız buranın kışları  çok soğuk geçiyormuş.Herhalde kışa kalmayacağız.Orhan’la sabahki durumu gülerek  bir kez daha konuştuk.Hasan Ali Yücel’den isteklerimiz vardı:Ankara’yı gezecektik,izin isteyecektik.Hiç birini söyleyemedik.Biz kendimize gülerken Sili Usta geri geldi,saatini gösterdi.”Es ist jest siebzehn Uhr!”Ben sehpayı, Orhan da  üst kutuyu aldı,Sili Usta da boynunda asılı iki kutu ile önümüze düştü,köy yolundan değil de bağlar yanından döndük.Sili Usta köy yolundan dönen öteki öğrencilerin arasına girmek istemiyor.Böyle bir şey demedi ama, bakışlarından bu anlaşılıyor.Dersliğe dönünce tüm arkadaşların toplandığını gördük.Konu gene Hasan Ali Yücel, kutup yıldızı tartışmasında geçen  uzaklığı bu gece saptayacağız.Sami Akıncı 5 katı uzaklıkta demişti.Sami Akıncı ne derse o doğru sayılır bizim sınıfta öteki arkadaşın 7 kat demesi(İsmet Yanar) zayıf kaldı.Nitekim Hasan Ali Yücel gülerek “Neden 7 kar olmasın?diye sordu.Sonra da arkadaşlara bir daha sormaya başladı.Sami Akıncı’ya olan güvenleri nedeniyle arkadaşlar hep 5 katı,deyince,Hasan Ali Yücel bu kez: “ Önemli işim olmasaydı,kalıp size doğrusunu ölçtürecektim!”dedi sonra da akşama benim yokluğumu düşünmeden kendiniz ölçün!”diye tembihledi.O nedenle arkadaşlar  akşamı bekliyor.Ben gene hoşlarına gitmeyecek bir söz söyledim.”Bu denli  önemsediğinize göre bari öğretmene de  sorsaydınız.Bizi  böylesi iyi yetiştiren öğretmen herhalde bunu  bilirdi!”dedim.

Yemeğe gidince ayrı bir sevinç nedeniyle karşılaştık:Ekmekler bundan böyle hep Ankara’dan gelecekmiş.Yemekten sonra gene kitap alma işi öne çıkarıldı.Kitap listesini  yapma işini üç arkadaşa verdiler:Hasan Üner,Recep Kocaman,İsmet Yanar.İsmet Yanar’a karşı gelenler oldu,”İsmet kendisi kitap okumuyor,bu nedenle bu işi geciktirir!”diyenler  oldukça direttiler.Sami Akıncı ise bu iş olacaksa,hiç kimse engelleyemez,paraları toplayıp,ısmarlayacağız,kitapları İsmet almayacak ki!”dedi. Hasan Üner,”Liste zaten yapılmış gibi, biz gözden geçirip vereceğiz!”diyerek tartışmayı noktaladı. Yatak konuşmaları Hasan Ali Yücel’di.”Onu dedi, bunu demek istedi, bizim için sahiden üzülüyor  mu?”Öğretmenlerimizi neden tamamlamıyor?”diyecek oldum.”Onun elinde mi?” diye çıkışırca bana karşı oldular.Pikeyi başıma çekip sustum.

 

8  Haziran1941   Pazar.

 

Bugün, dinlenme günüdür Kim dediyse dedi, arkasından “Belli olmaz,değişmez mi yani?.

Dün öğleden sonra da dinlenme günüydü ama hepimize,”DİNLENME!”dendi,unuttunuz mu?

Söylene söylene kahvaltıya gittik. Hüsnü Baykoca Öğretmen masalar arasında gezdi, arkamızdaki  2.sınıflar masasının başına oturdu. Konuşmasını duymak amacıyla dikkat kesildik. Her sözde güldüğü özellikle de çok ses çıkararak güldüğü için pek bir şey anlayamadık. Ara ara Hasan Ali Yücel’i övdüğü anlaşılıyordu. Bir ara, bizim yan masadaki arkadaşlara da takıldı.”Sizi çok sevmiş!”dedi. Mustafa Saatçı  karşılık verdi,”Biz o sevilenler değiliz, o masadakiler!” diyerek bizim masayı gösterdi.Yanındakile anımsattılar: “Sınıfın yarısı ders yapıyor.Öteki yarısı da  haftaya yarım gün ders yapacak!”dediler.Hüsnü Baykoca Öğretmen kahkaha ile gülerek: “Öyleyse size haksızlık olmuş,”Bakan Beyi bir daha davet edelim!”dedi.Bu kez  biz sorduk”Bakan Bey davetle mi geldi?” .Hüsnü  Baykoca Öğretmen kem küm etti,”Canım altında araba var onun için sorun değil on beş dakika sonra burada olur!”dedi.Konuşmalara beklediği gibi  katılmadığımı gördüğü için mi yoksa rastlantı mı,bana “Çeşmekollu sen de Bakanumuzla konuştun mu,Bakan Bey sana da soru sordu mu?dedi.Hiç düşünmeden,”Ben ona sordum,Kepirtepe’ye ne zaman döneceğiz?dedim.Hüsnü Baykoca Öğretmen inandı,ilgiyle “Ne dedi?diye sordu.”Çok yakında dönecekmişiz, dönmemiz için elinden geleni yapacakmış!”dedim.”İnşallahhhh!”dedi, sustu. Kalkınca arkadaşlar bana “Neden yalan söyledin?” diye sordular. Onlara da,”Yalan değil Hasan Ali Yücel, ben sormadan bunları  söyledi mi söylemedi mi?Bunları söylediğine göre,benim soruşumun hiç bir önemi yok.Önemli olan bize verilmiş sözler var.Bunu masadaki çocuklara duyurmuş olmam benim için çok önemli.Biz burada geçiciyiz,bunu herkes duysun!”

Dersliğe dönünce kitap listesi gene sorun oldu.Yazılmamış arkadaşlara  kitap adı yazarak  seçmelerini söyledik.Arkadaşlar seçtiler:Esat Mahmut Karakurt.Allahaısmarladık,Vahşi bir kız Sevdim-Aka Gündüz:Dikmen Yıldızı,Emile Zola:Hakikat,-Güstave Flaubert:Madam Bovary,Leo Tolstoi:Hacı Murat,Anton Cehof:Maske-Anatole France:Penguenler Adası,Pierre Loti:Izlanda Balıkçısı-Stendhal-Kırmızı ve Siyah,Charles Dıckens’den David Copperfield yerine İki Şehrin Hikayesi.Sami Akıncı,ilke olarak katılmak istemeyen arkadaşları zorlamayacağız.Onlar isterlerse bizim kitaplarımızı okuyacaklar,İlerde karar değiştirirlerse birer kitap alıp bize her zaman  katılabilirler.Liste yapıldı,herkes gördü, listenin arkasına imza attı.Kitap ederleri öğrenilince paraları toplanacak.Bir grup arkadaş,”Kitapları geri almayalım,okula bırakalım!”deyince bir vaveyla koptu;kimisi buraya zırnık bırakmam derken kimisi,Kepirtepe Kitaplığı’na demek istedik!”diye açıklamalar yaptı.Sami Akıncı gülerek “Alınmamış kitabın bağışı mı olur? deyip listeyi cebine koydu. Geçen hafta bağlık  yanından tren  durağına inenler,aşağılarda derin  göller olduğunu görmüşler.Oralarda yıkanabileceğimizi söyleyince hepimiz gitmeye karar verdik.Fazla insanın ilgisini çekmemek için  köyden çıkarken Ankara yolunu izledik.Okul yeri hazırlılarını geçince sola dönüp dere  kıyısına indik.Oldukça bol sulu akıntı,yer yer  gölleşmiş birikintiler var.Tertemiz su. Gözcü bırakarak sırayla yıkandık.Bağlarda çalışan yok.Yol da tepe arkasından tren yoluna dönüyor.Tam yıkanılacak  kuytu bir yer.Hemen  de su kıyısında gölgelik var,uzun süre oralarda oturduk.Ben biraz erken dönmek istedim.İsmet,Orhan,Hasan,Salih.Harun bana katıldı, okula döndük.Ankara yolundan köye girerken Ali Yılmaz Öğretmen bizi gördü,çağırdı.Arkadaşlar çekindiler.Ben İsmet’in kolundan tutup kapıya yönelince arkadaşlar da bize uydu,içeri girdik.Dışarda kalan olmuş,Ali Yılmaz Öğretmen dışarıda kalanlara  darılacağını söyledi.Onlar da geldi.Bizim seslerimizi duyan Müzik Öğretmeni  gülümsedi: “Bu ne samimiyet böyle,bir pazar  ben de beklerim!”dedi.Öğretmenin hanımı çay  yapmışmış bize  çay getirdi.Ali Yılmaz,”Burası da bizim yurdumuz ama biz şimdi iburada hepimiz gurbette sayılırız.Bu bakından hepimiz yalnızız .Öğretmenlikten,öğrencilikten öte hepimiz insanız!”diyerek bize bir şeyler anlatmaya çalıştı.Abla beni göstererek,”Çekinmeden gelir,bizi sevindirir!”deyince İsmet’in  dili çözüldü,”Dayım,getirseydi ben de gelirdim!”dedi.Abla bu söze  güldü,”Ay siz dayı yeğen aynı okulda mısınız?” diye sordu.Arkadaşlar,”Aynı sınıftalar ama ayrı sırada oturuyorlar!”diyerek güldüler.Ali Yılmaz Öğretmen gene gene memnun olduğunu söyleyip bizi uğurladı.Abla akordiyon çalıp çalmadığımı sordu.Çalıştığımı söyledim.Bu arada Müzik Öğretmeninin akordiyonu sevmediğini,yerine keman çalmamı istediğini söyledim.Ali Yılmaz Öğretmen “Olmaz öyle şey!”derken abla,daha da ileri giderek:”Akordiyonu on kemana değişmem!”diye tepki gösterdi.Biz çıkarken öteki arkadaşlar yetişti.Arkadaşlara Ali Yılmaz Öğretmenin  davranışını söyleyince şaşırdılar.Nedenler,niçinler üstüne yorumlar yaparak dersliğimize gittik.Yapı bölümündeki arkadaşlar Ali Yılmaz Öğretmeni yakından tanımadıkları için olayı normal buluyorlar.Oysa Marangozluk bölümünde olanlar,onun sinirlendiği zamanki konuşmalarını bildiklerinden bugünkü durumunu olağanüstü olarak  karşılıyorlar.

Bayrak Törenine çıktık.Müzik Öğretmeni gelmemiş.Hidayet Öğretmen az bekleyelim!”dedi.Öğrencileri  oyalamak için,”İleriki günlerde işleriniz çoğalacak,fazla gezme olanağı bulamayacaksınız,bu günlerde çevreyi tanımaya bakın!”gibi öğütler verdi.Bu arada Behire Öğretmen yetişti.Hidayet Öğretmene bir şeyler söyledi.Hidayet Öğretmen,”Estafurullah, hepimiz insanız,benzer durumlara hep düşüyoruz!”dedi,kenara çekildi.Behire Öğretmen  bir işaret verip İstiklal  Marşını söyletti.Sanırım gecikmesinden dolayı utandı,kendini  suçladı.Bu yüzden de,marş üzerinde durmadan,söyletip bitirdi.Dağıldık.Arkadaşlardan “Oh olsun!”diyenler oldu.Benim de öyle söyleyeceğimi bekleyenler vardı belki ama ben kesinlikle üzüldüm.Yeni öğretmen olmuş,üzülecek duruma düşmesini asla istemem.

Yemekte uzaktan hep izledim,yüzü uzun süre gülmedi.Nahide Öğretmen bir ara kulağına bir şeyler söyledi.Ne söylediyse ondan sonra hep güldü.O gülünce içim rahatladı.Dersliğe dönünce Orhan’la Sili Ustaya Almanca sözler hazırladık.”Lehrer meister-Sili Meister-Herr Sili Meister-Herr Meister Sili..Bunları yazdık yazmasına ya söyleyince hiç birisi kulağımıza  hoş gelmedi.”Sili Usta bize yakınlık gösteriyor ama belki bu tür yaklaşımları sevmez,bir gün sert bir söz söyleyiverir,bir daha yüzüne bakamayız!”dedim.Orhan da buna benzer bir düşünceyi aklından geçirmiş.Öyleyse,”Günaydın, Guten Tag-Allahaısmarladık-Aufwidersehen-Çok güzel-sehr schön-Nasılsınız-Wie geht es ihnen-Afedersiniz-Entschuldigung si bitte- İyi yolculuklar-Gute  Reise-Geçmişolsun-Gute Besserung-Müsader eder misiniz?-Erlauben Sie mir?-Bu ne demektir?-Vas bedeutet das?-Sanırım güzel olacak-İch glaube es vird schön-Bunun Almancası nedir?Vie heisst das  auf Deutsch?-Günaydın-Guten Morgen-İyi akşamlar-Guten Abend-İyi günler-Guten Tag-Teşekkür ederim.Dankeschön……Bunları ya da bunlara benzer sözleri söyleyelim, hoşlanırsa yavaş yavaş ilerletiriz.Zaten o hoşlanırsa kendiliğinden bize olanak tanıyacaktır….Orhan’la bu kez tam kararlız.Benim Almanca-Türkçe büyük  Lügat işimize yarayacak,taşıdığıma inşallah pişman olmayacağım.Gözüm gibi koruyorum.Ön kapakta  Ragıp Rıfkı  Özgürel en üstte. Birinci tabı,altında kaffei hukuku mahfuzdur yazısı var.Daha altında İstanbul-Sahip ve naşiri:Kanaat Kitabevi-Ankara Caddesi yazıyor.Orhan  uyardı”Bu lügat senin değil mi?şaşırdım”Benim,bundan kuşkun mu var?” diye sordum.Gülerek,”Baksana burada sahibi,Kanaat Kitabevi yazıyor!”dedi.Lügati  tanımaya yeni başladık.Arka kapağı  çevirip okuyoruz:Grosses, Deutsch-Türkisch,Wörterbuch.-Erste Auflage-Alle Rechte vorbehalten-İstanbul-Verlagsbuchhandlung: Kanaat-Ankara Strasse,1931..Kapaktan öğrendiklerimiz:Wörterbuch:Sözler kitabı-Lügat., Strasse, cadde.erste-1.Aulage:Tab-baskı.Birden  lüks lambamız  söndü.Lüks yakıcılar,yatma zamanı yaklaştığı için yan çizdiler.Bizde gülerek, çadırın önüne çıktık.Orhan “Tam lügatı açıp çalışacaktık,lüks söndü dedi.”Akşamdan beri ne yaptınız diyenlere,”Lügatın kapağını inceledik!”deyince bir çok arkadaşın dilin takıldı:”Bu nasıl kitap böyle,kapağı bile  bir akşam  bakmaya yetiyor!”diye güldüler.Gündüzleri çaldığında dışarılardan duyulmayan  ilkokulun zili  akşamları bizim çadırdan iyice duyuluyor.Karanlıkta toparlanıp yatak çadırımıza gittik.Yatarken Kepirtepe sözü açıldı..Halil Basutçu,”Hadi hadi,Kepirtepe’ye dönünce de burasının özlemini çekeceksiniz!”dedi.Kepirtepe’ye dönünce burasının adına anmayacaklar çıktı.Hilmi Altınsoy, bir de küfür savurdu.Çadırın kapısı önünde birisi öksürür gibi “ kıhı kıhı”yaptı.Ben konuşmuyordum, sesin Namık Öğretmenin bir uyarısı olduğunu anladım.Herkes sustu.Sessizlik sürerken uyuduğumu sanıyorum.

 

9  Haziran 1941  Pazartesi..

 

Nöbet değişimi var,kimi arkadaşlar seviniyor, kimisi de üzülüyor.Bizim grupta Sami Akıncı sürekli derste kalmak istiyor.Ancak değişme olanağı yok.Fettah Biricik de  derslere girmek istemiyor,değişmek istiyorlar.”Giysileri değişelim gibi bir söz edince  İsmet, Fettah’a takıldı,”Senin giysilerin içinde Sami kayıplara karışır!”dedi.Bu söze Fettah sinirlendi:”Ne demek istiyorsun?” diye dikeldi.İsmet’in sinirli zamanına rastladı,”Sen giysilerini Sazanla değiştirirsen daha uygun olur!”dedi.Bu kez Fettah  iyice bozuldu.Araya girenler oldu, kahvaltıya gergin bir hava içinde gittik.Mehmet Yücel İsmet’i,Sefer Tunca Fettah’ı yatıştırmak için  oldukça çaba gösterdi.İsmet için beni de  olayı önlemem için çağırdılar.İsmet’i haksız bulduğum için söyleyecek sözüm yok,kendisini savunsun!”dedim.Kahvaltıda Sili Ustayı gördük,Ankara’dan dönmüş,buna  sevindim,gene onun yanında çalışacağız.Kahvaltıdan sonra  okul önünde toplandık.Namık Öğretmen geldi,Orhan’la beni ayırdı,”Sizin işiniz belli dedi,öteki arkadaşları aldı gitti.Biz,onların arkalarından bakarken Sili Ustanın bize el ettiğini gördük,koştuk.Bugün çeşme başında çalışacağımızı söyledi.Biz çeşme başına gittik,o da yönetim binasına gitti.Biz onu çeşme başında bekledik.Uzunca bir bekleyişten sonra  çoktandır görmediğimiz Okul Müdürü,Hüsnü Baykoca,Mustafa Güneri,Namik Ergin,Köy Muhtarı Ahmet Çakır birlikte çeşme başına geldiler.Sili Usta onlara uzun uzun bir şeyler anlattı.Sonra bizi çağırdı.Bana bir noktaya  gösterdi,gittim orada ayakta durdum.Orhan’a da bir başka nokta gösterdi.Biz bir süre o nokalarda durduk.Onlar yanımızdan geçip tepeye doğru birkaç kez gidip geldiler.Daha sonra Sili Usta ile Namık Ergin,Mustafa Güneri öğretmenler gene bizim yanımızdan geçip su yolunun yokuş sonuna dek gittiler bir süre sonra gülerek geldiler.Sonra onlar da gitti.Sili Usta bizi çağırdı,iki elini açarak  bu iş tamam,hemen başlayacağız!”dedi.Dedi ama, tamam olan neydi,şimdiye dek yaptıklarımız yarım mıydı?.Sormamıza gerek kalmadan Sili Usta bize anlattı.Karşı yamaçlarda hazırlanan su yoluna suyun çıkması için çeşmeden yokuş altına dek özel bir kapalı kanal yapılması koşulu varmış.Çeşme bitişiğindeki alan köyün ortaklık alanı olduğundan izin gerekiyormuş.Okul Müdürü ile Muhtar bu izini  almış-vermiş oluyormuş.”Bizim için  özgün bir söz:Almış-vermiş olmak!”Sili Usta önümüzde biz onun arkasında kazılan hendeği izleyerek son noktaya dek gittik.Yakınlardan taşlar toplayarak gösterilen yerlere taşlar koyduk.Taşların konduğu yerde su toplanacak,oradan da yapılacak binalara dağılacakmış.Usta önümüzde biz arkada bu kez Ankara Yolundan köye döndük.Yemekten sonra işbaşı yapmak üzere ayrıldık.Henüz paydos olmamışmış,ortalıkta kimse yoktu.Okul önündeki  gölgeliğe gittik.Gölgelikte dört yabancı  oturuyordu.Bizi görünce biraz tedirgin oldular.Yabancı olduklarını anladığımız için yanlarına gidip konuştuk.Kastamonu -Gölköy Köy Enstitüsü’nden gelmişler,burada çalışacaklarmış.Yeni Müdür oradan gelmiş,bunları da o çağırmış.Önce önemsemedik.Az sonra öteki arkadaşlar da geldi.Onlar da gelen konuklarla ilgilendiler.Öğrenciler bizden  bir alt sınıfta olmalarına karşın benim boyumdalar,sanırım yaşları da  benden küçük değil ya da ilk bakışta bana öyle geldi.Kastamonulu konuklar bizim arkadaşlar arasında hemen duyuldu,duyuruldu arkasından bir de soru sorulmaya başladı,”Neden geldiler?Bu sorunun yanıtı önemsendi,onların adı geçince herkes bunu sormaya başladı,Neden geldiler,bunlar neden getirildiler?Haklı ya da haksız,bunun Yeni Müdürün bir numarası olduğu ortaya sürüldü..Haksızlık yapıldığını bile bile tüm öğrenciler,bu dört konuğa yan bakmaya başladı.Kimse ilgilenmedi.Onlar da bu ilgisizliği sezdiklerinden kenarda köşede  büzülüp kaldılar.Yemekten sonra çeşme çıkışı ile hendek arasını çizip işaretlerimizi koyduk.”Döşenecek borular ne zaman gelecek?”diye sorduk.Sili Usta “Yarın-bugün!”dedi güldü,düzeltme yaptı,”Bugün-yarın!”Orhan”Bizim Almanca konuşmalarımız da böyle işte,belki de daha berbat!”Sili Usta bir düzeltme daha yaptı,”Boru yok,künk var,beton künk.Kazılmış hendekle  çeşme arasını da işaretleyip kazıcılara bıraktık.Kazıcıları Mustafa Güneri Öğretmen gönderdi.Tüm grupları Mustafa Güneri Öğretmen görevlendiriyor.Onlar gelince Sili Usta onlara yapılacakları söyledi,birlikte  su deposu olacak yere gittik.Bizi bekleyenn on öğrenci toparlandı.Sili Usta   terazisiyle bir kez daha  kontrol ettikten sonra kazma başladı.”Derinlik belki iki metre olacak!” deyince çocuklar bir “Ooooooo!”çektiler.Sili Usta,başını sallayarak ”Hep siz yok!”dedi.Sonra da düzeltilen bina yerlerini gösterdi.”Hepsi 2-3 belki 4 metre  var kazmak!”diyerek güldü.Göğsünden bir plan çıkarıp gösterdi.Merdivenli bir bina,bir salon bir oda.Altta da  benzeri iki  oda bir salon.Ancak tamamına yakını toprak altından.Parmağıyla  çekiçler gibi aşağıya doğru vurarak “Kazılacak!”dedi.Gülerek,”Yo, yo, yoooo, hep siz değil,başkaları da!”

O sıra Mustafa Güneri  Öğretmen geldi,Okul İçi ana yoldan söz etti.Sili Usta gene koynundan kağıtlar çıkardı iki ucunu bana iki ucunu da Orhan’a tutturup açıklamalar yaptı.Elinin üç parmağıyla  çizer gibi gösterdi.Okul binaları içinde aslında üç yol. Olacakmış.Bunlarda ortadaki daha geniş,Strasse deyince Mustafa Güneri “Anayol!”  Sili usta da “Anayol!”dedi. Daha sonra da gülerek “Yok baba yol?diye sordu.Daha sonra köy tarafına dönüp aleti kurduk,yol yerlerini taşlarla,kazıklarla saptamaya başladık.Akşam  döndüğümüzde Kastamonu-Gölköy’den gelenler üstüne konuşmalarla karşılaştık.Onlar günlerini çoğunu okul müdürü yanında geçirmişler.Bir ara  Okul Müdürü onları alıp köy içinde gezdirmiş.”Ne var bunda?” diyecek oldum,birkaç kişi birden ”Bu bir ayırıcılıktır!”dediler.Bu kez ben,”Onlar belki öğrenci değildir,eğitmen olmasınlar?”Bu sözüme gülenler oldu.Gölköy için yazılmış yazıyı anımsattım.Yazıda  öğrencilerle eğitmenleri hep bir arada yazıyordu!”dedim.Arkadaşlardan  konuşanlar olmuş,çocuklar öğrenciymiş.

Akşam yemeğinde duyuru yapıldı,kemanlar gelmiş,yazılanlar yarın öğlede müzik öğretmenini görecekmiş.Nedense sevinemedim.Akşam İsmet’le tartışa tartışa ona mektup yazdık.Üzücü şeyler yazmaya kalkıyor.Annesini,(Zühre teyzemi)üzeceği sözleri yazmasını istemiyorum.Bir yığın tartışmadan sonra dediğim oluyor ama,İsmet,oldukça zorluk çıkarıyor.Ben birkaç gün önce yazmıştım,Bu kez İsmet ona neden haber vermediğimi sorun yaptı.Yat ziliyle tartışmamız kesildi.Yatınca gene Kastamonu_Gölköylü öğrenciler konuşuldu;değişmez soru,onlar neden gelmiş?Bir çok söz arasında biri çok etkili oldu:Çoban Mehmet onları aramıza casus olarak sokacak.Arkadaşların çoğunluğu bunun  olabileceğini söyleyince ben de inanmaya başladım.Üstüne üslük,arkadaşım Halil Basutçu o adamın böyle şeyleri yapabilecek biri olduğunu öne sürünce buna iyice inandım.Yatınca kendi kendime:Adamın aleyhinde konuşmuyorum, bana ne zararı olabilir.Üstelik beni iyi tanıdı bir daha da unutmadı:Gördüğü yerde “Bir ağrı duyuyor musun,aman dikkat et,tekrarlatma!”diye beni uyarıyor.Tam uyumak üzereyken,fısıltılar duydum:En iyisi onları bir güzel dövelim,defolup gitsinler!”Rüya mı gerçek mi?kestiremedim o denli uc uca  söylenmiş bir söz.Ama beni derinden etkiledi.Rüyamda uzun uzun kaçma-kovalama olaylarına karıştım.

 

10  Haziran 1941  Salı …

 

Uyanınca Orhan’a sordum; “Akşam hangimiz önce uyuduk? Orhan,”Sen uyudun!”deyince sordum; Kastamonu-Gölköylü çocuklar için kimler ne konuştu?Orhan, kimsenin konuşmadığını ya da onun duymadığını söyleyince şaşırdım:”Ben o sözü rüyada mı duydum.Ne biçim rüya,aklımda  tek o söz:”Onları dövelim!”Orhan’a bir şey söylemedim.Dövme ya da dövüş sözünü en çok eden Hüseyin Serin’e bu kez o sözü ben ettim:”Onlar dört kişi,biz çoğu,istersek onlara iyi bir dayak atarız!”dedim.Hüseyin,daha sözüm biter bitmez beni ayıpladı.”Bize konuk gelmiş garibanlar dövülür mü?”Hüseyin’i haklı bulduğumu söyleyip sözümü geri aldım.Gerçekten böyle bir söz söylenmedi mi?Kahvaltıda  konukları Hasan Gülümser’in masasında gördüm.Hasan Gülümser çok girgin bir arkadaş.Kısa sürede onların kim olduklarını,buraya neden geldiklerini öğrenir,diye düşündüm.Buna biraz da sevindim.İşbaşı yapınca  künklerin Lalahan’a geldiklerini öğrendik.Gelirken  önünden geçtik ama tam gözleyememiştim,Lalabel’den önce Bir de Lalahan var.Orası biraz uzak ama kamyon gidip gelebiliyormuş.Künkler kamyonla taşınacakmış.Sili Usta çok sevinçli.Duvar çalışmalarında çok  çok çooook su!”diyor.Kamyon, tren yoluna yakın bir yamaçtan gelecekmiş,bunu duyunca sık sık o tarafa bakıyoruz.Bu arada benim aklıma Lalabel, Lalahan adları takıldı.Tarihte lala sözleri var ama acaba bu lala adları buralara neden takılmış?Öykülerde,romanlarda da çocuk bakıcısı olarak geçiyor ama onlar için böyle ad koymazlar. Sili Usta da kamyonun gecikmesinden sıkıldı, Kaç künk gelecek? diye sordu.Ben,”Onu siz bilirsiniz,kaç künk ısmarladınızsa o kadar gelir!”dedim.Güldü,kağıt kalem çıkarıp uzattı.1500 m. Aralık.künkler 40 cm.5 cm. geçme payı….Kalemle kağıdı aldım.önce tek tek düşündüm,vazgeçtim.İki künk birleşince 75  cm. oluyor.1500 m’de 75  cm’yi aradım.1500000 cm.75’e böldüm. 2000 künk çıktı.Sili Usta aldı,kağıdın arkasını çevirip Orhan’a verdi.Orhan biraz  uzattı,sonunda getirip kağıdı ustaya verdi.Sili Usta  bir süre gülümseyerek,yaptıklarımıza baktı.Matematik biliyorsunuz ama ikiniz de ayrı sonuç çıkardınız!”dedi.Orhan  35 cm üzerinden yapmış 2288 künk bulmuş.Sili usta gülerek:”İkiniz de eksik yaptınız.”Sizi sevdim,matematik biliyorsunuz.Binaları yaparken benimle çalışacaksınız.O zaman çok matematik olacak.Benimle çalışacaksınız!”dedi.Giderken durdu,”Çalıştım bir okulda,buraya oradan geldim.O çocuklar, matematik yapamıyordu.Sordum sordum,bir daha sormadım.Siz çok iyi.Bu kez ben,”Bizim yapığımızın neresi yanlış?”Yo yo yoooo,yanlış değil eksik.Defterini çıkardı,5000 künk gelecek.5000 künk aldık!” Orhan benden önce “Siz,çok almışsınız,başka yerlerde kullanacaksınız!”deyince,”Belki!” deyip yürüdü.Lalahan  yolunda toz  kalkınca o tarafa baktık,gerçekten bir toz bulutu  bizim tarafa geliyordu.Yolun geçtiği yöne yöneldik.Kamyon deyince biz,alıştığımız  bizim okulun  Scania/vabisi gibi bir şey bekliyorduk.Gele gele  perişan bir  nesne geldi.Sürücü yolda su kaynattığını anlattı.Şimdi iyiymiş,bir kez daha  gidip gelecekmiş.Sili Usta  bizim de arkadan gelmemizi söyledikten sonra sürücünün yanına çıktı, köye yöneldiler.Biz  yetiştiğimiz zaman oradaki çocuklar künkleri indirmişti.Namık  Ergin,Mustafa Güneri Öğretmenler sevinç içinde çocukları izliyorlardı.Mustafa Güneri öğretmen,elimde üç ayaklı sehpayı göstererek,”Seni görünce,seyyar fotoğrafçıları anımsıyorum,tatillerde bir dene iyi bir  fotoğrafçı olabilirsin!”dedi.Bu sözün övme mi yerme mi olduğunu düşünürken Namık Ergin Öğretmen yetişti: “Nerde İbrahim’de öyle bir şans,onun şansı da hepimizin gibi,üç yıldır beraberiz  uzunca bir tatil yapamadık.Bu yaz için umudumu vardı,o umudumuz da buraya kadarmış!”dedi .Onlar güldü,ben de Mustafa Güneri öğretmenin sözünün  kötü anlam taşımadığı kanısına vararak rahatladım.

 

…………………………………………………………………………………………………..

 

 

………………………………………………………………………………………………

 

Kamyon Lalahan yoluna çıkınca,Sili Usta bir süre öğretmenlerle bağıra çağıra konuşu.Sevinçli olduğu belli oluyordu.Birden bizi gösterdi,”Benim arkadaşlar,hep beraber çalışacağız,bunlar benim  hesapları yapacaklar.onlara çok çok güveniyorum!”dedi.Mustafa Güneri,bize bakarak”Biz de güveniyoruz!”dedi.Namık öğretmen ise,”Onlar  okulun en iyi marangozlarındandır.Sanmam Ali Yılmaz Öğretmen onları elinden kaçırsın!”deyince Sili Usta,”Ben de çatılar için istedim,isteyeceğim!”dedi.Bu kez Namık Öğretmen Mustafa Güneri Öğretmene dönerek,”İşte İbrahim’in yapacağı fotoğrafçılık bu kadar! Sili Ustanın  üçayaklı sehpasını bu yaz da taşıyacak.İnşallah seneye,uzun bir tatil yapacağız!”dedi.”İnşallah!”Namık Öğretmen kamyonun gelme olasılığını düşünerek iki nöbetçi bıraktı,öteki çalışanları,haber verildiğinde gelmek üzere  paydos etti.Biz de  elimizdeki araçları yönetim binasındaki odaya bırakıp dersliğimize gittik.Çadıra girince şaşırdık.Sami Akıncı,İsmet Yanar,Mustafa Saatçı,Kastamonu-Gölköy’den gelen çocuklara oturmuşlar,konuşuyorlar.Çocukları böylece çok yakından görmüş olduk.Sami Akıncı onların yanında küçük kalıyor.Sanırım  buraya gönderilirken seçilmişler.Buraya çalışmaya gelmişler,bize yardım edeceklermiş.Onlar bizim gibi marangoz-dülger olarak henüz ayrılmamışlar.

Öğle yemeğinde,keman  çalışacak olanların da mandolincilerle toplanması duyuruldu.Yemekten sonra toplandık.Öğretmen,geri almak üzere keman verdi.Kemanları elimize aldık,kemanların gövdesini,göğsünü,boynunu,yayını öğrendik.İşbaşı  yapmak üzere ayrılırken kemanları nöbetçi öğrencilere bıraktık.İşbaşı yapınca  su deposu çalışma yerine giderken Sili Usta  olda bize gen sordu: “ Yüz ton su  alacak bir deponun,iki deponun ölçülerini sordu.Bir depo için,5X5X4,4X4X6,3X6X8 iki depo için 3X4X5 ile 3X3X4,4X4X4 iki adet ya da 3X3X6 ile3X4X4 ölçülerini söyleyerek depo yerine vardık.Az sonra öteki çalışanlar da geldi.Bu kez Sili Usta onlara da  sordu.Az sonra kamyonun geldiğini muştuladılar.Sili Usta  yola çocuk gönderdi: “Gelen kamyon buraya boşalacak!”.Nedenini kendisi açıkladı,buradan taşımak daha kolay,orası yokuş yukarı,burası ise iniş durumunda.Kamyon boşalırken de daha sonra da havuz ölçüleri uzun bir süre konuşuldu.Sili Usta bu kez,”Ben bu tür  depodan vazgeçtim, daire olarak yüz tonluk bir depo istiyorum,bunun ölçüleri ne olacak?”diye sordu.Çocuklar “Ohoo, moho çekerken ben derinliği  de bize mi bırakıyorsunuz?”dedim.”Evet!”deyince “Yuvarlak olarak 10 metre  çapı olan bir depo!”dedim.Nasıl olur?diye sordu.Çapı 10 metre,derinlik üç metre,10X3.14 “İş bir matematik daha! deyip,öğrencilere  örnek gösterdi:”Siz konuştunuz,o düşündü!”…..Bu söz çocuklar arasında bir süre konuşuldu:”Biz konuşuyoruz,ağabey düşünüyor.İçlerinden biri yavaşça bir şarkı mırıldandı,”Boş fıçıdan bilmem neden bu kadar ses çıkar!”dedi durdu.Orhan,”Sili Usta bu soruları bize kasıtlı soruyor.Bizim yapacağımızı,onlarınsa yapamayacağını biliyor.Böylece bizim bilgi üstünlüğümüzü kanıtlatıp belli bir ayrıcalık olduğunu onlara söylemeden anlatıyor!”dedi.”İyi mi oluyor yoksa zararımıza olan bir durum mu sezdin?”diye sordum.Orhan çok memnun,”Çocuklar hayranlıkla bakıyorlar.En çok cıvıklaşan Şevki ile Evrensekizli Selim bile tavırlarını değiştirdi!”

Sili usta,Kamyon yok,beklemeyeceğiz!”deyip saatini gösterdi.Kendisi  kazdığımız su yolu boyunca yürüyünce biz de onu izledik.Orhan haklı çıktı,çocuklar yolda yürürken bizden öne geçmemeye dikkat ettiler.Dersliğe  gidince arkadaşlar Çoban Mehmet’i dilliyorlardı.Çalışırken yanlarına gitmiş,Kepirtepe’deki hayvan sayılarını sormuş,Susuzluk durumuna üzüldüğünü söylemiş,”Neşesizsiniz,oyun oynamıyorsunuz, boş zamanlarınızı değerlendiremiyorsunuz,Gölköy’den gelenlerden oyun öğrenin!” demiş.Arkadaşlar buna çok üzülmüşler.”Çıkıp meydanda oynamak  bir  marifet mi?”deyip verip veriştiriyorlar.Konuşmalara karışmadım.Söylenenlere de üzülmedim.Bizim arkadaşlar,yeni bir şey öğrenmek istemiyorlar.Dersler için de böyle konuşuyorlar.Zaten hepsi değil,içlerinde birkaç kişi var,onlar öyle konuşunca ötekiler susuyor.Öyle sanıyorum ki, öteki sınıflar,Çoban Mehmet’in dediklerini yapacaklar.Onlar daha öğrenmeye  istekli.Çoban Mehmet’e  tepkiyi onlar gösterdi ama,haklı bulduklarında onun sözlerinden de yararlanmasını bilecekler.Yemekten sonra dersliğe azıcık geç gittim.Gittiğimde Sami Akıncı,Orhan’ın sırasına eğilmiş bir şeyler çiziyordu.Çok yakınlarından geçmek zorunda kaldım,gözüme çizilmiş bir daire çarptı,birden anladım,Sami bizim daire biçimindeki havuz hesabını yapıyordu.Sami  konuşmasını sürdürürken Orhan’ın “Tamam!”dediğini duydum.Orhan’ın huyunu öğrendiğimden  sorun yapmadım.Ancak anlamazdan da gelmek istemedim.Sordum,”Yaptığım doğru muymuş?”dedim.Orhan’dan önce Sami,”Doğru!”dedi.Sami uyarıda bulundu,”Kitap listesi geldi,kitaplar 50 kş ile 200 kş arasında değişiyor,en kısa zamanda kitapları seçip parasının verilmesi,istedi.Herkes başka konularda konuşurken ben Sami Akıncı’ya Kastamonu-Gölköylü öğrencileri sordum.Sami,”Anladığım kadarıyla onlar da bizim gibi kültür derslerini  okumamışlar.Aradaki fark,biz 1:sınıfta çok iyi okumuşuz,bir temel oluşmuş,onlarda öyle bir durum yok.İlkokul bilgileriyle duruyorlar.Onların bizden farklı bir tarafı,haftalık  eğlenceleri,oyunları,şarkıları,türkülere,saz çalmaları önemsemişler.Hemen hemen hepsi oyuna kalkıp oynuyormuş.Bağlama çalanlar çokmuş.Atölyelerden çok tarım işlerinde çalışıyorlarmış.Sami konuşurken arkadaşlar dikkatle dinlediler.Söylenenlerden bir şeyler anladılar sanıyordum.Tersine,verdiler veriştirdiler: “Öğrenciler oyun mu oynarmış?Öğretmen mi olacaklarmış yoksa tiyatrocu mu?Yat ziline dek bunlar tartışıldı.

Yatınca bunları düşündüm,üzüldüm.Ahmet Gürsel Öğretmene mektup yazmaya karar verdim.Üzülecek biliyorum ama gerçek bu,burada çalışmam olanaksız.Ahmet Gürsel Öğretmen derken askerdeki ağabeylerimi,evi babamı,köydekilerin hepsini gözümün önüne getirdim.Ablalarım,yengelerim,Büyük Ablamın kızı Gülsüm,Küçük Ablamın oğlu Saim,Mahmut Ağabeyimin oğlu Yahya,Bektaş Ağabeyimin oğlu Ali Rıza ne yapıyorlar?Onları rüyamda görme isteğiyle gözlerimi yumdum.Arkadaşların fısıltıları arasında uyudum.

 

11  Haziran 1941  Çarşamba..

 

5.Kol sözleri arasında uyandım.Nedir 5.Kol? İsmet sesimi duymuş,”Dayı sen 5.kolu nasıl bilmezsin?”Bilmiyorum,böyle  sözler duydum ama aslını bilmiyorum!”deyince İsmet,”Aslını ben de bilmiyorum ama burada ne için kullanıldığını biliyorum!”İsmet’in yanına gittim,sordum,”Konuşulan nedir?”Kastamonu-Gölköy’den öğrenciler 5:Kolmuş, bizden aldıkları  haberleri  Çoban Mehmet’e ileteceklermiş.”Ne haberi?” diyecek oldum,”Örneğin şimdi sen Çoban Mehmet, dedin,onlar bunu duyunca gidip söylüyormuş.İşte 5.Kolluk buymuş:Almanya bu yolla bir çok ülkeyi kendi içinden vurarak yenmiş!”Kafam karıştı,o çocuklar da bizim gibi öğrenci,niçin böyle bir iş yüklensinler?Onlarla  uzun uzun konuşan Sami Akıncı’nın söylediklerini tekrarladım.Ayrıca onlarla ben de konuştum.Onların bu işi yapmaları için önce bizleri tanımaları gerekir.Oysa onlar kimsenin adımı bile sormuyor.İsmet  benim  açıklamalarım dan sıkıldı,”Dayı sen ne dersen de bizim arkadaşlar onlara 5.Kol,diyor.Onların Çoban Mehmet’e söz getirip götürdüğü ya da götüreceğine inanmışlar.Çoban Mehmet’in kapısı onlara her zaman açıkmış!”Bunları konuşa konuşa kahvaltıya gittik.Konuk öğrenciler bu kez 2.sınıfların masalarına dağılmış durumdaydılar.2.sınıflarla çalışmaya da katılacakmış.Ayrıca bunlar öncüymüş,yakında onların okulundan 2 öğretmenle  20 öğrenci daha gelecekmiş.Onlar ayrıca bir bina yapacaklarmış.

Kahvaltıdan sonra su başında toplandık Künkler hendek boyunsa sıralanacak:Sili Usta önce anlattı:”Künkler  burada, toprak orada.Orhan’la Sili Ustanın dilini iyice anlıyoruz: “Künkler  toprak tarafına konmayacak,çünkü onların  topraksız taraftan kullanılması daha kolay olacaktır!”.Biz çalışırken Çoban Mehmet,yanında Hidayet Öğretmenle çıktı geldi.Başı öne düşük düşük yürüyor.Konuşurken  kollarını dirseklerinden ikisini birden kullanıyor,ellerini yumruk yapıp sağ elinin işaret parmağını hep yere doğru  çekiç vurur gibi  sallıyor.Sözcükler de ağzında kalır gibi söyleniyor.Gülmesi de bir başka türlü.Hidayet Öğretmenin tamı tamına tersi.Başı iki yandan  sıkıştırılmış gibi,yüz  daralarak öne doğru çıkık.Sili Ustayla konuşurken  doğrudan bakmadım ama kulaktan,sürekli izledim.Söyleyecek sözlerini rahat söyleyememesine karşın sürekli emir vermeye çalışıyor.Birden bana döndü,gülümseyerek,”Atalarımız loncalarda usta-çırak güveni içinde sanatlarını sürdürüyordu.Siz de Sili Ustayı böyle  bilin; ondan olabildiğince çok  pratik bilgiler alın,bu sizin için  az bulunur bir olanaktır!”dedi.Elini omzuma koydu,yavaş bir sesle,”Seni biraz bana benzetiyorum,öğrenmeye çok heveslisin,ben de öyleyim;bunu bu nedenle sana söylüyorum!”dedi,güldü.Gülerken dişleri  başkalarına göre daha  çok dışarı çıkıyor.Müdür Bey benimle öyle konuşurken öğrencilerin biri ikisi ne söylediğini duydu.Ötekilerin bakışları ilginçti:Bana göre hepsi o an benim yerimde olmak istiyordu.Bunu o an düşündüm:Çoban Mehmet kötü düşünen bir insan mı?Hiç değilse benim için kötü bir insan mı?Kendi kendimi sorularla sıkıştırdım.Bu sıra kamyon geldi,kamyonu boşaltınca atlayıp çeşme yanına  gittik.

Yemekte arkadaşlar bize takılı,”Sili Usta sizi şımarttı,arabalarla gezdiriyor!”diyenler oldu.Mehmet Yücel ise gülerek,”Tatlı canınızı yolda mı buldunuz,o kamyona binilir mi?” diye sordu.Arkadaş haklı,kamyonun yanları olduğu gibi altı da delik,döşeme tahtaları yamalı bohça olmuş.

Öğle çalışmasında   kemanların tellerine  yay sürmeye başladık.Behire Öğretmen arkamdan  sol elini omzuma koydu sağ eliyle sağ bileğimden tutarak aşağı yukarı bir süre benimle birlikte yay çekti.Azarlar gibi konuştu.:”Notaları,sesleri biliyorsun bunları içinden duyup yayla dillendireceksin!dedi.Öyle yapmaya başladım.Biraz gıcırtılı olmakla birlikte ara sıra doğru sesler de çıkardım.Bir ara da Behire öğretmenden bir “Aferin!”aldım.Öğleden sonra ara ara depoda çalıştık,ara ara da kamyon geldikçe künkleri dizdik.Akşam paydosunda akordiyonu alıp bizim çadırın az ilerisindeki çukura gittim,parmak çalışması yaptım, parçaları tekrarladım.Sefer Tunca ile İsmet geldi.İsmet,”Dayı kızlara mı çalıyorsun,öyleyse boşuna uğraşıyorsun buradan oraya ses gitmez!”dedi.Ben de,”İyi ki geldiniz,aynı sözü söyleyecek  başkaları da  çıkacaktır,onlara duyulmadığını siz söylersiniz!”dedim.Sefer,”Onu söyler miyiz,tam tersi,”Kızlar  çıkmış pencerelerde dinliyordu!”deriz.

Gülüşerekm birlikte döndük.Akşam,yazmaya başlayıp da yarım bıraktığım Ahmet Gürsel Öğretmenin mektubunu tamamladım.Azıcık yalan söyledim:Matematik derslerimiz gene boş geçiyor ama ben sürekli çalışıyorum!”dedim.Oysa çalıştığım malıştığım yok.Oldukça da üzüldüm.Kültür dersi yapan grup bugün öğleden sonra bağlık yamacına üç büyük çatır kurmuş.Bu çadırlara üç Köy Enstitüsü’ündan 60 öğrenci gelecekmiş.Mustafa Güneri Öğretmen söylemiş.Şu işe bak,biz dört Gölköylü için dertlenirken  60 kişi gelecekmiş.Arkadaşlar ekledi hemen onlardan sonra da  60 kişi daha gelecekmiş.Bizim  marangoz arkadaşlar da yemek masası  yapıyormuş.Reşat Tekinalp Öğretmeni merak ettim,sordum:”Derste ne anlatıyor?”onlara da Edirne Öğretmen Okulunda geçen günlerini anlatmış.Okul müdürü Reşat Tardu onu çok seviyormuş,o da Tardu’nun baldızı Nurefşan’ı seviyormuş.”Neden evlenmemiş onunla?”Arkadaşlar,”Haftaya sen sorarsın!”dediler.Haklılar!

Yatınca önce Çoban Mehmet’in söylediklerini düşünmek istedim, içimden gelmedi,belli başlı bir yorum yapamadım.Gündüz Gül’le karşılaşmıştım:”Neden akordiyon çalmadığımı sordu,keman çalışmaya başladığımı,bir süre akordiyonu bırakacağımı söyledim.Yüzünün şeklini değiştirerek “Ay,yazık,keman akordiyondan daha mı iyi?”diye sordu.Bir daha karşılaşınca akşamları  çadırın az ötesinde çalıştığımı söylemeyi düşündüm.Birden kendimi yargılamaya başladım.Maden ki onun hakkında bir şeyler düşünüyorum,azıcık yoklasam ne olur!Bu durum benimle ilgilenme midir,yoksa laf olsun diye konuşma mı?Pek ala o bana akordiyon çalmayı bırakma dediği zaman ben,”Sen de  müzikle ilgilen,örneğin mandolin ya da keman pek ala çalabilirsin,neden çalmıyorsun ?diyebilirim.Neden onunla konuşurken bu tür sorular aklıma gelmiyor?İki ikiye konuşurken sorucu o oluyor yanıtlayıcı ben.Oysa bunun tersini yapsam durum daha aydınlanmış olabir..Belki vereceği yanıtlar gerçek niyetini  belli  edecektir.

 

12Haziran 1941  Perşembe…

 

Uyanınca duyduğum sözler gene Kastamonu-Gölköy dörtlüsü üzerine.Bu kez de onların bağlama çaldıkları söylentisi yayılmış.Sözde Çoban Mehmet onları,Kepirtepelilere bağlama öğretsinler diye çağırmış.Bunu kendisi söylemiş,”Siz de bağlama çalışın!”demiş.Hidayet Öğretmen bağlama çalıyor,öğrencilerinden kimse bağlamaya heveslenmediğine göre sanmam bizden biri onlarla oturup bağlama çalışsın.Bir zaman bağlamaya heveslenen  Hasan Çetin belki gene bağlamaya döner.

Sili Usta bizim sınıfın  çalışma grubunu toplayıp çeşme başına götürdü.Kısa bir açıklamadan sonra kendisi önce hendek dışında  dört künkü bir bine taktı.Sonra ayni işlemi hendek içinde yapıp arkadaşlara gösterdi.Önce Mustafa Saatçı,Sefer Tunca,Arif Kalkan.deneme yaptı.Sili Usta “Tamam,böyle olacak!”dedi.Elleriyle işaret verdi,böylece künkler döşenmeye başlandı.Bizim sınıfın iş haftası grubunda bulunan 7 Fettah,15 Hüseyin,18 Sami,26 Mehmet Yücel,42 Mustafa, 50 Abdullah,53iAli Önol,76 Arif,78 Hüsnü,kurulacak olan okulu suya kavuşturacak suyolunu yapan ustalar olarak anılacaklar.Sili uUta bana,arkadaşların adlarını,numaralarını yazmamı sonra da kendisine vermemi söyledi. Künkler dizilince su akmaya başlamış gibi sevindik..Orhan daha yakınlık duyduğu Abdullah Erçetin’e “Oğlum, şu küngü ters koymuşsun sular ters akacak diye takıldı.Sili Usta heyecanla,”Ne var ne oldu?” diye sordu.Şakayı öğrenince o da güldü:”Çok iyi,daha dikkatli olur!”dedi.Bir süre sonra biz Sili Usta ile  depo yerine gittik.Lalahan’dan künk taşıma bugün bitiyor.Depo kazımı da bitmek üzere.Bir çok depo ölçüsü  düşündük hesaplayıp  önerdik ama depo gene  küçük ölçüde tek olarak tamamlanıyor:3X3X6=54 m3.2. depo daha sonra eklenecekmiş.Sili Usta,”Belki yeri değişecek!”dedi.Biz kamyon beklerken  bir kağnı grubu geldi,yeni kesilmiş söğüt,kavak ağaçları getirdiler.Bunların ne olacağını sorduk.Kalıp işlerinde,direk olarak kullanılacağını öğrendik.Orhan,”Kağnıyla taşınacak keresteyle kaç binanın betonu dökülür ki?”diye sordu. Sili Usta  da Orhan’a La Fontaine okudunuz mu?diye sorarak soruya soruyla  yanıt verdi.Arkasından da,” Bizimki karınca çalışması,toplaya toplaya çoğaltacağız!”dedi. Öğle yemeğine dönerken dersteki arkadaşlarla karşılaştık.Hasanoğlan köyünün batı  tarafındaki dereye gitmişler.Reşat Tekinay Öğretmen onlara Hasan Dağlarını,Gelinkaya söylentilerini anlatmış.Sözde dağların tepesinde yollar varmış,bir yerden bir yere gelin götürürken   olaylar olmuş,gelin kendini kayadan atmış o nedenle tepeye Gelinkaya denmiş….Öğrenciler grup grup gelip su yoluna bakıyor,künklerin döşendiğini görünce seviniyorlar.Nedense ben pek sevinç duymuyorum.Belki su aktığını görünce ben de sevineceğim.Yemekten sonra keman çalıştık.Ben gene uzun uzun yay çektim.Behire Öğretmen bir ara geldi,birinci parmak için yer gösterdi açık telden sonra birinci parmakları basmayabaşladım.Behire Öğretmen dinlemiş, uzaktan:“Sesleri iyi bulduruyorsun, devam!”dedi.Öğleden sonra arkadaşlara katıldık, ara ara künk taşıdık,ara ara da yerleştirmelerde çalıştık.Arkadaşların konuşmalarını özlemişiz, gülerek dinledik.Mustafa Saatçı 5.kol olarak Kastamonu-Gölköy grubuna girebilmek için bağlama çalışacakmış.Neler yapacağını anlatıyor.Anlattıkları olacak şeyler değil ama arkadaşlar gülüyor.Örneğin onları inandırmak için Kastamonu’yu çok sevdiğini söyleyecekmiş, babasının ortada askerlik yaptığını,orada savaştığını anlatacakmış.O bunu anlatınca arkadaşlar,gülerek,Kastamonu da asker olmadığını ayrıca orada savaş da olmadığını  söyleyince,bu kez de arkadaşlara soruyor:”Siz söyleyin onlara ben ne diyeyim?”Arkadaşlar, “Kastamonulu bir kız sevdiğini söyle!”diyorlar.Mustafa buna razı olmuyor;bu onun sevdiği SS için bir ihanet sayılırmış.Bu kez de SS’nin Kastamonulu olduğunu söyle!”diyorlar.Bu kez de,”Ya gidip sorarlarsa?”Herkes gülüyor:”Onlar SS’nin kim olduğunu nereden bilecekler?”

Namık Öğretmen sık sık geldi,Mustafa Güneri Öğretemen de buradan geçiyormuş,(Gerçekte bizim çalışmalarımızı gözetliyor) uğradı:”Kolay gelsin!”deyip gitti.O gidince bir süre sözü edildi: “ Amacı besbelli bizi  izlemek,o bunu,kendini sık sık göstererek,güler yüzle yapıyor!”

Künk döşeme işini düzlüğe çıkarmak üzereyken paydos ettik.

Parmaklarım oldukça  uyuşmuş gibi,bir iki ovuşturup yumuşattıktan  sonra  bir de güzelce yıkadım.Kimseye takılmadan  akordiyonu alıp kuytuya gittim.Az yukarıdaki Lalabel yolundan köylüler geçti.Onları izleyen  gelen iki genç yanıma gelip,selam verdiler.Ben gitmelerini beklerken onlar geçip karşıma oturdular.Sorular sordular,özellikle de neden burada çaldığımı öğrenmek istediler.”Arkadaşları rahatsız etmemek için!”deyince şaşırdılar;birisi,”Akordiyonun sesi çok güzel bundan kim rahatsız olur ki?”diye sordu.Ders çalışanlar olduğunu,ayrıca  her gün aynı sesleri duyunca bıkacaklarını,söyledim.Bu kez  de öteki sordu:”Sen de Enistos Mektebinden misin?”Güldüm,”Evet, o dediğiniz yerdenim!”dedim.Kolay gelsin!”deyip gittiler.Arkalarından ben de kalktım.Köylüleri düşündüm,bizim köydekilerden farksız.Dillerinde,kullandıkları sözcüklerin söylenmesinde biraz değişiklikler var.Sorular aynı,”Neden onları çalıyorsun?Bizim şarkılarımızı çalsana!”Bizim köydekilere sorduğumu bunlara da sordum,”Bizimkiler dedikleriniz nelerdir?”Bizim köyde,Dağlar dağlar viran dağlar,Alişim,Sarı kurdelem sarı adları söylenmişti.Bu kez de Ankara’nın taşına bak,Kızılırmak parça parça olaydın,Sarsı kurdelem sarı şarkıları söylendi. “Bunları da çalarım ancak bunların sözleri söylenmezse güzelliği kalmaz. Onları önemseten sözleridir,ne söylediği bu sözleriden anlaşılır!”dedim.Bu kez de “Sözlerini de söyle!”dediler.Güldüm,”Ben türkücü değil öğretmen olacağım,öğrencilerime okul şarkıları öğreteceğim.Onlar nota ile öğretiliyor.Ben bu notaları çalışıyorum!”dedim.”Hı mı!”dediler ama sanırım anlamadılar.”Bizim köydekiler de ”Bizim şarkılarımız!”deyip tuttururlar.Oysa “Bizim”dedikleri şarkıları genelde bizim kahvedeki gramofon plaklarından kaparlar.Örneğin Kızılırmak,Alişim, Ey On beşli,Yörükler Yaylası,Sarı Kurdelem, Çanakkale İçinde,İzmir’i,n Kavakları,Yadeller,Beyler Bahçesi,Kavaktan Bir Dal Kestim vb.türü şarkılar hep plaklardan alınmıştır.Akordiyonu bırakıp dersliğe dönerken arkadaşların yemeğe gittiğini gördüm,onlara katıldım.Onlara sordum,”Siz de Enistos Mektebinden misiniz?”Gülerek bana baktılar,”Sen nerden duydun onu?”Az önce yanıma gelen iki gençle konuştuğumu, ayrılırken bana bunu sorduklarını anlattım.Ben geç kalmışım, günlerdir derslikte bu konuşuluyormuş:Köylüler bizim okula Enistos Mektebi adını vermişmiş.Üstelik  köylü kadınlar,bizim günlerce çalışarak yaptığımız çamaşırlığı, hamamı eleştiriyorlarmış,”Enistoslular geldi,bizim güzelim çamaşırhanemizi bozdu!”diyorlarmış.Bunu öğretmenler de duymuş, Namık  Öğretmen,”Bunları duymazdan gelin,zamanla alışacaklar,bize dua edecekler!”demiş,Hidayet Öğretmense,”Onlar alışkanlıklarından vazgeçemezler,elle yemeğe alıştıklarından kaşık kullanmaya bile yanaşmazlar!”deyip arkadaşları güldürmüş.Yarın için yatakhane nöbetçisi olduğum duyuruldu.Çadır yatakhanemizde ilk kez nöbet tutacağım.Nöbette neler yapılığını sordum.Bugünün  nöbetçisi Hilmi Altınsoy,”Temizleyeceksin, etrafını dolaşacaksın, kapaklarını açık havalandıracaksın!”dedi sonra da,”Abi ne soruyorsun,kapının iç tarafında yapılacaklar yazıyor!”dedi.Orhan üzüldü,”Ben de yarın gene künk döşeyeceğim!”Bir gün boyunca  çadırda nasıl duracağımı düşünürken,mektup yazmak aklıma geldi.Babama,Kamber Amcama, Hasan Hamcama,Muhittin Enişteme,Eğitmen Mustafa Güvener Ağabeye mektup yazmayı tasarladım. Bir süre de akordiyon çalışacağım. Mustafa Saatçı nöbetçi olduğumu duyunca,”Yarın akordiyon çalma,SS duymasın,sonra benden de akordiyon çalmamı ister!”dedi.İsmet,söze karıştı,”Dayımı çağırırsın!”deyince Mustafa Saatçı İsmet’e,”Ben dayınla konuşuyorum,bu çok önemli bir konu,büyükleri ilgilendiren bir konu,ergin olmayanlar bu tür konuşmalara karışmaz,dayın kızar sonra!”dedi.Mehmet Yücel,”Sen ne tasalanıyorsun Hafız,Hafız Burhan’dan bir gazel çekersin,olur biter,SS mest olur,akordiyon makardiyon aramaz!”Mustafa ona da,”Sen sus iskelet,iskeletler bu işlerden anlamaz!”diyerek tersledi.Ben de SS okulda olduğu sürelerde akordiyon çalmayacağımı söyledim.Bu kez de bana,”Sen onun olmadığı zamanı nasıl bileceksin?Gidip soracağımı söyleyince,”Olmaz!”dedi.”Oraya giremezsin,en iyisi çadırın deliğinden gözetle,o gidince akordiyonunu çal,o dönünce sus!”Bizi dinleyen arkadaşlar önce güldüler sonra da özellikle İdris Destan,”Yarın sabah çadırın  önüne otur,akşama dek akordiyon çal!”dedi.Bu kez başkaları söze karıştı,”Çoban Mehmet’în Kastamonu-Gölköy’den özel olarak getirttiği bağlamacılar,kızlara bağlama öğretecekmiş “ sözü ortaya atıldı.Şaka maka derken bu  ciddiye dönüştü:.Yapar mı yapar!”Yaparsa ne olur?”sorusu ortaya atıldı.Konuştukça sahileşti,ortaya atanlar da inanmış olacak,herkes bunun yapılmasına karşı tavır almaya yöneldi.Öyle ki  iftira önerenler bile çıktı.Kime iftira atılacaktı?Çoban Mehmet’e mi,kızlara mı?Söz döndü dolaştı Çoban Mehmet’in üstünde kaldı.Nasıl bir iftira olacaktı?Az sonra  Sefer Tunca,Arif Kalkan,Halil Bacutçu,Bekir Temuçin daha birkaç kişi”İftiraya ne gerek,biz bu adamı sevmedik,bu daha ilk günden belli oldu,öyleyse istemediğimizi apaçık belli edelim,ilgililer bunu duysun.Suç işlemeden görevlerimizi yapalım,öğretmenleriz bizim yanımızda olsun,öteki sınıflar da bize katılırsa Çoban Mehmet bunu anlar kendiliğinden gider!”Öyle yapmaya karar verildi.Mustafa Saatçı bu konuşmaları dinlememiş gibi sordu:”Şimdi ne oldu yani SS’ye gene bağlama öğretecek mi o veletler?”İsmet pusuda bekliyormuş,”Dayımın akordiyonuna razı olursan öğretmeyecekler,olmazsan orasını sen düşün!”Mustafa Saatçı,” Hepiniz bana düşman,küçük bir istekte bulundum,neler çıktı;vazgeçtim!”deyince birden sordular,”Neden vazgeçtin SS’den mi?”Mustafa Saatçı,”SS’den asla,konuşmaktan vazgeçtim,uykum geldi uyuyacağım!”Halil Basutçu son sözü söyledi:”Çok geç kalmıştın ama gene de  iyi ettin,yoksa bu tartışmalar sabaha dek sürecekti!””Susssssss, gelen varrrrrr!

 

13   Haziran 1941  Cuma….

 

Orhan uyandırdı:Guten Tag.Heute der Freitag Schulglocke lautet.Herr Schutzmann..”Guten Tag,nicht Schutzmann ,İch bin Diener….Gülüyoruz Sami Akıncı geçerken yanımızda durdu,düzeltme yaptı.Arkadaşlar hep kalktı.Hava oldukça sıcak.Çadır kapalı olunca öndeki kalın  halatları düğümlü gibi bir birine takılıyor.Ben de gerekeni yapıp kahvaltıya gittim.İçimde bir rahatlık var.Künk çalışmasını sevmemiştim,o işten kurtulduğum,İş haftasını geçirdiğim,mektupları yazacağım,bunlar benim için ivedi yapılacak işler.Yatakhaneye döndüm.Yapılacak pek de iş yokmuş.Bir iki arkadaş  yatağını dağınık bırakmış,onları topladım,numaralarını yazdım.Kepirde de böyle yapıyorduk.Nöbetçi öğretmen gelip sorarsa bu numaraları veriyorduk.Gerçi ben  nöbetlerimde böyle bir numara hiç vermedim ama,verenler oluyordu.Kağıtlarımı alıp en arkada bir yatağa oturdum.En kolayından başladım.Mustafa Ağabeye yazacaklarım en kolayı,ona olayları,dersleri,yaptıklarımızı,250 hanelik köyde 3 sınıflı okul oluşunu yazdım.2.Mektubum Kamber Amcama oldu.Ona da önce köyü,sonra yaptıklarımızı anlattım.Kamber Amcamın mektubumdan Okul Müdürümüze söz edeceğini düşünerek,Çoban Mehmet olayının azıcığını anlattım.Hasan Amcama ise akordiyon çalmaya devam ettiğimi;nota bulamadığım için işi biraz pratiğe döktüğümü, anlattım.Vahit Dedemin adresini bilmediğim için yazamadığımı ama onu hiç unutmadığımı ekledim.Güzel yeğenlerimin (İki kızı,Şetvan’la Elvan) gözlerinden amcamla yengemin ellerinden öperek mektubumu bitirdim.Muhittin Enişteme yazarken çok düşündüm.İsmet’in neler yazdığını bilmediğim için salt kendimi anlattım,İsmet’le iyi  anlaştığımızı,benim sözlerime İsmet’in saygı gösterdiğini,derslerini çalıştığını yazdım.Sıra babama geldi:Babamı üzmemek için her sözü ölçerek yazmaya çalıştım.Sağlığımın iyi olduğunu,burada günlerin iyi geçtiğini,büyüklerimizin söylediğine göre,burada fazla kalmayacağımızı anlattım.Ayrıca Sili Usta ile çalıştığımı,ondan çok bilgiler kazandığımı ekledim.Mektupları tamamlayınca çıkıp bahçede oturdum.Nahide Öğretmenle ablası,geldi gitti.Müzik Öğretmeni iki tanımadığım bayanla geldi,uzun süre okulda kaldı.Onların geliş gidişlerinden başka daha tanımadığım insanlar girip çıktılar.Şimdiye dek bilmediğim bir başka olay da burası şimdilerde köy okulundan çok,bizim okulun yönetim makamı,kızların,bayan  öğretmenlerin yatma yeri.Öğle akşam paydoslarında tenha gibi görünmesine karşın,bir çok insanın başvuru uğrağı.Bunu gel-git durumu görünce akordiyonu alıp rahatça çalmaktan çekindim.Çadıra girip gene  arkalarda bir alt ranzaya oturarak çalıştım.Olabildiğince az ses çıkardım.Çoban Mehmet duyarsa gelir belki  söz söyler diye düşünüyordum.Korktuğum başıma geldi:Bir kol  çadırın  kanadını kaldırdı,Bu güzel müzik nereden geliyor,kim bu usta müzikçi,diyerek biri içeri girdi,arkasına dönerek bir başkasını da “Gel bir dakika!” çağrısı yaptı.Beni görünce de “Kaçak değilsindir her halde diyerek,güldü. “Devam et!”dedi.Dondum kaldım,Çoban Mehmet karşımdaydı.Gel!” dediği de Mustafa Güneri Öğretmendi.Mustafa Güneri Öğretmen beni görünce telaşlandı,”Rahatsız mısın İbrahim?dedi.Nöbetçi olduğumu,temizliği yaptıktan sonra.. derken,”Eee,azıcık oturup çalman hakkın!”dedi.Rahatladım.Çoban Mehmet,”Notadan mı çalıyorsun?diye sordu.Notadan çalıştığımı anlattım.İkisi ne çok övücü, güzel sözler söyleyerek ayıldılar.Çadırdan çıkarken,Çoban Mehmet’in,Mustafa Güneri Öğretmene “ Biz kaçak ararken nasıl bir cevherle karşılaştık,gördün mü?dediğini duydum.Onlar gidince akordiyonu bıraktım,dışarı çıktım.Öyle rahatladım ki,ne yapacağımı da şaşırmış durumdaydım.Aklıma geldi,dersliğe uğradım.Çadır boştu.Reşat Tekinay öğretmenin dersi vardı:Herhalde kıra  gitmişler.Derslikte bir süre oturdum.Az sonra onlar geldi,nedense o an öğretmene görünmek istemedim;okul bahçesi geçtim.Gül’le karşılaştım.O gülümseyince durdurup çadırda akordiyon çalarken Müdür Beyin geldiğini söyledim.Önce telaşlanır gibi oldu,anlattıklarımı dinleyince hem şaşırdı hem de sevindi.”O adam öyle  yumuşak davrandı demek!”,gereğini duydu.İyimserliğim bir kat daha arttı.Gülüşerek ayrıldık.Ben,sonradan ayırdına vardım,bizimkiler Gül’le konuştuğumu görmüş,Yemekte hemen dile  dolandı.Mustafa Saatçı’ya “Gözün aydın,nöbetçi  SS’ye değil başkasına akordiyon çaldı,gördük!”dediler.İsmet sordu,anlattım.İsmet Gül üzerinde hiç durmadı ama Çoban Mehmet için,”Dayı bu  adamı bize yanlış tanıtıyorlar.Bu adam o kadar kötü biri  değil galiba!”dedi.Arkadaşların bir bölümü,bu sözleri biraz yadırgadılar.Ya da bakışlarından ben öyle bir anlam  çıkardım.

Öğle dinlenmesinde keman çalıştık.Behire Öğretmen benimle pek ilgilenmedi, bugün daha çok mandolincilerle cebelleşti..Mandolincileri  ikişer ikişer çalıştırdı.Çoğuna kızdı, payladı.Kızınca yüzü kızarıyor; kızarınca da o güzel yüzü genişlemiş gibi oluyor.Çaktırmadan hep onu izliyorum.Çok çabuk kızıyor,çok çabuk da  yumuşuyor.Behire  Öğretmenin anlattıklarını anlamakta zorluk çekiyorum:Kesin gibi konuşmuyor.Belki bu dersin özelliği bu,diyecek oluyorum..Ancak Adem Gürçağlayan Öğretmen yanlış-doğru kesin konuşurdu:Behire Öğretmen öyle değil:Şunu yap! diyor; ama sanki “Yapmasan da olur!”dercesine seslendirdiği için, insan kendini zorlamıyor.Oysa Adem Gürçağlayan Öğretmen yapacaksın deyip yaptırıyordu.O nedenle onun öğrettiği marşların,şarkıların notalarını hiç unutmadık,şarkıların kendileri bir yana notalarını şimdilerde bile ezberden okuyabiliyoruz.Bir arkadaşa si-do-mi-re-do-si-la..si –do-is-la-sol-fa-mi-re-la-sol-la-si…desem arkadaş Kır atınla geçiver şu dağlar inlesin efem,diyebiliyor.Ezber mezber dense de  bu bir çalışma,bir çaba sonucudur.

Arkadaşlar işbaşı yaptı,bizim grup yarın geleceği söylenen konuklar için  kurulan çadırları düzenliyormuş.(Orhan-Harun-Salih-Hasan-Recep)Ötekiler de yemekhaneye yeni  masalar,kanepeler eklemişler.20 kişilik,üç grup gelecekmiş.Biri Samsun’dan,Fikret  Madaralı Öğretmenin ilk çalıştığı,o anlata anlata bitiremediği ilden(Onun anlattıkları çoğunlukla Çukurbük Köyü ile ilgiliydi.)gelecekler.Onlarla konuşunca ilk soracağım,”İçinizde  Çukurbüklü var mı?”olacak.Öteki grupları tam bilmiyorum.Erzurum’la Isparta’dan gelen olursa çok sevineceğim.Erzurum’da ilkokul  4.5.sınıf öğretmenim Ahmet Korkut Öğretmenim, müdür.Isparta da ise hepimizin çok sevdiği Almanca-Resim  öğretmenimiz Ömer Uzgil Öğretmenimiz Müdür.Belki onlar da gelirler.Gelirlerse ne iyi olur.İçim içime sığmıyor.Çadıra girdim,çekinecek hiçbir  durum yok,çok  ses çıkarmamak üzere kollarım düşene dek tekrar tekrar tüm parçaları  çaldım.İzmir Marşı,Dağbaşı,İstiklal Marşı,Asker Marşı(Marşmilitary)Dumlupınar…Tuna Dalgaları,Carmen Silva,Volga Volga,Kafkas Dansı,Çardaş Früstin,Macar Dansı 5,La Komparsite,La Polama,Martılar,Çok Ağladım,Saz Semaisi,Mevlana peşrevi(yarım olarak)Türk Marşı(Radyoda çalınan kadarı),Rıza Tevfik zeybeği,Harmandalı,Kır At,Biz Kimleriz,Son Bahar,Manastır vb. Ayrıca anımsayabildiğim, ezberimdeki öteki okul şarkılarını  tekrar tekrar çaldım.İki omzumun da uyuştuğunu,boynumun tutulduğunu anlayınca bırakıp  dışarı çıktım.Mustafa Saatçı ile 2. sınıflardan Süleyman Gege,Rasim Dereli,Tevfik Uğurlu çeşmelerde çalışordu.Az sonra Nazmi Aybar Öğretmen geldi.Musluk ekleyeceklermiş.Nazmi Ağretmen bana,Ahmet Gökay’la mektuplaşıp mektuplaşmadığımı sordu.Ahmet Ağabeye çok yazmak istediğimi ama mektup atmanın çok zor olduğunu düşünerek yazamadığımı söyledim.”Ahmet de öyle tahmin ediyormuş,bana yazdı,senin onda 7,5 lira alacağın varmış,paranı ben vereceğim,istediğin zaman alabilirsin!”dedi.Sevindim,kitap aldığımızı,onlar için para gerekeceğini,o zaman  isteyebileceğimi söyledim.Param vardı ama,bunu unutmuştum:“Sağolsun Ahmet Ağabey,unutmamış.Edirne  -Karaağaç’a  ilk gittiğimde,paramı kayıtları yaparken Fikret Madaralı öğretmen,paramı sormuştu.Olan paramı söyleyince ”Senin paran fazla,senin mutemedin Ahmet Ağabey olsun,ben  daha az olanlara bakıyorum!”deyip beni Ahmet Ağabeye göndermişti.Ahmet Ağabey kalın bir deftere adımı yazdı.Bana göstererek,”Her zaman gelip bu defterden para durumunu öğrenebilirsin!”demişti.3 yıldır ben o deftere bir kez bile bakmadım.Ancak aldığım paraları  hep  kendim yazıp hesaplıyordum.Bu 7,5 lirayı nasıl unuttum? Sanırım,gideceğiz-kalacağız-gittik-gidiyoruz,derken unuttum.Sanırım Ahmet Ağabey de kendi işleri gereği o sıra ilgilenemedi.Sonradan görünce haber verdi.İyi oldu,bir yerine iki kitap alabilirim!”.

Bu günümün iyi geçtiğini düşünerek arkadaşları karşıladım.Herkes yarın gelecek konukları merak ediyor.Halil Basutçu,”Siz  dört tanesine  hoşgörüyle bakamazken 50-60 tanesiyle nasıl uzlaşacaksınız?diye sordu.Bence de öyle,sanırım bizim arkadaşlar onlara çok uzak duracaktır.Belki Erzurum’la Ispartalılara daha yakınlık duyulacaktır.Doğal olarak İzmirlilere.Oradan gelenler arasında benim arkadaşım Ziya  Fikri ya da ağabeyi Fevzi, olursa ben onları hiç yalnız bırakmayacağım.Onlar olmasa da İzmirliler,müdürümüz Nejat İdil’in öğrencileri,o nedenle de onlarla iyi anlaşacağız.Gelecekler,olacaklar diyerek yemeğe gittik.Yemekten sonra da genellikle konu bundan sonraki varsayımlar oldu.Öteki okullardan bizim aramıza gelenler oluyor;acaba biz de onların okullarına gidecek miyiz?Bu soruya  önce ben  olumsuz yanıt verdim.Çünkü bu gelenler buraya çalışmaya geliyor,inşaatta çalışacaklar.Biz gidince de kesinlikle oralarda  çalışacağız.Üç yıldır iyi öğretmenler yanında güzel işlere yönelmişken  yaptığım işleri değerlendiremeyecek insanlar yanında  bir kez daha hendek kazmak istemem.Ali Yılmaz Öğretmenle bile anlaşamıyoruz.İşi yaptıktan sonra beğeniyor ama,işe kalkışırken bir   beceri değerlendirmesi yapmaya gerek görmüyor.Örneğin Sili Usta öyle değil,”Sen şunu,sen bunu yap diyerek,beceriye önem veriyor.Ben böyle düşünüyorum ama arkadaşların çoğu bu tür düşüncelere  önem vermiyorlar.Onlar,”Gidelim,gezelim!”havası içinde konuşuyorlar.Kepirtepe’deyken göçeceğimiz söylenince uzun uzun tartışmıştık.Gideceğimiz yerde bize rahat bir yer hazırlanmamıştır,gidince zorluk çekeğiz!”diyenler olunca çoğunluk,”Nerden biliyorsun?”deyip üstüne yürüyordu.Hele Ankara adı çıkınca Ankara içini hayal edenlerin  üzülecek tavırları vardı.”Ankara içinde gezecekler,anneleri,babaları gelecek,onlara Ankara’yı gezdireceklerdi.Şimdi bunları söylesen hiç birisi,”Ben böyle düşünmüş,böyle söylemiştim!” demez.Bunları düşünerek yattım.Yatakhane nöbetim iyi geçti.

 

14   Haziran1941 Cumartesi….

 

Birileri,”Öğleye dek çalışma öğleden sonra çalışma yok,karar,çalışmıyoruz arkadaşlar!”Ahmet Güner’in sesi duyuldu,”Akşam,çalışmak için başka yerlere gidiyordunuz,bugün kendi okulunuzda çalışmaktan kaçıyorsunuz!”dedi.Ali Önol yanıtladı:”Kaçmıyoruz,öğleden sonra banyo,temizlik yapacağız!”Kahvaltıdan sonra bizim marangozluk grubumuz topluca su deposuna gittik.Beton kalıplarını yaptık.Mustafa Güneri Öğretmen geldi,konuştuklarımızı duymuş gibi,öğleye dek bitirirseniz,öğleden sonra dinlenirsiniz!”dedi.Biz zaten daha önce Ali Yılmaz Öğretmenle bitirmeye karar vermiştik.Kararımız gereği bitirecektik.Böylesi daha iyi oldu,öğleden sonra  izini almış olduk.Ali Yılmaz Öğretmen de  bizim gibi çalışmaya başladı,arada Salih Baydemir’e takılıyor:Bir çiviye on çekiç vurmak ustalık değil, savurganlıktır,güç savurganlığı deyip yumuşak tahtalara iki üç vuruşta çivileri çaktığını söylüyor.Yusuf Asıl sözünü esirgemeden.”Öğretmenim biz marangozluğu çivi çakmak olarak anlamıyoruz,aksine bu güne değin pek çivi de çakmadık.Biz,geçme,yapıştırma,cila işlerinde çalıştık.Biz çakma işlerini yeni başlayan kardeşlerimize bırakıyoruz!”dedi.Ali, Yılmaz Öğretmenden sert bir yanıt beklerken hiç de öyle olmadı,Ali Yılmaz Öğretmen,”Haklısın  abi, ama bazen bunu da yapacaksın;çivi çakmak için adam arayacak değilsin ya!“diyerek sıralanan tahtaları hızla  çakmayı sürdürdü.Ali Yılmaz Öğretmeni bugün kızdıramadık.İşin ilginci kim ne söylerse  ya “Peki abi,ya da  abi,o dediğin öylemi yoksa böyle mi?”diye soruyor.Hiç durmamacasına çalışıp bitirdik.Bayrak törenine de yetiştik.Arkadaşlar sıraya girmişti.İstiklal Marşı söylenip bayrak çekilince Hidayet Öğretmen bizim adımıza, gelen konuklara: “Hoş geldiniz!”dedi.Ayırdında değiliz,Samsun-Ladik’ten 20 öğrencilik  ilk grup gelmiş.Öğretmen konuşurken o tarafa bakınca biz de bakıp göz ucuyla gördük.Hidayet öğretmenden sonra öğrencilerinin başında gelen Okul Müdürü konuşmak için çıktı.Selçuk Korol öğretmenin  konuşmasını andıran bir sesle aramıza katıldıkları için duydukları sevinci belirterek söze başladı.Önce Samsun’u daha sonra da okullarını anlattı.Dostluk,arkadaşlık üzerine çok güzel sözler söyledi.Bu arada  adını  da öğrendik:Nurettin Biriz.Biriz soyadının çağrıştırdığı anlam üzerinde durdu,bundan sonra her söylediğini birlik beraberlik,arkadaşlık üzerine getirerek, arkadaşlığın,insan olmanın ilk koşulu olduğunu, özellikle okul arkadaşlıklarının,giderek okullar arasında kurulacak sıcak ilişkilerin yurt sevgisini de arttıracağını belirtti.O denli güzel konuş ki,sözünü bitirince şimdiye dek kimseye  yapmadığımız belki de bir örneğini vbizim de görmediğimiz ölçüde alkışladık.Nurettin Biriz. adı.tüm öğrencilerin dilinde  gezdi,tören alanını doldurdu..Büyük bir çoğunluk da “Müdür dediğin böyle olur!”diyerek yemeğe gittik.Nurettin Biriz yemekte Hidayet Gülen’le Mustafa Güneri Öğretmenler arasında oturdu.Yemek süresince  arkadaşlar bir yandan onlara baktı.”Bizim Çoban Mehmet nerede?” diyenler oldu.Müdür Nurettin Biriz,Ladik’den gelen öğrencileri daha görmeden bize sevdirdi.İşin ilginci,kendi okulunda yaptığı herhangi bir işten de söz etmedi.İşten,başarıdan,emekten,alın terinden,bilgiden,ilerlemekten söz etti ama bunların bireysel çabalarla olabileceğini, elbirliği ederek de  kat kat arttırılacağını anlayabileceğimiz sözlerle anlattı.Hiç aklımdan geçirmediğim bir olaya bu kez ben de katıldım.Yemekten sonra gelen konuklara “Hoş geldin!” demeye gittik.Onlar yerleşme telaşındaydılar,fazla kalmadık ama,geldiğimize  sevindiklerini gördük.Fikret Madaralı Öğretmenden,Samsun’dan Çukurbük köyünden söz ederek ayrıldık.İki sözden biri Müdür Nurettin  Biriz oldu.

Müzik çalışmasına katıldıktan sonra demiryolu yakınındaki söğütlüğe yıkanmaya gitmek üzere anlaşıp dağıldık.Behire Öğretmen bu kez  önce beni çağırdı,kemanın akordunu yaptı,  telleri  tekrar tekrar kontrol etti,tüm tellerde yayı atlatarak gezdirdi.Sonra kemanı bana verdi,karşı köşeyi gösterdi ”Orada birinci parmağını bas,sen sesleri biliyorsun,açık telle bastığın sesin uygunluğunu  ayırt etmeye çalış!”dedi.Keman metodunun ilk sayfasında bu söyledikleri var,biliyorum,açıp çalışmaya başladım.Benden başka daha dört kemancı var  öğretmen bir süre onlarla çalıştı.Bir tanesi oldukça ileri,ara ara daha önce çalıştığından oldukça  ustalaşmış.Buna karşın öğretmen onunla birden daha çok uğraşıyor.Yay tutmasından,çenesini  kemana dayamasına dek yeni baştan alıştırmaya çalışıyor.Çalışmamız bitince,arkadaşlarla su kanalı yanından dereye indik.Öteki sınıfların bir bölümü başlanacak inşaat  yerlerinde çalışıyor.Yıkandığımız yerin herkesçe bilinmesini istemediğimizden, biraz aşağılara gidip  dere içinden geri dönüyoruz.Burada da Nurettin Biriz bizim konumuz oldu.Adamın nasıl bir yüzü var?Dışarıda görsek tanıyabilecek miyiz?Kendi müdürümüz Nejat İdil’le yeni müdür Çoban Mehmet’le karşılaştırıyoruz.Söylediği sözlerin aklımızda kalanlarını anımsatıp demek istediklerini tartışıyoruz.En çok  merak konumuz ise acaba Nurettin Biriz,kızdığı zaman öğrencilere gerçekten haklı,adaletli davranıyor mu?Bizim  müdürümüz Nejat İdil gibi sözünde duruyor mu?Yoksa o da,Çoban Mehmet gibi”Çallının eşek bağladığı ağaçları kestiriyor mu?Bunları konuşurken on kadar Köy Enstitüsü’ünden öğrenci geleceği,hepsinin müdürleri gelirse on kadar müdürü tanıyacağımızı,konuşup sevindik.Ömer Uzgil Öğretmenimizi andık.Islanmış olan giysilerimizi kurutunca  geç vakitler okula döndük.Derslikte geçen hafta ders yapanların bizden farklı ne yaptıklarını öğrenmek istedim.Hiç kimse farklı bir deş demedi.Reşat Takinay Öğretmen sevgilisi Rurefşan’ı anlatmış,Selçuk Öğretmen Ankara dolaylarındaki bitkileri,canlıları anlatmış.Türkçe-matematik dersleri gene boş geçmiş.Bu hafta yapılacakları da  öğrenmişler:Hasanoğlan köyünün tarihi ile gelir durumları incelenecekmiş.Ben sormasam onu da söylemeyeceklerdi,”Programda  müzik dersi de var!”deyince,müzik öğretmeninin geldiğini,gam yaptırdığını,”aaaaa,aaaa”diye bağırdıklarını söylediler.Tamam,demek bu hafta biz de aaaa aaaa  diye bağıracağız.”Öyleyse biz bu hafta Orhan’la sıkı bir Almanca çalışması yapabiliriz!”Sami Akıncı,on bir arkadaşın  kitap parası verdiğini,yazılı  yedi kitabın bulunduğunu,iki yazarın da bizim yazdığımız kitaplar yerine aynı yazarın başka kitabı alındığını açıkladı.Emil Zola,Hakikat yerine Germınal,Charles Dickens,İki Şehrin Hikayesi…İsmet,Stendahl’ın Kırmızı ve Siyah’ını,ben de İki Şehrin Hikayesi ile Germınal’ı aldım.Ben, ya da İsmet’le biz,ikimiz sıramızı savuyoruz. Bu kitapları okuduktan sonra isteyenlere vereceğiz..Bundan böyle bu tür girişimlere gene de katılacağız.Arkadaşların çoğu işlerde çok yorulduklarını,havaların sıcak olması nedeniyle de gündüzleri okuyamayacaklarını öne sürüp,kitap girişimini durdurdular.”Okul yönetimi okumamızı istese kitaplık kurar!” gibi sözler söylediler.Azınlıkta kaldığımız için,aldıklarımızla yetinip sustuk.Gene de Sami Akıncı,isteyenlere kitap getirtebileceğini söyleyerek bir umut kapısı açtı.Kalan dört kitabın birini Sami Akıncı kendisi, birini Hasan Üner,birini Recep Kocaman,birini Hüseyin Orhan,birini de İbrahim Ertur almış.Bir rastlantı dördü de okuduğum kitaplar:İzlanda Balıkçısı,Maske,Penguenler Adası,Hacı Murat…Hepsi güzel.Özellikle Maske öykü kitabı olduğundan her zaman okunabilir.Bir süre “Okudum!”dediğim kitapları düşündüm.Hacı Murat kitabından  bende ne kalmış?Yazarının Lev Tolstoy oluşuyla anlattığı insanlar özellikle kahramanı Hacı Murat’la Kafkas yöresinin  değişik  yaşam anlatılarından başka anımsadığım pek bir şey yok.İzlanda Balıkçısı için de fazla bir şey anımsamıyorum.Adını bile doğru okuyamadığım güzel kız Goud’la sevgilisi Yann bir de genç Sylvestre.Yaşamları balıkçılıkla   geçen fakir ama gayretli insanlar.Gece gündüz demeden  denizlerde dolaşan,denizle  mevsimlerin koşullarına göre yaşayan insanlar.Bir de Fransa ile İzlanda arasındaki okyanusu  karış karış öğrenmiş insanlar.Bunların arasındaki ilişkiler benzer insanlar gibi  bir birine benzer olduğundan aralarından birini seçip de  anlatacak ölçüde belleğimde derin bir iz kalmadı.Tek unutulmaz üzücü olay ya da ibret alınacak örnek Goud’un varlıklı oluşu nedeniyle Yann’ın onunla evlenmemesi.Ta ki  sonraları Goud’un yoksullaşıp bedenen çalışmaya başlayınca Yann’ın Goud’a yaklaşması,ancak bu kez de kötü şansın aralarına girip onların kavuşmalarını önlemesi gibi acı bir  sonuçla  kitap  belleklerde de son buluyor.Penguenler Adası da benzer bir durumda:Yarılara dek ilgi çekici olaylar,olumlu gelişmeler giderek geriye döş yapmaya başlıyor,sonunda gene  sevimsiz başa dönülüyor.İnsana iyimserlik  aşılayan olumlu girişimlerin  sürmemesi okuyanı zaten  üzüyor,isteksiz bir okuma  evresine giriliyor.Giderek başarısızlıkların  ardı ardına gelmesi bellekte pek iz bırakmadığından  çabucak unutuluyor.Sanırım öykülerin kolay anımsanmaları,hem kısa oluşlarından hem de  tek olayı etkileyici bir biçemde anlatılışından ileri gelmektedir.Örneğin Maske kitabındaki Maske öyküsünün,yeri,kimler arasında geçtiği unutulsa bile bir maskeli yüzün gizliliği ile açıldıktan sonra yapacağı etki  tüm insanlarda az çok bir merak konusudur.Bu bağlamda anlatılan bir olay ilgi çekeceği için bellekte kolay kolay  silinmeyecek bir iz bıraktığından,uzun süre anımsanacaktır.Kitaptaki otuza yakın öykünün adlarını bile anımsamak oldukça zor olmakla birlikte olayların çoğu kolay unutulmuyor.Örneğin bir gayretkeş çavuşun  yaptıkları,Muharrir,Fazla İnsanlar,Mustantik Bahis,Ayna,Duvar öyküleri de böyle,Salt olayla ilgili sunumla sınırlı olduğu için biraz zorlanınca  bilince çıkıyor.Oysa romanlarda olaylar uzun zamana, daha geniş mekana,üstelik daha çok  kişiye yaslandığından   bellek kolay bir  ayrışma yapamamaktadır.Ben düşünürken konuşmalar kesildi.Alt kattan  horultular gelmeye başladı.Söyleyince sinirleniyor,asla kabul etmiyor  ama Kadir Pekgöz   küçümsenmeyecek ölçüde horluyor.Halil Basutçu da arada bir Kadir’e katılıyor.Erken uyuduğum için ben pek etkilenmiyorum ama duyanlar için oldukça rahatsız edici bir durum.O öyle zor soludukça ben  onun adına rahatsız oluyorum.Bir süre kaygılandım:Acaba ben de horluyorum mu?Ablamla aynı odada yattığım oldu.Babamla yakın zamana kadar aynı odada yattım.Horlama üstüne onlardan bir  uyarı almadım.Var da onlar mı söylemedi;yok olduğum için mi söz konu olmadı?Kendi kendime dert ettim,uykum açıldı.Şiir okumaya başladım.Han Duvarları bölük börçük  sürmesi bir yana  dizeler yer değiştiriyor,tekrarlar rahatsız edici durumda.Gemiciler tamam,Suvariler tökezleyerek bitti.Takıntısız  olarak Röslein kalmış,ona sevindim.Röslein’ı Röslein’e bir gün okyacağım:Röslein,Röslein,Röslein rot;Röslein auf der Heiden…Sah ein Knap’ein Röslein stehn,-Röslein auf der Heiden,War so jüng und mogenschön,lief er schnell,es nah zu e-sehn,sah’  mit vielen Freuden.  Röslein Röslein Röslein rot,Röslein  auf der Heiden…..Röslein  sprach:”İch steche dich,dass du ewig denkst an mich,und ich  wills nihct leiden”……..Orhan,uyandı sandım,tam söz söyleyecektim,öbür tarafına döndü,derin derin solumaya başladı.Çok geç olduğunu anladım,ters yöne dönüp gözlerimi kapadım.Köyde böyle uykum açılıyor muydu?diye düşündüm. Bir kez olmuştu, ablamların köpekleri havlamıştı.Kalkıp onlara gittim.Olağanüstü bir durum olmadığını görünce geri döndüm.Çaldaris lakaplı. Hüseyin Çavdar’ın evi arkasını dönerken önümden hızla bir karaltı geçti.Bir an korkuya kapıldım ama çabuk toparlandım.Karaltı önümdeki yoldan çok hızlı uzaklaştı.Zorunlu olarak karaltının arkasından yürüdüm..Yürüdükçe, önümde  hiçbir nesne olmadığını anladım.Eve gidince yatar yatmaz uyuduğumu hiç unutmuyorum:Sanırım korkun un etkisi oldu..

 

15  Haziran  1941  Pazar…

 

”Biriz beraberiz, her zaman böyle olacağız!”sözleri arasında uyandım. Orhan daha önce kalkmış,dışardan geldi.Samsun-Ladik konukları çoktan kalkmış,topluca geziyorlarmış.Okul bahçesine gelmişler.Arkadaşlar duyunca  dışarı çıktılar.Konuklarla konuşanlar oldu.Ben,hemen sokulmaya gerek görmedim,zaman içinde elbette konuşacağız.Su kaynağına gitmek için sözleşenler oldu;onlara da katılmadım;bugün kitap okumak niyetindeyim.İsmet şimdilerde okumak istemiyormuş:Böylece  elimde okunacak üç kitabım var,bunları okuyacağım.Germinal,Kırmızı ve Siyah,İki Şehrin Hikayesi.Hangisinden başlama kararı vermek için duraksıyorum.En iyisi,(İsmet’e güven  olmaz,sıkıldım,dayı benim kitabımı ver,diyebilir)  önce Kırmızı ve Siyah’ı okumak.Ne ilginç,benzer adda bir kitap okumuştum,Mai ve Siyah(Mavi ve Siyah) Halit Ziya Uşaklıgil’in İstanbul’da yaşamın zorluğundan  bıkan,mutluluğu Anadolu’da aramaya çıkan  Ahmet Cemil’in  öyküsü..Kitabın adı, İstanbul’dan ayrıldığı gece,İstanbul’a son kez bakarken kentle denizin görüntüsünden etkilenen Ahmet Cemil’in duygusal benzetmesin almıştı.Bakalım bu kitapta renkler  romana neden başlık olmuş?Derslik çadırımızda kimseler yoktu,kapısına yakın bir yere oturup okumaya başladım.Başlangıçta  kısa bilgiler verildi,onları önce toparlayamadım.Sonra sonra  belirli kişiler ortaya çıkmaya başladı.Fransa’da küçük bir kent:Belediye başkanından söz edilmese neredeyse bizim köyü andıran bir yer, diyecektim.Ancak,doktordan,papazdan söz edilmesi oldukça değişik bir yöre ile karşı karşıya  kaldığımımı çabuk anladım..Kitapta önce o anlatılmamakla birlikte ben onu daha önemsediğim için öne alıyorum,benim yaşlarımda bir delikanlı var,Julien,Jülien Sorel.Okumamış,sert yaratışlı bir babanın çocuğu.Baba Sorel, fakirlikten  çok çekmiş,yaşamı ancak parasal kazanımlarla sürdürebileceğine inanmış bir kişi:Julien’den büyük oğulları var.Bunlara da  oldukça haşin davranmakta,onlara göz açtırmadan çalıştırmaktadır.Julien,okula gitmemiş ama kiliseye gidip gelirken,olanak buldukça  okuma bilenlerden yararlanarak okur-yazar durumuna gelmiş,özellikle de okumaya karar vermiş bir gençtir.Ağır beden işlerinden   kaçamak yapmakla birlikte okumaya tutku ölçüsünde  bağlıdır.Latince öğrenmiştir.Herkesçe bilinen Latince kitaplarını o ezber okumktadır.Bu becerili yanıyla yakın çevresinde olumlu bir etki bırakmıştır.Bedence zayıftır ama,derli toplu bir görünümü vardır;,insanlarla  ilişkilerinde ölçülüdür.Buna karşın baba  Sorel, Julien’e  haşin davranır,onu,yaşına başına bakmadan pat küt döver,adam olmayacağını bağıra çağıra yüzüne vurur.Baba böyle davranınca ağabeyler de benzer tavırlarla Julien’i ezerler.Çevrede bir başka önemli kişi belediye başkanıdır.Eski bir askerdir, çalışkandır, tutumludur.Daha çok kazanmak için elinden geleni yapar.Tutucu olduğu ölçüde cimridir ama,kazın geleceği yerden tavuğu esirgemeyecek derecede  sözde  alışverişçi görünür.Gönlü-gözü doymaz bir alımcıdır.Beldeye de yararlı olmakta,halka kendini  öyle tanıtmaya özen gösterir.Evlidir,varsıllığı,dışa dönük  tavırlarıyla albenili olduğundan güzel bir bayanla evlenmiştir.Eşi,Belediye başkanına yakışır tavırlar içinde çevresindekileri etkiler,saygınlığı ile  ilgi toplamaktadır.30 yaşlarındadır,en büyüğü 12  yaşında olmak üzere üç çocuk annesidir.Kocasıyla uyumlu olmakla birlikte  duygusal olarak ya da  kitapların yansıttığı boyutlarda ona aşık değildir.Aşık olmak istemiştir ama bunu başaramamıştır.Çünkü bunun salt kendi isteğiyle olamayacağını,karşısındakinin de çaba göstermesi gerektiğine inanmıştır.Öteki kişileri geride bırakarak öne çıkan bu üç kişi, bir olay sonunda bir üçlü düğüm oluşturup roman örgüsünün  büyük bölümünü oluşturacaktır.Bu örgünün ilk düğümleri,belediye başkanının bir kurnazlık numarasıyla başlar.Belde de çocuklu aileler,çocuklarına eğitici tutmaktadırlar.Bu bir yarış durumuna sokulmuştur.Kimin eğiticisi daha bilgili,daha iyi eğitir,hatta daha  alımlı-çalımlı gibi değerlerle  ölçülmektedir.M.de Renal,bu bakımdan iyi bir seçim yapmış durumdadır.Sorel ailesinin(Onlara göre)haylaz  çocuğu Julien,hem genç,hem yakışıklı hem de Latince bilmektedir.Üstelik, kilise ölçülerine göre yetişmeye istekli biridir.Henüz 18 yaşlarındadır.Ancak,halk takımındandır,hem de   yoksul takımındandır.M.de Renal, Julien’i babasına  önemli bir para karşılığında alır.Aldığı gün daha Julien’i kendi ailesine uygun giysilerle donatır.Amacı ,dosta düşmana karşı iyi bir  eğitici  bulduğunu  ivedi olarak duyurmaktır.Bayan de Renal,olaya önce  duyarsız gibidir.Ancak Julien yeni giysileri içinde olağanüstü bir görünümdedir.Henüz çocuk denecek tavırlar içindedir.Bayan de Renal böyle düşünmektedir:”Büyük oğlum 12 yaşında,Jülien 18 !”deyip karşılaştırmalar yapsa da,içinden bir ses onun duygularını istemediği bir yöne çağırmaktadır. Bu sesi, olabildiğince  duymamaya çalışır. M.de Renal kendi havasındadır:Julien’i aldığna  sevinmesi bir yana onu başkalarının kandırıp kaçırmasından kuşkulanıp,anlaştıkları aylıklarını arttırır.Çocuklar da Julien’i çok sevmiştir.Julien,zorluklar içinde bir çocukluk geçirmiş olmasına karşın,yaşamında büyük başarılar  kazanmayı düşleyen,düşlediği ölçüde buna inanmış durumdadır.Düzenli bir öğrenim görmemesine karşın,okuduklarından yararlanmış durumdadır.Sayılı-sınırlı okuduğu kitaplardan modeller seçmiş onların başarılarına özenip kendine bir yol aramaya kalkışmış durumdadır.Örneğin Napolyon Bonapart’ın genç yaşındaki başarıları Julien için bir  örnektir.Gene gene bunları okur,bunları anımsayarak kendini buna göre ölçüp tetikler.Bu duygusal durumu onu oldukça atak yapmıştır.Bu durumu, Julien’e girdiği topluluk içinde etkin bir görünüm kazandırır.Konuşur,tartışır,ataktır,inattır.Bu özellikleri nedeniyle,okumamış,dar düşünceli insanları  kolay etkiler bir bakıma da rahatça  sindirir.Öte yandan papaz adayı oluşu onu,insanlarla ilişkilerini sabırla sürdürmeye zorlamaktadır.Okuduğu kitaplar, aynı zamanda o günlerin Fransız toplumundaki  değerlerini  içerdiğinden,güncel olaylara katılımlarında bunlardan yararlanmayı ustaca başarır.İlişki kurduğu sınırlı insandan onların özelliklerine göre ders almaktadır.Julien,çocuklarla çok kolay anlaşmıştır.Çocukların Julien’i sevmesi, Bayan de Renal için bir ölçüdür.Çocukları sevdiğine göre bir anne olarak o da Juien’i sevecektir.Böyle düşünür ama burada kalamaz;günden güne başka yönden de etkilenir.Kendinden bile saklamaya çalıştığı duygusal bir  ikilem içindedir.Julien’le sık sık konuşur.Julien de Napolyon Bonapart’ın kadınları etkileyen sözlerini anımsayıp arada kullanmaktadır.Bayan de Renal,kuzeni aynı zamanda  Manastır dönemi arkadaşı olan  Madam Derville’i  çağırır.İki arkadaş  uzun aralıktan sonra buluşup özlem giderirler.Madam Derville,bayan de Renal’e göre daha  açık, toplumsal değerlere  daha  yatkın biridir.Gelir gelmez, kuzeninin eskiye göre daha neşeli olduğunu anlar ama nedeni üzerinde durmaz.İki kuzen sık sık aralarına Julien’i de alıp bahçde otururlar,konuşurlar.Julien ikisini de etkiler..Madam Derville’in Julien’e yaklaşımlarından da cesaret alan Bayan  Renal, Julien’in kendini sevdiğini çoktan anladığı halde uzak durmasına karşın giderek bu yaklaşımı kolaylaştırır.Julien, Madam Derville’in yanında Bayan de Renal’in elini alıp okşamıştır.Bu, uzun süredir içten içe  gelişen aşkın ilk gün yüzüne çıkması olur.Konuşmalardan,iç çekişlerinden,sitemlerden anlaşılacağı üzere Madam Derville’de Julien’e aşık olmuştur.İşin bir başka yanı da ev işlerini yapan genç kız Elisa,Julien’ sırıl sıklam aşıktır.Julien bunlardan hep haberlidr ama onun gönlü bayan  Renal’dedir.Madam Derville bir bahaneyle ayrılıp ghider.O gidince bayan Renal daha da  ileri giderek,Julien’i odasına alır.Önce Julien’in diretişiyle başlayan buluşmalar sonra sonra karşılıklı isteklerle sıklaştır.Önceleri çekingen davranan Bayan Renal,giderek artan isteklerini dizginleyemez duruma girmiştir.Elinde olmayan bir itiyle sonunda kendisi Julien’in odasına gitmeye başlar.Bu arada Elisa durumu öğrenir,olay çıkarıp ayrılır.Tüm bu karmaşık, karmaşık olduğu ölçüde  ortaya dökülmüş aşk işlerinden M.de Renal habersizdir.Ona yansıyan Elisa işi, sınırlı söylemler içinde,M.de Renal’in  parasal,biraz da  yönetim gücüyle atlatılır.Julien için  bir seçim yapma zamanı gelmiş belki de geçmek üzeredir.İlerlemek,makamlara tırmanmak,daha büyük aşklar yaşamak isteği yok olmuştur,Bayan de Renal onun  tüm  geleceğini durdurmuştur.Kendisinin geleceği önemli bir çok öneriyi sayısız olanağı  geri çevirir.Bayan Renal’le olmak yaşamının tek amacı olmuştur.Çevrede ayyuka çıkan sözde gizli aşk,imzasız mektuplarla M.de Renal’e duyurulur..Olayları hep kazanç açısından değerlendirip,sonunda kazançlı çıkan M.de Renal,büyük bir sarsıntı geçirmekle birlikte gene işi hesap kitaba vurup en  zararsız  bir yöntemle  işin içinden çıkma  yolunu seçer.Bayan Renal,hem kocasından dolaylı olarak çocuklarından ayrılmamak,hem de Julien’le ilişkisini sürdürmek istemekte.Julien ise  Bayan Renal’i kaybetmek istememektedir.M.de Renal il karısı,12 yıl önce evlenmişlerdi.12  yıl sakin bir yaşam sürdürmüşlerdi.Her zaman olduğu gibi gene gittikleri  bir parkta,2.oğlu duvara tırmanınca düşmesinden korkan Bayan Renal’ın heyecanla bağırması üzerine çocuğun duvardan inmesi üzerine  M.de Renal, konuyu değiştirip:”Şu kerestecinin oğlunu çocukların eğitimi için eve alacağım!”demesiyle  başlayan Julien Sorel, ilişkisi, Bayan Renal’in yatağını paylaşmasını aşmış,sevilen üç çocuğa karşın karı-koca  ayrılma noktasına gelmiştir.

Kitabın  1/3’ünü okudum.Bir  engel çıkmazsa yarın da okuyacağım.Yemekte herkes yaptığı işlerden,ya da gördüğü yerlerden söz ediyor.Dinliyorum;ben ne yer gördüm ne de  birileriyle konuştum.Okuduğum kitabı anlatmak istesem anlatamam.Ancak okuduğum kitap,daha önce okuduğum kitaplardan oldukça farklı.Bu fark,hangi özelliğinden ileri geliyor tam anlamış değilim:Güzel mi,güzel!”Anlatılan yerler bildiğim yerlere benzemiyor.İnsanların kimileri bizim insanlarımıza benziyorsa da kimileri çok değişik.Julien’in çocukluğunu bir yanını kendi çocukluğuma benzettim.Kardeşlerin en küçüğü,tıpkı benim gibi.Ancak Julien onlardan durmadan dayak yiyor.Bunu anlayamadım.18 yaşına girmiş bir delikanlı kendini nasıl dövdürür?Sık sık  azarlamaları bir yana, babası  da Julien’i kanlar içinde bırakıncaya dek dövüyor.Oysa benim babam bana vurmak şöyle dursun, parmağıyla dokunmamıştır.Böylece aramızda benzerlikten söz ettiğim Julien’le benzerliğimiz;yaşımız,okuma isteğimiz buna karşın uzun süre okuma olanağı bulamayışımız dışında örtüşen bir tarafımız yok gibi.Buna bir de  büyük kentlerden uzak kırsal kesimde büyümemiz katılabilir.En belirgin benzerlik bence çok istememize karşın  düzenli bir okuma olanağına kavuşamamamız gösterilebilir.17,18 yaşımıza geldiğimizde bunu bulur gibiyiz,ben  şimdi bulduğumu sanıyorum.Julien de bulduğunu sandı ama galiba gönlü onu o büyük isteği yolunda gitmesini çelmelemeye çalışıyor.Ne rastlantı,Julien’le bir benzerliğimiz de bu konuda var.Onun bayan Renal’i gibi benim de bir E ablam  olmuştu.E abla ,küçük ablamın yakın arkadaşıydı.Onlar çok sık görüşürlerdi.Ben ablamlarda kaldığım  günler,E abla ile  konuşuyorduk. Bayan Renal ile konuşurken Julien’in aklından geçenler benimde aklımdan geçiyordu.Geçmese bile  E abla kesinlikle keçmesi için elinden geleni yapıyordu.Bu kitabı okurken bir süre onu düşündüm:Ne benzerlik!E ablanın henüz küçük bebeği vardı.Bebekten söz edilse,bebek bakmanın zorluğu üzerine başlayan konuşmalar,hemen bebek öncesi olaylara yamandırılıp,benim bu konuda düşüncelerime dönüşüyordu.Kendimi savunma gereğini duyduğum zamanlar oldu.Ancak,içimden bir ses,son bir şans olarak önüme çıkan okuma olanağımı düşünerek E ablanın  sözsel  saldırıları karşısında yenilgiye boyun eğerek kurtuluşu yeğledim.Bu kitabı okuyup Julien’in  durumunu görünce doğru yaptığımı daha iyi anladım.Bakalım bundan sonra Julien ne yapacak?Öğleden sonra  tren yoluna indik.Kimimiz Lalabel kimimiz de Lalahan tarafına gitmeyi önerdi.Lalahan değil de  o tarafa gitmeye karar verdik.Görünüşte düz,çayırlık gibi izlenimi, veriyorsa da o düzlüklerin zor geçilen çukurluklar gizlediğini  gezerek öğrendik.Uzaktan dümdüz  sanılmasına karşın inişli çıkışlı.Bir süre yürüdük.Lalahan yakın gibi görünmekle birlikte oldukça uzak  olduğunu anladık.Dere gibi görülen çukurluk geniş bir alan kaplıyor.Bir tern yolu boyunda yürürken bir Kayseri-Sivas treni geçti.Tren Lalabel yokuşuna tırmanırken atlayanlar oldu.Biz onları önce kaçak sandık.Ellerinde  torbalarıyla bize doğru gelince durumu anladık.Yolcular hep Hasanoğlan köylüleri:Lalabel yerine daha yakın yerden inmeyi yeğlemişler,tren yokuşta  çok ağırlaşınca tren sorumluları da inmelerine göz yumuyormuş.Arkadaşlarda bir sevinç:”Biz de Ankara’dan dönünce atlarız!”Gülüşerek yeni okul alanından köye döndük.Dört bina yeri  düzeltilmiş.Su yolundan dereye indik Künkler kapatılıyor.Bayrak törenine yetiştik.Samsun Ladik konukları bizim sınıfın yanına dizildi..Behire Öğretmen azarlar gibi konuşarak bir kaç kez girişi tekrarlattıktan sonra marş söyletti.Bence hiç güzel söylenmedi.Samsun-Ladik  müdürü öğrencilerini topluca alıp çadırlarına götürdü.Derslikte yemek  zilini beklerken bir gürültü oldu:Bizim  öğrenciler toplanmış birilerini alkışladılar.Çıkıp baktık;yeni bir grup gelmiş:Kayseri-Pazarören.Bu grup oldukça uzun boylu,esmer tenli.Bir kaç tanesi benim boyumda.Yemekte gözler onlardaydı.Onlar oldukça neşeli göründüler.”Bu okulun öğrencileri hem  iri hem de neşeli,diyecek oldum.Arkadaşlar bunu daha önce düşünüp konuşmuş olacaklar birden:”Onlar seçilip gelmiştir’”dediler.Dersliğe döndüğümüzde konumuz,önce Kayseri,sonra da Pazarören oldu.Kayseri İli üzerine hemen hemen hiç birimizin bilgisi yokmuş.Belleklerimizi yokladık,önemli bir bilgi ortaya çıkmadı.Pazarören adı, bileşik söz ilgimizi çekti:Pazar,bildiğimiz Pazar,haftalık toplu alım-satım yapılışı,haftanın tatil günü,ören, örücü,”Haftanın örücüsü!”diyen oldu,kahkahalarla güldük.Pazarören sözü giderek  tartışmalı bir dilbilgisi dersine dönüştü.Pazarören’le Kırklareli Tekirdağ,Çanakkale,Gelibolu ,Babaeski,Lüleburgaz ,Kepirtepe sözleri yan yana kondu.İsmet Yanar,Bekir Temuçin, Recep Kocaman,Mehmet Yücel,sözcüklerin benzerlikleri ayrılıkları üstünde uzun uzun tartıştılar.Bir bakıma iyi oldu,çoktandır Türkçe dersi gündeme gelmemişti.”Çoban Mehmet derse gelirse bunları sorar,mahcup oluruz,bildiklerimizi bir birimize anımsatalım !”deyip her akşam bir konu üzerinde durma kararı alındı.Arkadaşlar bağıra çağıra konuşurken ben hep Kayseri’yi düşündüm..Yurdumuzda 63 ilimiz olduğunu biliyordum,onlardan birisi de Kayseri’dir;öteki 62 ili biliyor muyum ki?Edirne,Tekirdağ, Kırklareli, İstanbul, Çanakkale, Balıkesir, Bursa, Bilecik, Bolu, İzmit ,Zonguldak, Konya, İzmir, Aydın, Manisa, Adana, Hatay, Erzurum, Erzincan,Trabzon, Samsun, Van, Isparta Tokat, Ankara, Kastamonu, Eskişehir, Muğla, Afyonkarahisar..Bu iller hakkında kısa da olsa biraz bilgim var.Öteki illeri de ad olarak biliyorum ama kişilerle ya da oraların belli özelliklerine bağlayıp sürekli anamıyorum…Kırklareli kendi ilim.Balıkesir,annemlerin iki yıl kaldığı,küçük ablamın doğduğu yer.Bursa ile Bilecik,Osmanlı Devletinin ilk kurulup başkentlik yaptığım yerler.Babam,Nacak deyip gösterdiği bir baltanın yapıldığı yer olarak Bilecik’i anar.Bolu, Köroğlu şarkılarında geçiyor,İzmit,köyden çoğunun askerlik yaptığı il.Zonguldak,kömürü bulan Uzun Mehmet’in memleketi.Konya’daki  yatılı asker okuluna gidecektim,o zaman öğrendim.İzmir’e giden Şerif Eniştem tanıtmıştı.Aydın,Şerif Eniştem askerliğini Aydın’da yaptığı için aralardan sık sık söz ederdi..Manisa’yı, padişah çocukları nın kaldığı  önemli bir yer olarak tarih derslerinde öğrendim.Adana’yı pamuğu,Hatay’ı kurtuluşu ile ilgili konuşmalardan anımsıyorum.Erzurum-Pulur,İlkokul öğretmenin Ahmet Korkut oranın müdürü olunca öğrendim.Erzincan’geçirdiği büyük depremi nedeniyle tanıdım.Trabzonlu ustalar her  yaz çalışmaya gelirdi,babamın tanıdıkları vardı.Samsun’u Atatürk’ün oraya gidip Kurtuluş Savaşı’nı oradan başlatması nedeniyle öğrendim.Van’ı haritadan önce gölünü sonra da İl olduğunu öğrendim.Isparta-Gönen Almanca öğretmenimiz Ömer Uzgil oraya müdür olunca,Tokat’ı 15’liler türküsü,ayrıca askerlik derslerimize gelen üsteğmen nedeniyle,Ankara’yı başken oluşundan,Kastamonu-Gölköy,okul hakkında okuduğum bir yazıdan,ayrıca yeni müdürümüzün oradan gelişi ile yine oradan gelen dört öğrenci üstüne yapılan konuşmalardan unutulmayacak bilgiler edindim.Eskişehir-Çifteler’i mektup arkadaşımdan,Muğla’yı da İzmir-Kızılçullu da okuyan mektup arkadaşım Ziya Fikri Özlen’in memleketi,ondan,Afyonkarahisar’ı Kurtuluş Savaşı’ından biliyorum.Sıraladığım illeri.kurduğum bu bağlantılar nedeniyle  kolay kolay  unutmuyorum.Bunları düşünürken gene Kayseri’yi anımsadım;bundan böyle Kayseri de  belleğimde yer edecek.Kayseri-Pazarören: İlk  izlenimler,”Neşeli 20 öğrenci.Yanlarında  hiç konuşmayan bir öğretmen.Bir başka öğretmen daha varmış ama ben onu göremedim.Yatarken gene  Julien’i düşündüm.Ne güzel düşünceleri vardı.Kendine örnekler seçmiş onlar gibi olmayı düşlüyordu.Neden o kadına kapıldı?Üstelik kendisinden  yaşça çok büyük.Kadın önce kendisine söyledi: “Benim büyük oğlum 12 yaşında,neredeyse arkadaşın olacak!”Julien, Napolyon Bonapart gibi bir kahramanı incelemiş,yaşam savaşından onun düşüncelerinden yararlanmayı düşlüyordu.Nasıl oldu da 30 yaşındaki 3 çocuk annesi bir kadına böylesi tutuldu?Daha önce hiç kız arkadaşı olmamıştı,acaba ondan olabilir mi? Bunu  kurcalayarak,kendimi savunmaya çalışıyorum; E Ablaya kanmayışımın daha önce C,sonra A ile arkadaşlık yapmamın bir yararı oldu mu?Onlarla kesinlikle Julien’le Bayan Renal gibi bir ilişki olmadı demek bile fazla, benzeri bir düşünce kırıntısı bile aklımızdan geçmedi, yaş olarak da geçemezdi zaten.Aslında onlarla o tür ilişkiyi bu gün bile  düşünemiyorum.Ben nedense  bugün de Gül’le ilgileniyorum ama öyle bir durumu aklımdan geçirmiyorum.O tür ilişkilerin ötesinde arkadaş olmanın da güzel bir yanı olduğunu sanıyorum.Belki de böyle düşündüğüm için Juliern’in   yaptığı yanlışı yapmadım.Bakalım kitabın kalan bölümünde Julien ne yapacak! Kadınla evlenemez.Evlenirse mutlu olamaz.Kadının 3 çocuğu var.O çocuklar birkaç yıl sonra,üç tane Julien olup çıkacaklar.Kendimi bir yana bırakıp Julien’i düşündüğüme güldüm.Bu bir kitap,tam yüz yıl önce yazılmış.Bu kez de dikkatim kitaba çevrildi.Bu kitapta değişik bir anlatım var:Yazar,her kişiyi kendi olarak yazıyor.Üstelik,okuyucuya okuması gereken kitapları da duyuruyor.Örneğin J.J.Rousseau’nun İtirafları,Nouvelle Helois ile Napoleon Elbe Sürgünü,Napolyon Bonapart’ın anıları türü kitapları ilgi çekici  yerlerde muştulayıp okuyucu önüne koyuyor.Özellikle o günlerin Fransa’sının kilise,sıradan halk’la kralcılar arasındaki karmaşık ilişkileri çok güzel anlatıyor.Kitaptan çok yazarı sevdim.Başka kitaplarını bulursan okuyacağım.

 

16  Haziran  1941  Pazartesi….

 

Akşam geç uyumuştum,uyanamadım,Orhan dürtünce uyandım.Kadir:Rüya gördün herhalde,sakın benim köylümü  gördüğünü söyleme,asker kocasına yazarım,köyden geçirmez!”dedi.Gülerek: ”Arkadaşa bakın arkadaşa,rüyada gördüğüm köylüsü için beni ele verecek,köyden geçirtmeyecek!”dedim.”Kim bu hayin?” diyenler oldu,Kadir gülerek,”Ben değilim,kimse  onu bana da söyleyin!” diyerek sıvıştı.Gene Pazarörenliler konuşuldu.Kahvaltıda onları gördük,oldukça gürültülü kahvaltı ettiler.Kahvaltıdan sonra bizim grup ders çadırımıza gittik.Öğretmen beklemeye başladık.Pazaröerenliler okul önünde sıra olup durdular.Tam o sıra bizim kızlar da topluca okuldan çıkıp,galiba çamaşırlığa doğru yürüdüler.Ellerinde  birer paket vardı.Arif Kalkan,Mustafa Saatçı’ya “Hafız,senin SS Kayserililere kaçıyor,bak bohçası da elinde!”dedi.Arkadaşlar bu söze çok güldüler.Mustafa Saatçı,daha önce gözlemiş,yalnız o değil hepsi birden kaçıyorlar ama  Kayserililere değil,onların hepsinin sevgilisi var, onlara kaçıyorlar!”dedi.Mustafa konuşurken Çadırın arkasından Reşat Tekinay çıktı,söylenen sözleri de duymuş,gülerek Mustafa’ya,kızlarınız kaçıyor siz burada aval aval bakıyorsunuz,sizde ağabeylik duygusu yok mu?Gidin çevirin,”Yaş doldurmadan kaçmak yasak!”diyemiyor musunuz?”dedi.Mustafa kurnaz,”Öğretmenim yanlış anladınız “Kız arkadaşlar okuldan kaçıyorlar!”demiştim. diyerek sözde  düzeltme yaptı.Reşat Tekinay Öğretmen,”Ya,demek gerçekten kaçsalar,durduracaksınız,bunu anladım;bu doğru mu?” diye sordu.Arkadaşlar: “ Doğru !”dediler.Reşat Tekinay Öğretmen bu kez de “Sizin doğrunuzun da doğru olduğuna inanamıyorum ama gene de inanmış gibi susacağım!”dedi,güldü.Bu kez ben yavaşça “Biz de!”dedim.Bir sessizlik oldu.Öğretmen bana baktı,”Ne o gene  bir can kurtaran simidi attın dalgalara;yetişebilen tutsun getirsin!”diyorsun ama ben yokum bugün,başka bir gün yaparız  söz yarışımızı!”deyip.Elindeki, kitapları, dergiler, gazeteleri açtı.Önce bir kitaptan Kırıkkale fabrikalarının kuruluşunu okuttu.Daha sonra yakınımızdaki Elmadağ fabrikasını anlattı.Fabrikaların neden buralarda kurulduğunu sordu.Arkadaşlar güzel yanıtlar verdiler.Öğretmen  bugün  kendisi pek konuşmadı..Son derste çadırın dışına çıktık,öğretmen,”Hasanoğlan’ın topografik bir haritasını yapalım!”dedi.Topografik sözünü anlamadık,açıkladı,”Yer fotoğrafı !”dedi gene anlamayanlarımız oldu.Kendisi bir şeyler çizdi,bu kez biz de benzer çizgiler çizdik.Topoğrafik,topografya sözlerini önce söylemeye sonra da anlamını doğru olarak öğrenmeye çalıştık.Hasanoğlan köyü ile köyden  demir yoluna dek derelerin,tepelerin yerlerini çizgilerle gösterdik.Gözümüzle gördüğümüz yerlerin resmi,ya da toprağın görünen resmini yaptık.Ummadığımız gibi yararlı bir ders oldu.Bu yaptıklarımıza benzer çizimleri köyde  dere kumluklarında çizerdik.Benim hiç beceremediğim bir oyundu ama arkadaşların yaptıklarından ders alıyordum.Özellikle Halamoğlu Hilmi’nin çizdiği Istranca dağları ile Ergene’ye akan dereleri çizişine şaşardım.Dere kıyılarındaki köyleri rastgele çiziyordu ama,bildiğimiz bizim köyle ötekikomşu köylerin duruşu gibi sıralaması inandırıcı oluyordu.Bunları anımsayınca yerimde Hilmi’nin olmamasını onumn şanssızlığı olarak düşünüp üzülüyorum.Böyle düşünmemi de kimi kez tartıyorum: “Bu benim kendime bir haksızlık mı acaba?”

Öğle çalışmasında biz keman,mandolin çalışması yaparken Pazarörenliler geldi,okulun önünde kendiliklerinden önce şarkılar söylediler,sonra da el ele tutuşup oyun oynadılar.Elele tutuşup ileri geri giderek çok düzgün aynı zamanda  sözlerle söyleyerek oynamaları ilginç.Bir oyunmuş gibi görünmekle birlikte bir kaç oyun ardı ardına oynadıkları için uzun da sürüyor.Oyunun adı:Tımurağa,Dizinin başındaki ile sonundaki çocuklar çok güzel oynuyor.Onları ben çok beğendim.Kardeş mi ne,birbirlerine de çok benziyorlar.Çalgıları mandolin.Melodi çok basit.Mandolin çalanlardan çıkarmaya çalışanlar oldu.Akordiyonla rahatça çıkaracağımı sanıyorum.Bir daha gelirlerse alıp akordiyonu çalacağım.Çalışmaları durdurup baktığımız için Behire Öğretmen sinirlendi.Gerçekte onların gürültüsü,onlara bakan çocukların bahçede toplanması, bizim çalışmamızı gölgeledi.Öğretmen pek bir şey demedi ama  oyunları bizim engellememizi bekler gibi bir durum takındı.Ancak bizim gruptan kimse olumsuz bir tavır takınmadı.Tersine  oynayanlara yaklaşanlar oldu.Onlar oyunları bırakınca büyük bir kaynaşma oldu.Kalabalık bir  grup çeşme yönüne doğru gitti.

Öğleden sonra okul bahçesinde tezgah kurup  çalışmaya başladık.Marangozluk yapıyoruz.Yemek masası,oturak.Yığınla  kavak ağacı geldi.15 masa 30 kanepe  yapacağız.Ali Yılmaz Öğretmen bizi özlediğini söyledi.6 arkadaşız:Mehmet Aygün,Yusuf Asıl,Hasan Üner,Orhan,Mehmet Başaran.yaş kavak ağaçlarını kesmek zor,Destere işi çoğunlukla bana kalıyor.Oldukça yoruluyorum.Mustafa Güneri Öğretmen burada da  sık sık yanımıza geldi.Her geldiğinde dolaylı olarak geçmişle  bir  ilişki kurup yaptıklarımızdan memnun kaldığını söylüyor.”Arkadaşım Nejat İdil sizi  çok iyi yetiştirmiş!”deyişi hoşumuza gidiyor.Ne var ki, bu sözü marangozluğumuz için diyorsabizi Hamdi Bağ,Naci  İnan,İrfan Evren öğretmenler yetiştirdi.Okul müdürü olarak arkadaşı Nejat İdil’i biz de çok seviyoruz ama o  bize çok başka beceriler kazandırdığı için seviyoruz….

Paydosta Pazarörenliler gene geldi gene aynı oyunları oynadılar.Dizi başlarındaki oyuncuları tanıdım,baştakinin adı Veli,soyadı Dalak.Arkadakinin ise adı Hüseyin soyadı Öztürk.İkisi de uzun boylu,güleç yüzlü insanlar.Timurağa oyunlarını alordiyonla çaldım,şaştılar.Akordiyon görmemişler galiba ilgiyle dinlediler.Yalnız onlar değil bizim arkadaşlar da şaştı.Kızlar kapı önüne çıktı.Nahide Akalın Öğretmenle ablası da pencereden gülerek baktılar.

Akşam yemeğinde Pazarörenlilerle Ladikllilerin  karışık oturmaları ilgimizi çekti.Samsun-Ladik müdürü Nurettin Biriz bize biriz miriz dedi ama  biriz sözlerini duymamış olan Pazarörenliler  birliği kendiliğinden becerdiler: “Yarın birlikte oynarlarsa kimse şaşmasın!”dedim.Arkadaşlardan yüzüme tuhaf tuhaf bakanlar oldu: “O öyle istiyor belki!” diyen de  çıktı ama  aldırmadım.İnsanlar,karşısındakileri kendisi gibi düşünür, sev giyle yaklaşırsa anlaştığı gibi el ele tutuşup oynar da!”.

Yemekten sonra Julien’nin  ne yapacağını merak ederek kitabı okumaya başladım.Julien,Renal  ailesi yanına girmeden önce bir süre kilisede kalmış,orada iyi izlenimler bırakmışmış.Kendisini seven,başarılı olacağına inanan papazlar vardır.Örneğin  Abbe Pirard bunlardan biridir.Onun da  yardımıyla Julien gene kiliseye döner.Kilisede üç yüz yirmibir öğrenci vardır.Bu kalabalık içinde  Julien başarılı olur,özellikle Latince’de üstüne yoktur.Ancak kiliseye girmek üzere geldiğinde, kiliseye girmeden önce tanımadığı bu kentte yalnız yalnız dolaşırken  yemek yemek üzere bir yere girer.Girdiği yer,kabadayıların bulunduğu bir yerdir.Tezgahtaki kızla konuşurken,kızın belalılarından biri Julien’e takılır.Olay büyümek üzereyken önlenir.Yardım amacıyla kız kendisine bir kart vermiştir.Julien kartı saklar.Kiliseye girdiğinde,oranın  yöntemlerine göre   papaz adaylarının  eşyaları aranırmış.Julien’in çantasından tezgahtar kızın kartı çıkınca,bu büyük bir sorun olur.Buna karşın Julien başarılı  sayılmıştır.Julien papaz olmak için can atarken,Bayan Renal’i de unutmaz Onun izindedir.Bu arada büyük bir  dinsel tören düzenlenir.Julien bu törende önemli görevler üslenir,kendisini sevenlerin yardımıyla başarılı olur.Kendisine yeni görevler bulunur.Onun gönlü yükseklerde uçar.Daha yükselmek için Paris’e gitmelidir.İşte bu olanak doğmuştur.Törendeki başarılı çabaları sonunda Paris yolu açılır.Uzun,uzun olduğu ölçüde sıkıntılı bir yolculuktan sonra Paris’e ulaşan Julien’i,koruyucu papaz Abbe karşılar.Papaz  Abbe Pirard ünlü Marquis de la Mole’e Julie’ni över,yanına almasını ister.Dediğini yaptırabilmek için de Julien’in adından önce özelliklerini anlatır.Marquis papazın sözünü kesip,”Siz Julien Sorel’den söz ediyorsunuz!”diyerek papazı susturur.Papaz şaşırır, Marquis’e sorar:”Siz nereden biliyorsunuz?Marquis söylemez.Böylece Julien Paris’te işe girmiş olur.Artık,düşlediği yükselme yolu açılmıştır.Latince bildiği gibi,tarih,felsefe,konularında da  oldukça gelişmiştir.Voltaire,Rousseau,J.Lock’tan söz ettiği gibi Tacitus,Horatius’tan Latince şiirler okuyabilmektedir.Bu durumu Julien’i içine düştüğü çevrede  çabuk ünlendirir.Çevre varsılların,bir bakıma da tembellerin çevresidir.Onlar  ünlü olmak için çalışmazlar,daha doğrusdu ünlü olmaya gereksinimleri yoktur,doğuştan ünlüdürler.Ünleri  baba adından ya da krallara yapılan hizmetlerden, dolayı bir asalet ünü almışlardır.Bu sürer gider.Akıllarınca asildirler ama hepsinin akıllı olduğu söylenemez.İşte böyle bir ortamda Julien göze batacak ölçüde tanınmıştır.Bu göze batma  olumlu olduğu ölçüde belki de daha fazla olumsuzluk olarak gelişmektedir.Julien çalışkandır,bu özelliği  Marquis’in gözünden kaçmaz,ona güven gösterir,gelişmesini  sağlayacak işler yaptırır.Aile içindeki konumunu geniş tutar.Oğlu ile denk  tutacak ölçüde yakınlık gösterir.Yaptığı işlerdeki becerisi nedeniyle, dış ülkelere bile gönderir.Julien bir papaz adayı olmaktan öte içine girdiği  insanlar gibi yukarılara tırmanmayı istemektedir.Tarihte böyleleri vardır,örneğin  Richlio bir papazdır ama büyük bir devlet adamı da olmuştur.Julien   seçkinlerle tartışırken bir yandan da  aydınlatıcıları severek okur.Örneğin Voltaire’in tüm kitaplarını kitaplıkta görünce  sonsuz bir sevinç duymuştur.Ancak ailede bir    kitap  sever daha vardır,Mathilde.Mathilde Marquis’in kızıdır,özgürce yetiştirilmiş ancak benzerlerine göre daha zeki,daha uyanıktır ya da uyanık olmak istemektedir.Çevredekilerin Julien yakınlaşmasına karşın  Mathilde tartışmalara katılmasına karşın Julien’e kadın olarak  uzak durur.Julien bu duruma üzülür.O kolay elde etme düşüncesindedir.Bayan Renal onun için bir ölçü olduğundan Mathilde Julien’i çileden çıkarır.Jılien bir olanak yaratıp Bayan Renal’e gider,her şeyi göze alıp adeta zorla odasına girer. Bayan Renal’in  karşı koymalarına aldırmaz.Zaten bayan Renal’de gerçekten karşı koymak niyetinde değildir.Julien dönünce yeni bir görevle uzaklara  gider.Aklı fikri Mathilde’yi elde etmektir.Gittiği yerde bir Rus prensi  ile tanışır general Korasoff.Korasoff kendini,eski bir asker olmaktan öte kadın kandırma uzmanı olarak tanıtır.Julien durumunu Korasoff’a açmaktan kaçınmaz.Korasoff Julien’e  sayısız örnekleri anlattıktan sonra yazılmış mektuplar verir.”Bu konuşmaları dinleyen,bu mektupları okuyan bir kadının karşı koyması düşünülemez!”diyerek Julien’i cesaretlendirir.Julien dönünce Mathil’de üstüne bu yöntemleri dener,sahiden de başarılı olur.Julien önce bayan Renal’e yaptığı gibi zorlayıcı bşir diretmeyle Mathilde’nin odasına girer.Sonra sonra da Mathilde Julien’in odasından  çıkmaz olur.Olay duyulur ama çevreye yayılmaması için bir süre  susulur.Ancak Mathilde gebe kalır.Artık gizlenecek bir durum kalmamıştır.Mathilde Julien’le evlendirilirse asaleti elden gidecektir.Anne-baba buna razı değildir.Öte yandan Mathilde Julien’i sever,ayrılmak istemez dahası ayaklarına kapanır,”Ben senin kölenim!”der.Marquis’in ünü iki paralık olmak üzeredir.Bir süre çare düşünülür.Sonunda  bol paralar gözden çıkarılarak Julien’e asalet belgesi alma yolu denenir.Bu işler yoluna konmaya çalışılırken güncel işler,doğal yaşam sürdürülür.Marquis’e imzasız mektuplar gelir.Bunlardan bir tanesi,bayan Renal’den gelmiş olabilir.Bu Julien’i çıldırtmaya yeter.Julien bayan Renal’den öc almak için,Verrieres’e koşar.Bayan Renal kilisede dua ederken Julien iki el ateş eder,öldü sanıp çıkar güvenlik güçlerine teslim olur.Bayhan Renal  ölmemiştir.Olay büyük bir skandal olarak çevreye yayılır.Eski dostlar yardım için Julien’in yanındadır.Ancak karşıtları da  dirence geçmişlerdir.Durum bir yandaşlar savaşına dönüşür.Julien,öldürme amacıyla ateş ettiğini söyler,sözünden geri dönmez.bayan Renal’in öldüğünü sanmaktadır.Oysa bayan Renal ölmemiştir,yarası da pek önemli değildir.Olayı duyan Mathilde gelir,avukatlar tutar,araya adamlar koyar,Julien’in ifadesini değiştirtmeye çalışır.Julien ifade değiştirmez.Mahkemesi olur,başı kesierek öldürelecektir.Sayılı günler beklenir.Julien günah işlediği düşüncesindedir,bayan Renal’den özür dilemek ister.Mathilde Julien’i kocası olarak bilir,ona öyle yaklaşır.Varını yoğunu  harcayarak son görevini yapmaya çalışır.Halka bağışlarda bulunur.Julien’in  sevdiğini söylediği bir mağara vardır.Çocukluğunda oraya gidip  çok mutlu olduğunu söylemiştir.İlginç bir rastlantı,Mathilde’nin de geçmişinde bir mağara olayı vardır.Atalarından biri 1574 yılında kraliçe  Marguerite tarafından başı kesilerek öldürülmüş.Kraliçe sonra bu başı siyahlar giyinmiş olarak kucağına alıp bir tepeye kendisi gömmüş.Gömülen baş,Mathilde’nin  büyük büyük dedesi La  Mole’dur..Bu olayı ailede de en çok  Mathilde önemsemektedir.Belki de bu öykü nedeniyle benzer bir durum hazırlanır.Julien’in başı kesilinse Mathilde siyahlar içinde kesik başı alıp Julien’in sevdini söylediği mağaraya gider,kendi eliyle gömer.ayrıca azırlattığı  mermer heykellerle mağarayı donatır. .Mathilde olağanüstü bir sabırla Julien için gereken dinsel sorumlulukları yerine getirmiştir.Bayan Renal,acıya dayanamaz,Julien’den 3 gün sonra çocuklarını severken kalbi durmuş olarak,eli çocuğunun başında ölü bulunur.

Kitabı kapatınca gerçek insanlardan ayrılmış gibi  oldum.Arkadaşlarım bana yabancı gibi geldi.Bir süre burnumun delikleri yanar gibi oldu.Bir kitap mı okudum yoksa yaşayan bir grup insandan mı ayrıldım?Bunu düşündüm.Yalnızlık duygusu içinde bir süre öyle oturdum.İsmet,”Dayı,Pazarörenlilere akordiyon çalacak mısın?Sormaya geldiler,dediği zaman baktım kaldım:Ne akordiyonu.?dediğimde Mathilde siyahlar içinde karşımda duruyordu.Burnuma kaşıdım,dudaklarımı ısırdım,birden elimi sıraya vurdum.Avucumun yandığını duyunca İsmet’e bir daha sordum, Ne akordiyonu? İsmet, çocukları gösterdi.Veli ile bir arkadaşı beni bekliyormuş,çıkıp konuştum,”Siz gidin ben geliyorum!” Pazarörenliler  yarın akşam gene gösteri yapacaklarmış,benim akordiyonla  çaldığımı söylemişler,onlar için de bir yenilik olacakmış,çalmaya söz verdim,döndüm.Bu bir bakıma iyi oldu,kitabı bıraktım,Julien,bayan Renal, Mathilde,Abbe Pirard,Vera  ya da Judo dağları,papaz Chelan,Doubs ırmağı,Verriers Dük de Castrie’in dedikleri(Dük, d.Alambert ile J.J.Rousseau yılda 1000 frank kazanamazlar ama gene de her konuda fikir yürütürler,demiş.)gözlerimin önüne geldi geldi gitti.Yazar Stendhal’ı daha önce hiç duymamıştım.Kitabın sonu çok acıklı bitti ama girişi çok güzeldi.Küçük Verrieres kasabası ne güzel anlatılıyor.Yazar,bildiğimiz sözleri kullanıyor ama o sözler,bildiğim sandığım varlıkları bana  bildiğimden daha güzel gösteriyor.”Kırmızı kiremitle örtülü,sivri çatılı beyaz evler,küme küme kestane ağaçları...Ben de köyümü anlatsam ne yazarım acaba?Gerçekte benim köyümde de yazılacak güzellikler var:Kestane ağacı yok ama gümüş yapraklı,rüzgarda ışıl ışıl sallanan arkası önü değişik renkte kavak  ağaçları var.Ben bunları düşünürken arkadaşların konuştuklarını duymaya başladım,kızlardan söz ediyorlar.Arkadaşlar bu  kitabı okuyup,Mathilde’yi tanısalar gene böyle konuşurlar mı acaba?Ya Mathilde gerçek olsa,Julien ile  tartıştığı gibi bizimle tartışsa onunla konuşabilir miyiz acaba?1574 tarihinde  ailesinden birinin ölümünü,ölüm nedenlerini biliyor,olayı kafasında yaşatıyor.Bana, dedemi sorsalar yanıt veremem.Onunla nasıl konuşurdum?Arkadaşlar yatmak için kalkınca ben de kalktım.Çoktandır ayrı yerlerde oturduğumuz arkadaşım Halil Basutçu,geldi “Hasta mısın,yoksa çok mu yorgunsun? diye sordu.Kitabı göstererek ona doğruyu söyledim:”Şimdiye dek okuduğum kitaplar içinden bu beni en çok etkiledi!”dedim.Halil güldü,”Sen kitaplardan pek etkilenmezdin,ne oldu sana aşık mısın yoksa?” dedi.”Aşık olsaydım,bunu okuduktan sonra hemen vazgeçerdim,aşıkları öldüren bir kitap!”dedim.Halil gülerek Mustafa Saatçı’ya bağırdı,”Bak seni akıllandıracak bir kitap var burada!”dedi.Gitmek üzere kalkanlar da geri dönüp kitabı görmek istediler.Okumak isteyenler oldu.Kitabın üstüne İsmet’in adını yazmıştım,gösterdim:Sahibi verirse okursunuz!”dedim.Biraz toparlanarak gittim yattım.Bayan Renal’ı anımsadım;13 yıl evli kaldığı kocasını,üç oğlunu düşünmeden nasıl böyle bir duruma girer?Mathilde’yi giderek  hoş görmeye başladım.Gene Emine ablayı anımsadım;o da bir bayan Renal olabilir mi?Çok sevdiğini söylediği bebeğini düşünmeden böyle şeyler yapar mı?İçim cızladı.Heideröslein’ı okudum.2.dörtlük bir türlü aklıma gelmedi.Bahçede fısıltılar oldu,uyanık olduğumu görmemeleri için ters dönüp uyur gibi yattım…..

 

17  Haziran 1941  Salı

 

Sabahleyin Orhan ”Neden öyle ters yattın?” diye sorunca, kıpırdamadan, yattığım gibi  uyuyup kaldığımı  anladım.Olayları gene anımsadım ama bu kez bayan Renal’in ölmüş olmasını yerinde bularak,onu olay dışına çıkardım.Mathilde’yi zaten pek suçlu  görmüyordum.Acaba zamanla gene neşesine kavuşacak mı? gibi sorular sorarak, dünkü  üzüntülerimden  kurtulmaya çalıştım.Kitabı da İsmet’e överek verdim.Kahvaltıda yeni  konuklar geldiğini öğrendik.Kars-Cılavuz’dan 20 öğrencilik bir grup gelmiş.Gelenlerin giysileri bir birine benzediği için gözle ayırmak zor.Kahvaltıdan sonra biz çadırda toplandık.Dersimizi soranlara  boş,diyemediğimizden,”Matematik!” diyoruz.Gerçeği bilmeyenler”Ay,bu sıcakta matematik dersi olur mu?”diyorlar.İşin ilginç yanı ben bu sıcakta matematik çalışıyorum.Yeni bir konu öğrenmesem bile eskileri tekrarlıyorum.Kitaplarımdaki geometri sorularını hep yaptım.Çözemediğim cebir problemleri var,nedense onların üstüne bir türlü gitmedim,öyle kaldı gibi.Bugün  kendimi sıkmak istemiyorum,onları gene bıraktım.Orhan’la Almanca sözler aradık:die Grenze=Sınır,hudut..der Fluss=Nehir,schlau=kurnaz.,hinab=aşağıya,dauern=devametmek,zurück=geriye,zu  viel=pek çok,erfinden=icat etmek,tapfer=cesur,drücken=sıkıştırmak,eröffnen=açmak,schnitzen=oymak Orhan bunlarla cümle yapacak,sorularda kullanacak.on iki sözcük uzun zamanımızı aldı.Lügatten sözcük seçmeyi bile tam beceremiyoruz.

Öğle yemeğinden sonra okul önünde konuklar gene toplandı ama onlardan bir öğretmen oyuna izin vermedi,topluca gittiler.Behire Öğretmen sevindi,”Her gün her gün gelip burada oynayacak mı bunlar?dedi.Dört telde de birinci parmakları basmaya başladım.İşbaşı yapınca masalara devam ettik.Mustafa Güneri Öğretmen geldi,yapılan altı masayı taşıttı.Altı da kanepe yapmıştık,Mustafa Güneri Öğretmen  ivedi olarak altı kanepe istedi,masaları bırakıp kanepe yetiştirdik.Paydosta Pazarörenliler geldi.Akordiyonu çıkarıp Timurağa oyun havalarını çaldım.Bir süre benim çalışıma uyamadılar.Melodi ritminden değil akordıyon sesini yadırgadılar.Birkaç kez  çalınca anlaştık.Çok sevindiler.Oyunları yöneten Veli ile iyi anlaştık.Veli adı benim hoşuma gitti,bizim köyde de  bu  ad çoktur.Anımsadıklarımdan bazılar:Bodur Veli,Kel Veli,Abbas Veli,Koca Ali Veli,Kara Veli,Şişman Veli,Dede Ahmet Veli,Nadar Veli.Belki daha var ama  aklıma bunlar geldi.İsmet’in köyünde de  tanıdıkların var:Karaburun Veli,Soti Veli.Nedense bizim okulda bu addan kimse yok.

Yemekten sonraki okuma saatinde konuk öğrencilerin oyunları konu oldu.Samsunlularla,Karslılar oynamadılar ama onların da oyunları varmış,cumartesi akşamı için hep birlikte eğlenmeyi düşünüyorlarmış..Bizim arkadaşları gene bir  tasa aldı:Bizden de oyun isterlerse,ne yapacağız? Ben güldüm,”Her zaman aynı  laflar.”Ne yapacağız?”Biz de oyundan başka bir şeyler yaparak katılırız.!”Fettah Biricik,çoktandır bana karşı olmuyordu,dayanamadı,”Sen akordiyon çalıp kurtulacaksın!”dedi..İsmet, sanırım bana arka çıkmayı  düşünmeden,Fettah’a, sen de kalkıp oynarsın!” deyince  küfürle karşılaştı.Fettah,eskiden kendisine yapılan takılmaları aklından çıkaramadığından,İsmet’in  kasıtlı söylediğini anlamış.Sefer Tunca,Arif Kalkan,Mehmt Yücel araya girdiler,kavga önlendi.Ancak,beklenmedik bir öneri geldi;Ali Güleren,Fettah’a “Sen neden böyle sinirleniyorsun,kalk oyna!”dedi.Fettah gene sinirlendi,”Kaz Ali ben oyuncu muyum?” diye bağırdı.Bu kez de Ali Güleren ayağa kalkıp bağırdı:Başkaları oyuncu mu?Bu kadar insan çıkıp oynuyor,onlar oyuncu mu oluyor?”Fettah sustu.Mustafa Saatçı,Yusuf Asıl,Abdullah Erçetin,Bekir Temuçin,Kadir Pekgöz,Ali Güleren’i alkışladılar.Fettah Biricik’in “Ben oyuncu muyum?”deyişine takılanlar oldu:”Oyuncu olmadığına göre bari oynatıcılığı üslen,sana bir ayı bulalım,onu oynat!”Sessiz duran arkadaşlarda gülmeye başladılar.İsmet gene konuştu:Ben ayı olurum!”İsmet’e “Kalk,nasıl oynayacağını azıcık göster!”dediler.İsmet koşulunu  kesin söyledi:”Ayı kendiliğinden oynamaz,ayıcı onu şarkılarıyla oynatır,Fettah şarkısını söylesin ,kalkayım!”Fettah sustu.Bu kez Mustafa Saatçı:Şarkısını bana öğretin,İsmet’i ben oynayayım!”Mustafa Saatçı bunu dedi ama dediğine hemen pişman oldu.”SS ayıcıya varmaz,avucunu yala!”dediler.Mustafa Saatçı sözünü geri aldı.En çok  neşelenenlerden Yusuf Asıl’la Kadir Pekgöz “Ayıcı aranıyor!”diye yüksek sesle konuşurken Selçuk Korol  öğretmen çadırın kapısından başını uzattı,”Ne o Trakyalılar,Kakava hazırlığımı yapıyorsunuz?Onun zamanı geçti ama,birilerine hergün bayram  örneği  kakava da yapılabilir!”dedi.Hepimiz sustuk,öğretmen,”İyi ki çadırınız uzakta,siz başkalarını bayağı bayağı rahatsız edecek derecede  gürültülü çalışıyorsunuz!”dedi.Arkasından da “Herkes yattı!”diye ekledi.Sami Akınsı,”Buradan zil duyulmuyor!”diyecek oldu.Öğretmen,Sami’ye baktı,”Bu gürültüden zil değil top bile duymazsınız!”dedi.Çadırın önüne çıkıp durdu.Önünden birer ikişer geçip  okul bahçesindeki  çadırımıza  yöneldik.Çadırla musluklar bir birine zıt köşelerde.Büyükçe bir dikdörtgen açı ortayı çiziyoruz.Kızların kapısına yakın geçiyoruz.Kızların kaldığı odalar iç tarafta kalıyor.Okul koridoru bizim tarafta.Böyleyken birileri her akşam,”Şunu gördüm,bunu gördüm,gibi tevatürler üretiyor.Bu akşam birine tanık oldum.Arkadaş önümden gidiyordu.Az geri kaldım.Okul tarafından  hiç kimse girip çıkmadı.Çadıra girdiğimde arkadaş iki kızın adını verdi,onlar musluklardan  su alıyormuş.Çadıra girince bana sordular,”Sen de gördün mü?”Ben hiç duraksamadan,”Ne görmesi,arkadaş yürüyüp gitti ama ben durdum,onlarla bir süre konuştum!”dedim.İnananlar oldu.Az sonra arkadaş,yalan söylediğini açıkladı.Arkasından da benim de yalan söylediğimi ekledi.Bu kez ben,”Az önce yalan söyleyen şimdi  bana  yalancı!”diyor.Musluklarda beraberdik, oysa o benden önce geldi,ben neden geciktim?Onu söylesin,ondan sonra bana yalancı desin!”dedim.Herkes sustu.Oysa düpedüz yalan söylemiştim..Böyle dedim ama,dediğime de pişman oldum.Kendi kendime sordum,”Bundan ne kazandım?Üstelik zor durumda bıraktığım Abdullah Erçetin sevdiğim arkadaşlardan biriydi.Onun gönlünü almayı bir süre  düşündüm. Başkaları yapınca ayıpladığımı kendim neden yapıyorum?Bir süre uıykum kaçtı……..

Kitap 27       Mektuplarla Matematik Dersleri

 

 

6  Şubat  1941 Perşembe..

 

Kar yağıyor konuşmaları içinde uyandım.Oysa dün  kar kürümekle gün geçirdik.Öyle ki,dünkü kadar  geçmiş atölye işlerinde bile yorulmamıştım.Salt ben değil tüm arkadaşlar,”Şu kardan bıktık!”deyip okul çevresinde zerresini bile bırakmamıştık.Ben de herkes gibi söylenerek çıktım.Orhan daha önce gitmiş.Halil de benim gibi,söyleniyor.”Geçen yıllarda böyle kar oluyor muydu?”diye soruyor.”Hep oluyor ama biz unutuyoruz.Dışarı çıkınca beklemediğimiz bir de ruzgarla karşılaştık. Rüzgar esince ,seyrek bir kar serpintisi savurup çokmuşçasına  gözümüzde büyümesine neden oluyor.Derslikte tüm arkadaşlar pencerelere sıralanmış kara bakıyor.Halil,”Şunlara bak,kar  görmemiş gibi bakınıyorlar!”dedi.Halil’in sözünü değiştirip,”Karı görmedik gibi,bakıyorsunuz,karı görmedik gibi bakıyorum,sözleri tekrarlandı.Sami Akıncı  sözün tekrarlanış nedenini anlamazdan gelip  kar görmeme ile karı görmeme arasındaki anlam farklarını anlatmaya kalktı.Sami’ye gülenler oldu.Yusuf Asıl gülünce Sami Yusuf’a “Küçük, karı görsen ne yapacaksın?”diye sordu..Yusuf duraklayınca,Sami Akıncı’ya birkaç arkadaş,”Bana sor,bana sor?dediler.Sami gülerek,”Boş boş konuşuyorsunuz,işiniz gücünüz boşboğazlık!”Boşboğazlık sözü dile dolandı.Anlamı,sözcük türü,yapısı konuşuldu.Son sözü gene Sami Akıncı söyledi,arkasından da azıcık alaylı olarak,konu üstüne  eğilmeden bir şeyi doğru öğrenemezsiniz!”diyecek oldu.Yusuf Asıl gene konuştu. Sami Akıncı’ya”O sözü sen söylediğin için senin açıklamanı bekledik,yoksa biz onu biliyorduk!”Sami Yusuf’a baktı,”İşte bir boşboğazlık daha !”dedi.Kahvaltıdan çıkarken karın kesildiğini görünce çığlıklar atıldı.”Bizi korkutmak için şubat ayının numarası!”diyenler oldu.Dersliğe girince gene de gözler pencerelerde kaldı.Fikret Madaralı Öğretmen de “Günaydın!”dedikten sonra,pencereye bakarak,”Kar gene korkuttu,aman bir süre yağmasın ne olur?”dedi,arkasından,”Soğuğu bir yana gelip gitme aksıyor.,şubattır, kar yağmadan olmaz ama  birkaç gün ara verse !”deyip ellerini ovuşturdu.Masaya dönerek,çantasından kitap çıkardı,”Ahmet Haşim’i tanımıştık,anımsayanınız var mı?Nelerini okumuştuk?dedi.Ben birden irkildim:Ahmet Haşim’den kafamda  hiçbir iz yok.Kendimi zorladım,Atatürk için yazdığı parçayı anımsadım.Bir hastaneden söz eden yazısını okumuştuk.Sami Akıncı parmak kaldırdı.Öğretmen soru sormamış gibi konuşmaya başladı.”Ahmet Haşim,önemli yazarlarımızdan biridir.İleriki yıllarda da ondan yazılar okuyacaksınız.Onun  şiirleri de yazıları gidi çok beğenilir.Ancak şiirleri düzyazıları ölçüsünde kolay anlaşılmaz,gizli anlam taşırlar!”deyip önce:Bülbül,Ağaç,Süvari,Bahçe şiirlerini okudu.Tekrarladı,açıkladı.Öğretmen konuştukça anımsadım.Ahmet Haşim Almanya’da kalmış,orada bir tanıdığıyla  kırda gezmiş,oranın ağaçlarını,ormanlarını anlatan bir yazısını bir de sincapları anlatan yazısını okumuştuk.Parmak kaldırıp söylemeyi düşündüm,sonra vazgeçtim.Öğretmen şiirleri okumaya devam etti.Bu şiirlerin de bir bölümünü okumuştuk,iyice anımsadım.Öğretmen az durduktan sonra ilgimizi çekti,”Çok beğenilen şiirlerinden biri de budur!”dedikten sonra Merdiven adlı şiiri okudu.”Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden!”Öğretmen konuşur gibi okuyor ama çok güzel okuyor.”Okumak isteyen var mı?” diye sordu.İsmet,Sami,Halil,Bekir parmak kaldırdılar.Sıra ile dördüne de okuttu.Arkasından bir kez daha kendi okudu.Bu şiirin anlattığı ile anlatmak istediği farklıdır.Bu farkı da okurken sesimizle belirtmeliyiz!”dedi.Öğretmen böyle deyince parmak kaldırıp okumadığıma sevindim.”Sesle nasıl fark ettireceği?”,anlamadım.Zil çalınca rahatlar gibi oldum..Pek hoşlanmadığım  bir Türkçe dersi  geçirdim. Dersten sonra Ahmet Haşim’den okuduğumuz Leylek,Sincaplar  yazılarını iyice anımsadım  ama,nafile bir anımsama oldu bu,pek işime yaramadı..Dersten sonra Ahmet Gürsel Öğretmenin mektubunu açıp problemin  çözülüşünü bir daha gözden geçirdim. Öğretmenin yaptığını tıpkı yazarak uzun uzun uğraştım.Aritmetik defterime de aynısını yazdım.Yemeğe giderken çıkış merdivenlerinde Fikret Madaralı Öğretmenle karşılaştık,öğretmen durdu, kooperatifle ilgili bir soru sordu.Ben  yanıtlarken  geçip  inen  arkadaşlar, “Çabuk çabuk ineceksin bu merdivenlerden!”diyerek itiştiler.Öğretmen,gülerek “Bir alem şu senin arkadaşların!”diye güldü.Öğretmenin söylediğini duyan Arif  Kalkan, arkadaşlara:” Öğretmen söylediklerinizi duydu,kim onlar diye sordu!”dedi.Beni de tanık gösterdi.”Ben,Adınızı sordu,ben de söyledim!”deyince birden parlayanlar oldu.Yemekte Hilmi Altınsoy uzun süre beni sıkıştırdı,Doğru mu,Fikret Madaralı Öğretmen adlarımızı aldı mı?diye sordu,verdiğim yanıtları and içirterek doğrulatmaya çalıştı.Sonunda azarladım,”Siz boşboğazlık yapacaksınız, zor durumlara girince de biz sizin yalancınız olacağız!”Hilmi iyice inandı.”Çabuk çabuk ineceksin bu merdivenden!”diyen oymuş.Böyle söyledim ama sonradan ben de pişman oldum,öğretmen kızmak şöyle dursun güldü.Bunu söylesem iyice şımaracaklar.Yemek sonuna doğru biraz somurtuk olarak ayrıldık.Atölyeye giderken Hasan Üner de beni destekledi,”Çok şımarıyorlar,azıcık üzülsünler!”dedi.Arkamızdan Hilmi Altınsoy koştu geldi,”Abi seni üzdüm,özür dilerim,beni affet!”Zaten ben  olayı bu yola dökmekten pişmanlık duyuyordum,önce biraz duraksadım,Hilmi’ye kızmadığımı söyledim,Öğretmen için de “Fikret Madaralı Öğretmen o tür konuşmalar üzerinde durmaz,ilk duyduğunda belki hoşlanmamıştır,ancak olayı  kine götürmeye asla kalkışmaz!”diyerek dönüş yaptım.Hilmi gidince Hasan’a doğrusunu söyledim.Konuyu bu duruma Arif Kalkan’ın çevirdiğini,beni de  yalancı tanık durumuna soktuğunu anlattım.Öğretmenler gelince  konu kapandı.Bu kez de bir başka konu dilimize takıldı:Üsteğmen  tümenden sinema makinesi getirip film gösterecekmiş.İrfan Öğretmene söylemiş.İrfan Öğretmen sordu”Size söylemedi mi?”…Öğretmen az sustuktan sonra,”Pencere,kapı,masa köşe geçmelerinin çizimlerine devam edeceğiz,ancak masa geçmeleri 1/2 oranında   büyütülecek!”dedi.Öğretmen,”Herkes işini biliyor,ben gelinceye dek işlerinizi sürdürün!”deyip gitti.Bir bölü iki sözü tartışma konusu oldu.1/2 yarım demek,öyleyse biz,onluk lataları ikiye bölüp beş cm.geçmeler yapacağız.Hasan’la Salih dışındaki arkadaşlar bunu anladıklarını söylediler.Oysa ben,dün yaptığımız çizimlerin masa geçmelerini,dünkü ölçüde değil biraz büyük çizeceğiz.Ne kadar büyük?Dün çizdiklerimizin ½  büyüklüğünde.Dün çizdiklerimiz 6 cm. idi bugünse bunları 9 cm. yapacağız.Herkes işini sürdürdü.Sürdürdü dedim  ama aslında benden başkası pek sürdüremedi.Az sonra Naci Öğretmen geldi;ilk sözü,masa  köşelerinin 9 cm olması gerektiğini dün söyleyemiştik,onlarda bir değişiklik yapacağız:Sanırım İrfan Öğretmen sizi uyarmıştır!”dedi.Naci öğretmen 9 cm. deyince durum anlaşıldı.Herkes çizimlere  yeni başladı.Benim  hazırlanmış dört çizimimi görünce öğretmen gülerek,”İbrahim,bunlar gene şamataya tutulmuşlar,belli,dörde karşı bir tane bile tamamlanmamış!”Ben,”Biz,Hasan,Salih üçümüz birlikte çalıştık,arkadaşlar tek tek yapıyor!”dedim.Naci Öğretmen,”Ya, öyle miiiiiii?” diye uzun bir “Mi”ünlemi çekti.Arkasından “Görünen köy kılavuz istemezmiş,biz birbirimizi tanıdık!” sözünü tamamlarken İrfan Öğretmen geldi.İrfan Öğretmeni Müdür Bey çağırmışmış.Bu kez iki öğretmen de gene Müdür Beyin odasına gittiler.Biz  de öğretmenlerin önemli bir sorunları olduğu varsayımları kurmaya başladık.Ben,duraksamadan,”Askere alınmış olabilirler!”dedim.Askerlik sözü ortaya gelince hepimizin rengi atıyor.Askerlik savaşı,savaş insanların ölümlerini çağrıştırdığı için üzüntünün dışkında kalmıyoruz.Hasan,geçen yıllar hep birlikte okuduğumuz Cenap Şehabettin’in bir yazısını,Plevne’den Geçerken adlı anısını anımsattı.Yeniden okumuş gibi hepimiz duygulandık.İlgimi çekti, sayısız parça,öykü,şiir okuduk ama hiç birisi bu denli hepimizce  ayan beyan anımsanamıyordu.İlk satırları biri söyleyince arkasından tüm yazı,başka başka arkadaşların uyarılarıyla  tamamlandı.Arkadaşlar çabuk etkilendi,çabuk kurtuldular.Ben kendi içimden büyük bir suç işlemiş gibi  duraksadım.Babam, Plevne Savaşı’nı  çocukluk anıları içinde anlatır.Bu konu konuşulunca ilgiyle katılır, anlatılanları da dikkatle dinler.Bunu bildiğim halde Plevne’den Geçerken parçasını neden babama okumadığımı şaşkınlık içinde kınadım.Oysa babam  buna çok sevinecekti.Köye ilk gidişimde bu parçayı ne yapıp yapıp okumaya karar verdim.Paydosa yakın öğretmenler geldi.Toplantı nedeni,önümüzdeki yaz yapılacak binaların harcamaları  üstüneymiş.Her Mali Yıl Başında bu yapılıp planlar çıkarılıyormuş.Okul yönetimi de gelen parayı bu  kararlar doğrultusunda  yapılan işlerin  karşılığı olarak   dengelice bölüştürüyormuş.Öğretmenler bunu anlatınca gülümsedik.Bizim gülümsememiz.az önceki,varsayımlarımızın  doğru olmadığındandı.İrfan Öğretmen,gülümseyişimize karşılık”Ya,böyle işte çocuklar,devlet parası öyle kolay kolay harcanamıyor!”.Bu sözü duymazdan gelen Yusuf Asıl, öğretmenin az önceki sözünü,” Paralar,yapılan işlere göre  veriliyor!” demesine dayalı olarak,”Yapılan işler karşılığı para verildiğine göre bize neden  vermiyorlar,işlerin çoğunu biz yapıyoruz !”Öğretmen bu kez Yusuf Asıl’a,”Bak açıkgöze,devlet okulunda yatılı okuyorsun,”Yaptım!”dediğin işler senin öğrenmen için yaptırılan işler,o işler paraya döndürülse belki hakkın olur.Şimdilik böyle bir durum yok.Belki ilerde olacak,o zaman sizlere de pay düşecektir!”İrfan Öğretmen anlatırken ,bizler dikkatli dikkatlı  dinliyorduk;gitmek üzere hazırlanan Naci Öğretmen yaklaştı, İrfan Öğretmenin sözünü değişik olarak alıp sürdürdü.Onların okulunda parayla işler yapılınca öğrencilere bir  ölçüde pay veriliyormuş.Naci Öğretmen,onun nasıl olduğunu anlattı.”İlerde burada da aynı yöntem uygulanabilecektir.Ama şimdilik bu söz konusu değil,çünkü dışarıya  iş yapmak pek kolay  değil.Okul henüz kuruluş aşamasında!”dedi.Öğretmenler çıkınca,arkadaşlar  şaşkın şaşkın bakıştılar:”İyi ki kuruluş aşamasında,bu bile bize yetiyor.Bir de para kazanma  nedeniyle çalışsak,pestilimiz çıkacak!”.Salih Baydemir,buna karşı çıktı,”Daha iyi olur,benim şimdi de pestilim çıkıyor,hiç değilse birkaç kuruş kazanırdım!”Onlar tartışarak çıktılar.Ben de Salih gibi, düşündüm ama söze karışmadım,sustum.İçimden bir an önce gitmelerini istediğimden arkamı dönüp  dolapların önüne gittim.Az sonra da kapıyı kapatıp çalışmaya başladım.Önce notaları tezgah üstüne sıraladım.Tuna Dalgaları-Karmen Silva-Gülnihal-Harmandalı-Rıza Tevfik Zeybeği-İzmir Marşı-Çok Ağladım-La Polama-La Komparsite-Macar Dansı-Çardaş Früstin_Kazaska-Volga-O Çiçorniya-Saz Semaisi-Mevlana Peşrevi-Biz Kimleriz-19 Mayıs Marşı-Horra-Dumlupınar Marşı. Sıra ile  başına geçip çalıyorum.Tamamına yakınını ezberledim.Peşrev’le Saz Semaisi dışındakileri doğru çaldığımı sanıyorum.Yoruldum ama çok sevinçliyim.Elimdeki notaların çoğunu  ezberlemişim.Dersliğe dondüm.Arkadaşlar,atölyedeki konuşmayı  derslikte anlatmışlar, önemli bir konu gibi konuşuyor.Kimileri bahçeler yetiştiğinde meyve satıp okulun kazancı olacağını, kimileri kooperatif genişletilerek  üyelerine pay  vereceğini öne sürüyor.Yarın kesinlikle Okul Müdürünün derse geleceğini düşünerek,Yurttaşlık Bilgisi kitabını açıp okudum.T.B.M.M,başkanı,yetkileri…Nasıl olduysa uyukladım.Halil dürtükledi,”Uyuyorsun!”T.B.M.M’ni düşünüyorum,Nasıl bir  görünümü var acaba?dedim.Halil gülerek” O da işte öyle bir binadır,bacası vardır,kapısı vardır,penceresi vardır.Ben resmini gördüm,bizim okul binamızdan daha küçük bir bina!”dedi.Arkadaş bunu dedi ama bnu bana biraz ters geldi.Koskoca Türkiye Millet Meclisi binası bizim okuldan küçük olur mu?Arkadaşı kırmamak için sustum ama içim de rahat etmedi.Yemekte konuyu biraz değiştirerek arkadaşlara sordum.:Sizce Ankara’nın en büyük binası hangisidir?Hasan Üner ilginç bir yanıt verdi:Biz küçükleri bile bilmiyoruz,en büyüğünü nasıl seçelim?Mehmet Aygün’le Hilmi, hiç duraksamadan Türkiye Büyük Millet Meclini yanıtını verdiler.Tartışma başladı.Halil duyuıp gücenir düşüncesiyle Ankara Kalesini öne sürdüm.Arkadaşlar,inandılar.Konu kapandı.Bir süre kooperatifte oyalandım.Dersliğe dönünce sıramızın boş olduğunu gördüm,Halil Bekir Temuçin’in yanına gitmiş.Beni yalnız görünce Hüsnü Yalçın  döndü,Bulgaristan, eski Türk kentlerinin adlarının değiştiğini anlattı.Plevne,Silistre,,Burgaz,Deliorman,Rusçuk adlarının Bulgarca söylenişlerini anlattı.Hüsnü geçmiş  yıllarda ünlü bir Bulgar yazarından söz ediyordu,Elin Pelin,ondan hiç yazı okumadığımızı söyledim,Türkçeye çevrilen yazısı yok mu acaba?Hüsnü olduğunu söyledi.Zaten o,önce Türkçe öykülerini okumuş.Hüsnü Elin Pelin için:”Bulgarların Ömer Seyfettin’i !”dedi.Bu kez ilgim daha da arttı.Halil geldi”Ne konuşutyorsunuz?” diye  sorarken zil çaldı.zil Yarın akşam konuşmak üzerte ayrıldık..Yatınca Halil’in sözüne anımsadım, şaşkınlığım daha da arttı:Koskoca Büyük Miller Meclisi Binası nasıl olur da bizim okuldan küçük olur?

 

7  Şubat  1941 Cuma……

 

Hava kapalı,kar yağdı yağacak.İdris Destan,Orhan,Kadir birlikte çıkıyoruz.Ben “Kar yağacak!”deyince,Kadir”Niye kar?Yağmur yağmaz mı yani?’dedi.Olabilir!”dedim.Dersliğe girince,Kadir beni göstererek “İşte kar yağmasını isteyen birisi!”dedi.Hiç kimse ilgilenmedi.Bu kez Kadir, ortaya,”Beni hiç kimse duymadı, içimizde kar yağmasını  isteyenler var!”diye tekrarlayınca Sefer Tunca,”boş yere konuşursan seni kim dinler?”Gösterdiğin arkadaş kar yağsın ister mi?Kar yağınca  en çok kar kürüyenlerden biri olduğunu unutur mu?Kar yağmasını senin gibileri ister.?”Sefer Tunca ’nın sözüne  birkaç kişi birden karşı koydu:”Biz, hepimiz kar kürüyoruz!” Sefer Tunca gülerek:”Hepimiz kürek tutuyoruz, deseniz anlarım,ama hepimiz eşit kar kürüyoruz; demeye getiriyorsanız,anlamam.Hepimiz eşit büyüklükte kaşık kullanıyoruz ama teskere kulplarından tutarken  böyle bir eşitlik göremiyoruz.!”Sefer Tunca’nın çıkışına kimse yanıt vermedi.Böylece ben bir tartışmadan kurtuldum.Nedense Kadir bu sabah bana  takılmak gereğini duydu.Ben de ona  takılmamak için diretmiştim.Kahvaltıda çorba oluşu  konuyu başka tarafa çevirdi.Aşçı başına bundan böyle Çorbacı başı  deme önerisi yapıldı.Çorbacı sözünü ben başka yana çevirdim.”Çorbacı, varlıklı  Müslüman olmayan insanlara denirmiş,babam,Kırklareli ya da Lüleburgaz’daki tanıdığı kimselerle konuşurken onlara Çorbacı derdi!”diye anlattım.Bunu hiç duymamış olanlar şaşırdılar.Hilmi Altınsoy gene”Abi sen çok yaşa,bize yeni yeni şeyler öğretiyorsun!”dedi.Ben,Bunlar yeni şeyler değil,çok eski,ben babamdan öğrendim.Ancak siz yeni öğreniyorsunuz,sizin için yeni!”deyince bu kez Hilmi“Bak,gene bir şey öğrettin!”dedi.Hilmi ile karşılıklı konuştuk,arkadaşlar bize katılmadılar,bir bakıma bu iyi oldu.İki ikiye  konuşunca Hilmi benimle tartışmaya kalkışmıyor.

Derslikte konu ,Okul Müdürünün ders için uyarılması üstüne mırıltılar oldu.Ben,”Görevimi yapacağım,Müdür Beyi görürsem anımsatacağım!”deyince herkes sustu.Zil çalınca gittim,Müdür Bey yerinde yoktu,odasından çıkarken Hüsnü Baykoca Öğretmen gördüm,kendisine durumu anlattım.”Müdür Bey henüz gelmedi,gelince senin yerime anımsatırım!” deyince dersliğe döndüm.Arkadaşlar ilgiyle sordu.Müdür Beyi bulamadığımı,böylece görevimi yaptığımı,bugün bir daha gidip aramayacağımı söyledim.”İşte böyle,sözünde dur!”diyenler oldu.Gerçekten birinci saat dediğim gibi geçti,ben çıkıp Müdür Beyi aramadım ama Müdür Bey,2. ders zili çalınca  kapıda göründü.Öyle ki ders  zili çalarken daha “Ben her zaman gelemiyorum,gelmişken konuşalım!”deyip dersliğe girdi ara vermeden de arka arkaya iki  saat ders yaptı.T.B.M.M.’inden Bucak  yönetimlerine dek, görevlilerin  okullarla, dolayısıyla da öğretmenlerle ilgilerini ayrıntılarıyla anlattı.”Haftaya da Milli Eğitim  Bakanlığı örgütünü konuşacağız!”deyip ayrıldı.Başbakanı biliyordum:Dr.Refik Saydam.T.B.M.M başkanını öğrendim.Abdülhalik Renda.Meclis başkanlığ da çok önemliymiş.Arabası bile  bir numaraymış.Bakanları da yazdım ama kimin ne bakanı olduğunu tam  saptayamadım.Hüsnü Çakır-Muhlis Erkmen-Faik Öztrak-Ali Fuat Cebesoy-Saffet Arıkan-Fuat Ağralı-Hasan Ali Yücel-Şükrü Saraçoğlu….Arkadaşlara sordum,kimse yazmamış,”Milli Eğitim Bakanı’nı bilelim yeter!”deyip güldüler.Ben de öyle yaptım.Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel.Arabası 9 numara. T.B.M.M başkanı Abdülhalik Renda arabası 1 numara,Başbakan,Dr.Refik Saydam:Arabası 2 numara….”Ben böyle düşünmüyorum,Adını yazdıklarımın  hangi bakanlığın başında olduğunu bilmek isterim!”Hasan Üner birini biliyormuş;”Faik Öztrak,İçişleri bakanı,dedi.”İşte birini öğrendim!”deyip,sevindim.Ötekileri de öğreneceğim.Öğle yemeklerimiz güzeldi:Tas kebabı,pirinç pilavı,üzüm hoşafı..bunları eskiden pek önemsemezdik.Hele üzüm hoşafını tatlıdan bile saymazdık.Tatlı deyince özellikle ben,tulumba tatlısı,revani,baklava olarak anlardım.Ders yılı başından beri bunları unuttuk.Arkadaşlara sordum,6 kişilik masamızda biri yedik ikisi yemedik,ikisi de unuttuğunu söyledi.Oysa  üçünü de birer kez yemiştik.Bu kez arkadaşlar:Yediğimizi unuttuğumuza göre vermeseler de olur!”diyerek gülüştüler.

Öğleden sonra atölyede çoktandır beklediğim bir olayla karşılaştım.Daha önce Salih Ziya Öğretmen söylemişti.”Önümüzdeki yaz arıları çoğaltacağız,bunlar için yeteri kadar kovan sandıklarını kış aylarında yaptıracağız!”Sıra onlara gelmiş olacak;Naci Öğretmen gülerek sordu,”Arı kovanı gördünüz mü?Herkes bir ağızdan gördük!”deyince,gülerek;”Lüleburgaz’ı unutmadınız,demek!” deyip,tezgahın başına geçti, kesilecek tahtaların ölçülerini yazdı.Bugün üç arkadaşımız eksik,Mehmet Başaran’la Harun Özçelik,revirde,Recep Kocaman da nöbetçi.Biz iki gruba ayrıldık.Ben  üç arkadaşla kesici, ötekiler de temizleyici grubu oluşturdular..Naci Öğretmen bize yardım edecek.Önce,2X20X400 cm. tahtaları seçeceğiz.Öğretmen,kaç tahta gerekli olduğunu sordu.Doğru yanıt veremediğimizi görünce elindeki rule kağıdı açıp çizim gösterdi.Çizimde  kovan tahtaları ölçüleriyle gösteriliyordu.Sayıp topladık.Alt kutu,üst kutu,çatı ölçülerini,sayılarını topladıktan sonra 400 cm.lik tahtadan çıkacak parçaları hesaplayıp 20 kovan yapmak üzere hazırlığa başladık.Benim sevincim sonsuz,çünkü babam öteden beri sepet kovandan bir türlü geçmiyordu.Mehmet Salih Öğretmen bile” Baban eski kafalı hala  arı öldürmeyi sürdürüyor!”diye takılmıştı.Bunları babama anlatınca babam,geçen yıl,”Tahta sandıkları yapmayı öğren biz de deneriz!”demişti.Şimdi tam sırası,hem öğreniyorum,hem de  çizilmiş örneğini alacağım.Naci Öğretmen 4 m’lik tahtaları nasıl keseceğimizi sordu. Çizim resimden bir türlü bir sonuç çıkaramadık.Arkadaşlar bana umut bağlamıştı ama ben oldukça zorlandım,doğru bir sonuç alamadım.En az beş değişik ölçü oluyor.bunları toplayıp bir bütün oluşturamadım.Sıkıldığımı görünce Naci Öğretmen açıklama yaptı.:”Önce 120 cm’lik,80 cm’lik parçalara bölünsün,.onlar  temizlenince  çizilerek küçük ölçeklere çevirmek kolaylaşacak!”dedi.Öyle başladık.Durmadan kestik.Ancak biz bitirdik derken paydos zili çaldı.Temizleyiciler dörder beşer parça  temizlediler.Tahtalar daha önce dışarlarda ıslandığı için rendelenmesi zor oluyor.Naci Öğretmen,”Artık onları sudan kurtardık,yavaş yavaş kururlar!” diyerek bizi teselli etti.Kovan yaptığımıza sevinmeme karşın oldukça yorucu bir iş gördüğümüzün   ayırdına paydos edince  vardım.Arkadaşların arkasından,ayaklarım beni istemeyerek dersliğe doğru sürükledi.Derslikte konuşmalar, yarın akşam gösterilecek filmler üstüne varsayımlar oldu..Savaş filmi deyince benim aklıma ilk sinemaya gittiğimde gördüğüm bir film gelir:Askerler habire çarpışmış, atlılar oradan oraya koşuşmuştu.Sonunda bir grup asker hendeklerden çıkıp elleri başlarında düşmana teslim oldu..Avusturya-Rusya arasında yapılan bir savaşı gösteren bu filmden ben bunları anlamıştım.Avusturya-Rusya savaşı olduğunu da babam söylemişti.Sanırım gene öyle bir film göreceğiz.Herkes kendine göre düşüncelerini söylüyor.Yemekten sonra kooperatifte çalıştık,Harun Özçelik gene rahatsız oldu,Cavit Kafkas’la Salih Baydemir pek iyi anlaşamıyor,beraber çalışarak yarınki satın alma listesini yaptık.İşimiz yat ziline dek sürdü.Yatınca,arı kovanı işini düşündüm,”Köyde nasıl yaparım?”Kesmeyi,biçmeyi öğrendim.Tahtaları alıp götürmek kolay.Ancak temizleyip ölçülere göre biçme nasıl olacak?”Edirne yolu üstündeki cami bitişinde çalışan marangozları anımsadım.Lüleburgaz’da elektrikli tezgahları kurarken  öğretmenlerle gitmiş,çalışmalarını görmüştük.Ustalar parayla iş görüyordu,onlara kestirir,çakmasını köyde yaparım!Bu kararıma,arı kovanlarını yapmış karar sevindim..

 

8  Şubat 1941   Cumartesi..

 

Çoktandır susan Orhan “Guten Tag!”diyerek beni dürttü.Uyanmıştım ama nedense gözlerim kapalı olarak konuşmaları dinliyordum.Orhan’ın sesini duyunca birden   kalktım.Orhan,”Telaşlanma!”dedi ama ben ,heman atladım.Çünkü biliyorum,konuşmamızı duyunca Kadir gene  takılacak.Orhan durumu anladı,gülerek:”O gitti,gittiğini görmesem sana  -   Guten Tag –der miydim?diye sordu.Gülüşerek çıktık.Kadir birisiyle sınıf nöbeti değişikliği yapmış,bugün  sınıf nöbetçiymiş.Derslikte gene konu akşamki filmler.Sinema sever arkadaşlara göre film ne olursa olsun,sinema güzel bir olay.Kimisi ise sevmediğim bir olaya neden bakayım?sevmediğim filmi neden zorla  göreyim? Türü konuşmalar uzadı gitti..Arkadaşların tartışmalarına katılmıyorum ama bugün çok rahatım;artık unutmaya başladığım  Yaşar Binbaşı,bir gün çıkıp gelecek,bunu biliyorum.Ancak bugün değil.Üsteğmen bugün için film sözü verdiğine göre onun geleceği kesin.Benim bugünkü düşüncem,öğleden sonra Halkevine uğrayıp,akordiyoncu Musa ile konuşmak,öğrenebilirsem yeni şeyler öğrenmek.Özellikle “Radyoda akordiyon çalanlar var!” demişti.Gerçekten varsa  hangi gün hangi saatlerde?.Kahvaltıda  birileri akşam gösterilecek filmlerden vazgeçildiği söylentisi yaymış.İdris Destan bana, sinema  işi kaldıysa,Üsteğmen gelmeyecek demektir.İster misin senin Binbaşı gelsin!”dedi.İdris bunu ne amaçla söyledi bilmem ama benim aklıma yattıToparlanıp .düşündüm;kaç haftadır uzağında kaldığım  tekmil verme işini  anımsadım.Binbaşının geleceğine de iyice kendimi inandırdım.Halil takıldı,”Sen Binbaşının gelmesini istemiyordun,şimdi ise onu bekliyorsun!” diyerek güldü. Biz konuşurken Sefer Tunca’ nın sesi kulaklarımıza çarptı,toparlandık,Üsteğmen  içeri girdi.Üsteğmen toplu olarak durumumuzu sordu,havaların düzelmesine sevindiğini söyledi.Sözü savaşa getirdi.Bulgaristan’la hükümetimiz arasında saldırmazlık anlaşması yapıldığından söz etti.İngilizlerin Kuzey Afrika’da Alman ordusunu durdurduğunu,bunun  savaşı  da durdurabileceğini anlattı.Arkasından tüm bunların Hitler’in oyun da olabileceğini,özellikle Bulgaristan’a güvenmediğimizi ekledi.Kitabımızdan, Barış zamanlarında savaşa hazırlanma bölümünü  okuttu.”Savaş başlayınca savaş öğrenilmez,savaş barışta öğrenilir!”dedikten sonra arkadaşlara bu sözleri tekrarlattı.Sözlerini bitirince benden soracağınız bir soru var mı diye sordu.Sami Akıncı”Bulgaristan’a güvenilmez,diyorsunuz,büyüklerimiz güveniyor olmalı ki anlaşma imzalamışlardır!”Sami sözünü tam bitiremeden Üsteğmen açıkladı,” Ben kendi düşüncemi söyledim,büyüklerimiz elbette ki benden iyi bilirler,memleket için hayırlı bir tarafı vardır!”dedi,bizim tarafa doğru baktı.Kimseden parmak kalkmayınca ben söz istedim.”Savaş,savaşta değil barışta öğrenilir dediniz.!”Üsteğmen “Evet evet,aynen oyle dedim!”dedi durdu.Bu kez de ben,”O zaman biz barışı  nasıl öğreneceğiz,oysa hep barış olsun istiyoruz!”Üsteğmen,”Hep barış istiyoruz ama düşmanlar barışa fırsat bırakmıyor.Barış içinde yaşarken savaşı unutmayacağız.Savaşı unutarak barış havasına girersek,Norveç’in,Danimarka’nın,Belçika’nın,Holanda’nın,Çekosyavakya’nın Macaristan’ın,daha sayayım mı?onların başına gelen bizim de başımıza gelir,bunun için uyanık olmalıyız,asker olarak bizim düşüncemiz bu!”dedi.Zil çalınca Üsteğmen çıktı.Arkadaşlar memnun,ancak akşamki filmi sormaya kimsenin cesareti yok.Bana ,”Sor diyenler oldu,cesaretim olmadığını söyledim.Az sonra  gelen Üsteğmen kendiliğinden akşam göreceğimiz filmlerdeki gibi savaşların sivil halk için vahşet olduğunu,eski savaşların daha insancıl yapıldığını anlattı.İki ordu karşı karşıya geliyormuş,yenilen ordu yok olsa bile halk fazla zarar görmüyormuş.Üsteğmenin  bu örneklerinden sonra  gene cesaretlenip,Müslümanların ilk yıllardaki savaşlarını örnek gösterdim.Hazreti Hazma’nın,Hazreti Ali’nın kılıç cenklerini söyledim.Üsteğmen evet onlar da daha insancıl.Ne var ki günümüzde bunlar  makbul değil, taraflar karşısındakini tümden ortadan kaldırmak istiyor!”Akşama film oluşu arkadaşları neşelendirdi.Sorular çoğaldı.Sorular çoğalınca arada tekrarlar da oldu.Üsteğmen   tekrarları bile istekli istekli anlattı.Dersten hemen sonra önce bayrak töreni olacağı duyuruldu.Koşarak Akaordiyonu alıp merdivene çıktım.Üsteğmen akordiyonu çok seviyormuş,bana”Çalabiliyor musun?nerede öğrendin?”diye sordu.Bu da hoşuma gitti.Üsteğmen ders dışında öteki öğretmenlerden farksız.Bunu konuştukça daha iyi anlıyorum.Ayrıca akordiyon aldığıma,çalıştığıma da seviniyorum.Akordiyon olmasa  insanların  bir çoğu benimle bu denli ilgilenmeyecekler.Bu arada kızlar aklıma geldi.Ancak onların ilgisi beni öteki insanların ilgilerinden fazla etkilemiyor.Onların yakınlığını ben kendime değil,akordiyona,deyip geçiyorum.Oysa öteki insanlar için böyle bir fark olmuyor,onlar doğrudan akordiyon çalışım üstüne konuşuyorlar,bu besbelli oluyor.….

Yemek çok gecikti,ekmekler gene  geç gelmiş.Kadir Pekgöz bana takıldı”Senin arkadaşın uyumuş!Fırında çalışan okul arkadaşım Hasan’ı anımsattı.Her zamanki gibi saat 14 oo de Lüleburgaz’a gittik.Hava güzel denecek ölçüde ılık.Halkevi önünde indik.Çocuklar kapı önünde toplanmış,kasketlerinden çoğunun ortaokullu olduğunu anladım.Gözlerim Emin Özdil’i aradı.Ben bakınırken Ermin arkamdan seslendi:Siz de mi geldiniz?”Nereye?”demeden ekledi,öğrencilere sinema var,savaş filmleri gösterilecek.Az sonra  anımsadım,”O filmler bize akşam bizim okulda gösterilecek!”dedim ama  gene de bir acaba?sorusu aklıma takıldı.Biz konuşurken karşı yola geçince beni bekleyen arkadaşlara yetiştim.Bir bakıma da üzüldüm.Musa’yı bugün görmem olanaksız,çünkü  onların çalışma yeri olan salon sinemaya gelenlerle dolmuş durumda.Arkadaşlara,kendi yakıştırdığım olayı sahi imiş gibi anlattım.”Ortaokullulara da bize gösterilecek filmler gösteriliyormuş!”

Önce kırtasiyeciye,arkasından şekercilere,helvacılara daha sonra da manavlara uğrayıp bize ayrılmış  elma,portakal sandıklarını,iğde,muşmula kutularını alıp yol kenarına  yığdık. Manav Şükrü Ağabey gene,”Ben hammalla göndereyim,sizden para almayacak!”demesine karşılık biz,kendimiz taşıdık.Öğretmenle geldiğimizde de  böyle söylediğinde öğretmen,”Onlar kendi işlerini kendileri görürler,onların özelliği bu!”demişti.Cavit duramadı:Bizim özelliğimiz yük taşımak!”dedi.Demesine dedi ama ikimizin taşıyacağı  sandığı  sırtlandığı gibi eczane önüne dek götürdü.Biz kamyon beklerken eczanede oturan Neşet Çal,eşi  bayan Nezihe Çal,doktor Sezai Feray,Ortaokul Müdürü Yalçın Bilguvar bakışıp gülüştüler.Nezih Çal’la Müdür Yalçın Bilguvar bize el ettiler..Cavit yorum yaptı”El salladıklarına göre bizi yermedikleri belli!”dedi.Cavit’in bu tür düşüncelerine bazen şaşıyorum.Bize bakarak güldüklerini ben de gördüm ama bize gülebileceklerini hiç düşünmemiştim.Bize neden gülsünler?Satın aldıklarımızı taşıyoruz,buna gülünür mü?.Çarşı ortasında üstelik Pazar meydanı önünde bir yerde otururken her gün yük taşıyan insanları görüyorlar.Bizim yük taşıyışımız onlara neden gülünç gelsin?Üstelik benim babam,ağabeylerim,ömürleri boyu buralarda alış veriş yapıp yüklerini kendileri taşıyorlar. Onların yaptığına gülüyorlarsa varsınlar bana da gülsünler!”deyip geçerim.Kamyon çabuk geldi,atladıkKamyonda okula dek bu gülme olayını düşündüm..Aldıklarımızı yerleştirdik.Salih bana teşekkür etti.Niçin teşekkür ettiğini sormadım ama biliyorum.Ben olmasaydım,Cavit Kafkas’la kesin kavga edeceklerdi.Ben de  kavgasız gürültüsüz bir alış veriş yaptığımıza sevindiğim.Ancak bunun nedenini açıklamadım.

Derslikteki arkadaşların gözleri yollarda,asker aracı gözlüyorlar.Ben bilgiç bilgiç yorum yaptım,”Şimdilerde gelecekler,askerler sözünde durur!”türü sözler söyledim.Tersini söyleyenler çıktı; “Üst rütbeli biri olmaz derse küçük rütbelinin sözü geçmez!” diyen oldu.Ben de,”Her zaman her yerde büyük  rütbelilerin küçükleri önlemeyeceğini, böyle olursa küçüklerin hiç bir  iş yapamayacağını savundum.Bu arada “Cemse geldi!” ünlemi yayıldı.Halil gülerek,”Gene bildin,bunu Lüleburgaz’da mı öğrendin?”dedi.Halil’e doğruyu anlattım.Gündüz Ortaokul öğrencilerine de  Halkevi salonunda Savaş Filmleri gösterilmiş,herhalde aynı filmlerdir düşüncesiyle öyle konuştuğumu ekledim.Bu tür etkinliklerde çağrısız katılan Mustafa Saatçı  gene numarasını yapıp sokulup askerlerden bilgi almış,az sonra inandırıcı bilgiler verdi.Üsteğmen az sonra gelecekmiş,gündüz ortaokul öğrencilerine de bu filmler gösterilmişmiş.Nedense filmlerden çok ben,yapılacağı söylenen işin nasıl yapıldığı üzerinde durarak arkadaşlar gibi film varsayımlarına girmiyorum.Arkadaşlar gördükleri filmleri anımsayıp bir şeyler anlatıyor,şu olabilir,bu olabilir gibi olasılıklar öne sürerken ben,”Halkevi salonunda gösterilen filmi bize de gösterecekler!”demiş olmama saplanıp kaldım.Bu dediğim doğru çıktı ya,sanki bu film işi,bana göre  oldu bitti;nedense  böyle bir duyguya kapılmış durumdayım.Oysa filmler  daha sonra gösterilecek,Arkadaşların çoğunun kendini kaptırdığı sinema olayı üzerinde durmuyorum.” Ne olursa olsun umurumda değil!” dermişçe  sinema olayının dışında kalıyorum..Bana mı öyle geliyor.Sanki arkadaşlar daha rahatlar bense rahatsızım.Oysa tam tersi, ben rahat onların rahatsız olması gerekir.Çünkü ben  daha düşünceli davranıyorum.İş derslerimde de kültür derslerimde de başarılı olmam bundan.Onların başarısızlığı ise benim gibi düşünememelerinden. Öyleyse ben daha rahat olmalıyım.Halil, kendi kendime konuşur gibi durmamdan  kuşkulandı,”Bir şeye mi üzüldün?!diye sordu.Yalanım hazır:Harun Özçelik’in rahatsızlığı kooperatif işlerini aksatıyor!”Yalanıma uyan bir durum takındım.Gerçekte ise ne kooperatif ne de Harun arkadaşla   ilgiliyim.Yemek  erken verildi.Yemekten sonra seçilmiş bir grup salonu hazırladı.Elektrikler sık sık kesiliyor.Arkadaşları bunun derdi tuttu:Ya gene kesilirse?Mustafa Saatçı yanıtladı:Askerler önlemini almış,onların elektriği kendilerindenmiş.Nasıl olacak diye soran yok.Önemli olan filmler gösterilsin.Bildiğimiz yemekhaneye,sinema niyetiyle girince bir başka görünüm aldı.Tanıdık bakışlar bile değişti.Birinci film Bir Millet Uyanıyor.Bu filmi görenlerimiz var.Ben daha önce tamamını değil ama parçalarını Lüleburgaz’da görmüştüm.,Şimdi tamamını göreceğime seviniyorum.Üsteğmen kısa bir açıklama yaptı.Bu film,bir tiyatro oyunu ya da bir roman değil gerçek bir kahramanın öyküsü!”dedi.Cesur bir kaptan,yaşamı boyu denizin zorluklarıyla uğraşmış sonunda usta bir kaptan olmuş.Savaş başlamış,savaşta düşmanlarla da  cenkleşmiş.Sonra da ülkemizin bir bölümü düşman eline geçince başlayan Kurtuluş Savaşı kanadına  düşman elindeki yerlerden yargım götürmeye başlamış.Ancak Kurtuluş Savaşına karşı olan  işbirlikçiler, kahraman Yahya Kaptanı bu yardım işinden caydırmak istemişler.Yahya kaptan inandığı kutsal davadan dönmeyince tuzağa düşürüp öldürmüşler.Kısaca özetlediğim film hepimizi üzdü.Tarih derslerinde okuduklarımızın bir canlı örneği.Köyde Çolak ya da Kolsuz Hazma dedikleri Hazma Amcamın (Çanakkale gazisi) anlattıklarına,Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun yazdıklarına benzeyen bir olay.Filmi  çok sevdik ama bu sevgi burukluk yarattığı için biraz yutkunduk.Konuşmadan bakışıyoruz.Ben içimden “İkinci filmin daha film olmasını istiyorum.Öyle olursa daha isevineceğim..Filmi başlatan asker,”Bir yabancı film!”deyince azıcık sevindim.Bu da savaş filmi.Başlangıçta daha askerler,sağa sola koşturuyor..Toplu Asker yığınları,küçük gruplar durumunda hendekler içinde görüntüler.Film böyle başladı..Arkasında yürümekle bitmeyen yollar.Hendeklerde düşman beklemeler.Baskın şeklinde bombaların yağması,ölenler,yaralananlar,parçalananlar. Yağmur,kar altında  hendeklerde düşman beklemeler.Kimi zamanda düşmanlar burun buruna gelip bakışmalar.Filmde bunları izlerken inanamadım;askerleri şakadan çamurlara  yatırıp çekmişlerdir diye düşündüm.Böyle düşününce azıcık rahatladım.Kolumla Halil’i dürtüp fısıltıyla sordum:Askerleri bilerek çamurlara,karlara sokup çekiyorlar değil mi?”dedim.Halil konuşmak istemedi ama yavaşça “Evet!”dedi.Daha rahat oldum..Film uzunmuş,ara verildi.Konuşunca gene bir sıkıntı bastı.Film çekilirken benim dediğim yapılıyormuş ama,Gerçekte askercikler o  acıları çekerek ölmüşler.Onların arasından kurtulan birisi bunları anlatmış.Tıpkı Hazma Amcamın bize Gelibolu- Domuzboğazı denilen yerde düşmanla karşılaşıp boğaz boğaza vuruştukları gibi, bunlar da düşmanlarıyla vuruşmuşlar.Çoğu ölmüş,kalanlar kolsuz bacaksız oralarda  ya ölmüş ya da  ölmek üzere kıvranıyorlar..Ancak savaş sonunda  Batı cephesinde durum nasıl diye sorulduğunda verilen yanıt:Batı cephesinde yeni bir şey yok!” olarak verilmiş.Oysa binlerce insan ölmüş, binlercesi de  yaralı olarak ortalıklarda kalmış.Böylece bu film savaş göstermekten çok savaşın ne denli korkunç olduğunu,konuşmalarda ise savaşların dosdoğru anlatılmadığını  belgelemek üzere yazılmış bir kitaptan alınarak yapılmış.Filmden sonra hiç kimse ile konuşmadan doğru yarağa gittim yattım.Ağabeylerim,Ali Eniştem öteki tanıdıklarım,böyle  çamurlar içinde mi yatıyorlar.Filmdeki askerlerin bir çoğu da savaşmadı ama onlar da yağmur,kar altında günlerce uykusuz kaldı.Filmde savaş tüm film boyu sürmedi.Oysa askerciklerin yaşamı hep  yokluklar,açlıklar,yağmur,çamur,kar,buz içinde sürdü.Anlayamadığım bir başka olay da çocuklar aralarında bu filme ne güzel film diyebiliyorlar.Birilerine sordum:O kadar insan ölüyor,sayısız insanın kolu bacağı kopuyor;neresi güzel bunun?”Bu bir film !”deyip geçiyorlar.Sanırım onlar filmin arkasındaki gerçeği görmek istemiyorlar.Bacağı kesilmiş erin arkadaşına çizmelerini vermeyişine gülüyorlar:Bacaksız adam çizmeyi ne yapacakmış?Hele arkadaşının çizmelerini  illa almak isteyen arkadaş da arkadaş mıymış?Hele askerlerin çavuşu  tuzağa düşürüp dövmelerine sevinenleri görünce  iyice sinirlendim.Belki de ben yanılıyorum! Konuşmalara katılmadan yatağıma girdim yattım.Bir süre dinledim;bir asker düşmanıyla karşılaşmış gülüşmüşler,bir birlerine  kurşun sıkmamışlar.Komutanlar bıraksa onlar savaşmayacaklarmış.İyi ama iki askerin böyle düşünmesi savaşı önler mi?Devletlerin verdiği karara uymak zorunluluğu varsa askerlerin barışık olması yeterli olur mu?O zaman tarihte okuduğumuz bozgunlar olur.!402 Ankara Savaşı’nda bilmem kim paşa o tarafa bilmem kim paşa da bu tarafa geçmiş.Öbür tarafa çok geçen olunca bu taraf kazanmış.Her halde  düşman tarafına hiç kimsesi geçmeyen taraflar savaşları kazanır!

 

9  Şubat  1941  Pazar….

 

 

Yattığımdaki konuşmaları duyar gibi oldum.Arkadaşlar daha uyumamışlar diye düşünmeye başlarken aydınlanmış olduğunun ayırdına vardım.Çoğu kalkmış.Toparlanıp yatağımı düzelttim.Halil çoktan gitmiş.Kadir,Orhan kapı önünde tartışıyorlar.Sorunlarının ne olduğunu sordum.İkisini ilgilendiren bir konuymuş.Başımı çevirip dersliğe gittim.Hasan Üner akşamki filmin kitabını okumuş,kitap daha güzelmiş.Hasan “Kitapta olaylar daha düzgün anlatılıyor,filmde karışıyor!”dedi.Kitabı okumaya karar verdim.Hasan, “Birine verilmemişse,bugün getiririm!”deyince sevindim.Sıcağı sıcağına okumak istiyorum.GARP CEPHESİNDE YENİ BİR ŞEY YOK-Erich Maria Remarque.Kitapta geçen olayları,olaylar içinde yaşayan  Paul Beimer adlı asker anlatmaktadır.19 yaşında askere alınmıştır.Savaş nedeniyle hızlı bir eğitimden geçip savaşa katılacaklardır.Paul Beimer’le arkadaşları sert bir çavuşa düşmüşlerdir.Çavuş Himmelstos mangasını disiplinli yetiştirmek ister ama,yaptırdıkları emrindekilere zor gelir.Öyle ki  Paul Beimer’le arkadaşları çavuştan kurtulmak için  bir an önce savaşa katılmaya razı olurlar.Çavuştan kurtulurlar ama içlerindeki kin bir türlü sönmez.Olanak bulup ondan öc almayı düşünürler.Bir yandan da savaşın acısı onları bambaşka kılığa sokmuştur.Arkadaşlarından biri yaralanır,bir ayağı  gitmiştir.Acılar içindedir,arkadaşları onu görmeye gelirler.Arkadaşları  şaşkınlık içinde görmeye geldikleri arkadaşlarının bir bacağının eksik olduğunu görürler.Ne var ki arkadaşları bir bacağının yokluğundan habersizdir.Ya da öyle görünür.Güzel çizmeleri vardır,yakın zamanda giyecektir.Görmeye gelenlerden biri çizmeleri ister.Çizme sahibi, kendi giyeceği için  çizmelerini vermez.Candan arkadaştırlar  ama bir çift çizme arkadaşlığın sığlığını kanıtlar.Nitekim çizme sahibi bir süre sonra ölür.

Savaşın tüm korkunçluğunu görürler,Bitlenmişlerdir,farelerle iç içe yaşarlar,onlardan kurtulma çareleri ararlar.Öte yandan düşman geldi gelecek,an meselesidir.Çok  sinirlendikleri eski çavuşlarını görürler.Öc alma tutkularını aşamazlar;çavuşun başına  çarşaf atıp döverler.Paul Beimer’le arkadaşları ustalaşmış asker sayılırlar.Oysa onlarda değişen bir durum yoktur.Yeni gelenlerse hiç uyum sağlayamaz.Korkanlar,korkudan titreyenler,deli numarası yapanla olur.Gerçekten deliren de çıkmıştır.  Usta askerler onlara öğüt yerine dayak atarlar.Aynı okul sıralarından gelenlerin alıştıkları konuşma,şakalaşma gerektiğinde çevresindekilerle alay etme alışkanlıkları sürer.Alay etmek istedikleri üstüne  eski numaralarını çevirip gülme olanağı  bulurlar.Sorular sorarlar:Wilhelmtel Tell ya da benzeri sanat eserleri ya da moda spor oyunlarından söz ederler.Başlarındaki çavuşa bile ortak tuzak hazırlarlar.Sonunda onlara kısa bir  izin çıkar.Paul Beimer. evine izinli dönünce evde de huzur bulamaz.Cephedeki sarsıntı kolay geçmeyecek türden beyne yerleşmiştir.Sivil giysileri yadırgar.Onların içinde kendini çıplak olarak duyumsar.Çok sevdiği annesi üstüne duyguları ağlatıcıdır.Annesi de oğluna düşkün bir annedir.Gene cephene dönüş olur.Eskilerin çoğu yok olmuştur,yenileri katılır.Arada pek fark yoktur;zaten hepsi aynı  zorluklar içinde aynı duyguları taşımaktadırlar.Gelen arkadaşlar,giden ölüler.Gene de  yaşayanlar,ölenlerden anı olarak kopamazlar.Dün birlikteydiler bugün yok oldular ama geçmiş günlerin anıları onları dipdiri tutmaktadır.Savaş biteceği yerde giderek düşmanla burun buruna denecek yakınlıkta sürmektedir.Buna örnek,Fransız askerlerinin kolu ya da bacağı önlerine düşer. Karşısına dikilen bir düşman askeri birden  yakınına yıkılır.Bu yakından savaş günleri de uzar gider.Savaşan iki tarafın da askerleri  de ölüp gitmektedir. Paul Beimer’in en yakın yedi arkadaşlık kümesinin altısı ölmüş,tek o yaşamaktadır.Paul Beimer, savaşa girmeden önce  eğitim yaptıkları yerleri görür,arkadaşlarını anımsar,yerler o yerlerdir ama onun için hiçbir anlam taşımaz,oralara anlam gene arkadaşlarının anıları verir.Kendi kendine konuşur:”Ben bu binaları ya da barakaları tanıyorum.İnsanlar da değişmiş ancak bir iki kişiyi anımsadım!”der,gene anılara döner.”Himmelstos’la Tjaden’i burada çalışırdı!”deyip anılara döner.Bu iki tanık iki zıt kişiliktirler sürekli tartışırlar.Paul Beimer onların tartışmalarını,kavgalarını özlemle anar. burada Meydanlar ceset doludur.Ancak savaş haberlerini  bildiren yetkililer sürekli olarak “GARP CEPHESİNDE YENİ BİR ŞEY YOK!”diyor.Savaş karşıtı düşünceleri yansıtmak için yazılmış bir kitap olmakla birlikte savaşları başlatıp sürdürenlerin okuyacağı,okuyup etkileneceğini sanmıyorum.Çünkü onlar bunları biliyorlar.Kitabı okuduğuma bir bakıma üzülüyorum..Bir film gördüm,üzüldüm kitabın ı okuyorum üzülüyorum; üstüne üslük üzüntü veren kitabı okumak için tüm Pazar günümü harcadım;ona da mı üzüleceğm acaba?.Üzülecek bir rüya görmeden uyuyabilirsem belki bu üzüntülerimi atlatmış olacağım…

 

10  Şubat 1941  Pazartesi..

 

 

Guten Tag- “Guten Tag!”Herr Orhan,- Wann ist das Frühstück? Frühstück ist um aht Uhr.-Danke Schön….. Aşağı mahalleden bir ses çıkmadı.Dinledim,Gene film üstüne konuşuluyor.Kadir rüyasında  askerleri görmüş.O ölen askerler ölmemişler.Söylenenler için   gülmem gerektiğini düşünüp yürüdüm.Derslikte duraksadım:”Belki de  film,dolaylı olarak da filme neden olan kitaptan söz edilir.Kitabı hemen okumuş olmam,sorulursa kitap üstüne konuşmuş olmamın sevincini duyumsadım.Yazarını,kitabın adını tekrarladım.Kitaptan en büyük kazancın da Paul Beimer’in günlük anıları.O benim gibi not tutmuyor,ya da tuttuğunu belitmiyor ama sanki günlük tutmuş gibi anlatıyor.Gerçi zaman zaman geçmişi anlatsa da kitabın bütünü okununca düpedüz günlük notlardan oluştuğu belli oluyor.Kitapta geçen adlardan bir kaçını  defterime yazdım:Paul Beimer,Tjaden,Leer,Heinrich,Kropp,Katczinsky(Kat),Müller,Bulce, Detering,

Hamacher, Westhus,Kemmerich v.b Kitabın Özeti,sorulursa anlatacaklarım:Paul  olayların anlatıcısı.Okulda aynı sınıfta okuyan dört arkadaş henüz 19 yaşındayken askere alınırlar.Kısa bir  çalışmadan sonra savaşa girerler.Savaşta  birliklerinden büyük bir bölümü ölmüştür.Düşmanla zorlu bir çatışmadan sonra  dinlenme olanağı bulmuşlardır.Sıkıntılı savaş anını unutmak için işi biraz şaklabanlığa dökerler.Roman bu sıradaki konuşmalarla başlar.150 kişilik bir birlikle gitmişler 80 kişi olarak dönmüşler.Dönen  8o kişi 150 kişilik yemekleri yiyecekleri için sevinç çığlıkları atarlar.Aşçılar,öteki ilgililer buna razı olmaz.Buradaki konuşmaları,şakalaşmaları okuyunca kitabı filme göre sevimli buldum.Bizim sınıftaki arkadaşlar gibi bir birine adlar takmışlar,savaşta bile bir birini öyle anıyorlar.Fare yüzlü Tjaden,domates kafa..Bu sıra posta gelir,postadan çıkan mektuplar okunur,okul günleri anımsanır.Özellikle  sınıf öğretmenleri Kantorek  anılır.Çünkü onları daha çok asker olmaya o yönlendirmiş,gönüllü  yazdırmıştır…..Kendimi Türkçe dersine hazırlanmış sayıp sevinerek kahvaltıya gittim.Kahvaltına  çay yerine verilen  pekmezli su.Arkadaşlar gene tartıştı.Bir taraf ,tatlı olduğu için yararlı olacağını savundu. Hilmi Altınsoy,”Nankörlük etmeyelim,savaşta insanlar neler yiyor!”diyerek beklediğim konuyu ortaya getirdi.Ancak Hasan Üner,Mehmet Aygün,ikisi birden,”Şimdi savaşta değiliz,savaşa girince halimiz nice olacak?Üstelik biz asker de değiliz!”dediler.İkisi birden çıkışınca Hilmi sustu.Ben de  olayı kızıştırmamak için gülümseyip geçtim.Derslikte Türkçe ödevlerini tamamlamayanların itiş kakış tamamlama  yarışına girdikleri görüldü..Mişli geçmiş,ecek acak,yor,se-sa sesleri arasında Fikret Madaralı Öğretmen geldi.Öğretmen perncereden  dışarıya baktı, bize dönünde”Haydi gene işimiz iyiye yöneldi,şubat ayından ne kazansak  yararımızadır.Geç de olsa o yapacağına yapacaktır!”diyerek söze başladı.Önce bir uyarıda bulundu:”Bakanlık m

Müfettişi konuğumuz var.Belki derslikleri gezer,tam bilmiyoruz belki de derslere girecek,sizlerle konuşacak,sorular soracaktır.Doğal durumunuzu bozmadan karşılamaya çalışın.Boş derslerinizde de,kendi kendinize çalışın!Belki her zaman öyle yapıyorsunuzdur ama,biraz daha dikkatli olun!”dedi.Çantasında çıkardığı bir kitabı açtı,bize dönerek Cenap Şahabettin kimdir?”diye sordu.Hepimiz el kaldırdık.Geçen gün yazısını okumuştuk.Fazla bir bilgimiz yoktu ama,Hiç değilse onu söyleyecektik.Plevne’den Geçerken…Sordu ama  belki  de hepimizin parmak kaldırmasından hoşnut olarak kimseye sormadı ya da  az çok bilgimizin olduğu kanısına varıp ders sonunda bilgi tazelemeyi düşündüğünden olacak elindeki kitabı kaldırarak,”Kimi yazarlar vardır, bir tek tümce ile kıtap yazar,kimi yazarlar da vardır kitap dolusu  değerli tümceler yazıp kitaplık dolduracak ölçüde  düşünceler yayar,daha kolay yoldan okuyucuları uyandırır.İşte Cenap Şahabettin bu tür bir yazarımızdır.!”Öğretmen kitabı kaldırarak adını gösterdi:TİRYAKİ SÖZLERİ..Önce Tiryaki sözü üzerinde durdu.Yakup Tanrıkulu arkadaşımıza sordu.Hepimiz gülümsedik.Öğretmen,”Sigara içiyor mu?”diye sordu.Sordu ama yanıt beklemeden,”Buradaki tiryakilik  başka bir anlamdadır,Yakup’un sigarasından  çok daha anlamlıdır!”dedikten sonra okumaya başladı. Güç olan kahramanca ölmek değil,kahramanca yaşamaktır!sözünü tahtaya yazdı.Okumaya devam etti.”Menfaat sandalyeye Rebenzer;başında taşırsın seni küçültür, ayağının altına alırsın seni yükseltir.Birkaç tane okuduktan sonra gene tahtaya,Zekasız kuvvet yıkabilir fakat yapamaz.-İnsan, sevdiğinden korkar,fakat korktuğunu sevemez.-Yerinde sayanlar, yürüyenlerden çok ayak patırtısı yaparlar.-En iğrenç yalan,gözyaşı şekline girendir-Karnı açlardan çok kalbi açlara acırım-Bellek beynin kumbarasıdır-Ter bedenin gözyaşıdır-Ne yapayım diye düşünmektense bir şey yapma, düşün-Daima “Bilirim mi” diyor,gençtir,her şeye “Olabilir mi” diyor,ihtiyardır.”Öğretmen,”Önce kim konuşmak istiyor?” diye sorarak yüzlerimize baktı.Tam anlayamadım ama galiba parmak kaldırmayanları saptadı,bunları teker teker kaldırıp konuşturdu.Emrullah’ı,Fettah’ı,Ali Güleren’le Ali Önol’u ise ikişer kez kaldırdı.Tahtaya  “Taassup” yazdı,anlamını sordu.Sami Akıncı hazır bekliyormuş,öğretmen sorusunu tamamlamadan parmak kaldırdı.”Söyle!”deyince,”Köklü inanç!”dedi.Öğretmen,”Köklüden kastın,güçlü inanç mı yoksa çıkarılıp yerine yenisinin konmazı zor anlamında mı kullandın?”dedi.Sami “Dediğinizin ikinci anlamında,kişiyi o inançtan  kurtarmak zordur,anlamında kullandım !”deyince öğretmen “Aferin,öyledir!”deyip “Her taassubun bir öldürücü tarafı vardır,tarihinki gerçek olayları yok ederek öldürür,felsefenin taassubu özgür düşünceyi,dinin taassubu da   sevgiye dayanan anlayışını öldürür!” tümcesini tahtaya yazdı,”Bunu defterlerinize yazın,anlatmak istediklerini düşünerek yazıyla anlatın!”dedi.”Felsefe  sözünü soran oldu.Öğretmen bize döndü,Bu soruyu da ben mi yanıtlayacağım?”diye sordu.Benimle birlikte gene Sami Akıncı parmak kaldırdı.Öğretmen beni gördü ama  görmezden gelerek İsmet’lerin sırasına baktı.İsmet’in parmak kalkıkmış,İsmet’e işaret etti.İsmet,”Felsefe insanlara doğru düşünmesini öğreten bir bilim dalıdır!”dedi.Sami yerinden kalkarak,söze karıştı.Öğretmen gülerek ona da söyletti.Sami,”Felsefe bir bilim değil  sanattır!”dedi.Öğretmen İsmet’le Sami’ye bakarak”Gelin şunu birleştirelim,bilimle sanat arası bir şey yapalım da ikinizi de doğrulasın!”dedi.Gülümseyerek,”Gelecek derste anlaşacağımızı umuyorum!”deyip ayrıldı.Felsefe,taassup,vecize…..  Felsefe sözü geçen yıl Rıza Tevfik’in şiirleri üstüne konuşulurken(Özellikle Tevfik Fikret’in Mezarında) felsefe sözü geçmiş,öğretmen açıklamalar yapmıştı.Rıza Tevfik adına  Feylesof sözünü ekliyormuş.Fikret Madaralı Öğretmenin Vahit Dede ile konuşurken sık sık sözü ettikleri Rıza Tevfik’in felsefe bilgisine  de değindiklerini anımsıyorum ama  o konuşulanlar nelerdi,onları toparlayamıyorum.Felsefe sözü Ömer Seyfettin’in öykülerinde de geçmişti….Öğretmen gidince felsefe melsefe sözü kalmadı.Herkes “Müfettiş” olayına sarıldı.”Gelmiş mi?,Bir müfettiş mi?..Ders zili çalınca  derslikte çıt çıkmayan bir sessizlik sürdü.Bir ara Mustafa Saatçı”Olmaz böyle,böyle sessiz yere müfettiş gelmez.Benim bildiğim müfettişler öğrenci bulunan dersliklere girerler.Öğrenci bulunan yerde de ses olur!”dedi.İsmet yanıt verdi,”Sen konuşmaya devam et!”.Mehmet Yücel  karşı koydu:”Konuşacaksa bari  başka uygun biri konuşsun,İmamın kart sesini duyunca burası ihtiyarlara ait bir yer sanıp döner!” deyince derslik  her günkü duruma döndü.Bu kez de kimin sesi uygun olacak sorusu ortaya atıldı.Böylece Müfettiş beklentisi 20 dakika ancak sürdü,arkasından konuşmalar giderek arttı.2.dersi atlattık.Ders zili çalınca gene  bir sessizlik başladı.Mustafa Saatçı sesli güldü.Sami Akıncı birden sinirlendi,Mustafa’ya

 

***************************************************************************

Sami Akıncı    Resim no  30

 

 

 

***************************************************************************

 

“Bak Mustafa,beni kızdırıyorsun,susup oturmazsan seninle arkadaşlığı keserim,bir daha da konuşmam!’”dedi.Tüm arkadaşlar onların sırasına döndü.Mustafa Saatçı elleriyle ağzını kapattı,sırasına eğildi.Gerçekten ders zili çalana dek  konuşmadı.Zil çalınca Arif Kalkan’la Halil Basutçu “Oh be,sessizlik ne güzelmiş,sen çok yaşayasın Sami Akıncı!”dediler.Gülenler oldu.Mustafa Saatçı,Sami Akıncı’ya dönerek,”Zil çaldı,şimdi konuşabilir miyim?diye sordu.Sami ,başıyla konuşursun işareti verirken güldü.Mustafa  Saatçı arkadaşlara,”Ben konuşunca bana kızıyorsunuz,ben susunca başkasına teşekkür ediyorsunuz.Yaptığınız insanlık mı? diye sordu.Bu kez bir ağızdan,”Bundan sonra böyle susarsan sana teşekkür edeceğiz!”dediler.Gerçekten bu ders hiç kimse konuşmadı.Sanırım bu da en çok benim işime yaradı,kitabı yarıladım.Baştaki şakalaşmalar ara  ara sürse de çok  ürpertici sahneler giderek artıyor.Filmde gösterilen sahneler kısa sözlerle anlatılıyor ama acıklı etkileri insanı ürpertiyor.Özellikle Kemmerich’in ayaklarını kaybetmesi,böyleyken çizmelerini korumaya çalışması,arkadaşı Müller’in ise,ölmek üzere olan arkadaşının çizmelerine göz  koyması  çok düşündürücü .İnsanlar öylesi durumlarda  duyarlılıklarını hepten mi kaybediyor.Hastanelerdeki durumlar,sağlık görevlilerin yaralılara karşı davranışları,doktorların,duygusuz konuşmaları,tüm çalışanların olağanüstü  çabaları anlaşılır gibi değil.İnsanlar,özellikle yaralılar eşya gibi  çekilip getiriliyor,alınıp götürülüyor.Onlarla ilgilenenler sanki insan değilmiş gibi hiç etkilenmeden arkalarını dönüyorlar.Sayfalar ilerledikçe sahneye  değişik kimseler çıkıyor.İlginç bir yanı da savaşta insanların hem duyarsız olmaları hem de çok duyarlı dönemler geçirdiğidir.Örneğin yanlarındaki karyolada ölen biri kaldırılıp götürülür,yerine birini yatırırlar.Bu durumu gören için bu çok doğaldır,”O gitti!”der iş biter.Oysa kimi yaşam olaylarına sıkı sıkı bağlıdırlar.Örneğin ta Polonya’dan gelen  karısıyla Levandowsky’nin bir arada olmalarını sağlamak için titizlikle planlar kurarlar.Paul Beimer’in annesine karşı duyarlığı olağanüstüdür.Böyleyken ölenlere karşı umursamazlıkları şaşırtıcıdır.Sanırım kitabın adı da bu genel duyarsızlığı anlatmak için böyle konulmuş.”Garp Cephesinde Yeni bir şey yok!”Daha ne olacaktı ki?Kitapta geçen adları unutacağım,anlatılanları da bir dün bir birine karıştıracağım ya da ben de onlar gibi  umursamaz olacağım.Ancak bu kitap bana  köydeki Kolsuz Hazma Amcamın anlattıklarını bir bir  gözümün önüne getirdi,onları bundan böyle asla unutamayacağım sanıyorum.O anlatırken birisinin koşup arkadaşının ayağını getirdiğini,bir arkadaşının da onun kolunu aramaya kalktığını anlatırdı.Bunların olabilirliğini,  o gittikten sonra dinleyenler tartışıyordu.Ben de onların etkisinde kalarak önemsemiyordum.Hamza Amcamın tüm anlattıklarının olacağına şimdi tam anlamıyla inandım.Köye gidince bir yolunu bulup bir kes daha onun öyküsünü dinleyeceğim.

 

11  Şubat 1941 Salı…..

 

 

Sıkıntılı yatmama karşın rahat uyudum.Tarih dersinde sanırım gördüğümüz savaş filmi sözü geçecek,Türkçe dersinde  olanak bulamadığım,kitap ya da film özetini anlatmaya çalışacağım.Halil de benimle kalktı,konuşla konuşa dersliğe gittik.”Bugün tarih dersine Müfettiş gelir mi?” sorusu soruldu.Bilmiyorum ama gelirse benim için iyi olur diye düşündüm.Müfettiş gelmesinden kaygılananlar var.Bakıyorum bunlar,çalışmayan takımı.Halil gülerek:”Siz Müfettişten değil kendinizden korkuyorsunuz.Kaldırıp soru sorarsa yanıt veremeyeceğinizi düşünerek işi Müfettişe atıyorsunuz.Bugün Müfettiş gelecek,size de soru soracak!”dedi.Ancak Halil’in dediğini kimse üstüne almadı.Kahvaltıya giderken aşçıbaşının iki  öğrenciyle  Müdür Odasına  kahvaltılık götürdüğünü gören olmuş.”Kesinlikle Müfettiş  geldi!”sözü yankılandı.Hilmi Altınsoy sordu,”Aşçıbaşı müfettişe ne götürdü?”Sorusunu tekrarladı,arkasından,”Eğer aşçıbaşı bizim gibi ona da çorba götürdüyse gelen Müfettiş değildir.Çay may gibi bir şeyler götürdüyse kesinlikle Müfettiştir.!”Hilmi bunları söyledikten sonra kalkıp nöbetçilerin yanına gitti,araştırdı.Biz kalkınca arkamızdan yetişti.”Çorba gitmiş,korkmayın Müfettiş yok!”Hasan Üner,Hilmi’ye”Çok bildiğini sanan çok yanılırmış,Müfettiş şimdi Müdür odasında çorba içiyor, sonra da bizim dersimize gelecek!”deyince Hilmi şaşkın şaşkın,Hasan’a “Kuzum biliyorsun da neden söylemiyorsun,beni olasılıklar ardında koşturuyorsun!”Hasan’ın sözleri Müfettiş olayını kesinleştirdi.Derslikte herkes  sırasına kapanarak tarih kitaplarını açtı.Müfettiş sözü nedense öyle etkiledi ki, iki saat boyunca kimse ne bir söz etti ne de yerinden kalktı.Selçuk Öğretmen geldiğinde neredeyse şaşırmış gibi bakındık;öğretmene “Müfettiş nerede?”diyesimiz geldi.Öğretmen,her zamanki gibi önce arkadaşlara takıldı,”Bekir Temuçin’e “Kapı gözeticiliğini yapıyor musun?diye sordu..İsmet’e uykuyla aran nasıl?dedi.Hasan Üner’e sevdiği yemekleri sordu..Hasan’dan önce Salih Baydenir,”Yemekler tek çeşit olduğu için fark etmez!”dedi.Öğretmen gülerek Salih’e “Sen öyle san,o kişinin niyetine bağlıdır..Atalarımız baklavaya çorba deseydi öyle belleyip yiyecektik.!”dedi,durdu.Karşı olan sesler çıktı.Bu kez öğretmen,”Eyvah,yanlış mı söyledim,yalnız mı kaldım,beni savunacak yok mu?” diye etrafına bakındı.Sami Akıncı, kalkarak,”Sizin söylediğiniz başka bir şey,söz gelimi Almanca çorba die Suppe, masamıza geldiğinde biz çorbaya  Suppe geldi deyince midemiz bize inanmıyor!”bu sıra  eg,geg türlü sesler çıktı.Öğretmen,”Ben bu tür konuşmaları açarım ama,işi başka yöne dökmeye de  göz yummam.Biz yemekleri yemek değil insanların hoşgörüsü,geçici bir takım sıkıntılara katlanması üstüne konuşuyoruz,daha doğrusu ben konuyu öyle götüreceğimi sanmıştım.Konuşan arkadaşlar benim niyetimi iyi algıladı ama dinleyici,daha doğrusu kendilerini her zaman  dinleyici sananlar “Pişmiş aşa su katmak’tan geri kalmadılar!”dedi.Cumartesi günü gördüğümüz filmi anımsattı.Filmi hepimizin görüp görmediğimizi sordu.Hepimiz parmak kaldırdık.Öğretmen,”Tamam işte,şimdi o çorba deyince  “eeeg-geg” yapanları dinleyelim!”dedi.Az sonra  gene “Bekliyorum!”dedi.Herkes susunca,”Rücu etmek de sizin marifetiniz!”deyip  filmi övdü.Yaşanmış olayların içinden kurtulan bir  kişinin yazdıkları,diye önce kitabı anlattı.Şimdiye dek yazılmış kitapların en çok satılanı!”dedi.Ayrıca “Bu,hepimize ders olmalı,elimizde kalem kağıt günün yirmi dört saatini böyle geçiriyoruz,ben de dahil hangimiz günlük not tutuyoruz?”diye sordu.İsmet hemen beni söyledi.Selçuk Öğretmen bana baktı,ne düşündüyse düşündü,”Bir kişinin tutması da önemli ama neden sen,ben,o tutmuyoruz?”İsmet gene el kaldırdı,”Filmdekilerin de biri tutmuş!”deyince Selçuk Öğretmen İsmet’e ”Sen, benimle tartışmak için diretiyorsun,  ama,ben anlatmak istediğimi tamamlamadan tartışmaya girmeyeceğim!”deyince İsmet sustu.Mehmet Yücel,Hüseyin Orhan,Halil Basutçu,Recep Kocaman,Mehmet Aygün kısa kısa filmden algıladıklarını anlattılar.Öğretmen,”Çok beğendim,filmden oldukça etkilenmişsiniz.Hepinizin bir şeyler kazanması gerekir.Bir de toplu olarak özetleyelim!”deyince parmak kaldırdım.Öğretmen söz verdi.Hemen kitabını da okuduğumu,kitabın özetini çıkardığımı anlattım.Öğretmen “Bakın işte benim de beklediğim buydu.,bunu hepiniz niçin yapmazsınız.Savaş,savaşların zararları üstüne bundan daha gerçek söylenecek söz var mı?.Hepinizin ailelerinde şehitler,gaziler var.O insanlar işte bu acıları çektiler!”.Ben,Paul Beimer’in anlattığı gibi,okuldan arkadaş olan  gençlerin öğretmenlerinin özendirmesi üzerine gönüllü askere gittiklerini,150 kişilik bir  birliğin ilk çatışmada 80 kişi kaldığını,ilk şaşkınlıklarını anlatırken zil çaldı.Öğretmen,bana unutma,buraya nokta koyduk,gelecek derste  anlatacaksın.Seni dinleyen arkadaşların bu kitabı okumuş olacak!”dedi… Öğretmen gidince arkadaşlar çevremde toplandı,çoğu ilgiyle sordu,”Ne zaman okudun?”Halil yanıtladı,”Filmden sonra başladı,pazar günü  gün boyu okudu,özetledi.!

”Öğle yemeğinde gözlerimiz müfettiş aradı.”Öyle biri yok!”diyeceğimiz an da Okul Müdürü ile şişmanca biri yemeğe geldi.Okul Müdürümüzün sandalye göstermesi,onu dinlemesi ilgimizi çekti.”Olsa olsa Müfettiş budur.!”Atölyede de Müfettiş dilimizde oldu.”Ha geldi ha gelecek!”Hamdi Bağ Öğretmene söyleyen arkadaş olmuş.Öğretmen,”Biz her an Müfettiş bekliyoruz,gelsin bizi görsün,diyoruz,nere de o Müfettişler?”demiş.Müfettiş sözü ederken biz 20 kovanın  on tanesini tamamladık.Birini çakıp modelle ikisini kapı önüne koyduk.Salih Ziya,Naci Birkök Öğretmenler geldi.Çok beğendiklerini söylediler.Naci Birkök Öğretmen göz kırparak,bunların hangisi model,hangisi yeni yapıldı?” diye sordu.Salih Öğretmen sandıktan çıkacak ilk petek sizin!”dedi.Öğretmenlerin konuşmaları çok hoşumuza gitti.Salih Baydemir,”Bal sözü edilince bal yemiş kadar oldum,ağızım tatlı tatlı!”dedi.Bunu duyan İrfan Öğretmen:”Şunu bal niyetine ye, ya da yediğin niyetine göne makbule geçer!”derler,”Bu sözü hiç duymadınız mı?” diye sordu.Yusuf Asıl,sabahki tarih dersimizi olduğu gibi anlattı,Selçuk Öğretmenin söylediklerini  tekrarladı.İrfan Öğretmen “İşte öyle,”İnsanlar önce kendi niyetlerini onarıp,o doğrultuda yürümeli!”dedi.Paydosta arkadaşlar ayrılınca ben gene notalarımı sıraya koyup değiştire değiştire çaldım.Oradan kooperatife gittim.Harun revirden çıkmış,Mehmet Başaran’la Yakup Tanrıkulu,Ahmet Güner yatıyormuş.Yemeğe Harun,Salih üçümüz gittik.Harun Özçelik iyi olduğundan söz ediyor ama,çok güçsüz gibi.Atölyedeki  o tuttuğunu koparan bir durumu yok,düştü düşecek.Salih takıldı, kooperatiften borca olmak üzere istediğini verebiliriz.!Harun,”Yiyecek hiçbir isteğim yok,hiç bir şey yemesem günlerce dururum.Ancak doktor,özellikle de hemşire Ayşe Abla,zorlanarak da olsa yememi önerdiği için,yemeye çalışıyorum.!”Yemekten sonra da kooperatifte oturduk,gecikmeli olarak dersliğe gittik.Derslikte konu Müfettiş.Sami Akıncı tamamlayıcı bilgi edinmiş:Müfettiş,Okul Müdürümüzün öğretmeniymiş.Sami bunu söyler söylemez ben “A,ben onu tanıyorum!”dedim.Fettah Biricik karşıladı,”Senin tanımadığın Müfettiş mi var!”Fettah’a kızmadım,Sami’ye dönerek sen de tanıyorsun,İstanbul’da bizi karşılayan müfettiş Hayrullah Örs.Sami de anımsadı,”O,o,o!”Fettah’a döndüm.”Ben uyumuyorum,sen uyurken ben İstanbul’a gitmiştim,orada insanlar gördüm,insanlarla konuştum.Konuştuklarımdan biri de buydu!Arkadaşlar hep unutmuş.Anımsattım.Geçen yıl gazetelerde satın alınan yiyecekler için eleştiriler yazılınca bir grup kamyonla İstanbul’a gidip gazetecilerle görüşme yapacaktık.O görüşmelerde bu müfettiş de bulunacaktı .Daha doğrusu bu olayı o hazırlamıştı.Biz buradan kamyonla İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğüne gittik.Gazeteciler de gelecek konuşacaktık.Uzun süre bekledik iki gazeteci geldi,ötekiler gelmedi.İşte o gün, gün boyu bizimle bu Müfettiş  kaldı,gönlümüzü aldı,kendini tanıttı,Müdürümüzün  Öğretmeni olduğunu anlatmıştı.Ben bunları söyleyince giden arkadaşlar,dikkatli baksaydık tanırdık,dediler.Ben de dikkatli bakmadım,uzaktan gördüm.İsmet,Sami,Bekir,Orhan,Recep birlikte gittiğimiz arkadaşlardı.İdris Destan da vardı ama o doktora götürülmüştü….Bu kez de o eski konu deşelenmeye başlandı.Yatarken birden  anımsadım,Fettah’a iyi bir ders verme fırsatım olmuştu ama  nedense üstünde durmadım.Düşündükçe kendime kızdım.Bunu unutmamaya,anımsatarak yarım kalan yerden olanak yakalamaya karar verdim…..

 

12  Şubat 1941 Çarşamba .

 

 

.Müfettiş sözleri arasında uyandım.Derslikte de gene Müfettiş.Kahvaltıdan sonra ders zili çalınca Salih Ziya Öğretmen bizim marangozluk grubunu bırakarak öteki arkadaşları alıp Tarım bölümüne gitti.Biz  atölyede çalışacağız.Harun  dinleniyor,4 Mehmet rahatsız olmuş,Mehmet Başaran revirde.Eksik olarak atölyeye gittik.İrfan Öğretmenle Hamdi Öğretmen geldi.”Hamdi Öğretmen,”Kovanları bitirelim de şu balları bir an önce yiyelim!”deyip güldü.Bıraktığımız yerden başlayıp durmadan çalıştık.İrfan Öğretmen de dahil  hepimiz arı kovanı işinde çalıştık.İrfan Öğretmen,” Bir tadımlık  bal için arılar gibi  çalışıyoruz!”dedi.İlerde  öğretmen masası gibi kullanılan küçük tezgahta oturan Hamdi Öğretmen,”Bu söze ben alınırım,ben arılar gibi çalışmıyorum mu?”diye sordu.Yusuf Asıl” Siz gruptan ayrısınız!”dedi.Salih Baydemir”Siz Arı Beyi’siniz.arı beyleri çalışmaz!”deyince öğretmenler kahkaha ile güldüler.Hamdi Öğretmen “Vay başıma geleni,beni ayırıp attılar!”diyerek işine koyuldu.Öğle yemeğine dek   tüm  parçaları hazırladık.Yemekten sonra da durmadan çalıştık.Zilden önce  kovanlar tamamlandı.Salih Öğretmene haber iletildi,tarım işlerinde çalışan arkadaşlar gelip kovanları Tarım bölümüne götürdü.Günümüzü iyi geçirdik.Özellikle ben hiç yorulmadım.Dersten sonra akordiyon çaldım;bakmadan kromatik eksersizi yaptım. Komparsitenin  solo bölümünü oldukça hızlı çalıyorum.Koromatik eksersizler parmakları çol iyi alıştırıyor.Kromatik ses sıralaması çok da hoşuma gidiyor.Macar dansının da  bir bölümünde tempoyu bozuyordum,onu da düzelttim.”La la la la laaa la lam!” Sevinçli  tavırlar içinde dersliğe gittğim.

Derslikte gene Müfettiş sözü.Bu kez bilgi 7.sınıflardan gelmiş.Müfettiş derslere giriyormuş.Hem de boş derslere girip  ders boyunca konuşup bir şeyler anlattıktan sonra sorular soruyormuş.Öyleyse yarın bize de gelecektir.Türkçe ödevimi  yazdım.Taassub:Bir şeye  niçinini,nedenini öğrenmeden inanmak,inandıktan sonra da onu gene körü körüne  savunmak.Padişahların yönetimlerinden çok çekmesine karşın kimi insanların “Gene padişahlar yönetsin!” diye ortaya çıkması,bir taassup olayıdır.31 Mart, ya da Kubilay olayları gibi.Tarih olaylarında ise olmayanı ya da olanı olduğundan başka göstermek gerçek olayı  halktan saklamak da bir taassup anlayışı olabilir.Ben buna,1.Viyana kuşatmasını örnek vereceğim.Anladığım kadarıyla biz 1.Viyana kuşatmasında bir zafer kazanmamışız.Eğer kazansaydık,Viyana bizim olurdu.Oysa derslerde kazandığımız okutuluyor.Bu da bir taassup olur mu?Belki de bu düpedüz bir yanlıştır.Felsefeyi tam anlamadığımdan doğru dürüst  yanıt bulamıyorum.Ancak insanların doğru düşünenleri olduğu gibi yanlış düşünenleri de bulunmaktadır.Bizim arkadaşlarda bile bunu her gün görüyorum.Ayrıca okuduğumuz kitaplarda dünya kadar örnekleri var:Örneğin Yaban’da  bir iki derken tüm köy halkı köy  yanlış düşünceleri yüzünden zor duruma düşmüşlerdir.Sonunda düşmanları onları diledikleri şekilde  kullanmışlardır.Feylesof Rıza Tevfik’de yanlış düşündüğü için Sevr anlaşmasını imzalamış,sonunda da yurttan kaçmak zorunda kalmıştır.Bunları yazdım ama tam kararlı değilim.Öğretmenin açıklamasından sonra düzeltmeler yapacağım.Öteki güzel sözleri gözden geçirdim.”Akıl yaşta değil baştadır,fakat aklı başa yaş getirir!”Sözü önce Halil’e sordum..Mehmet Yücel duydu,hemen İsmet’e iletti.”Dayın senin  için bir söz bulmuş.Üstünde durmadım.Ben İsmet’in dayısı olarak onu aklını başına getirecekmişim.İsmet bir süre dinledikten sonra,Mehmet Yücel’e elinden gelse önce seninkini getirir!”dedi.

Müfettiş boş derslere girdiğine göre  yarın bizim müzik dersimize de girebilir,diye düşündüm.Girse ne sorar ki?Halil duraksamadan,Sorsa sorsa notaları sorar,notaları okutur.”Notaları okutur!”deyince içim cızladı:Ben notaları çalıyorum ama sesle hiçbir çalışma yapmadım.Adem Gürçağlayan Öğretmenin ayrılmasından  bu yana,arkadaşlar gibi ben de  sesli  müzikten kopmuş durumdayım.Oysa  akordiyonla bunu yapabilirdim.Yapmaya karar verdim ama iş işten geçmiş durumda,yarın Müfettiş gelirse arkadaşlara karşı da  mahcup olacağım.Önce “Müfettiş müzik dersine gelse!” dememe karşın şimdi  gelmemesini istemeye başladım.Yatınca da  pişmanlık duygundan kurtulamadım.Sesli nota okutursa,Abdullah Erçetin,Bekir Temuçin benden daha iyi okuyacak,belki. de Sami Akıncı bile  benimle denk olacak! sıkılarak yattım..

 

13  Şubat  1941   Perşembe..

 

 

Akşamki sıkıntı uyanınca gene bastı:Nerden çıktı bu Müfettiş belası…Hasan Üner uyardı,Hilmi Altınsoy rahatsız olmuş,revire yatmış,yemekhane nöbeti bana gelmiş.Sevinerek yemekhaneye koştum.Nöbet hevesimden değil Müzik dersine Müfettiş gelir kuşkusundan nöbeti kurtuluş saydım.Mürsel Dilek,Hasan Çetin,Mehmet Özeren,Fahrettin Şen,iki de kız,Gülfize Atay,Mukaddez Tekin.Hem çalışıyor hem de bizim sınıf nöbetçisini bekliyorlarmış.Beni görünce özellikle kızlar sevindiler.Gülfize,akordiyon dinleyeceğiz!”dedi.Hoşuma gitti.Hevesle  işe başladım.Ayrıca kahvaltıda  çay-peynir verilmesine de sevindim.Hava güzel,bulutlu ama yağış yok gibi.Zil çaldı,arkadaşlar geldi.Ben her nöbetimde yaptığım gibi  salonda bir göründükten sonra mutfağa çekildim.Bir yandan da Müfettiş gözetliyorum.Aşçıbaşına baktım,tepsi falan hazırlamıyor,herhalde yukarıya kahvaltı göndermeyecek.Sormadım ama kahvaltıya gelebilirliğini de  göz ardı etmedim.Öğrenciler salonu boşaltınca biz de kahvaltımızı yaptık.Gerçekten gelen giden olmadı.”Boşuna kaygılanmışım!”dedim.Ancak yapacak bir başka iş yok.Hilmi rahatsız olmuş,o çekilince sıra bende.Türkçe dersine giremiyorum.Ötekilere zaten girmem.Yapabileceğimiz işleri yaptık.Nahide Öğretmen kızları çağırtmış,gittiler.Mutfakta yapılacak işlere yardım ettik.Benim  bir kulağım hep Müfettiş sözünde.Öğle yemekleri gene mercimek,ama bu kez etli mercimek,bulgur pilavı üzüm hoşafı.Müfettiş sözü edilmedi,ben de sormadım.Nasıl olsa ben Müzik dersini atlattım.Öteki derslerden bir korkum yok. Arada da dersliğe gittim.Öğretmen,zehir gibi bir yoklama yapmış,dört beş kişiye Sarsak demiş.”İçlerinde Fettah vardır!”dedim.Fettah’a iki kez demiş.”Oh!” dedim biri kesinlikle benim için.Üstelik “Haftaya bunları  tam olarak istiyorum !”diye de tembihte bulunmuş.Yemekhaneye döndüm.Kızlar da geldi.Mukaddes’le çok önceleri konuşmuştum,kendisine  bizim  arkadaşların ad takmasına üzülüyordu.Aynı konu açılacak diye  tedirgin dururken Mukaddes bu kez kendisi açtı,”O zaman çok üzüldüğüm için açmıştım,şimdi umumda değil,ne derlerse desinler,duymazdan geliyorum!”dedi çıktı.”En iyisi bu!”dedim.Bu kez de Gülfize sordu “Bana bir ad takmadılar mı?””Taksalar benden önce sen duyardın!”dedim.”Ben duydum ama bizim arkadaşlardan duyduğum için önemsemedim!Gene önemsemiyorum ama,şimdi konu edildiği için sordum!”dedi.Gülfize’ye takılan adı ben biliyorum ama Mukaddes’in yanında söyleyemedim.Çünkü  Gülfize’ye takılan ad onun güzelliğini övmek için takılmış.Oysa Mukaddes şişmanlığı nedeniyle yeriliyor.Konu açılmışken üstünde durmayı düşündüm,bir numara uydurdum:Senin  bir adın da Gül,dedim.Bu hem adının kısaltılması anlamına geliyor,hem de  bakanlar, yüzünün gülmesini,gülersen daha güzelleşeceğini söylemek istiyorlar!”dedim.Gülümsedi,yanakları çukurlaşır gibi oldu,kendi kendine ”Gül” dedi,gerçekten  güldü,birden yanaklar  sanki ala boyandı.Görmemiş gibi yaparak,konuşmamı sürdürdüm;bence “Gül” kısa,tek hece daha kolay  söylendiği gibi  yüzüne de daha uygun düşüyor.Bundan böyle ben hep“Gül!”diyebilirim!”dedim.”Olur ya da olmaz anlamı çıkacak yüz değişimine olanak bırakmadan,(bilerek)sözü değiştirdim,”Bizim arkadaşlar sınırsız şakacıdırla kendilerine bile herkese taktıkları gibi ad takarlar!”dedim..Bu kez de bana sordular,”Sana ne ad taktılar?”Sözü  uzatmamak için,”Benimki biraz incitici olduğu için pek hoşlanmadım,hoşlanmadığım için de size duyurup kendi kendimin incinmesini istemem!”dedim.Konu kapandı.Öğle yemeğini  rahat bir ortamda hazırladık.Mercimek etli..Aşçıya sordum,”Ne eti?Aşçı gülerek “Tam olarak ne eti olduğunu bilmiyorum,Ahmet  Gökay’dan sorun,o bilir !”dedi sonra da “Kavurma olarak geldiği için bilmiyorum,ancak tadı için çok çok iyi olduğunu söyleyebilirim!”Kavurma deyince bizim köyde yapılan kavurmayı anlattım.Aşçıbaşı “Tıpkısı öyle,benim bildiğim de öyledir.Evlerde küçük kaplarda yapılır,müteahhit işlerinde büyük kazanlarda fıçılarda ya da tulumlarda saklanır!”dedi.”Alınırken  denetleme yapılmasına karşın örneğin keçi koyun eti kolay ayrılamaz.!”Kavurmayı çok sevdiğimi söyledim,köye gidince severek yediğimi anlattım.Onlar bana şaştı ben onlara .Özellikle kızlar benim anlattıklarını bilmedikleri gibi burada bu tür et yediklerini de bilmiyorlarmış.Şaşırdıklarını söylediler.Öğle yemeğine gelen öğretmenleri aydım Fikret Madaralı Öğretmen de geldi.Hidayet Gülen,Salih Ziya,Naci Birkök,Naci İnan,İrfan Evren,Hamdi Bağ,Namık Ergin,Nazmi Aybar,Ali Yılmaz.,Hüsnü Baykoca,Selçuk Korol,Latif Yurtçu,Faik Bakır tamı tamına on dört öğretmen .Nahide Öğretmeni gelmeyince sordum,ablası  buradaymış,sonra birlikte gelecekmiş.O denli sözü edilmesine karşın Müfettiş ortalıkta yok.Dikkat ettim,  benim gibi  kimse Müfettişi derdine düşmemiş;.yemekte hiç kimse Müfettiş sözü etmedi.İnadına ben de bir türlü unutamıyorum.Yemek salonu boşaldıktan sonra biz de oturup yemeklerimizi yedik. Kapları toplarken  yardımcısı İbrahim’le Kazım  Usta geldi,konuşurken,Alpullu’ya gidip geldik,Müfettiş Beyi gezdirdik!”dedi. Şaştım,demek benim  ilgilenmem boşuna değilmiş,Müfettiş varmış.Hiç düşünmeden “Şimdi nerde?diye sordum.Kazım Usta,” Lüleburgaz’da yemeği,.Müdür Beyle  Lüleburgaz’da yiyecekler,saat 16 da onları alacağız!”dedi.Birden bire  içim rahatladı,sahiden Müfettiş beni çok etkilemiş..Bir yandan da olaya şaştım,dün herkes müfettişten söz ederken bugün neden sustular.Ben, neden bu denli ilgilendim?Ders zili çalmadan akordiyonu atölyeden aldım.Yemek salonunu toplama işimiz bitince salonuın  dip tarafına giderek akordiyonu çıkardım.Ben çalarken  arkadaşların bakmaları,beni gözleriyle süzmeleri dikkatimden kaçmadı..Yan gözle(Doğrudan bakamadığım için) Mukaddes’i, özellikle Gülfize’yi izledim;dinlerken daha güzelleşiyorlar.Özellikle yüzünde pembe bir renk oluşup yanaklarında  geziyor.Çalınan parçaların değişkenliğine uyarak yüzdeki renkler değişiyor.Her gün çaldığım parçaları bugün de çaldım.Böylece çalışmış da oldum..Akordiyon çalışımı  çok önemsedikleri için çocuklar bir dediğimi iki etmiyorlar.Bu nöbetteki  arkadaşların hepsi de çok iyi çıktı..Mürsel’i  biliyordum,Hasan Çetin mandolin çalışanlardan,Fahrettin küçük olmasına karşın çok çalışkan,Mehmet Özeren’le daha önce de nöbet tuttuk.Arif Kalkan,Yakup Tanrıkulu ,Abdullah Erçetin ,arkadaşların köylüsü.Onlara geldikçe benimle de konuşur,saygılı bir arkadaş.Kızlarla fazla bir yakınlığım yoktu.Gülfize yakın köylüm olduğu için ilk yıl yaklaşmak istemiştim.Yanlış bir tavrım mı oldu,ne oldu bilmem Gülfize uzun bir süre sanırım konuşmamak için kaçtı.Ya da bana öyle geldi.Ne olduysa birkaç ay önce kendisi geldi,akordiyon dinlemek istedi.Ondan sonra   yüzü hep güldü,karşılaşınca selam verdi,şimdilerde  o yaklaşımı sürüyor.Akrabası Rüştü ile de aramız iyidir.Rüştü ile hemşeri olarak konuşuyoruz.Çok saygılı bir çocuk.Akşam yemeği hazırlıklarını yaparken Rüşrü de geldi.Gülfize’ye yardıma mı geldin?”diye sordum.Rüştü,gülerek,bana yardıma geldiğini söyledi.Teşekkür ettim.Akşam yemeğini de düzen içinde hazırlayıp yedirdik.Akşam öğretmen gelmediği için daha rahat oldu.Akordiyonu atölyeye götürünce ben de arkadaşlara yardım ettim.Elbirliği ile  yapılabilecek işlerimizi yapıp dağılmak üzereyken Hamdi Bağ Öğretmen geldi.Beni göstererek” Ağabeyi burada görünce işlerin düzgün gideceğini  bildiğimden,gelmeye gerek görmedim,ben de nöbetçiydim.Doğru mu yapmışım?”diye arkadaşlara sordu.Arkadaşlar “Doğru yaptınız öğretmenim !”deyince bu kez de”Haydi öyleyse bana Allahaısmarladık!”deyip döndü..Biz de başka nöbetlerde de buluşmak üzere iyi dileklerle ayrıldık.Dersliğe döndüğümde konu gene Müfettiş.Gittiğini söylüyorlar.Bu kez kesin konuşan ben oldum..Kazım Ustadan duyduklarımı görmüş gibi anlattım.Önce Alpullu’ya gönderdim,oradan Lüleburgaz’a döndürdüm,Okul Müdürümüzle yemek yedirdim.Sonra da  okula döndürdüm.Konuşmalar durdu:”Müfettiş gitti!” diyenler mahcup oldu.Bu kez benden sormaya başladılar,Yarın bize gelir mi?Gelirse boş dersimize mi gelir yoksa Müdür Beyin dersine mi girer?”Gelirse boş dersimize gelir,Müdür Beyin dersine girmez!”dedim.Herkesin beni dikkatle dinlemesine şaştım. “Galiba bunlar yalan sözleri doğru saymakta ustalaşmışlar.Yazık şimdiye dek hep doğruları anlatmaya çalıştım,içlerinden bazıları hep  direnç gösterdi.Oysa şimdi kuzu kuzu dinliyorlar. Özellikle de Fettah Biricik,Ali Önol,Ali Güleren de pür dikkat ağzıma bakıyorlar!”deyip içimden güldüm..Yat zili çaldığında kimse yerinden  kıpırdamadı.Söyleyecek sözüm olmadığı için  ben kalkınca onlar da kalktı.Halil Basutçu beni kutladı,”O denli kesin konuştun ki kimse  ağzını açamadı.Yarın dediklerin olmazsa ne olacak?”Ben de:”Onların dedikleri olmayınca ne olursa o olacak.Ya benim dediklerim olursa ne olacak?Beni işte böyle dinleyecekler!”Gülüşerek yataklarımıza gittik.Yatınca ben bu kez müfettişi değil Gülfize’yi düşündüm.Bütün tavırlarıyla A’ yı anımsattı bana.Gerçekten benziyor mu?Yoksa ben mi öyle görmek istiyorum?Bu benzetmeye birazda bir olay neden oldu.Öğle yemeğinden sonra ortalığık toplayınca oturp hem dinlenilirken,belli konularda konuşanlar oldu.Herkes konuşanı dinlerken, Gül  birden arkasına dönüp sertçe:Delirdin mi sen!”dedi.Yanındaki arkadaşı Gül’ün tarağını almış,saçına sürüp fizik deneyi yapmak istemiş.Tarak saça sürülünce  elektikleni,p  çekici duruma geçiyormuş.Bundan hoşlanmayan Gül’ün tepkisi:.”Delirdin mi sen!” Bu söz beni  yıllar önceye götürdü.Ne raslantı,tıpkı azarı ben de  yemiştim:Tatile yaklaştığımız zamanlardaydı.Bir çarşamba günü okul temizliği yapıyorduk.Erkekler su taşıyor kızlar da ortalığı  temizliyordu.Derslikte A ile ikimiz kalmıştık.A elindeki bezle  sıraya basıp haritaların tozunu alırken nasıl olduysa çıplak bacağıda”Üşümüşsün!”deyip dokundum.A birden,”Yapma,delirdin mi sen!”demişti.Sanki o sesi duymuş gibi bugun de ürperdim.Aynı titreşimi veren sesleri çıkaranları düşündüm..A şimdi evli, kaç yaşında olabilir?Yaptığım hesaplara göre  ikisi arasında fazla bir yaş uzaklığı  yok.14’e 16, ya da 15’e 17,bilemedin 18 olabilir.Hadi çok çok olsun da 4  yaş…..A  ayan beyan gözümün önüne geldi.Doğrusu  çok da bir benzerlik göremedim.Gündüz konuşurken gördüğüm yüzün etkisiyle öyle düşündüğümü anladım.İki yüzü ,yan yana ,üst üste, uzağa yakına çekip karşılaştırırken uyumuşum.

 

 

14  Şubat  1941 Cuma….

 

Müfettiş sözleri arasında uyandım.Üstelik arada benim adım da  söyleniyor.O,bunu böyle dedi,şunu şöyle dedi gibi sözlere beni tanık gösteriyorlar.İçimden güldüm.Kazım Ustanın söylediklerini çevirip anlattım,yarısı doğru yarısı yanlış olabilir.Daha önce kaç kez  dosdoğru bildiklerimi anlatınca  sözlerimden kuşku duyanlar şimdi bana  kesin kes inanıyorlar.Bu düşünceler içinde kalkıp dersliğe gittim.Derslikte de benzer konuşmalar yapılıyor.Müfettiş gelecektir,.1:saatte gelir,yok 2. saatte gelir.Birisi de bana,”Müdür Beyi birinci derste çağırıp çağırmayacağımı sordu.Kararlı bir tavırla,Müdür Beyi 2. derste çağıracağımı,daha önce öyle kararlaştırdığımızı,ancak  Müfettişin 2. derste de gelmeyeceğini bastıra bastıra söyledim.Nereden biliyordum?Bildiğim falan yoktu.İşlerini güçlerini bırakmış tembel arkadaşlar ne olacaksa Müfettiş bekliyorlar.Onların bu  aptalca ilgilerine böyle tepki gösterdim.Müfettiş, Müdür Beyin dersine gelmeyecek.Kesin konuşmam karşısında herkes sustu.Kahvaltıya gittik.Yine çorba.Öğretmen masaları boş.Arkadaşlar,”Çorba olunca öğretmenlerin kahvaltıya gelmediğini söyledi.Bunu başka zaman da söylemişlerdi.Benim tepkim,”Öğretmenler kahvaltıda çorba olduğunu nereden öğreneceklerdir?”Aslında ben haklıydım ama onlara neden karşı oluyordum?Tam bu sıra Halil Basutçu nöbetçi,bizim masaya geldi,bana,”Sen dün  çay-peynir çıkarttın,bunu nasıl yaptın, yolunu bize de öğret aşçıbaşını kandıralım!”dedi.Besbelli bir şaka.Ben,”Dün ben  başkasının nöbetini tuttum,benim esas nöbetim bugündü,bak işte benim nöbetimde de çorba!”dedim.Halil bir süre baktı,bu kez “Dün senin nöbetinde ıkı kız vardı,peki bunu nasıl yaptın?”dedi.Ben gene,”Benim nöbetim bugündü,dünküler Hilmi Altınsoy’un şansıydı,dedim.Hilmi deyince hepimiz,masada Hilmi’in olmayışının ayırdında olduk.Hasan Üner Hilmi’nin gece rahatsız olduğunu bu nedenle revire yattığını açıkladı.Hilmi Altınsoy’un rahatsızlığı hepimizi üzdü,konumuz değişti .Dersten sonra revire gitmeye karar verdik.Derslikte gene  Müfettiş sözü edildi.Ben,Müdür Beye 2. derste haber vereceğimi,1. derslere gelemeyeceğini defalarca söylediğini anımsatıp oturdum.1.ders  kimilerince müfettiş beklentisi içinde geçti.2. derste Müdür beye gittim.Müfettiş,Müdür Beyle gülüşerek konuşuyordu.Müfettiş konuştuğu için Müdür Bey bana işaret etti,kapı arkasında durdum.Müfettiş,”Sen dersini bitir ben seni beklerim,işim acele değil,beraber gidelim,istiyorum!”deyince Müdür Bey,hayhay,o zaman siz bir saat oturacaksınız!”Müfettiş,”Zaten işim var,bir çeviri yapıyorum,bitmek üzere!”deyince Müdür Bey bana,”Geliyorum,deyip kalktı. Ben hızlı hızlı dersliğe döndüm.Dersliğe girince gene “Müfettiş geliyor mu? diye soran oldu.Öfkem gene kabardı ”Müfettişin gelmeyeceğini kaç kez söyledim,ne Müfettişi be? “deyip yerime oturdum.Soran Fettah Biricik’ti, Söylediğim tam yerine gitmişti.Müdür Bey girdi.Geçen konuşmalarımızı kısaca anımsayalım,deyip durdu.Kim konuşmak istiyor?”diye sordu tüm arkadaşlar el kaldırdı.Müdür Bey ne düşündüyse  tam Sami Akıncı’nın önünden geçiyordu, eliyle omzuna vurdu,”Elim sende!” dedi. Sami Akıncı geçen derste konuşulanları ayrıntılarıyla tekrarladı.Müdür Bey,hepimize bakarak,”Yanılmıyorsam hepiniz parmak kaldırmıştınız,sizleri kaldırsaydım böyle anlatacak mıydınız?” diye sordu.İsmet,Bekir,Yusuf başta olmak üzere bir çok arkadaş anlatırız!”diye bağırdılar.Müdür Bey,”Buna sevindim,bu bir ders değil,sizin gelecekteki işleriniz,işlerinizin yürüyeceği yollar.”dedi.Müdür Bey saatine baktı,”Benim misafirim var,onu gezdireceğim!”Beni göstererek,arkadaşınız da biliyor,onunla sözleştik!”dedi ayrıldı.Müdür Beyin arkasından  bana sorular yağdı,”Nereye gidecekler?Hiç bir bilgim yok ama bilmiyorum demek elimde değil,düşündüm,duyduğum kadarıyla konuşmaları,kısa bir yolculukla bir yerlere gidecekler.Müdür Bey sizi orada yalnız bırakmam!”dedi.Nereleri olabilir,kesinlikle Lüleburgaz.Öykümü Lüleburgaz üstüne kurdum,Lüleburgaz’a gidecekler,Kaymakam Beyle görüşecek,Belediye Başkanına gidecek v.b.Birden Müfettiş sözleri kesildi.Varsayımlar son buldu..Çok çok merakı kabaranlar bana sormaya başladılar.Sefer Tunca:”Müdür Beyin dersine gelmeyeceğini nereden bildin?Sefer arkadaşa yalan söylemem,çünkü o hiç yalan söylemez; belki de yalan nedir bilmez.Ona doğusunu söyledim.Müfettiş Okul Müdürünü neden dersliklerde denetlesin?.Okul Müdürü öğretmen değil ki?Onun denetlenecek çok daha başka işleri var!Sefer’le birlikte Fattah,Ali Önol, 15 Hüseyin Serin,İbrahim Ertur, daha doğrusu bir birine sürekli yaslanan Edirneliler grubu dikkatle dinlediler.İçlerinde İbrahim Ertur’la Sefer dışında  genelde onları ben de sevmem ama bana zararları dokunmadıkça   karşılarında da olmam.Müfettiş olayında sustular.Sanırım kurnazca davranarak onları bir bakıma etkim altına aldım. Okulda Müfettiş oluşu arkadaşlarda  olumlu bir etki bıraktı,derslik eskisi gibi gürültülü değil,konuşmalar daha ölçülü,şakalar daha ılımlı.Öğle yemeğinde nöbetçi arkadaşuımız Halil Basutçu masaları gezdi.Bizim masaya gelince  bana:” Sen söylemedin ama ben aşçıbaşının nasıl kandırılacağını buldum;bakın etli fasulye ile irmik helvası yediriyorum!”dedi.Arkadaşlar güldüler:Sen aşçıbaşını değil  o seni kandırmış,sabah yemediğimiz çorbayı öğleye gene getirdiniz, çorbayı yerdirmek için ötekileri  araya soktu!”dediler.Halil,”Anlaşıldı sizin masaya bugün yaranamayacağız!”deyip gitti.Orhan bana sordu,”sıra arkadaşın gelip sana hesap veriyor sen hiç karşılık vermiyorsun,dargın mısın?”dedi.”Sıra arkadaşımla asla dargın olmam,öyle bir şey yok.Ancak bu yemek konusunda yapılan şakalar sonradan beni üzüyor.O nedenle  uzatmak istemiyorum.Buradaki konuşmalarımız giderek yayılıyor,genel bir hoşnutsuzluğa dönüşüyor.Oysa, rahat bir çatı altında iyi fena karnımız doyuyor.Ya askerler ne yapıyor?Çok kez ağabeylerimi düşünüyorum,yakın yaşdaşlarımı düşünüyorum.Benden bir,bir buçuk yaş büyük olduğu söylenen halam oğlu Hilmi şimdi asker.Köydeki öteki arkadaşlarım da öyle.Siz düşünmeyebilirsiniz ama ben,düşünüyorum.O nedenle yemek konusundaki şakalara katılamıyorum!”Orhan ,”Haklısın,aslında bizler de ölçülü davranmalıyız.Öğretmenleri dinlerken gözlerimiz yaşarıyor.Dersten sonra konu bulamayıp yemeklere sarılıyoruz!”Öteki arkadaşlar da bize katıldılar.Daha ölçülü konuşma kararı alarak masadan kalktık.Atölyede bir süre öğretmenleri bekledik.Dün  başlanan  işler  çalışanları bekliyor.Salih geldi,bana biz beraberiz,İrfan Öğretmenle Tarım barakasındayız,kovanları boyayacağız!”dedi.Boyalar hazırlanmış.İrfan Öğretmen gelir gelmez bana,arkadaşlar söyledi mi?Beraberiz,haydi bal yemeye!”dedi.Harun yok,Hasan,Yusuf,Salih dördümüz öğretmeni izleyip gittik.Binanın güney tarafına kovanları sıralayıp üstlerini  önlerine koyup ikili sıra yaparak öğretmeni bekledik.İrfan Öğretmen,”Ben eski bir boyacıyım!”deyip iki üst bir alt boyadı.Hasan’la ben altlara,Salih’le Yusuf üst sıralara başladık.Altlar bizim kolayımıza gelsi.Üstlerin  çatı ya da   yağmurluk   alanları oyalayıcı olduğundan bire karşı üç  sayarak bir hızla sırayı götürmeye başladık.Hasan’la Yusuf tartışmaya başlayınca,İrfan Öğretmen,”Ay,çocuklar ben yanlış yapmışım,Hasan’la Yusuf eşleşecekti,olmadı!”dedi güldü.Yusuf sustu.Bu kez de Salih Yusuf’a sataştı.Öğretmen,”Neyse bunun ikinci boyası da var,o zaman öyle yaparız!”deyip sözünü tamamladı.Paydostan önce birinci boyalarını vurduk.2. boyalar hava elverirse önümüzdeki hafta sonlarında bir olasılıkla gelecek cuma yapılacak.Atölyeye gittik.Arkadaşlar da paydos etmiş,çıktılar.Onlar gidince dün çalarken çocukların dikkatle dinlediği iki parçayı,Mevlana peşrevi ile Yusuf  Paşa’nın Saz Semaisini daha düzgün çalmayı denedim.Bunları değilse bile benzer parçaları bizim plaklardan çok dinlemiştim.Zeki Duygulu-Fasıl Heyeti,Aleko-Yorgo Bacanos gibi adlarla  plakları vardı.Onlar çok ağır uzata uzata çalıyordu..Her  türlüsünü denedim,kendime göre bir tempo tutturamadım.Sonunda Hidayet Öğretmene sormaya karar verdim.Hidayet Öğretmen,”Yardımcı olmaya çalışırım:Önce,”Ustanın adı Hıdır,elinden gelen budur!”deyip  kendi durumumu söylerim,sonra elimden geleni ortaya dökerim!”demişti..Nasıl olsa benden çok daha iyi şeyler biliyor.Kendi kendime iyimser iyimser gülerek bir süre çalıştım.Hilmi’nin rahatsızlığını anımsayınca revire gittim.Hemşire hanım beni görünce “Eyvah sen de mi rahatsız oldun?”diye bir çığlık attı.Hilmi Altınsoy için geldiğimi,gelmişken öteki arkadaşları da görmek istediğimi söyledim.Hemşire,”Zamanı değil ama  bir geçmiş olsun!” de,çık!”dedi.Mehmet Başaran,Yakup Tanrıkulu,ikisi bir yerde,4 Mehmet’le Hilmi bir başka odada.Mehmet Başaran beni görünce,”Hastalık numara sırasıyla ikişer ikişer alıyormuş, bak  biz 74-75 bir haftadır yan yanayız.63 Hilmi de geldi,kaç burada durma ,63’ten son 66,sen geliyorsun,doktor görürse hemen yatırır” dedi.”Şaka yapabildiğinize göre iyisiniz,arkadaşlar sizi bekliyor,bu sıra çok şaka konusu var!”dedim.Meğer ikisi de iyi olmuş,yarın doktor gelir,izin verirse çıkacaklarmış. 4  Mehmet’le Hilmi’nin mide bulantıları sürüyormuş.Hemşire geldi,”Senin çıkmaya niyetin yok ben çıkarayım!”diyerek uyardı.Dersliğe gittim,arkadaşların selamlarını söyleyince çoğu şaşırarak,arkadaşları görmediklerine üzüldüler.İçimden, rahatsız arkadaşlara gitmiş olamama  sevindim.Müfettiş konusu kapanmış gene savaş filmlerine dönülmüş.Üsteğmen filmi sorar mı?Ben biraz yüksek sesle “Dilerim sorar,sorar da bildiklerimizi anlatırız!”Bir yandan da sözlerimin etkisini gözlüyorum.Bir kaç gün önceye dek böyle bir söz söyleyince kesinlikle yanlardan karşı sözler çıkardı.Müfettiş üstüne söylediklerimin doğru çıkmasından sonra bu tür yan çıkışlar kesildi..Buna seviniyorum ama Müfettişin bir gün dersliğimize gelebileceğini de gözden ırak tutmuyorum.Çünkü 7.sınıfların bir ikisine girmiş,hem de boş derslerinde gelip konuşuyormuş.Ders sonunda da “Gene gelirim!”gibilerde sözler söylüyormuş.Müdür Beyle konuşurken kitap çevirdiğini söyledi,”Çevirdiğim kitabımın az bir bölümü kaldı,onu bitiririm!”dediğine göre yabancı dil biliyor;belki de Almanca biliyordur!”deyip Almanca çalışmaya  karar verdim.Sami Akıncı varken fazla çıkış yapamam ama hiç değilse düpedüz susmuş olmam.3.sınıf kitabımı bir türlü sevemedim:Bakıp bakıp kapattım.Orhan’la birinci parçayı,Hüsnü ile de ikinci parçayı çalıştım,orada kaldı.2.kitabı daha iyi biliyorum;onu açtım.

Ein Ratsel-

Ein Mühlstein schwimmt au

dem  Wasser drei Manner sitzen darauf

der eine ist blind,der andere lahm,der dritte nacht.

Der Blinde sieht einen Hasen,der Lahme

fangt ihn,

der Nackte steckt ihn in die Tsche.

Was ist das?

Bilmeceyi çözebilirim ama yeni çalışmış gibi yapmak için bilmediğim sözleri önce  yazmaya başladım:der Mühlstein,değirmen taşı.Almanca,iki addan oluşan adlar birleşik yazılıyor:Mühl,değirmen,stein,tas.Kendi kendimi sorguladım,Değirmentaş neden değirmen taşı olarak okunuyor?Bunu daha önce öğrenmiştim,ona göre çeviriyorum ama biri bunu sorarsa ne yanıt vereceğim?Kitabı karıştırdım,bir yanıt bulamadım.Eksiz ad tamlamaları var,Ancak belirtisiz tamlamalarla aralarındaki  ayrılığı ayırt edemiyorum.Esnemeye başladım.Zil çalınca kitabı kapatıp hiçbir şey düşünmeden gidip yattım.”Almanca,kendi kendine kolay kolay öğrenilemeyecek!Uyumak üzereyken Ömer Uzgil Öğretmene mektup yazma kararımı anımsadım:Acaba ondan sorsam yanıtlar mı?Önce sevindim,Ahmet Gürsel Öğretmen nasıl yanıtlıyorsa o da yanıtlar.Önce  olabilirliğine sevindimse de bu sevincim çabuk geçti.Almanca matematik gibi değil,çok uğraş isteyen bir tarafı var.Üstelik Ömer Uzgil Öğretmen şimdi  yönetici,koskoca bir okulu yönetiyor.Zaten,belki de bu yüzden  mektuplara çok geç yanıt vermişti.Sonra da mektupları tebrikle yanıtladı.Kendi müdürümüzü düşündüm,okulda kaldığı günler sayılı,ona öğrencilerinden mektup gelse,onları nasıl yanıtlar?

 

15  Şubat  1941  Cumartesi….

 

Orhan nöbetçi,kalkıp gitmiş.Oysa benim  Almanca çalışmamız üstüne önerim vardı.Artık yarına kalacak.Zaten bugün  dersliğimize kimse uğramaz.Arkadaşlar konuşunca  onlara kızıyordum,şimdi ise kendim,Müfettiş bekler durumdayım.Kahvaltıda çay-peynir var.Halil Basutçu,”Senin söylediğin gibiyse benim şansıma da  çay-peynir çıktı!”dedi.Unutmamış.Gözüm Gül’ü aradı.Kahvaltıya gelmemesini iyiye yormadım.Hasta olabilir mi?Günüm iyi başlamadı,diye düşündüm:Orhan’ı aradım,nöbetçi çıktı,Gül’ü görmek istedim ortalıkta yok!Dersliğe gittim.Arkadaşlar,Garp cephesini konuşuyorlar.Bu kez  Hasan kitabı anlatıyor.Hasan kitabı benden önce okumuş,yeni bitirmiş,bana vermiş.o nedenle sıcağı sıcağına bilgisi var.Ancak Hasan tarihler bakımında dikkatsiz,kitapta 1916-18 tarihleri geçmesine karşın savaşın zamanını bilmediğini söyledi.Hemen düzeltme yaparak konuşmalara katıldım.Bu kez Hasan bana  takıldı,”Ağabey,nasıl olsa sen varsın,o  nedenle ben  kitaplardaki rakamlara bakmıyorum!”dedi.Rakam, dedikleri  tarihlerdi.Üsteğmen neşeli  bir yüzle geldi.Önce  radyo dinleyip dinlemediğimizi sordu.Ben ,öğleleri  Hüsnü Baykoca Öğretmenin olmadı zamanlarda açtığımı,o olduğu zamanlar,kendisi açtığını söyledim.Ancak  hoparlörün koridorda çok ses çıkarması nedeniyle kısıldığını,bu nedenle de iyi dinleyemediğimizi ekledim.Üsteğmen, Almanya’nın yayılma politikasından başladı.”Yugoslavya’yı aldı,orada  kendi askerini bırakmamak için hükümeti devirtip yandaşı bir hükümet kurdurdu.Aynı durumu Bulgaristan’da da uyguladı.Amacı oradaki askerini Yunanistan’a indirmek!”diyerek  Balkan Yarımadası’nı  haritada göstererek heyecanla anlattı.Savaşların kötülüğünü bir kez daha anımsattıktan sonra sözü filme getirdi.Arkadaşlara sorular sordu.Hüseyin Serin’e takıldı.Hüseyin pek ders dinlemez ama bunu hiç belli etmezdi.Bu kez yakalandı;elindeki kalemi sıraya koymuş, orta parmağıyla bilyeye vurur gibi vurup yere düşürtmüş.Üsteğmen de bunu görmüş.Birincide ses çıkarmamış ama izlemiş,ikincide suçüstü yakalamış.Hüseyin,önce kem küm etti,ikinci sorgulamada,”Sizi dikkatle dinlerken dalgınlıkla yaptım,bir kastım yoktu!”dedi.Üsteğmen,”Buna da memnun oldum,o halde konuşulanları anlat!”deyince Hüseyin sustu.Üsteğmen gülerek cebinden not defterini çıkardı.Bu kalınca bir  cep defteriydi.Üsteğmen,”Deneyimli Binbaşım bunu bana, gereğinde işine yarar, diyerek vermişti,haklıymış!”deyip Hüseyin Serin sayfasını açtı.Numara 15-Hüseyin Serin ,bedenen güçlü,sanat dersleri ortalamaların en altında,1’den 2.sınıfa destekli geçmiş,benim dersime de ilgisiz.Susarak zaman kazanmayı yeğleyen yapıda bir öğrenci…Üsteğmen,”Bunları ben yazmadım,binbaşımın notları,o böyle düşünüyor.Şimdi sen söyle, ben nasıl düşüneyim?”Hüseyin renkten renge girdi,titrek bir sesle”Siz bilirsiniz!”diyebildi.Sami Akıncı parmak kaldırdı,bu kez arkadaşı affedin!”dedi.Üsteğmen bu öneriye  sanırım sinirlendi,sesini biraz daha yükselterek”Sen bunu,bugünün çavuşu olarak mı söyledin,yoksa kendinde böyle bir hak olduğunu mu sanıyorsun?”dedi, numarasını sordu,deftere baktı,”Kültür derslerinden iyi olduğu söyleniyor,benim dersimde gölge seçenlerden,çok pasif!”Sami özür dileyip oturdu ama Hüseyin’den daha çok mahcup oldu.Üsteğmen,”Biz askerler,gevşekliğe,kayırmalara,korumalara asla göz yummayız.Askerlerimiz gibi öğrencilerimizin de böyle olmasını bekleriz.Biz öyleyiz,siz de olacaksınız.Bunun başka türlüsü olamaz,olmayacaktır da!” Son sözü “Da!”oldu.Tam bu sıra zil çaldı.Üsteğmen iki ayağının ökçeleri vurarak,ders bitmiştir,hoşça kalın deyip ayrıldı.Arkadaşların çoğu öyle ayakta kaldı.Üzüntüleri yüzlerinden belliydi ama ben kestiremedim,Hüseyin ya da Sami adına mı üzüldüler yoksa kendilerine de mi pay çıkardılar?Halil gülerek bana sordu,”Senin Binbaşı senin için ne yazdı merak etmedin mi?Benden önce Mehmet Yücel yanıt verdi,”Dayı onu çoktan öğrenmiştir!”İsmet yardıma koştu,”Dayı, hani benimkini de öğrenecektin?Bu kez Yusuf,”Beni de öğren!”arkasından bir yığın  takılma oldu.Akordiyonu almak için koşarak atölyeye gittim. Akordiyon sırtımda,merdivenin kenarında dururken İrfan Öğretmenle Üsteğmen yanımdan geçti,bana bakışlarından,benim için konuştuklarını anladım:Üsteğmen, akordiyonun markası için”Skandali ünlü bir İtalyan markasıdır!” dedi.. Bu bile benim için bir övünçtü.Merdivenin önünde dizili arkadaşlara baktım,itiş kakış  hazırol sesi bekliyorlardı,korkarak en sol sıralara göz gezdirdim,;Gül,sol ekliyle saçlarını sağ tarafına   attı.ağzından bir tutacak çıkarıp taktı.Saçlarının çoğunu başının sağ tarafına toplandı.Yüzünü bana açtığını varsayıp gülümsedim.Hidayet Öğretmen bana bakınca toparlanıp akorlara bastım.Hidayet Öğretmenin  buyruğuna uyarak akorları dört kez  tekrarlıyorum.Re-sol-sib-re sağ el, sol-sib-re-sol,sol el-5. re-sol marşın devamı…..Oldukça alıştım.Bazen ince solu bulduramıyorum ama fazla belli olmuyor.Hidayet Öğretmen kısa bir açıklama yaptı:”Bir süre, yat zilinden yarım saat sonra ışıklar kapanacak,hazırlıklarınızı ona göre yapın!”dedi.Karartma denemesi yapılacakmış..

Akordiyonu bırakıp yemeğe gittim.Fikret Madaralı Öğretmen gelmiş,Harun’u sordu.Harun revirden çıktı,iyileşti deniyor ama,nedense yemekleri revirde yiyormuş.Öğretmene anlattım.”Öyleyse bir süre daha  kooperatif için alışverişlere katılmasın!”dedi.Bugün birlikte gideceğiz.Salih,Cavit gelecek,öğretmenle birlikte gezeceğiz.Bunu öğrenince içimden  burkulum.Musa ya da başkası,Halkevine uğrayamayacağım.Birden isteksizleştim,her cumartesi kooperatif.Pazar günleri de gitsem olur ama,o günler Halkevi’nde kimler çalışıyor,bilmiyorum.Benim bildiğim cumartesi  geceleri cazlı toplantılar olduğundan,gece çalacaklar saat 15oo’te toplanıp  prova yapıyorlar.Onları dinlemekten yarar umuyorum.Biraz isteksiz olmakla birlikte hazırlanıp öğretmenle birlikte çarşıya indik.Öğretmen listeye baktı, portakal sandıkları,helva karavanaları,bugün sayımız az-köşeyi göstererek -buraya yığalım, sonra öteye taşıtalım!”dedi.Özdilek’ten de yığınla kırtasiye aldık.Öğretmen Salih Baydemir’e bu tür hesaplarını defterine tarihleriyle  bilgi vererek yaz,beraber imzalayıp,ödemesini yaparız!”dedi.Şimdiye dek bunun dışında hiç  bir ödeme yapılmadığını duyunca da “Aferin,işte bak buna da sevindim!”diyerek kooperatif ekibimizi övdü.İyi bir başlangıç yaptık,bundan böyle bu düzen kolay kolay bozulmaz,bozulmasına meydan vermeyeceğiz!”diye ekledi.Kamyonun gelmesi biraz gecikince öğretmen ayrıldı.Az sonra da kamyon geldi,okula döndük.Aldıklarımızı ,kamyondan kooperatife taşırken Salih, gülerek,bize  yevmiye vermekten söz etti..Cavit “Bu şaka,bize dert olur,bunu duyanlar  gerçekten  yapıldığına inanıp bizi kınarlar!” dedi.Üstelik sinirlendi,söylene söylene gittiİaz sonra da dört beş arkadaşıyla gelip yükleri  onlara taşıttı.”Bundan sonra buradaki taşımaları ben üsleniyorum.İsterseniz çarşıya da arkadaş götürelim,bu para işi ortadan kalksın!”dedi.Ben Cavit’e katıldım.Yönetim kurulu olarak karar alıp onu uygulayacağız,ön kararımız bu oldu.Aldıklarımızı  yerlerine koyup satış başladı.En hızlı biten yiyecek  tahin helvası.Portakal hem azaldı,hem de pahalı oldu.Kabak çekirdeği okul yönetimince yasaklandı,onun yerine patlamış mısır çıktı.İğde,kuru üzüm,şeker olarak yeni hayat çok aranıyor.Cavit gün saymaya başladı;mart sonunda bırakacağız.Cavit aslında bırakmak değil,Salih’ten kurtulmak istiyor.Bir türlü birbirlerine yakınlaşamadılar.Salih eleştiri kabul etmiyor,Cavit ise eleştirmeden edemiyor.Arada Harun’la Fevzi kalıyor.Yemekten sonra dersliğe gittim.Yeni bir durum yok.Askerlik dersi çok geride kalmış.Almanca kitabımı açıp bilmece çözmeye başladım.Bilmeceye bakarken,birden parçaları tekrarlayarak ilerlemeyi denemeye karar verdim.Stück  Eins-İn dem Dorf.--Sözcükleri bir kağıda  yazmaya başladım.Mustafa Saatçı çok merak ediyormuş:Hangi arkadaş hangi dersi çalışıyor?Bizim sıraya geldi,sıradaki  yazılı kağıdı görünce “Bir dakika için alabilir miyim?diye sordu.Almasında bir sakınca görmedim ama çok merak ettim,ne yapacak acaba?.Kağıt elinde  tahtanın önüne gitti,numara sırasıyla listedeki adları Almanca olarak okumaya başladı.  “ 4,das Dorf,79 der Stelle,6 der Ochse,78 dir Kuh,7 das Schaf,77 die Ziege!”Arkadaşlar  önce olayı anlayamadı katılasıya gülerken Hüsnü Yalçın “Ben,şimdi de inek mi oldum?diye sorunca durum anlaşıldı.Sami Akıncı gülerek bir ikisinin anlamını açıkladı.Mustafa Saatçı hiç bozuntu vermeden kağıdı benim önüme bırakıp,”Dersimiz burada bitmiştir arkadaşlar!”dedi, yerine oturdu.Numarası okunanlar önce kızmış gibi görünmesine karşın sonra sonra en çok gülen  gene onlar oldu.İdris,Yusuf,Bekir tüm numaralara acayip Almanca ad aradılar.Bekir benden büyük lügatı aldı gece boyu hayvan,böcek adları aradılar.Halil Basutçu Mustafa Saatçı’ya teşekkür etti.”İki gündür sessizlikten kafalarımız şişmişti,sonunda yeni buluşunla gene eski gürültümüze kavuştuk.Yeni yeni buluşlarını bekleriz!”dedi.Halil’e daha ne olabilir diyenler oldu.O da tüm hayvanlar bitmedi,daha das Pferd var, ,der Hund var die Katze var,der Esel var,der Langohr var, Langriemen var!” Halil’e yanıt veren olmadı.Sanırım söylediklerinin doğruluğuna da pek dikkat eden olmadı.Oysa sıradaki  öteki kağıta bunlar yazılıydı,hepsi de doğruydu.…..Genelde büyük tartışmalara yol açan, bu tartışmalar sonunda bir çok arkadaşımızın üzülmesine neden olmasına karşın  Mustafa Saatçı’nın şakaları,kimi kez işe yarıyor.İşte bu gün onlardan biri oldu.Hem benim  ciddi ciddi Almanca çalıştığım yayıldı,hem de şaka bile olsa arkadaşlar bu etkinliğe katılmış oldular.Sami Akıncı’nın karışmaması  ilgimi çekti.Üsteğmen’in söyledikleri sanırım çok dokundu.Oysa Askerlik derslerinde kendine güven içinde oturup gerçekten hiçbir konuşmaya katılmaması benim de  dikkatimden kaçmıyordu.Özellikle Binbaşının böyle bir saptama yapması beni çok şaşırttı.(Gölge seven,ne demekse!) Sami Akıncı’yı baştan beri izliyorum ama sanırım kıskanmıyorum.Matematik,Almanca,genelde Türkçe derslerinde başarısı olağanüstü.Özellikle   gelecek derslere hazırlanması,ödevlerini günübirlik yapması ,bunlar için tam numara almasını hiç kıskanmıyorum.Ancak bunlardan iyi numara aldığı için sanat derslerinden sıvışmasını,iki yıldır kooperatif adı altında bir kulübede salt defter,kalem satarak adına kooperatif yönettim deyip,ders çalışması,bana göre büyük haksızlık oldu.Bunu öğretmenler de gördü,konuşma konusu yaptı hatta Müdür Bey bile düzelteceğiz dediği halde tam bir yıl sonra Cavit Kafkas’la arkadaşlarının diretmesi sonunda o büyük  yanlış düzeltilebildi.Buna karşın Sami   gene,okul işlerinde  çalıştırılıp kollanılıyor.Biraz da bu nedenle kendini  bizden ayrıcalıklı görüyordu.Bugün Üsteğmen, daha doğrusu daha geçen yıl Binbaşı kanısını defterine yazmış.Bundan önceki Üsteğmen de Sami’ye pek yakınlık göstermemişti;sanırım bu defterin etkisi oldu.Arkadaş olarak üzüldüm ama elimden gelen bir şey yok.Sami Akıncı’nın çok üzülmesini de istemiyorum.Çok kıskanç ama çalışanlara körlük yapmıyor.Geçen yıl Binbaşı beni payladığı süreçte benim en çok  yanımda olmaya çalışanlardan biri Sami Akıncı’ydı.”Dersine iyi çalışırsan seni kesinlikle affeder” dediğini hiç unutmadım.Öteki arkadaşların hiç biri böyle bir şey dememişlerdi.Bunları düşününce Sami ile konuşmak istedim.”En iyisi ondan Almanca bir  şeyler sormak olacak!”deyip kitaptan  birkaç tümce yazıp fiil zamanlarını sormayı tasarladım.Tam kalkacağım sırada Sami’nin olmadığını fark ettim.Sıra arkadaşı Mustafa Saatçı’ya sordum, sınıflardan birine gitmiş.”Şimdi gelir!”dedi.İsmet söze karıştı,”Dayı, bekleme Sami oraya gittiyse gelmez!”Orası burası derken İsmet’le Mustafa iyice  tartışmaya girdiler.Onları önlemek için ben,”Yarın konuşurum,dert etmeyin,işinize bakın!”dedim.Mehmet Yücel bana “Sen onları bilmiyor musun onların işi dalaşmaktır!”deyince bu kez ikisi birden Mehmet Yücel’e biz köpek miyiz ki dalaşacağız,ağzını topla İskelet!”diye bağırdılar.Bu kez de Yusuf Asıl,Bekir Temuçin,Abdullah Erçetin,Ahmet Güner Mustafa Saatçı’ya,”Sen başkalarına öküz,inek derken iyi oluyordu, “Oh olsun1” dediler.Mustafa Saatçı  hayretle “Ben ne zaman arkadaşlarıma  öküz-inek demişim,eğer böyle demişsem,-dilini çıkararak-bunu koparırım!”dedi.Bu kez herkes güldü.Halil Basutçu,”Bu kadar da olmaz az önce buradan kağıdı alıp okuyan sen değil misin?” Mustafa Saatçı,sakin sakin sordu.”Ne var bunda?”Ne olacak, o kağıtta bunlar yazılıydı!”deyince Mustafa Saatçı hayretle “Sahi mi,orada bunlar mı yazıyordu diye bir daha sordu..Ben inanmadım ama arkadaşlar bu saflık numarasına inanıp Mustafa’ya hoşgörüyle baktılar.Böylece İsmet,olayın dışında kaldı.Yat zili çalınca  Mustafa Saatçı’ya sorular sürdü: Langor nedir,Schaf nedir, Ochse nedir,Hund nedir,Esel nedir v.b. birbirini izledi..Yatınca Sami aklıma takıldı.Sanırım ben, yanlış düşünüyorum, Sami olaya benim baktığım gibi bakmayabilir..Umurunda değil ki,kalkıp başka sınıflara gitmiş.İsmet’in sözüne bakılırsa galiba da  nöbetine sürekli aldığı kızın sınıfına gitmiş.Bu ilk değil ,arkadaşlar “Gene oraya gitti!”gibi sözler söylüyorlar.Sami Akıncı için az önceki düşüncelerim birden değişti.Sami gene öne geçti:”İşte ben bunu yapamam.Gül’e kaçamak kaçamak bakıyorum.,baktığımı birileri görecek,diye de  ödüm kopuyor.Gerçi bu biraz da Gül’ün tavırlarında ileri geliyor ama,o bana gel dese bile gidemem.Gitmeyi düşünemem bile.İşte Sami bunu yapıyor.Tam gözlerimi yumarken birisi,yavaşça  uyudun mu,beni aramışsın!”dedi.Sami.Önce yok mok gibi sözler söylemeye çalıştım ama ona söz bırakmadan Almanca soracaktım,soruları deftere yazdım sabah soracağım!”dedim.”Guten Schlafen!”deyip gitti.Kafam gene karıştı.Sami  beni ilgilendirmez,ben de Gül’e yaklaşmaya çalışacağım!”deyip gözlerimi kapadım.Birden herkesin uyuduğunu görür gibi oldum.Herkes uyuyor.Yüzleri açık,bana bakıyorlar,gibi.Şaka yapıyorlar,diyorum.Kadir yavaşça  kalkıyor,tam zamanı,onlar uyanmadan gidelim!”diyor.Kadir’e soruyorum,”Biz nereye gidecektik.Kadir,”Şaka mı ediyorsun,köye gidiyoruz.!”diyor.İsteksiz, daha doğrusu isteğim dışında bir yolculuğa gidiyormuşum gibi bir çekingenliğim var.Bizim gittiğimizi kimse görmemeliymiş.Şaşıyorum.Kadir durmadan konuşuyor.İşte geldik!”deyip bir yer gösteriyor.”Burası onun köyü!” diyor.Ortada köy falan yok ama,insanlar gelip gidiyor.Kadir iki yıl önceki yolculuğumuzu anlatıyor.Adamlar birden kalabalıklaştı,”Biz seni anımsadık,ama bunu tanımıyoruz,sen yanılıyorsun,o bizim köyümüze hiç gelmedi!”diyorlar.Bundan başka beni de  paylıyorlar,”Yalan söylüyor!”diyorlar.İyice sıkılıyorum.Kadir’e ”Beni bunlarla ne karşı karşıya getiriyorsun.,bunlardan bana ne?diyorum.Kadir,”Burada gelenekler böyle,kız önce  komşulardan istenir.Geleneklere göre komşular önce olmaz der.damat adayı yalvarır,ne kadar yalvarırsa o kadar başarılı olur!”diyor.İnsanlara bakıyorum hepsi çarpık yüzlü.Kadir’e çıkışıyorum,”Sen  yanılıyorsun burası başka bir köy,Gül buralı değil,onun köyünü ben biliyorum,burada dere olacaktı hani? deyip koşa koşa  yol arıyorum.Ortalıkta ne Kadir kalıyor,ne de köy.Yolu bulmak için koşarken bir karaltı görüyorum.Bir insan,yüzü kapalı,yaklaşıyorum,gülerek yüzünü açıyor,”Beni tanımak mı istedin?diye soruyor.Utanıyorum.Ama o yüzünü açıyor.Aradığın ben değilim,biliyorum,yanlış tarafa gelmişsin bu tarafta başka insan yok!”deyince  ürperiyorum.Korkudan bir şey söyleyemiyorum ama söylemek için de  ıkına tıkına diretirken uyandım.Uyandığımda hala  benimle konuşan  kadının yüzü gözlerimdeydi.Çirkin değildi,kötü bir şey de söylemedi.aradığım olmaması nedeniyle olacak ona yaklaşmak istemediğim gibi  kaçarak uzaklaşmak istemem de bir bakıma beni kokuttu.Uyanınca bir süre düşündüm.Çocukluğumda  masallar anlatıyorlardı.Korkulu sahneler vardı.Şimdilerde tam  anımsayamadığım bu korkulu masalları değişik  boyutlar içinde bu gece yaşadım.Bir de kendime göre yorum yaptım.Gül’le benim bir yakınlaşmam olmayacak.”Merhaba!”-“Merhaba!Hidayet Öğretmenin söylediği”..Bülbül güle,gül,”gül!”,dedi.Gül,gülmedi gitti.Bülbül güle,gül bülbüle yar olmadı gitti.!” Defterime yazdığım  bu sözü kendime okuyarak,uyudum.

 

 

16Şubat  1941 Pazar…

 

Uyanınca rüyamı anımsadım.Kadir’e baktım,yerinde yok.Orhan,”Rahat konuşabiliriz, meraklı bugün nöbetçi!”dedi.Orhan Kadir’e bu adı vermiş,”Meraklı!” Kim ne yapıyorsa öğrenmeden duramaz!”diyor.Biz konuşurken Sami,”Akşamki  konuştuğumuzu bugün yapalım!”dedi.Buna Orhan da sevindi.Kahvaltıdan sonra  başlayacağız.Konuşa konuşa dersliğe gittik Derslikte arkadaşlar günlük işlerini  söyleşirken,biri “Askerler geçiyor!”bağırdı.Pencere önüne sıralanıp baktık. Sabahın bu erken saatinde askercikler,yükleri sırtında yaya olarak gidiyorlar.Bir ucu Lüleburgaz tarafında,tepenin ardında,bir ucu sanırım Yeni Bedir önüne varmış.Kimisi “Lüleburgaz’da uyumuşlardır,kimisi ise,gece bile yürümüşlerdir!” şeklinde konuşunca sıkıldım, bakmaktan vazgeçip yerime oturdum..Okulla Yeni Bedir arası  tam bilmiyorum ama galiba 3000 metre..3000 metre olarak alıp hesapladım.”Şu anda geçen asker sayısı en az  5 ila 6 bin,dedim.Derslikte bir  Aaaaa,İiiii ünlemi koptu.Yola bakıp bakıp 20. ile 50 bin arası diyenler oldu.Kahvaltıya giderken tartışma sürdü,kahvaltıda sayılar indi çıktı.Ben  5 i,le 6 bin arasında direttim.Dersliğe dönünce Sami Akıncı da bana katıldı.Bu arada  geçenler oldu,biz konuşurken  arka kesildi.ancak onları sayısız araç izledi Tartışmamız araçlar için değildi.Önce tahtaya çizerek sonra da  sıralar arasına  tebeşirle çizgi çizerek gösterdim.Sami oturduğu yerden beni destekledi.Sami,”Uzun yol,yolculuğu olduğu için  insanların arası 2 yerine 2,5, bilemedin  3 metre olabilir!”dedi.”Böyle bile olsa hesaplama doğrudur,6000 en fazla 7000 ‘dir.20.000 olması olanaksızdır!”Arkadaşların çoğu şaşkın şaşkın baktı kaldı.Fettah Biricik konuştu,”Yahu,kaç olursa olsun,bize ne ?Kim çıkarır böyle saçmalıkları?Bütün arkadaşlar tepki gösterdi,”Ne diyorsun,onlar bizim askerlerimiz,sayılarını bilsek daha iyi değil mi? deyip Fettah’a çıkıştılar.Kimileri de Lüleburgaz-Çorlu arası 50. km. tek sıra,iki sıra üç sıra,dört sıra yürüterek kaç askerin gerektiği gibi geliştirerek yolu İstanbul’a dek uzattılar.Bir grup revirdeki arkadaşları görmeye gitti.Sami Akıncı da onlara katıldı.Ben Almanca  kitaplarını,lügatı hazırlayıp çalışmaya başladım.Önce Orhan geldi,az sonra da Sami;öğleye dek Almanca çalıştık.Sami bildiği kadarıyla  bize anlattı ama onun da anlatamadığı ya da benim bir türlü anlayamadığım çok önemsiz bir olayı bile anlamadım.Örneğin Guten Tag diyoruz.Gut iyi.Guten,ekini niçin alıyor?Tag,gün..biz gün’e ler takıyoruz.Almanca’da ise iyi’ye ek takılıyor.Sami gülerek Almanca’da böyle!”diyor.”Böyle ezberleyeceksin…İşte bu böyleler,tüm fiil çekimlerinde önüme çıkıyor.Tek bu örnekte bile benzemezliklerle karşılaşıyorum.Guten Tag. diyorum  da Guten  Schreiben ya da Guten Schlafen neden diyemiyorum.Sami”Olmaz !diyor.Örneklerin yanlış,Screiben yazmak,fiil söylu sözcük yani mastar.Oysa gün,ad.Schlafen uyumak,uyku olsa ya da uyku yerine kullanılırsa dersin.Almanca uyku sözünü bul,kullan..Schreiben,yazmak,onun yerine yazı sözünü kullan,dediğin olur. Örneğin,iyi yolculuk diyebilirsin ama iyi yürümekler diyemezsin..Sami Akıncı,içimde bir kıvılcım çaktı.Gerçekten ben, bu ayırımı Türkçe dersinde  dikkatle yapıyorum da Almanca dersinde aklımın kenarından bile geçirmedim.Orhan biraz  biliyormuş  zamanla o da bana uymuş,aramızdaki konuşmalar çoğunlukla yanlış olmuş.Olayı iyi bellemek için ,Yol-yürümek,Uyku-uyumak,çalgı-çalmak,su-içmek v.b. gibi bir dizi Türkçe bir biriyle ilgili sözler sıraladım..Sami gene dikkatimi çekti,”Tüm Türkçe sözleri sıralayamazsın, bir çoklarının ayrı özelliği vardır.Ben zaten uzatmak istemiyorum:”Günlük konuşmalarda geçen sınırlı  tümceleri yaparsam,ötekileri zaman içinde öğrenirim!”diye düşünüyorum.Öğleye dek Almanca çalıştık.Öğleden sonra  bir süre kooperatifte gittim..Daha sonra da akordiyon çalıştım.Mürsel Dilek, Haydar, Mehmet Özeren, Süleyman Gege, İsmet Özcan geldiler.Uzun süre kaldılar.Onlarla konuşurken akşamı ettim.Bayrak töreninden sonra Türkçe hazırlığı yaptım.Tiryaki Sözleri’nden ”Çok yaşamak elimizde değil,fakat adımızı çok yaşatmak elimizdedir.”Sözünü kısaca açıkladım.”İnsanlar,doğarlar büyürler,ölürler.Doğmakla ölmek onların elinde değildir.Tanrı takdiridir.Kimi insanın ömrü çok uzun olur.Çünkü onun alın yazısına öyle yazılmıştır.Kimi insan da  kısa yaşar.İster uzun ister kısa yaşasın insanlar sağlığında kendilerinden sonra gelenlere anılacak bir  eser bırakırlarsa adları o eserle birlikte anılır.Örneğin Mimar Sinan,kaç yıl yaşadığını tam bilmiyorum ama Edirne’de yaptığı cami ile birlikte anılmaktadır.Mimar Sinan zamanında yaşamış,ondan daha çok ömür sürmüş çok insan vardır ama onlar unutulup gitti,Çünkü anılacak bir eser  yapmamışlardı.Eser bırakan insanların  adları eserleriyle anıldığı sürece  yaşıyor sayılırlar….Almanca çalışırken Sami Akıncı’nın söylediği sözcükler arasındaki ilişkiyi anımsadım.Çok önemli değil gibi ama benim  bu konuda  dikkatsiz oluşuma üzüldüm.Yol-yürümek,Su-içmek,Uyku-uyumak diye sıralarken.yemek-yemek dilime takıldı.Her halde birinci yemek,yiyecek anlamını taşıyor.Bu örnek bana ilginç geldi,benzer sözler aradım.Halil soruyor ”Sen gene neler  düşünüyorsun?”Anlattım;bulduklarımı da söyledim.Olumsuz emir kipi ile yapılanlar var ama,hiç birisi yemek yemek gibi uyumlu değil.Örneğin,Yarma yarma-Çizme-çizme,Salma-salma,Yakma-yakma bunlar benzer gibi ama anlamları da başka,birinci sözler ad,ikinciler emir kipi,yani olumsuz.Halil, önemli bulmadı,”Varsın yemek yemek yalnız kalsın!”dedi.Gece karanlığı olayı anımsatıldı.Alttakiler üstekileri uyardı,”İnmeye kalkarsanız yüzümüze basmayın!”Altlarda,(yerde)fenerler olacağı söylendi,tümden karanlık değilmiş.Zil çalınca   herkes birden kalktı,”Kararmadan yatalım!”Yarım saat var!”sözleri umursanmadı.Yatınca dün geceki rüyamı anımsadım.kişilerin hiç birisi belli şekilde gözümün önüne gelmiyor ama yollar,köyün evleri sanki tıpkı olarak gözüm önünde.Bunu nedenini bir türlü anlayamadım.Gene bu tür rüya görürüm korkusuyla  Han Duvarları şiirini okumaya başladım..Çoktandır okumadığım için unuttuğumu sanıyordum.Hızla okuyup ilk  koşma dörtlüğüne varınca atladığımı anladım.Bir daha tekrarladım.3o dize ancak okuyorum.Oysa  “On yıl var ayrıyım Kına dağı’ndan” diye bilmem için 60 dize okumam gerekiyor.Nerelerde atladığımı buldurmaya çalışırken  kafam iyice karıştı,Yağız atlar durduğu yerde kişnemeye başladı.Kendimi toparladım,herkes uyumuş, kapkaranlık,ne fener var ne de  bir ışık belirtisi.Tıpkı köydeki gibi.Köydekiler her zaman karartma yapıyorlar.Ben de köyde tam karartma içinde doğup büyümüşüm,buradaki karartma bana vız gelir.

 

17  Şubat  1941   Pazartesi..

 

 

Orhan “Guten  Tag!”dedi.Uyanmıştım,önce günaydın dedim,toparlanıp tekrarladım,”Guten Tag!”Orhan da benim gibi Almanca’da geçen bilmediğimiz dilbilgisi kurallarını kendi dilimizdekilerle karşılaştırmadığımızdan  yakındı.”Karşılaştırsak  hiç değilse bildiklerimizi çözeriz!”dedi.Umarım bundan sonra öyle yaparız.Kahvaltıda  çay-zeytin.Arkadaşların çoğu zeytini de sevmiyor.Oysa ben seviyorum.Sık sık babamın bana söylediklerini arkadaşlara söylüyorum.Arkadaşlar ezberlemişler.Zeytin olunca,”Babam der ki!”deyince “Biliyoruz,biliyoruz!”deyip söyleyeceklerimi söylemeye başlıyorlar.”Zeytin yararlıdır,çekirdeği yutulunca midede eriyip,yok olur!”Bu kez ben,”Yemek yemek,sözü gibi çift ya da tekrar başka iki söz var mı?”dedim, Hiç düşünmeden “Çok!”diyen oldu ama arkası gelmedi.Dersliğe dek sayıklayanlar oldu.Derslikte  herkes  bu konuya sarıldı.Az sonra öğretmen geldi.Sıra ile hepimize Tiryaki Sözleri açıklamalarımızı okuttu.Birinci dersimiz böyle geçti.İkinci derste öğretmen  Tevfik Fikret’in Balıkçılar şiirini okudu.Tevfik Fikret’i sordu.Ben,Bir içim Su şiirini okuduğumuzu,Rıza Tevfik’in “Fikret’in Mezarında şiirini söyledim.Sami, Tevfik Fikret’in mevsimler için yazdığı şiirleri söyledi.Öğretmen,Balıkçılar şiirini bir daha okudu,şiirin özelliklerinden söz etti.Dizelere dikkatimizi çekti.İstiklal Marşı’nı tahtaya yazdırdı.Önce kendisi okudu,sonra  arka arkaya üç arkadaşa okuttu.Sonra da Balıkçılar şiiriyle karşılaştırdı.Eski şiirlerin böyle ölçüleri vardır,bu ölçülere göre yazılır,şiir okunurken de kendi ölçüsünde okunur!”dedi.Daha önce okuduğumuz İzmir Yollarında adli şiirle karşılaştırdı.Parmaklarımızla sayarak dizelerin eşitliğini gördük.Oysa  İstiklal Marşı ile Balıkçılar’da eksiklikler bulduk.Bir Yolcuya adlı şiirle Gurbet adlı şiiri de  parmaklarımızla sayarak Hece ölçüsü hakkında bilgilerimizi tazeledik.Öğretmen birden sen nasıl yazıyorsun diye  dönüp Mehmet Başaran’ı aradı.Arkadaşın revirde olduğunu söyledik.”Arkadaşınız hece ölçüsüyle yazar,günümüz  şairleri bu ölçüyü kullanıyor!”dedi. Ziya Gökalp, Mehmet Emin Yurdakul,Faruk Nafiz Çamlıbel,Enis Behiç Koryürek,Orhan Seyfi Orhun,Yusuf Ziya Ortaç,Halit Fahri Ozansoy, adlarını sıraladı,bunların hece ölçüsünü kullandığını söyledi. Kemalettin Kamu ile Necmettin Halil Onan’ arkadaşlar  ekledi.Ben de Enis Behiç Koryürek’in Gemiciler,Süvariler şiirlerinin  bu ölçüye uymadığını söyledim.Öğretmen gülerek,”Gözünden kaçmadı değil mi?İstisnalar  kuralları bozmazmış.O şair öğle bir deneme yapmış.Ama yazdığı  öteki  kitaplar dolusu şiirleri Hece ölçüsüyledir.Hem de Hececiler şairi anılan en ünlü   beş şair arasındadır.Bunlar, Faruk Nafiz Çamlıbel, Orhan Seyfi Orhun,Yusuf  Ziya Ortaç,Halit Fahri Ozansoy,Enis Behiç Koryürek.Eski ölçü dediğimiz kalıbın adı Aruzdur.Yahya Kemal Beyatlı o  ölçüye uyarak şiirler yazmaktadır.Geçen yıllar okuduğumuz Akıncı,Mohaç Türküsü,Açık Deniz tıpkı İstiklal Marşı’mız gibi aruz ölçüsüyle yazılmıştır.Öğretmen adı geçen şairlerin şiirleriyle karşılaşınca birer örnek alıp defterlerinize  yazmalısınız!” öğüdünde bulundu..Zil çalınca öğretmen ayrıldı.Dersimiz boş.Sami Akıncı bize,”Çalışalım mı?”diye sorunca,”Olur!”yanıtı verdik.Mehmet Başaran’ların sırası boş oraya gelmemizi söyledi.Orhan’la oraya taşındık.Tam biz oturup kitapları açmıştık ki,Müfettiş kapıdan girdi.Ben müfettişi tanıyorum.İstanbul’a gittiğimizde bizimle saatlerce birlikte kalan bizimle konuşan buydu.Bizim Okul Müdürümüzün de  öğretmeni.Bunu hem kendisi hem de okul müdürümüz söylemişti.Müfettiş,Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel geldiğinde de gelmişti.Ahmet Korkut Öğretmenle bizim  yanımızda durup bizimle konuşmuştu.Hasan Üner anımsayacaktır,sanırım.Müfettiş.”Günaydın,dedikten sonra,”Size ders vermek için gelmedim,okulunuzu geziyorum,Müdürünüz benim eski arkadaşımdır ona konuk olarak geldim.Gelmişken sizinle de tanışmak istedim.İçinizde tanıştıklarım var biliyorum ama şimdi birden seçemedim,sizler büyüyerek çabuk değişiyorsunuz!”deyince Sami parmağını kaldırdı ”Biz İstanbul’a gidince!”derken Müfettiş,gülerek”Siz İstanbul’a gelince tanışmıştık!”dedi.Arkasından,gidenler parmak kaldırdı.İsmet,Sami,İdris,Halil,Orhan.Son olarak ben kaldırdım.Bana baktı,”Seni anımsadım,en sarışını sendin!”dedi.”O konuyu kapattık,üzücü bir olaydı,sanıyorum sebep olanlar da yaptıklarından nadim oldular ki bir daha sesleri çıkmadı.dedikten sonra,çalışmalarımızı sürdürmemizi;dersimizin boş olduğu için geldiğini,konuşmak istediğini söyledi.Hepimizin  ne çalıştığına baktı.Önümde Almanca lügatı görünce  eline aldı,benim de bir tane var,çok işime yarıyor,onu elimden hiç düşürmem!”dedi.Benim defterimi aldı,baktı.Almanca öğretmenimiz olmadığına üzüldüğünü söyledi.Sonra da “Kendi kendinize çalışarak da öğrenirsiniz.Ben öyle yaptım.Başlangıçta lügatım bile yoku.Küçük bir Almanca kitap aldım.okuduklarımı kitabın kenarına yazdım.Bir yıl sonra kitabın tamamlandığını gördüm,sevindim.Şimdi büyük kitaplar çevirip bastırıyorum.Siz  çok daha gençsiniz,benim yaşıma gelince benden çok kitap çevirmiş olacaksınız!”dedi.Zil çalınca,”Bir dersinizi aldım,sizinle konuşmaktan mutluluk duydum,belki gene gelirim,ben biraz buralardayım!”deyip çıktı.Hepimiz şaşırdık.Ne güzel konuşuyor.”Mehmet Yücel “Bu adamdan Müfettiş olmaz,Müfettişler sinsidir,bu adam bir melek!”dedi.Sami Akıncı,İstanbul’a gittiğimizde bizim yanımızdan ayrılmadığını,beklediklerimiz gelmeyince bizi teselli ettiğini anlattı.Bu kez de arkadaşlar,”O belki bir daha gelmez,boş derlerimizde biz onu çağıralım,sorular soralım!”dediler.Tüm arkadaşlar bu öneriye katıldı,kimin çağıracağını bile saptadılar.İsmet Yanar-Mehmet Yücel.Çağırma günü de saptandı Perşembe günü 2.dersten sonraki derslerde.Bu arada neler sorulacağını da saptamaya  başladılar.Soruları soracaklar da saptanacak;sorular geleceğimizle ilgili olacak.Ben hemen,”Köylere gidince, tatillerde köyden ayrılmamız yasaklanacak mı?” sorusunu ekledim.Sorular giderek arttı.Soruları Sami Akıncı sıraya koydu.Bu arada sen ben tartışması çıktı.Sami Akıncı yazdığı kağıdı yırtıp attı,”Ben bu işe karışmıyorum!”deyip yerine oturdu.Mehmet Yücel,Arif Kalkan,Sefer Tunca ortalığı yatıştırdılar”.Bu konuyu daha sonra  tartışırız!”diyerek Sami Akıncı’yı  yumuşattılar.Yemeğe Müfettişin söylediği kimi sözleri tekrarlayarak,kimi sözleri üzerinde de yorumlar yaparak gittik.Müfettiş, Fikret Madaralı Öğretmenle yemeğe geldi,yemek boyunca Fikret Madaralı Öğretmeni dinlemesi,sürekli olarak öğretmenin sözlerini başıyla onaylaması dikkatimizi çekti.Fikret Madaralı Öğretmen,yeri geldiğince suçlu ya da sorumlu durumdaki insanları eleştirir.Okulda gördüğü aksaklıkları çekinmeden söyler.Bu durumunu bildiğimiz için,”Yoksa  Müfettiş okulu teftişe geldi de öğretmenleri sorguya mı çekiyor; kuşkusuna da kapıldık.Ancak böyle olsa,yemek yerken konuşulmaması gerektiğini  söyleyenler oldu.Bunların etkisiyle konuşmalar gene Müfettişin yumuşak huyluluğuna dönüştürüp ondan insanlara zarar gelemeyeceği sonucunu çıkardık.Zaten az sonra Namık,Hamdi,Hidayet öğretmenler geldi,onlarda  konuşmaya başlayınca Müfettiş onları da  dikkatle dinledi.Atölyeye gidince İrfan Öğretmen bana, “Sana  özel bir görev çıktı,adınla isteniyorsun, yazısı güzel bir arkadaşını seç,git Ahmet Gökay’ı gör dedi.Yazısı güzel arkadaşlar,Salih Baydemir,Harun Özçelik.Bunları söyledim.Salih için “O bize gerekli!”deyince düşündüm;,Harun rahatsız,”Orhan!”dedim. Öğretmen başıyla “Tamam!”işareti verdi.Birlikte Ahmet Ağabeye gittik. Ahmet Ağabey, Nazmi Aybar öğretmenle oturuyordu.Bizi görünce,sizi birkaç gün çalıştıracağım,önceden söyleyeyim,mızıkçılık yok.Baştan bilin!”dedi.Nazmi Öğretmen,”Onlar zaten  atölyede çalışıyorlar,senin işin onlara oyuncak gelecektir!”dedi. Nazmi Öğretmen bize,zor bir şey değil,biraz yazı yazacaksınız,o kadar!”dedi.Benden önce Orhan “Yazarız!”dedi.Ahmet Ağabey önce bize yer gösterdi, oturduk.Onlar bir süre konuştular, Nazmi Öğretmen,”Ahmet’çiğim,ben gene gelirim,soracaklarını yanıtlamaya yardımcı olurum.Bizi göstererek, “Yardımcılarını iyi seçmişsin, onlar senin işini görecekler!”dedikten sonra bize de “Kolay gelsin!” deyip ayrıldı.Az sonra Ahmet Ağabey,kalın,kara kaplı defterler indirdi.Eciş bücüş yazılar,kırmızı yeşil çizgiler,yanlarda notlar  oldukça karışık  sayfalar gösterdi.”Bunlar,Eğitmen Kursları açılırken ya da açıldığı günlerde   özensiz-düzensiz yazılmış defterler,bunları doğru olarak biz yeni baştan  yazacağız.Bu aslında benim işim ama,benim ayrıca günlük işlerde çalışmam dolayısıyla zamanın sınırlı.Muhasebecimiz Hikmet Ağabey durumu Müdür Beye yansıtmış,Müdür Bey de sizlerden yardım almamızı uygun görmüş.”Onlar da zaten gittikleri okullarda bu tür işleri yapacaklardır,bugünden alışmaları  onların yararlarına!”demiş.Bana,”Seni tanıdığım için çağırdım,arkadaşını sen seçmişsin,çalışırız,diyorsanız,buyurun,iş sizi bekliyor!”dedi.”İkimiz de “Çalışırız!”dedik.Orhan,deftere baktı,çizilmişleri sordu.”Karalanmış çizgiler yazılmayacak!”dedikten sonra Ahmet Ağabey,”Ben buradayım,Birkaç sayfayı beraber yapalım!”deyip yanımıza geldi,ilk üç sayfayı kendisi yazdı.Tam biz çalışmaya başladık,muhasebeci Hikmet Bey geldi, bize kolaylıklar diledi.Hikmet Bey aynı zamanda Ahmet Gürsel Öğretmenin yakın arkadaşı,Ahmet Gökay Ağabey de Edirne’den tanıdığı sanırım azıcık akrabalığı da var.Ben daha önce onlardan adres aldığım için mektuplaştığımı biliyorlar.Sordular.Son gelen beş sayfalık mektubu anlattım.Ahmet Ağabey,”Ahmet Abi,öğrenci için canını verir.üzülme o zaman yaratır,cepheye bile gitse  sana problem çözüp gönderir!” dedi.Hikmet Bey,Ahmet Ağabeye “Etme Ahmet,kıyma benim arkadaşıma,o şimdi ne zahmetler çekiyor.Seyyar posta birliğinde.Edirne-Kırklareli arası,öyle yol mol değil Bulgaristan sınırına  teğet  irtibat sağlıyorlar!””Allah kolaylık göstersin!”deyip iç çektiler.Dinlediklerimden öğretmenimin zorluk içinde olduğunu anladım ama,gene de bana mektup yazışına çok çok sevindim.Hikmet Bey,”Yakında yazacaksan selamlarımızı yaz,bir de not ekle,benim söylediğimi belirt.Parası birikti,istiyorsa rahat alabileceği bir adres göndersin!”Mektup yazmayı düşünüyordum.Bu iyi oldu, Gürsel Öğretmenin bir mektup eksik okuyup yazmasına yardımcı olalım!”Hangi koşullar altında tam bilmiyoruz.O çok iyimserdir,her zaman iyi olduğunu söyler!”deyip güldü.Hikmet Beyin sözlerinden ben de bir pay çıkardım.Bu kez problem sormayacağım salt yaptıklarımı anlatacağım,saygılarımı sunacağım.Hikmet Bey gidince iyiden iyiye yazmaya koyulduk.Paydos zili çalınca ben 5.sayfayı,Orhan 7. sayfayı tamamladı.İlk iki sayfayı Ahmet Ağabey Orhan’ın defterine yazmıştı.Böylece  hızlı yazmada aramızda büyük bir fark yok ama bana göre Orhan biraz daha güzel yazıyor.Gerçi Orhan benim yazıya bakıp bakıp,”Sen güzel yazıyorsun!”diyor ama,o, Orhan’ın arkadaşlık anlayışından ileri gelmektedir.Ahmet Ağabey,memnun olduğunu söyledi,”İzinlisiniz,yarın öğle yemeğinden sonra burada buluşalım!”dedi ayrıldık.Orhan sağ elimi tuttu,parmaklarımın uçlarını yokladı.”Sende de bir uyuşma oluyor mu?dedi.Parmaklarını bastırdım lastik gibi bir ezilme var.”Parmaklarımız yoruldu!”dedik.Ben az sonra atölyeye gittim.Akordiyon üzerinde gezdirirken gerçekten başla  işaret parmağımın tembelleştiğini anladım.Parça çalmaktan çok akorlara,gamlara  yavaş kromatik çalışmalar yaptım.Sesli gam çalıştım.Bir yandan da kapıları dinledim.Bir gelen olup beni duyarsa ayıplar,diye düşündüm.Derslikte gene Müfettiş konusu.Atölye arkadaşlarımız Orhan’ı sıkıştırmışlar,”Ne yapıyorsunuz?Neden sizi çağırdılar?Ne kadar sürecek? Türü sorular sorulmuş.Orhan,”Beni o çağırdı,onu da  memur Ahmet Gökay seçmiş,kendisi öyle söyledi!”demiş.Orhan böyle söyleyince susmuşlar.Yemekten sonra Ahmet Gürsel Öğretmene yazacağım mektubu düşündüm,söyleyeceklerimi tasarladım.Bir de geometri sorusu ekledim.Tarih kitabını açıp  önce 1.Meşrutiyeti,sonra 2. Meşrutiyeti  anımsadım.Aklıma geldi bir de soru hazırladım.Babamın söylediği  türkü ya da şarkılardan birinde (Plevne) Kör olası Mırtat Paşa sözü geçiyor.Babama göre Mırtat paşa düşmanla birlik olmuş,Osman Paşayı yendirmiş.Böyle biri var mı?Yoksa bu Mırtat Paşa,Mithat Paşa’nın söylene söylene dillerde  değişmiş durumu mu?Mithat Paşa düşmanla birlik oldu mu?Bu söz nereden geliyor.”Olur mu beyler olur mu?,Kardeş kardeşi vuru mu?Kör olası Mırtat Paşa,Bu dünya sansa kalır mı?”Babam kimi tarih olaylarını iyi biliyor ama kimisinden tümden habersiz.Mithat Paşadan hiç söz etmiyor.Namık Kemal için ağzından hiç söz duymadım.Namık Kemal için şiir okudum,dinledi ama hiçbir tepki göstermedi.Padişah olarak Abdülaziz’i sevdiğini söyler.Oysa  Abdülaziz dönemimden sonra yaşamış.Abdülaziz,babam 6-8 yaşları arasındayken tahttan  indirilmiş.Sonraki dönemlerde 2.Abdülhamit’in kötü yönetimi nedeniyle Abdülaziz aranır olmuş onun nedeniyle babam çocukluk söylentileri etkisiyle Abdülaziz’ bağlı kalmış.Öyle ki 2.Abdülhamit devrilince Abdülaziz’in oğlu Yusuf İzzettin’in padişah olmasını beklemiş.Olmayınca Reşat’ın da Vahdettin’inde karşısında olmuş.Konu açıldığı zaman Yusuf İzzettin davasını sürdürür.Bir de Mahmut Şevket Paşa’yı saygıyla anar.Onun öldürülüşüne de çok üzülür.Onun katillerinin asılışını görmek için Beyazıt meydanında bir gece sabaha dek uykusuz kalmıştır.Asılanların bir  bölüğünü adlarıyla anar,Topal Tevfik,Damat Salih Paşa v.b.Damat  Salih Paşanın,asılırken söylediği sözü duymuştur.”Ey  ahali,sizin selametiniz için biz bunu cinayeti işledik!”diye bağırmış. Babamın anlattıklarını düşünürken içim buruklaştı,bir süre başımı ellerim arasına alıp öyle durdum.Önümdeki arkadaş Hüsnü Yalçın ilgiyle baktı”Bir üzüntün mü var.Üzüntüm olsa bile Hüsnü’ye söyleyemem,Gülüp  inanacağını umduğum bir yanıt verdim:Müfettiş bir daha gelirse,soracağım soruyu düşünüyorum.Öyle bir soru sorayım ki adamcağız en az bir saat konuşsun.Bu kez Hüsnü güldü.Halil Basutçu da söze karıştı:”Adamcağızın ne suçu var ki böylesi bir ceza vereceksin?”Biz şakalaşırken zil çaldı.Yatınca gene babamı düşündüm.Ardından da Mırtat Paşa,Mithat Paşa olabilir mi sorusunu  nasıl soracağımı tasarladım.Mithat Paşa değilse,babamın söylediği şarkıdaki gibi tarihimizde bir paşa var mı?....

 

18  Şubat  1941  Salı….

 

Orhan uyanmış,yavaşça seslendi.:Mein Nachbar!”Mein Finger Krank!...Antworte:Mein Finger nicht krank.Kendimiz söyleyip kendimiz kendimize gülüyoruz.Kadir uyandı,”Siz iyice ilerlettiniz işi!”diyerek bayağı kederlendi.Ya da öyle göründü.Az durduktan sonra da “Şaka değil çok çalışıyorsunuz.Bizler de günümüzü gün ediyoruz!”dedi.Orhan güldü,Almanca için söylüyorsan,haklısın,oldukça ilerlettik.Gerçi köylü konuşması oluyor ama olsun,yavaş yav aş düzeltiriz,değil mi abi?”diye bana sordu.Amacının Kadir’i azıcık  kıskandırmak olduğunu anladığım için,”Pek köylü konuşması sayılmaz,ancak gremerini tam kavrayamadığımız için hata yapabiliriz!”dedim.Kadir  bu kez,”Sahi siz şimdi bir Almanla konuşabilecek misiniz?”diye sordu.Ben,Almanı malmanı bilmem ama  Alman Ahmet’le konuşup anlaşıyoruz!”dedim.Orhan gülmemek için kendini zor tutuyor.Ben,”Zaten Alman Ahmet kendisi  çat pat konuşuyor,bizim hatalarımızı belki de anlamıyor,ama olsun,konuşma konuşmadır!”deyince Kadir iyice inandı.Dersliğe giderken,durup durup sordu,ne zaman,nasıl çalışıyorsunuz?”Ben,”Genellikle atölyede çalışırken Almanca sözleri kullanıyoruz,kullana kullana sözler aklımızda kaldı.Kadir içini çekerek,”Bizim Namık Öğretmen,vallahi kuş uçurmuyor,şahin gibi başımızda,ağzımızı bile açamıyoruz!”Orhan söze karıştı:Bizim atölye öğretmenlerimiz o bakımda çok iyi!”Kadir  tam inandı.Boş geçen Matematik dersimizde Ahmet Gürsel Öğretmene mektup yazdım.Orhan’a hak verdim,parmaklarım uyuşuk gibi.Özellikle işaret parmağımın orta boğumunu ikide bir ovmaya başladım.Sol elim kendiliğinden oraya gidi gidiveriyor.Mektup yazmayı bıraktım.Tarih okudum.Öğretmene hazırladığım soruyu içimden tekrarladım.Önemli bir olay olmazsa defterime yazmayı da bir süre bırakmaya ya da Fikret Madaralı Öğretmenin söylediği gibi kısa kısa yazmaya karar verdim.Selçuk  Korol Öğretmen bugün 1:Dünya Savaşı’nın neden başladığını,nasıl  sürdüğünü,bizim savaşa giriş nedenlerimizi anlattı.1:Dünya Savaşı’nda Almanya’nın yaptığını ya da yapmak istediklerini bugün daha rahat  uygulamakta diyerek karşılaştırmalar yaptı.”O zaman,önce kuzeye saldırmıştı(Rusya’ya)Bu kez önce güneyi hallediyor!”dedi.Son söz olarak da “Biz,1. Dünya Savaşı’na kendimiz girmiştik,yanıldık,yenildik,bu kez yanılmayacağız dolayısıyla da yenilmeyeceğiz.Ancak biraz sıkıntı çekeceğiz!”dedi.Bu sözleri yüreklerimizi az da olsa serinletti.Öğretmenin iyimserliği bizi etkiledi,yemeğimiz güzel konuşmalarla sürdü..Kuru fasulye ile  bulgur pilavından yakınan olmadı.İçimizden bunu geçici bir durum olduğuna  inanmış gibiydik.Yemekten sonra Ahmet Ağabeyin odasına gittik,bıraktığımız yerden başladık.Ahmet Ağabey bize çay getirtti.Onun özel bir dolabı varmış,yemek aralarında aşçıbaşı çay hazırlıyormuş.Ahmet Ağabey, her gün bir çay hakkımız  olduğunu söyledi.Uzun bir süre biz yalnız kaldık,konuşa konuşa yazdık. Yabancılığımızı  üstümüzden attığımızdan olacak daha hızlı yazmaya başladık.Orhan hasta parmağıyla beni geçti,iki sayfa fark yaptı..Paydosa yakın Ahmet Ağabey geldi,”İsterseniz bırakabilirsiniz, başınız,   gözleriniz   yorulmuştur!”  dedi.Orhan,gözlerimniz değil ama parmaklarımız!”deyince Ahmet Ağabey parmaklar önemli değil,parmaklar yoruldukça alışır,dün ağrıma yaptıysa bugün o ağrı azalacak;yarın bir şey kalmayacaktır.Ama gözler öyle değil!”dedi.Gerçekten  dersliğe gidince parmaklarımı yumruklayarak yokladım dünkü gibi uyuşukluk ya da  boğukluk yok.Buna sevindim.Defterime yazmaya engel olmayacak.Ahmet Gürsel Öğretmenin mektubunu bir süre geciktireceğim.Daha doğrusu okuldan söz etmek istiyorum.Müfettiş için yazacak bilgi toplarsan onu anlatacağım.Ben  bunları yazarken 7. sınıftan Selim geldi,Eğitmen Kursu açılan köy olan Evrensekiz’den, tanıdıkları Lüleburgaz’a geçmiş,konuşmuşlar.Buradan geçen askerler orada konaklamış.Köyle asfalt yol arası askerden geçilmiyormuş.Biz askerleri unutmuştuk bile gene  konu oldu:Acaba niçin oraya çekildiler?Acaba aralarında tanıdık var mı?Ağabeylerimin  birlik adresleri var.Buraya gelen birliklerin adlarını öğrenebilsem.Kimden nasıl öğrenilir ki?Halil bu konuda daha bilgili,”Yaz olsa gider, oradan öğrenirsin.Ancak şimdilerde zor.Üstelik  orada geçici mi durdular,sürekli mi kalacaklar?Vazgeçtim düşünmekten.Trakya da koskoca bir ordu dağılmış durumda,Edirne-Kırklareli arasındaki birlikler buraya gelmiş olamaz..Gelse Ahmet Gürsel Öğretmen de gelmiş olabilir.Öyle olsa o, çoktan buraya uğrardı.Selim, cumartesi günü köye gidecekmiş, alabilirse bize taze bilgi getirecek.Arkadaşlar,”Hava açılsın,diyorduk,işte açıldı,yarın tüm gün bahçede çalışacağız,gaygısı içindeler.İsmet bana takılıyor:”Dayı yarın seninle iş değişelim!” Gülerek,”Olur,sen kazma alırsan bana ver,ben kürek alırsam sana veririm!”dedim.Bu,”Yarın tümgün yazma işine gitmeyeceğimizi düşünerek söylenmiş bir sözdü.Söyledim ama öyle olursa üzüleceğimi de düşündüm.Gene de Tabiat Bilgisi dersindeki konuları gözden geçirmeye başladım.Salih Ziya Büyükaksoy öğretmene  mahcup olmak istemiyorum.Beni hep numaramla çağırıyor.”Söyle bakalım  66!” dediği zaman söyleyemezsem her halde yerin dibine batarım.Salih Ziya Öğretmen  en güzel,en doğru konuşanlardan biri olmasına karşın benim numaramı söylerken “L “ harfini  duyurmuyor.”Atmışaltı!”deyip geçiyor İşin  bir ilginç yanı da arkadaşlardan bunu seçen  tek kişi Hilmi Altınsoy oldu.Bir kaç kez bana,”Atmışaltı!”diye takıldı.Arkadaşlar Salih Ziya Öğretmeni kastettiğini anlayınca uyardılar, o da sustu.Defter yazarken iki tarafa dikkatli baktığım için olacak gözlerimde yorgunluk gibi bir gevşeklik var.Orhan’a sordum,o daha yorgunmuş.Orhan daha çok dikkat ediyor olmalı.Benden iki üç sayfa fazla yazıyor.O kendini daha önde göstermemek için yazılarının daha iri olduğunu öne sürüyor.Ben de “A, evet!”diyorum.Oysa yazı iriliği  söz konusu değil,Defterler zaten çizgili,iri ya da ince yazmak büyük bir  değişiklik yaratmamaktadır.Arkadaşların yarınki çalışmalar üstüne varsayımlarını dinlerken bir ara uyukladım.Neyse zil çaldı,toparlanıp yattım.Bu gece bir şey düşünecek durumda değilim,başımı örtüp gözlerimi yumdum.

 

19  Şubat  1941  Çarşamba..

 

Zil sesine uyandım.Yattığım gibi kalktım.Rüya görüp görmediğimi anımsamaya çalıştım.Yok.Besbelli dün yorulmuşum.Orhan’ı Kadir uyandırdı.Kadir,”Haydi hendek kazmaya!” dedi.Orhan,”Benim daha önemli işim var,hendeği herkes kazar ama benim yaptığımı herkes yapamaz!”dedi.Kadir sözde şaka olarak konuşuyor ama içten içe kıskandığı belli.”Sahi yaptığın işi başkalarının yapamayacağına kendin inanıyor musun?”diye sordu.Orhan,”Bunu bana ne soruyorsun?Git,Ahmet Gökay’a sor!”Halil Basutçu,ikisine birden sordu.”Haniya siz iki yakın arkadaştınız,son günlerde neden böyle  karşılıklı vır vır ediyorsunuz?Kadir Halil’e “ Ne o rahatsız mı oldun?Halil “Rahatsız olmadım,kavga edeceğinizden  kaygılanıyorum!” Orhan,”Biz kavga etmeyiz!”dedi.Bu kez Halil,siz  belki ayırdında değilsiniz ama sesleriniz uzaktan sanki kavda edecekmişler gibi geliyor.İsterseniz  başka  arkadaşlara da sorun!”dedi.Kadir sustu,ayrıldı.Arkasından biz de dersliğe gittik.Derslikte konu belli,tüm gün mü bahçedeyiz yarım gün mü?Dersten sıkılanlar bahçe istiyor.Bahçede çalışmak istemeyenler de derslikte kalmak istiyor.Durum kahvaltıda aydınlanacak.Naci Birkök Öğretmen gelirse bahçede,gelmezse derslikteyiz.Gözler öğretmen masalarında.Naci Birkök Öğretmen gelmedi.Buna ben de üzüldüm.Nedense bugün derse girmek istemedim.İstemeye istemeye dersliğe gittim ama,”Belki umuduyla Ahmet Ağabeyi aradım,”Sabahtan gelelim mi?”diyecektim.Ahmet Ağabey de gelmemiş.Tabiat kitabımı açıp kuşları okumaya başladım.Leylek,turna,balıkçıl kuşlarının renkleri başka başka ama  gene de bir benzerliği var.Leylekler bir ölçüde balıkçıllar insanlara yaklaşıyor ama turnalar insanların yakınlarına hiç inmiyor.Bunun nedenini öğrenmek istiyorum.Arkadaşlar sordum.Mehmet Yücel,bunu öğretmene sor,çok önemli!”dedi.Arkasından gülerek böylece yarım saat kazanmış oluruz!”Sonra da arkadaşlara başka bir soru daha bulun,hiç olmazsa dersin biri böyle geçer!”Birileri “Sen bul,neden başkasından bekliyorsun?” diye bağırdılar.Bu gürültü içinde öğretmen dersliğe girdi..Hiç de sandığımız gibi olmadı.Öğretmen”Şunu şurasında en fazla 20 günlük kışımız kaldı.Bir süre böyle giderse,bahçe çalışmalarına başlayacağız.Böylece bu yıl tasarladığımız ekimleri rahat rahat yapacağız  diyerek yapılacak işleri anlattı.Tahtaya tebeşirle krokiler çizdi,dikilecek fidanlık yerlerini gösterdi.Neler ekmeyi tasarladıklarını anlattı.Bizden ekleyeceğiniz var mı diye sordu.Söyledikleri fidan ya da meyve fidanları arasında cevizle fındık yoktu.Ben onları söyledim.Salih Ziya Öğretmen :” Madaralı Öğretmen bizi ceviz için zorlayıp duruyor.,sen de  buna bir de  fındık mı ekledin?” diyerek güldü..Salih Baydemir kooperatifteki gözlemlerine dayanarak,iğde ile keçi boynuzu önerdi.Dut ekleyenler oldu.Öğretmen dut. denince,”Bakın bunu hep anımsarım da notlarım arasına bir türlü almadım.Dut ekeceğiz,hem öyle bir dut bahçemiz olacak ki,dut yemek bir yana ipek böcekçiliğini geliştireceğiz.Edirne’de kalsaydık Kazım Dirik Paşa  daha o zaman bu işi başlatmayı hesaplıyordu.

.İkinci dersimizde öğretmen, tasarlanan hayvancılık konuları üzerinde  durdu.Kümes hayvanları konusunda bizim bilgilerimizi sordu.Evlerimizdeki durumları sordu.Tavuk,kaz,hindi,ördek.Üç arkadaş dışında ördek yetiştiren aile çıkmadı.Zaten öğretmen de su sorunu nedeniyle ördek yetiştirmeyi düşünmemiş.Kaz konusunda da tartışıldı.Kazlar da su ister.Artezyen başarılırsa kaz deneneceği,şimdilik tavukla hindi denemesine başlanacağı konuşuldu.Ayrıca atlar çoğalacak,Sığır yetiştirmesine başlanacak.Konuşarak iki ders geçirdik.Tabiat Bilgisi derslerimizde tarım konuları konuşuldu.Şimdi ne olacak?Şimdi de Tabiat Bilgisi yaparız.Gerçekten öğretmen geldi.Bu dersimizde de  yetiştireceğimiz hayvanların özelliklerini tanıyalım dedikten sonra tebeşiri alıp Kümez hayvanları,kocabaş hayvanlar,küçükbaş hayvanlar diye üç  başlık yazdı.Bekir Temuçin’e kümes hayvanlarını,Abdullah Erçetin’e  büyükbaş hayvanları,Ali Önol’a da küçükbaş hayvanları yazdırdı.Hepimize dönerek,”İşiniz kolay,hemen hemen hepsi evlerinizde var.Bunları kendinizi bildiğiniz gibi biliyorsunuz değil mi?diye sorunca hepimiz “Evet!”diye yanıt verdik.Öğretmen “Ne iyi!”dedikten sonra  öğretmen koyunların kaç yılda yetiştiğini,kaç yıl yaşadığını,satın alınan bir koyunun kaç ayda  ürün verebileceğini  sordu.Özellikle okulun alacağı koyunlar,kaç yıl sonra karlı duruma gelir?türünden sorular yöneltti.Tahtada yazılı hayvanların hiç birinin doğru dürüst yaşlarını söyleyemedik.Ben koyunların mart-nisan aylarında kuzuladığını,kuzuların ağustostan sonra satılabileceğini,sütlerinin de nisan haziran arası alınabileceğini söyledim ama,ötekiler için fazla bir şey diyemedim.Öğretmen gülerek,”İşte buradan  köylerinize alıp götüreceğiniz en önemli  bilgi bu olacak:Bir işi bilinçli yapmak!”Bu neden böyle, bu niçin böyle, gibi soruları soracak,yanıtını buluncaya dek  irdeleyeceksiniz.Anne-babalarınız bunu yapmazlar,yapamazlar.Bunu yapamadıkları için de ölünceye dek ineği  ellerinde tutarlar.Onlar bir ineğin verimini düşünmezler bile.Bu salt inek,koyun,keçi işi değil tahıllarda da böyledir.Tohumu ıslah etmek onların düşüncelerinde yoktur.Denemeye asla yanaşmazlar.Gençlerden denemeye kalkanlar olursa yaşlılar onları durdurur.”Eski köye yeni  adet!”sözü buradan çıkmıştır.
Daha sonra açılacak  fidan kuyuları için açıklamalar yapıldı.Kuyular şimdiden açılacak,fidanlar mart gelince,ortalama olarak  15 Marttan sonra dikilecek.Fidanlar,Edirne fidanlığından bir bölümü de Lüleburgaz Türkgeldi Çiftliğinden alınacak.Daha doğrusu fidanlar ayrılmış ama teslimi  martta olacakmış.Öğretmen,öğleden sonra buluşmak üzere zil çalmadan ayrıldı..İyi güzel ama nedense ben bugün  fidan kuyusu kazmak istemiyorum.Ahmet Ağabeye gene gittim,yerindeydi,beni görünce “Bekliyorum,yemekten sonra hemen gelebilirsiniz!”dedi.Ona belli etmedim ama içimden sevindim.Yemekte oldukça neşeliydim.Yemekten dönerken Gül’le karşılaştım,benden önce o gülümsedi selam verdi.Kadir görmüş,birden “Pomak kızıyla aran iyi galiba dedi.Pomak kızı deyişine  çok sinirlendim.”Ne demek Pomak kızı?Kız duyarsa buna çok üzülür!”dedim.Kadir pişkin,”O nereden duyacak?Ben sana söylüyorum!” Bu kez,”Daha büyük kabahat işliyorsun,o bana selam verdi,ben de aldım.Oysa sen benim değer verdiğim birini aşağılıyorsun,bu bana hakarettir!”dedim.Kadir “Yapma abi,onun Pomak olduğunu sen de biliyorsun,Kırıkköy Pomak köyüdür!”deyince bu kez Kadir’i iyice payladım:O Pomak dediğin insanlar iki yıl önce bizi korumak için sokaklara döküldüler.Bunu unutma.Gül güzel bir kız,onu incitmeye de hakkımız yok.Bunu bir daha söylersen birileri duyar bu ad yaygınlaşır senden de hesabı sorulur!”dedim.Kadir fena bozuldu,”Ben hemen öyle sana takıldım,sen o kızı seviyorsan açıkça söyle deyince.Ben “Senin aklından ne geçiyorsa gidip gidip oraya dalıyorsun,benim sevip sevmemem söz konusu değil,tanıdığımız,konuştuğumuz bir kardeşimiz,yakın köylümüz.Bir kaç yıl sonra  öğretmen olunca belki daha yakın arkadaşlığımız da ola cak.Bak akrabası  Rüştü. “Ağabey”diyerek ikimize de geliyor,hatırımızı soruyor.Buna o da  üzülecektir.Kadir,Özür diledi,şakayı  anlamadın,sinirlisin!”dedi.Bir daha da o kıza öyle bir söz söylemeyeceğim,sen onu koruyacaksın besbelli!”Bu kez Kadir’e sordum,”Pomak  nedir,kime Pomak denir?Kadir ”Bunlar, evlerinde,köylerinde kendi aralarında Bulgarca konuşurlar.O köyden bize gelenler var,doğru dürüst meramlarını anlatamazlar!”Gül güzel konuşuyor!”dedim.Kadir,”Sen onunla dikkatli konuşmamışsın,dikkat etseydin dilindeki  kırıklığı anlardın!”dedi.İçimden,Kadir’ hak verdim;gerçekten ben konuşmasına  inceden ince dikkat etmedim.Üstelik Kırıkköy’de Pomakların bulunduğunu da biliyorum.Ancak buradaki öğrenciye   bunu söylemenin anlamsızlığını  anlatmaya çalıştım.Sınıf arkadaşımız Hüseyin Serin de Pomak.Bunu ona söyleyince nasıl üzüldüğünü gördüm.Kızların daha da  duygulanıp üzüleceğini biliyorum.Belki de bu nedenle Gül’ün :”Bana da ad takmışlar,ne olduğunu söyler misin?deyişi bunun içindi.Kadir daha önce Gül’e yaklaşmayı denedi ama başarılı olamadı.Sanırım bu tür tavırlarını sezen Gül  yaklaşmasını önledi.Bana da  bir süre uzak durdu,sanırım Kadir’in yaptığı gibi köyünün özelliğinden dolayı onu da öyle sıfatlandıracağımı düşündü.Şimdiki yaklaşımı besbelli,onun sakındığını yapmadığımı gördü,güven duydu yaklaşmakta bir sakınca görmedi.Bu da bana bir ders olmalı,yanlış anlama yok,Gül benim için sadece bir Gül.Eve gidince Kırıkköylü kızdan söz etsem herkes Pomak kızı mı?deyip gülümseyecektir.

Orhan’la yarış ederce hızlı yazmaya başladım.Kuyu kazmaya gitseydim orada kaytaramayacaktım.Burada neden kaytarayım?deyip kendimi sıkıştırıyorum .Bugün başa baş gideceğiz.Ahmet Ağabey çayları  getirtti.Ben,.Edirne Fidanlığı’ndan fidan alacağımızı söyleyince;.Ahmet Ağabey,”Aldık,ben gidip anlaşma yaptım!dedi.Oysa ben Edirne’den söz açıp konuşmak,Musa’yı,Münevver’ sormak istiyordum.Ahmet Ağabey kısa kesince sustum.Münevver’in evlendiğini biliyorum ama gene de ondan söz edilse sevineceğim.Evlendiğine göre çocuğu da olmuştur herhalde.Bir süre kızları düşündüm:Kız-erkek bir birinden farklı insanlar..Kızlar evlenince özellikler de çocukları olunca değişiveriyorlar.Ben A’yı da  C’yi de öyle gördüm.Sanki onlar artık benim tanıdıklarım değilmiş gibi.A’yı eskiden  düşünürken hep okul bahçesinde  ya da derslerdeki canlı hareketleri içinde görür gibi oluyordum.Şimdilerde o görüntüler bitti,kucağında  bir çocukla gezen anne..C de öyle.Münevver daha önce kendisi evleneceğini söylediği için zaten onu pek düşünmemiştim.Ancak evlenen kızların durumlarını bildiğim için onu da  onlar gibi varsayıyorum.Bunu zaten daha önce kendi ablamda gözlemiş,köyde bir çok kıza bu gözle bakmıştım.Bir süre sonra Gül de evlenecek bir bebeği olacak.O zaman şimdiki durumu  değişiverecek.Ya da ben öyle bakacağım.Bir taraftan bunları düşünüyorum bir taraftan da durmadan yazıyorum.Orhan yavaşça “Bugün hızlısın,yarışa kalktınsa  boşuna yoruluyorsun,çünkü ben yazamıyorum;daha üçüncü sayfadayım,sense dördü bitirdin!”dedi.Saydım, sahiden  4.sayfa bitmiş.”Bugün on sayfa yazmaya kararlıyım!”dedim.Muhasebeci Hikmet Bey geldi.Yavaş sesle konuştular.Çok sessizlik içinde olduğumuzdan konuştuklarını duydum.Okul Müdürü,Sinanlı depolarındaki eşyaların da sayılmasını, işlevsiz durumdakilerin de terkinini istiyormuş.Terkin nedir acaba?Aklım takıldı, elimin içine yazdım.Ahmet Ağabey Hikmet Bey’le çıktılar.Orhan’la konuşuyoruz,”Terkin nedir?Yakıştırıyorum,”Getirmek.”Müdür Bey,Sinanlı’daki eşyalarin getirilmesini istiyormuş!”tamam;piyanolar gelecek!Orhan piyano da falan değil o,”Porselen tabaklar gelecek!”diyor.Biz piyano ya da porselen tabak diye sayıklarken Ahmet Ağabey döndü biz sormadan konuştu:Bizim  hala Sinanlı’da eşyalarımız var,onlarla başımız dertte.Burada  yeterince yerimiz yok,orada kaldıkça da işimize yaramıyorlar.Onların derdindeyiz!”deyip bize yakındı.Bu arada. Ben “Terkim nedir? diye sordum.Ahmet Ağabey,”Terkim mi yoksa terkin mi?diye sordu.Ben duraksayınca;Terkin ,kayıttan silme,bozulan,kırılan eşyalar silinir yerine yenisi alınır.Terkim nedir bilmiyorum.Sen onu iyi öğren!”deyince ben,”Sizin söylediğiniz olacak,ben yanlış anlamışım!”Ahmet Ağabey,”Biz Sinanlı’ya gidince sanırım bir yığın Terkin-i_ kayt yapacağız,yani kayıtlardan sileceğiz.Paydos zili çalarken 10. sayfayı tamamladım.Orhan 8 de kaldı.Ancak benim sayfalarda bugün çok den den vardı,onları kolay geçtim.

Derslikte kuyucular yaptıklarını öve öve  bitiremediler.Öyle çukur kazmışlar ki, ekilecek çamlar göğe çıkacakmış,dutların dalları yere eğilecekmiş,dut sevenler yattığı yerden dut yiyeceklermiş.Okulu bitirince dut yemeye gelecekler var.İsmet,Mehmet Yücel,Salih Baydemir,İdris Destan,Mehmet Aygün sözleştiler, her yıl dut yemeye gelecekler.Fettah Biricik,Hüseyin Serin,Mustafa Saatçı üzüldüler,onların yolları uzun olduğu için gelemeyeceklermiş.Mehmet Yücel,”Dut uzun yola gitmez,kusura bakmayın size yollayamayız ama ayva isterseniz göndeririz!”dedi.Bu arada bir arkadaş,”Tuh be,biz öğretmene ayva yazdırmadık!”deyince  herkes güldü.Bunu diyen 79 Ahmet Güner’e “Ayvayı sen buldun,bundan sonra  adın “Ayvacı!”dediler.Tarih dersinde Selçuk Öğretmen Arşimet olayını anlatmıştı.”Buldum!” diye bağırmış,tarihe de böyle geçmiş.Ahmet Güner sordu,”Arkadaşlar bu kaçıncı adım olacak,ben de bilmiyorum!”dedi.Ahmet Güner!e şarkı söylediği için “Aşık,sigara içtiği için,tiryaki,sakalı çıkmadığı için köse,oyun oynadığı için köçek  adları takılmıştı.Arkadaş hiç birine kızmadı,güldü geçti.İçlerinden biri sürekli kaldı,”Aşık!”Ayvacı adına da gülerek,”Ayva ekilecek,ayvalar büyüyecek,ayvalar meyve verecek.Bunlar ne zaman  olacak?”Ölme eşeğim ölme,yaz gelecek,otlar bitecek!”Ahmet Güner arkadaşın rahatlığı çoğumuzda yok.Onun yerinde bir başkası olsa sonunda ya  büyük tartışma çıkar ya da gereksiz şakalar uzayıp giderdi..Türkçe dersi için  defterime baktım ,”Yemek yemek” türünden  tıpatıp bir örnek bulamadım ama,benzer söz grupları saptadım:Saçma saçma,yazma yazma,ezme ezme,dürme dürme, gibi sesdeş sözler buldum.Örneğin saçma,tüfeklerde kullanılan bir nesne,küçük tanelerdir,eline alıp saçabilirsin.Onu gören biri saçmaları saçma anlamında saçma saçma!”diyebilir.

Han Duvarlarını  tekrarladım…

Gözlerime çökerken ağır uyku hisleri-

Çiçekliyor duvarı ocağın akisleri-

Bu akis duvarda çizgiler beliriyor,-

Gönlümü çelse de yarin hayali-

Aşmaya kudretim yetmez cibali-

Yolcuyum bir kuru yaprak misali-

Rüzgarın önüne katılmışım ben.

Birden uykum,uyuşukluğum dağıldı yüzüncü  dizeyi, yani elli beyti ezberlemişim. Tekrarlamak istedim,vazgeçtim:”Takılırsam üzülürüm!”deyip Şiir içinedeki şiiri okudum.

 

On yıl var ayrıyım Kına dağından-

Baba ocağından,yar kucağından-

Bir çiçek dermeden sevgi bağından,_

Huduttan hududa atılmışım ben.-

Gönlümü çekse de yarin hayali,-

Aşmaya kudretim yetmez cibali-

Yolcuyum bir kuru yaprak misali-

Rüzgarın önüne katılmışım ben

Garibim namıma Kerem diyorlar-

Aslı’mı el almış harem diyorlar-

Hastayım derdime verem diyorlar-

Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ım ben…

 

.Arkama yaslandım,gözlerimi kapayıp Sözcükleri taradım,Akis,cibal,dermek,harem…Harem,kadın,kadınların olduğu yer.Dermek,toplamak.Büyük ablam bu sözü çok kullanır,”Evi derip toplamak,ortalığı derip toplamak…İlkokuldayken  Münevver Öğretmenden duymuştum,”Kırlara çıkıp çiçek derelim…Akis..Sesin karşı bayırdan geri dönmesi.Avlanırken  çukur yerlerde tüfek atılınca  patlama iki kez olmuş gibi ses çıkar.Cibali bilmiyorum ama  dizeden  anlaşılıyor,yokuş,tepe,dağ olsa gerek….Halil dürttü,”Ne o, otururken uyuyorsun;Kuyu kazmaktan daha yorucu işler mi yaptın?”Evet!”derken zil çaldı,kalktım.Yatınca Han Duvarlarını ağır ağır okudum.Ben okurken birileri şarkı söyledi..”Yatarken şarkı söylenir mi?” deyip söylenmeye başladım.Arkadaşlar,şarkı söylemek istemişler.Şarkı söyleyen bir yabancı,üstelik  çok kötü söylüyor.”Ya,susturun şunu,uyuyalım diyorum.Herkes gülüyor.Ne uyuması,Edirne’ye geldik işte diyorlar.Etrafıma bakıyorum,”Ne, Edirne mi?”diye  toparlanınca   rüya olduğunu anlıyorum.Buruk bir şekilde yapıyorum.Rüyamdan hiçbir  iz kalmamış salt Edirne sözü kulaklarımda..

 

20  Şubat  941   Perşembe….

 

Orhan”Guten Tag!”dedi,Arkasından da “Rüyamda yazı yazdım,nasıl diyeceğiz?Ben,”Sen bilmezsen ben nerden bileceğim?”dedim ama gene de yardımcı olmaya çalıştım.Schreiben yazmak,Traum rüya İm Traume rüyada…Ya da in Traume..İch Schreibe im Traume.Rüyamda yazı yazıyorum.Orhan diretti.”Rüyamda yazı yazdım!”Ben de,  “Sen yazı yazmadın,yazıyordun,ben seni yazarken gördüm!”diye karşılık verirken Sami, bizi dinlemiş.”Sözcükleriniz doğru ama,Türkçe dersimizde konuştuklarımız gibi bir durum var burada:”Uyumakla,uyku gibi,uyurken de diyoruz,uykuda da diyoruz.Bunu ben de bilmiyorum.Traum,der-die-das’tan hangisi ile söyleniyorsa ona göre in ya da im olur.doğrusu tam bilmiyorum!”Ben tekrarladım:Du Schreibst in Traume…Sen,rüyada yazıyorsun…Gülüşerek dersliğe gittik.Derslikte gene Müfettişi sordular,”Bugün gelecek mi?” Mehmet Yücel beni savundu,”Arkadaş nereden bilsin  Müfettişin gelip gelemeyeceğini?Müfettişler,kimseye duyurmadan  teftiş ederler,onların işleri gizlidir!”Buna karşın ben,”Müfettiş bugün gelecektir,ben öyle sanıyorum.Bugün üç saat boş dersimiz var,bu nedenle ben öyle düşünüyorum!”dedim.Kahvaltıya gidince Müfettişle Hüsnü Baykoca Öğretmen çıktı geldi.İkisi de yüzleri bize karşı oturdular.İdris Destan bakıp güldü,bunlar kardeş galiba.Gerçekten ikisinin de saçları dökülmüş,yüz görünüşleri de bir birini andırıyor.Yusuf Asıl daha ileriye giderek onları bizim Hüsnü ile Emrullah’a benzetti.”Küçük olan Hüsnü, daha iricesi Hayrullah,Hüsnü ile Emrullah,Hüsnü ile Hayrullah dedi durdu.Arkadaşlar gülmekten kendilerini tutamadılar.Üstelik Hüsnü Baykoca Öğretmen geldiğinden beri kahve rengi giysi giyerken bugün  Müfettiş gibi lacivert giymiş.Arkadaşımızdan Hüsnü daha  zayıf,Emrullah daha toplu.Onlar da öyle Hüsnü Baykoca Öğretmen müfettişe göre  daha az kilolu.Gülüşerek dersliğe döndük.Dersliğe girince İdris Destan Emrullah’a Hayrullah dedi.Emrullah önce anlamadı baktı.Hüsnü başını kaldırıp sordu,”Sen ne diyorsun,arkadaşın adını bilmiyor musun?diyerek çıkıştı.Arkadaşlar gülerek olayı anlatırken  Fikret Madaralı Öğretemen  dersliğe girdi.Derslikteki kargaşaya sinirlendi,”Siz zilleri de izlemiyorsunuz galiba!”dedi.Çantasını masa üzerine koyup içinden  gazeteler çıkardı.İki tanesini alıp bana,”Sana iki Yeşilyurt getirdim,Salcı dedenin yazıları var,senin köyünden de söz ediyor.Al sende kalsın,saklarsın!”dedi.Koşup aldım.Sevindim,sanırım bu sevincim nedeniyle herkesten daha rahat öğretmeni izlemeye başladım.Öğretmen de sanki bana bakarak konuşur gibi :Sorularınız varsa önce onları açıklayalım!”Ben parmak kaldırdım:Yemek yemek gibi tekrarlanarak kullanılan fiil soylu sesdeş  sözlere örnek istemiştiniz.Yemek yemek gibi mastar olarak kullanılan bulamadım.Ancak aynı sözü hem ad hem de fiil olarak kulanılan örnekler buldum!”deyince öğretmen tahtaya yazmamı söyledi.Tahtaya,”Çizme çizme,ayakkabı çiz.yazdım.Öğretmen,sadece sözleri yaz!”diyerek uyardı,”Dürme dürme,yazma yazma yazınca  öğretmen “Yeter!”deyip.Bunları,sesdeş sözleri konuşurken ele alacağız.Bu da dilimizin özelliklerinden biridir.Aynı yazılır ama seslendirilirken dikkatli olunursa konuşmalarda rahatça kullanılabilir!”dedi.Ben yerime oturunca öğretmen tahtaya “Çalışmak-çalışma sözlerini yazdı.Arif Kalkan’a sordu;.Bunların, söz  gruplarında yerleri var mı?Arif,”Çalışmak, mastar,yani fiil!dedi.Çalışma,dedi durdu.Öğretmen,geçen derslerde konuştuk,unuttun mu?diye sorunca parmak kaldıranlar oldu.Öğretmen Sefer Tunca’ya sordu.”Çalışma, çalışmak eyleminin adı,iş yapma süreci!”dedi.Öğretmen “İşte bu kadar.Bunları bir daha unutmak yok.”Fiil soylu sözlere mek,mak hecesi takılırsa mastar olur.Bir mastardan”K” harfi  çıkarılmışsa o da  o fiilin  iş adı sayılır.Öğretmen gülerek “Beri bakın,biz genel olarak söyleyip geçiyoruz,bunların istisnaları vardır.örneğin “Ahmak,tokmak,ekmek,(Yediğimiz ekmek),sümek(İplik için hazırlanmış yün)çakmak,yumak,çomak,pomak türünden sözler de vardır,bunları mastarlardan ayrı tutacaksınız.Zil çalınca öğretmen “İyi çalışmalar dileyerek çıktı.Pomak,sözü benim gibi  öteki arkadaşların da ilgisini çekti.İsmet,”İçimizde Pomak var,öğretmen bunu bilmeden mi söyledi,yoksa kasıtlı mı?”diye sordu.Arif Kalkan İsmet’e “Senin canın kavga mı istiyor!”diyereık çıkıştı.Bense bunlardan apayrı bir  niyetle Kadir’e baktım.Kadir,kurnaz kurnaz bana,”Abi,vallah  öğretmene ben söylemedim,o kendisi söyledi!”deyip güldü.Arkadaşlar karşılıklı  konuşurken derslik kapısı açıldı,kaç gündür sözü edilen Müfettiş içeriye girdi.Çok yavaş bir sesle: Dersiniz  boştu, öğretmeniniz yoktu değil mi?” diye sordu.Bekir Temuçin hepimiz adına yanıt verdi.Biz ayakta sustuk,Müfettiş,”Ben de öyle düşündüm,ders boşsa ben de gidip orada çalışayım,dedim;sizi rahatsız etmem,değil mi?”diye sordu.Sordu ama  yanıt manıt beklemeden öğretmen masasına oturdu..Arkasını da kapı tarafına döndü,bize de yarım olarak dönük oturdu,cebinden kağıt çıkarıp çizmeye başladı..Hepimizde bir ilgi,”Müfettiş ne yapıyor? Ben hiç bakmadan önce Almanca çalıştım.Aklımca kalkıp aramızda gezecek,Almanca çalıştığımı görünce benimle ilgilenecek.Uzun zaman  bekledim,umduğum olmayınca şiir ezberlemeye devam ettim.Han Duvarları’nı bitirmek üzereyim.Zil çalınca Müfettiş bizden önce kalktı,”Dersiniz gene boş değil mi?”diye sordu.Arkadaşlar “Boş!”deyince “Ben gene gelirim,!”deyip çıktı.Müfettiş gidince arkadaşlarda  kuşkulu bir durum doğdu,”Bu adam bizi kontrol ediyor,sabrımızı ölçüyor, ders çalışıp çalışmadığımıza bakıyor!”gibi genel sözler söylendi.Kimisi de,okul için  gizli rapor hazırlıyor,öğretmenlerin görmemesini istiyor biçiminde yorumlar yapıldı.Ders zilinden az sonra bu kez elinde  kocaman kağıtla geldi.Kağıdı öğretmen masasına  koydu,bize dönerek,”Merak ediyorsunuzdur,söyleyeyim,ben, resim hazırlığı yapıyorum.Ben resme öteki ressamlar gizi çalışmam önce küçük çizerim,sonra onun büyüğüne çalışırım,tamamlayınca siz de göreceksiniz!”dedi,masaya oturdu.Gene dikkatle izledik,gerçekten  az önce çizdiği  kağıda baka baka büyük çizgiler çizdi.Bu kez çoğunlukla ayakta çalıştı,çoğunlukla da arkası bize dönük olduğu için rahat göremedik.Olaya alıştığımız için çok sessiz durduk,olağan sayıp kendi işlerimizi sürdürdük.Ders zili vurunca bu kez,Müfettiş,”Bir dersimiz daha var değil mi?”diye sordu.Arkadaşlar,”Bir saat resim dersimiz var deyince,gülerek,”Ya ben aslında bu derse gelecektim,öyleyse gene gelebilirim!”dedi.Masa üstündeki küçük çizimi aldı,büyük kağıdı göstererek,”Yerinden oynatmadan bakabilirsiniz!”deyip gitti.Masa üstündeki resme dokunmadan baktık,bir çıkrıklı köy kuyusu,yanında tam çizilmemiş çizgiler var.Kuyu,çıkrık besbelli,koyu, açık gölgeli çizgiler.Kuyu ağzı gerçek kuyu gibi.Bizim köy kuyuları böyle değil ama Kırklareli yolumuz üstündeki Kavakdere kuyusu tıpkı  böyle.Müfettiş onu çizmiş gibi geldi bana.Zilden az sonra gene geldi,bu kez,”Siz benim ne yaptığımı gördünüz.İşte iki saatte bunu çizdim.Peki, sizler ne ürettiniz,ben de bunu  merak ettim!”dedi.Sami Akıncı atik davrandı,2.sınıf almanca kitabından”Es schribt ein Mann an eine Wannd- Zehn Finger hab’ ich an jder Hand-fünf und zvanzig an Handen und Füssen,İst das wahr?é bilmecesi ile  Kuckuck şiirini çevirdiğini söyledi.Müfettiş,”Çok güzel,hepinizden böyle gayretli çalışmalar bekliyoruz!”dedi.Masasına döndü.Bir an düşündüm,”İyi ki parmak kaldırmamıştım,bana şiiri okutsaydı sanırım böyle candan dilekte bulunmayacaktı.Belki de  okuyamayacak,mahcup olacaktım!”Tekrar baştan ezber okumaya başladım. 40.dizelerden sonra atlamalar oluyor.Gece yatarken daha rahat okuyorum.Bu kez ben de Almanca 2.sınıf kitabımı açtım,geçen yıl ezberlediğim “Heiderözlein”şiirini  tekrarlamaya başladım. “Saah ein Knab’ein Röslein,stehn,Röslein auf der  Heiden-war so jüng un d morgenschön,lief er schnell,es nah zu sehn, sah’s mit vielen Freuden.-Röslein röslein röslein rot,Röslein auf der Heiden….2.beşlikte tutukluk yaptığımı saptadım.Burasını gene gene okurken,müfettiş elinden kalemi bıraktı,sıraların arasında gezmeye başladı.Yan sıralardan arkamıza geçti bu tarafa dönerken benim önümdeki şiiri gördü,”Çok severim o şiiri!”dedi,baştan sona okudu.”Dilimize  çevirince  de güzel ama onun Almanca’sı daha anlamlıdır,Almanların en büyük şairi sayılan  Johann Wolfgang von Goethe yazmıştır.Bunun bir de şarkısı vardır,çok güzel bir şarkıdır.!”deyip.kolunu uzatarak saatine baktı.,Gene görüşeceğimizi umduğunu söyleyrek resmini alıp gitti.Zil çaldı ama biz her zamanki gibi birden ayaklanmadık.Bir birimize baktık.İsmet, yüksek sesle “Ben Müfettiş olsam kesinlikle böyle olmam!”Mustafa Saatçı sordu,”Ya nasıl olursun?”İsmet,”Dersliğe girince üç beş kişiyi seçer önce onları güzelce bir pataklarım!”Bekir,4 Mehmet,Yusuf bağırdılar,”Müfettiş İsmet Yanar,bizim sınıfa girsen önce kimi pataklarsın?İsmet önce  Mehmet Yücel’i sonra Sefer Tunca’yı!”deyince herkes ilgilendi,”Neden onları?Mehmet Yücel’i,her gün  durmadan konuştuğu buna karşın bugün sustuğu,Sefer Tunca’nınsa hiç konuşmadığı için suçlu gördüğünü anlattı.Sefer Tunca sinirlendi,”Herkes sizin gibi boşboğaz olamaz!”diyerek derslikten çıktı.Yemekte konu gene Müfettişle Hüsnü Baykoca Öğretmendi,gene birlikte yemek yediler,birlikte çıktılar…Yemekten hemen sonra biz Ahmet Ağabey’in oraya gittik.Kapı kapalı,bir süre bekledik,Ahmet Ağabey geldi. Biz de çalışmaya başladık.Ahmet Ağabey,Bugün yarın bitiremezseniz,birkaç gün ara vereceğiz,Müfettiş Bey gelecek,soracakları olacak,o acele etmez,belki çok zaman alacak!”dedi.”Yazacağımız bu defterlerse yarın bitirebileceğimizi!”söyledik.Ona göre de  biraz hızlandık.Ahmet Ağabey,çayları söyledikten sonra çıktı.Biz konuşmadan,aralıksız yazdık.Ben bu kez Orhan’ı geride bıraktım.Benim şansımdan gene den den’li sayfalar çıktı.Paydos olunca 12 sayfayı tamamlamış oldum.Orhan onuncuyu yarım bıraktı.Onun on sayfası,benim sekiz sayfam kaldı.Yarın bitireceğiz.Yeni,bu kez çok sağlıklı haber,”Müfettiş gerçekten teftiş ediyor,okulun  tüm  varlığının yazılı olanlarını gözden geçiriyormuş.Derslik bunları anlatmak için hazırlanırken,arkadaşlar benim bildiklerimden daha fazlasını anlatmaya başladılar.Meğer,yapı kolundakilere Namık Ergin Öğretmen açıklamalar yapmış.Devlet tüm kurumlarını zaman zaman teftiş ettiriyormuş.Bunu duyunca aklıma geldi,”Bizim kooperatife de gelip bakar belki,eksiğimiz var mı?Kooperatife gittim.Arkadaşlar orada,durumu anlattım.Defterlerimiz  düzenli yazılı,harcamalar  günü gününe yazılıyor.Eldeki para durumu?Salih Baydemir üzerindeki 15 lira dışında  bir açığımız yok.Onu  da öğretmen biliyor,o  kefil oldu.Harun gene rahatsız ama Cavit Kafkas sağlam olarak işleri sürdürüyor. Atölyeye gittim parçaları  birer ikişer kez tekrarladım.Sağ elim oldukça tembel,bileğim tutulmuş gibi.Dersliğe döndüm.İrfan’la Ramazan geldi.Daha doğrusu Ramazan’a gelen olmuş,beni bulamamış,dersliğe de girmekten çekiniyormuş.İrfan’a söylemiş,İrfan alıp getirmiş.Onlara Vahit Dedenin yazıların ı okudum.Bizim Mustafa Hoca’dan söz edişine onlar da  hem şaştılar hem de sevindiler.Vahit Dede’nin Mustafa Hoca dediği Lüleburgaz ortaokulundaki Emin Özdil’in babası.Emin Özdil, Ramazan’ın en yakın arkadaşı.Emin’e haber verecek.”Ramazan,”Babası sevinir!”dedi.Bence Vahit Dede onlara,köye o gazeteden göndermiştir,ama olsun bir de Emin buldursun,daha iyi olur,dedim.Onlar az oturdular,köyde bir yaramazlık yokmuş.Onlar gidince Yeşil Yurt gazetesini bir daha okudum.. Yazıda geçen sözler ilgimi çekti,Bizim köyler,Vahit dedenin deyişine göre Amuca  kabilesindenmiş.O bunları,Edirne-Karaağaç’a geldiğinde de anlatmıştı.Ancak Alpullu’dayken Büyük Halama gittiğimizde halam,Kırklareli’deki Ahmet Amcamla,Köydeki Mehmet Amcamdan söz ederken iki kardeş biri bir yere çekti biri bir yere,zıtlaştılar!”demişti. Ahmet Amcam müderris olmuş, ders vermiş,Mehmet Amcamsa Bektaşi dedesi olmuş.Demek ki zıtlaşma buymuş.Vahit Dedenin bu yazısından  bu anlamı çıkarıyorum.Müderris Ahmet Amcamla Bektaşi Dedesi Mehmet Amcan anne –baba bir kardeşler:Biri Müderris,öteki Bektaşı dedesi neden anlaşamıyorlar?Babam hangisini tutuyordu,benim için şimdi  merak konusu bu oldu.Bunları düşünerek yattım.Birden Müfettişin söylediğini anımsadım:Röslein şarkısı varmış,bunu nasıl öğrenirim?Kim bilir ki bunu?Müfettiş Beyden sorsam ayıp olur mu?Önce Hidayet Öğretmene sorup,ayıp olup olmayacağını öğrenmeye karar verdim.Bu şarkıyı bulursam,çok sevineceğim.Şarkısı oluşunu öğrenmem de çok iyi oldu;hiç değilse onu söyleyeceğim.Sanırım Röslein de sevinecek.O zaten şimdi de Gül Nihal için “Benim şarkım var!”diyor.Röslein şarkısını öğrenince daha çok sevinecektir.Ama bunu nasıl öğreneceğim?”Şarkının vasrlığını söylemek önemli değil,şarkıyı bulup çalarak smöylemek önemli…..

 

21  Şubat 1941  Cuma…

 

 

Kadir uyandırdı.Ah,antwortete das Pferd.Almanca olarak bir bu  kalmış aklında”Kusura bakmayın,sizin konuşmalarınıza ancak bununla katılacağım!”dedi.Orhan,”Hiçbir şey demeden de katılabılirsin,sen bizim arkadaşımızsın!” diye yanıt verdi.Kadir,”Hiçbir söz söylemeden katılmak istemem,sözleriniz arasında  hiç değilse arada benimde sözüm olsun isterim!”deyince Orhan”En iyisi Kuş dilince konuşalım,onu biliyor musun?” diye sorunca Kadir sinirlenip gitti..Orhan arkasından “Kommen sie herr Löwe!”diye bağırdı.Kommen sie bitte hier gebrüll!” Oldu mu? Orhan O nasıl olsa anlamayacak!”Halil Basutçu bizi hep duyuyor ama  sözlerimize hiç katılmıyor.Bu sabah,”Siz sabahları Kadir’le iyi baş ediyorsunuz!”dedi.Onun maksadı sizin aranıza girmek!”Derslikte gene Kadir karşıladı:”Siz ne yapıyorsunuz aşağıda?Ben yanıtladım,”Defter yazıyoruz,Müfettiş defterleri beğenmemiş,bizim yazmamızı istemiş.”Sizin yazınızı müfettiş nerden bilecek?”deyince ,”Yazılı kağıtlarımızı incelemiş,oradan seçmiş!”Kadir buna inanmadı,”Yazılı kağıdı inceleseydi,Harun’u Abdullah’ı,Salih’i seçerdi!”dedi benim yanıtım bu kes susturucu oldu,”Kağıttaki salt yazı değil  yazılanın doğruluğu da  dikkate alınmış!”deyince,”Hadi şimdi de öğünmeye kalkışın!”diyerek tartışmayı  bıraktı.Kahvaltıda  sıcak,pekmezli su-peynir vardı.Ekmeklerin rengi de değişmiş,tadı da.Arkadaşlar gene söylenmeye başladılar.Oysa ekmeklerin değişeceğini geçen hafta gazeteler yazmıştı:Ekmek unları karışık olacak,denmişti.Bizim fırıncı yeni duymuş olmalı.Halil Basutçu,”Adam gene iyi ,bizden  önce duymuş demek.Ekmekler değişmese biz hiç duymayacağız!”Bazıları Halil’e kızdı,”Bu da şaka mı,biz ne bilelim ekmeklerin değişeceğini?Hasan Üner,”Madem  şimdi duyduk,öyleyse bırakalım şu ekmek yakınmalarını.Ekmekler böyle olacaksa biz bu ekmekleri yiyeceğiz arkadaşlar!” Gülüşmelerden sonra,Hasan Üner’e topluca “Aferin!”Derslikte beni bekleyen varmış,”Müdür Beyi çağıracak mıyız?”Çağırmayacağız,dersini haber vereceğiz!”Fettah Biricik gülerek “Arasında ne fark var?Fettah konuşunca yanıt vermezsem,rahatsız olacağımı düşünüyorum,hemen yanıtladım.Arasında dağlar kadar fark var:Çağırma olsa Müdür Bey gelmek zorunda kalır.Oysa haber vermede,gelip gelmeme onun isteğine bağlı.Çağırmada,çağıranın da bir hakkı olur, haber vermede,salt  bir görev yapılmış olur.Benim görevim Müdür Beyi getirmek değil,dersimizin olduğunu bildirmektir.Ben burada okul zili gibi bir duyurucvuyum!”Mehmet Yücel,İsmet Yanar bana “Brovo,dersini verdin!”dediler.Yalnız Mehmet Yücel İsmet’e saygısız!”diye bağırdı.Nedenini ben anlamamıştım.Bana “Bravo dedikleri zaman Mehmet Yücel “Bravo dayı!”demiş,İsmet’ salt “Bravo!”demişmiş.Ders zili çaldı,ben yerimden kalkmadım.Bu kez Ali Aga,”Gitmeyecek misin?” diye sordu.Başımı kaldırarak “Iıı!”dedim.Herkes güldü.Ali Aga sordu,”Ona mı güldünüz bana mı?”Yusuf “Sana güldük!”diye bağırdı.Ali Aga’dan sert bir tepki beklerken tam tersi oldu,”Ben arkadaşlarımın, düşüncelerine saygılıyım!”Bu kes herkes güldü.Mustafa Saatçı,”Doğrusu Kaz Ali’den böylesi saygı beklemiyordum!”Ali Aga yanıtladı,”Senin beklediğin zaman mı saygılı olacağız?”Bu kez de arkadaşlar Mustafa Saatçı’ya döndüler,”Hadi gel de bu sözün altın kalk?”Mustafa Saatçı düşündü,gülerek “Arkadaş kırk yılda güzel bir söz söyledi,onun değerini düşürecek bir şey söylersem,ondan bir daha doğru dürüst bir söz duyamazsınız.o nedenle susuyorum!”dedi.Mehmet Yücel “İmam korktu!”dedi.Bu kez Sami Akıncı ayağa kalktı,”Arkadaşlar dersteyiz,az sonra Müdür Bey gelecek,lütfen  bu tartışmaları bırakalım!” “Tamam tamam!”diyenler oldu.Pencereden dışarı bakan varmış.İstanbul otobüslerinden kimi zaman gazete atarlar.Geçen otobüslerin birinden gene gazete atılmış,Bekir Temuçin gidip aldı.Başlık,İngilizler Bingazi’yi geri aldı.Bingazi  neresi? Afrika’da!” Afrika’nın neresinde.Harita başına toplanıp,arandı bulundu.Hiç de önemli değilmiş.Çünkü bize uzak.Biz yakınımızda çarpışıp yenişsinler istiyoruz.İsmet sordu,Kimin yenmesini istiyorsunuz?Önce ben yanıtladım:İngiltere ya da yakınlarında yapılan savaşları Almanya kazansın. Bizim ülkemize yakın savaşları ise İngiltere kazanmalı.İkisi de savaşa savaşa kaybetseler daha iyi olur, görüşü kazandı.2.Ders zili çalarken Müdür Beyin odasına gittim,kapıyı çalarken kendisi çıktı,teşekkür etti,”Az sonra geliyorum!”dedi.Arkadaşlar hazırlandılar.Müdür Bey,”Müfettiş size gelmiş,memnun olmuş.İsmet,”Bize hiçbir soru sormadı!”dedi.Müdür Bey gülerek,bir insanın iyiliği kötülüğü sorularla saptanmaz,genel durumunda belli olur.Kaldı ki Müfettiş benim öğretmenim,o bir insan sarrafıdır!”dedi.önünde oturan Hasan Üner’e “İnsan sarrafı ne demek?diye sordu.Hasan çok güzel anlattı.”Sarraf altından anlayan,altınla karışan yabancı maddeleri seçen uzman kişi.İnsan sarrafı da iyi insanla kötülerini doğru ayıran insan!”dedi.Müdür Bey,”İşte bu kadar.Adam gelmiş sizinle konuşmuş,birkaç saatte burada kalmış.Bu,onun için yeterlidir!”Müdür Bey,Milli Eğitim  Bakanlığı kurumunu bir daha ele alalım!”deyip Talim Terbiye,Teftiş Kurulu,Müdürler kurulu gibi birimleri anlattı.Teftiş kurulu üzerinde durdu.Müfettişleri sıraladı,”Yardımcı müfttiş,müfettiş,başmüfettiş diyerek Ankara’da oturanları  anlattı.Bir de illerde oturan müfettişler vardır,onları ben anlatmayayım,rica edeyim,Hüsnü Baykoca gelsin anlatsın.O bu işi iyi bilir,buraya gelmeden önce o işte yıllarca çalışmış!”dedi.Arkasından da”Onun anlattıklarını can kulağıyla dinleyin,söyledikleri sizin başınızdan geçecektir,bilginiz olsun!”dedi.Müdür Bey az duraksayınca .İsmet,”Müfettiş Bey  üç saat boyunca resim yaptı,bize de arkasını döndü!”dedi.Müdür Bey,”O,çok çalışkan bir insandır,Resim-İş öğretmenidir,Almanca çevirmenidir,kısaca filosof bir insandır.Kimseye de arkasını dönmez.Çalışma zamanı olarak seçtiği süreci iyi kullanmaya bakar.İşte o zaman, işini görmeye  uygun durumu seçer.Sizin burada da böyle bir şey olmuştur.Siz ne derseniz deyin Müfettiş Hayrullah Örs sizlerden memnun,bunu bana o söyledi.Ben ona inanırım,o da beni asla yanıltmaz.Biz ,önce öğrenci öğretmen sonra da iki dost olarak karşılıklı sevgi köprümüzü kurmuşuz.o köprüden sevgiden-saygıdan başka bir şey geçemez!”Müdür Bey,”Kaldığımız yerden devam ederiz!”deyip ayrıldı…Müdür Beyin konuşması,Müfettiş için ileri sürülen varsayımları tam bitirmedi ama sayısını çok azalttı.Şimdiki durumda ,İstanbul’da tanıdığımız o iyi insan durumuna dönüştü :.Müfettişten çok,Okul Müdürümüzün öğretmeni,bir bakıma bizim de öğretmenimiz.Çocuk,baba,dede gibi bir  saygı sıralacı….  Müdür Bey gidince Almanca kitabımı açtım, Heide Röslein’i defalarca okudum.İki yerde takılıyorum.Takıldığım yerlerin ilk harflerinin birini sağ ötekini sol elime yazdım.Gelen giden olmadı.Ama şiiri bir güzel ezberledim.Bir de plan tasarladım,ilk  karşılaşmada Gül’e soracağım,”Küçük güzel gül şiirini biliyor musun?Onlar hiç Almanca okumadıkları için bilmez.Okuyup, onu anlatıyormuş gibi çevireceğim.Güzl bir kırmızı gül varmış,dalların üstünde açıyormuş……  “Ben aslında bu şiirden esinlenerek sana  Röslein diyorum ama,belki hoşlanmazsın diye  “Gül!”demekle yetindim!” gibisinden bir yoklama yapacağım.Bu buluşuma  ayrıca sevindim.Bu arada şarkıdan da söz etmeyeceğim..Yemekte oldukça rahatım.Arkadaşlar ekmekten,fasulyeden yakınıyor,ben hiç oralı değil,bir yandan kimseye çaktırmadan  Gül’ü izliyorum.Onun bana falan baktığı yok.Zaten öyle bir şey de beklemiyorum.İşi büyütmek niyetinde değilim.ama pekala ilgileniyormuş gibi yapabilirim.Yemekten sonra dersliğe uğramadan aşağıya indik.Ahmet Ağabey yerindeydi.Lüleburgaz’a gidecekmiş, bizi bekliyormuş.Yetişemezsem anahtar Muhase

beci Hikmet Beye verin!”dedi.O gidince daha rahat kaldık,bitirmek üzere       yazmaya

başladık.Ben bir ara konuşmaya başladım.Orhan,”Konuşma demiyor ama  hoşlanmadığını da saklayamıyor,anladım ,kestim. Bir  özellik saptadım,Orhan zorlandıkça  parmakları ağırlaşıyor..Sordum,”Parmaklarım  uyuşuyor!”dedi.Oysa bende  ilk gün bir şişiklik oldu,geçti.Şimdilerde hiçbir  değişiklik yok.Parmaklarımın akordiyondan alışık olduğu kanısına vardım.Benim defter tamamlandı.Orhan iyice ağırlaştı.Razı olmayacağını düşünerek,  onun defterini de ben tamamlamak istedim.Dünden razıymış,hemen kalktı.Tam o sıra zil çaldı.Ben  devam ettim.Az sonra Ahmet Ağabey geldi,bir süre kalabileceğimizi söyledi.Yemekten önce defterleri tamamladık,Ahmet Ağabeye teslim ettik,yüzer sayfalık iki defter.. Ahmet Ağabey,teşekkür etti….Dersliğe girerken yemek zili çaldı.Bugün yemekten yemeğe çalıştık.Okulda yangın olmadığı sürece birer eserimiz olacak.Bu sözü Ahmet Ağabey bize söyledi,biz de arkadaşlara aktardık.Salih Baydemir,”Defterleri küçümsedi,masa,sandalye gibi eşyalar daha önemli!”dedi.Orhan gülerek,”Onları sizler de yapıyorsunuz önemli olan herkesin yapamadığı bir şeyler ortaya getirmek!”dedi.Kadir Pekgöz bu söze çok sinirlendi,”Okul memuruna yardım etmek,bence büyük bir  marifet değildir!”dedi.”Ben söze karıştım,” Biz okul memuruna değil okula iş yaptık.Biz çalışırken o memur oturmadı,hepimizin işini yaptı.Üstelik o defterleri tutmak da Ahmet Ağabeyin işi değil,onları vaktiyle  tutanlar  doğru dürüst yazamamış,biz onları temize çektik!”Revirdeki arkadaşlar  çıkmış,onları görünce konumuz değişti.Yakup iyi oluğunu söyledi.Hilmi daha önce çıkmıştı. Mehmet Başaran’la Harun Özçlik’de zafiyet varmış.”Zafiyet nasıl bir hastalık?diye sordum.Arkadaşlar güldü,zafiyet hastalık değil,güçsüzlükmüş.Bu kez ben güldüm,”Ne demek hastalık değil,güçsüzlük de bir hastalık sayılır,”Hastalıklara hazırlık hastalığı!”..Derslikte gene her kafadan ayrı ses çıkmaya başladı.Yarın Askerlik Dersinde Üsteğmn Bingazi savaşını anlatır,diyenler var.Evrensekiz,Ahmetbey taraflarına geçen askerleri soracaklar var.Derslerimiz rahat geçeceğe benziyor.Bu arada yarınki  tekmil işi Mehmet Yücel’in bunu anımsayınca “Eyvah!”diye bağırdı.Bana takıldı,”Dayı benim yerime sen kalk!’” “Olur!”deyip geçiştirdim.Olmayacağını o da biliyor ama,sevindi,teşekkür etti.

Yatağa yatınca üzüldüm.Han Duvarlarını tam bitirme durumuna getirmişken  araya Röslein’i soktum,durumu tavsattım.Röslein Röslein Röslein rot,Röslein auf der heiden.Birden aklıma geldi,Ros;  gül,lein ne?.Fraulein,genç kız.öyleyse,fraulein,gülcük daha doğrusu güzel gül.Bu buluşuma çok sevindim.Kızlara Fraulein,dendiğini herkes  biliyor.Özellikle Alman Ahmet,kimsenin adını öğrenmiyor,hemen öyle çağırıyor.Yemeğe geldiğinde nöbetçilere bir şey söyleyecekse özellikle kızlara söylüyor,Faulein tuz getirir misin? ya da  bir kaşık alır mısın? derken Fraulein’ı ekliyor.Bu nedenle benim Roslein yakıştırmam güzel olacak.Röslein Röslein Röslein rot!”  Uykum açıldı,uyuyabilirsem sanırım kendimi gül bahçeleri içinde bulacağım.Alpullu Atatürk bahçesinde falan.Ya şarkısını öğrensem!

 

 

 

22  Şubat  1941 Cumartesi…..

 

 

Uyanınca rüya  görmediğime şaştım.O denli kuruntularla yattım ki,kesinlikle Röslein’i rüyamda göreceğimi sanıyordum.Buna üzülmedim:O denli derinliğine bir bağ olsun istemiyorum zaten.Önemli olan konuşmak,konuşma olanağı yakalamak için hazırlıklı olmak..Orhan rüyasında Ahmet Ağabeyi görmüş,defter kolunun altına dersliğe gelmiş,”Bunu hanginiz yaptı?”diye bağırmış.”Kolunun altındaki defter seninkiydi,bunu söyleyemedim, ne yapacağımı  şaşırmıştım,sıkıntıdan çırpınırken uyandım!”dedi.Rüyalar kimi zaman doğru çıkarmış, bunu konuştuk,ikimizde de bir kuşku belirdi:Böyle bir şey olursa,herhalde bizi azarlamazlar,çağırıp düzeltmemizi isterler.Nasıl olsa eski defterler ellerinde.Zaten Ahmet Ağabey,eskiler saklanacak,biz yenileri kolay okunması için  düşündük!”demişti.Defter  telaşı bana Röslein olayını unutturdu.Kadir söze karıştı,bana;”  Sahi iskeletin yerine Üsteğmeni karşılayacak mısın?””Mehmet Yücel o sözü bana şaka olsun diye söyledi,o benden daha güzel tekmil verir,neden bana devretsin?”diye ben  Kadir’e sordum.Mehmet Yücel duymuş,bağırdı,”Adımı duydum,beni çekiştiriyorsunuz!”dedi.Ben de Kadir’in sorusunu tekrarladım.Mehmet Yücel aslında Kadir’in İskelet,sözüne kızmış,Kadir’e “Kendi bacağına bakmıyorsun elin boyunda bosundasın.Kendi gözünde çöpü görmüyorsun,elin gözünde mertek arıyorsun!”dedi.Arkadaşlar güldüler.Neden güldüklerini Mehmet Yücel gibi önce ben de anlamamıştım.Meğer sözü ters söylemiş,”Kendi gözünde merteği görmüyor,elin gözünde çop arıyor!” olacakmış.Sözün  doğrusu:”Kendi gözünde merteği göremeyen,elin gözünde çöp arar!”…Dersliğe konuşa konuşa gittik.Arkadaşlar okul önüne  kamyonlar geldiğini söyledi..Sahiden dört asker kamyonu gelmiş,ara sıra Üsteğmeni  getiren cemselerden..Arkadaşları bir telaş sardı:Neden geldiler?Sakın okulu boşaltmamızı istemesinler?Kahvaltıda bu telaş birden bire yayıldı.Salt bizim arkadaşların değil öteki  sınıflardaki çocukların da aklına bu gelmiş.Kahvaltıdan dönüşte  cemselere dikkatlı baktık,sürücüler içinde.O kadar çok varsayımlar öne sürüldü  ki,hepimiz telaşlanmaya başladık.Hasan Üner çevik davrandı,”Gidip soracağım!”dedi,büyük kapıdan çıkıp cemselerin en önündekine gitti sordu.Asker kapıyı açıp Hasan’a bir şeyler anlattı,binayı gösterdi gene  cemsenin kapısını kapattı.Hasan gülerek geldi:”Cemseler Lüleburgaz’a gidiyormuş,komutan yüzbaşı  Hidayet Gülen Öğretmenin tanıdığıymış,onunla görüşmek için okula gelmiş,askerler yüzbaşıyı bekliyormuş.Bu sıra bizim Üsteğmen geldi.Pencereden bakıyoruz,o da askere sordu,konuşurken Yüzbaşı ile Hidayet Öğretmen birlikte çıktılar,Üsteğmenle el sıkıştılar,Yüzbaşı,Üsteğmen ökçe tokuşturarak selamlaşıp ayrıldılar.Hidayet Gülen  Öğretmen el salladı,Üsteğmenle  merdivenlere tırmanıp binaya girdiler.Arkadaşlar katıla katıla gülmeye başladı.Halil Basutçu,”Biz kendi kafamızı  göçle bozmuşuz,cemse gelse göç,yağmur yağsa göç,rüya görsek göç deyip kaygılanıyoruz!”Arkadaşların çoğu ayakta,pencereden bakıyorlar.Ben oturdum,Almanca lügatten,fraulein,Röslein sözlerine bakıp ekleri karşılaştırıyorum.Gerçekten iki ek de “lein.”İçimden “Tamam!”dedim.defterime yazıyorum.Ne söyleyeceğim,nasıl bir plan kuracağım,diye düşünürken Müfettiş Bey kapıdan göründü.”Sizin bugün de mi boş saatiniz var?dedi.Arkadaşlar beklemiyordu,birden yerlerine oturup suskunlaştılar.Ben hazırlıklı olduğuma sevindim.Yan gözle izlerken içimden de “Bizim tarafa gelse !”diyordum.Dediğim gibi oldu,sıralara baka baka bizim sıraya geldi,hiçbir şey demeden Almanca lügatı aldı,”İki gündür  aklıma bir söz takıldı,”Untergagn dem Lügenbrut.Sayfaları çevirdi.Bana sordu,”Schiller’in bir şirinde geçiyor,okudun mu?” Schiller’den Kefil diye bir parça okuduğumuzu,Vilhelm Tell öyküsünü bildiğimizi söyledim!” kitabın sayfalarını çevirdi.”İşte birini buldum!”deyip “Untergang=Gurup,magrip,izmihlal yazdı.Lügenbrut= kitabı karıştırdı,kapatıp sıraya koydu,senin lügatte almamış.Sözde Grosse- Deutsch-Türkisches Vörterbusch.Ne demek biliyor musun?Büyük Almanca-Türkçe sözler kitabı.Bunları söyledikten sonra eğildi,yazdığıma baktı,”Ne çalışıyorsun?diye sordu.Röslein sözcüğündeki lein ile Fraulein deki lein aynı anlamı mı taşıyor? Dedim.”Tabi tabi,Türkçe anlamında aynı sayılır,öyle çevrilebilir. !”dedi.Güldü,”Beni çok biliyor sanma, ben kuralları pek bilmem.Çevirdiklerimde aynı anlamda kullandığımı anımsıyorum!”İyi,memnun oldum,öğretmen yok deyip,kitapları kapatmıyorsun.Kendinin en iyi öğretmeni sensin.Daha önce  öğretmeniniz kimdi?”diye sordu.Sami Akıncı yanıtladı.Ömer Uzgil.Ömer Uzgil adını duyunca Müfettiş gülümsedi,”Aaa,bizim Ömer,yakında gördüm onu,Isparta’da,çalışkan Ömer,güzel bir okul kuruyor!”dedi.Bir söz söyleyecek gibi yaptı,kapıya doğruldu,Yazdığı kağıt bizim sırada kalmıştı,götürdüm,teşekkür etti.”Gereği yok,ben öbür söze bakmıştım,o sözü de şimdi anımsadım,ona da gerek kalmadı!”dedi tekrar teşekkür etti ayrıldı.Dersliğe dönünce;İsmet,”Dayı sen Müfettişin iyice gözüne girmişsin!”dedi.Öteki arkadaşlardan bazıları,”Sen bari kıskanma,çalış sen de gir!”dediler.İsmet diretti,”Adamın  iki gözü var dayım ikisine de girmiş!”deyince Mehmet Yücel,”İsmet,sen rahat girecek iki göz mü istiyorsun,öyleyse Hüsnü Baykoca’nın  gözüne gir!”dedi.Arkadaşlar kırılasıya güldü.Hüsnü Baykoca son zamanlarda bizim sınıfa karşı çok güvensiz davranmaktadır.Özellikle İsmet  onu görünce,  takılmasından hoşlanmadığı için kaçar durumdadır.Mehmet Yücel bunu anımsattı.İsmet bir süre sustu. Mehmet Yücel,yerinden kalktı kapıya doğru giderken İsmet arkasından koştu ”Kaçma,seni Baykoca’nın gözüne!” derken Üsteğmen kapıdan girdi..Mehmet  Yücel tekmilini güzel verdi.Ancak İsmet yerine oturamamıştı.Üsteğmen nedenini sordu.İsmet,inandırıcı bir şey söyleyemedi.Mehmet Yücel,”İsmet benim en iyi arkadaşım,onunla sürekli şakalaşıyoruz,bana gene takılıyordu,zili duyamadık,özür dileriz!”dedi.Üsteğmen güldü,”Size bu günlerden kalacak en güzel anılar bu terbiye  ölçüleri içindeki şakalardır.!”dedi.Arkasından Almanya’nın yediği ilk darbe diye söze başlayıp Bingazi yenilgisi üzerinde durdu.Almanya’nın Yunanistan üzerinden Afrika’ya yani Mısır’a gitme hesapları yanlış çıktı,İngiltere,”Ben Afrika’da varım!”dedi böylece bizim yükümüz biraz hafifledi!”dedi.Arkadaşlar bizimle ilgisi sordular.”Almanya Yunanistan’ı kolayca yutsaydı,rahat olarak Mısır’a o yoldan geçecekti.Afrika’yı işgal edecek koca Alman ordusu,dar Balkanlardan geçerken bize zarar verebilirdi..Şimdi bu tehlike kalktı.Yunanistan Almanya için geçit olamayacaktır.O zaman Almanya Yunanistan’da fazla güç tutmayacaktır.Almanya bilir ki,az güçle Türk ordusuna göz dağı verilemez.!”Üsteğmenin sözlerine çok sevindik. Ders arasında Üsteğmen çıkınca arkadaşlar,”Böyleyse ekmekler neden karardı?Demeğe başladılar.Üsteğmen gelince de bunu sordular.Üsteğmen,”Beni galiba yanlış anlıyorsunuz.Ben devletin politikasını bilmem,ben  küçük rütbeli bir askerim,Kurmay okulu için hazırlanıyorum.Benim söylediklerim, uzun zaman içinde  olabileceklerin bazılarıdır.Savaş olasılığı azaldı,dedimse bu savaş bitti anlamına gelmez.Ben Almanya’nın  3 yıldır kullandıkları taktikleri değerlendirerek,onların durumlarına göre konuşuyorum.Bizim devletimizin taktiği için hiçbir fikrim yok diyebilirim.Belki de bizim taktiğimiz,Almanya’ya teslim olan Yunanistan’ı sıkıştırıp Balkan savaşında kaybettiğimiz yerleri almayı  tasarlıyor,keza Bulgaristan’a bıraktığımız yerleri geri almayı düşünüyor.İşte bunları bilmemiz olası değil.Bu nedenle,hükümetimiz uzmanların önerilerine uyarak,bizim  tayınları, sizin günlük ekmekleri  kesmektedir.Bunların sakın bana sormayın,hatta hiç kimselere sormayın.Baklava börek yediğimiz günler bunları soruyor muydu?Bunları veren insanlar bir bildiği olmasa bizi böyle  sorgulayıcı durumlara  düşürmezler!”Üsteğmen durdu,hepimize baktı,Yüksek sesle “Haklı mıyım?”dedi.Hepimiz,”Haklısınız!”diye yanıt verdik.Bir fısıldaşma oldu,Bekir,Çorlu tarafına geçen askerleri sordu.Üsteğmen,”İyi ki sordunuz ben de onları  örnek gösterecektim.Ergene-Meriç havzasında bulunan  tümenlerimiz,demin anlattığım nedenlerden ötürü başka yerlere kaydırılıyor.Meriç nehri boyunca Yunanistan tarafı askerden arınmış durumda.Boş alanlara karşı asker tutmaya gerek kalmayınca biz de askerlerimizi daha önemli yerlere göndermek üzere çektik.İşte bunlar askerliğin taktik oyunlarıdır.Bakarsınız Almanlar Karadeniz kıyılarına yığınak yapmaya başlar,bizim askerim iz de Istrancalara doğru kaymaya başlar.Biz savaşmak istemiyoruz,düşmanı bekliyoruz.O nedenle Belli yerlerde dikilip kalmıyoruz.Düşmanın alacağı tavra karşı tavrımızı değiştiriyoruz!”Üsteğmenin dediklerini iyi anladım,sanıyorum.Üsteğmen gidince  sırama oturum rahatça gerindim.Biz bu anlatılanları ne zaman doğru olarak kendimiz düşüneceğiz?Dır, dır, dır öğretmenlerle cebelleşiyoruz,Onlar her şeyi bize  hazır vermek zorundalar mı?Üsteğmen geleli beri bize   anlamamız gereken şekilde anlatıyor.Anladık!”deyip geçiyoruz, iki, gün sonra gene bencil isteklerimiz egemen oluyor.Babam,”İnsanlar alma ağacı altında otururlar!”der.Buna inandıkları için hep alma taraftarıymışlar.Bir de “Verme” ağacı varmış ana insanlar onu bir türlü bulamıyormuş.Babam bunu söyleyip güler,”Hınzırlıklarından bulmuyorlar,oysa verme ağacını da pekala biliyorlar!”Babam haklı,bizim arkadaşlara bakıyorum gerçekten hepsi “Alma ağaçları altındalar!”…Tören zili çalınca anımsadım,Müfettiş akordiyon çaldığımı görünce belki daha çok yakınlık gösterecek,bir aksaklık olmasa bari”diye   içimden geçirdim.Gerçekten,merdivene  akordiyonla çıkınca dikkatli baktı,bana olduğunu pek anlamadım ama  gülümser gibi oldu..Bir terslik olmadı,sevinerek ayrıldım.Yemekte Müdür Beyle Müfettiş birinci masanın başında oturdular.Hüsnü Baykoca sonradan geldi,yanlarına oturdu.O gelince bizim masa şenlendi,”Hüsnü ile Emrullah mı yokra Hüsnü ile Hayrullah mı?Yusuf Asıl hem yemek yiyor hem de arada konuşuyor.Susmasını söyleyince,”Aklıma gelenleri söylemezsen yutarım,mideme gider,beni rahatsız ederler!”dedi.Bu kez de Hasan’la Orhan,”Konuşunca da bizim midemize gidiyor,biz rahatsız oluyoruz! “dediler.Yusuf  yanıt vermekte usta,”Midenize gitmeden önce  kulaklaruınızı açın kulaklarınıza girsin,kulaklar sözleri duymak için yaratıldığından oraya giden sesler  insanı rahatsız etmez!”Bu kez de “Sesinkiler rahatsız ediyor!”dediler.Yusuf anlayışlı numarası yaptı,”Pekiyi,ben arkadaşlarımı dinlerim!”dedi,sustu.Hava güzel,bugün Halkevine uğramak niyetindeyim.Harun Özçelik,Salih Baydemir,Cavit Kafkas geliyorlar.Öğretmen Cavit’e gelemeyeceğini söylemiş.Daha rahatım,öğretmen varken ayrılamıyordum.Eczane önünde indik.Önce kırtasiyeciye uğradık.Kırtasiyeciden dönerken Emin Özdil’le karşılaştım.Emin geçen hafta köye gitmiş,en güzel haber,Bektaş Ağabeyimle Ali Eniştem köydeymiş.Ali Eniştem izinli,Bektaş Ağabeyimse havadeğişimi nedeniyle gelmiş.Bu kez de üzüldüm:Hava değişimi hastalık için verilir.Emin Bektaş Ağabeyimle konuşmuş,”Hasta falan değil!”dedi.Gene de kuşkulandım.Halkevine Eminle birlikte gittik.O arkadaşlarıyla sinemaya girecekmiş,ben salona geçtim.Salonun her köşesinde değişik çalgılarla çalışanlar var.Musa yok,akordiyon da yok.Tanıdığım çaycıya sordum,”Saat  4’te geliyor!”(16oo) dedi.Bu kez arkadaşların yanına döndüm,birlikte dolaştık.Cavit, ekmek almamızı  önerdi.Arkadaşlar yeni ekmekleri beğenmiyormuş,bulunsun!”dedi.Arkadaşım Hasan aklıma geldi,”Kürdün fırını denilen yere arkadaşları götürdüm,en iyi ekmek yapan yer.Hoş beşten sonra durumu Hasan’a anlattım.Hasan başını salladı,”Bırakın kibarlığı,tek tip ekmek çıkıyor,sürekli kontrol ediliyoruz.Biz has ekmeyi unuttuk,siz de unutacaksınız!”dedi. Böylece ekmek gerçeğiyle fırında karşı karşıya kaldık.”Tek tip ekmek,kontrol,Has ekmek yok….Saat tam 16oo da halkevine uğradım,asker Musa akordiyon çalıyor,yanında üç tane çocuk var,arada onlara basları gösterip  tuşlara basıyor.Beni görünce,radyo dinliyor musun? diye sordu.”Bir saat sonra radyoda akordiyon çalan birisi var,güzel çalıyor,muhakkak dinle!”dedi.Gene çalmaya başladı.O üç çocuğa ders veriyormuş.bana,”Pazar  günü aynı saatte gelemez misin?dedi.”Geleceğim!”deyip ayrıldım.Arkadaşlara uç uca yetiştim.Saat 1700 olmadan radyoya yetişmeliyim.Yetiştim  gibi bir şey,aldıklarımızı kooperatife taşıdık,ben izin isteyip ayrıldım.Hüsnü Baykoca Öğretmenden izinliyim ama,iznim radyoyu dışarıya vermek için.Şimdi dışarı saati değil.İsmet’i çağırıp odayı açtım.Radyo az olarak açıkmış.Oturup dinledik.Program saat 17oo de başlamış.17-30’da bitti.Her cumartesi bu saatte sizinleyiz diyen bir ses “Hoşça kalın deyip ayrıldı.Gene de mutlu oldum,radyoda çalan şahane çalıyor.Bir akordiyon değil birkaç akordiyon çalıyormuş gibi bol ses çıkarıyor.Sesler kulaklarımda kaldı.Benim akordiyonun sesi benim kulaklarımda böyle kalmıyor.Yorgun gibi dersliğe gittim.Bektaş Ağabeyimin,Ali Eniştemin gelişi iyi ama hava değişimi neden?Ahmet Gürsel Öğretmen için başladığım mektubu çıkarıp yazdıklarımı okudum.Geometriden bir soru soruyorum. Daire için çizilen üçgenlerle ilgili..Ayni yay üzerine çizilen merkez açılı bir üçgenle, çember  üstüne uzanan  üçgenin tepe açıları  arasında nasıl bir ilişki vardır.Merkez açının çember açısının iki katı olduğunu görüyorum ama  nedenin açıklayamıyorum.Akşam yemeğine yorgun gittim.Ekmek olayını arkadaşlara anlattım,inanmadılar.”Fırıncı yalan söylemiştir!”diyenler oldu.Birileri de “Kim nereden bilecek,gece gizli yaparlar!”biçiminde  konuştu.”Yasak olan bir olayın yapılamayacağını bir türlü anlamayanlar var.Benim de bunlara aklım ermiyor.Yasak yapılırsa insanlar ceza yer.Tütün ekmek yasak,insanlar kendi tarlasına tütün ekemiyor.Şarap yapmak yasak,insanlar bağından topladığı üzümü ezip suyunu bir fıçıya koyamıyor.Sonunda şarap olup,içilir ya da satılır,deyip önleniyor.Bunu anlatıyorum,”Olur mu öyle şey?”deyip karşı çıkıyorlar.Mektubu  temize çekmek üzere tamamladım.Belki yarın yazarım.Nedense bugün yorgunum,sıraya yatıp uyuyasım geliyor.Böyleyken Hüsnü Yalçın beni övücü sözler söyleyince gözlerimi açıp dikkatle dinledim.Çok çalışırmışım,çalıştığımı da  gösterebiliyormuşum.Halil söze karıştı,Hüsnü’ye:”Şimdilerde gösteriyor ama uzun zaman onun gayretlerini insanlar görmediler ya da görmezden geldiler.Yoksa arkadaş ,ilk günden beri hep böyle çalıştı.Çalışmalarının ürünlerini giderek herkes görmek zorunda kaldı!’”dedi.Ben, özellikle Müfettişle ilgili olayı şans olarak  değerlendirdim.Elimde Almanca-Türkçe Lügat olması,müfettişin ilgisini çekti.Ancak ben Müfettişi herkesten çok görmüş durumdayım.Milli Eğitim  Bakanı Hasan Ali Yücel geldiği zaman bu Müfettiş benim ilokujl öğretmenim olan Ahmet Korkut’la birlikteydi.O zaman biz,Lüleburgaz okul bahçesinde çalışıyorduk .Ahmet Korkut Öğretmenimin elini öpmek istediğimde  öğretmenim Müfettişi göstererk:”Benim öğretmenim , önce öpülecek eller orada!”deyince sırayla ikisinin de elini öpmüştüm.Daha sonra  İstanbul’a gittiğimizde uzun süre bizimle kaldı,hepimizle konuşup gönlümüzü aldı.Buraya gelince de Okul Müdürümüzü çağırmaya gidince,Müdür Odasında benimle konuştu.Bu nedenle ben Müfettişe ısındım.Sanırım o bunu anladı,sonra da  gördükçe benimle konuştu!”Zil çalınca konuşmamızı kestik.Yatınca bir süre Müfettiş Hayrullah Örs’ü düşündüm.Çok yumuşak bir insan,sanki Müfettiş değil de doktor falan gibi.Gerçi ben doktorları hiç tanımıyorum ama,sanıyorum doktorlar hastalarla  ilgilendikleri için onlara  sevgiyle  baka baka tüm insanlara öyle bakmaya alışırlar.Maske kitanını yazarı Anton Çehof’u okurken buna benzer bir söz okumuştum.Müfettiş Beyin bu yumuşak tavrından yararlanarak Röslein şarkısını nerede bulabileceğimi sormayı tasarladım..Sorsam çok ayıp olur mu acaba?”

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

23  Şubat 1941  Pazar…

 

Konuşmalardan uyandım.Konu ekmekler,”Fırını değiştirsinler!”diyen oldu.Yatıp dururken birden kalktım,”Kim akıllı?Ne fırını değiştiriyorsun? diye bağırdım.Sesler kesildi.Kalktım,herkes gülüyor.Söyleyen 7.sınıflardan benim iyi tanıdığım Rasim Dereli.İyi bir arkadaş,böyle konuşmalara da  katılan biri değil,hele bana karşı durması kesinlikle söz konusu değil.Bilmediği için öyle söyleyivermiş.Sarıldım,konuşa konuşa çıktık.Baştan sona olayı anlattım.Birlikte bizim dersliğe gittik,oradan da kahvaltıya  döndük.Bizim masadakiler Rasim’in sözünü hemen dillerine dolamışlar:Fırını değiştirelim!””Fırını değil kafalarınızı değiştirin!”Bu kafalarla içinde bulunduğunuz ortamı algılamanız olası değil!”Benim sözlerim çoğuna dokunuyor.”Sen hiç şakaya gelmiyorsun!”diyorlar.Kahvaltıdan sonra sabah sabah atölyeye gittim,bildiğim parçaları  önce çok ağır sonra da olabildiğince hızlı çaldım..Tam bırakmak üzereydim,kapı tıkırdadı,bekledim gelen olmadı,gittim açtım,dinleyen var dediler.Şaşırdım,ne diyeceğimi toparlayamadım:dört kız,benim eski nöbetçi arkadaşlarım Melahat,Feride,Gül,Mukaddes.Geldiler.Ne çalayım?” diye sordum,Melahat,”Ne çalarsan çal,biz adordiyonun sesini seviyoruz,parçalar çok önemli değil!”dedi.Dördü de daha önce dinlemişlerdi,sevdiklerini anımsadığım,Gülnihal’i,,Kazaskayı,Çardaş Früstin’i Macar Dansını,La Polama’yı çaldım.Tuna Dalgalarını,Karmen Silvayı tempolu olarak bastıra bastıra çaldım.Çok  sevindiler,teşekkür edip ayrıldılar.Gül’e ayrı bir şey demedim ama,Gülnihal,derken biraz bastırarak biraz da duraksayarak  Gülnihal deyişime güldüğü için sanırım benim şakamı anladı,ayrılırken de aynı gülümsemeyi  yaptı.Nedense  birden sevindim.Bir süre daha çalıştım.Bu kez de İdris,Abdullah,Harun,Hasan,Orhan geldiler.Onlara da aynı istekle çaldım.Onlar da memnun oldu.Dersliğe gidince,İsmet bana takıldı,”Dayı,sen dinleyicilerini biletle mi çağırıyorsun? diye sordu.Anlamazdan geldim.Halil,”Senin oraya kızların gittiğini görmüşler,onun için takılıyorlar!”dedi.Ben kızları  an lamazdan gelerek, “Ne var  bunda,arkadaşlar  geldi!”deyince Halil”Onlar kızların oradan çıktığını gördükleri için gittiler!”dedi.”Olsun!”deyip yerime oturdum.Orhan çok güzel çaldığımı,Abdullah çok ilerletmiş olduğumu söyledi.Arkadaşların ne dediğini pek umursamadım,Güle birkaç söz söyleyebilir miydim acaba diye düşündüm.Sonra da  sustuğuma iyi ettiğimi, kendimi ele verirsem belki çok üzüleceğimi,Gül’e takılmak istemekle birlikte,ileri gidecek bir  durum olmadığını,olamayacağını,buna kesin karar verdiğimi bu kararı bozmayacağımı tekrarladım..Ben susayım,varsın arkadaşlar konuşsun,en iyisi bu,varsın onlar kendilerine kendileri yakıştırmalar yapsınlar!”Hüsnü döndü,beni kutladı,”Karaağaç’ta okula başladığımız günleri anımsıyorum,en zor durumda olanlarımızdan biri de sendin.Müzik derslerimize gelen Adem Öğretmen seni azarlar dururdu.Ya Beden Eğitimi dersine gelen Ömer Öğretmen,anımsıyor  musun?Ne yapsan beğenmiyordu.Ahmet Gürsel Öğretmeni hiç anımsatmayayım!”deyince bu kez Halil konuştu,Ahmet Gürsel Öğretmen uzun süre arkadaşın çalışmalarına  inanamadı.Kaç defa şunu yapana not vereceğim dediğinde arkadaş yapınca “Senin notun fena değilmiş deyip geçiştirdi!”Arkadaşların anlattıklarını hep yazdığım,ara sıra da yazdıklarımı okuduğum için söylediklerinizi harfi harfine biliyorum.Dün akşam da bunlara değinmiştik.Arkadaşların bunları anımsamasına  benim için çok sevindirici!”Orhan geldi,konuşmalarımıza katıldı.Ancak Orhan,deminden beri konuşulanları yalanlayan bir söz söyledi,”Arkadaş,sen Müfettişi düpedüz kandırdın!”dedi,.Neden? diye sordum.Biz ,senin dediğin gibi Almanca çalışmadık,Schiller’den şiirler okumadık!”dedi.Orhan’ı dinledim,söylediklerine üzüldüm.Ben “Schiller’den şiir okuduk,demedim,Kefil adlı parçasını okuduk,Wilhelm Tell olayını dinledik!”dedim.Bunu neresi yanlış?Kefil parçasını arkadaşlar doğruladı.Hüsnü parçayı neredeyse ezber söyledi,”Meros mantosunun altına  kamasını sakladı,onu gören….Orhan söylediğine pişman oldu,sustu.Belli ki bir başka yerde bunlar konuşulmuş,Orhan da etkilerinde kalmış.Üzüldüm,bu kez  de ben konuştum,”Gerçekten ben Müfettişi kandırdım,eline verdiğim Büyük Almanca-Türkçe sözlük değildi,Ezberlediğim Röslein şiiri yoktu,seninle çat par  Almanca  söyleştiğimiz de yalan!”Bundan sonra sen sakın bu yalanlara katılma,kendini koru!”dedim.Halil yatıştırmaya çalıştı.”Ortada bir yanlış anlaşılma var,senin yaptığın ya da söylediğin bir söz yok,Müfettiş geldi başımıza dikildi adam kendisi konuşu!”bunun neresinde yanlış var?Başımıza dikilen,lügati alıp bakan insana “Olmaz!”mı deseydik yani?Konuşunca Halil de sinirlendi.Ancak Halil, Orhan’a değil de bu konuda Orhan’ı yanıltanlara kızmıştı.Orhan öyle kaldı,biz eski konuşmamıza döndük.Aynı durumlar günümüzde de sürüyor.Ancak şimdilerde bu kültür derslerinde pek olmuyor ama sanat derslerinde bir takım ayak oyunları şeklinde sürüp gidiyor.Orhan ayrıldı.Hüsnü,Orhan için,”İyi çocuktur,ona darılma!”dedi.Hüsnü’ye iyiliğin ne olduğunu sordum.Kendine göre anlattı.Ben de ona,geçen haftaki çalışmamızı anlattım.Ahmet Gökay Ağabey,”Sana izin aldım,bir hafta yanımda çalışacaksın!”dedi.Ancak seninle uyum içinde çalışacak bir de arkadaşını da sen seç birlikte çalışın!”dedi.Ben Orhan’ı seçtim. 4 gün birlikte çalıştık,Son gün halsiz kaldı,onun işini de ben tamamladım.Az önce ben çalışırken yanıma geldiler,onlara akordiyon çaldım.Buraya geldiğimde öğrendim ki Orhan öteki  arkadaşlara katılıp benim yanıma gelmiş,geliş nedeni de  az önce oraya kızların gelişiymiş.Şimdi de geldi,bunu söyledi.Bunların iyilikle bir ilgisi var mı?”Hüsnü üzgün,kısık bir sesle “Yok!”diyebildi.Halil de üzüldü.Orhan iyi arkadaştır,hoş arkadaştır ama,iyilik nereye kadar gidiyor?Zil çaldı,üzgün bir durumda yatağa girdim.Yatınca sakin sakin düşündüm:Kendi işini kendin gör,kendi sorununu kendin çöz.Kendi dostun kendin ol.Beklenmedin zamanda güzel işler de oluyor,beklenmedik can sıkıntıları da…Bektaş Ağabeyimin,Ali Eniştemin köyde oluşları güzel haberler.Bunların yanında Orhan’ın söylediği sözün ne önemi olur?Destur,deyip dön arkanı,ne günü varsa görsün.Darılmasam bile iyi olmaya çalışmam.İsterse o gayret göstersin.İşte böylesi ile arkadaşlık yapmaya çalışacağına Gül’le bakış,Gül için küçük tuzaklar kur.Ona kötülük yapma,onun için kötü şeyler düşünme.Onu güzel buluyorsan o güzelliği zedelememek için  çaba harca.Sonsuza dek o senin anılarında hep güzel kalsın.Sakın onu,bu durumu  bozacak bir tavra girmeye zorlama.Zorla güzellik olmaz.Öyleyse  karşılaştığın bu güzelliği bozmamak için aklını kullan.!”

.İsmet geldi:”Yeni Bedir’e gidelim!”dedi. Ben de Lüleburgaz’a gitmeyi önerdim.Yazi tura attık,İsmet kazandı.Bugün banyo yokmuş.Öğle yemeğinden sonra gideceğiz..Ahmet Gürsel Öğretmenin mektubunu yazıyorum,daha doğrusu bir türlü yazıp bitiremiyorum.Elime alınca evirip çevirip düzeltme yapıyorum.Düzeltmeler nedense düzeltmeden çok işi uzatmaya neden oluyor.Bu arada kendimi de süzgeçten geçiriyorum:”Acaba ben çok mu bencil davranıyorun?”.Kahvaltıda çay-zeytin var,hiç mızıltı yapmadan yiyorum.Aslında herkes yiyor ama kimisinin  zırıltısından durulumuyor.Hangi türlü çorba çıksa benden bir sızlanma çıkmıyor..Ekmekler,karışık undan yapılıyormuş.Buğday unu yanında çavdar,galiba biraz da arpa…Köy ekmeklerimiz bunlardan daha iyi değil,alıştığımız için tatlı gibi geliyorsa da Kasaba ekmeği dediğimiz Lüleburgaz ekmeklerini köyedeyken kapışarak yediğimizi unutmadım.Bu neddenle arkadaşların yakınmalarına katılmıyorum.Onlar bunu bir başka tavır gibi sayıyorlar.Oysa öyle değil,ben gerçeği düşünüyorum.Bu nedenle arkadaşların çoğu beni eleştiriyor.Yüzüme söylemeseler bile bunu ben seziyorum..Gene de onların hoşuna gitmek için  doğru bildiğimden şaşmayacağım.Sonunda mektubu tamamladım.Soracağım geometri sorumu  gene gene çizdim,kendim bir ip ucu bulamadım:Bir yay üzerine çizilen, tepe noktaları birinin çember, ötekinin merkezde olan ikiz kenar üçgenlerin tepe açıları ½ oranında oluyor.Bunu  nasıl ispatlayacağım?Daireyi, üçgenleri çizdim, sonunda  zarfı kapattım. Mektup gitmiş gibi sevindim.Zarf açık olunca hep bir kuşku duyuyorum:Öyle mi yazsam,böyle mi desem?Oysa  zarfı kapatınca tümden tamamlanmış oluyor,rahatlıyorum.Arkadaşlar pencerelere sıralanmış gülüşerek dışarı bakıyorlar.Kızların bir bölümü  Nahide Öğretmenle okul önündeki tören alanında top oynuyormuş..Her top atışlarında bir kahkaha atılıyor.Top  arada bir iki ele deyebiliyor,her atış dışarı,her dışarı kaçırış kahkaha.Aralarında Gül yok.Ben bir göz gezdirip yerime oturdum.Halil geldi,”Sen bakmıyor musun kızlara? dedi. Bu kez ben ona sordum,”Sen bakmıyor musun kızlara? “Gülüştük.Orhan’ı sordu,”Küsüşmeyin,iyi konuşuyordunuz,sürsün o.Orhan aslında iyi bir arkadaş!”dedi.=rhan’la atölyede birlikte çalışıyoruz,darılmak,küsüşmekniyetinde olmadığımı söyledim,Halil sevindi.Atölyeye gidip akordiyon çalıştım.Baslarda gam yapmayı iyice öğrendim.Bas tuşları,çift sıra üzerine,bu bir bakıma kolaylık sağlıyor.El yerinde durduğu için kolay bulunuyor.Yemek zilini duyunca bırakıp  çıktım.Yemekhane önünde Gül’ü gördüm,bir arkadaşıyla konuşuyordu.Döndü bana,”Köyden gelen oldu,Rüştü’nün babası,benim akrabam!”dedi.”Diyecek bir söz bulamadım:”Aaa,ne güzel!”deyip yürüdüm.Mercimek-bulgur pilavı-üzüm hoşafı..Yemekten sonra İsmet’le yola çıktık.Konuşma konumuz arkadaşlar:Kim iyi,kim art niyetli birer birer sıraladık.İsmet’le  bir iki arkadaş dışında  hemen hemen aynı  kanıdayız,arkadaşlarımızın çoğuyla iyi ilişkiler sürdürülemez!

Köye girerken İsmet,”Kendi köyüme gelmiş gibiyim,bizim köy de böyle kokar,duman kokusu.Esinti yok,bacalardan çıkan dumanlar çatılardan bina  aralarına iniyor.!”Bu kez ben,”Sizin köye değil bizim köye geldik.Sizin köyün kokusundan daha çok bizim köyün kokusuna benziyor!”dedim.Kamber Amcamın bahçesine girerken yengem karşıladı,Kamber Amca yokmuş.”Öyleyse biz girmeyelim!”dedik.Yengem İsmet’in dirseğinden tutup çekti:Kamber Amca yoksa ben varım,senin evne gelenler baban olmayınca ananın yüzüne kapıyı kapatıp dönerler mi?”diye İsmet’e sertçe sordu.İsmet,böyle bir durum beklemiyordu,hayır anlamında başını geriye attı.Yenge gülerek,Kamber şimdilerde gelir!”dedi.İçeri girdik.Yengem sordu,aç olmadığımızı söyledik.Kamber Amca Evrensekiz’e gitmiş.Yengemin anlattığına göre, oraya çok asker gelmiş,askerlerin bir bölümü uzunca bir süre orada kalacakmış.İaşe işleri konusunda zorlukları varmış.Çevre köylerin muhtarlarını bunun için çağırmışlar.Satılık yiyecek,yem türü tahılların pazarlara   götürme yerine birliğe satılması konuşulacakmış.Yengem hemen”Zavallı askerler belki de aç kalıyorlar,paraları olsa bile çıkıp nereden alacaklar ki?”dedi. ,İsmet,babasından öğrendiği bilgileri yengeme anlattı,Birliklerin kantinleri oluyormuş,kantinlerde her türlü yiyecek bulunuyormuş.Yengem bu kez de:”Parası olanlara var, ya olmayanlara?dedi İsmet’e azarlarca baktı.Sonra da”Siz ne yapıyorsunuz?sizin de kantininiz vardır!” dedi.Ben kooperatifi anlattım.Yengem kabak pişirmiş,bize kabak getirdi.Yengem kabağı tıpkı ablam gibi pişirmiş,bize de tencere altından koymuş.Tam benim istediğim gibi,az yanık.Ablam pişirince bana çok küçüklüğümden beri böylesini verirdi.”Sen tatlı seversin,tencerenin altı tatlı olur,pişen kabağın tatlı suyu altta toplandığı için alt kattaki dilimler tatlı olur!” derdi.Yengeme bunu anlattım.Gülerek bilirim bilirim ,bilmez miyim?Göz göre göre bu  yanık dilimleri tabaklarınıza neden koydum?diye sordu.Kamber Amcamın gecikeceğini düşünerek kalktık.Geldiğimiz gibi gene okulun,arkadaşların iyi fena taraflarını konuşa konuşa okula döndük.Pencereden bizi görenler takıldılar,Ziyafete kondunuz.İsmet doğruyu söyledi,ziyafet falan yok, sadece iki dilim kabak yedik. “Kabak sözü edilince gülenler oldu.Bu kez İsmet ballandıra ballandıra kabağın tadını anlattı.Arkadaşlar bağırdı:”Yeter, ağzımızı sulandırdın!”Arkadaşlara bilgi verdik,”Askerler bir süre orada kalacakmış, muhtarlar toplantıya çağırılmış,Evrensekiz’de pazar kurulacakmış v.b.Tören zili  çalınca koşup akordiyonu aldım,ucu ucuna yetiştim.Müfettiş Bey törene katıldı.O katıldığı için okuldaki tüm öğretmenler de katıldı.Törenden sonra derslikte yemek zili beklerken Sami Akıncı bana “Ben bir tane daha buldum!”dedi.Arkadaşlar  ilgiyle baktılar.Önce ben de anlamadım ama sormadım.Sami,”Çakmak çakmak!”dedi.Türkçe dersinde konuştuğumuz,”yemek yemek” benzeri sözler.Gerçekten “Çakmak çakmak” o tür bir söylem.Arkasından bir  gülme başladı:”Sami hep böyle şeyler düşünüyor!”Ne iyi, keşke biz de düşünsek diyenlere karşı,kafamı öyle boş şeylerle yormam!” diyenler de oldu.Yemek zili çalarken Mustafa Saatçı bağırdı “Ben de buldum:Herkes durup baktı.Mustafa “Kandil yakmak!”dedi.”Olmaz diyenlere çıkıştı,”Çakmak çakmak oluyor da kandil yakmak neden olmasın?Mehmet Yücel “Olur olur,imam söyleyince her şey olur.Haydi şimdi mercimek yemeğe!”deyip Mustafa Saatçı’yı  kolundan tutup çekti.Bu kez Yusuf Asıl başladı,”Sigara yakmak,şimşek çakmak,lüks yakmak türü sözleri sıraladı.Yemekte de benzer yakıştırmalar sürdü.”Top toplama,ot otlamak türü saptırmalar  bir birini izledi.Sonunda bu saçma söz nereden çıktı diye soranlar bile oldu.Derslikte  Türkçe defterimi karıştırıp eksik ödevlerimi buldum.Fiil çekimlerinin tam listesini yarım bırakmışım.Bileşik zamanlı çekimlerden yapılmayanlar var.Hemen tamamladım.On tane fiil soylu sözcük seçip durum eklerini, çekim