21 Ocak 1941 Salı
Bugünkü tek dersimiz tarih. Selçuk Öğretmen sözlü yoklama yapacağını söylemişti. Beni kaldırmaz, biliyorum ama gene de hazırlıklı olmalıyım. Arkadaşların bilemediği soruları, ”Kim söyleyecek?“diyerek her zaman sorular yöneltebiliyor. Önem verdiği soruları iyi saptamış b yorum;daha çok tarihteki ünlü kişilerle savaşlar, anlaşmalar, bunların tarihleri. Bir de ünlü kişilerle, belli tarihlerin bize ne anımsattıklarını:Sözgelimi Cezzar Ahmet Paşa ya da Mimar Sinan sana neleri anımsatıyor?İşte ben de bu tür soruları çok seviyorum. O nedenle de tarihleri, ünlü kişileri iyi belliyorum. Bunlar gerçekte çok değil ya da Selçuk Öğretmen sınırlı kişileri soruyor. Bunları ben seviyorum ama arkadaşların çoğu bu tür sorulardan korkuyor. Benimse bunlar hoşuma gidiyor. Bu tür sorulardan bu yıl defterime yazdıklarım bana göre bellekte tutulmayacak ölçüde çok değil, belli başlı 30 tarih, 60 ünlü kişi…1453-İstanbul’un fethi-1492 Amerika’nın keşfi-1514 Çaldıran zaferi-1521 Belgrat’ın fethi-1526 Mohaç zaferi-1566 Kanuni Sultan Süleyman’ın ölümü-1571 İnebahtı deniz savaşı-!639 Kasr-ı Şirin antlaşması-1683 2. arşılığını görüyorum. . Çünkü benzer olayların kesinlikle birini çok iyi bilmiş oluyorum. Öğretmen de bunu sezince sorusunu genişleterek, bilinenleri anlatma olanağı vererek, suskun suskun boyun büküp yerine oturmaktan kurtarmış oluyor. Selçuk Öğretmenin not değerlendirmesi de çok açık, çok ölçülü oluyor. İlk sorduğu soruyu esas alıyor, soruyu kaydırarak başka bilgiler verildiğinde o bilgiler doğru ise öğretmen “Aferin! “diyerek onurlandırmakla birlikte notu verirken “Güzel anlattın, bundan mutlu oldum ama benim sorum şu ölçüler içinde yanıtlanmalıydı, Anlattıklarını unutmazsan, bir başka yoklamada sanırım daha iyi değerlendireceksin!”deyip, not terazisini kullanırken kesinlikle hak çizgisinden şaşmamaktadır. Bu denli ölçülü olmasına karşın Selçuk Öğretmen arkadaşların çoğu tarafından sevilmiyor. Bence açık konuştuğu için konuşmalarından alınanlar var. Örneğin tembellere açık açık söylüyor. ”Al sana bir tembel daha!”deyip oturttukları oluyor. ”Sen geçen defa da bir şeyler söylememiştin değil mi ?” diye soruşu, özellikle de “Evet!”dedirtinceye dek tekrarlaması tembel taifesini çatlatıyor. Selçuk Öğretmenin sevdiğim bir yanı da Sami Akıncı’yı önemsememesi. Parmak kaldırdığı zaman gülerek, ”Senin bileceğini tahmin etmiştim!”deyip kaldırmıyor. Buna karşın parmak kaldırmasa bile İsmet’e sık sık soru soruyor, onu cesaretlendirerek konuşturuyor. Tarih dersi ile Selçuk Korol Öğretmeni uzun uzun anlattım ama bugünkü ders anlattıklarıma hiç uymadı. Ders zili çalınca öğretmen geldi, ”Günaydın!”dedikten sonra öğretmen masasına oturdu. Gülümseyerek bize baktı, ”Balkan Savaşı’yla ilgili bir kitap okudum, bu kitaptaki bilgileri daha önce de başka kitaplardan toplamıştım ama bu kez aklıma bir başka konu takıldı. Balkan Savaşı’nı biz kaybettik. Bulgaristan’la oturup anlaşma bile yaptık. Bu anlaşmaya göre Bulgaristan, - Karadeniz kıyısındaki Midye ile Ege kıyısındaki Enez’e çekilen bir hattın ötesini, bizden almıştı. Bu sözü söyler dururdum. Enez-Midye hattı. Bu kez elime bir cetvel alıp çizdim. Bizim Kepirtepe’nin kurtarılmış topraklarımızdan olduğunu gördüm. Bugün bizim, bununla övünüyoruz ama kaybedilmiş durumunu düşününce de üzülmemek elde değil. Düşünelim bir kere Lüleburgaz Bulgaristan’ın Çorlu bizim sınır kentimiz olacakmış!”dedi. Elindeki kitabı okumaya başladı. Kitap, Bulgar Prensliğinin kurulmasını, bir süre sonra da oradaki Türklerin göçe zorlanmalarını anlatıyordu. Selçuk Öğretmen ağır ağır okudu. Ara arada da okur gibi konuşarak açıklamalar yaptı. Ders zili çalınca da “Devam edeceğiz!”deyip ayrıldı. Balkan Savaşı üstüne derslerin dışında da çok olay dinlemiştim. Enez-Midye hattı hep söylenirdi. Ancak Kepirtepe’nin iki nokta arasındaki çizgi üstünde oluşu beni de yeni bir olay gibi etkiledi. Selçuk Öğretmenin her derste ortalıkta dolaşmasına karşın bu derste oturması, kitap okuması bir çok arkadaşça yadırgandı. Niçin?Neden soruları ortaya atıldı. Halil Basutçu ise uyardı:Fikret Madaralı Öğretmen derslere başladığımız sıralarda okulun yeni dönemde daha çok çevre konularının işlenmesi, öğrencilerin bu konularda araştırma yapması isteniyordu. Selçuk Öğretmen de bu yörenin önemli olaylarından Balkan Savaşı’nı ayrıntılarıyla anlatıp bizden bunları bilmemizi isteyecektir!”dedi. Bunun üzerine gelecek derste daha dikkatli dinlememizi önerenler çıktı. Konuştukça iş, gene saptırılmaya başlandı:”Öğretmenin okuduğu kitaptan birer tane alırız!”. Ben bu tür konuşmalara katılmadım. Balkan Savaşı üstüne babamdan dinlediklerim bile bana yetecek kadar çok, deyip geçtim….
Öğle yemeği gene gecikti, ekmek gelmemiş…. . Derslikte yeni bir konu “Ekmeği okulda yapmak!” “Yaparız!”diyen arkadaşlar anlatıyor. ”Un alınır, üstüne su dökülür, karıştırılır, fırına atılır!”O denli kolay anlatanlar oldu ki sonunda arkadaşların kimileri konuşanlara karşı durdu. Mehmet Yücel, ”Siz analarınızın yaptığı tek ekmekten söz ediyorsunuz, okula günde 200 ekmek geliyor!”deyince şaşıranlar oldu. Sonunda cumartesi günü Lüleburgaz’a gidip fırın incelemesi yapmaya karar verildi. Bu kez ben, gideceklere “Sizi arkadaşıma götürürüm, yıllardır fırında çalışıyor, yardımcı olur!”Şaka ettiğimi sananlar oldu, Kadir Pekgöz’ü tanık gösterdim, ”Arkadaşım Hasan, onun köyündendir. Hasan’ın ağabeyi Şahin ile Kadir’in ağabeyi Hüseyin okul arkadaşımdır. diyerek ben verilen kararı önemsediğimi kanıtlamaya çalıştım. Öğle yemeğini iki saat gecikmeyle yedik. Yemekte de konu fırın yapmak üstüne oldu. Fırın hemen yapılacak, fırıncı olarak da arkadaşım Hasan getirilecek. Olay önce Namık Ergin Öğretmene söylenecek…Karar alındıktan az sonra ortaya gene bir fit atıldı:Unu nereden, kim alacak?”Un işi kolay!” dedim. Herkes yüzüme baktı, , Nasıl, nereden der gibi yanıtımı bekliyorlardı. ”Sarımsaklı Çiftliği’nden!”dedim. Önce gülenler oldu. Sonra sonra konuşmalar değişti. ”Köy Enstitüleri de öyle tarım yaparsa;ekmeği de kendi pişirir!”diyenler oldu. Uzun süre Sarımsaklı Çiftliği’nde gördüklerimiz üstünde konuşuldu. .
Yemekten sonra atölyede kısa bir süre çalıştık. Bir grup arkadaş rendelerin, planyaların bıçaklarını çıkardı topluca bileyi yapılacakmış. Salih Baydemir İrfan Öğretmene öneride bulundu, ”Öğretmenim bir bileyi çarkı alalım, biley işini ben yaparım!”İrfan Öğretmen Salih’e azarlayacakmış gibi baktı ama hiç de beklediğimiz gibi olmadı. İrfan Öğretmen, ”Onu ben de düşündüm ama arkadaşlarla bunu bir türlü konuşmadık. Gelecek günlerde bunu yapalım!”dedi. Naci İnan Öğretmen, kolunun altında bir çok kitapla geldi. Onları tezgah üstüne koyduktan sonra bize, ”Gelin bakalım, size biraz kendimi öveyim!”dedi Önce bir şey anlamadık ama tezgahın çevresine dizildik. Naci Öğretmen büyük ölçekte kalın bir defter açtı. El çizimleri var. Öğretmen, defterin açılan tarafından yaprakları sayar gibi çevirdi. ”Bakın bu defter çizimle dolu, bunları hep ben çizdim. Sizin pratiğiniz gelişiyor ama çizime yaklaşmıyorsunuz. Örnek olsun diye getirdim!”dedi. Sonra da , ilk sayfalardan başlayarak birer birer inceledik. Ancak ortalara gelmiştik, paydos zili çaldı. Naci Öğretmen sonra devam ederiz!”deyip kesti. Hepimiz şaşırdık, kaldık. Elle çizilmiş ama kitap çizimi gibi düzgün. Arkadaşlar, hayret sözleri söyleye söyleye dersliğe gittiler. Naci Öğretmen defteri bana verdi, akordiyonun yanına koydum. Hava çok soğuk değil, iyice üşüyene dek çalıştım. Dersliğe gittiğimde bir grup arkadaş Naci Öğretmenin çizimlerini konuşuyordu. Sonunda, bizim yeterince çalışmadığımız dile getirildi. ”Hemen hemen hiç birimiz başkasına örnek olacak bir beceri kazanamadık!” diyerek konuşmayı kestik. Yarın Salih Ziya Büyükaksoy Öğretmen gelecek. 2 saat Tarım. Öğretmen, Tabiat Bilgisini de o gün yaparız!”demişti. Böylece dört saat Salih Ziya Öğretmenle karşı karşıyayız. . Başta Fettah Biricik olmak üzere bir çok arkadaş sızlanmaya başladılar. Halil Basutçu gülerek “Az önce, kendi kendimizi eleştirip, yeterince çalışmıyoruz, diyorduk, şimdi de dört saat dersten yakınıyoruz. Öğretmenlerimiz tamam olsaydı o dersler hep dolacaktı!”deyince Halil’e sataşanlar oldu:”Doğrucu başı sen misin?”Birkaç kişi birden konuşunca bu kez ben de, ”Bu kadar eğrici kıçına bir doğrucu başı gereklidir!”yanıtını verdim. Konuşmalar birden kesildi. Sözü ben söylememiş gibi: “Bu söze şaşmayalım, başın olduğu yerde, baş söylendiği zamanlar hep o vardır, biz bunu anlarız da kullanmaktan çekiniriz!”. Kısa bir sessizlik oldu.
Salih Öğretmenin geçen derste anlattıklarının özetini okudum, yaptığım ödevimi bir kez daha gözden geçirdim. Üst üste esnemeye başladım. Hüsnü Yalçın esnediğimi görünce güldü, ”Ne iyi, esniyorsun, uyuyorsun, ben de uyumak istiyorum ama çoğu kez geç vakitlere dek uyuyamıyorum!”deyip güldü. Güldü ama gülüşünde bir başkalık vardı. Birden esnemelerim yok oldu. Yatağa girince de bir süre Hüsnü arkadaşı düşündüm. Ben ona göre çok rahatım. Salt ona göre değil benim sınıfımdakilerin hepsinden rahat bir durumdayım. Yalnızlık denilen bir duygum yok. Köyüm yakın, istediğim zaman gidebiliyorum. Okulun bitişiğinde Kamber Amcam var, her hafta görüşebiliyoruz. Lüleburgaz’ da tanıdık dolu. İsmet’le iki kardeş çocuğuyuz, bir birimize nazımız geçiyor. Çalışıyorum, başarılarımı öğretmenlerim görüyor, daha ne isteyebilirim ki?”Viyana kuşatması-1699 Karlofça antlaşması-1711 Prut Savaşıi, 1730Lale Devri’nin sonu-1774 Küçük Kaynarca antlaşması-1789 Fransız İhtilali-1792 Yaş antlaşması-!808 Kabakçı Mustafa İsyanı-1826n Yeni Çeri Ocağı’nın kaldırılması-1853 Kırım Savaşı-1877 Plevne Savaşı-1908 2. Meşrutiyetin ilanı-1909 “31 Mart Ayaklanması-1911 Trablusgarp Savaşı-1913 Balkan Savaşı-1914 1. Dünya Savaşı-1918 Mondros Ateşkes antlaşması. 1919 Atatürk’ün Samsun’dan Kurtuluş Savaşını başlatması-1920 Sevr antlaşması-Türkiye Büyük Miller Meclisi’nin açılması. 1923 Lozan Barış Antlaşması- Cumhuriyet’in ilanı-1938 Atatürk’ün ölümü-1939 2. Dünya Savaşı’nın başlaması. . . Kesin olmamakla birlikte Selçuk Öğretmen, önce bu tarihleri soruyor;bunlarla ilgili olayları anımsatarak konuya girdikçe ek sorular da sorarak istediği tarihsel olayı bulduruyor. . Tıpkı bu tarihler gibi bir de ünlü kişilerin adlarını önemsemekte. Bu nedenle ben uzunca bir de ad listesi yazdım:Teoman-Mete-Bilge Han-Gültekin-Tonyukuk-Hz. Muhammet-Hz. Ebubekir-Hz. Osman-Hz. Ömer-Hz. Ali-Muaviye-Ebül Abbas(Seffah)-Harun Reşit-Alp Aslan-Kılıç Aslan-Melikşah-Nizam-ül Mülk-Selahattin Eyubi-Osman Bey-Orhan Bey-1. Murat (Hüdaverdi)-Yıldırım Beyazıt-1. Mehmet-2. Murat- 2. Mehmet(Fatih)-Yavuz Selim-Şah İsmail-Kanuni Sultan Süleyman-4. Murat-3. Selim-2. Mahmut-Alemdar Mustafa Paşa-Kavalalı Mehmet Ali Paşa-Osman Paşa-Mithat Paşa…. Kral Menes-Sargon-1. Murşil-Şuphulilim11. Ramses-Midas-Gidas-Kresusu-Kurus-Perikles-İskender-Hannibal-Sezar-Oktavyus-Jüstinyen-Şarlman-1. Fransuva-14. Lüi-Büyük Friedrich-Napolyon Bonapart- Homeros-Herodot-Shakespeare-Goethe, Friedrich Schiller-Nevton-Washington-Edison-Atatürk……Bu tarihlerin 26 tanesi doğrudan bizimle ilgili, diğer dördü başka ulusların. Kişilerinse. 26’sı bizim, 34’ü öteki ulusların ünlüleri. Selçuk Öğretmen bunlardan birini sorduğu zaman, o kişinin yaptıklarından çok yaşadığı zamanki durumları irdeletir. Sorduğu kimse biraz bir şeyler söyleyince öğretmen ip uçları vererek öteki bilgilere gidilir. Örneğin 3. Selim sorulunca, sorduğu kişi Nizam-ı Cedit demişse, öğretmen nizam sözünü de, cedit sözünü de (yardım ederek) açıklatır; benzer olayları da anımsatır. ”Aralarındaki benzerlikleri, nedenleri, sonuçları karşılaştır!”diyerek Lale Devrini kapatan Patrona isyanı ile Vak’ayi Hayriye dediğimiz Yeni Çeri Ocağı’nın kaldırılmasını çağrıştırarak hem bilgileri tazeletir hem de olaylar arasındaki düşünce zincirinin nasıl gelişip serpildiğini anlatmış olur. Arkasından da Cumhuriyet olgusunun geçmişle bağlantıların niçin kopardığını tekrarlayarak daha önce yapılmış bulunan kesin uyarıyı perçinlemiş olur…. Selçuk Öğretmenin bu tür soru sorduğunu sezdikten sonra tarih dersini daha çok sevmeye başladım. Ne denli çok çalışırsam çalışayım, sözlüye kalkınca çalıştığımın k
-
Ocak 1941 Çarşamba. .
Akşam yatarken düşündüklerimi sanki gece boyu düşünmüşüm gibi uyanınca gene aklıma geldi. Ben rahatım ama Hüsnü şimdi ne düşünüyor?Ben bugün belki Kamber Amcam uğrar!”diye umutlanıyorum. Oysa Hüsnü’de böyle bir umut yok. İşte bu umutsuzluk arkadaşın uykusunu kaçırıyor…. . Ne yapabilirim?Oldukça düşünceli kalktım. Düşünceliyim ama ne yapacağımı da bilemiyorum. ”Sanki ona acıyormuşum gibi bir tavırla yaklaşınca bu kez Hüsnü kırılıyor. Bunu Halil’le birkaç kez denedik, iyi bir sonuç alamadık…. Dersliğe gittiğimde Hüsnü oradaydı. Hiç aldırmadan sırama oturdum. Bekledim, ilk sözü Hüsnü söylesin. Hayret bir durum, Hüsnü Yusuf Asıl’la tartışıyor, ona söz yetiştirme yarışında…Aldırmadım, hiç bir şey demeden yanından geçtim gittim ama içim rahatladı. Demek arkadaş zaman zaman kederleniyor, sürekli değil. Kahvaltıda sıcak çay vardı, bu da iyi geldi. Hilmi Altınsoy bir süre kendisinden söz etti. Çok unutkanmış, arkadaşların anlattıkları bir çok olayı o anımsamıyormuş:Ancak onun da unutamadığı bir takım anılar varmış. Hilmi bunları anlatırken Mehmet Aygün birden parladı:”Eee, uzattın be arkadaşım, ne söyleyeceğini anladık!”deyip güldü. Hilmi kızdı:”Ben sözümü bitirmedim ki, sen neyi anladın?”deyince bu kez Mehmet Aygün’le Hasan Üner ikşisi birden:”Bu çay perselen bardakta içilir, hani bizim porselen bardaklarımız?Kendi okulumuza geçince çıkarılacaktı, işte kendi okulumuzdayız, bardaklarımız, tabaklarımız nerede?”Hilmi bir süre durdu, güldü:”İkinizde yanılıyorsunuz, ben o kadar uzatmayacaktım, ”Bu çay, porselen bardakta içilir!”diyecektim!”dedi. Bu kez de “Yalancı:”Çevir gazı yanmasın!” yapmaya kalkışma, onu hiç beceremezsin!”
Derslikte gene bugünkü dersler;Salih Öğretmen dört saat ne yapacak?Mehmet Yücel bilgiç bilgiç gülüp konuştu:Sabredin, öğretmen gelince öğreneceksiniz. Az sonra öğretmen geldi. Gülerek: “Günaydın!”dedi. Arkasından:”Nasılsınız, uykunuzu alıyor musunuz, karnınız doyuyor mu?diye arka arkaya sordu. Hasan Üner’le Bekir Temuçin’e, biraz yüksek sesle, elini yukarıya doğru yükselterek:”Siz ne yapıyorsunuz böyle?Yerinizden hiç kımıldamıyorsunuz. Bakın arkadaşınız en az beş santim uzadı!”deyip Yusuf Asıl’ı gösterdi. Arkasından da sizler bolca besin almalısınız, meyve yemelisiniz!”dedikten sonra kaşlarını kaldırarak sordu, ”Ama nerde?”İsmet sözü yapıştırdı:”Öğretmenim yaza meyvemiz çok olacak!”Öğretmen, ”Ne yani, olacak mevvelerin hepsini onlara mı verelim, diyorsun, daha geride 300 can var!” deyince İsmet gene duramadı, bu kez gülerek, . ”Onları Meyve Bahçesi’ne bekçi yapalım!”Öğretmen bu kez İsmet’e, ” Amma da akıllısın ha, bak bunu ben düşünmemiştim, sözüne uyuyorum, onları şimdiden meyveleri korumak için koruyucu, yani Korucu yapıyorum!”dedi. Öğretmen bu söze mi yoksa başka bir şey düşünde masasına güderken başını sallayarak kendi kendine güldü. Masa üstündeki kağıtları karıştırdıktan sonra bana, ”Sen galiba daha önce Tarım İşliğimizde görevliydin, Naci Öğretmen seni bekliyor yanına bir arkadaş al, oraya gidin. Konuştuklarımızı arkadaşlarınızın notlarından öğrenirsin!”dedi. İsmet’e baktım, İsmet hazırlanırken öğretmen bu kez, ”Yo İsmet bana burada yardımcı oluyor, sen bir başkasını al!”dedi. İsmet biraz buruk olarak yerine oturdu. Arif Kalkan’a başımla gelmesini işaret ettim Arif kalktı, ayrıldık. Arif arkadaş da çabuk sıkılanlardan biridir;çağırılışına önce çok sevindi.
sonra da İsmet’e üzüldü:”İsmet, benden daha dar canlı!”dedi. Tarım İşliğinde Naci Birkök Öğretmen yoktu. Gelir diye bir süre bekledik, gelmeyince öğretmen odasına baktık, Naci Öğretmen bizi görünce, ”Siz mi geldiniz, hadi öyleyse işbaşı!”dedi. Tarım işliğinin depo bölümünde kiremitler açılmış, akıntı oluyormuş. Saçakların ilk sıraları telle bağlanmış, o sıralarda bozukluk yok, üst sıra kiremitleri yerinden oynamış. Belli ki burası çok rüzgar tutuyor. Biz çalışırken Ali Yilmaz Öğretmen geldi, ”En az üç sırayı telleyin!” dedi. Onun gösterdiği gibi, alttan bidonlarla iskele yapıp birimiz alttan birimiz üsten kiremitleri sıralayıp telle bağladık. Naci Öğretmen çalışmamıza karışmadı ama yanımızda durdu, ayrılırken, ”Henüz akmıyor ama eli kulağında!”diyerek güney yönünde de kalkık kiremit vardı, onları gösterdi. ”Salih Öğretmen izin verirse, öğleden sonra da gelip o tarafını yapın!”dedi. Ders zili çalınca dersliğe gittik, arkadaşların yüzleri asık, beşer sayfa not yazmışlar. İsmet, fena sinirlenmiş, arkadaşları uyardı;bizi göstererek:”Bunlara, hiç kimse yazmak için, bugünkü notları vermesin!”dedi. . . Arkadaşlardan gülenler oldu, ”Seni mi dinleyeceğiz?”Öğleden sonra tarım bahçesinde temizlik yapılacakmış, çukur açılacakmış. Bizim işimizin daha zor olduğunu anlattık . Öğleden sonraki işimiz kısa sürdü. Naci Öğretmen geldi, ”Kolay gelsin!”dedi, az durdu gitti. O gidince bir işi ağırlaştırıp paydosu beklemeye başladık Gevşek gevşek çalışırken Arif, çalıştığımız yerin tam karşısında da kalkan kiremit olduğunu görmüş. Orasını da yapmaya kalkıştık. Ancak oraya iskele kurmak. zor oldu. İşe başlamış bulunduğumuzdan bitirmeden bırakamadık. Paydostan sonra bir süre çalıştık. Öğretmenler geldi, bize, ”Zili duymadınız mı?” diye sordular. Arif, ”Burasını sonradan gördük, başlamışken bitirelim, dedik!” deyince Naci Öğretmen tok sesiyle bize “Aferin!” çekti. . Salih Öğretmen, yavaş bir sesle “Bunlar iyi çocuklar, yapabilecekleri işleri severek yaparlar!”dedi. Ben yukardaydım ama konuşmaları duydum. Çarpık kiremitleri düzeltip telledikten sonra indim. . Öğretmenler bizi beklediler birlikte okula döndük. Dersliğe geç geldiğimizi görünce arkadaşlar bize acır gibi baktılar. Arif “İşimiz hem çoktu, hem de zordu haftaya bırakmamak için zorlandık!”dedi. Arif Kalkan arkadaşımız az konuşur ama öz konuşur. Bu kez bu kuralı bozdu. Ancak onu, doğrucu olarak bildiklerinden sözüne inandılar. Yan gözle İsmet’e baktım, sabahki tavrını unutnuş gibi, ya da bana öyle geliyor. Akıllı yeğenim, zor işlere pek yanaşmak istemiyor. Arif, yaptığımız işin zorluğundan söz edince gitmediğine sevindiği belli. Bu nedenle daha önce söylediği sözden bir yolunu bulup cayacaktır. . …. .
Halil okuma kitabını açmış şiir ezberliyor. Süvariler. ”Daha ezberlemedin mi?”diye sordum. O da bana, ”Sen ezberledin mi?”deyimnce, ezber okudum. Şaşırdı, nasıl ezberlediğimi sordu. Yatınca sık sık tekrarladığımı söyledim. Halil güldü:”Sen erken uyumak için yatağa gittiğini söylüyorsun, yatınca şiir mi okuyorsun?”diye sordu. ”Her zaman değil, uyuyamadığım zamanlar şiir okuyorum!”
Yemekten sonra kooperatifte toplantı yaptık. Toplantıda yaptığımız konuşmaları Harun Özçelik yazdı. Fikret Madaralı Öğretmen bu kararlara çok önem veriyor. ”Ortak işler böyle yürütülür!”diyor.
23 Ocak 1941 Perşembe
Uyandığımda yazılı sözü duydum, Kadir Orhan’ın yanına çıkmış olasılıktan söz ediyor. Uyur numarası yapıyorum ama Kadir yutmadı, benim için, ”Kurnaz tilki, durmadan çalışıyor. Bunun için de yazılıdan mazılıdan korkmuyor!”Orhan bana, Kadir için:”Bu sana kurnaz tilki!”dedi, duydun mu?”diye sordu. Duymadığımı ancak hemşerim bana Almanca tilki derse duyarım!”deyince Kadir Almancasını anımsayamadı, oralarda dolaşanlardan sordu. Sami Akıncı söyledi:Fuchs. Kadir doğru anlamadı;fış gibi bir şey söyledi. Orhan düzeltti:Der Fuchs. Kadir doğrusunu söyleyince gözlerimi açtım “Gutentag!”dedim. Orhan güldü, Kadir’e bu senin için!”dedi. Kadir oldukça kuşkucu bir arkadaş, Orhan’a takıldı, ”Niçin benim içinmiş?”Bu kez İkimiz birden “Niçinini sen düşün?Kadir soruları uzatınca Orhan açıkladı, ”Biz Almanca konuşurken aramıza katılmak isteyen sendin, tek neden bu!” Konuşa konuşa dersliğe gittik. İsmet bizi görünce Kadir’e “Dayım seni kandırır, sakın notlarını verme!”dedi. Olayı unutmuştum:”Ne notu, ne kandırması?”diye sordum. Kadir de anlamadı, o da ne notu? diye sordu. Meğer İsmet hala dünkü tarım olayını düşünüyormuş. Mehmet Yücel İsmet’e “Seni çıkarcı seni, dayın notları senden istesin diye başkalarını ayartıyorsun, notlar karşılığı da dayından kimbilir neler tırtıklamayı planlıyorsun!”dedi. Kahvaltıya dek bu not işi sürdü. Benim not falan düşündüğüm yoktu, bunun üstünde de hiç durmuyordum. Konuşmaları Sami Akıncı duymuş, sahiden not aradığımı sanarak, bizim masa önünden geçerken, notlarını bana verebileceğini söyledi. O bugün nöbetçiymiş. Bizim masadakiler güldüler. Neden güldüklerini anlamadım, ”Ne var yani arkadaş bana iyilik için not verecek, bunda gülecek ne var ki?”Hasan Üner yavaş bir sesle, anlamazdan gel ya da sen öyle bil;işin içinde ne iş olduğunu biz biliyoruz. Fikret Madaralı Öğretmenin kahvaltıya geldiğini görünce konuyu değiştirdik. O, kahvaltılara gelmezdi, neden geldi?Hilmi Altınsoy, ”Ah yazık, hanımı bugün ona kahvaltı hazırlamamış!”dedi. Mehmet Aygün, ”Bize verilen kahvaltıları gözlemek için gelmiştir!”diyerek konuyu değiştirdi. . Mehmet Aygün’ün söylediği benim de aklıma yattı. Ancak ben, ”Eğer böyleyse, kesinlikle derste kahvaltı ya da yemek konusuna değinecektir!”dedim. Değinip değinmeyeceği olasılığını konuşarak kahvaltıdan çıkarken Fikret Madaralı Öğretmen beni çağırdı, bir Yeşil Yurt gazetesi uzattı, ”Vahit Dede’nin şiiri var, yaz gazeteyi sonra bana verirsin!”Gazeteyi aldım ama içime bir kuşku düştü;derse geleceğine göre gazeteyi burada neden verdi?Besbelli yazılı yapacak, derslikte oyalanmamak için bu yolu seçti”Kendimi toparladım, dersliğe giderek Türkçe defterime sarıldım. Arkadaşlar, kardan, yağmurdan, verilen acımsı pekmezli sıcak sudan söz ederken defteri baştan sona dikkatle gözden geçirdim. Öğretmen her zaman olduğu gibi gülerek geldi, ”Oldukça ara verdik, gelin bu gün bir yazılı yoklama yapalım!”dedi. Arkadaşlar kağıt hışırtısı içinde hazırlık yaparken ben kağıdımı önüme koyup beklemeye başladım. Öğretmen gülerek, ”Seni kurnaz seni, gazeteyi verişimden durumu sezdin, değil mi?” deyip güldü;sonda da ben de seni denemek için gazeteyi özellikle verdim. ”Leb deyince leblebi anlamak!” buna denir!”diyerek arkadaşlara açıklama yaptı. Bu kez bilgi sorusu sormayacağını, kazandığımız birikimleri nasıl kullandığımızı öğrenmek istediğini söyleyerek soruları yazdırdı. İki soru yazdık, 1-Okuduğumuz bir öyküyü özetlemeyin, beğendiğimiz, beğenmediğimiz birer yanını belirtin 2-Bir iş dersi gününüzde olan bir olayı, uzağınızda bulunan bir arkadaşımıza mektupla anlatın!. Arkadaşlar güleç yüzlerle bakıştılar;herkeste bir sevinme bir rahatlık gözleniyordu. Bense şaşırdım, şimdiye dek karşılaştığımız en zor Türkçe dersi yazılı gibi geldi bana. Sanırım önce biraz yanlış algıladım:İki soru da sınırsız ya da belli bir ölçüsü yok:Mektup, nasıl olsa yazılır. Öğretmenin beklediği nedir?Öyküyü anlatmak kolay da beğenip beğenmemenin ölçüsünü nasıl saptayacağım?……Bir süre düşününce Ömer Seyfettin’den Deve öyküsünü anımsayıp yazdım. Mektupla da İzmir-Kızılçullu’daki arkadaşıma Lüleburgaz’da okul kapılarını, pencerelerini hazırlarken gelmiş olan Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in bizimle konuşmasını anlattım. Tam bitirdiğimde zil çaldı. Arkadaşların çoğu hafif seslerle “Eyvah meyvah diyerek bakındı kaldı. Öğretmenin öbür sınıflara dersi olduğundan zamanı uzatmadı;kağıtları toplayıp gitti. Öğretmen gidince arkadaşlardan bana sataşanlar oldu, ”Yazılıyı biliyordun da neden söylemedin?”Benim konuşmama gerek kalmadan beni savunanlar çıktı, özellikle Bekir Temuçin ”Yazılıyı duysaydınız bu soruların nesine çalışacaktınız?”diye ortalığa sordu. Soru yanıtsız kaldı ancak tartışmalar kesildi. Ben zaten üzerime alınmadım, Vahit Dede’nin şiirini defterime yazdım:
Sevgili…
“Şarap mı dökülmüş yanaklarına-
Neden böyle benek benek kırmızı?
Baktıkça o kıvrak dudaklarına-
Duyarım içimde ince bir sızı.
Baksam senin doya doya yüzüne
Kansam senin tatlı dilli sözüne-
Yatsam senin bir akşamcık dizine-
Saysam gökte yedi kardeş yıldızı”…………. . Şiirin öteki kıtaların mürekkebi baskıda biraz dağılmış olduğundan tam olarak okuyamadım, daha düzgününü bulacağımı düşünerek arkasını yazmadım. Boş dersimizde bir süre yazılı üstüne olasılıklar öne sürüldü. ”Sami Akıncı nöbetçi, bakalım 10 numarayı kim alacak?Sami Akıncı’nın nöbeti söylenince kahvaltıdaki konuşmayı anımsayıp Hilmi Altınsoy’a sordum:Sami, “Tarım notlarımı veririm!”, deyince neden güldünüz?Hasan Üner, Mehmet Aygün, Bekir Temuçin üçü birden bakıp, gene güldüler. Sonra da benim dikkatsizliğimi öne sürdüler. Nöbet listelerini gene Sami yapıyormuş, özellikle kızları belli gruplara serpiştiriyormuş. Kendi nöbet grubuna ise nedense kızların birini, İstanbulluyu özellikle seçiyormuş. Bunu, bir çok arkadaşın eleştirisine karşın aldırmadan sürdürüyormuş. Benim de bu eleştiri gurubuna katılıp olayı büyütmemek düşüncesiyle bana hoş görünmeye çalışıyormuş. Anlayamadım, ”Neden derslikte böyle bir şey düşünmüyor da yemekhanede gelip öneride bulunuyor?Arkadaşlar gene güldüler, ”Saflık numarası yapma, kızı orada gördün, gördüğünü o da gördü. Bu nedenle, yapılacak dedikodulara katılmanı önlemek istedi!”Güldüm, ama arkasından biraz düşünür gibi oldum. ”Ancak karşı olsam ne olacak?Ömer Uzgil Öğretmen zamanında nöbetleri Sami Akıncı yapardı. O zaman karşı çıkıldı. Aradan geçen zamanda Hüsnü Baykoca Öğretmen bir süre bu işleri başka sınıflarla sürdürdü, sonraları gene Sami Akıncı’ya bıraktı. Ben karşı olsam ne değişecek?Bu işi bana devretseler kesinlikle yapmak istemem, açıkçası yapamam da. Bütün kızları nöbetime koysalar ne fark edecek?. . Ben bu dalaşmalarda yokum, kızlarla da hiçbir ilişkim yok, hepsi bana ağabey diyor. Onlar bana ağabey dedikçe hepsi kardeşimdir!”deyip kestim. Konuyu değiştirip Hasan Üner’den Deve öyküsünün Ömer Seyfattin’in hangi kitabında olduğunu sordum, o kitabı bana getirmesini söyledim. Ben, Ömer Seyfettin’in öykülerini okudum ama hangi öyküsü hangi kitabındadır, bunları Hasan Üner ölçüsünde bilmiyorum. Ayrıca Hasan Üner’in bir ayağı kitaplıkta. Gerçi kitaplık görevlileri 7. sınıflardan ama, onların da çoğu benim gibi Hasan Üner’den bilgi alıyorlar. Atölye çalışmalarında da çoğunlukla Hasan benim yanımda çalıştığı için benim nazımı çekiyor. Öğle yemeğinde gözüm Sami Akıncı’nın nöbet grubundaki kıza takıldı. Az konuştuğum biri. Sanki yeni görmüş gibiyim. Bizim ad takıcılar da onu hiç dile dolamamışlar herhalde adı pek geçmedi ya da geçti de ben duymadım. Adı N. İstanbullu olarak anılıyormuş.
Atölyede çatı çizimlerine başladık. İrfan Öğretmen bizimle çalışıyor. Öğretmenler kendi aralarında sınıfları bölüşmüşler. 6. Sınıflar atölyeye sabahları gelmeye başlamış. Şimdiye dek on bina çatısı yapmışız, ben öyle saydım. İrfan Öğretmen, ”İrili ufaklı 12 çatı, hatta 13 !”dedi. Birlikte saydık;gerçekten 13. Okul binasının tuvalet-öğretmenler odası bölümünü ayrı saymamıştım. Ayrıca elektrik santralını da unuttum. Bu kez, 12 çatı deyip direttim. Öğretmen gülerek ilk çatımız Alpulla’da deyince mahcup oldum. Orasını gerçekten unutmuştum. Bir daha sıraladık: 2 okul binası, 3 atölye yatakhane, banyo, tuvaletler, revir, yemekhane, mutfak, tarım, santral, Alpullu-banyo…. Bina çatılarının genişliği, dikliği oranlarını yazdık. İklimlere göre değişen oranlar. Öğretmen yüzlerce örnek getirmiş, matematik dersi yapar gibi onları ölçtük. Öğretmen, köydeki evlerinizi sordu. Ben bizim kahvenin çatı genişliğini, yüksekliğini söyleyince öğretmen güldü, ”Doğru ölçememişsin ya da unutmuşsun,

Gramofon, Sahibinin Sesi
Öğretmen bu kez, ”Anlaşıldı anlaşıldı, senin akordiyonun daha önce bir başlangıcı varmış. O, buranın duyurduğu bir gereksinim değilmiş!”Konuşmaların üstüne Hamdi Bağ Öğretmen gelince verdikleri kararı ona da söylediler. Hamdi Bağ Öğretmen, ”Kesinlikle ben gitmem, karpit lambası değil deniz feneri yaksa gitmem. O kadar sözünü ettiği karpuzlardan bir tane bile yedirmediğine göre lambasına mambasına bakmaya gitmem!”İrfan Öğretmen”Öyleyse biz de karpuz zamanında gideriz, o zaman bize katılırsın değil mi?”deyince, Hamdi Öğretmen, ”Bunlar şaka şaka, ”Abi, bizden esirgemez, biz bir birimizi öğrendik. Bu sözler birer şaka!”dedi, elini omzuma koydu. Bu kez bana, ”Bunlar nereden çıkardılar bu köye baskın yapma işini?”Benden önce İrfan Öğretmen anlattı. Hamdi Öğretmen: “Şaşmam, gelen gidenlerden anladığım kadarıyla ailesi oldukça kalabalık!”dedikten sonra kaç kardeş olduğumuzu sordu. Söz ağabeylerimin askerliğine gelince, Hamdi Öğretmen “Yaaaa, içim sızladı, yeni haberler de hiç iyi değil, kapatalım bu konuyu!”derken zil çaldı. ”Biz kapatmasak da paydos kestirecekmiş zaten !”deyip ayrıldı.
Arkadaşlar da ayrılınca bir süre sol el çalışması yaptım. Sol elle gam yapıyorum. Bir oktav içinde basit melodileri rahatça çıkarıyorum. ”Manastır, (Manastırın ortasında var bir çeşme). . ya da Daha Dün Annemizin, Yalancı, türünden melodileri sol elle rahatça çalıyorum. Dersliğe gittiğimde gene sabahki yazılı konuşuluyordu. Zaman içinde arkadaşların çoğu iyimser tavırlar takınmış, açık açık iyi notlar beklediklerini söylüyorlardı. Onları böyle iyimse görünce bu kez ben kaygılanmaya başladım. Yoksa ben mi gereksiz şeyler yazdım?Cuma günleri Müdür Bey geleceğini söylemişti, gelirse yarın bir saat onun dersini dinleyeceğiz. Yönetim basamaklarını, özellikle Milli Eğitim Bakanlığı örgütlerini çok önemsiyor. Bir köy öğretmeni kimlerle ilişki kuracak, kimlere karşı sorumlu olacak, bunları ayrıntılı olarak anlatıyor. İllerde
Valilerle Milli Eğitim Mdürlerinin, ilçelerden Kaymakamlarla Milli Eğitim Memurlarının ilişkilerini tam anlayamadım, arkadaşlardan biri öğretmene sorar diye düşündüğümden kalkıp sormadım ama soran çıkmayınca kuşkulu kaldım. Valilerin illerde, Kaymakamların ilçelerde en yetkili görevliler olduğunu iyi biliyorum;ancak yapılan işlem yollarını tam kavramış değilim. Örneğin gereğinde öğretmen önce hangisine gidecek?Müfettişler ne yapıyorlar? Ben bunları düşünürken çoktandır bizim dersliğe gelmeyen Cavit Kafkas çıktı geldi. Kooperatif seçimlerinde arkadaşların kimileriyle tartıştığından, sanırım bizim dersliğe gelmeye biraz çekiniyordu. Gülümseyerek gelince, önce Mustafa Saatçı, arkasından Bekir Temuçin, Abdullah Erçetin “Ne o kooperatif seçimi mi var?dediler. Cavit, ”Kooperatif seçimini siz yapacaksınız, ben, kooperatifte çalışıyorum, neden ben seçim yapayım?dedi. Öteki arkadaşlar güldüler. kooperatif seçiminin ne zaman olacağını sordular. Cavit, ”Kooperatif başkanı, yardımcıları sizin arkadaşlarınız, onlardan sorun!”yanıtını verince herkes sustu. Bu kez ben, ”Siz şakadan sordunuz ama ben gerçeğini söyleyeyim:Bizim kooperatif nöbetimiz nisan ayında tamamlanacak. Sanırım mart ayında bu konuda duyuru yapılacak. İsmet, ”Buna ben karşı çıkıyorum!”diyerek güldü. Arkasından da “Dayım da en az Sami Akıncı kadar kooperatifte kalmalı!”Halil Basutçu İsmet’e yanıt verdi:Dayın, seçildiğinden beri bile kooperatifte kalmıyor, kooperatifi arkadaşları imeceyle çalıştırıyor. Uzun zaman kalmasının ne yararı olacak ki?”Tam bu sıra Sami Akıncı gülerek kapıdan girdi. Cavit Kafkası görünce, ”Cavit vallahi sana da senin sınıfındaki arkadaşlarına da üzüldüm. Yeni gelen Enstitülüler 7. sınıf oldu. Şubat-mart-nisan sonunda da 8. sınıf olacaklar!”İşin böyle olduğunu hep biliyorduk ama birden yeni duymuşça tepki gösterdik. Ancak tepkimiz, ”Bu, doğru mu?Böyle haksızlık olur mu!”gibisinden sözler düzeyinde kaldı. Harun Özçelik geldi, Cavit Kafkas’la fısıldaştı, birlikte gittiler. Arkalarından ben de gittim. Durum anlaşıldı, Salih Baydemir, Fevzi Üner’e biraz kırıcı davranmış. Fevzi de “Size kolay gelsin!”deyip gitmiş. Cavit Kafkas da, ”Fevzi giderse ben de gelmem. İlerde bana da böyle davranılacağından kuşkuluyum;böyle bir duruma düşmeden önleminin alınmasını istiyorum!”diye kestirip atmış. Fevzi Üner’in akrabası Hasan Üner’i araya koyup geri getirttik. Konuşmalarımız uzadıkça uzadı, akşam yemeğinden olduğumuz gibi yat zilini de azıcık aştık. Sonuç iyi oldu:Salih kabahatini anladı, sözünü geri aldı, öpüşerek barış yapılmış oldu. Gecikmeli olarak yataklarımıza sevinçli girdik…. Yatınca olayı bir daha düşündüm:Kooperatif işimiz sanırım çok sağlıklı gitmiyor:”Başarısız oldular!” dedirtmemek için büyük çaba harcanmasına karşın işleri yürütürken bencil tavırlar sık sık ortaya çıkıyor. Çok istekli işe başlamasına karşın Cavit giderek soğumuş durumda. Fevzi , başlangıçta iyi bir bakkal gibi hevesle çalışıyordu, giderek yorulmuş gibi bir duraksama dönemine girmiş bulunuyor. Harun Özçelik, sessiz sakin çalışıyor ama sanırım onun da açıklamadığı üzüntüleri var. En iyisi Fikret Madaralı Öğretmene durumu yansıtıp onun önerilerini almak ya da yapacağı uyarılara göre yeniden bir işbölümü yapmak olacak…. Bilmem kaçıncı esnemeden sonra biraz gecikmeli olarak inşaat yerine gittim, herkes çalışıyor. . Yeni bina kooperatif için yapılıyormuş. Bana hiç haber vermeden başlamışlar. Namık Öğretmen gülüyor:”Sana haber verseydik bu kadar büyük yapılmasına engel olurdun!”diyor. Uzun uzun düşünüyorum:Ben nasıl engel olurum?Tanımadığım bir çok insan birden bağırıyor;olursun olursun!”Birden sinirlenip oradan uzaklaşmak istiyorum. Çevreme bakarken Kamber Amcamı görüyorum:Ben de seni arıyordum;yengenle kavga ettik, evi terk edip kaçmış, sizin okula gelmiş. Kamber Amcamdan utanıyorum. Ona bir türlü “Ben de okuldan kaçtım!”diyemiyorum. ”Kaçtım!”desem babama duyuracak, evdekiler hep üzülecek. Okuldan kaçmış olamam. Öyleyse neden kaçtım diye yalan söyledim?”deyip dövünürken uyandım. Sıkıntıdan terlemişim. Yerimde oluşumun sevinci içinde gene uyudum…. .
24 Ocak 1941 Cuma…. .
Uyandığımda gene rüyamı anımsadım. Kooperatif binası, Namık Öğretmen, Kamber Amcamın yengemi araması…Bunları düşününce kafam karıştı. Orhan uyanmış ama kalkmamış. ”Guten Morgan herr Orhan. Wie geht es ihnen?Heute ist das wetter schön…Orhan’ın alt komşusu kıskanç Kadir, duyar duymaz başını yukarıya kaldırdı”Siz bana numara yapıyorsunuz, söyledikleriniz de Almanca falan değil, kafadan atıyorsunuz!”dedi. Orhan güldü ama karşılık vermedi. Bize kulak misafiri olan biri daha varmış, az ilerideki yan sırada Sami Akıncı, Kadir’i uyardı, ”Doğru söylüyorlar!”deyince Kadir Sami’ye de dikelerek”Ya, doğruymuş, pekiyi ne dediler?Sami, ”Günaydın, Orhan nasılsın?Bugün hava güzel!”Kadir, dişlerini sıkarak Orhan’a”Sen benim yanımda otururken kitap bile açmıyorsun, ne zaman öğreniyorsun bunları? diyerek çimdiklemeye başladı. Bu kez Halil Basutçu Kadir’e “Sen önündekilerle saatlerce laklaka yapıyorsun, Orhan’ıun çalıştığını nerede göreceksin?”. Kadir yalnız kaldığını anlayınca dönüş yaparak Orhan’a “Benim çalışkan arkadaşım, önce sen öğren sonra da bana öğret!”deyip boynuna sarıldı. Bu kez de Orhan Kadir’e Sen konuşmalara dikkat etmeden ortaya atılıyorsun; az önce ben ağzımı bile açmadım, konuşan senin hemşerindi, ona neden bir şey demiyorsun?”Kadir, ”O çalışkan ben onunla aşık atamam, o benim ağabeyimin arkadaşı. Ben kendi ağabeyimin bile yanında bir şey söyleyemem. Sen benim arkadaşımsın, sana nazım geçer, diye sataşıyorum!”Ben yanlarından uzaklaştım. Kapıdan çıkarken “Nöbetçi öğretmeni geliyor!”diye bir ses duyuldu, ikişerli sıra olarak herkes dışarıya çıktı. Birileri, sanki aldatılmış gibi, ”Nöbetçi öğretmeni falan yok, kim yapar bu balonları!”diyerek yürürken kahvaltı zili çaldı. Az sonra Kadir sanırım gönlümü almak istedi:”Hava gerçekten güzel, sen dışarı çıkmamıştın, nereden bildin havanın güzel olduğunu?” diye sordu. Ben de, o cümleleri akşam ezberlediğimi, kar yağsa bile aynı sözleri söyleyeceğimi anlattım. ”Bir başka gün, gün-güneşlikken kar yağıyor diyebilirim!”deyince Kadir, ”Adım gibi inanıyorum, sen bu Almanca’yı da öğreneceksin!”diyerek ayrıldı. Kadir ayrılınca düşündüm, ”Ben sahiden bu Almanca’yı öğrenecek miyim?Öğrenmiş gibi gösterdiklerimi biliyor muyum ki?Akusativ bir sözün Türkçe’deki durumunu ya da Genitiv ad durumlarını tam kavramış değilim. Ben, beni, bana, bende ya da ben, beni, seni, benim, senin onun gibi Türkçe zamirlerin karşılıklarını bir türlü kavrayamadım. Kimi kez olayı kavradığımı sanıyorum. Sürekli çalışmadığım için, öğrendiğimi sandığım kuralı tümden unutuyorum. Oysa Kadir, benden umutlu. Demek ona öyle görünüyorum.
Adaşım İbrahim Ertur nöbetçi ağabeyinden mektup almış, bana da selam varmış, buna sevindim, ”Teğmen Ertur beni unutmadı!”dedim. Böyle dedim ama ben onu çoktan unuttum:Öyle ki, adını bile toparlayamadım da Teğmen Ertur diyerek geçiştirdim. Yakında buralara gelecekmiş. Arkadaşlar bu habere gülerek “Bize derse gelsin!”dediler. Mehmet Yücel, eski konuşmaları anımsattı:Bakın bakın, Tospacılar bizi adam etmek için, başımıza dikilecekler. Ağabeyi kesin olarak kardeşini sınıf çavuşu yapar. Bana dönerek, ”Dayı, senin saltanatın sona erecektir!”Halil Basutçu sabredemedi, konuştu:”Breh breh breh, fol yok, yumurta yok her işi yeni baştan düzenlediniz. Ortada olan bir mektup, bir de selam!”Arkadaşlar, Salih Ziya Öğretmenin, kahvaltıya geldiğini görünce bozuldular. Salih Ziya Öğretmen bundan böyle Tabiat Bilgisi derslerine girecek. Bunu daha önce kendisi söylemişti ama, söylediğinden bu yana ara verildiği için bu işten vazgeçildiği sanılıyordu. Fısıldaşmalar başladı. ”Müdür Bey de gelecek, oldu olacak bir de Beden Eğitimi dersi doldurulsun da arka arkaya dört ders nasıl olur görelim!”En çok bozulanlardan biri Hilmi Altınsoy. Bana dönerek “Abey, sen bari gidip Müdür Beye ders mers anımsatma, kendisi gelirse gelsin!””Olur!”diyerek gönlünü aldım. Hilmi, bana inanmamakla birlikte öyle deyişime sevindi. Kahvaltıdan kalkmamı bekledi, birlikte dersliğe yöneldik. Öğretmen masalarını yanından geçerken Salih Ziya Öğretmen bana “66, bana bir Tabiat Bilgisi kitabı getiriver, derse gelince geri veririm!”dedi. Hilmi’ye, ”Ya Müdür Bey de böyle yapıp bana görev verirse ne yaparım?”dedim. Hilmi, bu kez, ağabey sen benim sözüme bakma, öğretmenlerimiz tamam olduğu günler nasıl yapıyorsak derslerimizi gene öyle sürdüreceğiz. Bazen boş boş konuşuyoruz, işte!”Derslikte herkes, Milli Eğitim Bakanlığı örgütünü, bakanlıkların araba numaralarını konuşuyor. No:1 T. B. M. M başkanının, 2 no başbakanın, 3 no. Adalet , 4 no İçişleri, 5 no. Dışişleri, 6 no Milli Savunma, 7 no:Maliye, 8 no:Bayındırlık, 9 no:Milli Eğitim Bakanlığı. 9 numaralı arabayı hepimiz gördük. Hasan Ali Yücel geldi. Arabası hem Lüleburgaz’daki okulumuza hem de yeni yapılmakta olan Kepirtepe’deki okul inşaatına gelmişti. Cumhur Başkanı İnönü’nün arabasını da gördük, geçen yıl okul önünde durdu. Onun arabası numarasız biliyoruz ama, onun plakasında ne olduğunu tam kestiremiyoruz. Ben arabanın çok yakınında durdum da plakaya bakmak aklımdan bile geçmedi. Müdür Beye gitmeye hazırlanırken, kendisi geldi. Elinde bir dergi var;beyaz kağıt üstüne yazılmış yazılar. Önce birkaç başlık okudu. Çubuk Barajında yapılacak genişletme işleri. Arjantin elçiliğinin büyük elçiliğe çevrilmesi, Çiftçilerin tarım ürünlerini ikinci bir emre dek yalnız Toprak Ürünleri Ofisine satılması, Yeri değişen Valiler v. b. Müdür Bey, dersliğin ortasında durdu, dergiyi gazete gibi açarak, ”İşte size devletin gazetesi!”dedikten sonra bir de yasa başlığı okudu, ”Depremlerde zarar görenlerin vergilerini üç yıl geriye atıldığına dair 39 63 numaralı yasa!”Devlet parasıyla yapılacak işler, yüksek makamlara atanacaklar bu gazete ile ilan edilir!”dedi. Okula düzenli geldiğini, okul yönetiminin bu gazeteyi dosyalayıp sakladığını anlattı. Sami Akıncı parmak kaldırdı, sordu”3803 sayılı yasayı alıp okuyabilir miyiz?”Müdür Bey, ”Tabi tabi, Hüsnü Baykoca’dan isteyin, geri getirmeniz kaydı ile o size verir!”dedi. Fettah Biricik parmak kaldırdı, ”Kendi paramızla alabilir miyiz?”Müdür Bey duraksadı, ”Be oğul, kendi paranla hangi gazeteyi aldın ki, devletin resmi gazetesini alacaksın?Siz beni dinlemediniz galiba, bu okunacak haber gazetesi değil, yapılan devlet işlerinin belgelerini saptayan bir devlet belgesidir. Devlet işleri, kafadan atılan palavralarla yürümez. Her yapılan belgelere dayandırılır. Bu belgeler sorumlular, görevliler tarafından incelenir. Sami arkadaşınızın dediği gibi, sizi ilgilendiren bir yasa arayınca ilgili dairelerden aranıp sorulabilir. Parayla da almak olanak dahilindedir. Ancak her çıkan dergi yerine dergilerde çıkmış olan yasalar kitap olarak basılır. Kitap olarak çıkan yasalar kitapçılarda satılır!”. Müdür Bey bu kez Fettah’a dönerek, ”Merak etme, yarın öğretmen olunca sen, sana yarayacak yasaları çaresiz alacaksın. İlgili yasaları bilmeden görev yapmak olanaksız!” Bu kez de Sami Akıncı’ya sordu, ”Sami 3803 sayılı yasayı neden okumak istedin?”Sami önce bir iki kem küm etti. Müdür Beyin ilgiyle dinlediğini görünce gerçek düşüncesini söyledi. ”Köy öğretmenliğinde kalmak istemiyorum, sınavlara girerek yüksek öğrenime geçmek istiyorum. Yasada bunu engelliyor mu?”dedi. Konu daha önce de konuşulmuştu. Gene Müdür Bey yanıtlamıştı, onu anımsadı”Bunu bir kez daha konuştuk, herhalde sen unuttun. Yasada bunu önleyen bir madde yok. Engelleyen madde olmadığına göre gidilebilir anlamını çıkarmak için kahin olmaya gerek yok. Ancak yasa köye öğretmen yetiştirmeyi amaçladığından bunun dışındaki ayrıntılara yer vermemiştir. Ne var ki zaman içinde senin gibi istekliler çıkınca onları yönlendirecek önlemler alınacaktır. Örneğin senin gibi düşünen kaç arkadaşın olacaktır. Önce bunu bir soruştur. Yasada zorunlu çalışma koşulu vardır. Bu oldukça da en gelleyicidir. Örneğin burada kaldığı sürenin harcamaları faiziyle alınır. Bunu verenler her zaman ayrılabilecektir. Bu bir vatandaşlık hakkıdır. Öteki okullarda okuyanlar da harcamaları ödeyince ayrılabilmektedirler. Mamafih, sen gene de Hüsnü Baykoca’dan iste, al oku!”Zil çaldı Müdür Bey, ”Devam edeceğiz deyip ayrıldı. Müdür Beyin bu sözünden az sonra gene geleceği anlamını çıkaranlar oldu. Hemen tartışma başladı. Ancak ders zilinin sesi biter bitmez Salih Ziya Öğretmen kapıda göründü. ”Günaydın, yerinize oturun!”dedikten sonra ”Dersimiz Tabiat Bilgisi, birisi çıkıp da bana şu tabiat bilgisi sözünü açıklasa mutlu olacağım!”dedi, yüzlerimize baktı. Yüzü gülümser gibiydi. Sami Akıncı, hızla parmağını kaldırdı. Öğretmen, ”Sen mi açıklayacaksın?Ben sorumu aslında size sormamıştım ama, ziyanı yok, hadi sen açıkla bakalım!”dedi. Sami’nın sırası yanına gitti. Sami, bildiğimiz dersi, ders konularından bazılarını sıraladı. Öğretmen gene gülümsedi, Sami’ye “Bu kadar mı? diye sordu. Öğretmen gene, ”Bu Tabiat Bilgisi dersini değil de sözünü, sözcüklerin anlamını açıklasın istiyorum. Bunu size değil aslında bu derse bu adı takanlara yıllardır bunu soruyorum. Gelin bir de beraber araştırtalım bakalım, tabiat bilgisi deyince ne anlaşılırmış, görelim!” dedikten sonra tabiatın ne olduğunu uzun uzun örnekler vererek anlattı. Başımız üstünde uçan sinekten, köşedeki örümcekten başlayarak tüm canlıları, kepirde çok biten kuşkonmazlardan, sakız otundan çam, gürgen, meşe ormanlarına, içtiğimiz sularda, kokladığımız havadan tüm yiyeceklerimizi kapsayan toprak ürünü maddeleri sıraladıktan sonra”İşte burada azıcık duralım, bizim Tarım dersimiz de işin burasında kendini göstermektedir. Yukarda saydığımız tüm varlıkların içinden bir bölümünü, insanların işine yarayacak olanların çoğaltılıp daha işe yarar duruma getirilmesi bizim Tarım dersimizin konusudur. İlerideki sınıflarda şimdi Tabiat Dersdi içinde gördüğünüz konular hallaç pamuğu gibi dağılacak, hepsi birer bilim dersi olacaktır. Biyoloji, Fizyoloji, zooloji v. b. Böylece biz Tabiat Bilgisi dersini apayrı bir dersmiş gibi görmemeliyiz. Tarım Dersleri de bir anlamda Tabiat bilgisi dersidir hem de tabiatın içine tanıyarak girilir, denemeler yapılır, gözlemlenir, gereğinde değişiklikler bile yapılır. Örneğin meyve aşıcılığı, tabiatın yapmadığını yapmaktır. Örneğin evinin önündeki dut ağacın beyaz meyve veriyorsa aşılayıp yarısını siya yapabilirsin;al sana Karadut!. Tarlandaki yabani ahlattan bir kaç yıl içinde nefis armutlar alabilirsin. !”Öğretmen zilin sesini duyunca gülerek, ”Tamam, burada duralım, nefis armutların tadıyla teneffüsümüzü yapalım!”diyerek çıktı. Öğretmen ikinci derse kaldığı yerden başladı. ”Öğretmeni yok diye, Tabiat Bilgisi kitabını bir yana atmamamızı, hatta öğretmen olmamasını bir daha kazançlı sayıp kitabı rahatlık içinde okuyarak, içine gireceğimiz yaşamda, çevremizi olduracak canlı, cansız varlıkları iyi tanımamızı özellikle önerdi. Tabiat Bilgisi kitabından bitkilerle ilgili bir bölüm okuduktan sonra ektiğimiz fidanları, ağaç türlerini, ektiğimiz sebzeleri anımsattı. Geçen yıl okumadığımız konular da kısa kısa değineceğimizi söyleyerek, geçen yılki kitaplarınızı elden çıkarmışsanız, 7. arkadaşlarınızdan zaman zaman alıp konuları gözden geçirin!” önerinde bulundu. ”Bu derste konuştuklarımızın bir özetini çıkaralım!”deyip ilk numarayı, 4 Mehmet Aygün’ü kaldırdı. Mehmet Aygun anlatırken kestirip son numara 79 Ahmet Güner’i kaldırdı. Ahmet başladığı sözleri tamamlayamadan, öğretmen, ”Bir de orta numara dinleyelim!”diyerek 50 Abdullah Erçetin’i kaldırdı. Abdullah, arkadaşları hiç dinlememiş gibi, az duraksadıktan sonra “Soruyu anlayamadım öğretmenim!”deyince, öğretmen, ”Sen soruyu değil baştan sona dersi anlamadın, dersin de havasına giremedin. Önce ben, soru sormadım. İki derstir anlattıklarımızın bir özetini istedim. Arkadaşların kalktı, anladıkları kadarıyla konuştu. Sen onları da dinlememiş olacaksın ki, şimdi benden soruyu soruyorsun. Pek iyi beklediğin soruyu ben sana sorayım:Öğretmenler derslere niçin gelir, öğrenciler onları niçin dinler, niçin dinlemek zorundadır?Bunları düşün, yanıtını da kendine ver!”Öğretmen, derslerinde nelere dikkat edilmesi gerektiğini anlattı. ”Öğrenci anlatılan konuları anlamayabilir, anlamadığı konuları da haklı olarak anlatamayabilir. Bunlara kesinlikle sinirlenmem. ancak anlatılanları hiç duymayacak ölçüde kendini konu dışa itenlere gücenirim, bunu yapmamaya çalışmanızı rica ediyorum!”dedi. Abdullah’a bakarak “Bu son olsun!”deyip ayrıldı. Salih Ziya Öğretmeni hep neşeli görmeye alışan arkadaşlar, bu kez üzüldüğünü görünce önce şaşkın şaşkın bakıştılar sonra da Abdullah’a çıkıştılar. Bekir Temuçin, yakın arkadaşı olmasına karşın Abdullah’ı kınadı. Bu arada 6 Ali Güleren de Abdullah’a söz attı. Abdullah 6 Ali’ye önce küfretti, arkasından “Kaz Ali!”diye bağırdı. Bu kez de Ali sinirlenerek Abdullah’ın üstüne yürüdü, ”Gebeş!”diye bağırdı. Kavga büyümek üzereyken kapı yanındakiler “Öğretmen geliyor!”deyince ortalık yatıştı. Sahiden öğretmen geldi ama ders öğretmeni değil, Ali Dinçer, Muratlı’da eğitmen. Bizim köydeki eğitmen Mustafa Güvener’in arkadaşı. Aynı zamanda Furtun Şerif eniştelerin akrabası. Oğlu da 7. sınıfta öğrenci Vehbi Dinçer. Hüsnü Baykoca Öğretmenle iyi tanışıyormuş. Bizim köye çok sık geldiğinden beni de tanıyordu. ”Gelmişken göreyim!”demiş. Hüsnü Baykoca Öğretmen de dersimiz boş olduğu için getirmiş. Kapıda görünce ben koştum, çıktık. Eğitmen Ali Dinçer yemeğe kaldı. Öğleden sonra da bana izin aldı, hem okulu gezdik hem de konuştuk. Tüm köydekileri bildiği için rahat konuştuk. Atölyeleri, Tarım bölümünü, reviri, yatakhaneleri gördü. Otobüs saatinde Vehbi ile birlikte uğurladık. Vehbi’yi tanıyordum ama pek konuşmuşluğum yoktu. Babasının yakınlık göstermesi birden onu da sevdirdi. Sanırım bundan sonra sık sık konuşacağız. Paydos ziline dek derslikte oturdum, atölyeye gitmedim. Atölyede çalışma varken, nöbetlerim dışında ilk kez derslikte oturuyorum. Hiç de iyi değilmiş, suçlu gibi azıcık oturup kalkıp kooperatife gittim. Fevzi Üner çalışıyordu. Öğleden sonra ders yapanlar var, onlar gelip gidiyorlar. Cavit’le Fevzi iyi anlaştıkları gibi iyi de çalışıyorlar. Yarın yapılacak alış listelerini hazırlamışlar. Onların çalıştığını gören Fikret Madaralı Öğretmen onlara çok güveniyor. Yarın, ikisinin de alış verişe gelmesini istemiş. Buna da sevindim. Bir yandan da paydos zilini bekliyorum. Sonunda zil çaldı, rahatladım. Dersliğe gidince öğrendim:Arkadaşlar çizim yapmışlar, İrfan Öğretmen kalem dağıtmış. Kendisi sürekli kullanıyordu, kırmızı renkli köşeli, yassı kalem. Biz ona öğretmen kalemi diyorduk. Çok dayanıklı bir kalem. İrfan Öğretmeni tanıdığımızdan beri hep onu kullanıyordu. Benim kalemi ayırmış, ”Yarın kendisine veririm!”demiş. Uzun zaman ayrı kalmış gibi arkadaşların ağzına baktım kaldım. Sonra da atö lyeye gidip bir süre akordiyon çalıştım. Kromatik gamları tekrarlıyorum. İki oktavı rahat yapmaya başladım. İnceden kalına daha rahat yapışıma şaşıyorum. Çıkışta dördüncü parmak nedense bir türlü alışmıyor. Akordiyonu bırakmak üzereyken Vehbi ile İrfan geldi. Vehbi akordiyonu çok seviyormuş, babasına söylemiş, o da alırız, demiş. Alırsa nasıl çalışacağını sordu. Sorusuna İrfan yanıt verdi:Ağabey nasıl çalışıyorsa sen de öyle çalışırsın, başkası gelip senin elini tutacak değil ya uğraşa uğraşa bir gün çalmaya başlayacaksın. İrfan haklı, bana kimse göstermedi ama çok çalıştım. Ancak ben önce armonikayla sesleri kolay öğrendim. Notaları da birinci sınıfta zoraki ezberlemiştim. Bunları anlattım. Akordiyonun fiyatı ise Vehbi’yı şaşırttı:Yüz yirmi beş lira deyince hayretle yüzüme baktı, üzgün üzgün, ”Benim babam bu kadar para vermez!”dedi. İrfan çok rahat, ”Vermezse sen de akordiyon çalmaktan vazgeçer benim gibi mandolinle yetinirsin!”dedi. İrfan, tıpkı babası Pehlivan Amca gibi konuşuyor. Çevresindekilere o da böyle, kestirme yoldan öğütler verir, olayları gülerek karşılar. Bizim kahveye son geldiğinde Pehlivan Amcanın komşularla konuşmalarını anımsıyorum;”Bu yıl pancar iyi olmadı!”dendiğinde “Üzülme be ağa, seneye olacaktır, sene dediğin çok uzakta değil;sayılı gündür bir de bakmışsın gelmiş!”. Ya da “Yağmurlar gecikti!”diyen olunca Pehlivan Amca, ”Yağmurlar gecikmedi biz acele ediyoruz, yağmur yağana dek bekleyebilsek;onun üzüntüsünden kurtuluruz!”deyip, arkasından da kahkahaları atmıştı. İrfan’da da benzer bir tavır olduğu besbelli. Onlarla konuşurken vakti geçirmişim, zil çalınca dersliğe gittim. Derslikte konu yarınki Askerlik Dersi;Binbaşı mı gelir Üsteğmen mi?Kapıdan girince İdris Destan “İşte geldi ondan soralım! “deyince, az önce benim için konuşulduğunu anladım. İsmet’e baktım yüzü gülüyordu, bu, konuşmaların aleyhimde yapılmadığının belirtisiydi:Rahatladım. Ne soracaksınız?derken Mehmet Yücel, ”Ona sormayın o, Binbaşının gelmesini ister, çoktandır gelmediğine göre hepimizden çok o özlemiştir(!)”diyerek hem kendisi güldü, hem de arkadaşları güldürdü. İdris Destan düzeltme yaptı, ”Arkadaşın onu sevmediğini biliyorum. Onun için soruyorum, o ilgilenip öğrenmiş olabilir, diye düşünmüştüm. Mehmet Yücel gülerek İdris’e baktı, ”Onun ayrıca telefonu mu var?Nereden öğrenecek?”Benim yüzümden tartışıldığına üzüldüm, söze karıştım:”Kendinizi hiç yormayın yarın hiç birisi gelmeyecek!” Sahi mi, bilerek mi söylüyorsun;yoksa öyle mi tahmin ediyorsun?”Bu kez de ben, gülerek:”Öyle istiyorum!”dedim. Arkadaşların çoğu ilgileniyormuş büyük bir çoğunluk;üzülürmüşçe “Aaaaa!”sesi çıkardılar. Yemekten sonra Halil’le Orhan yer değiştirdi. Daha doğrusu Orhan benim yanıma sıkışınca Halil kitabını alıp onun yerine gitti. Orhan’
25 Ocak 1941 Cumartesi….
Mehmet Yücel’in sesiyle uyandım. ”Kalkın arkadaşlar, kar kürümeye gidiyoruz!””Bu şaka da yapılır mı?Bıktık bu kar sözünden!” diyenler oldu. Şaka değilmiş, kar yağmaya başlamış. Sıkılarak dışarı çıktım, gerçekten lapa lapa kar yağıyor. Lüleburgaz’a alışverişe gidecektik, belki de kalacak, diyerek dersliğe gittim. Harun’
Saat 14’de Lüleburgaz’a gittik. Bugün Salih katılmadı. Öğretmen bizi eczanede beklemiş, kolay buluştuk. Fikret Madaralı Öğretmen yeni bir konu ortaya getirdi:Simit!”Parası olan çocuk taze bir simit alıp neden yemesin?Ancak simiti kooperatif sağlayamaz. Küçük bir arabası olsa kesinlikle kooperatif bunu yapar ama şimdilik bu olanaktan yoksun. İlerde bu kesinlikle olacaktır. Şimdilik bir başkasıyla anlaşıp bunu sağlamaz mıyız?Fırıncıları, ilgili dükkanları dolaştık, bu işi üslenen olmadı. Öğretmen, Lüleburgazlıların uyuşukluğundan söz etti. Bunu bize değil her girdiğimiz dükkanda yüzlerine söyledi. Belediyenin Kepirtepe’ye suyu, elektriği götürmemesini, Kepirtepe Köy Enstitüsü’nün Lüleburgaz için bir kazanç olduğunu anlayamadıklarını tekrarladı. Dinleyenler, hep haklı buldular, karşı duranlar da çıktıysa bile doğru dürüst bir savunma yapamadılar. Hele faytoncuların o yola “Gitmeyiz!”deyip, istasyon önlerinde gün boyu beklediklerini söyleyince kahkahalarla gülüp” Tümüyle haklısın!”dediler. Öğretmen konuştukça daha da sinirlendi. Eczaneye geldiğimizde konuşarak içeri girince eczacı Neşet Çal, ”Fikret Madaralı fena halde sinirli!”dedi. Fikret Öğretmen de “Nasıl sinirlenmeyeyim kuzum, adamlara iş öneriyoruz, bin bir dereden su getirip kendilerini haklı çıkarmaya çalışıyorlar. Sonra da işsizlikten, fakirlikten yakınıyorlar!”dedi. Bu kez eczacı Neşet Çal, ”Lüleburgaz halkının çoğu göçmendir, göçmenlik psikolojisi onları çekingen yapmış, elindekini de kaybetme korkusu içindedirler. Bu nedenle onlar kolay kolay yeni girişimlere kalkışmazlar! “diyerek Fikret Öğretmeni destekledi. Kamyon gelince biz aldıklarımızı kamyona yükleyip ayıldık. Kapıdan çıkarken öğretmenin, ”Okulun Lüleburgaz’da kurulanacağını duyunca sevinmiştim. Ben buradan gelip geçerken bura halkını daha canlı daha girişken olarak algılıyordum. Meğer yanılmışım, Kepirtepe Köy Enstitüsü onlara Yemen kadar uzakmış gibi geliyor. Yetkim olsa topunu, birkaç kez Lüleburgaz-Kepirtepe arasındaki
Hava giderek açtı, hafif bir rüzgar esiyor ama yağış yok. Rüzgar soğuğuna razıyız, ”Kar yağmasın!”diyoruz. Cavit, Fevzi çok sevinçliler. Fikret Madaralı Öğretmen onlara, ”Yazın, yolun karşısına kooperatif için özel bina yapılacak!”demiş. Yeni yapılan okul planında Konukevi ile Kooperatif binaları varmış. Kendilerinin orada çalışacaklarını düşünüyorlar. Benim öyle bir niyetimm olmadığından üzerinde durmuyorum. Ancak Konukevi yapılışına sevineceğim, gelen anne- babalar rahatça kalabilecekler. İnsanların gelince, kenarda köşede oturmaları, yanlış bir iş yapmış gibi gelenden geçenden sakınmalarını gördükçe kendi yakınlarımmış gibi üzülüyorum. Benim yakınlarım gelip kalmıyor, uzun kalmak gerekince de Kamber Amcamlara geçiyor ama öteki 280 insan için gelenler sıkıntı çekiyorlar. Ben bunları söyleyince arkadaşlar da bana katılıyorlar. Genellikle”Okulu bitirince biz de geleceğiz, herhalde konukevinde kalırız!”Bu söylenince takılmalar başlıyor:”Konukevi paralı otel değil, gelen ya bir gün kalır ya da iki gün, Arkasından sepet havası yapılır!”Bu daha çok Mehmet Yücel arkadaşımızın sözü. O, bunu söyledikten sonra, ”Hınzırlar, sizin çoğunuz buraya kızlar için geleceksiniz, Hüsnü Baykoca bunu yutar mı?Nöbetçileri gönderip o saat postalatacaktır!”Her zaman susan Sami Akıncı yanıtta geçikmedi”Dervişin fikri neyse zikri de odur!”Mehmet Yücel fırsatı kaçırmadı:Benim öyle bir sorunum yok ama Hafız Mustafa ile seni buralarda dolanırken göreceğimi sanıyorum. Bu sözlerim zaten sizin için!”Sami Akıncı hafifçe renklendi, sustu. Mustafa Saatçı, motosikletle geleceğini, kimseyi rahatsız etmeden döneceğini söyledi. Bu kez İsmet Mustafa’ya, ”Senin motosiklet sesini duyunca herkes kaçar, boşuna gaz yakmış olursun!”dedi. Mustafa Saatçı az düşündü:”Motosikler gazla çalışmaz, benzinle çalışır, gazla ne ilgisi var?”Bir kahkaha koptu, ”İmam sözü kıvırtıyor!”Lüleburgaz’da uzunca dolaşmamız, tartışmalar, konuşmalar, kar, soğuk derken bu günü de geçirdik. Askerlik dersinin boş geçmesine de sevindim. Ancak düzenli çalışamadığımı da giderek duyumsuyorum. Kış aylarında çalışamazsam, baharda, yazda hiç çalışamayacağım. Şimdi de bunun kaygısı başladı. Sırada oturup esnerken Hasan Üner karşıdan bir kitap gösterdi, Genç Verter’in Istırapları”Çok seveceksin!”dedi. Aldım, okumaya başladım. Adını daha önce çok duyduğum, Almanca kitabında da şiirlerini okuyup birini ezberlediğim (EİDEROSLEİN)Alman yazarı Johann Wolfgang von Goethe’nin kitabı Werther. Üç Silahşörler, Cihan Şampiyonları, Monte Kristo türü kitaplardaki insanların yaşamını andıran kişilerin yaşadığı bir ortam. Kadınlar, kızlar, ne iş yaptığı anlaşılamayan erkekler. Kolayca aşık oluyorlar. Aşık olduklarını da uzun süre saklayabiliyorlar. Bu kitapta ise bu durum daha kalın çizgilerle belirtilmektedir. Genç Werther bulunduğu kentten bir başka kente iş için gitmiştir. O kentte bir konakta kalmaktadır. Konak yanında çalışacağı kontundur. Kontun eşi ölmüş dokuz çocuğu annesiz kalmıştır. Werther çocukları sever, onlarla iyi ilişkiler kurar. Kendi kentinden ayrılmadan önce. Arkadaşına söz verdiği üzere izlenimleri arkadaşına yazar. Romanda olup bitenler bu mektuplarda anlatılmaktadır. İlk mektuplarda arkadaşına anımsattığına göre, Werther sanata eğilimli olmakla birlikte gerçek aşkı da aramaktadır. Geldiği kentte olayları bu açıdan değerlendirir. Resim yapmaya niyetlenir, kitap okur. Özellikle de Homeros(Homeros bir şair. uzun şiirler yazmış. Ömer Seyfettin’in çevirdiği bir savaş parçasını Lise 1. sınıf Edebiyat kitabından okumuştum) tutkunudur. Kadınlara ilgi duyar ancak seveceğini iyi seçmek istyemektedir. Tanıştığı bir gencin anlattığı bir maceraya hemen kapılır ama bunun sonu gelmez:Çünkü o genç, ele verdiği kadınla ilişkisini sürdürmeye kararlıdır. (Bu arada Homeros aklıma takıldı:Homeros kimdi?Ne yapmıştı?Az duraksadım. Hayat Ansiklopedisine bakacağım)Werther’ se bu tür ilişkilere saygılıdır, verdiği karardan cayar. . İşi dışındaki zamanlarını, incelemeler, gözlemler yaparak geçirir. Doğaya karşı aşırı bir tutkusu vardır. Çağının olaylarını doğru algılamaya özen gösterir. Kısacası Werther, çevresine uyup çağının gereksinimlerini donanarak bilinçli yaşamak ister. Bunun için de o günlerin geçerli değerlerini bir bir dağarına katmaya çalışır. Bu tür bir etkinleri kitapta yoksa da o, arkadaşına bu eğilimini mektuplarında anlatır. . Özellikle de çocuklara büyük bir yakınlık duyar. Çalışma dışındaki zamanının bir bölümünü çocuklarla geçirir. Çevresiyle iyi ilişkilerini geliştirdikçe dostları artar. O dönemin moda etkinlerinin başında gelen danslı toplantılara, (balo v. b. ) Katılmaya başlar. Sonradan çıldırasıya sevdiği Scharlotte ile böyle tanışır. Yanında bulunğuğu kontun adamları, tanıştığı öteki yeni dostları bir gün çevrede önemlice sayılan geleneksel bir baloya Werther’i de davet ederler. Hazırlanıp yola çıkılırken o çevredeki baloların koşullarından söz edilir. Özet olarak:Tek bekarlar baloda yabancı durumda kalırlar. Dans edip eğlenmek için dans edeceği damı, damsa kavelyeyi önceden seçmesi gerekir. . Bunlar konuşurken Werther için de biri peydahlanır. Konuşmalar sürerken, birileri, az sonra uğrayacakları bir köşkten söz edilir. O köşkten de gelecekler vardır. Ancak Werther’in ne köşk ne de gelecekler üstüne bir bilgisi vardır. Yakınında oturan bir bayan, ”Şimdi bize katılacak bayan Scharlotte S. Güzel bir dam olabilirdi ama, sakın yanılıp da dansa kaldırmaya girişme, kalkmaz!”deyince Werther sorar, ”Neden Kalkmaz?”Çünkü sözlüsü vardır!”yanıtı verilir. Az sonra Scharlotte onlara katılır. Balo söylendiği gibi görkemli olmuştur. Avrupa sosyetesinin o günkü dansları sıra ile yapılır. Werther, tembihleri kular ardı edip Scharlotte ile dans eder. Werther. gorür görmez vurulmuştur ama Scharlotte de sanki Werther’e vurulmuş gibi yakınlık gösterir, bakışlarıyla anlaşmışlardır, değişik danslarda ayrılıp ayrılıp bir araya gelirler. Werther duygularını saklayamaz. Ne var ki Scharlotte karşısında başkasıyla danseden birini gösterir. Albert, benim nişanlım, çok iyi bir insan, onu seviyorum!”der. Werther sanki bunları duymamıştır. Ayrılırlar. Scharlotte Albert’le dans eder. Dam kavelye değişmelerinde Werher’le Scharlotte gene karşılaşırlar. Daha doğrusu Werther numaralar yaparak kişileri atlayıp Scharlotte’u yakalar. Werther, Scharlotte ile görüşmek ister. Scharlotte arkadaş olduklarını, her zaman gelebileceğini söyler. Scharlotte, kontun büyük kızıdır, anneleri ölünce kardeşlerine o bakar. Köşkte güzel bir düzen kurulmuştur, Scharlotte bu düzeni çok ustalıkla yürütür. Çocuk sever Werther, Scharlotte’in kardeşlerince de benimsenir. Gelip gitmeler doğal bir anlayış içinde sürer. Ancak zaman Werther’in zararına gelişmektedir. İç dünyasını, yürek yanıklığını arkadaşına anlatarak birkaç yıl oyalanır. Scharlotte ile Albert evlenirler. Werther onlar için bir dosttur. Werther’in derdini bilirler ama, kendilerinden kuşkuları olmadığı için dostlukları sürer. Ne var ki Werther içten içe kendini kemirmektedir. Bu yaşamı sürdüremeyeceğini anlayınca kendini vurur. Werther’in yazdığı mektuplar, bu tür sevgi seline kapılanlar için örnek mektuplardır. Kitap üstüne yazı yazanlara göre, Werther, kitabın yazarı Johann Wolfgang von Goethe’nin kendisidir. Mektupları Werther adına yazmış ama Scharlot’u seven de kendisidir. Ancak kendisi Werther’i intiharla ortadan kaldırıp, sessizce doğduğu kente dönmüştür. Kimi yazarlara göre de büyük yazar Goethe, böyle bir olay kurgulayarak, bu tür aşklar üstüne o güne dek söylenmemiş sözleri yazarak, hem bu konuda duyarlığını kanıtlamış hem de insanların aşk konusunda iradelerini kullanabildikleri ölçüde başarılı olacaklarına örneklemiştir. İradesiz Werher’e intihar, iradeli Scharlot ya da Goethe’ye yaşama şansı tanımıştır. Kitabı Hasan’ın dediği gibi sevdim bir solukta okudum ama içimde bir burkulma oldu. Ben çok mu yanlış düşünüyorum yoksa bilmediğim bir durum mu var?Bunu başka kitapları okunca da düşünmüştüm. İnsanlar bir birini seviyor. Bu kimi zaman karşılıksız da oluyor. Ben de A’yı ya da C’yi sevmiştim. İkisiyle de konuşuyordum. İkisiyle de ayrıldım. Ayrılınca üzüldüm ama çaresiz olduğunu bildiğim için, unutma yolunu seçtim. İkisi de evlendiler. Onların evlenmelerini de doğal saydım. C ile köyde karşılaşıp konuşuyorum. C benimle konuşmak istediğini söylediği için, ben de buna kolayca uydum. Ancak, C’ye eski yakınlığımın verdiği rahatlık dışında hiçbir başkalık tanıyamıyorum. ”Bana mektup yaz!”dese, şaşırıp kalırım. Hatta, geçen yıl köye karşılaşınca o durup konuşmasaydı, konuşmayı bile düşünemiyordum. Bence o evlendiğine göre benim söyleyecek bir sözüm kalmamıştır. . Söylemeye kalktığımda olumsuz bir tavır görsem utancımdan yerin dibine girerim. Geçen Lüleburgaz panayırında A’yı gördüm, gidip konuşabilirdim. Üstelik A gelip ablamla konuşmuş, bunun ayırdındayım. Gene de yanına gidemedim:”Ya memnun olmadığını gösteren bir tavır takınırsa?”deyip yerime oturdum. Böyle bir durumda, şimdi az da olsa güzel bir geçmişimiz var, onunla yetinmek de güzel. Oysa öyle bir durumda tüm geçmiş, çocukluğumun güzel izleri çizilip gidecek. İşte ben bu durumu düşünerek karşılaşmaktan çekiniyorum. Oysa kitaplardaki kişiler, dolaylı olarak da yazarlar bu tür duyguları bir yana itip aşıkları burun buruna getiriyorlar, kadını seven erkek, kadının sevdiği erkekle arkadaş oluyor, Werther’de olduğu gibi Scharlotte’un nişanlısı, sevgilisini sevene yardım ediyor, onun için üzüntü bile duyuyor. Werther bu tür bir yaklaşımı nasıl içine sindiriyor, anlayamadım. Gerçi sonunda olay patlıyor ama, başka romanlarda da böylesi durumlar çok var. C’nin eşi M’nin, benim C’den ayrıldığıma üzüldüğünü söylese ona “Kafadan çatlak!”derim. Bu, A için de geçerli, okul arkadaşım O, ”Yazık, A’dan ayrıl diyesi bir tavır takındığını görsem, Fikret Madaralı Öğretmenin çok kullandığı “Sarsak!”sözünü yapıştırırım. Bu tür sözleri, eşlerini yeterince sevip saymayan insanların yapabileceğine inandığım için söylerim. Gerçekten sevip sayıyorlarsa böyle bir varsayımı kafalarında canlandırmazlar. Sevgi olayı böyle bitmişse, yamama düşüncelerle, yakıştırmalarla yer değiştirmeye kalkılırsa duyguların tavsadığı görülür. Motor vidalarında görüldüğü üzere düşünce vidalarında da yalamalaşmalar giderek insan ilişkilerini olumsuzluğa götürür. …Yatınca Scharlotte’
26 Ocak 1941 Pazar…
Yeni Bedir’e Kamber Amcama gitmeye karar verdim. Hava soğuk değil. Namık Öğretmen nöbetçi, izin verdi, arkasından takıldı, ”Kurt murt çıkar yanına bir nöbetçi verelim!”dedi. ”Vereceğiniz nöbetçiden korkacak kurdu ben kurt bile saymam, yürür giderim!”dedim. Öğretmen güldü, haklısın, onların çoğu tavşana bile yaklaşamaz, yolun açık olsun, yolun kenarından git, kamyonlarda kaymalar olur!”uyarsında bulundu. Ağır ağır yürüyerek fazla üşümeden gittim. Amcam gelişime sevindi. Konukları varmış, Deveçatak köyünden Helvacı Ahmet;oldukça iri bedenli, pehlivan gibi görüntüsü var. . Bizim de yabancımız sayılmaz. , onlara, özellikle ablamlarla çok gittiğimi anımsıyorum. Gitmek üzere kalkmıştı çok konuşamadık. Kamber Amcam onu uğurladıktan sonra döndü, ”İyi ki geldin, seninle akrabalıklar üstüne konuşalım, bildiklerimi sana anlatayım!”dedi. Amcam benim çok ilgiyle dinleyeceğim bir konu açmıştı. İki yıl önce Sofuali köyündeki büyük halamın özlerini anımsadım. Büyük halam, ”Bizim aile giderek dağıldı, gençler unutkan oldu. Uzaklardan geçtik burunları dibindekileri bile aramıyorlar!”diye yakınmıştı. Bu arada Kamber Amcamın da adını vererek kınamıştı. Lüleburgaz’a geldiğimde Kamber Amcama bunu söylediğimde, amcam, ”Gerçekten öyle, iki adım yerde koca teyzemi gidip görmüyorum, ilk fırsatta gideceğim!”demişti. Sonradan öğrendiğime göre gitmemiş, onun koca teyzesi, benim de koca halam olan babamın ablası geçen yıl “Geniş ailem!”dediği insanların çoğuna özlem duyarak aramızdan ayrılmıştı. Kamber Amcama göre ölen halamdan sonra ailenin en yaşlısı babam, Kamber Amca geçmişi bir yana bırakıp bundan böyle birbirimizi tanıyalım, diyerek konuşmasını sürdürdü. Anlatıklarının çoğu babamın anlattıklarıyla örtüştüğünden söyledikleri bana pek yabancı değildi. Tek fark, Kamber Amcam akrabaların dağıldığı köyleri daha iyi biliyor, köylerdeki dağılımı ayrıntılarıyla sayıyor. Belenören, Karaabalılar(Karaballar)Ahmatlar(Ahmetler)Kızılcıkdere, Karınca, Deveçatağı, Çeşmekolu, Sofuali, Arzulu, Omurca, Yeni Bedir, Kılavuzlu diye saydı. Akrabaların bulunduğu 22 köyden söz etti. Biz konuşurken yengem arada söze karışıyor, bildiğini ekliyor ya da o, o mu, bu, bu mu gibi sorular soruyordu. Yengem soru sorunca birden geçen akşam gördüğüm rüyayı anımsadım. Yengem amcamı evden kovmuş. Konuşmaları, bir birlerine seslen işleri bu açıdan değerlendirmeye başladım. İzlediğim kadarıyla yengem bu evden amcamı kovamaz. Konuşmalar öyle bir noktaya geliyor ki, yengemim patlaması gereken yerde, birden susuyor, ”Peki, sen öyle istiyorsan öyle olsun!”deyip gülümsüyor. Arkasından konuşmalar gene aksamadan sürüyor. İçimden içimden sorunu çözmüş gibi sevinirken söz nasıl oldu bilmem birden babama geldi. Kamber Amcam, ”Geçmiş geçmiştir, bundan böyle sevgimizi saygımızı büyüğümüz olan (babam için=Mahmut Dayım üzerinde toplayıp bu dağınıklığı önlemeyiyiz!”dedi. Benim için sevindirici bir söz, söz konusu olan benim babam. Söylene sözün arkasını beklerken yengem, ”Kim yapacak bunu?Bunu yapacak biri gerekli, bunu sen mi yapacaksın?diye sorup Kamber Amcamın yüzüne bir baktı ki, yengem deminki sessiz sakın insandan başkası gibiydi. Amcam birden sustu. Ancak yengem susmadı ”Sen Mahmut Dayım, deyip duruyorsun ama önce sen Mahmut Dayımı sevmiyorsun. Senin onu sevmediğini bildiği için o da seni sevmiyor. Bunu ikiniz de biliyorsunuz. Birbirini sevmeyen insan nasıl yakınlaşır?”Yengem sinirli falan değil çok doğal olarak yumuşak yumuşak bunları söyledi, kalkıp mutfağa gitti. Amcam sustu, ortada yokmuş gibi bir süre öylece kaldı, ben gene rüyamı anımsadım ama ayrıntılar aklımdan çıktı. Tek aklımda kalan amcamın gelip, ”Yengen beni evden kovdu!”demesi kaldı. O sözle bu konuşmayı bir birine yaklaştırmaya çalıştım, olmadı, anlam kurmaya çalıştım, gene bir bağlantı oluşturamadım. ”Ben artık gideyim!”deyip kalkarken amcam oturttu, içerden yengem seslendi, ”Bir şeyler yemeden gidemezsin!”Yengem elinde tepsiyle geldi. Kabak tatlısı, süt, gözleme. Benim köyde çok sevdiğim yiyecekler. Bu kez konu köy yemekleri üzerine döndü. Okul yemeklerini eskisi gibi olmadığını anlattım. azar azar da olsa kendi paramla bir şeyler ekleyerek aç kalmamaya çalıştığımı anlattım. Yemekten sonra da uzun süre beni bırakmadılar. Ben de, ben ayrılırsam kavga edecekler kaygısına kapılarak, onlar kal dedikçe oturmayı yeğledim. . Sonunda Bayrak Töreni için izin alıp ayrıldım. Törene yetiştim ama aklım hep onlarda kaldı. Daha doğrusu konunun babamla ilgili olması beni hem üzdü hem de yakından ilgilendirdi:Babam, Kamber Amcamı niçin sevmiyor?Ayrıca Kamber Amca babamı niçin sevmiyor?Aralarında ne olup geçti de böyle bir soğukluk oldu. Ayrıca ne babam, ne de Kamber Amcam bu konuda bana bir durum sezdirmediler. İkisi de benimle saygı dolu sevgi dolu selamlarını gönderiyorlar. Bu nasıl olur?Düşünceli düşünceli dersliğe girdim. Herkes kendi havasında. Sıradan Werther’i çekip okur gibi bakmaya başladım. Sayfaları okumadan çeviriken az önceki konuşmaları düşündüm. En ufak bir geçimsizlik nedeni de bulamadım. Babam Kamber Amcamın öz annesinin kardeşi. Kardeşler, bildiğim kadarıyla olabildiğince sık görüştüler. Kamber Amcamların eski köyü olan Ahmatlar’a babamın sık sık gittiğini anımsıyorum. Buraya, Yeni Bedir’e taşınınca da bir kaç kez gelmişti. Babam, halamın vefatından sonra da Y eni Bedir’e iki kez geldi. Kamber Amcamı sevmeseydi gelir miydi?diye düşündüm. Öte yandan “Ortada bir durum olmasa, bir şeyler bilmese ya da sezinlemese yengem böyle konuşmazdı!”deyip ikircilikli bir duruma düştum. Bir ara İsmet geldi, ”Dayı, düşüncelisin, hoşuna gitmeyen bir durum mu var, iyi olmayan haberler mi aldın!”dedi. Yanında oturan Mehmet Yücel, ”Dayını askere çağırmışlar, sınıf çavuşluğunu sana bırakacak!”İsmet, ”Herkes askere gidiyor, dayımın iki ağabeyi askerde, o da giderse ne olacak?Dayım ona üzülmez!”deyince Mehmet Yücel gülerek, ”Dayın askere gittiğine değil çavuşluğu sana bırakacağı için üzülüyor!”deyince arkadaşlar kahkahayı bastı. İdris Destan, ”Ceylan Mehmet nereden buluyorsun bu lafları?” diye sordu. Mustafa Saatçı ise İdris Destan’a”Komşu köylüne iskeletliği yakıştıranıyorsun anladık bari ceylan falan deyip onu şımartma, yoksa başalarım sana da ……. demeye. İdris sinirlendi, Mustafa Saatçı’ya;İmam, hafız, fitneci, Çöpköylü gibi bir dizi sıfat söyledi. Mehmet Aygün, Hilmi Altınsoy, Mehmet Başaran İdris Destan’ı yatıştırdılar. İsmet Mustafa Saatçı’ya çıkıştı”İdris’in de senin gibi bir adı var, onu söylemeye cesaret edemeyip nokta nokta demenin bir anlamı yok. Bu düpedüz küfürdür. Bunu bana da yapsan kızarım!” deyince bu kez Mustafa Saatçı”Kızsan ne olacak?diye karşı koydu. İsmet birden kalkıp Mustafa Saatçı’nın üstüne yürüdü. Sami Akıncı araya girerek kapışmayı durdurarak, ”Yiğitler burası Er Meydanı değil, derslik, şimdi de yatma zamanı. Kavganızı sabaha bırakın!”dedi. Bu kez arkadaşlar Sami Akıncı’ya takıldılar:Özellikle Hilmi Altınsoy, Sami Ağabey tam cazgır, Güreş meydanlarına yakışacak!”deyince Mehmet Yücel sordu, ”Hangi pehlivanlara?Baş mı, Baş altı mı, Orta mı, Deste mi yoksa Sinek sıkletlere mi?”deyince birkaç kişi birden “Sinek sıklet!”deyince Sami Akıncı başta olmak üzere herkes güldü. İsmet duramadı”Yani bir şimdi sinek sıklet miyiz?Mehmet Yücel yanıtladı:Ya ne sandın?Hem de b. o. k sineği…. Sinirli durum gülüşmelere döndü. . Yat zili çalınca oldukça neşeli bir durumda yataklara girildi. Yatınca hemen uyuyacağımı sanıyordum. Arka arkaya esneyince böyle bir sanıya kapılmıştım. Ancak, kısa sürede yengemin konuşması, amcamın susması derken derslikteki tartışmalara dek tüm günlük olaylar beynimde sıralandı. İşin ilginci, gündüz üzerinde hiç durmadığım arkadaş şakaları bile gelip birer birer karşıma dikildi. O ne demişti?Bunu niçin söylemişti?Sonunda gene kendime sordum:”Neden bunları önemsiyorum?”Kendi soruma inandırıcı bir yanıt buldum mu, bulamadım mı?Sanırım uzun süre bunu düşündüm. Bunun yorgunluğu, gündüzünkilere eklenince direnemeyip kurtuluşu uykuda buldum!
27 Ocak 1941 Pazartesi. . . .
Türkçe sınavı sonuçlarından söz edilirken uyandım. Uyandığımda duyduğum sözleri, uyanmadan önce de duyduğumun ayırdına vardım. ”Bu nasıl olur, arkadaşlar gece boyu bunu mu konuştular?diye düşündüm. Orhan uyanmış, kalkmamış durumdaydı;ona sordum:”Bu konuşmalar ne zaman başladı?diye sordum. Az önce zil çalmış, nöbetçi Mustafa Saatçı:Kalkın, Türkçe yazılı notlarını getirdim, kim hemen kalkarsa iyileri onlara vereceğim!”demiş. Buna gülen arkadaşlar, ”Kalkanlara iyileri dağıtacağına göre pekiyiyi kendine saklıyorsun!”diye takılmışlar. Arkadaşlardan kimileri de Mustafa Saatçı’ya “Sakın aklından geçirme, köselerin sakalı çıkmadıkça sen Fikret Madaralı Öğretmenden pekiyi değil, iyi bile alamazsın!”gibilerde konuşmalar olmuş. :İşte ben, uyanmadan önce bu konuşmaları bölük börçük duymuşum. Uyanınca da konuşmalar aynı konuda sürünce şaşırdım. Türkçe yazılımdan bir bakıma kuşkuluysam da Fikret Madaralı Öğretmenin not terazisinin şaşmayacağını umuyorum. Kadir, başını kaldırıp Orhan’la ikimize takıldı, ”Siz çalışkan çocuklarsınız, not mot düşünmüyorsunuz!”dedi. Orhan gülerek Kadir’e yanıt verdi:Not düşünmezdik ama şimdi”Mot” düşünmeye başlayacağız!”dedi. Kadir sinirlendi, Orhan’a, ”Sen burada saldırgan oluyorsun, sırada ne kadar uslusun. Seni bir kışkırtan mı var?”diye bana baktı. Bu söz üzerine Kadir’e:”Saldıranlar durup dururken saldırgan olmaz, Karşılarındakiler saldırı isteyen bir durum takınırsa o zaman saldırırlar!”dedim. Kadir, bana yanıt vermedi, gene Orhan’a, ”Senin arkanda kim olduğu belli!deyip gitti. Orhan’a Şimdi ne olacak?dedim. Orhan omuz silkti:Kendi gelip bulaşıyor, derslikte sıraya oturunca barışırız. . Sıradaki arkadaşlığımız iyidir!”dedi. Ben aşağıya indiğimde Kadir’in geri döndüğünü gördüm. Eğilip öbür taraftan baktım, Orhan’la sarmaş dolaş, ortak konularından birini konuşuyorlar. Kadir sık sık, Sen nasıl istersen öyle olsun arkadaşım!deyip duruyor. Derslikten sonra kahvaltıya gittiğimde, ikisini birlikte kahvaltı ederken görünce sevindim. Kadir’in köylüsü Mehmet Özalp nöbetçi, ben 5. sınıftayken o 2. sınıftaydı. Hamitabat’ın 9 Mehmet’i, ailelerimiz tanıştığı için aramız bizim de iyidir. Bana geldi, ”Abi çay ister misin?”diye sordu. Kadır bu kez buna da tepki gösterdi, Mehmet’e, Ben senin hem köylün hem de okul arkadaşınım, bana değil de Çeşmekollu’ya çay getiriyorsun!”dedi. 9 Mehmet, sözünün altında kalmadı, Kimin selamı benim içimi ısıtıyorsa ben onun selamını candan karşılarım, babam Osman Özalp bana bunu öğretti!”deyince masadaki arkadaşlar hep güldüler. İçimden, ”Kadir bu sabah iyi haşlanıyor, bakalım sonu ne olacak?”dedim. Kadir oralı olmadı Mehmet’e her zaman söylediği sözleri söyledi. Demir kafa!”9 Mehmet’in ünü kafasından ileri gelmektedir. Okula ilk başladığında, arkadaşlarına takılır, onlar da ona vururlarmış. Mehmet giderek arkadaşlarına, Vuracaksanız kafama vurun!”deyip tos yaparmış. Bu nedenle başlangıçta ona koç falan demişler. sonraları 9 Mehmet’in kafası demirden denmeye başlanmış. İlkokul sürecinde salt Hamitabat değil çevre köylerde bile 9 Mehmet, kafası nedeniyle Mehmet Özalp olarak değil 9 Mehmet olarak ad yaptı. Geçen yıl o bizim okula gelmeden önce arkadaşlar onu tanımıştı. Babası Osman Özalp Lüleburgaz’ın tek hamamının sahibidir. Hamama gittikçe görürsek konuşurduk. Osman Amca oğlundan söz ederken 9 Mehmet dedikçe bizim arkadaşlar gülerdi. Geçen yıl 9 Mehmet bizim okula geldi, yeni numarası nedeniyle 9 numara geriye itildi. Şimdilerde benim gibi, eski durumu bilenler, biraz da sevdiklerinden 9 Mehmet demeyi sürdürüyor. Bir bayrak töreninde Mehmet’i konuşurken gören Hidayet Gülen Öğretmenin “9 Mehmet!” deyişine hepimiz gülmüştük. Kadir, sesini yükselterek konuşmasına karşın 9 Mehmet boynuna sarılıp, Sen çay iste arkadaşım, şimdi sana kendi payımı getiririm!”diyerek ayrıldı. Kadir, arkadaşların kendisine gülmelerini içine yediremedi bu kez Hilmi Altınsoy’a takıldı. Hilmi Altınsoy, tembel ama zeki arkadaşlarımızdandır, durumu , ilginç bir konuya kolay çevirdi. Sen beni bağışla arkadaşım, az sonra Fikret Madaralı Öğretmen bana, Bu denli kolay sorulara karşın neden kırık not aldın?”diye sorunca ne diyeceğimi düşünüyorum!” Arkadaşların havası değişti:”Sahi, öğretmene ne yanıt vereceğiz?”denmeye başlandı. . . Topluca kalkıp dersliğe gittik. Öğretmenler geldi, kamyondan önce Fikret Madaralı Öğretmen indi. . Oradan geçen bir 7. sınıf öğrncisine bir şeyler söyledi. Konuştuğu öğrenci bizim eski öğrencilerden Necdet Şıpka’ydı. Arkadaşları çağırdılar, Öğretmen sana ne söyledi?”Necdet, Öğretmen sizin sınıftan Halil Basutçu’yu öğretmen odasına çağırdı!”deyince, olasılıklar sıralanmaya başlandı. ”Yazılıyı yenileyecek!Derse gelmeyecek, notları Halil’le gönderecek, Kağıtlarınızı okuyamadım, bugün şu yazıları okuyalım, diyecek. . . . Tedirgin bir durumda dersliğe girdik. Halil koştu, biz ayakta beklerken geri döndü, elindeki kağıtta benim, kendisinin, Hasan Üner’le Mehmet Başaran’ın numaraları var. Bunlar, kitaplığa gelsin. Koşarak gittik. Tüm kitaplar elden geçirilecekmiş. Yıl başlarında bunlar her yerde yapılıyormuş. Salt kitaplar değil, tüm okul demirbaşları elden geçiriliyormuş. Geç bile kalınmış. Öğretmen dersten sonra gelip yardımcı olacağı da söyleyerek ayrıldı. Hep sevindik ama notlarımızı öğrenemedik. Bir süre sonra Hasan Üner’le Mehmet Başaran duramadılar, gidip kapıdan dinleyecekler:Notlar söyleniyorsa daha bitmemiştir. Gerçekten gittiler. Az sonra da tedirgin bir yüzle döndüler. Notlar okunuyormuş ama daha başlardaymış, 11 Recep Kocaman iyi almış. Öğretmen “Dört kişi de biri kurtarıyor. Bu başarısızlıktır!”deyip sinirli sinirli konuşuyormuş. Kendimiz için varsayımlarda bulunduk:”Kurtarmasaydık bizi ayırmazdı!”Bir yandan kitapları toplayım masa üstüne sıralıyoruz, bir yandan da yazıp değişik yerlere yeniden diziyoruz. İşe koyulduğumuz bir sırada öğretmen geldi. Yaptıklarımızı beğendi, Halil Basutçu ile Mehmet Başaran okunaklı yazılarıyla listeleri tutuyor, biz, Hasan’la kitap taşıyoruz. Öğretmen gülerek geldi, ”Barı, kitapları taşırken karıştırın, adlarını bile öğrenseniz yararı okur!”dedi. Oturmadan geri döndü, ”Siz Okul Müdüründen izinlisiniz, bugün burada hapissiniz, yalnız yemeğe çıkacaksınız!”deyip döndü. Öğretmen gidince sevincimizden daha hızlı çalışmaya başladık. Öğretmenin tavırlarından notlarımızın kötü olmadığını anlamıştık. Öğretmen gidince Mehmet Başaran, Abiler, gelin şunu bugün bitirmeyelim!”dedikten sonra bir kitap açıp okumaya başladı. Kitaba baktım uzun bir adı var:Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok. Hasan okumuş, çok acıklı sahneler varmış. Bizim Çanakkale savaşlarımız, Kurtuluş Savaşımız gibi ölüm kalım savaşlarını, askerlerin parçalanıp öldüklerini anlatıyormuş. ”Kesinlikle okumam!”deyip karşı sıraya gittim. Halil Basutçu yöneticimiz. Öğretmen onu çağırıp onurlandığı için doğal olarak ona uymayı benimsiyoruz. Halil buna “Olur!”demekle birlikte kendisi yazmayı sürdürüyor. Hiç oralı değilmişim gibi davranıyorum ama aklım fikrim Türkçe notlarında. Öğretmen gene gelirse söyler belki umudumu sürdürüyorum. Arkadaşlar benim kadar not üstüne düşmediler:Bir iki sözü edildi ama Halil Basutçu kestirip atınca susuldu. Halil, ”Kaç olursa olsun, bizim dördümüzün de notu geçerli olmasa öğretmen buraya seçmezdi!”Öğleyi yaptık, yemek zili çaldı;az gecikmeli olarak yemekhaneye gidince başta Hilmi Altınsoy olmak üzere beni kutladılar;Tam numara almışım, diğer üç arkadaşın da numaraları iyi imiş. Hasan’la bakıştık. Hasan kurnaz, ”Biz numarada falan değiliz, akşama dek tüm kitapları sayıp yeniden deftere çekiyoruz. Öğretmen, ”Bu iş bugün bitirilmeli!”deyip gitti. Raflara bakarken boynum tutuldu!”deyip boynunu sağa sola çevirdi. Hilmi, Öğretmen size notlarınızı söylemedi mi?diye hayretle sordu. Hasan ne notu?Öğretmen fena bozuktu, ilk sözünü bile azarla başlattı!”Hilmi, atlamıştı, ”Sen derslikte görecektin, Kırık alanların ne salaklığı kaldı ne de sarsaklığı. Sizinle daha birkaç arkadaşın dışında herkes payını aldı!”dedi. Gülmemek için kendimi zor tuttum. Hasan’a bakarak, ”Daha kurtulmuş sayılmayız, akşam paydosunda gelip işi bitiremediğimizi görürse bize de aynı sözleri söyler!”dedim. Hilmi, ”Yok abi, sen korkma, adam tek sana tam numara vermiş, üstelik numaranı söyleyince durup, ”Çalışan nasıl başarıyor!”diyerek seni örnek gösterdi, övdü!”dedi. İnanmadığımı söyleyince de 4 Mehmet Aygün’ü tanık gösterdi. 4 Mehmet tanıklıktan çok bana çattı. ”Siz çok çalışıp not yükseltiyorsunuz. , biz sizin yüzünüzden çok gerilerde kalıyoruz. Bence, Sami Akıncı’yla ikinizin bizim arkadaşlara çok zararınız oluyor!”Mehmet Aygün 4 almış. Benden sonra en büyük numarayı Bekir Temuçin’le İsmet almış:8. Ben 10 almasaymışım öğretmen onlara 10 verecekmiş. Böylece numaralar 2’şer yükselmiş olacakmış. Mehmet Aygün’le birlikte 7 arkadaşın aldığı not 4’müş. O zaman bu 7 arkadaş 6 alıp paçayı kurtaracakmış. Arkadaşlar hep güldü. O zaman Sami Akıncı hepimize ta baştan beri kötülük yapıyor, onu sınıftan atalım!”dediler. Burada söze karıştım, ”İlk yıl Sami tüm kültür derslerinden tam numara alırken ben tüm derslerden kırık alıyordum. Ahmet Gürsel Sabit Soysal, Adem Gürçağlayan , Fikret Madaralı Öğretmenlerin beni nasıl payladığını unutmamışsınızdır. O zaman Sami Akıncı vardı, şimdi de var. Sami Akıncı o zaman bana zarar verdiyse şimdi hiçbir zararı olmuyor. Siz de bu zarardan kurtulabilirsiniz!”Hilmi Altınsoy, ”Yok be abi, sen bakma bunların mantıksız sözlerine, tembeller yararlansın diye çalışkanlar gayretlerini keserler mi?Yavaş yürüyenler var diye adam hızlı yürümeyi bırakır mı?O zaman açları düşünüp yemek yememek, fakirleri düşünüp para sahibi olmamak, cahilleri düşünüp okumamak gerekir!”Hepimiz Hilmi Altınsoy’a Aferin!”çektik. Özellik ben, Beni çok güzel savundun, teşekkür ederim!”deyince, Mehmet Aygün Hilmi’ye Sahtekar, sana yaranmak için kendi inanmadığı sözleri söylüyor!”dedi. Bu kez ben ”Sahtekar” sözünün anlamını sordum: Mehmet bunu beklemiyordu, azıcık bocaları. ”Sahtekarlıkta da bir iş, bir çaba vardır. Ancak sahtekar, çabalarını kendi çıkarları doğrultusunda, özellikle de başkalarını zararına kullanır. Ama bir emeği vardır. Tembellikte ise hiçbir uğraş yoktur. Sen tembelliği savunuyorsun. Hilmi , çalışkanlığı övüyor. Tembelliği savunduğun halde ona sahtekar, diyorsun. !”deyince Mehmet Aygün sözünü geri aldı, canı sıkıldığı için böyle konuştuğunu, aslında kimsenin zararını istemediğini söyleyerek ayrıldı. Hep birlikte kalktık Arkadaşlar atölyelere gitmek üzere bizden ayrıldılar. Biz önce dersliğe uğrayıp ders zili çalınca kitaplığa girdik. . Az sonra muhasebeci Hikmet Bey’le Ahmet Gökay Ağabey geldi. Bize teşekkür ettiler, demirbaş olarak kitaplar onları da ilgilendiriyormuş. Kullanılamayacak duruma gelmiş eski kitapları sordular. Kendileri de bir süre rafları karıştırdılar. Demirbaştan düşecek denli yıpranmış kitap olmadığını söyleyerek ayrıldılar. Onlar gidince bir süre çalıştık, giderek de ağırlaştık. Çok eskiyen kitapları Hasan alıp alıp gösterdi. Bunların çoğunu kızlar okuyor!dedi. Çalı Kuşu, İki Yeni Gelinin Hatıraları, Werther, Yakılacak Kitap, Hıçkırık, Homongolos, Dağları Bekleyen Kız, Çölde Bir İstanbul Kızı, Ana, Bizim Deniz, Lili Marlin, Mata Hari v. b. Paydos zilinden önce işimizi bitirdik. Halil listeleri toparladı, öğretmene vermek üzere hazırladı. Ben, atölyeye gittim. İrfan Öğretmen gülümseyerek, ”Hasan’la ikinizin payını ayırdık, pazar günü çizeceksiniz!”dedi. ”Olur öğretmenim!”deyince de Şaka söylüyorum, yok öyle bir şey, bir süre daha genel planların çizimlerini incelemeye devam edeceğiz. Ödenek durumlarına göre ilk ele alınacak işleri saptamadan çalışmak yok!”deyip yürüdü. Arkadaşlar öğretmenin konuştuğunu görünce ilgiyle sordular, İrfan Öğretmen sana ne söyledi? Biraz da böbürlenerek, ”Çalışmaya ne zaman başlayacağımızı sordum, yeni yıl ödeneklerini bekliyoruz, gelir gelmez başlayacakmışız. !”Yusuf Asıl, yaşlı olduğun için seni kırmıyorlar, sorduklarını yanıtlıyorlar, biz sorsak gülüp geçerler!”dedi. Harun Özçelik düzeltme yaptı, Yaşlılıktan değil, akıllı akıllı konuştuğu için onun sözünü dinliyorlar. Senin sulu şakalarından bıktıkları için ne söylesen, ciddiye almıyorlar. Yusuf, Sen kendine bak seninkileri dinliyorlar mı sanki?”deyip çıktı. Arkadaşlar gidince oldukça sevinçli bir hava içinde çalıştım. Macar Dansının tamamını çalıyorum. . Çabuk bölümlerde biraz ağırlaşmakla birlikte tempoyu bozmuyorum. Komparsite’nin de solo bölümünü yarı yarıya tamamladım. . Giderek çabuk çalmaya karşı hevesim artıyor. . Birden aklıma geldi, derslikte kesinlikle tartışma yapılıyordur, karışmamak üzere gidip dinlemeyi düşündüm. Gerçekten tahminim doğru çıktı; kapıdan girerken daha İsmet, :”Dayı, günün kahramanısın, hepimizi ektin!”dedi. Anlamazdan
geldim, ”Anlamadım, fidan ektim, tohum ektim ama insan ekmek şöyle dursun, insan ekildiğini bile duymamıştım, o ne demek?” diye sordum. İsmet’ten önce Kadir yapıştırdı, Türkçe’den tam numarayı yalnız sen aldın. Gülerek, Sami Akıncı o gün yoktu, ondan böyle olmuştur!”dedim. Gözüm Sami Akıncı’ya takıldı, yüzü gülümser gibi oldu. Yerime oturdum. Birileri karşılıklı oturmuş yazılıda neler yazdıklarını bir birlerine anlatıyordu. GençWerther’in Iztırapları kitabını okuduğumu söyledim. Hasan Üner dışında bizimkilerden hiç kimse okumamış:Bakıştılar. İdris Destan sordu:”Sen nereden buluyorsun böyle şeyleri?”deyince, bu kez ben sordum:”Neleri, şey dediğin nedir?”İdris yutkundu. Sami Akıncı gülerek. ”Kitapları diyecekti!”diyerek aramıza girdi. Ben gene anlamazdan gelerek, ”Hasan Üner’den aldımi, o güzel kitap seçiyor!”dedim. Hasan Üner geldi. Kitaplıktaki yeni düzen lemeler için birkaç gün kitap verilmediğini anlattı. Mustafa Saatçı, ”Tuh be, tam kitap alıp okuyacaktım, şimdi de kitap vermiyorlar!”deyince takılmalar başladı. ”İmamlar kitap okumazlar, onlar tüm söylediklerini kendi akıllarından söylerler!”Mustafa Saatçı da Türkçe yazılısından kırık almış. Mehmet Aygün, İmam, Koca Ali yerine Tekirdağlı Hüseyin Pehlivanı anlatmış !”diyor. Bu yakıştırmaya en çok Mustafa Saatçı güldü. ”Şimdiye dek hep duydum ama Tekirdağlı Hüseyin pehlivan sözünü hiç etmemiştim, bundan sonra dilimden düşmeyecek!”diyerek Mehmet Aygün’e teşekkür etti. Sonra da sordu, Öteki kimdi, ne Ali’ydi o? deyince, birden “6 Ali, yani Ali Aga!”sesleri yükseldi. Mehmet Yücel düzeltme yaptı, ”Koca Ali, 6 Ali ya da Ali Aga olmuyor. En iyisi, Koca Ali, Baba Ali!”deyince gülmeler iki kat arttı. Ancak Baba Ali yani 53 Ali Önol çok sinirlendi titrek bir sesle(Sinirlenince kekemeleşir)Mehmet Yücel’e ağır sözler söyledi. Arkadaşların çoğu Ali Önol’u ayıpladılar. ”Yapılan şakalara en çok sen katılıyorsun, kendine dokunulunca da böyle kızıp köpürüyorsun!”diyenler oldu. Ali Önol, kendisine “Baba Ali”denilemeyeceğini söyleyip yerine oturunca, ”Öyleyse biz de Ali Baba!”deriz diyenler oldu. Yemek zili tartışmaları kesti. Yemekte konu yemeklere dönü, özllikle akşam yemekleri, mercimek, bulgur pilavı, mercimek, makarna, fasulye, makarna, makarna mercimek tekrarlamasına dönüştü. Muhasebeci Hikmet Bey, ”Yakında düzelecek!” demesine karşın, o yakında dediği günler de çok uzaklarda kaldı. Tatlılar haftada bire düştü. Yemekten sonra kar yağmaya başladığını görünce konumuz bu kez kara dönüştü. Kar yağarsa en az 10-15 gün karla uğraşacağız. Kimi arkadaşlar, ”Az kaldı, kışı atlatıyoruz dediler. Ne azı, daha ocak ayını bitiremedik. Şubat şiddetli kış, mart ayı da yarı yarıya kış sayılır. Kısaca daha 45 gün kışımız var. Bunları söyleyince arkadaşlardan bazıları “Vay canına, amma uzun kış geçiriyoruz!”diyenlere oldu. Bir yandan da pencereye yakın oturan arkadaşlara soruyoruz”Kar devam ediyor mu?Kar haberi, yemekleri geri plana itti. . Yatakhaneye giderken karın lapa lapa yağması tüm öğrencileri üzdü, küçük sınıflardan ağlayanlar bile olmuş. Yatınca bir süre karlı günleri düşündüm: “Neyse ki bu yıl, geçen yıllardaki gibi karda kıyamette çatılarda çalışmıyoruz. Yakınmamız, gezmemiz kısıtlanıyor, kürüme gibi ağır işler günlerimizi alıyor, ondan. Sevinerek başlayan gün gene kederli bitti!”deyip yorganı başıma çektim. Güzel bir rüya görürsem içim rahatlayacak. Derken Werther aklıma takıldı. Onun uykusu nasıldı acaba?Belki de hiç uyuyamıyordu. Düşünceleri uykusunu kesti, uykusuzluk onu iyice yıprattı. İyi düşünememeye başladı, sonunda da silahına sarıldı. . . Werther’i okumakla iyi mi ettim?Bir bakıma iyi ettim. Werther bana daha önce okuduklarımı bir daha düşünmeme yardımcı oldu. Yabancı dillerden çevrilmiş romanlar, bizim romanlarımızdan farklı olaylar anlatıyor. O insanlar, daha değişik düşünüyor. Werher’in mektupları Louise de Chaulieu’nun ya da Renee de Maucombe’nin mektuplarına çok yakın: karşılıklı konuşanların gelecekleri, olması gereken şeyler, tüm insanların değer verdiği tavırlar, eylemler. Eğlenceleri de öyle. Örneğin Louise de Chaulieu:”Onbeş günden beri, kardeşçiğim, kibar dünyası yaşamını yaşıyorum:Bir akşam İtalyan tiyatrosuna, ertesi akşam büyük operaya. Oralardan da hep baloya gidiyorum. Bu dünya periler dünyası gibi bir şey!İtalyan tiyatrosunun müziğine bayılıyorum;bir yandan ruhum ilahi bir zevk içinde yüzerken bir yandan da dürbünler beni inceliyor, yürekler bana hayran oluyor. Benimse bir tek bakışım, en gözü pek delikanlının bile başını öne indirmeye yetiyor!”diye içinde bulunduğu ortamı anlatıyor(İki Yeni Gelinin hatıraları-Balzac)Başka bir ülkenin insanı olan Werther’de:Scharlotte ile ilk dansını anlatırken;”Menüetlerde bir birimize sarıldık, birini bırakıp öbürünü dansa kaldırdım. Schrlotte ile dansçısı bir İngiliz dansına başladılar…Scharlotte’den ikinci kontradansı rica ettim…. . Scharlotte: “Burada moda Alman dansı…Sizin İngiliz dansında iyi olduğunuzu gördüm!”der…. Scharlotte ile Werther, uzayıp giden baloda daha kim bilir kaç ulusun dansını etmişlerdir. Oysa onlar düpedüz Almanya’dadır, ikisi de Alman’dır. Bunları düşünürken anımsadım:Akordiyonla çaldığım parçalar arasında en sevdiklerimden birinin adı Macar dansı. Dinleyen arkadaşlar sık sık soruyor. ”Bu ne şarkısı?”Bu şarkı değil Macar dansı deyince, arkasından başka sorular geliyor. ”Ne demek Macar dansı, dansın macarı mucarı mı olurmuş ?” gibilerde…. Werther’den öğrendiğime göre dansın Macar’ olduğu gibi Alman’ı, İngiliz’i Fransız’ı gibi bekli de Yahudi’si bile vardır. Ben dans sözünü çok duydum, Hasan amcamın kızları, daha doğrusu çocukları, amcam klarnet çalınca kalkıp bir birine sarılarak ortalarda gezindiklerini gördüm. Ayrıca ilkokulda bir kız grubu değişik kılıklar içinde hoplayıp zıplamıştı. O zamanlardan aklımda kaldığına göre insanlar dans ediyor, biliyorum. Ancak bu dans konusunun insanlar için çok önemsenen bir yaşam gereksinimi olduğunu okuduğum romanlardan öğrenmeye başladım. Bizim romanlarda da zaman zaman değinilip geçiliyorsa da tüm roman kişilerini sarmalamıyor. Werther’den ayrıca benim yazdığım gibi her günün notu tutulduğunu da öğrendim. Ben uzun uzun anlatıyorum. Oysa Werther kimi kez kısaca yazıyor. O kısa notları daha sonra mektuplarında kullanıyor. Bir süre ben de olabildiğince kısa yazmayı deneyeceğim. Örneğin boş geçen derslerdeki arkadaş konuşmalarını, çok önemli bir durum olmadıkça yazmayacağım. Aynı kişiler hep bilinen sözlerini tekrarlarsa, duymazdan gelip öteki işlerimi sürdüreceğim. Böyle dedim ama buna kendim bile güldüm:Öyle yazarsan, ilerde okuyunca onlardan ne anlayacağım ki?Örneğin yemekler için, ”Bugün mercimek, makarna yedik. Yarın, fasulye bulgur pilavı yiyeceğiz……Dur bakalım, nasıl bir yöntem uygulayacağım. Fikret Madaralı Öğretmenin dediğini unutmadım, unutmayacağım. Ne demişti:”Ben yedi yıl her günümü yazdım, sonunda bıraktım. Şimdi yazdığıma değil bıraktığıma pişmanın:Sen sakın bırakma, hiç değilse evleninceye dek yaz!”demişti. Evlenmek!”Evlenince neden yazılmıyor acaba?”Yavaş!”dedim kendi kendime, şimdi de buna takılma!”
28 Ocak 1941 Salı. .
Orhan’ın sessizce kalkıp indiğini gördüm. O çekinerek kalkıp gittiğine göre bir nedeni vardır. Uyanmıştım ama sessiz ayrılınca bir anlam veremedim;ben de sustum. Arkasından da indim. Kapıya çıkarken zil çaldı. Dışarısı diz boyu kar. Söz gelişi diz boyu diyorum kar çoktan diz üstü çıkmış, lapa lapa da yağıyor. Rüzgar yok, sessizlik, göz açılmayacak gibi sık yağan bir kar. Dersliğe gidince anladım, Orhan soba nöbetçisiymiş. Soba nöbetleri yemekhane nöbetlerinin tersine son numaradan başa doğru sürüyor. Böylece bir gün sonra soba nöbetçisi olduğumu da anımsamış oldum. Orhan bir yandan soba yakıyor bir yandan da Soba, yakmak, kül, kömür sözlerinin Almanca’sın ı soruyor. Almanca lügatı açıp arıyorum. Gelen arkadaşlar bizi görünce şaşırdılar:”Siz deli misiniz, dünya kardan yıkılıyor, siz Almanca’yla uğraşıyorsunuz!”Özellikle Kadir Pekgöz’ü bekliyoruz . Daha doğrusu Kadir Pekgöz ile Sami Akıncı’yı. . Kadir’i şaka için Sami’yi ise bizim oyunumuzu bozacak diye gelmemesini istiyoruz. Ben elimde Ragıp Rıfkı Özgürel’in Karakaplı koca Almanca-Türkçe lügatı, bakıp bakıp Orhan’a, ”Der Ofer wörmen, ardından da der Feruer kalt deyip devam ediyorum, Der Mantel Kadir Pekgöz draussen heiss der schnee …. . Kadir yanımızda durdu, bir şey söyleyecek gibi baktı, söylemeden gitti. Bekir Temuçin’e “Bunlar, gece gündüz Almanca çalışıyorlar, bak nasıl da ilerlettiler!”dedi. Bekir yanımıza gelince Orhan sinirlenmiş gibi yaparak:”İş yaparken şurada iki ikiye birkaç cümle Almanca konuşalım, dedik;gelip gelip başımıza dikildiniz!”diye Bekir’e çıkışı. Bekir benim elimdeki lügata bakınca inandı. ”Kadir’e dönere:”Bırak çalışanlar, bize ne zararları oluyor ki?” deyip yerine oturdu. Kadir de yerine gitti ama gözleri hep bizde kaldı. Duramadı gene geldi, kendisi dün sobayı nasıl yaktığını anlatmaya başladı. Kadir, ”Soba!”deyince ben, ”Biz konuşurken arada şuna soba deme, onun adı der Ofen’dir, Herr Kadir, Bitte sprechen sie!”dedim. Kadir, sinirlenerek”Size iyilik yaramaz!”deyip, derslikten çıktı. Orhan, ”Bu kez tam kızdı, daha üstüne varmayalım sonra benimle kavga eder!”gülüşerek. Kahvaltıya ayrı ayrı gittik. Yemekte konu kardı. Kadir, ” Bizim köy ormanlık olduğundan daha çok kar tutuyor, şimdilerde kar derinliği bir metre olmuştur!”dedi. Arkasından da bana, “Sizin de öyle değil mi? diye sordu. ”O yörenin, Istrancalara dek hep öyle olabileceğini söyleyerek onu destekledim. Az önceki sinir ortadan kalkmış oldu. .
Selçuk Korol Öğretmen kahvaltıya geldi. Onu görünce arkadaşlarda ekşimeler oldu:”Sözlü mü yapacak, konu mu anlatacak?”Ne onu ne de bunu, verdiği ödevleri anlattıracak!”dedim. Hilmi Altınsoy, ”Ne ödevi, ödev verdi mi ki?”Hasan Üner, ”Verdi tabi, hem de iki ödev birden verdi. Balkan Savaşı ile savaş sonrası yapılan sınır değişiklikleri. Hilmi sevindi “A, kolaymış, onlara çalıştım!”dedi. Bu kez de Hasan, ”Yavaş ol, çalışma değil harita üzerinde çizilerek göstereceksin!”Hilmi gene bozuldu, ”Siz hep yaptınız mı?” diye sordu. Herkes”Yaptık!” deyince Hilmi, ”O zaman hapı tuttum sayılır!”deyip oldukça kederlendi. Dersliğe gidince ilk işi öteki arkadaşlara da sormak oldu. . Çoğu yapmadığını söyleyince Hilmi rahatladı. Selçuk Öğretmen derse gülümseyerek geldi. Bu yıl çok kar düştüğüne göre çiftçilerimiz bol ürün alacaktır, öyle derler!”dedi. Pencerenin önüne geçerek dışarıdaki duruma baktı, ”Allah, yola çıkmak zorunda kalanlara sabır versin, yollarını açık etsin!”dedi. Not defterini çıkarıp baktı “44, 66, 77 nuralılar kalksın!”dedi. Ben , İsmet, Emrullah kalktık. Bana baktı, İsmet’e baktı, ”Siz oturun!”dedi. Emruyllah’ı tahtaya çağırdı. Önce ders dışı sorular sordu. Memleketini, bölgesini sorarak oralar hakkında bilgi istedi. Sonra tarih dersi konularına geçti. 1402-1453-1517-1566-1579-1622-1639-1648-1683-1699 tarihlerini tahtaya yazdırıp sıra ile sordu. Emrullah, 1453’le 1699 yanıtlayıp sustu. Bu kez de, ”Tarihini bildiğin olayları tarih dersine yakışır bir şekilde usturupla anlat!”dedi. Emrullah sustu. . Az önce oturan İsmet ayağa kalkarak parmak kaldırdı. Öğretmenin dikkatini çekmiş. İsmet’e “Az önce kaldırıp oturttum, istekliymişsin, hadi gel bakalım!”dedi. İsmet, sırayla anlatacağını sanarak, ”1402 Ankara!”diye söze başlayınca öğretmen durdurdu. ”Yo, yo, yo, öyle değil, 1402 bir tarih olayının geçtiği yıldır. Sen bu yılın içinde geçen olayı anlatacaksın, neden başladı, nerede oldu, nasıl bitti?”İsmet, 2. Kosova savaşıyla Varna şavaşını karıştırarak söze başladı. Tarih 1387-90 yılları olarak doğru verildi ama Varna sözünü edince Sami Akıncı parmak kaldırdı. Öğretmen Sami Akıncı’ya bakarken ben de parmak kaldırdım. Bu kez öğretmen gülerek bana döndü, siz benim içime doğmuşsunuz, keşke oturtmasaydım. Gel bakalım sen ne söyleyeceksin?Bir birinizi destekleyerek bu işin içinden çıkın!”dedi. ”Ben tek bir söz söylemek istedim, İsmet, Kosova yerine Varna dedi. Varna savaşı Ankara savaşından 42 yıl sonradır!”dedim. Öğretmen, ”Bu kadar mı?diye sordu, yanıt beklemeden Sami Akıncı’ya sen de bunları mı söyleyecektin?deyince Sami “Evet!”yanıtını verince bize oturmamızı, İsmet’e de devam etmesini söyledi. İsmet, sorunun bundan sonraki bölümünü doğru olarak anlattı. Ancak öğretmen İsmet’e “Kendin ettin, kendin bulacaksın, seni bırakmayacağım, hiç değilse bir tarih daha anlat!”dedi. Tarih olarak da 1622’yi seçti. Genç Osman’ın tahttan indirilişi. Genç Osman olayını tarih dersinde ayrıntılı işlememiştik. Fikret Madaralı Öğretmen “Bu bir tarih olayı değil, iğrenç bir cinayettir. Gepegenç padişah işkencelerle öldürülmüştür. İsterseniz bunu yazan kitaplar vardır okuyun!”demişti. Bu övüde uyarak İsmet okumuş. Ayrıntılı olarak anlattı. Öğretmen İsmet!e teşekkür etti, oturmasını söyledi. Bu kez öğretmen bana, ”Hadi sen de kalk bize
29 Ocak 1941 Çarşamba…
Halil Basutçu soba nöbetçisi, ranzayı sallayınca uyandım. Arkadaş özür diledi. Oysa ben uykumu almış olarak kalkmak istemiştim. Salih Ziya Büyükaksoy Öğretmen derse gelirse, kesinlikle sorular soracaktır. Bense onun son dersinde bulunmadığım gibi yazdırdığı notları da almamıştım. Kalkışımı fırsat bilip arkadaşla dersliğe giderek. onun notlarını gözden geçirmeyi tasarlamıştım. Benim dememe gerek kalmadı arkadaş defterini çıkardı. Defteri temiz, yazısı kitap yazısı gibi rahat okuyup, defterime aktardım. Arkadaşlar geldikçe varsayımlar çoğaldı. Tepelere dek kar kürümeden söz edildi. Not yazdığımı görenlerden, ”Bugün ders yapılmaz, neden acele ediyorsun!”diyenler oldu. Ben Halil’in tuttuğu notları aynen yazıp bir de okudum. Notlar gerçekte bildiğim konuların özetleriydi ama “Olsun, öğretmenin önemsediği tanımlar yapılmış, çok önemli saydığı konular vurgulanmış. Arkadaşların varsayımları havada kaldı, ders zili çalınca Salih Ziya Büyükaksoy Öğretmen, elinde kocaman çantasıyla çıktı geldi. ”Günaydııııııınn!”diye uzattıktan sonra gülerek bize sordu”Önce Tarım mı olsun yoksa Tabiat Bilgisi mi? “Kimseden ses çıkmayınca öğretmenin gözü Fettah Biricik’e takıldı. Ben duymadım ama galiba o ara Fettah konuştu. Bu kez öğretmen, Fettah’ın yakınına giderek “Sen ne diyorsun Hacı Fettah?”dedi. Fettah çok rahat olarak, ”Siz bilirsiniz öğretmenim, bize göre ikisi de birdir. !”deyince, ”Pekala öyleyse, önce Tabiat Ana!dan başlayıp sonra kendi bahçelerimize inelim!”deyip masaya gitti, çantasından kitaplarını çıkardı. Eski yazı ile yazılmış bir kitap gösterdi;oldukça kalın bir kitap. Elinde sallayarak:, ”Benim doğduğum yıl yazılmış, maruldan kavağa, çama dek ekimleri anlatıyor. Köy içlerinde insan eliyle ekilmiş meyve ağaçları, kentlerde gördüğünüz koca gövdeli çamlar, çınarlar;özellikle parklardaki süs bitkileri bir bilen tarafından ya ekilmiş ya da onun uyarılarına göre dikilmiştir. Sanmayın ki, kitaptan öğrenerek dikimi siz yapıyorsunuz. Yabancı ülkeler bunu yüz yıllardır böyle yapmış. Biz bu konuda da biraz geç kalmışız ama, şükürler olsun uyanarak bundan böyle bu işleri çok bilinçli yapacağız. Sizlere bunu anlatmaya çalışıyoruz:Batı insanlarının yüz yıllardan beri yaptığını bundan böyle sizler onlar derecesinde kitabına uygun yapacaksınız. Bir Atasözümüz vardır:”Gülünü seven dikenine katlanır!”bunun anlamını bilirsiniz:Güzel bir sonuç almak için biraz ter dökmek gerekmektedir. Kepirtepe bahçelerinin meyve fidanlığına dönüşmesi, tepelerinin çam ormanı olması için ekeceğimiz her fidanı salt tutsun diye değil, tutacağına kesin kez inanıp, ”Sakın bir özrü olmasın!”diyerek dikeceğiz. !”Öğretmen kitabı elinden bıraktıktan sonra Yeni Adam dergisi alıp bir yazı okudu. Ben Yeni Adam alıyorum ama o yazıyı anımsamadım, sanırım eski sayılardan biriydi. Yazı, Okul bahçelerinin öğrencilerin katılımı olmadan üstünkörü hazırlandığını, değişen öğretmenlere göre şekil aldığını, sonuç olarak herhangi bir köy evi bahçesine döndüğünü anlatıyordu. . Öğretmeni dinlerken içimden, ”Bu yazıyı yazan, bizim köy okulunun bahçesini görmemiş, görseydi, kesinlikle böyle yazmazdı!”diye düşündüm. Öğretmen, ”Bu yazıyı yazan, bu işleri çok iyi bilen biri, eski bir üniversite profesörü!”dedi. İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu olduğunu anladım, fısıltıyla adını söyledim. Öğretmen duydu, ”Evet o, İsmail Hakkı Baltacıoğlu!”dedi. Öğretmenin İsmayıl’ı İsmail olarak söylemesi ilgimi çekti. Bilerek mi yaptı yoksa öyle mi okunuyor?” sorusu kafama takıldı. Sordum:Öğretmen hiç üzerinde durmadı, ”Dilim öyle alışmış, ondan olabilir!”deyip geçti. Öğretmen, ”Okulumuz yeni olduğu için, az önce okuduğumuz yazıdaki anlatılan okullardan farksız, sizinle bahçe ağaçlarını konuşsak ne bir dal ne de bir resim inceleyemeyeceğiz. Oysa benim okuduğum okulda bulunan Tabiat müzesinde bunlar hep vardı. Önümüzdeki yaz biz de bir Tabiat Müzesi hazırlayıp ileriki yılların derslerini kolaylaştıracağız!”öğretmen Tabiat müzesinin ne olduğunu, içinde neler bulunduğunu, biz yaparsak neler bulundurabileceğimizi anlattı. Öğretmen gidince arkadaşlar, av hayvanlarının nasıl sağlanıp korunacağı üstüne tartışma başlattılar. Yüksek sesle yapılan konuşmaları duyan öğretmen girer girmez konuya açıklık getirdi. Müzeye konulacak türlerin kimileri satın alınacağını anlattı. ”Özellikle hayvanları kendimiz hem bulamayız hem de uzun süre kullanacak duruma getiremeyiz!’”diyerek, konuya ilerde tekrar dönmek üzere Tarım çalışmalarımız üstüne bilgiler verdi. Fidan almak için mart ayında Edirne’ye gidileceğini söyleyince hepimizde bir sevinç başladı. Arkadaşların gülümsemelerinden, fısıltılarından durumu anlayan öğretmen gülerek, ”Ohooo, hepiniz değil tabii, her halde izinizden bir bölümü gider;kalanlar, öteki seferi bekleyecektir!”Okulun çam ormanı olacak yerlerini gösteren çizimler var, onlar tahtaya yerleştirildi. Öğretmen tahtaya ayrıca bir kroki çizerek, çam dikilecek yerleri tebeşirle beyazlattı. Okul, etrafındaki binalar beyazlaşmış geniş alan içinde küçücük kalınca, Yakup Tanrıkulu gülerek, (sanırım öğretmeni konuşturmak için)”Okulumuz ne kadar küçükmüş!”dedi. Öğretmen arkadaşı hemen yanıtladı, ”Bay Yakup, okulun küçüklüğünü değil, çam ormanın büyüklüğünü algılamaya çalış!”dedi. Gerçekten tebeşirlenmiş çok büyük bir alan görünüyordu:Okul önünden Lüleburgaz yönüne, tepe arkalarına dek, yine asfalttan başlayarak futbol sahalarını içleyen büyük bir alan çam ormanı olarak gösterilmişti. ”Çok büyük!”sesleri edilince öğretmen, ”Havalar düzelince çıkıp oraları bir bir ölçeceğiz, bunların hesapları var, kaç fidan dikileceğini saptayacağız. Bunların yapılmış hesapları var, göreceksiniz, öğreneceksiniz çamları siz dikeceksiniz, bahara hazır olun!”dedi. Ders içinde öğretmen konuştukça sevinen arkadaşların bir bölümü öğretmenden sonra somurtuk yüzlerle bir süre konuştular:”Bu söylenenleri biz mi yapacağız?Binayı yaptık, sonradan gelenler tepe tepe oturuyor, şimdi de onlara gölgelik yapıp serinlemelerini sağlayacağız!”diyenlere Mustafa Saatçı bir de suyu ekledi:Artezyen açıp bol suya kavuşturacağız!”Halil Basutçu sordu:İlköğrenci olmasaydınız, bir iki yıl daha bekleseydiniz, aceleniz neydi?”deyince Mehmet Yücel gülerek parmağını kaldırdı, ”Bu sorunuzu ben yanıtlayabilir miyim öğretmenim?”deyince yüksek sesle, ”Sakın konuşturma, kavga çıkaracak bir söz söyleyecek!”diyenler oldu. Halil, duraksayınca Mehmet Yücel sözünü söyledi, ”Tabakhaneye şey taşımaya alışmışlar, buraya da o hızla geldiler!”dedi. Neyse ki sözü doğrudan üstüne alan çıkmadı. Çam ormanlarını konuşarak öğle yemeğini yedik. Biz ders yaparken 7. sınıfların bir bölümü okul çevresini temizlemiş, yollar kar kalkmışçasına açık. Arkadaşlar, bakınarak, 7. sınıfların bizden daha çok iş yaptıklarını söyledi. Bunu sayılarının çokluğuna yoranlar oldu:Sayıları çok, 200;biz 30 kişiyiz…… Yemekten sonra tüm arkadaşlar Tarım binasına gittik. Salih Ziya Öğretmen gelmedi, bizi Naci Birkök Öğretmen karşıladı. Çatı aralarından rüzgar üfürmesi olmuş, bir çok yerde kar hatta buz kümeleri var, onları saptayıp kaldırdık. Arkadaşların bir bölümü karda kullanılmış kürekleri temizleyip yerlerine koydu. Biz dört arkadaş Halil, Arif, Sefer, ben çatıya çıktık, kar deliklerini saptamaya çalıştık. Kar sızıntılarının kiremitler arasından, kağıt girecek darlıkta aralardan girdiğini şaşkınlıkla saptadık. Bunu öğretmene yansıtınca öğretmen, o zaman buraya tavan yaptırma zorunluluğu doğdu, yaza bunu yapmalıyız!”diyerek konuyu kapattı. Arkadaşlar bizden önce gitmişti, arkalarından biz de dersliğe döndük. Derslikte konu gene tarım dersleri:Yapmadık yapmadık, sonunda tüm bir gün tarım dersi yapmaya başladık!”gibi sözler edildi. Bu tür sözler edilince Kızılçullu ya da Çifteler’deki arkadaşların haftalarca ahırlarda, tarlalarda çalıştığını anımsattım. Fettah Biricik gene sinirlendi, ”Sen çalış!”dedi. Onun sinirlenmesine karşın ben sinirlenmeden, ”Ben çalışıyorum zaten, ayrıca başka çalışanların da bulunduğunu biliyorum, onları anımsattım!”deyip yerime oturdum. Ben oturdum ama bu kez Arif Kalkan sakin sakin konuşarak Fettah’a çıkıştı. ”Sen, nerede olduğunu düşünmüyor musun?”diye sordu. Okulu bitirince bir köyde öğretmen olacağını, bağ, bahçe yetiştirmek zorunda kalacağını anımsattıktan sonra, ”Bunları burada öğrenmezsen nasıl yapacaksın?”dedi. Fettah yanıt vermeye hazırlanırken Sami Akıncı Arif Kalkan’ı destekledi. Arkasından da Fettah’a “Ya bu deveyi güdeceksin ya bu diyardan gideceksin!”dedi. Fettah biraz şaşkınlaştı, ”Ben ne yaptım ki benim üstüme geliyorsunuz?Ben de sizin kadar bağda bahçede çalışıyorum, aramızda ne fark var?”diye sordu. Sami Akıncı gülerek, ”Fark işte burada, sen de çalışıyorsun ama konuşurken çalışmanın karşısına duruyorsun, çalışan, işten söz eden arkadaşlarla boyuna sorun yaratıyorsun!”Fettah Sami Akıncı’ya karşı diretemedi, ”Haklısın, bundan sonra daha dikkatli konuşmaya çalışacağım!”deyip sustu. Konuşmaları dikkatle izlerken beni gören Halil, söze karışacağımı sanarak, daha doğrusu karışmamı önlemek için olacak, yüksek sesle 66 yarın sobayı sen yakacaksın, senin atölyede çıran vardır:şimdiden hazırla!”dedi. Gerçekten atölyede öğretmenlerin daha önce” Alabilirsiniz!” dediği bir yığın küçük parçalar var, şimdiye dek gidip alan olmadı ama ben alabilirim, diye düşünerek, öneriye sevindim. Atölyeye zaten gidecektim. , kalkıp soba yanındaki kutuyu alıp çıktım. Atölyede küçük takoz parçalarını ince ince ayırarak kutuyu doldurdum. Akordiyon kutusunu çıkarırken isteksiz olduğumu anladım, vazgeçtim, notaları alıp sıraladım. Hiç çalışmadığım notaları görünce şaşırdım. Akordiyonu alırken dükkan sahibinin, ”Al bunlardan da elinde bulunsun !”dediği küçük notalı, Saz semaisi birden aklıma takıldı, hiç değilse bir denemek istedim. Kutuyu açık akordiyonu çıkardım. . Çok yavaş seslendirmeye çalıştım. Bir kaç kez denedim ama belli bir melodi oluşturamadım. Hele tempo tutmayı hiç tutturamadım. Üzülerek gene bıraktım. Notanın bir köşesinde Yusuf Paşa yazıyor. ”Demek paşalar da beste yapıyormuş!”deyip, kutuyu kucaklayarak dersliğe gittim. İsmet”Dayı çok üşüdüm, birazını yakalım!”diye takıldı. Şaka da olsa alır yakar diye kutuyu sıramın altına sıkıştırdım. Yemekten sonra yakın sıra arkadaşları, yarınki Türkçe dersini konuşurken, Fikret Madaralı Öğretmenin er çok üstünde durduğu yazarları tartışıp sıraladılar. Onları dinlerken, anımsadığım yazarları ben de sıraladım. Okuduğuymuz parçaları yanında kitaplarını da anımsayarak Halil’ le bir liste çıkardık. Halit Ziya Uşaklıgil, Tevfik Fikret, Reşat Nuri Güntekin, Faruk Nafis Çamlıbel, Ahmet Haşim, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ömer Seyfettin, Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Hikmet Müftüoğlu, Enis Behiç Koryürek, Süleyman Nazif, Mehmet Akif Ersoy, Kemalettin Kami Kamu, Falih Rıfkı Atay, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Ahmet Rasim. , Sadri Ertem, Aka Gündüz. Ebubekir Hazım Tepeyran. Bunlardan okuduğumuz kitaplar:Bu Toprağın Kızları, Çalı Kuşu, Yaban, Çıkrıklar durunca, Küçük Paşa(Öğretmen okudu-eski yazı)Kuyucaklı Yusuf. (Yazarı okuma kitabında yok Halit Ziya Uşaklıgil’in Ahmet Cemil’in çalışmalarını anlatan bir parçasını okumuştuk. Öğretmen üzerinde çok durup, “Mai(Mavi) ile Siyah’okuyun !”demişti. Bunu söyleyeli hayli zaman geçmesine karşın şimdiye dek okumamış olmama üzüldüm. Şimdi de kitaplıktan kitap alamıyoruz. ”Ya yarın okudunuz mu?”diye sorarsa?”Arkadaşlar konuşmaları gene gürültüye döndürünce muştucu Bekir Temuçin “Gelen var!”dedi. Elinde cetvel, Hidayet Öğretmen geldi. . Hidayet Öğretmen genellikle konuşmasına şakamsı sözlerle başlar. Gülerek, ”Siz sınıfları büyüttükçe konuşmalarınızdaki ses tonlarınızı da mı yükseltiyorsunuz. Bu tür konuşmalara yüksek tondan konuşma da derler;anladığım kadarıyla ses tonlarınızı bu nedenle yükseltiyorsunuz!”diyerek dersliğin ortasına dek geldi. Bizim tarafa bakarak, bana, ”Ses tonları hakkında bilgin vardır, bilmeyenlere anlat. Gereksiz ses harcamak zararlıdır, öğrensinler!”dedi. İzin isteyip “Ses tonunun ne olduğunu, bilmediğimi söyledim. Öğretmen gülerek, ”A, a, a müzikçiye bak nasıl olur bilmezsin?”Akordiyon körüğünü hızlı yavaş basmıyor musun?Sesin azalması çoğalması konuşulurken bu söz kullanılır!”Az durduktan sonra, ”Öyle ya, nereden bileceksiniz?Çalışıp çabalıyorsunuz ama bir müzik öğretmeninden yoksunsunuz!”dedi, dediğine pişman olmuş gibi sözü değiştirerek, ”Sen şimdi boş ver bunlara, akordiyon nasıl gidiyor?”dedi. Çalıştığımı söyledim, aklıma geldi, ”Bir parçam var, çok çalışmadım ama galiba zor çalacağım galiba Yusuf Paşa’nın değince “Oho, sen işi alaturkaya dökmüşsün, güzel parçadır!”dedi, yavaş bir sesle, Lay lay lay layyyyyy lay lay lay laay lay lay lay lay lay lay lay layyy!”diye gider, çok severim, arada sıra da ben de çalarım;yardımcı olmaya çalışırım!”dedi. Çok sevindim. Az sonra da “Ama, akordiyon parçası değildir, çalıştıkların arasında bir değişiklik olsun diye çalış!”dedi. Mandolin çaldığını anımsadığı İdris Destan’ın sırası önünde durdu. ”Ne oldu, mızrabını mı kaybettin? Mandolin grupları arasında seni görmez oldum. Mustafa Saatçı, duramadı, ”Arkadaşımız davul grubuna girecek!”dedi. Öğretmen, ”A, ne güzel, sen düşünmüşsündür onu, iyi olur köy düğünlerinde parsa toplarsınız!”dedi. Mustafa Saatçı, beklediği karşılığı bulamadı, sustu. Bu kez öğretmen, ”Siz müzik çalışmalarına heves etmediniz ama öteki sınıflar çok iddialı, yakında toplu bir konser verecekler, içlerinde 20 kadar çocuk şimdiden güzel çalıyorlar, ilerde onlardan çok yaralanacağız!”dedi. Gene bana döndü, ”Ağabey olarak sen de onlarla birlikte olacaksın, Akordiyon sesi onlara destek olacak!”dedi. Fettah Biricik salt konuşmak için, ”Üzgünüz öğretmenim biz katılamıyoruz!”diyerek gönül almayı denedi. Öğretmen, hiç oralı olmamış gibi, ”Yok canım, niye katılamıyormuşsunuz?siz de katılacaksınız. Onlar bunca çalışmayı sizin gibi dinleyiciler için yapıyor. Siz de karşılarına oturup dinleyeceksiniz. Tiyatrolar da öyle değil mi?Sanatçılar rol yapar, izleyiciler de onların yaptıklarına bakar!”Öğretmen son sözü, ”Bakar” oldu. Bu arkadaşlara geçmiş günlerdeki bir olayı anımsattı. Önce tıs pıs gülmeler giderek sesliye dönüştü. Öğretmen, gülüşmelerin kimin için olduğunu anladı, ”Sizin aranızda bir şeyler var, aman beni bunlara katmayın deyip çıktı. Arkasında da yat zili çaldı. Arkadaşların gülmeleri oldukça uzadı, olay ortaya bir daha döküldü. Geçmiş dönemde Fikret Madaralı Öğretmen Kör Adam diye bir şiir okumuş, ”İsterseniz defterlerinize yazın!”demişti. Sanırım öğretmen, şiiri de bizim şiire karşı ilgimizi de çok önemsemedi. Ancak kimi arkadaşlar şiiri defterlerine yazdı, şairini sordu, başka şiirle de beklediklerini öğretmene duyurdular. Öğretmen, gösterilen ilgi karşısında güler yüzle, ”Siz isterseniz ben size her zaman sevebileceğiniz şiirler seçmeye çalışırım!”diyerek kapıya yöneldi, çıkmak üzereyken durdu. Neden durduğunu bilemediğimiz için, dikkatle öğretmene baktık. Öğretmen ne düşündüyse söyleyeceği sözü söylemekten vazgeçti, dönmek üzereyken Fettah Biricik arkadaşımız, öğretmenim, ”Bakar nedir?” diye sordu. Öğretmen gülümseyerek”Öküz!”deyip yürüdü. Fettah Biricik arkadaşımız kıpkırmızı kesildi. Olayı tam kavrayamadık, kimi arkadaşlar Fettah’a hak ettin, öğretmen kapıdan çıkarken soru sorulur mu?”diyenler oldu. Konu uzun süre irdelenince bir başka yanlış ortaya çıktı:Fettah’ın bakar dediği gerçekte, Kör Adam şiirinde geçen “Bakardı!”sözünün eksik okunmasından ileri geliyormuş. Durum açıklandı ama , bu kez “Öküz!”sözü iyice Fettah’ın üstünde kaldı. Daha sonra da bakar sözünün öküz demek olduğu öğrenilince Fettah rahatlamıştı. Gene de Fettah’a kızan arkadaşlar zaman zaman:” Fettah gene bakarlaştı!”türü tepki gösterdi. Bu kez de Fettah gene bir soru sordu, söz döndü dolaştı, hiç ilgisi yokken gitti “Bakar” sözünde durakladı. . Öğretmen gittikten sonra bir süre tartışanlar oldu. Ben her zamanki gibi tartışmalara teğet geçip yattım. Orhan arkamdan geldi, ”Gute Nacht!”dedi. ”Gute Nacht!”Kadir konuşmamızı duydu, başını kaldırdı, benim arkamın dönük olduğunu görünce, ”Şimdi konuşuyordu ne zaman uyudu?diye sordu. Orhan, ” O, hep öyle uyur!”deyip Kadir’i savuşturdu. Sabah nöbetimi düşünerek, gerçekten erken uyumak istemiştim. . Bir süre Türkçe dersimizde olabilecekleri tasarladım:Bir terslik olmazsa, öğretmen beni kaldırmaz, soru moru sormazsam. Dersi zararsız atlatabilirim….
30 Ocak 1941 Perşembe…
Zili duydum, arkasından Halil Basutçu, ”Kalk ateşçi, uyuma dersliği ısıt, üşümeyelim!”dedi. Hemen toparlanıp çıktım. Hava açık, yollar iyice küründüğünden karsız, yaş ama oldukça temiz. Soba yakmaya gittim ama, hiç aklıma gelmemişti, derslikte anımsadım:Ben nasıl yakacağım, kibritim yok. Yakup Tanrıkulu yetişti, kibriti varmış, çaktı, yaktık. Getirdiğim tahtalar işe yaradı, soba çabuk yandı. Benden sonra nöbetçi olacak Hilmi Altınsoy, geldi, ”Ağabey, ben bunları alayım, deyip kalan tahtaları topladı. . ”Senin marangoz atölyen var, benim yok!”deyip teneke kutuyu sırasının altına sakladı. Sobanın kolay yakılmış olmasına sevindim. Halil, ”İyi yakılınca kolay kolay sönmüyor!”diyerek bana cesaret verdi. Kahvaltıdan dönerken, Halil güzel bir uyarıda daha bulundu, ”Fikret Madaralı Öğretmen dersliğe girince önce sobanın çevresine bakıyor, kirli ise yüzü asılıyor, paylanmak istemiyorsan o gelmeden, bir bak!”Dersliğe koşarak dönüp, önce soba başındakileri uzaklaştırdım. Altının silinmesi gerekiyordu, silecek bir şey bulamayınca yepis yeni mendilimi çıkarıp sildim. Mendilimin bir ucu işlemeliydi. Elimde mendili gören Sefer Tunca zengin arkadaş, mendiliyle siliyor!”dedi. İsmet gördü: ”Ay dayı, bende eski bez vardı, isteseydin!”dedi. Mehmet Yücel, ”Dayı bilir işini, görmüyor musunuz, işlemeli mendili kullanıyor. Siz nereden bileceksiniz, o mendili veren dayıyı ektiği için dayı onu gözden çıkardı. Siz çocuksunuz, böyle şeylere aklınız ermez. !” Arkadaşlar gülüşürken öğretmen geldi, beni soba başında görünce, ”Ne o, üşüdün mü?”diye sordu. Nöbetçi olduğumu söyleyince, ”Bask işte buna sevindim, aferin, sobanın çevresi tertemiz. Ben böyle işlere çok dikkat ederim. Pek bir şey söylemem ama içimden sinirlenirim. Nöbetçi olan kimse üslendiği işi hakkıyla yapmalıdır. !”bana dönerek, ”Aferin, senden böylesini bekliyordum!”dedi. Yerine oturdu. Hüsnü Yalçın’a “Hüsnü, bu yakınlarda mektup alabildin mi?”diye sordu, Hüsnu kısa bir mektup aldığını, iyi oldukları öğrendiğini söyledi. ”Gelmiş olması da güzel, Bulgaristan da haritadan silindi, orası artık Almanya oldu dedi. Hüsnü Yalçın arkadaş, ”Orası zaten biraz Almanya idi, kralları için kendileri bile Alman, diyordu!”deyince öğretmen, ”Evet evet, Bulgaristan bir kral bile çıkaramadı da bir Alman prensini ülkesine kral yaptı. O az geldi şimdi de Adolf Hitler, krallarının kralı oldu. !”Masadan kalkıp bize döndü, ”Size zaman zaman ödev veriyorum, umarım bunları yapıyorsunuzdur. Yapmayanınız varsa aman ha tamamlasın. Unuttuğumu sanmayın, verdiğim ödevler defterimde yazılır. Nöbet günlerimin birinde defterlerinizi toplayıp bakacağım!”Sami Akıncı kendisine verilen bir ödevi anımsattı. Dilbilgisi ödevi. Fiil çekimlerinin zamana, kişiye göre değişimi tablosu. , tekil zamanlar, bileşik zamanlar. Öğretmen iyi ki anımsattın, onu ders yılı başında konuştuk, neredeyse yılı yarıladık. Konuyu bir daha tekrarlayalım!”deyip, masaya bıraktığı kitabı aldı, cümleler okudu. ”Geçen yıl, bu kadar kar yağmadı-Yağdıysa bile kısa sürede eriyordu-Sanırım bir kez yağmıştı ama o da birkaç dün içinde erimişti-Bu yıl çok kar yağmasına karşın don olayı olmadı. Geçen yıl sık sık don oluyordu. Bu yıl, geçen yıla bakarak çok üşümedik. Ayırdında mısınız bilmem, geçen yıl daha çok üşümüştük!”Öğretmen önce yazdığı tümceleri kendisi okudu . Arkasından bir kez de Harun Özçelik’e okuttu. Tümcelerde geçen fiilleri sordu. Çok kişi parmak kaldırdı. Arif Kalkan, Mehmet Aygün sıra ile ikişer üçer fiil söylediler. Hüseyin Orhan sayıyı ona çıkardı. Öğretmen Hüseyin Orhan’ı tahtaya çağırıp yazmasını söyledi. Orhan sıra ile:Yağmadı-eriyordu-üşümedik, yağdıysa-bilmem_üşümüştük-Olmadı-oluyordu-yazdığı-sanırım yazdıktan sonra geç…te durdu. Öğretmen gülerek “Onu da yaz bakalım!”dedi. Orhan yazdı ama, kuşkulu kuşkulu duraksadı. Bu kez Orhan’a yazdıklarının sırasını izlemek yok, istediğinden başla!”dedi. Orhan hepsini süzdükten sonra yağmadı fiilini aldı. Önce olumlu sonra da olumsuzluk çekini yaptı. Öğretmen Orhan’ın zorlandığını anladı,
“Sen otur!”dedi. Sami Akıncı, İsmet Yanar, Bekir Temuçin parmak kaldırdı. Öğretmen İsmet’i çağırdı. İsmet biraz çok bilmişlik havası içinde kalktı. Öğretmen “Son sözcükten başlayalım!”dedi. İsmet, geçen sözüne bakıp, geçen-geçmeyen diye bir iki kez tekrarladı. ”Bunlar çekilmez, fiil değildir!”dedi. Sami parmak kaldırdı, oturduğu yerden, ”Fiildir!”diye İsmet’i yalanladı. Öğretmen Sami Akıncı’yı çağırdı. Sami birkaç örnek verdi, tamlamalar yaptı ama, anlattıklarını hiç birimiz anlamadık. ”Geçen arabalar, uçan kuşlar üşüyen çocuklar, akan sular, doğan yıldızlar dedi ama, beklediğimiz çekimlerle ilgi kuramadı. Öğretmen, Sami Akıncı’yı oturttu. İsmet’e Eriyordu fiilinin yalın çekimini sordu. İsmet, sanırım dalgınlıkla “eridi dedi, hemen düzeltti, ”Eriyor”, dedi öğretmen gülerek, ”Dikkat et İsmet, sabrım taşmaya başladı. Bunlar çok kolay, çoktandır bilmeniz gerekli bilgiler, nasıl unutursunuz? diyerek dolaylı olarak hepimizi payladı. Daha sonra öteki fiille teker teker kalkanlar oldu, öğretmen çoğunu yardımla yaptırdı. Sonunda da okullardan Dilbilgisi dersinin kaldırılmış olmasının yanlışlığını tekrarladı. ”Kitabımız yok diye umursamazlık etmeyin, öğretmen olacaksınız, bu konular bir gün önünüze gelecektir. O zaman öğrenmeniz daha da zorlaşacak!”dedi. Daha önce yapığımız çekim tablolarını çıkarıp, tekrar tekrar okuduk. Öğretmen, ”Bunları bilmeden benden geçerli not almanız zor olacak!“dedi. Gülümsedim. Öğretmen gördü, bana, ”Haydi bakalım, senin de payına “Olacak” düştü, zamanını şahısını söyle!”dedi. Gelecek zaman, 3. şahıs. deyince bu kadar açıklamalardan sonra elbette bileceksin!”deyince arkadaşlar güldü. Hiç düşünmeden, bunları ben biliyorum, üstelik bu derste gelecek zaman geçmedi!”dedim. Öğretmen gülerek, geçti geçti, sen dinlememişsin!”dedikten sonra arkadaşlara dönerek, ”Geçti değil mi çocuklar?diye sordu. Arkadaşlar hep bir ağızdan, “Geçti öğretmenim!” öğretmen çıkınca arkadaşlara bakarak ben de “Yalancılar!” dedim. Dedim ama, öğretmenin işi şakaya getirdiğini, notum iyi olduğu için öyle konuştuğunun. bilincinde olduğum için olayı, kızma yerine gülerek karşıladım. Arkadaşlar genel olarak bu derste paylandılar, korkutuldular ama bu dersten gene de hoşnut oldular. Ne denli yürütülür kestirilemez ama dilbilgisi çalışmaları için gruplar oluşturup boş derslerde konu tekrarları yapacaklarına karşılıklı sözler verdiler. Halil’le konuştuk:”Bu kaçıncı karar, ;daha önce matematik öğretmenine, gene böyle bir Türkçe dersi sonunda Türkçe için nice kararlar verildi. Hele Almanca için ayrılmadan önce Ömer Uzgil Öğretmene verilen sözler, üstelik yeminli billahlı sesler kulaklarımızdan gitmedi!”. Ben konuşmayı sürdürmeye kalkışınca Halil durdurdu:”Sen derslerini sağlama almışsın, genelde benim de fazla bir korkum yok, en iyisi biz karışmayalım, söyleyeceklerimize karşılık verip üzülecek sözler duyma yerine susup kendi işlerimize bakalım!”dedi. Arkadaşlar Türkçe grupları oluşturmaya çalışırken kimi arkadaşlar da başka dersler için de gruplar oluşturup çalışmaya karar verdiler. Harun Özçelik, Yusuf Asıl, Recep Kocaman, Salih Baydemir, Abdullah Erçetin, Bekir Temuçin, Hüseyin Orhan Resim çalışması için sözleştiler. Harun Özçelik’le Salih Baydemir her türlü resim gereksinimlerini kooperatife getirecekler. Bu arada Halil Basutçu da onlara katılacağını söyledi. . Bugün bir çalışma yapılmadı ama çalışma üzerine konuşmalar bitmeden öğle yemeğini bulduk. Yazdığım sayfaları saydım, ben dört sayfa fiil çekimi doldurmuşum. ”Almamız” sözcüğünü fiil olarak kendim seçtim buna karşın çekimini bir türlü bulduramadım. Almam, alman, alma…almamız, almanız almaları…. bir süre kara kara düşündüm. Sami Akıncı’dan başka soracak kimse yok, ona da sormaya gönlüm razı olmuyor. Kafama takıldı, öğle yemeğinde, daha sonra da atölyede çalışırken, bunu düşündüm
Atölyede akordiyon çalarken “Benim almam, senin alman, onun alması, bizim almamız, sizin almanız, onların alması olarak kafamdan çekimler yaparken, sorum yanıtlanmış oldu. Kendi kendime buldum, kendi kendime sevindim. Öğretmenin verdiklerinden başka kendim de 12 fiili kişi-zaman ek alışlarına göre tamamladım. Uçan kuşlar, yağan kar, eriyen buz, ağlayan çocuk, duran otobüs, , yazmayan tebeşir, , çalışmayan öğrenci, gülmeyen yüz, durmayan ağrı, çalmayan zil tamlamalarını düşünecektik. Sevinç içinde onları düşünmeye başladım. Bunlara Halil de ilgi duydu, ”Ben de onları tam anlamış değilim!”dedi. O tam anlamamış, bense hiç üstünde durmadım. Halil neden böyle söyledi bunu da anlayamadım:Öğretmen bunlar üzerinde hiç durmamıştı. Yakınlarda bir gün “Fiilleri incelerken bunlar geçecek, o zaman inceleyeceğiz!”demişti. Kitaplıktan kitap verilmeye başlanmış. Hüsnü Werther’i almış. Kitabı görünce anlatmaya başladım, Hüsnü biraz ekşiyerek, ”Anlatırsan okuyamam, kitabı bitirince konuşalım!”dedi, biraz mahcup olarak, beni uyardı. Haklıydı…. Daha önce bir parçasını, Ahmet Cemil’in matbaada çalışmasını okuduğumuz Halit Ziya Uşaklıgil’in Mai ile Siyah’ını okuyacağım. Öğretmen gene, okumamızı anımsattı. Hasan söz vermişti, kitabı bana alacaktı, umarım getirir. Harun söyledi, Fikret Madaralı Öğretmen Kooperatifin 3 aylık dökümünü istemiş, önümüzdeki cumartesi toplanıp konuşalım!”demiş. Harun “En uygun çalışma zamanı akşam yemeklerinden sonra!”dedi. Pazar gününden başlayarak, 3 aylık hesaplarımızın dökümünü çıkaracağız. Ondan sonra bir üç aylık daha kalıyor. Harun seviniyor. Kendisi söylemiyor ama bıkmış bir durum seziliyor. Biz konuşurken Hasan geldi, ”Abi, kitap biraz eski ama, okunuyor. Fikret Madaralı Öğretmen 7. sınıflara ödev vermiş, çocuklar göz açtırmadan bunu istiyorlar, çok bekletme!”dedi. Bekletmeyeceğime söz verdim…. . Kitaba başlayayım mı başlamayayım mı? Kararsızım. Baştan iki sayfa okudum. Benim okuma kitabında okuduğum gibi değil buradaki Ahmet Cemil. Orada matbaada çalışıyor, gazetelerle kitaplarla uğraşıyordu. Oysa burada şair Ahmet Cemil, şiir hayalleri peşinde, büyük ülküler kovuşturan ya da kovuşturmak için hazırlıklar yapan insanlarla tartışıyor, yol arıyor, yol gösteriyor. Çevresinden de hiç hoşnut değil. Çevresinde çoğunluk varsıl ama tembel, hazıra konmuş beyzadeler. Kendisi küçük ailesinin geçimini kendisi sürdürecek, ancak bunu yapabilmek için de çok çalışacak. Bir yandan da bunu düşünüp işini yoluna koyma yollarını tasarlıyor. Okulunda az da olsa kendinin gibi düşünen arkadaşları var. Ali Şekip, Hüseyin Nazmi, Raci yakınlaştığı arkadaşları. Gerçi Raci onu acımasızca eleştiriyor ama bu eleştiriler, Ahmet Cemil’in kusurlarından değil Raci’nin kıskançlığından ileri gelmektedir. Kitabın sayfalarını atlayarak üçte birine dek üstünkörü bilgiler edindim. Ahmet Cemil, yabancı dil bilmekte, öğrencilerine ders vermektedir. Öğrencilerinden çoğu varlıklı konak, köşk çocuklarıdır. Dil dersi alırlar ama amaçları öğrenmek değil ağızlarına, istedikleri dili yiyecek gibi dökülmesini beklerler. Oysa Ahmet Cemil, öğretmeye çalıştığı dili terleyerek öğrenmiştir. Kendisinden ders alan öğrencilerinin vurdum duymaz tavırları Ahmet Cemil’in düşlediği yaşamı neredeyse engellemektedir. Kapı kapı dolaşmak da bir yandan umduğu gibi çıkmamıştır. Oysa o, çalışacak ama umduğu gibi bol para kazanacak, güzel bir düzen kurup çok sevdiği kız kardeşi ile biricik annesine mutlu bir yaşam sürdürecekti. Kendisi için de düşleri vardı. Arkadaşı Hüseyin Nazmi’nin kız kardeşi Lamia, ’yı peylemiş içinden içinden yanmaya başlamıştı. Ne var ki işleri umduğu gibi gelişmiyordu. Çevresindekilerin yaşamları, içinde bulundukları sürecin geçerli toplumsal değerleri hep varsıllardan yana gelişiyordu. Annesi Ahmet Cemil’e karşı durmamakla birlikte oğlunun, içine düştüğü sıkıntıları görüp üzülüyordu. Kızı İkbal evlenme çağına gelmiştir, günün geçerli toplumsal anlayışı içinde İkbal’i isteyen varlıklı, Mir’at-ı Şüun gazetesi sahibinin oğlu Vehbi efendiyle evlendirilir. Ahmet Cemil tedirgin olduğu kapı dolaşmaktan kurtulur. O artık, bir gazetecidir, dünürünün basımevinde huzurlu çalışmaya başlamıştır. Düşlerindeki yazıları, özellikle şiirleri yazacak, dilediği gibi bastıracaktır. Ancak Vehbi efendi ile İkbal eski geleneklere göre bir birini tanımadan evlendirilmelerinin acı sonucuna kısa zamanda varmışlardır. Kaba Vehbi efendi narin İkbali öldüresiye döver, aşağılar. Evlilikleri, acıklı bir duruma dönüşmüştür……Atlayarak buraya dek geldim. Kitabı kapatıp, zorla da olsa bir daha satır satır okumaya karar verdim. Ancak kitabın çok uzun karışık olan tümcelerini en az iki kez okumadan anlayamadığım da ilgimi çekti. Düşündüm:Fikret Madaralı Öğretmen bize bu kitabı okumamızı neden önerdi. Okuma kitabındaki parçayı kitapta buldum, aralarında dağlar kadar fark var……Başka kitapları okurken yatınca düşünüp okuduğum yerleri anımsamaya çalışırdım. Mai ve Siyah kitabı için böyle bir düşleme yapamadım. Ahmet Cemil’i tanıdığım birine benzetemediğim gibi, İkbal için de ancak dövülmüş insanı düşler gibi oldum….
31 Ocak 1941 Cuma…
Soba nöbetçisi Hilmi Altınsoy ranzayı sallayınca uyandım. Hilmi, kasıtlı kaldırmış gibi, ”Abi, çıra verdin, oldu olacak bari kibrit de ver de başkasına yüz sürmeyeyim!”dedi. Yakup Tanrıkulu’nu gösterdim. Yakup Az ileride, kalkmış gidiyordu. Hava açık ama azıcık ayaz. Dersliğe gittim. Hilmi oldukça beceriksiz, etrafa döküp saçtı. Halil Basutçu Hilmiye çıkıştı, ”E çocuk senin evinde soba yok muydu?Anan baban sana hiç yaktırmadı mı?dedi. Hilmi konuşmaya gelince dillenir, ”Abi, benim annem babam soba yakmayı çok severler, anların sevdasından bana hiç sıra gelmedi!”6 Ali, gülerek “Yalan söylüyor, ben biliyorum, onun evinde soba yoktur. !”Hilmi Altınsoy sinirlendi, ”Oğlum Kaz Ali, sen benim evimi nereden biliyorsun, ne zaman gördün?”diye çıkışınca Ali, ”İkimizde Tekirdağlıyız, neden bilmeyeyim, hemşeriler bir birini bilir!”Hilmi dişlerini sıktı. kötü bir söz söylemeye hazırlanırken Yusuf Asıl Ali Güleren’e bağırdı, ”Ben de Tekirdağlıyım, onların evinde soba var. Sen gittiğinde seni sobasız yere almışlar!”arkadaşlar güldü. İsmet ekledi, ”Ali Agayı ahıra almışlardır. Ali dinlemedi, dışarı çıktı. Kahvaltıya gülüşerek gittik. Hava iyice açıldı. ”Güneş göreceğiz!”diyenler oldu. Hilmi Altınsoy kahvaltıya bizden sonra geldi, çok sinirlenmiş, ”Ali Güleren’e elleriyle işaret yaptı, ”Seni boğacağım!”Arkadaşlar, yatıştırmak için:”Ali Aga’nın şakası böyle olur!”dediler. Az sonra Yusuf Asıl konuyu bir başka açıdan gene geri getirdi, Hilmi’ye “Sahih sizin evde soba yok mu?” Hilmi gene sinirlendi, ”Yusuf’a “Yavrum, benim evimdeki soba sizi ne alakadar ediyor?Ben sizin evinizin bir şeyini soruyor muyum?Hilmi konuşurken Mehmet Yücel masamızın yanından geçiyordu, durdu:”Bu, bu sabah neye ötüp duruyor?”diye sordu. . Hilmi, ”Ben horozum öterim, senin gibi tavuk değilim!”Mehmet Yücel, aldırmadı, ”Bari erken ötme!”dedi, yürüdü. Öğretmenler topluca kahvaltıya geldiler. Atölye öğretmenlerinin gelişi arkadaşları kuşkulandırdı:Üç dersimiz boş, işe mi gideceğiz? Hasan düzeltme yaptı;ne üç dersi dört dördü de boş:Müdür Bey, Ankara’ya gitmiş. !’Yeni bir konu, ”Müdür Bey Ankara’ya neden gitti?”İşe çıkma korkusu içinde dersliğe dönüldü. Az sonra Hüsnü Baykoca Öğretmen elinde bir dosya ile geldi, numaralar okudu. 20 arkadaş ayağa kalktı. Bunların dosyalarında eksikler varmış, bu eksikler en kısa zamanda tamamlanacakmış. Benim numaram okunmadı, buna sevindim. Ancak sevincim içimde kaldı:Hüsnü Baykoca Öğretmen, arkadaşların numaralarını yazan kağıdı bana vererek, ”Bunları sen izleyeceksin, önümüzdeki ayın sonuna dek tamamlanacak!”dedi. Numaraları alıp defterime yazdım, kağıdı gene Hüsnü Baykoca Öğretmene verdim. Mustafa Saatçı arkadaşları uyardı, kimsenin gelmemesini istiyorsanız sessiz duralım!”dedi. Derslikte sessizlik başladı. Öyle ki, öksürenlere bile “Yavaş, elini ağzına tut!”uyarıları sıralandı. Sessizlik içinde derslik kapısı açıldı, Namık Ergin Öğretmen içeri girdi, gülerek “Bak bak bak!, ben gelmeyeli neler olmuş burada?Bu sessizliği neye borçluyuz?”diye sordu. Başta İdris Destan, Yusuf Asıl, Abdullah Erçetin önce kıs kıs, giderek ellerini ağızlarına kapatarak güldüler. Namık Ergin Öğretmen, ”Nedenini ben sormayacağım, onu siz nasıl olsa söyleyeceksiniz. İnsanlar, içlerinde saklamaya kalktıkları kurnazlıkları açıklamak zorunluluğunu duyarlar, bu onları rahatsız eder. Bu sizinki ise beni hiç ilgilendirmez. Sizinle bugün bir süre çalışacağız. Aslında ben de bugün dinlenecektim ama yukardan aldığımız buyruk gereği çalışacağım!”deyince fısıltılar, pısıltılar durdu. Öğretmeni, dinledik. Öğretmen. Önce marangozlar atölyelerine gitsinler, bizim grup burada kalsın, beni beklesinler!” deyip çıktı. Biz atölyeye gittik. Öğretmenlerin dördü de atölyedeydi. Ali Yılmaz Demirbilek çoktandır gelmiyordu. Daha doğrusu 7. sınıflarla değişik zamanlarda atölyede oluyordu. Kendi aralarında uzun uzun konuştular. Ne konuştular hiç anlamadık. Biri bir söz söyledi ötekiler karşı durdular. Bu kez öteki bir şey söyledi, gene tartışıldı. . Sonunda Hamdi Bağ Öğretmen, ”Çocuklar biz kendi aramızda yapacağımız işi bir başka güne erteledik. Bunu belki yarın öğleden sonra ya da bir başka cumartesi yapacağız!”dedi bizi serbest bıraktı. İşin ne olduğunu biz soramadık. Ancak okulla ilgili olmayan bir iş olduğunu sezer gibi olduk. Çünkü arada kamyon, gidecek araç-gereç sözleri geçmişti. Dersliğe döndük. Derslikte kimse yoktu. ”Yapıcılar çalışmayı sürdürüyor!”diye düşündük. Bir süre sonra onlar da geldi. Onlar gerçekten çalışmışlar. Bizi derslikte oturur görünce birileri söylendi: Açıkgözler hep marangozluğu seçmiş!”Öğle yemeğine dek maramgozluk-yapıcılık şansı-şanssızlığı konuşuldu.
Öğleden sonra atölye de çizimler üzerinde durduk. Planlarları inceledik. Önümüzdeki yaz yapılacak iki katlı yatakhane binasına şaştık. Yatakhaneyi yeni yapmıştık. Genel planda iki katlıymış, daha çok öğrenci yerleştirilmesi için öylesi gerekliymiş. Okul, bin dolayında öğrenci için genişletilecekmiş. Şimdikinin dört katı. Şimdiki yatakhane üstüne bir kat çıksak bile yeterli olmayacak. Arkadaşilar binanın büyüklüğü için “ay may” deyince İrfan Öğretmen “Bize ne kuzum, 5 katlı da olsa çatı büyüklüğü aynı, iş aynı, bina yükseleceği için belki biraz başımız dönecek o kadar!”Dilerim çatı işi kışa kalmaz, okul binasında olduğu gibi soğuklarda üşümeyiz. Onun inşaatına haziranda başlanmıştı, bunu daha öne alırız!”Ne düşündüyse, ”Ben alırız malırız diyorum ama benim elimde değil, Milli Eğitim Bakanlığı ne zaman emir verirse biz ona uyarız!”diyerek düzeltme yaptı. Paydos olunca doğru dersliğe gittim, kitabı okumaya başladım. Kitabı hiç sevmedim ama inadıma okudum. Ahmet Cemil şanssız bir insan, ya da o kendini öyle sayıyor, tavırları da hep o çizgilerde gidiyor. Sanki yaşamının öyle olmasını istiyormuş gibi davranıyor, karamsar karamsar konuşuyor. Vehbi efendi sonunda karısı İ İkbal’i çok döver, kadın hem hastadır hem de doğum yapacak durumdadır. Dayak yüzünden çocuğunu düşürür. Hasta olur. Ağabey, para tedarik etmek için çareler arar, kıymetli neyi varsa emanete verip doktor harcamalarını sağlamaya çalışır. Emekler boşa gider, kardeşi İkbal ölür. Ahmet Cemil çok üzülür, yaşamaktan bıkmış gibi bir duruma girmiştir. Arkadaşı Hüseyin Nazmi ile konuşurken, onun görevli olarak İstanbul’dan uzaklaşacağını öğrenir. Tüm olumsuzluklara karşın Ahmet Cemil’de gene de bir yaşama isteği vardır. Çok sevdiği, Hüseyin Nazmi’nin kız kardeşini unutmamıştır. Ekonomik durumunu düzeltebilse onunla evlenmeyi isteyecektır. Arkadaşından kardeşi Lamia’yı soramaz ama aklından da çıkarmamıştır. Ne var ki arkadaşı Hüseyin Nazmi Ahmet Cemil için en acı haberi bilmeden verir:Lamia evlenmek üzeredir. Ahmet Cemil birden çok sarsılır. Yıllardır iki yakasını bir araya getirip onunla evlenmeyi düşlemiştir. Bunu yapmadan Lamia’yı istemek onuruna dokunmuştur. Bu fakir durumu ile Lamia’yı nasıl geçindirecektir. ?Lamia’yı aklından geçirir. Ne güzel düşler kurmuştur. Lamia ile evlenecek, Kitaplar yazıp bastıracak. Kısacası insana mutluluk veren her güzelliğe ulaşmak için didinecek, zor da olsa istediğine kavuşacaktı. Oysa bunların hiç birisi olmamış üstelik kız kardeşi İkbal’i kaybetmiş, şimdi de düşlerini dolduran Lamia gitmektedir. Büyük bir iç sarsıntıdan sonra kararını verir, o da Hüseyin Nazmi gibi İstanbul’dan ayrılacaktır. Bundan sonra onun İstanbul’da kalması söz konusu değildir. Son kez, severek gezdiği yerleri düşler, Taksim bahçesinde arkadaşına kararını anlatır:Bundan böyle onu İstanbul’ bağlayan bir bağ kalmamıştır. Yazdığı şiirler tuttuğu notların da bir anlamı kalmamıştır. Onlar, gençliğinin heves ürünleridir ama, karşılaşılan olaylara, istenilen hedeflere ulaşmaya bir yararı olmamıştır. Ne yazmış, ne toplamışsa hepsini yakar. Bu Ahmet Cemil, o Ahmet Cemil değildir. İlgili makamlara baş vurup, Anadolu’da bir görev alır. Görev yerine vapurla gider. Yaşlı annesi yanında olur. Vapur boğazdan geçerken Ahmet Cemil çok sevdiği Cihangir tarafına bakar. Hava karanlıktır. Ya da ona öyle gelmektedir. Çok iyi bildiği İstanbul’un ışıklarını görmez olur. Renk olarak gözü gecenin kara rengini görür. Sanırım bu kara renk, kitaba da ad olmuştur. Deniz, mai(Su) ya da renk, mavi. gece ise kara. Mai ile Kara…Kitabı neden sevmediğimi anladım. Kitapta olanlar anlatılıyor. Anlatmalar çok uzun oluyor. Ahmet Cemil konuşmadığı zamanlar da bile birileri onu anlatıyor. Onun aklından geçenleri, ilerde yapmak istediklerini hep birileri anlatır. Kitabı bitirip Hasan’a verdim. Kitabın yazıları da küçükmüş gözlerim yoruldu. Esnemeye başladım. Yarın askerlik dersimiz var, dilerim Üsteğmen gelir. 6 Ali Güleren’le 7 Fettah Biricik tartışıyorlar. . Üsteğmen sınıf tekmilini sıraya koydu. 4 Mehmet sırasını savdı. Geçen hafta sıra 6 Ali’de idi. Üsteğmen gelmedi. Ali Güleren, ”Ben sıramı savdım!”diyor. ”Fettah ise, ”işini yapmadan sıra savulmaz!”diye karşı koyuyor. Sonunda da “En iyisi Binbaşı gelsin!”diyorlar.
Onlar öyle deyince bu kez benim canım sıkılıyor. Sanki onların demesiyle olacakmış gibi…. Yatarken kendimi azarladım;Binbaşı gelirse gelsin:Kapının yanına gidip “Dikkat!” diyeceğim, daha önce 50 kez dedim, yarın desem ne olacak!”…. .
1. Şubat 1941 Cumartesi….
Hava güzel. . Lüleburgaz’a gideceğiz, Halkevi’ne uğrayacağım. Belki Emin Özdil’de görürüm. O gitmiştir, köyden haber alırım. Kahvaltıda çorba verildi, arkadaşların çoğu yemeden söylenerek kalktı. Mehmet Yücel, İsmet Yanar başı çektiler. Ben de çok isteksiz yedim. Pişmemiş un kokuyor. Derslikte bir sürebu konuşuldu. Orhan benim yanıma geldi, Almanca çalışacağız. Orhan, 1. Sınıf Almanca kitabından bildiğimiz bilmeceyi kağıda yazmış, yeni bir şeymiş gibi sordu. Ben bakınca daha anımsadım. :Was ist das? Erst vie der Schene weiss-Dann grün wie der Klee- Dann rot wie das Blut-Und schmeckt gut…. ”Ahahay, ben bunu biliyorum, unutmadım!”deyince Orhan bozuldu. Önce kar beyazıdır, yaprak yeşilidir, kan kırmızısıdır ve biz onu severiz. Bu kez Orhan “Ahaaaayt!”diye güldü. Dırlı söylenemezmiş, gibi ile söylenecekmiş. Kar gibi beyaz, yaprak gibi yeşil, kan gibi kırmızı ve biz onu severiz. . Dır’lı tırlı söylenmeyecekmiş. Ben de dır’sız, tır’sız söylerim. Bu kez ben, ”Bin ich davor, dann bin ich darin;Bin ich darin, dann bin ich davor. Arkasından da Wer es macht, der sagt es nicht- Wer es nimmt, dr knnt wes nicht- Wer es kent, der will es nicht. Dedim, . kağıdı önüne koydum. . Orhan düşündü, bulduramadı. Hüsnü duydu, ilgilendi, sustu. Bizi uzaktan izleyen Sami Akıncı “Siz ne yapıyorsunuz?deyip yaklaştı. Hüsnü bilmeceleri söyleyince, ”Bunlar 3. sınıf Almanca kitabında var!”dedi. Almanca öğretmeni olmadığı için ders yılı başında kitap verilmemişti. Sami de benim gibi kendisi almış. O gidince 3. sınıf kitabını açtık. Orhan’
2 Şubat 1941 Pazar…
Kadir Pekgöz’ün sesiyle uyandım. “Guten Tag yerine, ”Kuten takçılar uyuyor, diye bağırıyor. Başkaları da ona takıldılar, onlara yanıt vermeye çalışırken bizi bıraktı. Bu sabah yardımımıza koşan Mustafa Saatçı olmuş. Dışarı çıkıp gelen biri, ”Hava güzel!”deyince Mustafa Saatçı, ”Nasıl olur, benim bildiğim şubat çok kış yapar, bunun için ona küçük, bücür ay da derler, bücür insanlar gibi sevimsizdir”demiş. Boyu küçük olanlar, birden Mustafa Saatçı’ya saldırmışlar. O da bu kez, ”Bakın, ben öyle dedim ama, hava düzelmiş. Demek şubat bile değişmiş, siz de biraz değişin!”deyince bu kez daha çok üstüne varmışlar. Her sözün bir hinlik, cinlik, imam, hafız, Cinci Hoca sözleri sürdü gitti. Tartışmalar dersliğe de getirildi. Bir süre bağırış çağırış sürdü.
Kahvaltıda, peynirle, güzel bir çayla karşılaştık. Arkadaşlar hemen”Müdür Bey Ankara’da kodamanları kandırıp para koparmıştır!”diye iyimser hava yarattılar. Hep birlikte gülüştük. . Yarınlar için olası yarışı başladı:Yusuf Asıl, ”Yarın Müdür Bey, Ankara’dan baklava gönderir!”Baklavanın sözü mü olur, yeni giysiler. Giysi mi düşünüyorsunuz, dersler boş geçiyor, öğretmen getirsin!”Öğretmen, ders deyince bir duraksama oldu. Hilmi Altınsoy, ”Nerden aklınıza geldi, yiyecek isterken öğretmenin, dersin sırası mı?”Herkes kavlaltısını edip giderken bizim masa bozulmadan sözü uzattı. Yakından geçerken Mehmet Yücel gülerek”Sizde gene bir şeyler var, dayı yeni bir haber mi verdi?”dedi. Ben başımı kaldırarak “Hayır!”dedim. Yusuf Asıl anlattı. Mehmet Yücel eliyle “Haydi oradan!” gibilerde bir işaret yapıp yürüdü, ”Aç tavuk kendini buğday tarlasında görürmüş!”dedi. Arkasından bağırdılar, ”Tarla değil ambar, buğday ambarı!”Gülerek kalktık. Harun Özçelik, Karlı-güneşli havada resim çizmek istediğini söyledi. Kooperatif çalışmamızı öğleden sonraya bıraktık. Ben de akordiyon çalışmaya gittim. Akordiyonu, dalgın dalgın körüklerken kapıda tıkırtı duydum, açtım, birden şaşırdım, kızlardan bir grup uzun bir zamandan hiç konuşmadığımız yakın köylüm Gül, . Gülerek: İzin verirsen dinlemeye geldik!”dedi. Önce ne diyeceğimi şaşırdım. İçlerin de hiç konuşmadıklarım, adlarını bilmediklerim vardı. Sanki seçim yapacakmışım gibi yüzlerine baktım, ”Gelin!”diye bildim. Güllsevecen sevecen arkadaşlarını içeriye altı, tezgahları gösterdi, oturdular. Oradaki çalışmalarımı anlattım, notaları çıkardım, yanlarına, tezgahların üstlerine yaydım. İçlerinden birileri alıp baktı. Adlarını okudular. Gül. ”Biz bakıyoruz ama hiç birini bilmiyoruz, biz çaldıklarını dinleriz!”dedi. On kadar nota seçip Gülnihal’den başladım. Doğru çaldığımdan eminim ama etkisini merak ediyordum. Bitince sustum. Gül, özür dileyerek, çok hızlı çaldığımı söyledi. . Bir kez daha çaldım, sanırım daha iyi oldu, alkışladılar. Ayırdığım on parçayı da tekrarladım. Macar Dansını, Çardaşı, İzmir Marşını, Kazazkayı tekrar tekrar çaldım. Türk Marşını çalınca hepsi gülümsedi, ”Bunu radyodan biliyoruz!”dediler. Teşekkür edip ayrıldılar. Daha önce nöbetlerden tanıdığım, ”Abi!” diyerek zaman zaman benimle konuşan F. akordiyonun fiyatını sordu. Söyleyince de bir “Oooo!”çekti. . Onlar gidince. Birden bir sevince kapıldım. İnsanlarla konuşmak, konuşabilmek güzel bir olay. Gül’ü bana dargın sanıyordum. Niçin dargın olsun?Demek ben konuşmadım o da konuşmaya değer görmedi. İçimde oluşmuş bir sevinçle dersliğe gittim. Harun Özçelik’le Yusuf Asıl asfalt yanına çıkıp okulun resmini çizmişler. Arkadaşlar onlara bakıyor. Halil Basutçu, Bakın arkadaşlar biz burada boş boş konuşurken resim yaptılar, Mehmet Başaran’ı göstererek 74 Mehmet şiir yazdı. Biri çıkıp”Bugün ne yaptın? dese, onların söyleyecek sözü olacak. Oysa çoğumuz, gene her pazar yapmadıkları yapmayarak geçirdiler!”dedi. İçimden, ”Tam sırası!”dedim, ”Ben de bugün kızlara akordiyon çaldım, çok sevdiler, sevindiler!”dedim. Kızlar, deyince bütün bakışlar bana döndü, ”Sahi mi, ne zaman, nerede?””Atölyede. !” Nasıl geldikleri, ne dedikleri, hangilerinin geldiği birer birer soruldu. . Hangileri sorusunu yanıtlamayınca inanmayanlar oldu. Onlara, ”Sizi inandırmaya çalışacak değilim. Zaten ben olayı, arkadaşın sözü nedeniyle söyledim:ben de bir iş yapmıştım, bilinsin istedim. Harun Özçelik’in, Yusuf Asıl’ın resimleri unutuldu. Bu kez kimlerin gelebileceği konuşulmaya başlandı. . Halil’in konuşmasında geçen 74 Mehmet’in şiir yazması ilgimi çekti. Yeni bitirdiğim romandaki Ahmet Cemil de şiir yazıyordu. Ancak Ahmet Cemil şiirle acıyı neredeyse bir birine sarılmış gibi düşünüyordu. Arkadaşımız bu konuda neler düşünüyor?Mehmet Başaran’ın yanına oturup konuştum. Defterini gösterdi, kendi yazdıkları var, başkasından yazdıkları var. Ama arkadaş, Ahmet Cemil gibi dertli değil, çiçekler, çiğdemler, kırlar üstüne şiirler yazmış. Bir tanesi Rıza Tevfik’in birlikte okuduğumuz şiiri, Uçun Kuşlar gibi, güzel. . Vahit Dede’yi anımsadım, kitaplar dolusu şiir yazdığını söylemişti…Sırama dönüp Han Duvarlarını tekrarlamaya başladım. . Elli beyit ya da yüz dize ezberlenmiş üç ara dörtlükleri zaten daha önce ezberlemiştim. Öğle yemeği gene şaşkınlık yarattı:Etsiz mercimek, bulgur pilavı…Hilmi Altınsoy, ”Kim demiş onu, Müdür Beyin Ankara’ falan gittiği yok! Kim demiş kim?. . . diye yüksek sesle konuştu. Arkadaşlar bakıp güldüler, yanıt veren olmadı…. Öğleden sonra kooperatifte çalıştık. Daha doğrusu Salih Baydemir’le cebelleştik. Ne taraftan baksan hesaplarda bir 15 tl. açık çıkıyor. Salih, ”Bunu ben özel hesabımla karıştırmış olabilirim, önümüzdeki günlerde öderim!”dedi. Konu kapandı…. Dersliğe Harun Özçelik’le döndük. Harun, kaç gündür bunu Salih’e anlatmaya çalıştım, bir türlü kafası almadı. Sen iyi ettin, doğrudan, ”Bundan sen sorumlusun!”dedin. Hık mık etti ama, uzatmadı;iyi oldu…O yan çizmeyi sürdürseydi, durumu Fikret Madaralı Öğretmene anlatıp ben üslenecektim. Ben de, ”Gerek kalmadı, bundan sonra daha sık hesap alalım, fazla birikim olmadan hesaplar ortaya çıksın!”dedim. Anlaştık…Dersliğe gidince İsmet, ”Dayı, , senin kızların içinde İmamın sözlüsü var mıydı?”diye sordu. İmamın sözlüsünü tanımadığımı ama adı söylenirse yanıtlayabileceğimi söyledim. S. dediler, S’nin olduğunu söyledim. Mehmet Yücel olmaz olur mu, S akordiyon sesine bayılır!”. Bir gülmedir başladı. İdris Destan, ”İmam vazgeç sen şu kızdan, o çok sosyete delisi, baksana akordiyon dinlemeye bile gitmiş, o yarın panayır tiyatrolarına da gider!”Herkes gülmeye başladı. Mustafa İdris’e, ”Bana bak Osmancıklı, senin bir adın vardı, onu söyleyince çok kızıyordun: Bak, aylardır sana onu söylemedim. Başlarım Aaaaaa!”…
Banyo sıramız öğleden sonraya alınmıştı, iki gruba bölünüp, sıra ile gittik. 1. grubun son numarası Abdullah Erçetin, gitmemiş, sırasında otururken, Kadir sordu, ”Rahatsız mısın, neden gitmedin, bir arkadaşla yer değiştirmiş. Ama Abdullah, ”Gitmedim işte sizinle gideceğim!”demiş. Kadir bunu sorun yaptı, söylendi:”Sıralarında gitmiyorlar, bize kalabalık yapıyorlar, açıkta kalıyoruz!”türünden sözler söyledi. Abdullah Erçetin de karşılık verdi. Gülerek başlayan tartışma küfürleşmeye kadar gitti. Kadir’e bir ara sert, çıkışlarından ötürü horoz demişlerdi. Abdullah bunu düşünmeden, Kadir’e “Sen ne ötüyorsun horoz gibi, deyince Kadir, eski lakabını anımsayıp(Bunu kastederek söyledi zannıyla)Abdullah’a “Gebeş!” diye bağırdı. Bu kez de Arif Kalkan, Kadir’a, sen şimdi güzel bir dayağı hak ettin, sana ne başkalarının banyosundan?O arkadaş başka birinin ricası üzerine sırasını vermiş. Az sonra da onun yerine girecek. !Kadir sustu, az sonra da, ”Neden baştan söylemedin, özür dilerim!”deyip Abdullah’a sarıldı….
Banyodan sonra bir süre atölyeye uğrayıp akordiyon çalıştım. Tuna Dalgalarınıo solo bölümünü oldukça hızlı çalmaya başladım. Kızların sevdiği parçalardan biri de O Çiçorniya. . Hüsnü Yalçın’ın dediğine göre bir Bulgar şarkısıymış. Hüsnü, o Çiçorniya, o prekasniya, gibi sözler söylüyordu. Yoksa kızların içinde bunu bilen biri mi var?Birden duraksadım. Hüsnü”Bu şarkı Bulgar şarkısıdır!”demişti. Gül Pomakça bildiğine göre, demek bu şarkıyı duymuş. Gül, Pomak kızı olarak karşıma çıkar gibi oldu. ”Olsa ne olacak?” dedim ama gene dehoşuma gitmeyen bir duyguya kapıldım.
Derslikte Türkçe ödevlerini yapanlar var, konuşmaları dinledim, herkes benim gibi, bir şeyler seziyor ama tam açıklama yapılmıyor. Önde oturanlar, Sami Akıncı’ya sordular. Sami tebeşir alıp tahtaya kalktı. Gelen, giden, yapan, eden, gülen, ağlayan, yazan, çizen sözlerini yazıp bunları çizgilerle ayırdı. Gel-en, git-en, yap-an, ed-en, gül-en, ağla-yan, yaz-an, çiz-en . Ayrılan ilk bölümlerin fiil olduğu için fiil grubuna girdiklerini, ancak aldıkları eklerin fiil olmaması nedeniyle tam fiil olamadıkları, buna karşın tamlamalarda çok kullanıldıklarını anlattı. Yaptıkları tamlamaların da ad tamlamalarının salt eksiz türüne benzediğini anlattı. Arkadaşların bir bölümü, belirtili, belirtisiz, eksiz tamlamaları unuttuğu için, sil baştan ad tamlamalarına döndüler. Ben, eksiz tamlamalarla, sıfat tamlamalarının benzerliklerinden yararlanmaya yönelip sorunu çözmeye başladım. Daha doğrusu aradaki ilişkiyi sezer gibi oldum. Aklıma gelen sıfatlarla tamlamalar yaptım. Yeşil bahçe, uzun yol, kısa bacak, dar geçit, tatlı üzüm, serin yer, tamlamalarını yeşeren bahçe, uzayan yol, kısalan bacak, daralan geçit, tatlanan ya da tatlılaşan üzüm, serinleyen, serinleşen, derken serinleştirilen sözü aklıma geldi, iş gene karıştı. Bu kez serinleyen yer olarak aldım ama soru kafamda kaldı. Ötekiler de değişik biçime giriyor:Yeşeren, yeşertilen, Uzayan, uzatılan, kısalan, kısaltılan, kısalaştırılan daralan daraltılan, darlaşan, darlaştırılan, gibi. Ayrıca bunlar “mış” eklerini alarak da tamlama yapmaktadırlar. Darlaştırılmış pantalon, genişletilmiş yol, yeşertilmiş bahçe, büyütülmüş fidan, uzatılmış saç. . Açtım, okuduğum yazılardan özellikle Han Duvarları’ndan örnekler buldum: Dönen, dönerken. inleyen tekerlekler……Kıvrılan yollar…Kapanmayan gözlerim…. Çatırdayan çalılar…Yaşaran gözlerim…. Gizlenen dertler…. Sırama yaslanmış dururken Sami sordu, ”Bunları biliyor muydun?” “Anlattıklarını biliyordum ama ondan sonrasını bilmiyorum, bu tür tamlamalar salt en-an değil ki, miş, mış’lar da var!”dedim. Sami, ”müş, muş’lar da” diyerek güldü…. Kendimi toparladım. Öğretmenin ödevlerini yapmıştım. Sami Akıncı’nın anlattıkları da işime yaradı. Ötesini, yarın soracağım…Halil çok rahat, ”Verilen parçaları okuyorum, öğretmenlerin beğeneceği ölçüde yazıyorum, bunlar bana yeter!diyor…Bayrak törenine çıktık. Akordiyonu oldukça iyi kullanıyorum. Gözlerim arada kızların tarafına kayıyor. Bana bakıyorlar mı? diye merak ediyorum. Ediyorum ama bu kez de sıkılıyorum, ya bir kusur işlersem?Kusuruma herkes takılır, güler. Neden kızlardan daha çok sakınıyorum?Neyse ki hiçbir kusur olmadı. Hasan Gülümser de bayrağı iyi indirdi. Okul Müdürü Ankara’dan dönmüş. Derslikte yeni bir konu. Ben bugün yarınki Türkçe dersinden çok salı günkü tarihi düşünüyorum. Tarih dersinde öğretmen tahtaya kaldırıp konu anlattırıyor. Son anlattığı, daha doğrusu soracağım dediği İstibdat Dönemi. Mithat Paşa, Namık Kemal. İlkokulda ezberlediğim Namı Kemal şiirini anımsadım:
”Bir zamanlar vatanı bir çok zalim bürüdü,
Milletini sevenler zindanlarda çürüdü.
Yetim kaldı çocuklar, yoksul oldu kadınlar,
Her gün güzel vatana geliyordu bin zarar.
Meşrutiyet, uhuvvet sözü artık kalmadı,
Hürriyetin ismini kimse ağzaalmadı. . O zamanlar Kemal Bey zalimlerle çarpıştı-
Milletini uğruna zindanlarda kalmıştı…….
………………………………………. .
. On Temmuz’un topları hatırlatır hep onu-
Gökyüzünde sancaklar selamlıyor ruhunu…
İbrahim Alaettin Gövsa
Tamamını unutmuşum…On Temmuz neydi?. . . Halil’e sordum, bilmediğini söyledi. Bilmediğini söylemekle kalmadı herkese sordu. !9 Mayıs, 29 Ekim, 23 Nisan sayıldı döküldü ama 1O Temmuz belleklerde yok. Bulurum ben onu, deyip çalışmamı sürdürdüm. Birden aklıma geldi, Selçuk Öğretmene soracağım…. Babamın anlattığı 93 Savaşı 1877-78 yıllarına geliyormuş. Ben bu iki tarihin nasıl olduğunu tam anlamıyla öğrenemedim. Eğitmen Mustafa Güvener köyde bir kez anlatmıştı. Köyün kurulduğu yılı anlatırken babama sordu, babam:1314 demişti. Mustafa ağabey bir sürü sayıyı toplayıp çıkardıktan sonra 1898 demişti. Bizim köy bu tarihte kurulmuş. Babam, ikinci göçte gelmiş, Ali Ağabeyim 1 yaşındaymış, ”Ali’nin tevellüt 1315 diyordu. Ondan sonra da öteki ağabeyleri sıralıyordu. Ahmet 1319-Mahmut 1323-Bektaş 1326. On yıl süren uzun savaşlar işgaller, göçler bizim doğum sıralamasını da aksatmış. Sonra ben gelmişim. Bunları düşünerek eski-yeni tarihleri karşılaştırıp bulmaya çalışıyorum. Beni gördükçe arkadaşlar hep, ”Gereksiz işlerle uğraşıyorsun!”diyorlar. İsmet’e kasıtlı olarak sordum:Muhittin Eniştem kaç doğumlu? İsmet kurnaz, altından ne çıkacağını anladı, ”Bilmiyorum!”dedi. Ben biliyordum, söyledim:1308. Sen kaç yaşındasın?İsmet, bu soruma da bilmiyorum, deyince, Yusuf Asıl atıldı:”Dayın sana bir tuzak hazırladı!” gülüşler arasında İsmet’in doğum tarihini söyleyip, baba oğul arasındaki yaş farkını sordum. Bir çok arkadaş konuya eğildi, kalemlere sarılıp doğum tarihlerini hesaplamaya başladılar. Mustafa Saatçı gülerek, ”Şimdiye kadar neredeydiniz? diye sordu. Yakup da Mustafa Saatçı’ya “Sen babanla arandaki yaş farkını biliyor musun? . Mehmet Yücel karıştı, ”Hafız bilmez olur mu?O da aynı tevellut olduğu için unutmaz!”Arkadaşlar sıralara yatarak güldü. Bu yaş, doğum tarihleri, eski takvim, yeni takvim gece boyu gitti. Yatarken bile ayni konuyu sürdürenler çıktı…Yatınca, bildiğim yazarların bildiğim doğum tarihlerini eski-yeni takvime göre sıraladım. !884 Ömer Seyfettin, 1881 Atatürk, 1898 Faruk Nafiz Çamlıbel, 1869 Rıza Tevfik’i anımsadım. Onlarla uğraşırken büyük bir kar yağışına tutuldum. Bizim Çoban Kamber, Bulgaristan’da da böyle kar yağar!” diyor. Şaşıyorum, çoban Kamber bizim okula neden geldi?Bir yandan da kar yağışı canımı sıkıyor. Gündüz, hava açıktı, gece gene başlamış. Gece mi, gündüz mü?”Karda gece-gündüz belli olmazmış. Birden çevremde kimse kalmıyor. Yalnız kalışıma üzülüyorum. Bir öksürük duydum. İsmet’in tarafından geldi. Dikkat kesildim. Öksürük de rüyadaymış gibi yok oldu. Bir sürte öksürük bekledim…
3 Şubat 1941 Pazartesi….
Karlı buzlu rüyadan sonra derinliğine uyumuşum Orhan dürterek uyandırdı. ”Selçuk Korol geliyor, yatarken görürse tahtaya kaldırır!”dedi. Selçuk Korol sözü akşamki düşüncemi hemen belleğime getirdi:”Kaldırırsa sevinirim, zaten kalkmak istiyorum!”dedim. Kadir, hemşerim, sen bizi iyice yollara döktün, biz öğretmenlerden korkup saklanmak için köşe bucak ararken sen üslerine gidiyorsun!”Orhan güldü…Birden kendimi topladım, bugün tarih yok, sen neden bana var gibi, Selçuk Korol Öğretmeni söyledin?Selçuk Korol Öğretmen nöbetçiymiş, sesi duyulmuş, o nedenle söylemiş. Önce dersliğe uğradık. , soba yanmamış. Ortalığa söyledim:”Hani o sıcak günler?Bir iki ses birden:”Herkesin çıra deposu yok!” Sorumun karşılşığı bunlar olamaz. Gene de siz bilirsiniz!”dedim.
Kahvaltıda gene mercimek çorbası. Aynı sözler, Müdürümüz Ankara’dan bir şey getirememiş. Yusuf Asıl aynı inançta değil, Müdür Bey çok şeyler getirmiş ama eski kalıntılarının da bitmesi gerekiyormuş. Bu nedenle bir süre mercimek çorbası yiyecek, sonra da, çay, süt, yumurta ile beslenecekmişiz. Hilmi, Altınsoy dayanamadı, sordu, ”Bu kadar mı?Anlattıklarını bize eve gidince annelerimiz yediriyor. Arkasından da “Doyup doymadığımızı soruyorlar. Doğrusu ben sütümü, yumurtamı yedikten sonra gene öyle sorulmasını isterim. Arkadaşlar güldüler. Salih Baydemir omuzlarını oynatarak:”Doydun mu evladım!”dedi. Herkes Hilmi Altınsoy’a bakarak “Doydun mu şekerim? demeye başladı. Hilmi biraz setleşerek, ”Mercimek çorbasından sonra bana doydun mu?diyene ben “Enayi!”derim. Sizin analarınız yok mu? Sizin analarınızda şefkat bulunmaz mı? diye sordu. . Bana bakınca ben, ”Benim anam yok, bana bakma, ben ana şefkatı bilmem !”
dedim, kalktım. Arkamdan söylenerek Hilmi geldi.
Derslikte konu Türkçe ödevleri. Öğretmeni bekledik. Öğretmen, yanında getirdiği iki gazeteden iki yazı okudu. Biri bemin daha önce yazılarını okuduğum Necmettin Sadak’tan biri de hiç yazısını okumadığım uzun adlı bir yazar, Hüseyin Hüsnü Emir Erkilet’ten di. Emir Erkilet Alman ordusunun çok düzenli olduğunu, aldığı emirleri aksatmadan yerine getirdiklerini, Necmettin Sadak ise, askerin aldığı yerleri aynı düzen içinde sivil yönetimler sürdürebilecek mi? diye soruyordu. Öğretmen gazeteleri kapadıktan sonra yazılanlar üstüne tek söz söylemedi, yalnız “Bu konularda siz de düşünmelisiniz. Bakın yazanların ikisi ne yetişmiş büyük insan. ama olaylara başka başka köşelerden bakıyorlar. Biri başyazar, öteki ünlü bir general!”Çok durgun gözlerle hepimize baktıktan sonra gülümsedi, Siz bir çalışma yapacaktınız, yapabildiniz mi?diye sordu. Sami Akıncı, ”Yaptık!”dedi. Öğretmen Sami’yi tahtaya kaldırıp neler çalışıldığını sordu. Sami, dünkü yazılanları yazdı, söylediklerini tekrarladı. Öğretmen arkadaşlara sordu, konuyu anlayanlar, anlamayanlar. Anladığını söyleyen dört arkadaş çıktı:Bekir Temuçin, İsmet Yanar, Mehmet Yücel, Recep Kocaman. Öğretmen parmak kaldırmayanları süzdü, Halil’le bana bakarak “Siz de anlamadınız mı?dedi. Halil’den önce ben, ”Bunları anladım ama bunların devamları var onları, onlarda takıldım!”deyince bunları sordum, bunları biliyorsan tahtaya kaldıracağım!”dedi. Parmak kaldırdım. Önce beni kaldırdı. Kendisinin söylediklerini tahtaya yazdım. Çalışan öğrenci başarılı olur-Okunan kitaplar, geri verilsin. Meyve veren ağaca taş atılır. . Bekleyen derviş, muradına ermiş. Yuvarlanan taş yosun tutmaz. Beş örneği yazınca öğretmen, elindeki cedvelle göstererek “ Çalışan, okunan, veren, bekleyen, yuvarlanan sözlerinin köklerini, aldığı ekleri, yüklendikleri görevleri bize anlat!”dedi. Sözcüklerin köklerini Çal, oku, ver, bekle olarak yazdım. Yuvarlananda az durakladıktan sonra yuvarlanmak olarak yazdım. İlk dördün eklerini, an , nan, en, yen olarak yazdım. Fiil köklerine takılarak tıpkı tamlama yapan adlar gibi tamlama yaptıklarını, ek almalarına karşın, eksiz tamlama yaptıklarını, çünkü aldıkları eklerin tamlamalarla ilgisi olmadığını söyledim. Birden yuvarlan sözünü anımsadım, ”Yuvarlan sözü de emir kipi(siga) olkarak kullanılmış, uzun olmasına karşın işlev olarak farksız deyince öğretmen: “Aferin, kendi mantığınla doğruyu seçiyorsun!”dedi. Fiilleri, çekimlerini, zamanlarını, kişilerini iyi bilmeden bunları öğrenmekte zorlanacaksınız, sorun burada. Bunları öğrenmezseniz ilerde öğretmen olarak oturup öğrenmek zorunda kalacaksınız. Öğrencileriniz istemese bile ders programlarınıza konulacak, müfettişleriniz bunların okutulmasını isteyecek. !”dedikten sonra bana, ” Devam et!”dedi. . Ad tamlamalarını tekrarladım:Çalışan çocuk karşısına, küçük çocuk, akıllı çocuk, esmer çocuk tamlamalarını ekledim. Bunlar çocuğun belli durumlarını nasıl anlatıyorsa çalışan çocuk tamlamasında da benzer durum var; ancak çalışan çocuk, iş-eylem bildiriyor!”deyince, Öğretmen, ”Aferin!”ancak sen anlamadığın bir şeyden söz etmiştin, o neydi?”diye sordu. ”Ölmüş eşek kurttan korkmaz, Pişmiş aşa su katılmaz, Isıracak köpek dişini göstermez!”deyince öğretmen gülerek, ”Dur dur dur!”dedi. Sen onlar üzerinde çalış, onlar da yaptıklarından farksız, çekimli durumda gibi oluşlarına bakma hepsi, eksiz tamlama. Tüm sıfatlar da eksiz tamlama yapar. Fiil köklü tamlamalar eksiz tamlamalardır. Tümüne sıfat tamlaması olarak bakacaksınız. Bunların ayrı ayrı adları vardır. Bunlara bulaşmak istemiyorum. Bir de bunları karıştırırsak iyice bunalacaksınız!dedi gene bana. dönerek, ”Hadi sen otur, soran arkadaşlarına yardımcı ol!”diye ekledi. Çok sevinmek gerekirken sevinemedim. Benim asıl öğrenmek daha doğrusu arkadaşlara karşı gösteriş yapacağım tarafa gidememiştim. Geçen zaman gibi geçecek zaman, yenen yemek yerine yenecek yemek, içilecek su, yenmiş yemek, içilmiş su gibi tamlamaları da ortaya getirmek istiyordum. Öğretmenin orada durdurması, pek işime gelmemişti. Benden sonra Bekir Temuçin kalktı, konuşulanları özetledi, yeni örnekler verdi. Öğretmen Bekir’e de “Aferin!”deyip oturttu. Ad tamlamaları üzerinde durmamızı tembihleyip ayrıldı. Oldukça rahattım. Yusuf Asıl, biz bunları 5. sınıfta gördük mü? diye sordu. ”Gördük ama unuttum!”, diyenler olduğu gibi”Görmedik!”diyenler oldu. Bekir Temuçin, net olarak gördüğünü söyledi. Mehmet Yücel, ”Görüp görmemek önemli değil onu anımsayabilmek önemli. Bunlar önümüzdeki kitaplarda var:Bunları görmek marifet. Bakın dayı, yıllar sonra bunları araştırıp ortaya getiriyor!”dedi. Devamla, bakın tahtaya yazılanlar benim kitabımda da var ama ben onların ayırdında değilim. Mavi göz, çakır göz, yeşil göz, ela göz deyince bunların sıfat tamlaması olduğunu öğrendim de gören göz, kırpan göz, bakan göz tamlamalarını hiç düşünmedim. Konuşan çocuk ya da arkadaş her gün diyoruz. . Geçen pazar dediğimiz gibi gelecek Pazar, geçen yıl gibi gelecek yıl, geçmiş yıl, diye konuşuyoruz. !”Mehmet Yücel’in sözleri gülüşmelerle kesildi. ”Şimdi mi aklına geldi, daha önce neredeydin?diyenlere;Mehmet Yücel, ”Benim aklıma şimdi geldi, galiba çoğunuzun aklına hala gelmedi!”Mustafa Saatçı tahtaya kalktı, ”Susun arkadaşlar size soru soracağım. Herkes başını tahtaya çevirdi. Mustafa tahtaya, ”Ölmüş eşek kurttan korkmaz!” sözünü tamamlamadan Bekir Temuçin, ”Ölmüş eşek, sıfat tamlaması!”diye bağırdı. Mustafa Saatçı, gülümseyerek, ”Bilemediniz oğlum, sabrediniz, sorumu henüz sormadım!”diyerek yüzünü bize döndü. Az baktı, gene tahtaya dönüp, ”Ama benden korkar!”yazdı. Önce bir şey anlaşılmadı, . bakıştık. İsmet Yanar’a “Sen bu iki cümleyi birlikte okur musun evladım! “dedi. İsmet ciddi olarak kalktı. ”Ölmüş eşek kurttan korkmaz, ama benden korkar!” deyince Mustafa Saatçı gene “Aferin oğlum, şimdi sorumuza geçelim!”deyip, İsmet’e “Buyurun, söyleyin, niçin korkmaz?İsmet’in gülüp çıngar çıklaracağı beklenirken, tavrını bozmadı, ”Bilmiyorum!”dedi. Arkadaşlar da İsmet gibi bakıp kaldılar. Mustafa Saatçı, ”Önemli değil bu kez yanıtını ben vereyim:Çünkü sen, henüz ölmemiş, canlı bir eşeksin, o nedenle’derken o sözünü bitirmeden arkadaşlar: “Bravo İmam, tiyatrocu, tiyatrocu Hafız gibi sözlerle karşıladılar. İsmet önce bocalar gibi oldu ama çabuk toparlanıdı, ”O söz bana değil İmam kendini eşek yaptı!”dedi. Geçici bir tartışmadan sonra Mustafa Saat’nın kendi kazdığı kuyuya düştüğü kanısında söz birliği edildi. Mustafa Saatçı da kendi şakasına herkes gibi uzun süre güldü. Olay bitti, sanırken. Abdullah Erçetin güzel yazısıyla tahtaya iki tümce yazdı. Daha doğrusu bir tümceyi iki türlü yazdı:”Benden korkmaz-senden korkmaz. İki türlüsü de konuşanla dinleyen arasında farklı sonuçlar veriyor. ”Ölmüş eşek kurttan kormak, ama senden korkar. -Ölmuş eşek kurttan kormak ama benden korkar!”Ancak “Ben yazılınca sonunda “Çünkü ben, diye başlayıp eşek olduğunu kimse demez!”diyerek sözün “sen” olarak kullanılması uygun bulundu. Meğer bu bir oyunmuş. Bu kez İsmet kalkıp bedenini titreterek oynadı, ”Yaşayan eşek Mustafa!”dedi. ”Kazdığı kuyuya DÜŞEN ADAM. . Sıfat tamlaması!”diye de ekledi…. Mustafa Saatçı’nın konuşması, tavırları, sorusu, yemekte, atölyede tekrarlandı durdu. Yusuf Asıl bir ara İrfan Öğretmene anlatmak istedi, önledik. ”Çünkü, o ben –sen sözlerinin ikircil anlamı öğretmeni kuşkulandırır, üzülebilir. !”dedik. Bu kez de arkadaşlar, Mustafa Saatçı’ya öykünüp, özlü sözleri anımsayarak taramaya kalktılar. Yusuf Asıl’a ”Bit yiğitte bulunur, sende bulunmaz!” dedim. Önce çok sevindi, sonra biraz duraksadı:Yani ben yiğit değil miyim mi demeye getiriyorsun?diye sordu. Söz oyunu yaptığımızı, aynı sözü onunda bana söyleyeceğini öne sürerek kendimi savundum. ”Alınganlık yapılacaksa bu oyundan vazgeçelim!”dedim. Hasan Üner, ”Sakla samanı, gelir zamanı, ilerde bol bol yersin!”Bunu kime söyleyeyim? diye sordu. Salih Baydemir, Hasan’a, ”Kendin buldun, kendin oku, kendi samanını da kendin ye!”diye yanıt verince oyunun daha başlangıçta tadının kaçacağı anlaşıldı. Fısırtılarımızı duyan İrfan Öğretmen sordu, ”Aranızda bir sorun mu var?”. Gülüşerek olmadığını söyledik. Buna karşın gün boyu, uygun bir söz araştırdık durduk. ”Ak akçe kara gün içindir, renkli kağıt paraları tüketebilirsiniz!” Havlamasını bilmeyen köpek sürüye kurt getirir. Havlamasını bilenlerse sürüyü kurda götür…. . Çalışırken sürekli fısıldamalar oldu. Sonunda İrfan Öğretmen çıkıştı: “Siz kimi zaman değişiyorsunuz, genelde yapmadıklarınızı birden yapmaya başlıyorsunuz. Bir sorununuz varsa açıklayın!”Sustuk. Ben zaten öğretmenin masasındaydım, konuşmamıştım, uyarıyı üstüme almadım. Zaten öğretmen bana sordu, ”Sen bilirsin bunların nesi var?”Ben öğretmene, ”Bildiğim kadarıyla bir sorunları yok ama gülecekleri var, rahat gülemedikleri için fısıldaşıyorlar. Öğretmen, ”Öyle miiii?diye uzatarak sorduktan sonra saatine baktı, ”Haydi öyleyse sizi 20 dakika önce bırakıyorum, bu yirmi dakikayı gülerek geçirin!”dedi. Harun Özçelik, Salih Baydemir üçümüz öğretmenle paydosa dek çalıştık. Zil çalınca onlar da gitti ben yalnız kalıp akordiyon çalıştım. Ancak, geçen gün kızların gelişi beni huzursuz etti. Sanki gene geleceklermiş gibi bir duyguya kapıldım. Tıkırtı olsa dönüp bakıyorum. Neredeyse çözlerim kapıda kalmış durumda. Oysa gelen giden yok. Erken bırakıp dersliğe gittim. Derslik gene sabahki gibi. Konuşmalara katılmadım. Açıp Namık Kemal şiirini okudum. , …. Kitaptan 31 Mart olayını okudum. Kafam takıldı. Otuzbir Mart vakası diye babam da söz ediyordu. O zaman bu 31 mart eski tarihin martı olmalı. Oysa kitap 31 Mart diyor, yanındaki tarih
4 Şubat 1941 Salı….
Uyandığımda kendimi yokladım, rüya falan yok. Üstelik çözeceğime inandığım problemini de unutmuşum. İrkildim ama çabuk toparlandım. Önümüzde tarih dersi var, konuları sıraaladım. 2. Abdülhamit, 5. Mehmet Reşat, Meşrutiyet, birinci, ikinci diyerek dersliğe gittim. Kahvaltıda da kafamı karıştırmamak için konuşulanlara katılmadım. Sabırsızlıkla Selçuk Öğretmeni bekledim. Soru soracağım, aklımca sorular nedeniyle konu açılacak birilerinin yanıtını vererek çalıştığımı kanıtlayacağım. Oysa ders hazırlanıp beklediğim gibi olmadı. Öğretmen, havaların düzelmesinden, şubat ayının ılık olarak başlamasından söz ederek, geçmiş yıllarda şubat aylarının sert geçmesinden, o dönemlerde çektiği sıkıntılardan uzun uzun söz etti. Şubat ayını kısa oluşu nedeniyle halk arasındaki adlarını sıraladı, Küçük ay, Bocuk, Cüce ay, Bücür ay gibi sözler söyledi. Başlangıçtaki bu ılımanlığa aldanmamamızı, arkadan gene de bir şeyler yapacağını umduğunu söyleyerek sözü
çadırlarda yatan askerlerin sevincinden söz etti. Birden, ”Bu günkü ders konumuz Meşrutiyet diyerek Meşrutiyet yönetim şeklini özetledi. 1. Meşrutiyete değindi. 33 yıl süren 2. Abdülhamit yönetiminin belli başlı olaylarını tekrarladı. . 1900 yılından başlayarak gençliğin arayışlarını, sürgün edilişlerini buna karşın gençlerin yılmadığını, Namık Kemal’in etkilerini anlattı. Sözünü tam 31 Mart olayına getirdiğinde ders bitti. ”Devam edeceğiz!”deyip öğretmen çıktığında, Fettah Biricik, ”Adam makine gibi konuştu, söylediklerini hiç anlamadım, sorarsa ben ne söyleyeceğim?”dedi. Halil Basutçu, yumuşak bir sesle, bunlar kitapta var açıp okursun, eller o bilgileri makineli gibi öğrenip anlatıyor;sen de tane tane anlatırsın!”İsmet bağırdı, ”Hayır hayır, Fettah mantar tabancası gibi anlatacak!”Yakup çakaralmaza, başkaları tek tek doldurulan av tüfeklerine benzettiler. Öğretmen döndüğünde tüfek sözleri duymuş, ”Ne o avcılığa mı gidiyorsunuz?” diye sordu. Yanıt beklemiyordu, konuşmasını sürdürdü. 1908 ile 1913 yılları arasındaki kargaşalı dönemi iyi yönetimden yoksun oluşun sonunda bildiğimiz Balkan Savaşı, Trablus yenilgileri geldi deyip durdu. . Saatine baktı, Fettah Biricik’e “On dakikamız var, konuştuklarımızı bir özetler misin?Sakın zamanı uzatma!”deyince arkadaşlar gülümsedi. Selçuk Öğretmen, ”Zaman kısa beni oyuna getiremezsiniz konuşmayacağım, arkadaşınızı dinleyelim!”dedi. Fettah az önce dediği gibi, gerçekten de birkaç söz öğrenememiş, 2 Abdülhamit, dedi, Sultan Reşat dedi. Meşrutiyetleri önce ikinci sonra birinci olarak söyledi. . 31 Mart olayını Balkan savaşından sonraya geçirdi. Aynı sözleri tekrarladı. Öğretmen gülerek, ”Ben de bu kadar tekrarladım mı? diye sordu. Sonunda Fettah’a, üzülme, çalış, öbür derste daha rahat anlatırsın, ben de böyle tekrar ede ede öğrendim!”dedi. Öğretmen gidince arkadaşların bazılarıyla Fettah arasında tartışmalar olduysa da sonunda konuşmalar yumuşadı. Kavga beklentileri giderek ortadan kalktı…Yemekte Mürsel Dilek gülerek geldi, ”Abi mektubun var!”deyip zarfı uzattı. Ahmet Gürsel Öğretmenden. Önce sevindim, sonra tasalanmaya başladım. Sorular sormuştum, acaba yanıtladı mı? Elim bir türlü açmaya gitmedi, yemekten sonraya bıraktım. Dersliğe uğramadan atölyeye gittim. Önce zarfı yokladım. mektup oldukça kalın, açtım. Korkum kayboldu, sevincim kat kat yükseldi, öğretmen yanıtları uzun uzun açıklamış, çalıştığıma inandığını yazmış, devam ememi istemiş, yardıma her zaman hazır olduğunu yazmış. Dört yaprak sekiz sayfa yanıt. Çok güven verici sözler söylemiş. Az kalsın ağlayacaktım. Büyük ablam hep derdi, ”İnsan bazen sevinçten de ağlarmış. Ses duydum, toparlandım, arkadaşlar geldi. Dersliğe gitmemiştim, Hüsnü Baykoca Öğretmen beni aratmış, atölyeden sonra beni görsün, demiş. Mektubumun sevinci bir anda dağıldı, ”Acaba neden arandım?Bir olumsuzluğum yok ama gene de içime bir kuşku oluştu. Köyden bir haber mi geldi?Tedirgin oldum. Arkadaşların konuşmaları Naci Öğretmenin şakaları tedirginliğimi unutturdu. Mustafa Saatçı’nın şakasını Yusuf anlattı. Naci Öğretmen benzer öğrencilik şakalarını anlattı. ” Öğrencilik, insanın neşeli çağıdır, ne kadar, gülerek geçerse geleceğe o denli güzel anıları kalır!”dedi. Tahta üstüne çizimler yaptık. ayrıca çizgiyle gölge yapmasını öğrendik. Gölgeli yerler oymalarda kullanılıyor. Daha doğrusu usta , çizimlere bakıp yapacaklarını okuyan insandır!”diye tanımı yapıldı. Paydostan sonra koşarak Hüsnü Baykoca Öğretmene gittim. Gitmek üzere giyinmiş, ”Yarın gel, sana benim odamı emanet edeceğim, Şu radyo işini sen ele al, sana güveniyorum, istersen akordiyonunu da buraya koyabilirsin, yarın konuşalım!”deyip gitti. Kötü bir durum olmadığına sevindim ama, ötesini düşünmeye başladım. Acaba iyi mi olur?Dersliğe gittiğimde bir çok arkadaş, arandığımı, niçin arandığımı sordu. Bilmediğimi söyledim. Halil “Bilirsin bilirsin!”dedi. Oturunca anlattım. Onun da hoşuna gitmeyen bir iş. ”Sürekli aranıyorsun, bulunmazsan azar da işitiyorsun!”dedi. Ancak Hüsnü Baykoca seçtiğine göre kolay kolay kurtulamazsın!”diye de bir korkutucu olasılık koydu. Bense radyo açıp kapama işini seveceğimi düşünüyorum. Özellikle cumartesi, pazar günleri müzik programları var onları dinlerim. İkircil bir durumda hem seviniyorum hem de üzülüyorum. Gerçekte Hüsnü Baykoca Öğretmenin odasına iki yıldır girip çıkıyorum. . Şimdi bayrak işini Hasan Gülümsere bıraktığım için biraz uzaklaştım. Bundan böyle belki de oda boş olduğunda oturabileceğim de. Kuruntular başladı. Gerçekte ben, gramofondan alışık olduğum için radyoya çabuk alışacağımı biliyorum. Ancak akordiyonu oraya getirirsem çalışma yeri bulmakta zorluk çekeceğim. Okul içinde rahat çalıştırmayacaklarını iyi biliyorum. Bir bakıma da Hüsnü Baykoca Öğretmen tarafından seçilmeme sevindim. Sami Akıncı okula geldiğinden beri yöneticilerin işlerine koşuyor. böylece kendini tanıtıyor. Değişik duygular içinde, Ahmet Gürsel Öğretmenin mektubunu açıpbir daha okudum. O denli ayrıntılı anlatmış ki, başlayıp başlayıp sona değil ortalara varmadan başa döndüm. . Sonunda denklemi yazıp çözme yolunu izlemeye karar verdim. Tekrarlaya tekrarlaya sonunda anladım. İki noktayı gözden kaçırdığımın ayırtına vardım. Dün geceyi düşündüm: rüyada problem çözmek istiyordum. Bu g ece öyle bir isteğim yok. Hazır çözülmüş problem ayağıma geldi. Öyle ki, bu gerçekten bir anahtar problem. Bunun yolunu izleyerek 2. dereceden problemleri rahatça çözebileceğim. Zaten öğretmen daha ileriye gitmek için kendini zorlama diyor. Bu zorlama sözünü doğrusu tam anlayamadım. Zorlama iki anlamada çekilir:Kendini yorma, olabildiğiyle yetin de anlaşılır;ne yaparsan yap bundan ötesine gidemezsin!”Bir an duraladım ama, bu benim sevincimi gölgelemedi; gözlerimi, gülümseyerek kapadım….
5 Şubat 1941 Çarşamba…….
Tüm günümüz Tarım için ayrılmış. Gerçek programda bugün iki saat Kimya dersi var ama, onun yerine Salih Ziya Büyükaksoy Öğretmen Tabiat Bilgisini aldırtıp tüm günümüze el koydu. Dışarıda çalışmadığımız için şimdilerde derslikte oturuyoruz ama ilerde, havalar düzelince tüm çarşamba günleri bahçelerde olacağız. Arkadaşlardan kimileri şimdiden tasalanıyor:Tüm gün olur mu?Bunu duyunca ben Kızılçullu’daki durumu anımsıyorum;oradakiler, 15 gün olarak uzaktaki Tarım bahçelerinde çalışıyormuş. Bizde de öyle bir durum olsa arkadaşların çoğu belki de ağlayıp sızlayacak. Eskişehir –Çifteler’den öğrendiklerimiz ise daha ürkütücü:Onlar gruplar olarak başka okullara gidip inşaatlarda çalışıyormuş. Arkadaş son mektubunda, bir grubun Adapazarı-Arifiye Köy Enstitüsü’ne gidip döndüğünü, bir grubun da Balıkesir-Savaştepe’de şimdilerde çalıştığını yazmış. Onlara göre biz çok rahatız. Salih Ziya Öğretmen gecikmeli olarak derse geldi. Gülerek, ”Gelmeyeceğimi sanıp sevinenleriniz oldu mu?” diye sordu; yanıt beklemeden,”Öğrenciler için derslerin kaynaması hep sevindirici olur. Öğrenciliğimden anımsarım, kocaman adam olduğumuz dönemler de bile böyle düşünenler vardı!”dedikten sonra çantasını açıp resimler çıkararak masa üstüne koydu. Ahmet Güner’le Recep Kocaman’ı çağırıp hayvan resimlerini ayırmalarını söyledi. Biz, resim deyince, dağıtılıp gösterileceğini düşünerek rahatladık. Resimlere bakarken zamanın çoğu geçecek diye sevinirken öğretmen, Bakalım siz hayvanlar hakkında bir Müslüman çocuğunun bilmesi gereken bilgilere sahip misiniz? deyip yüzlerimize bakmaya başladı. Pek karşılaşmadığımız bir sözdü bu:”Bir Müslüman çocuğunun bilmesi gereken bilgiler!” Konuştukça konu aydınlandı, eti yenmeyen ya da bizim etini yemediğimiz hayvanlar hangileridir?Konu buymuş. İsmet parmak kaldırdı. Öğretmen söz verince İsmet, tekrarlaya tekrarlaya atlardan kaplumbağalara dek bir çok hayvan saydı. Öğretmen , sayılan hayvanların tırnak özelliklerini anlattırdı. Recep Kocaman, resim ayırımını bitirdiklerini söyleyince, öğretmen, ”Onları arkadaşlarınıza nasıl gösterelim?diye sordu. . Sıralara dağıtılma önerildi, masa önünden geçerek görme öne sürüldü. Bu ara zil çaldı. Öğretmen, Recep Kocaman’ı görevlendirdi:, ”Kocaman, resimler sana emanet, gelince bir şeyler yaparız!”deyip ayrıldı. İkinci derste Recep Kocaman, Harun Özçelik resimleri sıralara bırakarak bir süre resimlere baktık. Gerçek hayvan renginde büyük büyük resimler. Özellikle atlar, köpekler canlı gibi. Resimler arasında koyun, keçi, sığır göremediğini söyleyen arkadaş çıktı. Öğretmen “Bak bak bak, işte buna dikkatsizlik denir. Resimlerini gördüğünüz hayvanlar hangi grup olabilir?” deyince Sami Akıncı bekliyormuş, ”Eti makbul olmayanlar!”diye bağırdı. Öğretmen gülerek:”Ya, işte derse saygı duyup dikkatle dinlemek buna denir!” Sami bunu hepinizden iyi yapıyor!”dedi. . Resimler toplandıktan sonra sıra ile atlardan başlayarak bir çok hayvanın özelliklerini konuştuk. Öğretmen, ”Derse başlarken Müslümanların etini yemediği hayvanlar dedim ama bu Müslüman’dan Müslüman’a değişiyor. Örneğim Asya’da yaşayan Müslümanların bir bölümü at etini yemektedirler. Keza at sütü de makbul sayılmaktadır. Atalarımız da at sütünden içki yapıp içerlermiş. . Arkadaşlardan “Kımız!”diyenler oldu. Öğretmen, ”Ya, evet kımız içkisi!”dedi. Öğretmen sanırım arkadaşları konuşturmak için “Bu konuda çok bilgileriniz var galiba, bildiklerinizi anlatabilirsiniz!” deyince şimdiye dek hiç parmak kaldırmayan 77 Emrullah Öztürk, gülümseyerek parmak kaldırdı. Arkadaşlar hep sustu. Emrullah, az duraksadıktan sonra “Ben, Bulgarların domuz eti yemesini anlatacağım ama!”dedi durdu. Alışılmamış bir konuşma olduğu için arkadaşlar, tıs, pıs etmeye başladılar. Öğretmen hemen söze karıştı, ”Emrullah , biz seni dinliyoruz, sen niçin parmak kaldırdınsa onu anlat!”dedi. Emrullah, ”Çoğunlukla bu ayda, Bulgarlar besledikleri domuzları yerler!”dedi. Mustafa Saatçı, öğretmenin duyacağı yükseklikte “Afiyet olsun!” deyiverdi. Önce öğretmen, zaten bu konuda hazır durumdaki arkadaşlar, öğretmenin ardından güldüler. Öğretmen, ”Mustafa, söylediğin söze arkadaşların güldü, inan ki biraz yüksek sesle söyleyip Bulgarlara da duyursaydın sana teşekkür edeceklerdi!”dedi. Emrullah domuz etinin yendiğini anlatarak konuyu biraz değiştirince öğretmen Emrullah’a, ”Sen bu konuda çok şeyler biliyorsun, bir başka gün onu da anlatırsın diyerek sözünü kesti. Kendisi konuya dönerek, ”Biz, yeri geldiğinde tüm hayvanların kendine özgü yapılarını, insanlara yararlarını inceleyeceğiz. Dinlere göre değişen değerleri bizi pek ilgilendirmeyecek. Ben, bizim dinimiz açısından önem taşıyan, daha açıkçası mekruh sayılan hayvanlar konusuna değinmek istedim. Biz, ders olarak hayvanların, cins özelliklerini, yaşama koşullarını, bize olan yayarlarını bir nebze irdeleyip öğreneceğiz!”dedi. Örneğin, yurdumuzda bizim insanımıza en çok yararı olan sığır türü!”derken zil çaldı. Öğretmen bizlere dönerek”İşte siz buradan başlayarak, besleyip büyüttüğümüz, gücünden, ürünlerinden yararlandıklarımızı saptayıp kısaca defterinize yazacaksınız!”Arkadaşlar, manda, koyun, keçi demeye başlayınca öğretmen, gülerek “A, evet evet, bunu şimdi söyleyerek değil düşünerek derli toplu özetleyip defterinize yazmaya çalışın!”diye uyardı. Öğretmen çıkınca Mustafa Saatçı’ya öğretmenin söylediği söz tartışma konusu oldu. Kimisi öğretmenin kızdığını, o nedenle Mustafa’ya uyarı uyaptığını, kimisi de o nun bir şaka olduğunu, bu nedenle o da şakaya katılmak için öyle söylediğini öne sürdü. Derken birileri Emrullah’a sataştı:”Domuzdan sucuk nasıl yapılır?”Emrullah kızdı, ne söylediği anlaşılmadı ama yakınındakiler küfrettiğini söylediler. Halil, Hüsnü araya girip konuyu değiştirmeye çalıştılar. Hüsnü Yalçın işi ciddiye alarak, ”Size domuz sucuğunun nasıl yapıladığını ben anlatırım!”deyince bir sessizlik oldu. Bu kez ben, ”Unuttunuz mu çoğunuz domuz yağıyla yapılmış börek yediniz!”dedim. ”A, u, gibi sözler edildi ama ben, ”Yunanistan’dan geçerken durduğumuz tren istasyonunda börek yedinizse, işte onlar domuz yağıyla yapılmış böreklerdi!”İdris Destan, bana, ”Senin yeğenin İsmet yedi!”diye yanıt verdi. İsmet sinirlendi, İdris’e takılmış sıfatları söyleyerek üstüne yürürken Mustafa Saatçı, ”İmam olarak açıklıyorum, bilinmeden yenilenler mekruh sayılmaz!”Mehmet Yücel son sözü söyledi:”Aferin İmam, işte böyle; arada bir ağzından doğru bir laf çıksın!”Mustafa Saatçı gülerek, Mehmet Yücel’e”Sana da aferin, benim doğru söylediğimi doğru anlayıp doğru söylediğin için memnun oldum. Böylece, birlikte olduğumuz bu üç yıl içinde senden de doğru bir söz duymuş oldum!”Onların konuşmalarına İsmet karıştı, ”Sizin doğrunuz kesinlikle doğru değildir, olsa olsa yılan doğrusudur. Duymadığımız bir söz duyduk:Yılan doğrusu!Arkadaşlar açıklamasını söylediler. İsmet açıkladı. Yılanlar hızlı giderken dosdoğru gidiyormuş görüntüsünü verirmiş. Oysa arkasından izine bakınca eğri büğrü gittiği görülürmüş. İsmet, ”İskelet’le Hafız, doğru gibi konuşuyorlar ama, onların dilinin altında kesinlikle bir dalavere vardır, az sonra bu ortaya çıkar!”İsmet’in benzetmesini hepimizden çok Mehmet Yücel’le Mustafa Saatçı beğendi. İkisi birden, ”Bu sözün seni çok iyi anlatıyor, bundan sonra bir söz söylediğinde hep bu sözü anımsayıp değerlendirmeye çalışacağız!”dediler. Bu tartışmayı biz açmıştık. Amacımıza ulaştık, Emrullah sakinleşti, Hüsnü Halil’le bana yavaş bir sesle teşekkür etti…. Öğle yemeğimiz gene mercimek, bulgur pilavı…Hilmi Altınsoy bana, ”Abi, şunun içine biraz et koysalar daha iyi olmaz mı?” diye sordu. Omuz silkerek yanıt vermedim. Hilmi, sorusunu değiştirip;”Et olsun da isterse domuz eti olsun, olsa yemez misin?”. Ben, “Domuz etinin özelliklerini bilmediğim için yerim!”dedim. Konu kapandı. Öğleden sonra iki gruba ayrılıp yol temizliği yapacağız. Konuşmalar buraya kaydı. Bir süre derslikte de domuz eti konuşuldu. Salih Baydemir yeni bir yorum yaptı:”Konuşun oğlum konuşun;siz sorunlarınısa konuşarak çare bulacağınızı sanıyorsunuz. Oysa atalarımız:”Lafla peynir gemisi yürümez!’”demiş. Bekir Temuçin bağırdı:”Durun durun, Kara Salih bir şey söylüyor!”Salih, Kara Salih sözüne hep tepki gösterirdi bu kez duymazdan geldi. Sözünü sürdürdü:”Et sayıklıyorsunuz. az önce gördüklerinizden sonra hala et beklemeniz akıl işi değil. ”Et diye tutrursanız, bunları da bulamamakk zorunda kalırsınız, sözüyle ne denmek istendiğni anlamıyor musunuz?” Birden bir kahkaha koptu. Mustafa Saatçı başta olmak üzere herkes”Et istemiyoruz, mercimek bize yeter!’”dediler. Bu arada Mehmet Aygün Kadir Pekgöz’e “Sizin köyde domuz var mı?”diye sordu. Kadir başıyla olmadığı işareti yaptı. Sefer Tunca ise “Domuz olmasa köye Domuzormanı denir mi?diye sordu. Bir grup gülünce birkaç tartışma birden başladı. Sami Akıncı önemli bir duyuru yapacakmış gibi kalktı:”Susalım arkadaşlar dedikten sonra, bu et sorununun okul yönetimi bakımından sakıncalı bir tarafı var, Müdür Beyin kulağına giderse çok üzülür. Benden söylemesi!”dedi yerine oturdu. Bir süre susuldu. Bence Sami çok haklıydı;üç yıldır, kendi evlerimnizde yemediğimiz güzel yemekler yedik. Onları veren okul yönetimi durup dururken neden kessin?Demek çok onemli bir nedeni ver. Bunu arkadaşlara ayrı ayrı anlatmak kolay da hep bir arada olunca iş zorlaşıyor. Hepsi dinlemeye kalksa içlerinden biri cıvıtınca tüm anlatılanlar boşa gitmiş oluyor. Kendi kendime numara sırasıyla arkadaşların hepsini sıraladım:Sam Akıncı’nın dediğini doğru anlayamayacak(Onlar da inadına gitmet için) 4 arkadaş ancak çıkacaktır. 6 Ali, 7 Fettah, 53 Ali, 77 Emrullah. Belki bunlardan bile katılacaklar olabilir. Böyleyken tüm arkadaşlar:Mercimek çorbası, pekmez ya da etsiz yemek konusunu ortaya atıp işi uzatıyorlar. Bu arada Okul Yönetimndeki hoşgörü değişikliğine de şaşıyorum. Karaağaç-Edirne’de voleybol topuna ayakla vurdu diye arkadaşımızı okuldan uzaklaştırmışlardı. :45 Mustafa, . Yine bir arkadaşımızı çok konuştuğu, arkadaşlara takıldığı için( 43 İsmail)Bir üçüncü arkadaşımızı ise:”okuldan uzaklaştırılan arkadaşının niçin uzaklaştırıldığını sorduğu için(39 Çeneli Kemal) ilk 15 gün içinde evlerine gönderilmişlerdi. Oysa şimdilerde böyle davranışlara hiç bakılmıyor. Ders yılı sonu geldiğinde sayısız arkadaş köye gönderilme korkusu içinde kıvranırken sınıf geçtikleri muştulanıyor. Bu nedenle bizim derslikte:”Oh be, ne iyi sınıfımı geçtim!” sözünü birkaç arkadaş söylüyor. Büyük bir grup ise:. ”Nedense bana bu yıl da sınıf atlattılar!”diyerek acılı bir sevinç yaşıyor. . Sanırım bu yıldan sonra onu da demeyecekler. Çünkü şimdiki Enstitülüler bir yılda iki sınıf atlatılırken bizimkilerin okuldan uzaklaştırılması söz konusu olmayacaktır. Bence bu yemek tartışmaları, işleri eleştirmeler biraz da bundan ilşeri gelmektedir. Verilen işleri eksiksiz yapanlar, yapmak için çabalayanlar bu nedenle haylaz takımınca eleştiriliyor. Atölyedeki konuşmalardan zaman zaman bunu anlıyoruz. Bizim marangozluk atölyesinin üç öğretmenimiz de bunu açık açık söylüyor. ”Suyu getirenle destiyi kıran” aynı değerde tutulmamalı!”Dalgın dalgın bunları düşünürken Halil Basutçu uyardı:Yat zili vurdu. Kalkarken İsmet geldi:Dayı ne düşünüyorsun?”Deryada gemilerin mi battı?”dedi. Birlikte derslikten çıktık.

Sağımda Halil Basutçu, aramızda yeğenim İsmet Yanar.
“Deryada gemilerin mi battı ?” battı sözü İsmet’in babası Muhittin Eniştemin sözüdür. , o, bunu çok kullanır. Babamsa o söze “Muhittin’in kurtuluş sözü derdi. Babama göre Muhittin eniştem içine düştüğü sıkıntılı durumdan bunu söyleyerek çıkarmış. Kahvede kim bu sözü söylerse babam ekler:”Bu söz Muhittin’in can simidir!”. Sonra da gülerek anlatır:”. ”Muhittin sıkılınca kendini denize düşmüş sayar, herhalde. Önce bir deryayı anımsar, sonra da bir can simidi gereğini duyar. Böylesi bir sıkıntıdan sonra bir göğüs geçirir;eğer kahvedeyse kesinlikle herkese birer kahve söyler, neşeli neşeli cambaz fıkraları anlatır!”der. Cambaz. Kent-Belde pazarlarında hayvan alıp satanlara denir. Muhittin Eniştemin fıkralarından ikisi:Cambazın biri uzun süre beklediği gibi iyi bir kazanç sağlamamış. Pazarın birinde şansı dönmüş umduğundan çok kazanmış. Tapladığı paraları arada gelip durma(Pazarlarda gelenlerin belli bekleme yerleri olur. ) yerlerindeki eşine veriyormuş. Kadın, paraları çaldırmamak için şalvarının içine saklıyormuş. Tuvaleti gelince çaresiz bir yer aramış. Aradığını bulmuş ama, gizli iş görme telaşı içinde para çıkınını düşürmüş. Cambaz gene her zamanki gibi boş avuçla evine dönmüş. Bu öyküyü dinleyen bir başka cambaz topladığı paraları karısına vermek yerine atın yem torbasına koyuyormuş. Eşni de torbaya gözleriyle mukayyet olması tembihini yapıyormuş. Sıcak bir günde kadın uyuklarken arabanın arkasındaki at başını uzatıp kendisinin olarak bellediği yem torbasını çekmiş. Paraların bir bölümünü ak kemirmiş, bir bölümü de ortalığa dağılmış. Bu olumsuz duırumlardan sonra Cambazların Piri, cambazlara kadınlarını pazarlara götürmelerini yasaklamış. . Kahvedekiler kaç kez dinlerse dinlesin bunlara kahkahalarla güler, arkasından da”Eksik eteklerin yapacağı bu kadardır!”deyip kadınlar üstüne başka öyküleri sıralarlar. . Ben bunları düşünürken herkesin uyuduğunu duyumsadım. Hilmi hemen yakınımda, Yeğenim İsmet az uzağımda sesli solunumlarını sürdürüyorlar. (Horluyorlar)
Kitap 27 Mektuplarla Matematik Dersleri
6 Şubat 1941 Perşembe..
Kar yağıyor konuşmaları içinde uyandım.Oysa dün kar kürümekle gün geçirdik.Öyle ki,dünkü kadar geçmiş atölye işlerinde bile yorulmamıştım.Salt ben değil tüm arkadaşlar,”Şu kardan bıktık!”deyip okul çevresinde zerresini bile bırakmamıştık.Ben de herkes gibi söylenerek çıktım.Orhan daha önce gitmiş.Halil de benim gibi,söyleniyor.”Geçen yıllarda böyle kar oluyor muydu?”diye soruyor.”Hep oluyor ama biz unutuyoruz.Dışarı çıkınca beklemediğimiz bir de ruzgarla karşılaştık. Rüzgar esince ,seyrek bir kar serpintisi savurup çokmuşçasına gözümüzde büyümesine neden oluyor.Derslikte tüm arkadaşlar pencerelere sıralanmış kara bakıyor.Halil,”Şunlara bak,kar görmemiş gibi bakınıyorlar!”dedi.Halil’in sözünü değiştirip,”Karı görmedik gibi,bakıyorsunuz,karı görmedik gibi bakıyorum,sözleri tekrarlandı.Sami Akıncı sözün tekrarlanış nedenini anlamazdan gelip kar görmeme ile karı görmeme arasındaki anlam farklarını anlatmaya kalktı.Sami’ye gülenler oldu.Yusuf Asıl gülünce Sami Yusuf’a “Küçük, karı görsen ne yapacaksın?”diye sordu..Yusuf duraklayınca,Sami Akıncı’ya birkaç arkadaş,”Bana sor,bana sor?dediler.Sami gülerek,”Boş boş konuşuyorsunuz,işiniz gücünüz boşboğazlık!”Boşboğazlık sözü dile dolandı.Anlamı,sözcük türü,yapısı konuşuldu.Son sözü gene Sami Akıncı söyledi,arkasından da azıcık alaylı olarak,konu üstüne eğilmeden bir şeyi doğru öğrenemezsiniz!”diyecek oldu.Yusuf Asıl gene konuştu. Sami Akıncı’ya”O sözü sen söylediğin için senin açıklamanı bekledik,yoksa biz onu biliyorduk!”Sami Yusuf’a baktı,”İşte bir boşboğazlık daha !”dedi.Kahvaltıdan çıkarken karın kesildiğini görünce çığlıklar atıldı.”Bizi korkutmak için şubat ayının numarası!”diyenler oldu.Dersliğe girince gene de gözler pencerelerde kaldı.Fikret Madaralı Öğretmen de “Günaydın!”dedikten sonra,pencereye bakarak,”Kar gene korkuttu,aman bir süre yağmasın ne olur?”dedi,arkasından,”Soğuğu bir yana gelip gitme aksıyor.,şubattır, kar yağmadan olmaz ama birkaç gün ara verse !”deyip ellerini ovuşturdu.Masaya dönerek,çantasından kitap çıkardı,”Ahmet Haşim’i tanımıştık,anımsayanınız var mı?Nelerini okumuştuk?dedi.Ben birden irkildim:Ahmet Haşim’den kafamda hiçbir iz yok.Kendimi zorladım,Atatürk için yazdığı parçayı anımsadım.Bir hastaneden söz eden yazısını okumuştuk.Sami Akıncı parmak kaldırdı.Öğretmen soru sormamış gibi konuşmaya başladı.”Ahmet Haşim,önemli yazarlarımızdan biridir.İleriki yıllarda da ondan yazılar okuyacaksınız.Onun şiirleri de yazıları gidi çok beğenilir.Ancak şiirleri düzyazıları ölçüsünde kolay anlaşılmaz,gizli anlam taşırlar!”deyip önce:Bülbül,Ağaç,Süvari,Bahçe şiirlerini okudu.Tekrarladı,açıkladı.Öğretmen konuştukça anımsadım.Ahmet Haşim Almanya’da kalmış,orada bir tanıdığıyla kırda gezmiş,oranın ağaçlarını,ormanlarını anlatan bir yazısını bir de sincapları anlatan yazısını okumuştuk.Parmak kaldırıp söylemeyi düşündüm,sonra vazgeçtim.Öğretmen şiirleri okumaya devam etti.Bu şiirlerin de bir bölümünü okumuştuk,iyice anımsadım.Öğretmen az durduktan sonra ilgimizi çekti,”Çok beğenilen şiirlerinden biri de budur!”dedikten sonra Merdiven adlı şiiri okudu.”Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden!”Öğretmen konuşur gibi okuyor ama çok güzel okuyor.”Okumak isteyen var mı?” diye sordu.İsmet,Sami,Halil,Bekir parmak kaldırdılar.Sıra ile dördüne de okuttu.Arkasından bir kez daha kendi okudu.Bu şiirin anlattığı ile anlatmak istediği farklıdır.Bu farkı da okurken sesimizle belirtmeliyiz!”dedi.Öğretmen böyle deyince parmak kaldırıp okumadığıma sevindim.”Sesle nasıl fark ettireceği?”,anlamadım.Zil çalınca rahatlar gibi oldum..Pek hoşlanmadığım bir Türkçe dersi geçirdim. Dersten sonra Ahmet Haşim’den okuduğumuz Leylek,Sincaplar yazılarını iyice anımsadım ama,nafile bir anımsama oldu bu,pek işime yaramadı..Dersten sonra Ahmet Gürsel Öğretmenin mektubunu açıp problemin çözülüşünü bir daha gözden geçirdim. Öğretmenin yaptığını tıpkı yazarak uzun uzun uğraştım.Aritmetik defterime de aynısını yazdım.Yemeğe giderken çıkış merdivenlerinde Fikret Madaralı Öğretmenle karşılaştık,öğretmen durdu, kooperatifle ilgili bir soru sordu.Ben yanıtlarken geçip inen arkadaşlar, “Çabuk çabuk ineceksin bu merdivenlerden!”diyerek itiştiler.Öğretmen,gülerek “Bir alem şu senin arkadaşların!”diye güldü.Öğretmenin söylediğini duyan Arif Kalkan, arkadaşlara:” Öğretmen söylediklerinizi duydu,kim onlar diye sordu!”dedi.Beni de tanık gösterdi.”Ben,Adınızı sordu,ben de söyledim!”deyince birden parlayanlar oldu.Yemekte Hilmi Altınsoy uzun süre beni sıkıştırdı,Doğru mu,Fikret Madaralı Öğretmen adlarımızı aldı mı?diye sordu,verdiğim yanıtları and içirterek doğrulatmaya çalıştı.Sonunda azarladım,”Siz boşboğazlık yapacaksınız, zor durumlara girince de biz sizin yalancınız olacağız!”Hilmi iyice inandı.”Çabuk çabuk ineceksin bu merdivenden!”diyen oymuş.Böyle söyledim ama sonradan ben de pişman oldum,öğretmen kızmak şöyle dursun güldü.Bunu söylesem iyice şımaracaklar.Yemek sonuna doğru biraz somurtuk olarak ayrıldık.Atölyeye giderken Hasan Üner de beni destekledi,”Çok şımarıyorlar,azıcık üzülsünler!”dedi.Arkamızdan Hilmi Altınsoy koştu geldi,”Abi seni üzdüm,özür dilerim,beni affet!”Zaten ben olayı bu yola dökmekten pişmanlık duyuyordum,önce biraz duraksadım,Hilmi’ye kızmadığımı söyledim,Öğretmen için de “Fikret Madaralı Öğretmen o tür konuşmalar üzerinde durmaz,ilk duyduğunda belki hoşlanmamıştır,ancak olayı kine götürmeye asla kalkışmaz!”diyerek dönüş yaptım.Hilmi gidince Hasan’a doğrusunu söyledim.Konuyu bu duruma Arif Kalkan’ın çevirdiğini,beni de yalancı tanık durumuna soktuğunu anlattım.Öğretmenler gelince konu kapandı.Bu kez de bir başka konu dilimize takıldı:Üsteğmen tümenden sinema makinesi getirip film gösterecekmiş.İrfan Öğretmene söylemiş.İrfan Öğretmen sordu”Size söylemedi mi?”…Öğretmen az sustuktan sonra,”Pencere,kapı,masa köşe geçmelerinin çizimlerine devam edeceğiz,ancak masa geçmeleri 1/2 oranında büyütülecek!”dedi.Öğretmen,”Herkes işini biliyor,ben gelinceye dek işlerinizi sürdürün!”deyip gitti.Bir bölü iki sözü tartışma konusu oldu.1/2 yarım demek,öyleyse biz,onluk lataları ikiye bölüp beş cm.geçmeler yapacağız.Hasan’la Salih dışındaki arkadaşlar bunu anladıklarını söylediler.Oysa ben,dün yaptığımız çizimlerin masa geçmelerini,dünkü ölçüde değil biraz büyük çizeceğiz.Ne kadar büyük?Dün çizdiklerimizin ½ büyüklüğünde.Dün çizdiklerimiz
7 Şubat 1941 Cuma……
Hava kapalı,kar yağdı yağacak.İdris Destan,Orhan,Kadir birlikte çıkıyoruz.Ben “Kar yağacak!”deyince,Kadir”Niye kar?Yağmur yağmaz mı yani?’dedi.Olabilir!”dedim.Dersliğe girince,Kadir beni göstererek “İşte kar yağmasını isteyen birisi!”dedi.Hiç kimse ilgilenmedi.Bu kez Kadir, ortaya,”Beni hiç kimse duymadı, içimizde kar yağmasını isteyenler var!”diye tekrarlayınca Sefer Tunca,”boş yere konuşursan seni kim dinler?”Gösterdiğin arkadaş kar yağsın ister mi?Kar yağınca en çok kar kürüyenlerden biri olduğunu unutur mu?Kar yağmasını senin gibileri ister.?”Sefer Tunca ’nın sözüne birkaç kişi birden karşı koydu:”Biz, hepimiz kar kürüyoruz!” Sefer Tunca gülerek:”Hepimiz kürek tutuyoruz, deseniz anlarım,ama hepimiz eşit kar kürüyoruz; demeye getiriyorsanız,anlamam.Hepimiz eşit büyüklükte kaşık kullanıyoruz ama teskere kulplarından tutarken böyle bir eşitlik göremiyoruz.!”Sefer Tunca’nın çıkışına kimse yanıt vermedi.Böylece ben bir tartışmadan kurtuldum.Nedense Kadir bu sabah bana takılmak gereğini duydu.Ben de ona takılmamak için diretmiştim.Kahvaltıda çorba oluşu konuyu başka tarafa çevirdi.Aşçı başına bundan böyle Çorbacı başı deme önerisi yapıldı.Çorbacı sözünü ben başka yana çevirdim.”Çorbacı, varlıklı Müslüman olmayan insanlara denirmiş,babam,Kırklareli ya da Lüleburgaz’daki tanıdığı kimselerle konuşurken onlara Çorbacı derdi!”diye anlattım.Bunu hiç duymamış olanlar şaşırdılar.Hilmi Altınsoy gene”Abi sen çok yaşa,bize yeni yeni şeyler öğretiyorsun!”dedi.Ben,Bunlar yeni şeyler değil,çok eski,ben babamdan öğrendim.Ancak siz yeni öğreniyorsunuz,sizin için yeni!”deyince bu kez Hilmi“Bak,gene bir şey öğrettin!”dedi.Hilmi ile karşılıklı konuştuk,arkadaşlar bize katılmadılar,bir bakıma bu iyi oldu.İki ikiye konuşunca Hilmi benimle tartışmaya kalkışmıyor.
Derslikte konu ,Okul Müdürünün ders için uyarılması üstüne mırıltılar oldu.Ben,”Görevimi yapacağım,Müdür Beyi görürsem anımsatacağım!”deyince herkes sustu.Zil çalınca gittim,Müdür Bey yerinde yoktu,odasından çıkarken Hüsnü Baykoca Öğretmen gördüm,kendisine durumu anlattım.”Müdür Bey henüz gelmedi,gelince senin yerime anımsatırım!” deyince dersliğe döndüm.Arkadaşlar ilgiyle sordu.Müdür Beyi bulamadığımı,böylece görevimi yaptığımı,bugün bir daha gidip aramayacağımı söyledim.”İşte böyle,sözünde dur!”diyenler oldu.Gerçekten birinci saat dediğim gibi geçti,ben çıkıp Müdür Beyi aramadım ama Müdür Bey,2. ders zili çalınca kapıda göründü.Öyle ki ders zili çalarken daha “Ben her zaman gelemiyorum,gelmişken konuşalım!”deyip dersliğe girdi ara vermeden de arka arkaya iki saat ders yaptı.T.B.M.M.’inden Bucak yönetimlerine dek, görevlilerin okullarla, dolayısıyla da öğretmenlerle ilgilerini ayrıntılarıyla anlattı.”Haftaya da Milli Eğitim Bakanlığı örgütünü konuşacağız!”deyip ayrıldı.Başbakanı biliyordum:Dr.Refik Saydam.T.B.M.M başkanını öğrendim.Abdülhalik Renda.Meclis başkanlığ da çok önemliymiş.Arabası bile bir numaraymış.Bakanları da yazdım ama kimin ne bakanı olduğunu tam saptayamadım.Hüsnü Çakır-Muhlis Erkmen-Faik Öztrak-Ali Fuat Cebesoy-Saffet Arıkan-Fuat Ağralı-Hasan Ali Yücel-Şükrü Saraçoğlu….Arkadaşlara sordum,kimse yazmamış,”Milli Eğitim Bakanı’nı bilelim yeter!”deyip güldüler.Ben de öyle yaptım.Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel.Arabası 9 numara. T.B.M.M başkanı Abdülhalik Renda arabası 1 numara,Başbakan,Dr.Refik Saydam:Arabası 2 numara….”Ben böyle düşünmüyorum,Adını yazdıklarımın hangi bakanlığın başında olduğunu bilmek isterim!”Hasan Üner birini biliyormuş;”Faik Öztrak,İçişleri bakanı,dedi.”İşte birini öğrendim!”deyip,sevindim.Ötekileri de öğreneceğim.Öğle yemeklerimiz güzeldi:Tas kebabı,pirinç pilavı,üzüm hoşafı..bunları eskiden pek önemsemezdik.Hele üzüm hoşafını tatlıdan bile saymazdık.Tatlı deyince özellikle ben,tulumba tatlısı,revani,baklava olarak anlardım.Ders yılı başından beri bunları unuttuk.Arkadaşlara sordum,6 kişilik masamızda biri yedik ikisi yemedik,ikisi de unuttuğunu söyledi.Oysa üçünü de birer kez yemiştik.Bu kez arkadaşlar:Yediğimizi unuttuğumuza göre vermeseler de olur!”diyerek gülüştüler.
Öğleden sonra atölyede çoktandır beklediğim bir olayla karşılaştım.Daha önce Salih Ziya Öğretmen söylemişti.”Önümüzdeki yaz arıları çoğaltacağız,bunlar için yeteri kadar kovan sandıklarını kış aylarında yaptıracağız!”Sıra onlara gelmiş olacak;Naci Öğretmen gülerek sordu,”Arı kovanı gördünüz mü?Herkes bir ağızdan gördük!”deyince,gülerek;”Lüleburgaz’ı unutmadınız,demek!” deyip,tezgahın başına geçti, kesilecek tahtaların ölçülerini yazdı.Bugün üç arkadaşımız eksik,Mehmet Başaran’la Harun Özçelik,revirde,Recep Kocaman da nöbetçi.Biz iki gruba ayrıldık.Ben üç arkadaşla kesici, ötekiler de temizleyici grubu oluşturdular..Naci Öğretmen bize yardım edecek.Önce,2X20X400 cm. tahtaları seçeceğiz.Öğretmen,kaç tahta gerekli olduğunu sordu.Doğru yanıt veremediğimizi görünce elindeki rule kağıdı açıp çizim gösterdi.Çizimde kovan tahtaları ölçüleriyle gösteriliyordu.Sayıp topladık.Alt kutu,üst kutu,çatı ölçülerini,sayılarını topladıktan sonra
8 Şubat 1941 Cumartesi..
Çoktandır susan Orhan “Guten Tag!”diyerek beni dürttü.Uyanmıştım ama nedense gözlerim kapalı olarak konuşmaları dinliyordum.Orhan’ın sesini duyunca birden kalktım.Orhan,”Telaşlanma!”dedi ama ben ,heman atladım.Çünkü biliyorum,konuşmamızı duyunca Kadir gene takılacak.Orhan durumu anladı,gülerek:”O gitti,gittiğini görmesem sana - Guten Tag –der miydim?diye sordu.Gülüşerek çıktık.Kadir birisiyle sınıf nöbeti değişikliği yapmış,bugün sınıf nöbetçiymiş.Derslikte gene konu akşamki filmler.Sinema sever arkadaşlara göre film ne olursa olsun,sinema güzel bir olay.Kimisi ise sevmediğim bir olaya neden bakayım?sevmediğim filmi neden zorla göreyim? Türü konuşmalar uzadı gitti..Arkadaşların tartışmalarına katılmıyorum ama bugün çok rahatım;artık unutmaya başladığım Yaşar Binbaşı,bir gün çıkıp gelecek,bunu biliyorum.Ancak bugün değil.Üsteğmen bugün için film sözü verdiğine göre onun geleceği kesin.Benim bugünkü düşüncem,öğleden sonra Halkevine uğrayıp,akordiyoncu Musa ile konuşmak,öğrenebilirsem yeni şeyler öğrenmek.Özellikle “Radyoda akordiyon çalanlar var!” demişti.Gerçekten varsa hangi gün hangi saatlerde?.Kahvaltıda birileri akşam gösterilecek filmlerden vazgeçildiği söylentisi yaymış.İdris Destan bana, sinema işi kaldıysa,Üsteğmen gelmeyecek demektir.İster misin senin Binbaşı gelsin!”dedi.İdris bunu ne amaçla söyledi bilmem ama benim aklıma yattıToparlanıp .düşündüm;kaç haftadır uzağında kaldığım tekmil verme işini anımsadım.Binbaşının geleceğine de iyice kendimi inandırdım.Halil takıldı,”Sen Binbaşının gelmesini istemiyordun,şimdi ise onu bekliyorsun!” diyerek güldü. Biz konuşurken Sefer Tunca’ nın sesi kulaklarımıza çarptı,toparlandık,Üsteğmen içeri girdi.Üsteğmen toplu olarak durumumuzu sordu,havaların düzelmesine sevindiğini söyledi.Sözü savaşa getirdi.Bulgaristan’la hükümetimiz arasında saldırmazlık anlaşması yapıldığından söz etti.İngilizlerin Kuzey Afrika’da Alman ordusunu durdurduğunu,bunun savaşı da durdurabileceğini anlattı.Arkasından tüm bunların Hitler’in oyun da olabileceğini,özellikle Bulgaristan’a güvenmediğimizi ekledi.Kitabımızdan, Barış zamanlarında savaşa hazırlanma bölümünü okuttu.”Savaş başlayınca savaş öğrenilmez,savaş barışta öğrenilir!”dedikten sonra arkadaşlara bu sözleri tekrarlattı.Sözlerini bitirince benden soracağınız bir soru var mı diye sordu.Sami Akıncı”Bulgaristan’a güvenilmez,diyorsunuz,büyüklerimiz güveniyor olmalı ki anlaşma imzalamışlardır!”Sami sözünü tam bitiremeden Üsteğmen açıkladı,” Ben kendi düşüncemi söyledim,büyüklerimiz elbette ki benden iyi bilirler,memleket için hayırlı bir tarafı vardır!”dedi,bizim tarafa doğru baktı.Kimseden parmak kalkmayınca ben söz istedim.”Savaş,savaşta değil barışta öğrenilir dediniz.!”Üsteğmen “Evet evet,aynen oyle dedim!”dedi durdu.Bu kez de ben,”O zaman biz barışı nasıl öğreneceğiz,oysa hep barış olsun istiyoruz!”Üsteğmen,”Hep barış istiyoruz ama düşmanlar barışa fırsat bırakmıyor.Barış içinde yaşarken savaşı unutmayacağız.Savaşı unutarak barış havasına girersek,Norveç’in,Danimarka’nın,Belçika’nın,Holanda’nın,Çekosyavakya’nın Macaristan’ın,daha sayayım mı?onların başına gelen bizim de başımıza gelir,bunun için uyanık olmalıyız,asker olarak bizim düşüncemiz bu!”dedi.Zil çalınca Üsteğmen çıktı.Arkadaşlar memnun,ancak akşamki filmi sormaya kimsenin cesareti yok.Bana ,”Sor diyenler oldu,cesaretim olmadığını söyledim.Az sonra gelen Üsteğmen kendiliğinden akşam göreceğimiz filmlerdeki gibi savaşların sivil halk için vahşet olduğunu,eski savaşların daha insancıl yapıldığını anlattı.İki ordu karşı karşıya geliyormuş,yenilen ordu yok olsa bile halk fazla zarar görmüyormuş.Üsteğmenin bu örneklerinden sonra gene cesaretlenip,Müslümanların ilk yıllardaki savaşlarını örnek gösterdim.Hazreti Hazma’nın,Hazreti Ali’nın kılıç cenklerini söyledim.Üsteğmen evet onlar da daha insancıl.Ne var ki günümüzde bunlar makbul değil, taraflar karşısındakini tümden ortadan kaldırmak istiyor!”Akşama film oluşu arkadaşları neşelendirdi.Sorular çoğaldı.Sorular çoğalınca arada tekrarlar da oldu.Üsteğmen tekrarları bile istekli istekli anlattı.Dersten hemen sonra önce bayrak töreni olacağı duyuruldu.Koşarak Akaordiyonu alıp merdivene çıktım.Üsteğmen akordiyonu çok seviyormuş,bana”Çalabiliyor musun?nerede öğrendin?”diye sordu.Bu da hoşuma gitti.Üsteğmen ders dışında öteki öğretmenlerden farksız.Bunu konuştukça daha iyi anlıyorum.Ayrıca akordiyon aldığıma,çalıştığıma da seviniyorum.Akordiyon olmasa insanların bir çoğu benimle bu denli ilgilenmeyecekler.Bu arada kızlar aklıma geldi.Ancak onların ilgisi beni öteki insanların ilgilerinden fazla etkilemiyor.Onların yakınlığını ben kendime değil,akordiyona,deyip geçiyorum.Oysa öteki insanlar için böyle bir fark olmuyor,onlar doğrudan akordiyon çalışım üstüne konuşuyorlar,bu besbelli oluyor.….
Yemek çok gecikti,ekmekler gene geç gelmiş.Kadir Pekgöz bana takıldı”Senin arkadaşın uyumuş!Fırında çalışan okul arkadaşım Hasan’ı anımsattı.Her zamanki gibi saat 14 oo de Lüleburgaz’a gittik.Hava güzel denecek ölçüde ılık.Halkevi önünde indik.Çocuklar kapı önünde toplanmış,kasketlerinden çoğunun ortaokullu olduğunu anladım.Gözlerim Emin Özdil’i aradı.Ben bakınırken Ermin arkamdan seslendi:Siz de mi geldiniz?”Nereye?”demeden ekledi,öğrencilere sinema var,savaş filmleri gösterilecek.Az sonra anımsadım,”O filmler bize akşam bizim okulda gösterilecek!”dedim ama gene de bir acaba?sorusu aklıma takıldı.Biz konuşurken karşı yola geçince beni bekleyen arkadaşlara yetiştim.Bir bakıma da üzüldüm.Musa’yı bugün görmem olanaksız,çünkü onların çalışma yeri olan salon sinemaya gelenlerle dolmuş durumda.Arkadaşlara,kendi yakıştırdığım olayı sahi imiş gibi anlattım.”Ortaokullulara da bize gösterilecek filmler gösteriliyormuş!”
Önce kırtasiyeciye,arkasından şekercilere,helvacılara daha sonra da manavlara uğrayıp bize ayrılmış elma,portakal sandıklarını,iğde,muşmula kutularını alıp yol kenarına yığdık. Manav Şükrü Ağabey gene,”Ben hammalla göndereyim,sizden para almayacak!”demesine karşılık biz,kendimiz taşıdık.Öğretmenle geldiğimizde de böyle söylediğinde öğretmen,”Onlar kendi işlerini kendileri görürler,onların özelliği bu!”demişti.Cavit duramadı:Bizim özelliğimiz yük taşımak!”dedi.Demesine dedi ama ikimizin taşıyacağı sandığı sırtlandığı gibi eczane önüne dek götürdü.Biz kamyon beklerken eczanede oturan Neşet Çal,eşi bayan Nezihe Çal,doktor Sezai Feray,Ortaokul Müdürü Yalçın Bilguvar bakışıp gülüştüler.Nezih Çal’la Müdür Yalçın Bilguvar bize el ettiler..Cavit yorum yaptı”El salladıklarına göre bizi yermedikleri belli!”dedi.Cavit’in bu tür düşüncelerine bazen şaşıyorum.Bize bakarak güldüklerini ben de gördüm ama bize gülebileceklerini hiç düşünmemiştim.Bize neden gülsünler?Satın aldıklarımızı taşıyoruz,buna gülünür mü?.Çarşı ortasında üstelik Pazar meydanı önünde bir yerde otururken her gün yük taşıyan insanları görüyorlar.Bizim yük taşıyışımız onlara neden gülünç gelsin?Üstelik benim babam,ağabeylerim,ömürleri boyu buralarda alış veriş yapıp yüklerini kendileri taşıyorlar. Onların yaptığına gülüyorlarsa varsınlar bana da gülsünler!”deyip geçerim.Kamyon çabuk geldi,atladıkKamyonda okula dek bu gülme olayını düşündüm..Aldıklarımızı yerleştirdik.Salih bana teşekkür etti.Niçin teşekkür ettiğini sormadım ama biliyorum.Ben olmasaydım,Cavit Kafkas’la kesin kavga edeceklerdi.Ben de kavgasız gürültüsüz bir alış veriş yaptığımıza sevindiğim.Ancak bunun nedenini açıklamadım.
Derslikteki arkadaşların gözleri yollarda,asker aracı gözlüyorlar.Ben bilgiç bilgiç yorum yaptım,”Şimdilerde gelecekler,askerler sözünde durur!”türü sözler söyledim.Tersini söyleyenler çıktı; “Üst rütbeli biri olmaz derse küçük rütbelinin sözü geçmez!” diyen oldu.Ben de,”Her zaman her yerde büyük rütbelilerin küçükleri önlemeyeceğini, böyle olursa küçüklerin hiç bir iş yapamayacağını savundum.Bu arada “Cemse geldi!” ünlemi yayıldı.Halil gülerek,”Gene bildin,bunu Lüleburgaz’da mı öğrendin?”dedi.Halil’e doğruyu anlattım.Gündüz Ortaokul öğrencilerine de Halkevi salonunda Savaş Filmleri gösterilmiş,herhalde aynı filmlerdir düşüncesiyle öyle konuştuğumu ekledim.Bu tür etkinliklerde çağrısız katılan Mustafa Saatçı gene numarasını yapıp sokulup askerlerden bilgi almış,az sonra inandırıcı bilgiler verdi.Üsteğmen az sonra gelecekmiş,gündüz ortaokul öğrencilerine de bu filmler gösterilmişmiş.Nedense filmlerden çok ben,yapılacağı söylenen işin nasıl yapıldığı üzerinde durarak arkadaşlar gibi film varsayımlarına girmiyorum.Arkadaşlar gördükleri filmleri anımsayıp bir şeyler anlatıyor,şu olabilir,bu olabilir gibi olasılıklar öne sürerken ben,”Halkevi salonunda gösterilen filmi bize de gösterecekler!”demiş olmama saplanıp kaldım.Bu dediğim doğru çıktı ya,sanki bu film işi,bana göre oldu bitti;nedense böyle bir duyguya kapılmış durumdayım.Oysa filmler daha sonra gösterilecek,Arkadaşların çoğunun kendini kaptırdığı sinema olayı üzerinde durmuyorum.” Ne olursa olsun umurumda değil!” dermişçe sinema olayının dışında kalıyorum..Bana mı öyle geliyor.Sanki arkadaşlar daha rahatlar bense rahatsızım.Oysa tam tersi, ben rahat onların rahatsız olması gerekir.Çünkü ben daha düşünceli davranıyorum.İş derslerimde de kültür derslerimde de başarılı olmam bundan.Onların başarısızlığı ise benim gibi düşünememelerinden. Öyleyse ben daha rahat olmalıyım.Halil, kendi kendime konuşur gibi durmamdan kuşkulandı,”Bir şeye mi üzüldün?!diye sordu.Yalanım hazır:Harun Özçelik’in rahatsızlığı kooperatif işlerini aksatıyor!”Yalanıma uyan bir durum takındım.Gerçekte ise ne kooperatif ne de Harun arkadaşla ilgiliyim.Yemek erken verildi.Yemekten sonra seçilmiş bir grup salonu hazırladı.Elektrikler sık sık kesiliyor.Arkadaşları bunun derdi tuttu:Ya gene kesilirse?Mustafa Saatçı yanıtladı:Askerler önlemini almış,onların elektriği kendilerindenmiş.Nasıl olacak diye soran yok.Önemli olan filmler gösterilsin.Bildiğimiz yemekhaneye,sinema niyetiyle girince bir başka görünüm aldı.Tanıdık bakışlar bile değişti.Birinci film Bir Millet Uyanıyor.Bu filmi görenlerimiz var.Ben daha önce tamamını değil ama parçalarını Lüleburgaz’da görmüştüm.,Şimdi tamamını göreceğime seviniyorum.Üsteğmen kısa bir açıklama yaptı.Bu film,bir tiyatro oyunu ya da bir roman değil gerçek bir kahramanın öyküsü!”dedi.Cesur bir kaptan,yaşamı boyu denizin zorluklarıyla uğraşmış sonunda usta bir kaptan olmuş.Savaş başlamış,savaşta düşmanlarla da cenkleşmiş.Sonra da ülkemizin bir bölümü düşman eline geçince başlayan Kurtuluş Savaşı kanadına düşman elindeki yerlerden yargım götürmeye başlamış.Ancak Kurtuluş Savaşına karşı olan işbirlikçiler, kahraman Yahya Kaptanı bu yardım işinden caydırmak istemişler.Yahya kaptan inandığı kutsal davadan dönmeyince tuzağa düşürüp öldürmüşler.Kısaca özetlediğim film hepimizi üzdü.Tarih derslerinde okuduklarımızın bir canlı örneği.Köyde Çolak ya da Kolsuz Hazma dedikleri Hazma Amcamın (Çanakkale gazisi) anlattıklarına,Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun yazdıklarına benzeyen bir olay.Filmi çok sevdik ama bu sevgi burukluk yarattığı için biraz yutkunduk.Konuşmadan bakışıyoruz.Ben içimden “İkinci filmin daha film olmasını istiyorum.Öyle olursa daha isevineceğim..Filmi başlatan asker,”Bir yabancı film!”deyince azıcık sevindim.Bu da savaş filmi.Başlangıçta daha askerler,sağa sola koşturuyor..Toplu Asker yığınları,küçük gruplar durumunda hendekler içinde görüntüler.Film böyle başladı..Arkasında yürümekle bitmeyen yollar.Hendeklerde düşman beklemeler.Baskın şeklinde bombaların yağması,ölenler,yaralananlar,parçalananlar. Yağmur,kar altında hendeklerde düşman beklemeler.Kimi zamanda düşmanlar burun buruna gelip bakışmalar.Filmde bunları izlerken inanamadım;askerleri şakadan çamurlara yatırıp çekmişlerdir diye düşündüm.Böyle düşününce azıcık rahatladım.Kolumla Halil’i dürtüp fısıltıyla sordum:Askerleri bilerek çamurlara,karlara sokup çekiyorlar değil mi?”dedim.Halil konuşmak istemedi ama yavaşça “Evet!”dedi.Daha rahat oldum..Film uzunmuş,ara verildi.Konuşunca gene bir sıkıntı bastı.Film çekilirken benim dediğim yapılıyormuş ama,Gerçekte askercikler o acıları çekerek ölmüşler.Onların arasından kurtulan birisi bunları anlatmış.Tıpkı Hazma Amcamın bize Gelibolu- Domuzboğazı denilen yerde düşmanla karşılaşıp boğaz boğaza vuruştukları gibi, bunlar da düşmanlarıyla vuruşmuşlar.Çoğu ölmüş,kalanlar kolsuz bacaksız oralarda ya ölmüş ya da ölmek üzere kıvranıyorlar..Ancak savaş sonunda Batı cephesinde durum nasıl diye sorulduğunda verilen yanıt:Batı cephesinde yeni bir şey yok!” olarak verilmiş.Oysa binlerce insan ölmüş, binlercesi de yaralı olarak ortalıklarda kalmış.Böylece bu film savaş göstermekten çok savaşın ne denli korkunç olduğunu,konuşmalarda ise savaşların dosdoğru anlatılmadığını belgelemek üzere yazılmış bir kitaptan alınarak yapılmış.Filmden sonra hiç kimse ile konuşmadan doğru yarağa gittim yattım.Ağabeylerim,Ali Eniştem öteki tanıdıklarım,böyle çamurlar içinde mi yatıyorlar.Filmdeki askerlerin bir çoğu da savaşmadı ama onlar da yağmur,kar altında günlerce uykusuz kaldı.Filmde savaş tüm film boyu sürmedi.Oysa askerciklerin yaşamı hep yokluklar,açlıklar,yağmur,çamur,kar,buz içinde sürdü.Anlayamadığım bir başka olay da çocuklar aralarında bu filme ne güzel film diyebiliyorlar.Birilerine sordum:O kadar insan ölüyor,sayısız insanın kolu bacağı kopuyor;neresi güzel bunun?”Bu bir film !”deyip geçiyorlar.Sanırım onlar filmin arkasındaki gerçeği görmek istemiyorlar.Bacağı kesilmiş erin arkadaşına çizmelerini vermeyişine gülüyorlar:Bacaksız adam çizmeyi ne yapacakmış?Hele arkadaşının çizmelerini illa almak isteyen arkadaş da arkadaş mıymış?Hele askerlerin çavuşu tuzağa düşürüp dövmelerine sevinenleri görünce iyice sinirlendim.Belki de ben yanılıyorum! Konuşmalara katılmadan yatağıma girdim yattım.Bir süre dinledim;bir asker düşmanıyla karşılaşmış gülüşmüşler,bir birlerine kurşun sıkmamışlar.Komutanlar bıraksa onlar savaşmayacaklarmış.İyi ama iki askerin böyle düşünmesi savaşı önler mi?Devletlerin verdiği karara uymak zorunluluğu varsa askerlerin barışık olması yeterli olur mu?O zaman tarihte okuduğumuz bozgunlar olur.!402 Ankara Savaşı’nda bilmem kim paşa o tarafa bilmem kim paşa da bu tarafa geçmiş.Öbür tarafa çok geçen olunca bu taraf kazanmış.Her halde düşman tarafına hiç kimsesi geçmeyen taraflar savaşları kazanır!
9 Şubat 1941 Pazar….
Yattığımdaki konuşmaları duyar gibi oldum.Arkadaşlar daha uyumamışlar diye düşünmeye başlarken aydınlanmış olduğunun ayırdına vardım.Çoğu kalkmış.Toparlanıp yatağımı düzelttim.Halil çoktan gitmiş.Kadir,Orhan kapı önünde tartışıyorlar.Sorunlarının ne olduğunu sordum.İkisini ilgilendiren bir konuymuş.Başımı çevirip dersliğe gittim.Hasan Üner akşamki filmin kitabını okumuş,kitap daha güzelmiş.Hasan “Kitapta olaylar daha düzgün anlatılıyor,filmde karışıyor!”dedi.Kitabı okumaya karar verdim.Hasan, “Birine verilmemişse,bugün getiririm!”deyince sevindim.Sıcağı sıcağına okumak istiyorum.GARP CEPHESİNDE YENİ BİR ŞEY YOK-Erich Maria Remarque.Kitapta geçen olayları,olaylar içinde yaşayan Paul Beimer adlı asker anlatmaktadır.19 yaşında askere alınmıştır.Savaş nedeniyle hızlı bir eğitimden geçip savaşa katılacaklardır.Paul Beimer’le arkadaşları sert bir çavuşa düşmüşlerdir.Çavuş Himmelstos mangasını disiplinli yetiştirmek ister ama,yaptırdıkları emrindekilere zor gelir.Öyle ki Paul Beimer’le arkadaşları çavuştan kurtulmak için bir an önce savaşa katılmaya razı olurlar.Çavuştan kurtulurlar ama içlerindeki kin bir türlü sönmez.Olanak bulup ondan öc almayı düşünürler.Bir yandan da savaşın acısı onları bambaşka kılığa sokmuştur.Arkadaşlarından biri yaralanır,bir ayağı gitmiştir.Acılar içindedir,arkadaşları onu görmeye gelirler.Arkadaşları şaşkınlık içinde görmeye geldikleri arkadaşlarının bir bacağının eksik olduğunu görürler.Ne var ki arkadaşları bir bacağının yokluğundan habersizdir.Ya da öyle görünür.Güzel çizmeleri vardır,yakın zamanda giyecektir.Görmeye gelenlerden biri çizmeleri ister.Çizme sahibi, kendi giyeceği için çizmelerini vermez.Candan arkadaştırlar ama bir çift çizme arkadaşlığın sığlığını kanıtlar.Nitekim çizme sahibi bir süre sonra ölür.
Savaşın tüm korkunçluğunu görürler,Bitlenmişlerdir,farelerle iç içe yaşarlar,onlardan kurtulma çareleri ararlar.Öte yandan düşman geldi gelecek,an meselesidir.Çok sinirlendikleri eski çavuşlarını görürler.Öc alma tutkularını aşamazlar;çavuşun başına çarşaf atıp döverler.Paul Beimer’le arkadaşları ustalaşmış asker sayılırlar.Oysa onlarda değişen bir durum yoktur.Yeni gelenlerse hiç uyum sağlayamaz.Korkanlar,korkudan titreyenler,deli numarası yapanla olur.Gerçekten deliren de çıkmıştır. Usta askerler onlara öğüt yerine dayak atarlar.Aynı okul sıralarından gelenlerin alıştıkları konuşma,şakalaşma gerektiğinde çevresindekilerle alay etme alışkanlıkları sürer.Alay etmek istedikleri üstüne eski numaralarını çevirip gülme olanağı bulurlar.Sorular sorarlar:Wilhelmtel Tell ya da benzeri sanat eserleri ya da moda spor oyunlarından söz ederler.Başlarındaki çavuşa bile ortak tuzak hazırlarlar.Sonunda onlara kısa bir izin çıkar.Paul Beimer. evine izinli dönünce evde de huzur bulamaz.Cephedeki sarsıntı kolay geçmeyecek türden beyne yerleşmiştir.Sivil giysileri yadırgar.Onların içinde kendini çıplak olarak duyumsar.Çok sevdiği annesi üstüne duyguları ağlatıcıdır.Annesi de oğluna düşkün bir annedir.Gene cephene dönüş olur.Eskilerin çoğu yok olmuştur,yenileri katılır.Arada pek fark yoktur;zaten hepsi aynı zorluklar içinde aynı duyguları taşımaktadırlar.Gelen arkadaşlar,giden ölüler.Gene de yaşayanlar,ölenlerden anı olarak kopamazlar.Dün birlikteydiler bugün yok oldular ama geçmiş günlerin anıları onları dipdiri tutmaktadır.Savaş biteceği yerde giderek düşmanla burun buruna denecek yakınlıkta sürmektedir.Buna örnek,Fransız askerlerinin kolu ya da bacağı önlerine düşer. Karşısına dikilen bir düşman askeri birden yakınına yıkılır.Bu yakından savaş günleri de uzar gider.Savaşan iki tarafın da askerleri de ölüp gitmektedir. Paul Beimer’in en yakın yedi arkadaşlık kümesinin altısı ölmüş,tek o yaşamaktadır.Paul Beimer, savaşa girmeden önce eğitim yaptıkları yerleri görür,arkadaşlarını anımsar,yerler o yerlerdir ama onun için hiçbir anlam taşımaz,oralara anlam gene arkadaşlarının anıları verir.Kendi kendine konuşur:”Ben bu binaları ya da barakaları tanıyorum.İnsanlar da değişmiş ancak bir iki kişiyi anımsadım!”der,gene anılara döner.”Himmelstos’la Tjaden’i burada çalışırdı!”deyip anılara döner.Bu iki tanık iki zıt kişiliktirler sürekli tartışırlar.Paul Beimer onların tartışmalarını,kavgalarını özlemle anar. burada Meydanlar ceset doludur.Ancak savaş haberlerini bildiren yetkililer sürekli olarak “GARP CEPHESİNDE YENİ BİR ŞEY YOK!”diyor.Savaş karşıtı düşünceleri yansıtmak için yazılmış bir kitap olmakla birlikte savaşları başlatıp sürdürenlerin okuyacağı,okuyup etkileneceğini sanmıyorum.Çünkü onlar bunları biliyorlar.Kitabı okuduğuma bir bakıma üzülüyorum..Bir film gördüm,üzüldüm kitabın ı okuyorum üzülüyorum; üstüne üslük üzüntü veren kitabı okumak için tüm Pazar günümü harcadım;ona da mı üzüleceğm acaba?.Üzülecek bir rüya görmeden uyuyabilirsem belki bu üzüntülerimi atlatmış olacağım…
10 Şubat 1941 Pazartesi..
Guten Tag- “Guten Tag!”Herr Orhan,- Wann ist das Frühstück? Frühstück ist um aht Uhr.-Danke Schön….. Aşağı mahalleden bir ses çıkmadı.Dinledim,Gene film üstüne konuşuluyor.Kadir rüyasında askerleri görmüş.O ölen askerler ölmemişler.Söylenenler için gülmem gerektiğini düşünüp yürüdüm.Derslikte duraksadım:”Belki de film,dolaylı olarak da filme neden olan kitaptan söz edilir.Kitabı hemen okumuş olmam,sorulursa kitap üstüne konuşmuş olmamın sevincini duyumsadım.Yazarını,kitabın adını tekrarladım.Kitaptan en büyük kazancın da Paul Beimer’in günlük anıları.O benim gibi not tutmuyor,ya da tuttuğunu belitmiyor ama sanki günlük tutmuş gibi anlatıyor.Gerçi zaman zaman geçmişi anlatsa da kitabın bütünü okununca düpedüz günlük notlardan oluştuğu belli oluyor.Kitapta geçen adlardan bir kaçını defterime yazdım:Paul Beimer,Tjaden,Leer,Heinrich,Kropp,Katczinsky(Kat),Müller,Bulce, Detering,
Hamacher, Westhus,Kemmerich v.b Kitabın Özeti,sorulursa anlatacaklarım:Paul olayların anlatıcısı.Okulda aynı sınıfta okuyan dört arkadaş henüz 19 yaşındayken askere alınırlar.Kısa bir çalışmadan sonra savaşa girerler.Savaşta birliklerinden büyük bir bölümü ölmüştür.Düşmanla zorlu bir çatışmadan sonra dinlenme olanağı bulmuşlardır.Sıkıntılı savaş anını unutmak için işi biraz şaklabanlığa dökerler.Roman bu sıradaki konuşmalarla başlar.150 kişilik bir birlikle gitmişler 80 kişi olarak dönmüşler.Dönen 8o kişi 150 kişilik yemekleri yiyecekleri için sevinç çığlıkları atarlar.Aşçılar,öteki ilgililer buna razı olmaz.Buradaki konuşmaları,şakalaşmaları okuyunca kitabı filme göre sevimli buldum.Bizim sınıftaki arkadaşlar gibi bir birine adlar takmışlar,savaşta bile bir birini öyle anıyorlar.Fare yüzlü Tjaden,domates kafa..Bu sıra posta gelir,postadan çıkan mektuplar okunur,okul günleri anımsanır.Özellikle sınıf öğretmenleri Kantorek anılır.Çünkü onları daha çok asker olmaya o yönlendirmiş,gönüllü yazdırmıştır…..Kendimi Türkçe dersine hazırlanmış sayıp sevinerek kahvaltıya gittim.Kahvaltına çay yerine verilen pekmezli su.Arkadaşlar gene tartıştı.Bir taraf ,tatlı olduğu için yararlı olacağını savundu. Hilmi Altınsoy,”Nankörlük etmeyelim,savaşta insanlar neler yiyor!”diyerek beklediğim konuyu ortaya getirdi.Ancak Hasan Üner,Mehmet Aygün,ikisi birden,”Şimdi savaşta değiliz,savaşa girince halimiz nice olacak?Üstelik biz asker de değiliz!”dediler.İkisi birden çıkışınca Hilmi sustu.Ben de olayı kızıştırmamak için gülümseyip geçtim.Derslikte Türkçe ödevlerini tamamlamayanların itiş kakış tamamlama yarışına girdikleri görüldü..Mişli geçmiş,ecek acak,yor,se-sa sesleri arasında Fikret Madaralı Öğretmen geldi.Öğretmen perncereden dışarıya baktı, bize dönünde”Haydi gene işimiz iyiye yöneldi,şubat ayından ne kazansak yararımızadır.Geç de olsa o yapacağına yapacaktır!”diyerek söze başladı.Önce bir uyarıda bulundu:”Bakanlık m
Müfettişi konuğumuz var.Belki derslikleri gezer,tam bilmiyoruz belki de derslere girecek,sizlerle konuşacak,sorular soracaktır.Doğal durumunuzu bozmadan karşılamaya çalışın.Boş derslerinizde de,kendi kendinize çalışın!Belki her zaman öyle yapıyorsunuzdur ama,biraz daha dikkatli olun!”dedi.Çantasında çıkardığı bir kitabı açtı,bize dönerek Cenap Şahabettin kimdir?”diye sordu.Hepimiz el kaldırdık.Geçen gün yazısını okumuştuk.Fazla bir bilgimiz yoktu ama,Hiç değilse onu söyleyecektik.Plevne’den Geçerken…Sordu ama belki de hepimizin parmak kaldırmasından hoşnut olarak kimseye sormadı ya da az çok bilgimizin olduğu kanısına varıp ders sonunda bilgi tazelemeyi düşündüğünden olacak elindeki kitabı kaldırarak,”Kimi yazarlar vardır, bir tek tümce ile kıtap yazar,kimi yazarlar da vardır kitap dolusu değerli tümceler yazıp kitaplık dolduracak ölçüde düşünceler yayar,daha kolay yoldan okuyucuları uyandırır.İşte Cenap Şahabettin bu tür bir yazarımızdır.!”Öğretmen kitabı kaldırarak adını gösterdi:TİRYAKİ SÖZLERİ..Önce Tiryaki sözü üzerinde durdu.Yakup Tanrıkulu arkadaşımıza sordu.Hepimiz gülümsedik.Öğretmen,”Sigara içiyor mu?”diye sordu.Sordu ama yanıt beklemeden,”Buradaki tiryakilik başka bir anlamdadır,Yakup’un sigarasından çok daha anlamlıdır!”dedikten sonra okumaya başladı. Güç olan kahramanca ölmek değil,kahramanca yaşamaktır!sözünü tahtaya yazdı.Okumaya devam etti.”Menfaat sandalyeye Rebenzer;başında taşırsın seni küçültür, ayağının altına alırsın seni yükseltir.Birkaç tane okuduktan sonra gene tahtaya,Zekasız kuvvet yıkabilir fakat yapamaz.-İnsan, sevdiğinden korkar,fakat korktuğunu sevemez.-Yerinde sayanlar, yürüyenlerden çok ayak patırtısı yaparlar.-En iğrenç yalan,gözyaşı şekline girendir-Karnı açlardan çok kalbi açlara acırım-Bellek beynin kumbarasıdır-Ter bedenin gözyaşıdır-Ne yapayım diye düşünmektense bir şey yapma, düşün-Daima “Bilirim mi” diyor,gençtir,her şeye “Olabilir mi” diyor,ihtiyardır.”Öğretmen,”Önce kim konuşmak istiyor?” diye sorarak yüzlerimize baktı.Tam anlayamadım ama galiba parmak kaldırmayanları saptadı,bunları teker teker kaldırıp konuşturdu.Emrullah’ı,Fettah’ı,Ali Güleren’le Ali Önol’u ise ikişer kez kaldırdı.Tahtaya “Taassup” yazdı,anlamını sordu.Sami Akıncı hazır bekliyormuş,öğretmen sorusunu tamamlamadan parmak kaldırdı.”Söyle!”deyince,”Köklü inanç!”dedi.Öğretmen,”Köklüden kastın,güçlü inanç mı yoksa çıkarılıp yerine yenisinin konmazı zor anlamında mı kullandın?”dedi.Sami “Dediğinizin ikinci anlamında,kişiyi o inançtan kurtarmak zordur,anlamında kullandım !”deyince öğretmen “Aferin,öyledir!”deyip “Her taassubun bir öldürücü tarafı vardır,tarihinki gerçek olayları yok ederek öldürür,felsefenin taassubu özgür düşünceyi,dinin taassubu da sevgiye dayanan anlayışını öldürür!” tümcesini tahtaya yazdı,”Bunu defterlerinize yazın,anlatmak istediklerini düşünerek yazıyla anlatın!”dedi.”Felsefe sözünü soran oldu.Öğretmen bize döndü,Bu soruyu da ben mi yanıtlayacağım?”diye sordu.Benimle birlikte gene Sami Akıncı parmak kaldırdı.Öğretmen beni gördü ama görmezden gelerek İsmet’lerin sırasına baktı.İsmet’in parmak kalkıkmış,İsmet’e işaret etti.İsmet,”Felsefe insanlara doğru düşünmesini öğreten bir bilim dalıdır!”dedi.Sami yerinden kalkarak,söze karıştı.Öğretmen gülerek ona da söyletti.Sami,”Felsefe bir bilim değil sanattır!”dedi.Öğretmen İsmet’le Sami’ye bakarak”Gelin şunu birleştirelim,bilimle sanat arası bir şey yapalım da ikinizi de doğrulasın!”dedi.Gülümseyerek,”Gelecek derste anlaşacağımızı umuyorum!”deyip ayrıldı.Felsefe,taassup,vecize….. Felsefe sözü geçen yıl Rıza Tevfik’in şiirleri üstüne konuşulurken(Özellikle Tevfik Fikret’in Mezarında) felsefe sözü geçmiş,öğretmen açıklamalar yapmıştı.Rıza Tevfik adına Feylesof sözünü ekliyormuş.Fikret Madaralı Öğretmenin Vahit Dede ile konuşurken sık sık sözü ettikleri Rıza Tevfik’in felsefe bilgisine de değindiklerini anımsıyorum ama o konuşulanlar nelerdi,onları toparlayamıyorum.Felsefe sözü Ömer Seyfettin’in öykülerinde de geçmişti….Öğretmen gidince felsefe melsefe sözü kalmadı.Herkes “Müfettiş” olayına sarıldı.”Gelmiş mi?,Bir müfettiş mi?..Ders zili çalınca derslikte çıt çıkmayan bir sessizlik sürdü.Bir ara Mustafa Saatçı”Olmaz böyle,böyle sessiz yere müfettiş gelmez.Benim bildiğim müfettişler öğrenci bulunan dersliklere girerler.Öğrenci bulunan yerde de ses olur!”dedi.İsmet yanıt verdi,”Sen konuşmaya devam et!”.Mehmet Yücel karşı koydu:”Konuşacaksa bari başka uygun biri konuşsun,İmamın kart sesini duyunca burası ihtiyarlara ait bir yer sanıp döner!” deyince derslik her günkü duruma döndü.Bu kez de kimin sesi uygun olacak sorusu ortaya atıldı.Böylece Müfettiş beklentisi 20 dakika ancak sürdü,arkasından konuşmalar giderek arttı.2.dersi atlattık.Ders zili çalınca gene bir sessizlik başladı.Mustafa Saatçı sesli güldü.Sami Akıncı birden sinirlendi,Mustafa’ya
***************************************************************************
Sami Akıncı Resim no 30
***************************************************************************
“Bak Mustafa,beni kızdırıyorsun,susup oturmazsan seninle arkadaşlığı keserim,bir daha da konuşmam!’”dedi.Tüm arkadaşlar onların sırasına döndü.Mustafa Saatçı elleriyle ağzını kapattı,sırasına eğildi.Gerçekten ders zili çalana dek konuşmadı.Zil çalınca Arif Kalkan’la Halil Basutçu “Oh be,sessizlik ne güzelmiş,sen çok yaşayasın Sami Akıncı!”dediler.Gülenler oldu.Mustafa Saatçı,Sami Akıncı’ya dönerek,”Zil çaldı,şimdi konuşabilir miyim?diye sordu.Sami ,başıyla konuşursun işareti verirken güldü.Mustafa Saatçı arkadaşlara,”Ben konuşunca bana kızıyorsunuz,ben susunca başkasına teşekkür ediyorsunuz.Yaptığınız insanlık mı? diye sordu.Bu kez bir ağızdan,”Bundan sonra böyle susarsan sana teşekkür edeceğiz!”dediler.Gerçekten bu ders hiç kimse konuşmadı.Sanırım bu da en çok benim işime yaradı,kitabı yarıladım.Baştaki şakalaşmalar ara ara sürse de çok ürpertici sahneler giderek artıyor.Filmde gösterilen sahneler kısa sözlerle anlatılıyor ama acıklı etkileri insanı ürpertiyor.Özellikle Kemmerich’in ayaklarını kaybetmesi,böyleyken çizmelerini korumaya çalışması,arkadaşı Müller’in ise,ölmek üzere olan arkadaşının çizmelerine göz koyması çok düşündürücü .İnsanlar öylesi durumlarda duyarlılıklarını hepten mi kaybediyor.Hastanelerdeki durumlar,sağlık görevlilerin yaralılara karşı davranışları,doktorların,duygusuz konuşmaları,tüm çalışanların olağanüstü çabaları anlaşılır gibi değil.İnsanlar,özellikle yaralılar eşya gibi çekilip getiriliyor,alınıp götürülüyor.Onlarla ilgilenenler sanki insan değilmiş gibi hiç etkilenmeden arkalarını dönüyorlar.Sayfalar ilerledikçe sahneye değişik kimseler çıkıyor.İlginç bir yanı da savaşta insanların hem duyarsız olmaları hem de çok duyarlı dönemler geçirdiğidir.Örneğin yanlarındaki karyolada ölen biri kaldırılıp götürülür,yerine birini yatırırlar.Bu durumu gören için bu çok doğaldır,”O gitti!”der iş biter.Oysa kimi yaşam olaylarına sıkı sıkı bağlıdırlar.Örneğin ta Polonya’dan gelen karısıyla Levandowsky’nin bir arada olmalarını sağlamak için titizlikle planlar kurarlar.Paul Beimer’in annesine karşı duyarlığı olağanüstüdür.Böyleyken ölenlere karşı umursamazlıkları şaşırtıcıdır.Sanırım kitabın adı da bu genel duyarsızlığı anlatmak için böyle konulmuş.”Garp Cephesinde Yeni bir şey yok!”Daha ne olacaktı ki?Kitapta geçen adları unutacağım,anlatılanları da bir dün bir birine karıştıracağım ya da ben de onlar gibi umursamaz olacağım.Ancak bu kitap bana köydeki Kolsuz Hazma Amcamın anlattıklarını bir bir gözümün önüne getirdi,onları bundan böyle asla unutamayacağım sanıyorum.O anlatırken birisinin koşup arkadaşının ayağını getirdiğini,bir arkadaşının da onun kolunu aramaya kalktığını anlatırdı.Bunların olabilirliğini, o gittikten sonra dinleyenler tartışıyordu.Ben de onların etkisinde kalarak önemsemiyordum.Hamza Amcamın tüm anlattıklarının olacağına şimdi tam anlamıyla inandım.Köye gidince bir yolunu bulup bir kes daha onun öyküsünü dinleyeceğim.
11 Şubat 1941 Salı…..
Sıkıntılı yatmama karşın rahat uyudum.Tarih dersinde sanırım gördüğümüz savaş filmi sözü geçecek,Türkçe dersinde olanak bulamadığım,kitap ya da film özetini anlatmaya çalışacağım.Halil de benimle kalktı,konuşla konuşa dersliğe gittik.”Bugün tarih dersine Müfettiş gelir mi?” sorusu soruldu.Bilmiyorum ama gelirse benim için iyi olur diye düşündüm.Müfettiş gelmesinden kaygılananlar var.Bakıyorum bunlar,çalışmayan takımı.Halil gülerek:”Siz Müfettişten değil kendinizden korkuyorsunuz.Kaldırıp soru sorarsa yanıt veremeyeceğinizi düşünerek işi Müfettişe atıyorsunuz.Bugün Müfettiş gelecek,size de soru soracak!”dedi.Ancak Halil’in dediğini kimse üstüne almadı.Kahvaltıya giderken aşçıbaşının iki öğrenciyle Müdür Odasına kahvaltılık götürdüğünü gören olmuş.”Kesinlikle Müfettiş geldi!”sözü yankılandı.Hilmi Altınsoy sordu,”Aşçıbaşı müfettişe ne götürdü?”Sorusunu tekrarladı,arkasından,”Eğer aşçıbaşı bizim gibi ona da çorba götürdüyse gelen Müfettiş değildir.Çay may gibi bir şeyler götürdüyse kesinlikle Müfettiştir.!”Hilmi bunları söyledikten sonra kalkıp nöbetçilerin yanına gitti,araştırdı.Biz kalkınca arkamızdan yetişti.”Çorba gitmiş,korkmayın Müfettiş yok!”Hasan Üner,Hilmi’ye”Çok bildiğini sanan çok yanılırmış,Müfettiş şimdi Müdür odasında çorba içiyor, sonra da bizim dersimize gelecek!”deyince Hilmi şaşkın şaşkın,Hasan’a “Kuzum biliyorsun da neden söylemiyorsun,beni olasılıklar ardında koşturuyorsun!”Hasan’ın sözleri Müfettiş olayını kesinleştirdi.Derslikte herkes sırasına kapanarak tarih kitaplarını açtı.Müfettiş sözü nedense öyle etkiledi ki, iki saat boyunca kimse ne bir söz etti ne de yerinden kalktı.Selçuk Öğretmen geldiğinde neredeyse şaşırmış gibi bakındık;öğretmene “Müfettiş nerede?”diyesimiz geldi.Öğretmen,her zamanki gibi önce arkadaşlara takıldı,”Bekir Temuçin’e “Kapı gözeticiliğini yapıyor musun?diye sordu..İsmet’e uykuyla aran nasıl?dedi.Hasan Üner’e sevdiği yemekleri sordu..Hasan’dan önce Salih Baydenir,”Yemekler tek çeşit olduğu için fark etmez!”dedi.Öğretmen gülerek Salih’e “Sen öyle san,o kişinin niyetine bağlıdır..Atalarımız baklavaya çorba deseydi öyle belleyip yiyecektik.!”dedi,durdu.Karşı olan sesler çıktı.Bu kez öğretmen,”Eyvah,yanlış mı söyledim,yalnız mı kaldım,beni savunacak yok mu?” diye etrafına bakındı.Sami Akıncı, kalkarak,”Sizin söylediğiniz başka bir şey,söz gelimi Almanca çorba die Suppe, masamıza geldiğinde biz çorbaya Suppe geldi deyince midemiz bize inanmıyor!”bu sıra eg,geg türlü sesler çıktı.Öğretmen,”Ben bu tür konuşmaları açarım ama,işi başka yöne dökmeye de göz yummam.Biz yemekleri yemek değil insanların hoşgörüsü,geçici bir takım sıkıntılara katlanması üstüne konuşuyoruz,daha doğrusu ben konuyu öyle götüreceğimi sanmıştım.Konuşan arkadaşlar benim niyetimi iyi algıladı ama dinleyici,daha doğrusu kendilerini her zaman dinleyici sananlar “Pişmiş aşa su katmak’tan geri kalmadılar!”dedi.Cumartesi günü gördüğümüz filmi anımsattı.Filmi hepimizin görüp görmediğimizi sordu.Hepimiz parmak kaldırdık.Öğretmen,”Tamam işte,şimdi o çorba deyince “eeeg-geg” yapanları dinleyelim!”dedi.Az sonra gene “Bekliyorum!”dedi.Herkes susunca,”Rücu etmek de sizin marifetiniz!”deyip filmi övdü.Yaşanmış olayların içinden kurtulan bir kişinin yazdıkları,diye önce kitabı anlattı.Şimdiye dek yazılmış kitapların en çok satılanı!”dedi.Ayrıca “Bu,hepimize ders olmalı,elimizde kalem kağıt günün yirmi dört saatini böyle geçiriyoruz,ben de dahil hangimiz günlük not tutuyoruz?”diye sordu.İsmet hemen beni söyledi.Selçuk Öğretmen bana baktı,ne düşündüyse düşündü,”Bir kişinin tutması da önemli ama neden sen,ben,o tutmuyoruz?”İsmet gene el kaldırdı,”Filmdekilerin de biri tutmuş!”deyince Selçuk Öğretmen İsmet’e ”Sen, benimle tartışmak için diretiyorsun, ama,ben anlatmak istediğimi tamamlamadan tartışmaya girmeyeceğim!”deyince İsmet sustu.Mehmet Yücel,Hüseyin Orhan,Halil Basutçu,Recep Kocaman,Mehmet Aygün kısa kısa filmden algıladıklarını anlattılar.Öğretmen,”Çok beğendim,filmden oldukça etkilenmişsiniz.Hepinizin bir şeyler kazanması gerekir.Bir de toplu olarak özetleyelim!”deyince parmak kaldırdım.Öğretmen söz verdi.Hemen kitabını da okuduğumu,kitabın özetini çıkardığımı anlattım.Öğretmen “Bakın işte benim de beklediğim buydu.,bunu hepiniz niçin yapmazsınız.Savaş,savaşların zararları üstüne bundan daha gerçek söylenecek söz var mı?.Hepinizin ailelerinde şehitler,gaziler var.O insanlar işte bu acıları çektiler!”.Ben,Paul Beimer’in anlattığı gibi,okuldan arkadaş olan gençlerin öğretmenlerinin özendirmesi üzerine gönüllü askere gittiklerini,150 kişilik bir birliğin ilk çatışmada 80 kişi kaldığını,ilk şaşkınlıklarını anlatırken zil çaldı.Öğretmen,bana unutma,buraya nokta koyduk,gelecek derste anlatacaksın.Seni dinleyen arkadaşların bu kitabı okumuş olacak!”dedi… Öğretmen gidince arkadaşlar çevremde toplandı,çoğu ilgiyle sordu,”Ne zaman okudun?”Halil yanıtladı,”Filmden sonra başladı,pazar günü gün boyu okudu,özetledi.!
”Öğle yemeğinde gözlerimiz müfettiş aradı.”Öyle biri yok!”diyeceğimiz an da Okul Müdürü ile şişmanca biri yemeğe geldi.Okul Müdürümüzün sandalye göstermesi,onu dinlemesi ilgimizi çekti.”Olsa olsa Müfettiş budur.!”Atölyede de Müfettiş dilimizde oldu.”Ha geldi ha gelecek!”Hamdi Bağ Öğretmene söyleyen arkadaş olmuş.Öğretmen,”Biz her an Müfettiş bekliyoruz,gelsin bizi görsün,diyoruz,nere de o Müfettişler?”demiş.Müfettiş sözü ederken biz 20 kovanın on tanesini tamamladık.Birini çakıp modelle ikisini kapı önüne koyduk.Salih Ziya,Naci Birkök Öğretmenler geldi.Çok beğendiklerini söylediler.Naci Birkök Öğretmen göz kırparak,bunların hangisi model,hangisi yeni yapıldı?” diye sordu.Salih Öğretmen sandıktan çıkacak ilk petek sizin!”dedi.Öğretmenlerin konuşmaları çok hoşumuza gitti.Salih Baydemir,”Bal sözü edilince bal yemiş kadar oldum,ağızım tatlı tatlı!”dedi.Bunu duyan İrfan Öğretmen:”Şunu bal niyetine ye, ya da yediğin niyetine göne makbule geçer!”derler,”Bu sözü hiç duymadınız mı?” diye sordu.Yusuf Asıl,sabahki tarih dersimizi olduğu gibi anlattı,Selçuk Öğretmenin söylediklerini tekrarladı.İrfan Öğretmen “İşte öyle,”İnsanlar önce kendi niyetlerini onarıp,o doğrultuda yürümeli!”dedi.Paydosta arkadaşlar ayrılınca ben gene notalarımı sıraya koyup değiştire değiştire çaldım.Oradan kooperatife gittim.Harun revirden çıkmış,Mehmet Başaran’la Yakup Tanrıkulu,Ahmet Güner yatıyormuş.Yemeğe Harun,Salih üçümüz gittik.Harun Özçelik iyi olduğundan söz ediyor ama,çok güçsüz gibi.Atölyedeki o tuttuğunu koparan bir durumu yok,düştü düşecek.Salih takıldı, kooperatiften borca olmak üzere istediğini verebiliriz.!Harun,”Yiyecek hiçbir isteğim yok,hiç bir şey yemesem günlerce dururum.Ancak doktor,özellikle de hemşire Ayşe Abla,zorlanarak da olsa yememi önerdiği için,yemeye çalışıyorum.!”Yemekten sonra da kooperatifte oturduk,gecikmeli olarak dersliğe gittik.Derslikte konu Müfettiş.Sami Akıncı tamamlayıcı bilgi edinmiş:Müfettiş,Okul Müdürümüzün öğretmeniymiş.Sami bunu söyler söylemez ben “A,ben onu tanıyorum!”dedim.Fettah Biricik karşıladı,”Senin tanımadığın Müfettiş mi var!”Fettah’a kızmadım,Sami’ye dönerek sen de tanıyorsun,İstanbul’da bizi karşılayan müfettiş Hayrullah Örs.Sami de anımsadı,”O,o,o!”Fettah’a döndüm.”Ben uyumuyorum,sen uyurken ben İstanbul’a gitmiştim,orada insanlar gördüm,insanlarla konuştum.Konuştuklarımdan biri de buydu!Arkadaşlar hep unutmuş.Anımsattım.Geçen yıl gazetelerde satın alınan yiyecekler için eleştiriler yazılınca bir grup kamyonla İstanbul’a gidip gazetecilerle görüşme yapacaktık.O görüşmelerde bu müfettiş de bulunacaktı .Daha doğrusu bu olayı o hazırlamıştı.Biz buradan kamyonla İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğüne gittik.Gazeteciler de gelecek konuşacaktık.Uzun süre bekledik iki gazeteci geldi,ötekiler gelmedi.İşte o gün, gün boyu bizimle bu Müfettiş kaldı,gönlümüzü aldı,kendini tanıttı,Müdürümüzün Öğretmeni olduğunu anlatmıştı.Ben bunları söyleyince giden arkadaşlar,dikkatli baksaydık tanırdık,dediler.Ben de dikkatli bakmadım,uzaktan gördüm.İsmet,Sami,Bekir,Orhan,Recep birlikte gittiğimiz arkadaşlardı.İdris Destan da vardı ama o doktora götürülmüştü….Bu kez de o eski konu deşelenmeye başlandı.Yatarken birden anımsadım,Fettah’a iyi bir ders verme fırsatım olmuştu ama nedense üstünde durmadım.Düşündükçe kendime kızdım.Bunu unutmamaya,anımsatarak yarım kalan yerden olanak yakalamaya karar verdim…..
12 Şubat 1941 Çarşamba .
.Müfettiş sözleri arasında uyandım.Derslikte de gene Müfettiş.Kahvaltıdan sonra ders zili çalınca Salih Ziya Öğretmen bizim marangozluk grubunu bırakarak öteki arkadaşları alıp Tarım bölümüne gitti.Biz atölyede çalışacağız.Harun dinleniyor,4 Mehmet rahatsız olmuş,Mehmet Başaran revirde.Eksik olarak atölyeye gittik.İrfan Öğretmenle Hamdi Öğretmen geldi.”Hamdi Öğretmen,”Kovanları bitirelim de şu balları bir an önce yiyelim!”deyip güldü.Bıraktığımız yerden başlayıp durmadan çalıştık.İrfan Öğretmen de dahil hepimiz arı kovanı işinde çalıştık.İrfan Öğretmen,” Bir tadımlık bal için arılar gibi çalışıyoruz!”dedi.İlerde öğretmen masası gibi kullanılan küçük tezgahta oturan Hamdi Öğretmen,”Bu söze ben alınırım,ben arılar gibi çalışmıyorum mu?”diye sordu.Yusuf Asıl” Siz gruptan ayrısınız!”dedi.Salih Baydemir”Siz Arı Beyi’siniz.arı beyleri çalışmaz!”deyince öğretmenler kahkaha ile güldüler.Hamdi Öğretmen “Vay başıma geleni,beni ayırıp attılar!”diyerek işine koyuldu.Öğle yemeğine dek tüm parçaları hazırladık.Yemekten sonra da durmadan çalıştık.Zilden önce kovanlar tamamlandı.Salih Öğretmene haber iletildi,tarım işlerinde çalışan arkadaşlar gelip kovanları Tarım bölümüne götürdü.Günümüzü iyi geçirdik.Özellikle ben hiç yorulmadım.Dersten sonra akordiyon çaldım;bakmadan kromatik eksersizi yaptım. Komparsitenin solo bölümünü oldukça hızlı çalıyorum.Koromatik eksersizler parmakları çol iyi alıştırıyor.Kromatik ses sıralaması çok da hoşuma gidiyor.Macar dansının da bir bölümünde tempoyu bozuyordum,onu da düzelttim.”La la la la laaa la lam!” Sevinçli tavırlar içinde dersliğe gittğim.
Derslikte gene Müfettiş sözü.Bu kez bilgi 7.sınıflardan gelmiş.Müfettiş derslere giriyormuş.Hem de boş derslere girip ders boyunca konuşup bir şeyler anlattıktan sonra sorular soruyormuş.Öyleyse yarın bize de gelecektir.Türkçe ödevimi yazdım.Taassub:Bir şeye niçinini,nedenini öğrenmeden inanmak,inandıktan sonra da onu gene körü körüne savunmak.Padişahların yönetimlerinden çok çekmesine karşın kimi insanların “Gene padişahlar yönetsin!” diye ortaya çıkması,bir taassup olayıdır.31 Mart, ya da Kubilay olayları gibi.Tarih olaylarında ise olmayanı ya da olanı olduğundan başka göstermek gerçek olayı halktan saklamak da bir taassup anlayışı olabilir.Ben buna,1.Viyana kuşatmasını örnek vereceğim.Anladığım kadarıyla biz 1.Viyana kuşatmasında bir zafer kazanmamışız.Eğer kazansaydık,Viyana bizim olurdu.Oysa derslerde kazandığımız okutuluyor.Bu da bir taassup olur mu?Belki de bu düpedüz bir yanlıştır.Felsefeyi tam anlamadığımdan doğru dürüst yanıt bulamıyorum.Ancak insanların doğru düşünenleri olduğu gibi yanlış düşünenleri de bulunmaktadır.Bizim arkadaşlarda bile bunu her gün görüyorum.Ayrıca okuduğumuz kitaplarda dünya kadar örnekleri var:Örneğin Yaban’da bir iki derken tüm köy halkı köy yanlış düşünceleri yüzünden zor duruma düşmüşlerdir.Sonunda düşmanları onları diledikleri şekilde kullanmışlardır.Feylesof Rıza Tevfik’de yanlış düşündüğü için Sevr anlaşmasını imzalamış,sonunda da yurttan kaçmak zorunda kalmıştır.Bunları yazdım ama tam kararlı değilim.Öğretmenin açıklamasından sonra düzeltmeler yapacağım.Öteki güzel sözleri gözden geçirdim.”Akıl yaşta değil baştadır,fakat aklı başa yaş getirir!”Sözü önce Halil’e sordum..Mehmet Yücel duydu,hemen İsmet’e iletti.”Dayın senin için bir söz bulmuş.Üstünde durmadım.Ben İsmet’in dayısı olarak onu aklını başına getirecekmişim.İsmet bir süre dinledikten sonra,Mehmet Yücel’e elinden gelse önce seninkini getirir!”dedi.
Müfettiş boş derslere girdiğine göre yarın bizim müzik dersimize de girebilir,diye düşündüm.Girse ne sorar ki?Halil duraksamadan,Sorsa sorsa notaları sorar,notaları okutur.”Notaları okutur!”deyince içim cızladı:Ben notaları çalıyorum ama sesle hiçbir çalışma yapmadım.Adem Gürçağlayan Öğretmenin ayrılmasından bu yana,arkadaşlar gibi ben de sesli müzikten kopmuş durumdayım.Oysa akordiyonla bunu yapabilirdim.Yapmaya karar verdim ama iş işten geçmiş durumda,yarın Müfettiş gelirse arkadaşlara karşı da mahcup olacağım.Önce “Müfettiş müzik dersine gelse!” dememe karşın şimdi gelmemesini istemeye başladım.Yatınca da pişmanlık duygundan kurtulamadım.Sesli nota okutursa,Abdullah Erçetin,Bekir Temuçin benden daha iyi okuyacak,belki. de Sami Akıncı bile benimle denk olacak! sıkılarak yattım..
13 Şubat 1941 Perşembe..
Akşamki sıkıntı uyanınca gene bastı:Nerden çıktı bu Müfettiş belası…Hasan Üner uyardı,Hilmi Altınsoy rahatsız olmuş,revire yatmış,yemekhane nöbeti bana gelmiş.Sevinerek yemekhaneye koştum.Nöbet hevesimden değil Müzik dersine Müfettiş gelir kuşkusundan nöbeti kurtuluş saydım.Mürsel Dilek,Hasan Çetin,Mehmet Özeren,Fahrettin Şen,iki de kız,Gülfize Atay,Mukaddez Tekin.Hem çalışıyor hem de bizim sınıf nöbetçisini bekliyorlarmış.Beni görünce özellikle kızlar sevindiler.Gülfize,akordiyon dinleyeceğiz!”dedi.Hoşuma gitti.Hevesle işe başladım.Ayrıca kahvaltıda çay-peynir verilmesine de sevindim.Hava güzel,bulutlu ama yağış yok gibi.Zil çaldı,arkadaşlar geldi.Ben her nöbetimde yaptığım gibi salonda bir göründükten sonra mutfağa çekildim.Bir yandan da Müfettiş gözetliyorum.Aşçıbaşına baktım,tepsi falan hazırlamıyor,herhalde yukarıya kahvaltı göndermeyecek.Sormadım ama kahvaltıya gelebilirliğini de göz ardı etmedim.Öğrenciler salonu boşaltınca biz de kahvaltımızı yaptık.Gerçekten gelen giden olmadı.”Boşuna kaygılanmışım!”dedim.Ancak yapacak bir başka iş yok.Hilmi rahatsız olmuş,o çekilince sıra bende.Türkçe dersine giremiyorum.Ötekilere zaten girmem.Yapabileceğimiz işleri yaptık.Nahide Öğretmen kızları çağırtmış,gittiler.Mutfakta yapılacak işlere yardım ettik.Benim bir kulağım hep Müfettiş sözünde.Öğle yemekleri gene mercimek,ama bu kez etli mercimek,bulgur pilavı üzüm hoşafı.Müfettiş sözü edilmedi,ben de sormadım.Nasıl olsa ben Müzik dersini atlattım.Öteki derslerden bir korkum yok. Arada da dersliğe gittim.Öğretmen,zehir gibi bir yoklama yapmış,dört beş kişiye Sarsak demiş.”İçlerinde Fettah vardır!”dedim.Fettah’a iki kez demiş.”Oh!” dedim biri kesinlikle benim için.Üstelik “Haftaya bunları tam olarak istiyorum !”diye de tembihte bulunmuş.Yemekhaneye döndüm.Kızlar da geldi.Mukaddes’le çok önceleri konuşmuştum,kendisine bizim arkadaşların ad takmasına üzülüyordu.Aynı konu açılacak diye tedirgin dururken Mukaddes bu kez kendisi açtı,”O zaman çok üzüldüğüm için açmıştım,şimdi umumda değil,ne derlerse desinler,duymazdan geliyorum!”dedi çıktı.”En iyisi bu!”dedim.Bu kez de Gülfize sordu “Bana bir ad takmadılar mı?””Taksalar benden önce sen duyardın!”dedim.”Ben duydum ama bizim arkadaşlardan duyduğum için önemsemedim!Gene önemsemiyorum ama,şimdi konu edildiği için sordum!”dedi.Gülfize’ye takılan adı ben biliyorum ama Mukaddes’in yanında söyleyemedim.Çünkü Gülfize’ye takılan ad onun güzelliğini övmek için takılmış.Oysa Mukaddes şişmanlığı nedeniyle yeriliyor.Konu açılmışken üstünde durmayı düşündüm,bir numara uydurdum:Senin bir adın da Gül,dedim.Bu hem adının kısaltılması anlamına geliyor,hem de bakanlar, yüzünün gülmesini,gülersen daha güzelleşeceğini söylemek istiyorlar!”dedim.Gülümsedi,yanakları çukurlaşır gibi oldu,kendi kendine ”Gül” dedi,gerçekten güldü,birden yanaklar sanki ala boyandı.Görmemiş gibi yaparak,konuşmamı sürdürdüm;bence “Gül” kısa,tek hece daha kolay söylendiği gibi yüzüne de daha uygun düşüyor.Bundan böyle ben hep“Gül!”diyebilirim!”dedim.”Olur ya da olmaz anlamı çıkacak yüz değişimine olanak bırakmadan,(bilerek)sözü değiştirdim,”Bizim arkadaşlar sınırsız şakacıdırla kendilerine bile herkese taktıkları gibi ad takarlar!”dedim..Bu kez de bana sordular,”Sana ne ad taktılar?”Sözü uzatmamak için,”Benimki biraz incitici olduğu için pek hoşlanmadım,hoşlanmadığım için de size duyurup kendi kendimin incinmesini istemem!”dedim.Konu kapandı.Öğle yemeğini rahat bir ortamda hazırladık.Mercimek etli..Aşçıya sordum,”Ne eti?Aşçı gülerek “Tam olarak ne eti olduğunu bilmiyorum,Ahmet Gökay’dan sorun,o bilir !”dedi sonra da “Kavurma olarak geldiği için bilmiyorum,ancak tadı için çok çok iyi olduğunu söyleyebilirim!”Kavurma deyince bizim köyde yapılan kavurmayı anlattım.Aşçıbaşı “Tıpkısı öyle,benim bildiğim de öyledir.Evlerde küçük kaplarda yapılır,müteahhit işlerinde büyük kazanlarda fıçılarda ya da tulumlarda saklanır!”dedi.”Alınırken denetleme yapılmasına karşın örneğin keçi koyun eti kolay ayrılamaz.!”Kavurmayı çok sevdiğimi söyledim,köye gidince severek yediğimi anlattım.Onlar bana şaştı ben onlara .Özellikle kızlar benim anlattıklarını bilmedikleri gibi burada bu tür et yediklerini de bilmiyorlarmış.Şaşırdıklarını söylediler.Öğle yemeğine gelen öğretmenleri aydım Fikret Madaralı Öğretmen de geldi.Hidayet Gülen,Salih Ziya,Naci Birkök,Naci İnan,İrfan Evren,Hamdi Bağ,Namık Ergin,Nazmi Aybar,Ali Yılmaz.,Hüsnü Baykoca,Selçuk Korol,Latif Yurtçu,Faik Bakır tamı tamına on dört öğretmen .Nahide Öğretmeni gelmeyince sordum,ablası buradaymış,sonra birlikte gelecekmiş.O denli sözü edilmesine karşın Müfettiş ortalıkta yok.Dikkat ettim, benim gibi kimse Müfettişi derdine düşmemiş;.yemekte hiç kimse Müfettiş sözü etmedi.İnadına ben de bir türlü unutamıyorum.Yemek salonu boşaldıktan sonra biz de oturup yemeklerimizi yedik. Kapları toplarken yardımcısı İbrahim’le Kazım Usta geldi,konuşurken,Alpullu’ya gidip geldik,Müfettiş Beyi gezdirdik!”dedi. Şaştım,demek benim ilgilenmem boşuna değilmiş,Müfettiş varmış.Hiç düşünmeden “Şimdi nerde?diye sordum.Kazım Usta,” Lüleburgaz’da yemeği,.Müdür Beyle Lüleburgaz’da yiyecekler,saat 16 da onları alacağız!”dedi.Birden bire içim rahatladı,sahiden Müfettiş beni çok etkilemiş..Bir yandan da olaya şaştım,dün herkes müfettişten söz ederken bugün neden sustular.Ben, neden bu denli ilgilendim?Ders zili çalmadan akordiyonu atölyeden aldım.Yemek salonunu toplama işimiz bitince salonuın dip tarafına giderek akordiyonu çıkardım.Ben çalarken arkadaşların bakmaları,beni gözleriyle süzmeleri dikkatimden kaçmadı..Yan gözle(Doğrudan bakamadığım için) Mukaddes’i, özellikle Gülfize’yi izledim;dinlerken daha güzelleşiyorlar.Özellikle yüzünde pembe bir renk oluşup yanaklarında geziyor.Çalınan parçaların değişkenliğine uyarak yüzdeki renkler değişiyor.Her gün çaldığım parçaları bugün de çaldım.Böylece çalışmış da oldum..Akordiyon çalışımı çok önemsedikleri için çocuklar bir dediğimi iki etmiyorlar.Bu nöbetteki arkadaşların hepsi de çok iyi çıktı..Mürsel’i biliyordum,Hasan Çetin mandolin çalışanlardan,Fahrettin küçük olmasına karşın çok çalışkan,Mehmet Özeren’le daha önce de nöbet tuttuk.Arif Kalkan,Yakup Tanrıkulu ,Abdullah Erçetin ,arkadaşların köylüsü.Onlara geldikçe benimle de konuşur,saygılı bir arkadaş.Kızlarla fazla bir yakınlığım yoktu.Gülfize yakın köylüm olduğu için ilk yıl yaklaşmak istemiştim.Yanlış bir tavrım mı oldu,ne oldu bilmem Gülfize uzun bir süre sanırım konuşmamak için kaçtı.Ya da bana öyle geldi.Ne olduysa birkaç ay önce kendisi geldi,akordiyon dinlemek istedi.Ondan sonra yüzü hep güldü,karşılaşınca selam verdi,şimdilerde o yaklaşımı sürüyor.Akrabası Rüştü ile de aramız iyidir.Rüştü ile hemşeri olarak konuşuyoruz.Çok saygılı bir çocuk.Akşam yemeği hazırlıklarını yaparken Rüşrü de geldi.Gülfize’ye yardıma mı geldin?”diye sordum.Rüştü,gülerek,bana yardıma geldiğini söyledi.Teşekkür ettim.Akşam yemeğini de düzen içinde hazırlayıp yedirdik.Akşam öğretmen gelmediği için daha rahat oldu.Akordiyonu atölyeye götürünce ben de arkadaşlara yardım ettim.Elbirliği ile yapılabilecek işlerimizi yapıp dağılmak üzereyken Hamdi Bağ Öğretmen geldi.Beni göstererek” Ağabeyi burada görünce işlerin düzgün gideceğini bildiğimden,gelmeye gerek görmedim,ben de nöbetçiydim.Doğru mu yapmışım?”diye arkadaşlara sordu.Arkadaşlar “Doğru yaptınız öğretmenim !”deyince bu kez de”Haydi öyleyse bana Allahaısmarladık!”deyip döndü..Biz de başka nöbetlerde de buluşmak üzere iyi dileklerle ayrıldık.Dersliğe döndüğümde konu gene Müfettiş.Gittiğini söylüyorlar.Bu kez kesin konuşan ben oldum..Kazım Ustadan duyduklarımı görmüş gibi anlattım.Önce Alpullu’ya gönderdim,oradan Lüleburgaz’a döndürdüm,Okul Müdürümüzle yemek yedirdim.Sonra da okula döndürdüm.Konuşmalar durdu:”Müfettiş gitti!” diyenler mahcup oldu.Bu kez benden sormaya başladılar,Yarın bize gelir mi?Gelirse boş dersimize mi gelir yoksa Müdür Beyin dersine mi girer?”Gelirse boş dersimize gelir,Müdür Beyin dersine girmez!”dedim.Herkesin beni dikkatle dinlemesine şaştım. “Galiba bunlar yalan sözleri doğru saymakta ustalaşmışlar.Yazık şimdiye dek hep doğruları anlatmaya çalıştım,içlerinden bazıları hep direnç gösterdi.Oysa şimdi kuzu kuzu dinliyorlar. Özellikle de Fettah Biricik,Ali Önol,Ali Güleren de pür dikkat ağzıma bakıyorlar!”deyip içimden güldüm..Yat zili çaldığında kimse yerinden kıpırdamadı.Söyleyecek sözüm olmadığı için ben kalkınca onlar da kalktı.Halil Basutçu beni kutladı,”O denli kesin konuştun ki kimse ağzını açamadı.Yarın dediklerin olmazsa ne olacak?”Ben de:”Onların dedikleri olmayınca ne olursa o olacak.Ya benim dediklerim olursa ne olacak?Beni işte böyle dinleyecekler!”Gülüşerek yataklarımıza gittik.Yatınca ben bu kez müfettişi değil Gülfize’yi düşündüm.Bütün tavırlarıyla A’ yı anımsattı bana.Gerçekten benziyor mu?Yoksa ben mi öyle görmek istiyorum?Bu benzetmeye birazda bir olay neden oldu.Öğle yemeğinden sonra ortalığık toplayınca oturp hem dinlenilirken,belli konularda konuşanlar oldu.Herkes konuşanı dinlerken, Gül birden arkasına dönüp sertçe:Delirdin mi sen!”dedi.Yanındaki arkadaşı Gül’ün tarağını almış,saçına sürüp fizik deneyi yapmak istemiş.Tarak saça sürülünce elektikleni,p çekici duruma geçiyormuş.Bundan hoşlanmayan Gül’ün tepkisi:.”Delirdin mi sen!” Bu söz beni yıllar önceye götürdü.Ne raslantı,tıpkı azarı ben de yemiştim:Tatile yaklaştığımız zamanlardaydı.Bir çarşamba günü okul temizliği yapıyorduk.Erkekler su taşıyor kızlar da ortalığı temizliyordu.Derslikte A ile ikimiz kalmıştık.A elindeki bezle sıraya basıp haritaların tozunu alırken nasıl olduysa çıplak bacağıda”Üşümüşsün!”deyip dokundum.A birden,”Yapma,delirdin mi sen!”demişti.Sanki o sesi duymuş gibi bugun de ürperdim.Aynı titreşimi veren sesleri çıkaranları düşündüm..A şimdi evli, kaç yaşında olabilir?Yaptığım hesaplara göre ikisi arasında fazla bir yaş uzaklığı yok.14’e 16, ya da 15’e 17,bilemedin 18 olabilir.Hadi çok çok olsun da 4 yaş…..A ayan beyan gözümün önüne geldi.Doğrusu çok da bir benzerlik göremedim.Gündüz konuşurken gördüğüm yüzün etkisiyle öyle düşündüğümü anladım.İki yüzü ,yan yana ,üst üste, uzağa yakına çekip karşılaştırırken uyumuşum.
14 Şubat 1941 Cuma….
14 Şubat 1941 Cuma….
Müfettiş sözleri arasında uyandım.Üstelik arada benim adım da söyleniyor.O,bunu böyle dedi,şunu şöyle dedi gibi sözlere beni tanık gösteriyorlar.İçimden güldüm.Kazım Ustanın söylediklerini çevirip anlattım,yarısı doğru yarısı yanlış olabilir.Daha önce kaç kez dosdoğru bildiklerimi anlatınca sözlerimden kuşku duyanlar şimdi bana kesin kes inanıyorlar.Bu düşünceler içinde kalkıp dersliğe gittim.Derslikte de benzer konuşmalar yapılıyor.Müfettiş gelecektir,.1:saatte gelir,yok 2. saatte gelir.Birisi de bana,”Müdür Beyi birinci derste çağırıp çağırmayacağımı sordu.Kararlı bir tavırla,Müdür Beyi 2. derste çağıracağımı,daha önce öyle kararlaştırdığımızı,ancak Müfettişin 2. derste de gelmeyeceğini bastıra bastıra söyledim.Nereden biliyordum?Bildiğim falan yoktu.İşlerini güçlerini bırakmış tembel arkadaşlar ne olacaksa Müfettiş bekliyorlar.Onların bu aptalca ilgilerine böyle tepki gösterdim.Müfettiş, Müdür Beyin dersine gelmeyecek.Kesin konuşmam karşısında herkes sustu.Kahvaltıya gittik.Yine çorba.Öğretmen masaları boş.Arkadaşlar,”Çorba olunca öğretmenlerin kahvaltıya gelmediğini söyledi.Bunu başka zaman da söylemişlerdi.Benim tepkim,”Öğretmenler kahvaltıda çorba olduğunu nereden öğreneceklerdir?”Aslında ben haklıydım ama onlara neden karşı oluyordum?Tam bu sıra Halil Basutçu nöbetçi,bizim masaya geldi,bana,”Sen dün çay-peynir çıkarttın,bunu nasıl yaptın, yolunu bize de öğret aşçıbaşını kandıralım!”dedi.Besbelli bir şaka.Ben,”Dün ben başkasının nöbetini tuttum,benim esas nöbetim bugündü,bak işte benim nöbetimde de çorba!”dedim.Halil bir süre baktı,bu kez “Dün senin nöbetinde ıkı kız vardı,peki bunu nasıl yaptın?”dedi.Ben gene,”Benim nöbetim bugündü,dünküler Hilmi Altınsoy’un şansıydı,dedim.Hilmi deyince hepimiz,masada Hilmi’in olmayışının ayırdında olduk.Hasan Üner Hilmi’nin gece rahatsız olduğunu bu nedenle revire yattığını açıkladı.Hilmi Altınsoy’un rahatsızlığı hepimizi üzdü,konumuz değişti .Dersten sonra revire gitmeye karar verdik.Derslikte gene Müfettiş sözü edildi.Ben,Müdür Beye 2. derste haber vereceğimi,1. derslere gelemeyeceğini defalarca söylediğini anımsatıp oturdum.1.ders kimilerince müfettiş beklentisi içinde geçti.2. derste Müdür beye gittim.Müfettiş,Müdür Beyle gülüşerek konuşuyordu.Müfettiş konuştuğu için Müdür Bey bana işaret etti,kapı arkasında durdum.Müfettiş,”Sen dersini bitir ben seni beklerim,işim acele değil,beraber gidelim,istiyorum!”deyince Müdür Bey,hayhay,o zaman siz bir saat oturacaksınız!”Müfettiş,”Zaten işim var,bir çeviri yapıyorum,bitmek üzere!”deyince Müdür Bey bana,”Geliyorum,deyip kalktı. Ben hızlı hızlı dersliğe döndüm.Dersliğe girince gene “Müfettiş geliyor mu? diye soran oldu.Öfkem gene kabardı ”Müfettişin gelmeyeceğini kaç kez söyledim,ne Müfettişi be? “deyip yerime oturdum.Soran Fettah Biricik’ti, Söylediğim tam yerine gitmişti.Müdür Bey girdi.Geçen konuşmalarımızı kısaca anımsayalım,deyip durdu.Kim konuşmak istiyor?”diye sordu tüm arkadaşlar el kaldırdı.Müdür Bey ne düşündüyse tam Sami Akıncı’nın önünden geçiyordu, eliyle omzuna vurdu,”Elim sende!” dedi. Sami Akıncı geçen derste konuşulanları ayrıntılarıyla tekrarladı.Müdür Bey,hepimize bakarak,”Yanılmıyorsam hepiniz parmak kaldırmıştınız,sizleri kaldırsaydım böyle anlatacak mıydınız?” diye sordu.İsmet,Bekir,Yusuf başta olmak üzere bir çok arkadaş anlatırız!”diye bağırdılar.Müdür Bey,”Buna sevindim,bu bir ders değil,sizin gelecekteki işleriniz,işlerinizin yürüyeceği yollar.”dedi.Müdür Bey saatine baktı,”Benim misafirim var,onu gezdireceğim!”Beni göstererek,arkadaşınız da biliyor,onunla sözleştik!”dedi ayrıldı.Müdür Beyin arkasından bana sorular yağdı,”Nereye gidecekler?Hiç bir bilgim yok ama bilmiyorum demek elimde değil,düşündüm,duyduğum kadarıyla konuşmaları,kısa bir yolculukla bir yerlere gidecekler.Müdür Bey sizi orada yalnız bırakmam!”dedi.Nereleri olabilir,kesinlikle Lüleburgaz.Öykümü Lüleburgaz üstüne kurdum,Lüleburgaz’a gidecekler,Kaymakam Beyle görüşecek,Belediye Başkanına gidecek v.b.Birden Müfettiş sözleri kesildi.Varsayımlar son buldu..Çok çok merakı kabaranlar bana sormaya başladılar.Sefer Tunca:”Müdür Beyin dersine gelmeyeceğini nereden bildin?Sefer arkadaşa yalan söylemem,çünkü o hiç yalan söylemez; belki de yalan nedir bilmez.Ona doğusunu söyledim.Müfettiş Okul Müdürünü neden dersliklerde denetlesin?.Okul Müdürü öğretmen değil ki?Onun denetlenecek çok daha başka işleri var!Sefer’le birlikte Fattah,Ali Önol, 15 Hüseyin Serin,İbrahim Ertur, daha doğrusu bir birine sürekli yaslanan Edirneliler grubu dikkatle dinlediler.İçlerinde İbrahim Ertur’la Sefer dışında genelde onları ben de sevmem ama bana zararları dokunmadıkça karşılarında da olmam.Müfettiş olayında sustular.Sanırım kurnazca davranarak onları bir bakıma etkim altına aldım. Okulda Müfettiş oluşu arkadaşlarda olumlu bir etki bıraktı,derslik eskisi gibi gürültülü değil,konuşmalar daha ölçülü,şakalar daha ılımlı.Öğle yemeğinde nöbetçi arkadaşuımız Halil Basutçu masaları gezdi.Bizim masaya gelince bana:” Sen söylemedin ama ben aşçıbaşının nasıl kandırılacağını buldum;bakın etli fasulye ile irmik helvası yediriyorum!”dedi.Arkadaşlar güldüler:Sen aşçıbaşını değil o seni kandırmış,sabah yemediğimiz çorbayı öğleye gene getirdiniz, çorbayı yerdirmek için ötekileri araya soktu!”dediler.Halil,”Anlaşıldı sizin masaya bugün yaranamayacağız!”deyip gitti.Orhan bana sordu,”sıra arkadaşın gelip sana hesap veriyor sen hiç karşılık vermiyorsun,dargın mısın?”dedi.”Sıra arkadaşımla asla dargın olmam,öyle bir şey yok.Ancak bu yemek konusunda yapılan şakalar sonradan beni üzüyor.O nedenle uzatmak istemiyorum.Buradaki konuşmalarımız giderek yayılıyor,genel bir hoşnutsuzluğa dönüşüyor.Oysa, rahat bir çatı altında iyi fena karnımız doyuyor.Ya askerler ne yapıyor?Çok kez ağabeylerimi düşünüyorum,yakın yaşdaşlarımı düşünüyorum.Benden bir,bir buçuk yaş büyük olduğu söylenen halam oğlu Hilmi şimdi asker.Köydeki öteki arkadaşlarım da öyle.Siz düşünmeyebilirsiniz ama ben,düşünüyorum.O nedenle yemek konusundaki şakalara katılamıyorum!”Orhan ,”Haklısın,aslında bizler de ölçülü davranmalıyız.Öğretmenleri dinlerken gözlerimiz yaşarıyor.Dersten sonra konu bulamayıp yemeklere sarılıyoruz!”Öteki arkadaşlar da bize katıldılar.Daha ölçülü konuşma kararı alarak masadan kalktık.Atölyede bir süre öğretmenleri bekledik.Dün başlanan işler çalışanları bekliyor.Salih geldi,bana biz beraberiz,İrfan Öğretmenle Tarım barakasındayız,kovanları boyayacağız!”dedi.Boyalar hazırlanmış.İrfan Öğretmen gelir gelmez bana,arkadaşlar söyledi mi?Beraberiz,haydi bal yemeye!”dedi.Harun yok,Hasan,Yusuf,Salih dördümüz öğretmeni izleyip gittik.Binanın güney tarafına kovanları sıralayıp üstlerini önlerine koyup ikili sıra yaparak öğretmeni bekledik.İrfan Öğretmen,”Ben eski bir boyacıyım!”deyip iki üst bir alt boyadı.Hasan’la ben altlara,Salih’le Yusuf üst sıralara başladık.Altlar bizim kolayımıza gelsi.Üstlerin çatı ya da yağmurluk alanları oyalayıcı olduğundan bire karşı üç sayarak bir hızla sırayı götürmeye başladık.Hasan’la Yusuf tartışmaya başlayınca,İrfan Öğretmen,”Ay,çocuklar ben yanlış yapmışım,Hasan’la Yusuf eşleşecekti,olmadı!”dedi güldü.Yusuf sustu.Bu kez de Salih Yusuf’a sataştı.Öğretmen,”Neyse bunun ikinci boyası da var,o zaman öyle yaparız!”deyip sözünü tamamladı.Paydostan önce birinci boyalarını vurduk.2. boyalar hava elverirse önümüzdeki hafta sonlarında bir olasılıkla gelecek cuma yapılacak.Atölyeye gittik.Arkadaşlar da paydos etmiş,çıktılar.Onlar gidince dün çalarken çocukların dikkatle dinlediği iki parçayı,Mevlana peşrevi ile Yusuf Paşa’nın Saz Semaisini daha düzgün çalmayı denedim.Bunları değilse bile benzer parçaları bizim plaklardan çok dinlemiştim.Zeki Duygulu-Fasıl Heyeti,Aleko-Yorgo Bacanos gibi adlarla plakları vardı.Onlar çok ağır uzata uzata çalıyordu..Her türlüsünü denedim,kendime göre bir tempo tutturamadım.Sonunda Hidayet Öğretmene sormaya karar verdim.Hidayet Öğretmen,”Yardımcı olmaya çalışırım:Önce,”Ustanın adı Hıdır,elinden gelen budur!”deyip kendi durumumu söylerim,sonra elimden geleni ortaya dökerim!”demişti..Nasıl olsa benden çok daha iyi şeyler biliyor.Kendi kendime iyimser iyimser gülerek bir süre çalıştım.Hilmi’nin rahatsızlığını anımsayınca revire gittim.Hemşire hanım beni görünce “Eyvah sen de mi rahatsız oldun?”diye bir çığlık attı.Hilmi Altınsoy için geldiğimi,gelmişken öteki arkadaşları da görmek istediğimi söyledim.Hemşire,”Zamanı değil ama bir geçmiş olsun!” de,çık!”dedi.Mehmet Başaran,Yakup Tanrıkulu,ikisi bir yerde,4 Mehmet’le Hilmi bir başka odada.Mehmet Başaran beni görünce,”Hastalık numara sırasıyla ikişer ikişer alıyormuş, bak biz 74-75 bir haftadır yan yanayız.63 Hilmi de geldi,kaç burada durma ,63’ten son 66,sen geliyorsun,doktor görürse hemen yatırır” dedi.”Şaka yapabildiğinize göre iyisiniz,arkadaşlar sizi bekliyor,bu sıra çok şaka konusu var!”dedim.Meğer ikisi de iyi olmuş,yarın doktor gelir,izin verirse çıkacaklarmış. 4 Mehmet’le Hilmi’nin mide bulantıları sürüyormuş.Hemşire geldi,”Senin çıkmaya niyetin yok ben çıkarayım!”diyerek uyardı.Dersliğe gittim,arkadaşların selamlarını söyleyince çoğu şaşırarak,arkadaşları görmediklerine üzüldüler.İçimden, rahatsız arkadaşlara gitmiş olamama sevindim.Müfettiş konusu kapanmış gene savaş filmlerine dönülmüş.Üsteğmen filmi sorar mı?Ben biraz yüksek sesle “Dilerim sorar,sorar da bildiklerimizi anlatırız!”Bir yandan da sözlerimin etkisini gözlüyorum.Bir kaç gün önceye dek böyle bir söz söyleyince kesinlikle yanlardan karşı sözler çıkardı.Müfettiş üstüne söylediklerimin doğru çıkmasından sonra bu tür yan çıkışlar kesildi..Buna seviniyorum ama Müfettişin bir gün dersliğimize gelebileceğini de gözden ırak tutmuyorum.Çünkü 7.sınıfların bir ikisine girmiş,hem de boş derslerinde gelip konuşuyormuş.Ders sonunda da “Gene gelirim!”gibilerde sözler söylüyormuş.Müdür Beyle konuşurken kitap çevirdiğini söyledi,”Çevirdiğim kitabımın az bir bölümü kaldı,onu bitiririm!”dediğine göre yabancı dil biliyor;belki de Almanca biliyordur!”deyip Almanca çalışmaya karar verdim.Sami Akıncı varken fazla çıkış yapamam ama hiç değilse düpedüz susmuş olmam.3.sınıf kitabımı bir türlü sevemedim:Bakıp bakıp kapattım.Orhan’la birinci parçayı,Hüsnü ile de ikinci parçayı çalıştım,orada kaldı.2.kitabı daha iyi biliyorum;onu açtım.
Ein Ratsel-
Ein Mühlstein schwimmt au
dem Wasser drei Manner sitzen darauf
der eine ist blind,der andere lahm,der dritte nacht.
Der Blinde sieht einen Hasen,der Lahme
fangt ihn,
der Nackte steckt ihn in die Tsche.
Was ist das?
Bilmeceyi çözebilirim ama yeni çalışmış gibi yapmak için bilmediğim sözleri önce yazmaya başladım:der Mühlstein,değirmen taşı.Almanca,iki addan oluşan adlar birleşik yazılıyor:Mühl,değirmen,stein,tas.Kendi kendimi sorguladım,Değirmentaş neden değirmen taşı olarak okunuyor?Bunu daha önce öğrenmiştim,ona göre çeviriyorum ama biri bunu sorarsa ne yanıt vereceğim?Kitabı karıştırdım,bir yanıt bulamadım.Eksiz ad tamlamaları var,Ancak belirtisiz tamlamalarla aralarındaki ayrılığı ayırt edemiyorum.Esnemeye başladım.Zil çalınca kitabı kapatıp hiçbir şey düşünmeden gidip yattım.”Almanca,kendi kendine kolay kolay öğrenilemeyecek!Uyumak üzereyken Ömer Uzgil Öğretmene mektup yazma kararımı anımsadım:Acaba ondan sorsam yanıtlar mı?Önce sevindim,Ahmet Gürsel Öğretmen nasıl yanıtlıyorsa o da yanıtlar.Önce olabilirliğine sevindimse de bu sevincim çabuk geçti.Almanca matematik gibi değil,çok uğraş isteyen bir tarafı var.Üstelik Ömer Uzgil Öğretmen şimdi yönetici,koskoca bir okulu yönetiyor.Zaten,belki de bu yüzden mektuplara çok geç yanıt vermişti.Sonra da mektupları tebrikle yanıtladı.Kendi müdürümüzü düşündüm,okulda kaldığı günler sayılı,ona öğrencilerinden mektup gelse,onları nasıl yanıtlar?
15 Şubat 1941 Cumartesi….
Orhan nöbetçi,kalkıp gitmiş.Oysa benim Almanca çalışmamız üstüne önerim vardı.Artık yarına kalacak.Zaten bugün dersliğimize kimse uğramaz.Arkadaşlar konuşunca onlara kızıyordum,şimdi ise kendim,Müfettiş bekler durumdayım.Kahvaltıda çay-peynir var.Halil Basutçu,”Senin söylediğin gibiyse benim şansıma da çay-peynir çıktı!”dedi.Unutmamış.Gözüm Gül’ü aradı.Kahvaltıya gelmemesini iyiye yormadım.Hasta olabilir mi?Günüm iyi başlamadı,diye düşündüm:Orhan’ı aradım,nöbetçi çıktı,Gül’ü görmek istedim ortalıkta yok!Dersliğe gittim.Arkadaşlar,Garp cephesini konuşuyorlar.Bu kez Hasan kitabı anlatıyor.Hasan kitabı benden önce okumuş,yeni bitirmiş,bana vermiş.o nedenle sıcağı sıcağına bilgisi var.Ancak Hasan tarihler bakımında dikkatsiz,kitapta 1916-18 tarihleri geçmesine karşın savaşın zamanını bilmediğini söyledi.Hemen düzeltme yaparak konuşmalara katıldım.Bu kez Hasan bana takıldı,”Ağabey,nasıl olsa sen varsın,o nedenle ben kitaplardaki rakamlara bakmıyorum!”dedi.Rakam, dedikleri tarihlerdi.Üsteğmen neşeli bir yüzle geldi.Önce radyo dinleyip dinlemediğimizi sordu.Ben ,öğleleri Hüsnü Baykoca Öğretmenin olmadı zamanlarda açtığımı,o olduğu zamanlar,kendisi açtığını söyledim.Ancak hoparlörün koridorda çok ses çıkarması nedeniyle kısıldığını,bu nedenle de iyi dinleyemediğimizi ekledim.Üsteğmen, Almanya’nın yayılma politikasından başladı.”Yugoslavya’yı aldı,orada kendi askerini bırakmamak için hükümeti devirtip yandaşı bir hükümet kurdurdu.Aynı durumu Bulgaristan’da da uyguladı.Amacı oradaki askerini Yunanistan’a indirmek!”diyerek Balkan Yarımadası’nı haritada göstererek heyecanla anlattı.Savaşların kötülüğünü bir kez daha anımsattıktan sonra sözü filme getirdi.Arkadaşlara sorular sordu.Hüseyin Serin’e takıldı.Hüseyin pek ders dinlemez ama bunu hiç belli etmezdi.Bu kez yakalandı;elindeki kalemi sıraya koymuş, orta parmağıyla bilyeye vurur gibi vurup yere düşürtmüş.Üsteğmen de bunu görmüş.Birincide ses çıkarmamış ama izlemiş,ikincide suçüstü yakalamış.Hüseyin,önce kem küm etti,ikinci sorgulamada,”Sizi dikkatle dinlerken dalgınlıkla yaptım,bir kastım yoktu!”dedi.Üsteğmen,”Buna da memnun oldum,o halde konuşulanları anlat!”deyince Hüseyin sustu.Üsteğmen gülerek cebinden not defterini çıkardı.Bu kalınca bir cep defteriydi.Üsteğmen,”Deneyimli Binbaşım bunu bana, gereğinde işine yarar, diyerek vermişti,haklıymış!”deyip Hüseyin Serin sayfasını açtı.Numara 15-Hüseyin Serin ,bedenen güçlü,sanat dersleri ortalamaların en altında,1’den 2.sınıfa destekli geçmiş,benim dersime de ilgisiz.Susarak zaman kazanmayı yeğleyen yapıda bir öğrenci…Üsteğmen,”Bunları ben yazmadım,binbaşımın notları,o böyle düşünüyor.Şimdi sen söyle, ben nasıl düşüneyim?”Hüseyin renkten renge girdi,titrek bir sesle”Siz bilirsiniz!”diyebildi.Sami Akıncı parmak kaldırdı,bu kez arkadaşı affedin!”dedi.Üsteğmen bu öneriye sanırım sinirlendi,sesini biraz daha yükselterek”Sen bunu,bugünün çavuşu olarak mı söyledin,yoksa kendinde böyle bir hak olduğunu mu sanıyorsun?”dedi, numarasını sordu,deftere baktı,”Kültür derslerinden iyi olduğu söyleniyor,benim dersimde gölge seçenlerden,çok pasif!”Sami özür dileyip oturdu ama Hüseyin’den daha çok mahcup oldu.Üsteğmen,”Biz askerler,gevşekliğe,kayırmalara,korumalara asla göz yummayız.Askerlerimiz gibi öğrencilerimizin de böyle olmasını bekleriz.Biz öyleyiz,siz de olacaksınız.Bunun başka türlüsü olamaz,olmayacaktır da!” Son sözü “Da!”oldu.Tam bu sıra zil çaldı.Üsteğmen iki ayağının ökçeleri vurarak,ders bitmiştir,hoşça kalın deyip ayrıldı.Arkadaşların çoğu öyle ayakta kaldı.Üzüntüleri yüzlerinden belliydi ama ben kestiremedim,Hüseyin ya da Sami adına mı üzüldüler yoksa kendilerine de mi pay çıkardılar?Halil gülerek bana sordu,”Senin Binbaşı senin için ne yazdı merak etmedin mi?Benden önce Mehmet Yücel yanıt verdi,”Dayı onu çoktan öğrenmiştir!”İsmet yardıma koştu,”Dayı, hani benimkini de öğrenecektin?Bu kez Yusuf,”Beni de öğren!”arkasından bir yığın takılma oldu.Akordiyonu almak için koşarak atölyeye gittim. Akordiyon sırtımda,merdivenin kenarında dururken İrfan Öğretmenle Üsteğmen yanımdan geçti,bana bakışlarından,benim için konuştuklarını anladım:Üsteğmen, akordiyonun markası için”Skandali ünlü bir İtalyan markasıdır!” dedi.. Bu bile benim için bir övünçtü.Merdivenin önünde dizili arkadaşlara baktım,itiş kakış hazırol sesi bekliyorlardı,korkarak en sol sıralara göz gezdirdim,;Gül,sol ekliyle saçlarını sağ tarafına attı.ağzından bir tutacak çıkarıp taktı.Saçlarının çoğunu başının sağ tarafına toplandı.Yüzünü bana açtığını varsayıp gülümsedim.Hidayet Öğretmen bana bakınca toparlanıp akorlara bastım.Hidayet Öğretmenin buyruğuna uyarak akorları dört kez tekrarlıyorum.Re-sol-sib-re sağ el, sol-sib-re-sol,sol el-5. re-sol marşın devamı…..Oldukça alıştım.Bazen ince solu bulduramıyorum ama fazla belli olmuyor.Hidayet Öğretmen kısa bir açıklama yaptı:”Bir süre, yat zilinden yarım saat sonra ışıklar kapanacak,hazırlıklarınızı ona göre yapın!”dedi.Karartma denemesi yapılacakmış..
Akordiyonu bırakıp yemeğe gittim.Fikret Madaralı Öğretmen gelmiş,Harun’u sordu.Harun revirden çıktı,iyileşti deniyor ama,nedense yemekleri revirde yiyormuş.Öğretmene anlattım.”Öyleyse bir süre daha kooperatif için alışverişlere katılmasın!”dedi.Bugün birlikte gideceğiz.Salih,Cavit gelecek,öğretmenle birlikte gezeceğiz.Bunu öğrenince içimden burkulum.Musa ya da başkası,Halkevine uğrayamayacağım.Birden isteksizleştim,her cumartesi kooperatif.Pazar günleri de gitsem olur ama,o günler Halkevi’nde kimler çalışıyor,bilmiyorum.Benim bildiğim cumartesi geceleri cazlı toplantılar olduğundan,gece çalacaklar saat 15oo’te toplanıp prova yapıyorlar.Onları dinlemekten yarar umuyorum.Biraz isteksiz olmakla birlikte hazırlanıp öğretmenle birlikte çarşıya indik.Öğretmen listeye baktı, portakal sandıkları,helva karavanaları,bugün sayımız az-köşeyi göstererek -buraya yığalım, sonra öteye taşıtalım!”dedi.Özdilek’ten de yığınla kırtasiye aldık.Öğretmen Salih Baydemir’e bu tür hesaplarını defterine tarihleriyle bilgi vererek yaz,beraber imzalayıp,ödemesini yaparız!”dedi.Şimdiye dek bunun dışında hiç bir ödeme yapılmadığını duyunca da “Aferin,işte bak buna da sevindim!”diyerek kooperatif ekibimizi övdü.İyi bir başlangıç yaptık,bundan böyle bu düzen kolay kolay bozulmaz,bozulmasına meydan vermeyeceğiz!”diye ekledi.Kamyonun gelmesi biraz gecikince öğretmen ayrıldı.Az sonra da kamyon geldi,okula döndük.Aldıklarımızı ,kamyondan kooperatife taşırken Salih, gülerek,bize yevmiye vermekten söz etti..Cavit “Bu şaka,bize dert olur,bunu duyanlar gerçekten yapıldığına inanıp bizi kınarlar!” dedi.Üstelik sinirlendi,söylene söylene gittiİaz sonra da dört beş arkadaşıyla gelip yükleri onlara taşıttı.”Bundan sonra buradaki taşımaları ben üsleniyorum.İsterseniz çarşıya da arkadaş götürelim,bu para işi ortadan kalksın!”dedi.Ben Cavit’e katıldım.Yönetim kurulu olarak karar alıp onu uygulayacağız,ön kararımız bu oldu.Aldıklarımızı yerlerine koyup satış başladı.En hızlı biten yiyecek tahin helvası.Portakal hem azaldı,hem de pahalı oldu.Kabak çekirdeği okul yönetimince yasaklandı,onun yerine patlamış mısır çıktı.İğde,kuru üzüm,şeker olarak yeni hayat çok aranıyor.Cavit gün saymaya başladı;mart sonunda bırakacağız.Cavit aslında bırakmak değil,Salih’ten kurtulmak istiyor.Bir türlü birbirlerine yakınlaşamadılar.Salih eleştiri kabul etmiyor,Cavit ise eleştirmeden edemiyor.Arada Harun’la Fevzi kalıyor.Yemekten sonra dersliğe gittim.Yeni bir durum yok.Askerlik dersi çok geride kalmış.Almanca kitabımı açıp bilmece çözmeye başladım.Bilmeceye bakarken,birden parçaları tekrarlayarak ilerlemeyi denemeye karar verdim.Stück Eins-İn dem Dorf.--Sözcükleri bir kağıda yazmaya başladım.Mustafa Saatçı çok merak ediyormuş:Hangi arkadaş hangi dersi çalışıyor?Bizim sıraya geldi,sıradaki yazılı kağıdı görünce “Bir dakika için alabilir miyim?diye sordu.Almasında bir sakınca görmedim ama çok merak ettim,ne yapacak acaba?.Kağıt elinde tahtanın önüne gitti,numara sırasıyla listedeki adları Almanca olarak okumaya başladı. “ 4,das Dorf,79 der Stelle,6 der Ochse,78 dir Kuh,7 das Schaf,77 die Ziege!”Arkadaşlar önce olayı anlayamadı katılasıya gülerken Hüsnü Yalçın “Ben,şimdi de inek mi oldum?diye sorunca durum anlaşıldı.Sami Akıncı gülerek bir ikisinin anlamını açıkladı.Mustafa Saatçı hiç bozuntu vermeden kağıdı benim önüme bırakıp,”Dersimiz burada bitmiştir arkadaşlar!”dedi, yerine oturdu.Numarası okunanlar önce kızmış gibi görünmesine karşın sonra sonra en çok gülen gene onlar oldu.İdris,Yusuf,Bekir tüm numaralara acayip Almanca ad aradılar.Bekir benden büyük lügatı aldı gece boyu hayvan,böcek adları aradılar.Halil Basutçu Mustafa Saatçı’ya teşekkür etti.”İki gündür sessizlikten kafalarımız şişmişti,sonunda yeni buluşunla gene eski gürültümüze kavuştuk.Yeni yeni buluşlarını bekleriz!”dedi.Halil’e daha ne olabilir diyenler oldu.O da tüm hayvanlar bitmedi,daha das Pferd var, ,der Hund var die Katze var,der Esel var,der Langohr var, Langriemen var!” Halil’e yanıt veren olmadı.Sanırım söylediklerinin doğruluğuna da pek dikkat eden olmadı.Oysa sıradaki öteki kağıta bunlar yazılıydı,hepsi de doğruydu.…..Genelde büyük tartışmalara yol açan, bu tartışmalar sonunda bir çok arkadaşımızın üzülmesine neden olmasına karşın Mustafa Saatçı’nın şakaları,kimi kez işe yarıyor.İşte bu gün onlardan biri oldu.Hem benim ciddi ciddi Almanca çalıştığım yayıldı,hem de şaka bile olsa arkadaşlar bu etkinliğe katılmış oldular.Sami Akıncı’nın karışmaması ilgimi çekti.Üsteğmen’in söyledikleri sanırım çok dokundu.Oysa Askerlik derslerinde kendine güven içinde oturup gerçekten hiçbir konuşmaya katılmaması benim de dikkatimden kaçmıyordu.Özellikle Binbaşının böyle bir saptama yapması beni çok şaşırttı.(Gölge seven,ne demekse!) Sami Akıncı’yı baştan beri izliyorum ama sanırım kıskanmıyorum.Matematik,Almanca,genelde Türkçe derslerinde başarısı olağanüstü.Özellikle gelecek derslere hazırlanması,ödevlerini günübirlik yapması ,bunlar için tam numara almasını hiç kıskanmıyorum.Ancak bunlardan iyi numara aldığı için sanat derslerinden sıvışmasını,iki yıldır kooperatif adı altında bir kulübede salt defter,kalem satarak adına kooperatif yönettim deyip,ders çalışması,bana göre büyük haksızlık oldu.Bunu öğretmenler de gördü,konuşma konusu yaptı hatta Müdür Bey bile düzelteceğiz dediği halde tam bir yıl sonra Cavit Kafkas’la arkadaşlarının diretmesi sonunda o büyük yanlış düzeltilebildi.Buna karşın Sami gene,okul işlerinde çalıştırılıp kollanılıyor.Biraz da bu nedenle kendini bizden ayrıcalıklı görüyordu.Bugün Üsteğmen, daha doğrusu daha geçen yıl Binbaşı kanısını defterine yazmış.Bundan önceki Üsteğmen de Sami’ye pek yakınlık göstermemişti;sanırım bu defterin etkisi oldu.Arkadaş olarak üzüldüm ama elimden gelen bir şey yok.Sami Akıncı’nın çok üzülmesini de istemiyorum.Çok kıskanç ama çalışanlara körlük yapmıyor.Geçen yıl Binbaşı beni payladığı süreçte benim en çok yanımda olmaya çalışanlardan biri Sami Akıncı’ydı.”Dersine iyi çalışırsan seni kesinlikle affeder” dediğini hiç unutmadım.Öteki arkadaşların hiç biri böyle bir şey dememişlerdi.Bunları düşününce Sami ile konuşmak istedim.”En iyisi ondan Almanca bir şeyler sormak olacak!”deyip kitaptan birkaç tümce yazıp fiil zamanlarını sormayı tasarladım.Tam kalkacağım sırada Sami’nin olmadığını fark ettim.Sıra arkadaşı Mustafa Saatçı’ya sordum, sınıflardan birine gitmiş.”Şimdi gelir!”dedi.İsmet söze karıştı,”Dayı, bekleme Sami oraya gittiyse gelmez!”Orası burası derken İsmet’le Mustafa iyice tartışmaya girdiler.Onları önlemek için ben,”Yarın konuşurum,dert etmeyin,işinize bakın!”dedim.Mehmet Yücel bana “Sen onları bilmiyor musun onların işi dalaşmaktır!”deyince bu kez ikisi birden Mehmet Yücel’e biz köpek miyiz ki dalaşacağız,ağzını topla İskelet!”diye bağırdılar.Bu kez de Yusuf Asıl,Bekir Temuçin,Abdullah Erçetin,Ahmet Güner Mustafa Saatçı’ya,”Sen başkalarına öküz,inek derken iyi oluyordu, “Oh olsun1” dediler.Mustafa Saatçı hayretle “Ben ne zaman arkadaşlarıma öküz-inek demişim,eğer böyle demişsem,-dilini çıkararak-bunu koparırım!”dedi.Bu kez herkes güldü.Halil Basutçu,”Bu kadar da olmaz az önce buradan kağıdı alıp okuyan sen değil misin?” Mustafa Saatçı,sakin sakin sordu.”Ne var bunda?”Ne olacak, o kağıtta bunlar yazılıydı!”deyince Mustafa Saatçı hayretle “Sahi mi,orada bunlar mı yazıyordu diye bir daha sordu..Ben inanmadım ama arkadaşlar bu saflık numarasına inanıp Mustafa’ya hoşgörüyle baktılar.Böylece İsmet,olayın dışında kaldı.Yat zili çalınca Mustafa Saatçı’ya sorular sürdü: Langor nedir,Schaf nedir, Ochse nedir,Hund nedir,Esel nedir v.b. birbirini izledi..Yatınca Sami aklıma takıldı.Sanırım ben, yanlış düşünüyorum, Sami olaya benim baktığım gibi bakmayabilir..Umurunda değil ki,kalkıp başka sınıflara gitmiş.İsmet’in sözüne bakılırsa galiba da nöbetine sürekli aldığı kızın sınıfına gitmiş.Bu ilk değil ,arkadaşlar “Gene oraya gitti!”gibi sözler söylüyorlar.Sami Akıncı için az önceki düşüncelerim birden değişti.Sami gene öne geçti:”İşte ben bunu yapamam.Gül’e kaçamak kaçamak bakıyorum.,baktığımı birileri görecek,diye de ödüm kopuyor.Gerçi bu biraz da Gül’ün tavırlarında ileri geliyor ama,o bana gel dese bile gidemem.Gitmeyi düşünemem bile.İşte Sami bunu yapıyor.Tam gözlerimi yumarken birisi,yavaşça uyudun mu,beni aramışsın!”dedi.Sami.Önce yok mok gibi sözler söylemeye çalıştım ama ona söz bırakmadan Almanca soracaktım,soruları deftere yazdım sabah soracağım!”dedim.”Guten Schlafen!”deyip gitti.Kafam gene karıştı.Sami beni ilgilendirmez,ben de Gül’e yaklaşmaya çalışacağım!”deyip gözlerimi kapadım.Birden herkesin uyuduğunu görür gibi oldum.Herkes uyuyor.Yüzleri açık,bana bakıyorlar,gibi.Şaka yapıyorlar,diyorum.Kadir yavaşça kalkıyor,tam zamanı,onlar uyanmadan gidelim!”diyor.Kadir’e soruyorum,”Biz nereye gidecektik.Kadir,”Şaka mı ediyorsun,köye gidiyoruz.!”diyor.İsteksiz, daha doğrusu isteğim dışında bir yolculuğa gidiyormuşum gibi bir çekingenliğim var.Bizim gittiğimizi kimse görmemeliymiş.Şaşıyorum.Kadir durmadan konuşuyor.İşte geldik!”deyip bir yer gösteriyor.”Burası onun köyü!” diyor.Ortada köy falan yok ama,insanlar gelip gidiyor.Kadir iki yıl önceki yolculuğumuzu anlatıyor.Adamlar birden kalabalıklaştı,”Biz seni anımsadık,ama bunu tanımıyoruz,sen yanılıyorsun,o bizim köyümüze hiç gelmedi!”diyorlar.Bundan başka beni de paylıyorlar,”Yalan söylüyor!”diyorlar.İyice sıkılıyorum.Kadir’e ”Beni bunlarla ne karşı karşıya getiriyorsun.,bunlardan bana ne?diyorum.Kadir,”Burada gelenekler böyle,kız önce komşulardan istenir.Geleneklere göre komşular önce olmaz der.damat adayı yalvarır,ne kadar yalvarırsa o kadar başarılı olur!”diyor.İnsanlara bakıyorum hepsi çarpık yüzlü.Kadir’e çıkışıyorum,”Sen yanılıyorsun burası başka bir köy,Gül buralı değil,onun köyünü ben biliyorum,burada dere olacaktı hani? deyip koşa koşa yol arıyorum.Ortalıkta ne Kadir kalıyor,ne de köy.Yolu bulmak için koşarken bir karaltı görüyorum.Bir insan,yüzü kapalı,yaklaşıyorum,gülerek yüzünü açıyor,”Beni tanımak mı istedin?diye soruyor.Utanıyorum.Ama o yüzünü açıyor.Aradığın ben değilim,biliyorum,yanlış tarafa gelmişsin bu tarafta başka insan yok!”deyince ürperiyorum.Korkudan bir şey söyleyemiyorum ama söylemek için de ıkına tıkına diretirken uyandım.Uyandığımda hala benimle konuşan kadının yüzü gözlerimdeydi.Çirkin değildi,kötü bir şey de söylemedi.aradığım olmaması nedeniyle olacak ona yaklaşmak istemediğim gibi kaçarak uzaklaşmak istemem de bir bakıma beni kokuttu.Uyanınca bir süre düşündüm.Çocukluğumda masallar anlatıyorlardı.Korkulu sahneler vardı.Şimdilerde tam anımsayamadığım bu korkulu masalları değişik boyutlar içinde bu gece yaşadım.Bir de kendime göre yorum yaptım.Gül’le benim bir yakınlaşmam olmayacak.”Merhaba!”-“Merhaba!Hidayet Öğretmenin söylediği”..Bülbül güle,gül,”gül!”,dedi.Gül,gülmedi gitti.Bülbül güle,gül bülbüle yar olmadı gitti.!” Defterime yazdığım bu sözü kendime okuyarak,uyudum.
16Şubat 1941 Pazar…
Uyanınca rüyamı anımsadım.Kadir’e baktım,yerinde yok.Orhan,”Rahat konuşabiliriz, meraklı bugün nöbetçi!”dedi.Orhan Kadir’e bu adı vermiş,”Meraklı!” Kim ne yapıyorsa öğrenmeden duramaz!”diyor.Biz konuşurken Sami,”Akşamki konuştuğumuzu bugün yapalım!”dedi.Buna Orhan da sevindi.Kahvaltıdan sonra başlayacağız.Konuşa konuşa dersliğe gittik Derslikte arkadaşlar günlük işlerini söyleşirken,biri “Askerler geçiyor!”bağırdı.Pencere önüne sıralanıp baktık. Sabahın bu erken saatinde askercikler,yükleri sırtında yaya olarak gidiyorlar.Bir ucu Lüleburgaz tarafında,tepenin ardında,bir ucu sanırım Yeni Bedir önüne varmış.Kimisi “Lüleburgaz’da uyumuşlardır,kimisi ise,gece bile yürümüşlerdir!” şeklinde konuşunca sıkıldım, bakmaktan vazgeçip yerime oturdum..Okulla Yeni Bedir arası tam bilmiyorum ama galiba
17 Şubat 1941 Pazartesi..
Orhan “Guten Tag!”dedi.Uyanmıştım,önce günaydın dedim,toparlanıp tekrarladım,”Guten Tag!”Orhan da benim gibi Almanca’da geçen bilmediğimiz dilbilgisi kurallarını kendi dilimizdekilerle karşılaştırmadığımızdan yakındı.”Karşılaştırsak hiç değilse bildiklerimizi çözeriz!”dedi.Umarım bundan sonra öyle yaparız.Kahvaltıda çay-zeytin.Arkadaşların çoğu zeytini de sevmiyor.Oysa ben seviyorum.Sık sık babamın bana söylediklerini arkadaşlara söylüyorum.Arkadaşlar ezberlemişler.Zeytin olunca,”Babam der ki!”deyince “Biliyoruz,biliyoruz!”deyip söyleyeceklerimi söylemeye başlıyorlar.”Zeytin yararlıdır,çekirdeği yutulunca midede eriyip,yok olur!”Bu kez ben,”Yemek yemek,sözü gibi çift ya da tekrar başka iki söz var mı?”dedim, Hiç düşünmeden “Çok!”diyen oldu ama arkası gelmedi.Dersliğe dek sayıklayanlar oldu.Derslikte herkes bu konuya sarıldı.Az sonra öğretmen geldi.Sıra ile hepimize Tiryaki Sözleri açıklamalarımızı okuttu.Birinci dersimiz böyle geçti.İkinci derste öğretmen Tevfik Fikret’in Balıkçılar şiirini okudu.Tevfik Fikret’i sordu.Ben,Bir içim Su şiirini okuduğumuzu,Rıza Tevfik’in “Fikret’in Mezarında şiirini söyledim.Sami, Tevfik Fikret’in mevsimler için yazdığı şiirleri söyledi.Öğretmen,Balıkçılar şiirini bir daha okudu,şiirin özelliklerinden söz etti.Dizelere dikkatimizi çekti.İstiklal Marşı’nı tahtaya yazdırdı.Önce kendisi okudu,sonra arka arkaya üç arkadaşa okuttu.Sonra da Balıkçılar şiiriyle karşılaştırdı.Eski şiirlerin böyle ölçüleri vardır,bu ölçülere göre yazılır,şiir okunurken de kendi ölçüsünde okunur!”dedi.Daha önce okuduğumuz İzmir Yollarında adli şiirle karşılaştırdı.Parmaklarımızla sayarak dizelerin eşitliğini gördük.Oysa İstiklal Marşı ile Balıkçılar’da eksiklikler bulduk.Bir Yolcuya adlı şiirle Gurbet adlı şiiri de parmaklarımızla sayarak Hece ölçüsü hakkında bilgilerimizi tazeledik.Öğretmen birden sen nasıl yazıyorsun diye dönüp Mehmet Başaran’ı aradı.Arkadaşın revirde olduğunu söyledik.”Arkadaşınız hece ölçüsüyle yazar,günümüz şairleri bu ölçüyü kullanıyor!”dedi. Ziya Gökalp, Mehmet Emin Yurdakul,Faruk Nafiz Çamlıbel,Enis Behiç Koryürek,Orhan Seyfi Orhun,Yusuf Ziya Ortaç,Halit Fahri Ozansoy, adlarını sıraladı,bunların hece ölçüsünü kullandığını söyledi. Kemalettin Kamu ile Necmettin Halil Onan’ arkadaşlar ekledi.Ben de Enis Behiç Koryürek’in Gemiciler,Süvariler şiirlerinin bu ölçüye uymadığını söyledim.Öğretmen gülerek,”Gözünden kaçmadı değil mi?İstisnalar kuralları bozmazmış.O şair öğle bir deneme yapmış.Ama yazdığı öteki kitaplar dolusu şiirleri Hece ölçüsüyledir.Hem de Hececiler şairi anılan en ünlü beş şair arasındadır.Bunlar, Faruk Nafiz Çamlıbel, Orhan Seyfi Orhun,Yusuf Ziya Ortaç,Halit Fahri Ozansoy,Enis Behiç Koryürek.Eski ölçü dediğimiz kalıbın adı Aruzdur.Yahya Kemal Beyatlı o ölçüye uyarak şiirler yazmaktadır.Geçen yıllar okuduğumuz Akıncı,Mohaç Türküsü,Açık Deniz tıpkı İstiklal Marşı’mız gibi aruz ölçüsüyle yazılmıştır.Öğretmen adı geçen şairlerin şiirleriyle karşılaşınca birer örnek alıp defterlerinize yazmalısınız!” öğüdünde bulundu..Zil çalınca öğretmen ayrıldı.Dersimiz boş.Sami Akıncı bize,”Çalışalım mı?”diye sorunca,”Olur!”yanıtı verdik.Mehmet Başaran’ların sırası boş oraya gelmemizi söyledi.Orhan’la oraya taşındık.Tam biz oturup kitapları açmıştık ki,Müfettiş kapıdan girdi.Ben müfettişi tanıyorum.İstanbul’a gittiğimizde bizimle saatlerce birlikte kalan bizimle konuşan buydu.Bizim Okul Müdürümüzün de öğretmeni.Bunu hem kendisi hem de okul müdürümüz söylemişti.Müfettiş,Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel geldiğinde de gelmişti.Ahmet Korkut Öğretmenle bizim yanımızda durup bizimle konuşmuştu.Hasan Üner anımsayacaktır,sanırım.Müfettiş.”Günaydın,dedikten sonra,”Size ders vermek için gelmedim,okulunuzu geziyorum,Müdürünüz benim eski arkadaşımdır ona konuk olarak geldim.Gelmişken sizinle de tanışmak istedim.İçinizde tanıştıklarım var biliyorum ama şimdi birden seçemedim,sizler büyüyerek çabuk değişiyorsunuz!”deyince Sami parmağını kaldırdı ”Biz İstanbul’a gidince!”derken Müfettiş,gülerek”Siz İstanbul’a gelince tanışmıştık!”dedi.Arkasından,gidenler parmak kaldırdı.İsmet,Sami,İdris,Halil,Orhan.Son olarak ben kaldırdım.Bana baktı,”Seni anımsadım,en sarışını sendin!”dedi.”O konuyu kapattık,üzücü bir olaydı,sanıyorum sebep olanlar da yaptıklarından nadim oldular ki bir daha sesleri çıkmadı.dedikten sonra,çalışmalarımızı sürdürmemizi;dersimizin boş olduğu için geldiğini,konuşmak istediğini söyledi.Hepimizin ne çalıştığına baktı.Önümde Almanca lügatı görünce eline aldı,benim de bir tane var,çok işime yarıyor,onu elimden hiç düşürmem!”dedi.Benim defterimi aldı,baktı.Almanca öğretmenimiz olmadığına üzüldüğünü söyledi.Sonra da “Kendi kendinize çalışarak da öğrenirsiniz.Ben öyle yaptım.Başlangıçta lügatım bile yoku.Küçük bir Almanca kitap aldım.okuduklarımı kitabın kenarına yazdım.Bir yıl sonra kitabın tamamlandığını gördüm,sevindim.Şimdi büyük kitaplar çevirip bastırıyorum.Siz çok daha gençsiniz,benim yaşıma gelince benden çok kitap çevirmiş olacaksınız!”dedi.Zil çalınca,”Bir dersinizi aldım,sizinle konuşmaktan mutluluk duydum,belki gene gelirim,ben biraz buralardayım!”deyip çıktı.Hepimiz şaşırdık.Ne güzel konuşuyor.”Mehmet Yücel “Bu adamdan Müfettiş olmaz,Müfettişler sinsidir,bu adam bir melek!”dedi.Sami Akıncı,İstanbul’a gittiğimizde bizim yanımızdan ayrılmadığını,beklediklerimiz gelmeyince bizi teselli ettiğini anlattı.Bu kez de arkadaşlar,”O belki bir daha gelmez,boş derlerimizde biz onu çağıralım,sorular soralım!”dediler.Tüm arkadaşlar bu öneriye katıldı,kimin çağıracağını bile saptadılar.İsmet Yanar-Mehmet Yücel.Çağırma günü de saptandı Perşembe günü 2.dersten sonraki derslerde.Bu arada neler sorulacağını da saptamaya başladılar.Soruları soracaklar da saptanacak;sorular geleceğimizle ilgili olacak.Ben hemen,”Köylere gidince, tatillerde köyden ayrılmamız yasaklanacak mı?” sorusunu ekledim.Sorular giderek arttı.Soruları Sami Akıncı sıraya koydu.Bu arada sen ben tartışması çıktı.Sami Akıncı yazdığı kağıdı yırtıp attı,”Ben bu işe karışmıyorum!”deyip yerine oturdu.Mehmet Yücel,Arif Kalkan,Sefer Tunca ortalığı yatıştırdılar”.Bu konuyu daha sonra tartışırız!”diyerek Sami Akıncı’yı yumuşattılar.Yemeğe Müfettişin söylediği kimi sözleri tekrarlayarak,kimi sözleri üzerinde de yorumlar yaparak gittik.Müfettiş, Fikret Madaralı Öğretmenle yemeğe geldi,yemek boyunca Fikret Madaralı Öğretmeni dinlemesi,sürekli olarak öğretmenin sözlerini başıyla onaylaması dikkatimizi çekti.Fikret Madaralı Öğretmen,yeri geldiğince suçlu ya da sorumlu durumdaki insanları eleştirir.Okulda gördüğü aksaklıkları çekinmeden söyler.Bu durumunu bildiğimiz için,”Yoksa Müfettiş okulu teftişe geldi de öğretmenleri sorguya mı çekiyor; kuşkusuna da kapıldık.Ancak böyle olsa,yemek yerken konuşulmaması gerektiğini söyleyenler oldu.Bunların etkisiyle konuşmalar gene Müfettişin yumuşak huyluluğuna dönüştürüp ondan insanlara zarar gelemeyeceği sonucunu çıkardık.Zaten az sonra Namık,Hamdi,Hidayet öğretmenler geldi,onlarda konuşmaya başlayınca Müfettiş onları da dikkatle dinledi.Atölyeye gidince İrfan Öğretmen bana, “Sana özel bir görev çıktı,adınla isteniyorsun, yazısı güzel bir arkadaşını seç,git Ahmet Gökay’ı gör dedi.Yazısı güzel arkadaşlar,Salih Baydemir,Harun Özçelik.Bunları söyledim.Salih için “O bize gerekli!”deyince düşündüm;,Harun rahatsız,”Orhan!”dedim. Öğretmen başıyla “Tamam!”işareti verdi.Birlikte Ahmet Ağabeye gittik. Ahmet Ağabey, Nazmi Aybar öğretmenle oturuyordu.Bizi görünce,sizi birkaç gün çalıştıracağım,önceden söyleyeyim,mızıkçılık yok.Baştan bilin!”dedi.Nazmi Öğretmen,”Onlar zaten atölyede çalışıyorlar,senin işin onlara oyuncak gelecektir!”dedi. Nazmi Öğretmen bize,zor bir şey değil,biraz yazı yazacaksınız,o kadar!”dedi.Benden önce Orhan “Yazarız!”dedi.Ahmet Ağabey önce bize yer gösterdi, oturduk.Onlar bir süre konuştular, Nazmi Öğretmen,”Ahmet’çiğim,ben gene gelirim,soracaklarını yanıtlamaya yardımcı olurum.Bizi göstererek, “Yardımcılarını iyi seçmişsin, onlar senin işini görecekler!”dedikten sonra bize de “Kolay gelsin!” deyip ayrıldı.Az sonra Ahmet Ağabey,kalın,kara kaplı defterler indirdi.Eciş bücüş yazılar,kırmızı yeşil çizgiler,yanlarda notlar oldukça karışık sayfalar gösterdi.”Bunlar,Eğitmen Kursları açılırken ya da açıldığı günlerde özensiz-düzensiz yazılmış defterler,bunları doğru olarak biz yeni baştan yazacağız.Bu aslında benim işim ama,benim ayrıca günlük işlerde çalışmam dolayısıyla zamanın sınırlı.Muhasebecimiz Hikmet Ağabey durumu Müdür Beye yansıtmış,Müdür Bey de sizlerden yardım almamızı uygun görmüş.”Onlar da zaten gittikleri okullarda bu tür işleri yapacaklardır,bugünden alışmaları onların yararlarına!”demiş.Bana,”Seni tanıdığım için çağırdım,arkadaşını sen seçmişsin,çalışırız,diyorsanız,buyurun,iş sizi bekliyor!”dedi.”İkimiz de “Çalışırız!”dedik.Orhan,deftere baktı,çizilmişleri sordu.”Karalanmış çizgiler yazılmayacak!”dedikten sonra Ahmet Ağabey,”Ben buradayım,Birkaç sayfayı beraber yapalım!”deyip yanımıza geldi,ilk üç sayfayı kendisi yazdı.Tam biz çalışmaya başladık,muhasebeci Hikmet Bey geldi, bize kolaylıklar diledi.Hikmet Bey aynı zamanda Ahmet Gürsel Öğretmenin yakın arkadaşı,Ahmet Gökay Ağabey de Edirne’den tanıdığı sanırım azıcık akrabalığı da var.Ben daha önce onlardan adres aldığım için mektuplaştığımı biliyorlar.Sordular.Son gelen beş sayfalık mektubu anlattım.Ahmet Ağabey,”Ahmet Abi,öğrenci için canını verir.üzülme o zaman yaratır,cepheye bile gitse sana problem çözüp gönderir!” dedi.Hikmet Bey,Ahmet Ağabeye “Etme Ahmet,kıyma benim arkadaşıma,o şimdi ne zahmetler çekiyor.Seyyar posta birliğinde.Edirne-Kırklareli arası,öyle yol mol değil Bulgaristan sınırına teğet irtibat sağlıyorlar!””Allah kolaylık göstersin!”deyip iç çektiler.Dinlediklerimden öğretmenimin zorluk içinde olduğunu anladım ama,gene de bana mektup yazışına çok çok sevindim.Hikmet Bey,”Yakında yazacaksan selamlarımızı yaz,bir de not ekle,benim söylediğimi belirt.Parası birikti,istiyorsa rahat alabileceği bir adres göndersin!”Mektup yazmayı düşünüyordum.Bu iyi oldu, Gürsel Öğretmenin bir mektup eksik okuyup yazmasına yardımcı olalım!”Hangi koşullar altında tam bilmiyoruz.O çok iyimserdir,her zaman iyi olduğunu söyler!”deyip güldü.Hikmet Beyin sözlerinden ben de bir pay çıkardım.Bu kez problem sormayacağım salt yaptıklarımı anlatacağım,saygılarımı sunacağım.Hikmet Bey gidince iyiden iyiye yazmaya koyulduk.Paydos zili çalınca ben 5.sayfayı,Orhan 7. sayfayı tamamladı.İlk iki sayfayı Ahmet Ağabey Orhan’ın defterine yazmıştı.Böylece hızlı yazmada aramızda büyük bir fark yok ama bana göre Orhan biraz daha güzel yazıyor.Gerçi Orhan benim yazıya bakıp bakıp,”Sen güzel yazıyorsun!”diyor ama,o, Orhan’ın arkadaşlık anlayışından ileri gelmektedir.Ahmet Ağabey,memnun olduğunu söyledi,”İzinlisiniz,yarın öğle yemeğinden sonra burada buluşalım!”dedi ayrıldık.Orhan sağ elimi tuttu,parmaklarımın uçlarını yokladı.”Sende de bir uyuşma oluyor mu?dedi.Parmaklarını bastırdım lastik gibi bir ezilme var.”Parmaklarımız yoruldu!”dedik.Ben az sonra atölyeye gittim.Akordiyon üzerinde gezdirirken gerçekten başla işaret parmağımın tembelleştiğini anladım.Parça çalmaktan çok akorlara,gamlara yavaş kromatik çalışmalar yaptım.Sesli gam çalıştım.Bir yandan da kapıları dinledim.Bir gelen olup beni duyarsa ayıplar,diye düşündüm.Derslikte gene Müfettiş konusu.Atölye arkadaşlarımız Orhan’ı sıkıştırmışlar,”Ne yapıyorsunuz?Neden sizi çağırdılar?Ne kadar sürecek? Türü sorular sorulmuş.Orhan,”Beni o çağırdı,onu da memur Ahmet Gökay seçmiş,kendisi öyle söyledi!”demiş.Orhan böyle söyleyince susmuşlar.Yemekten sonra Ahmet Gürsel Öğretmene yazacağım mektubu düşündüm,söyleyeceklerimi tasarladım.Bir de geometri sorusu ekledim.Tarih kitabını açıp önce 1.Meşrutiyeti,sonra 2. Meşrutiyeti anımsadım.Aklıma geldi bir de soru hazırladım.Babamın söylediği türkü ya da şarkılardan birinde (Plevne) Kör olası Mırtat Paşa sözü geçiyor.Babama göre Mırtat paşa düşmanla birlik olmuş,Osman Paşayı yendirmiş.Böyle biri var mı?Yoksa bu Mırtat Paşa,Mithat Paşa’nın söylene söylene dillerde değişmiş durumu mu?Mithat Paşa düşmanla birlik oldu mu?Bu söz nereden geliyor.”Olur mu beyler olur mu?,Kardeş kardeşi vuru mu?Kör olası Mırtat Paşa,Bu dünya sansa kalır mı?”Babam kimi tarih olaylarını iyi biliyor ama kimisinden tümden habersiz.Mithat Paşadan hiç söz etmiyor.Namık Kemal için ağzından hiç söz duymadım.Namık Kemal için şiir okudum,dinledi ama hiçbir tepki göstermedi.Padişah olarak Abdülaziz’i sevdiğini söyler.Oysa Abdülaziz dönemimden sonra yaşamış.Abdülaziz,babam 6-8 yaşları arasındayken tahttan indirilmiş.Sonraki dönemlerde 2.Abdülhamit’in kötü yönetimi nedeniyle Abdülaziz aranır olmuş onun nedeniyle babam çocukluk söylentileri etkisiyle Abdülaziz’ bağlı kalmış.Öyle ki 2.Abdülhamit devrilince Abdülaziz’in oğlu Yusuf İzzettin’in padişah olmasını beklemiş.Olmayınca Reşat’ın da Vahdettin’inde karşısında olmuş.Konu açıldığı zaman Yusuf İzzettin davasını sürdürür.Bir de Mahmut Şevket Paşa’yı saygıyla anar.Onun öldürülüşüne de çok üzülür.Onun katillerinin asılışını görmek için Beyazıt meydanında bir gece sabaha dek uykusuz kalmıştır.Asılanların bir bölüğünü adlarıyla anar,Topal Tevfik,Damat Salih Paşa v.b.Damat Salih Paşanın,asılırken söylediği sözü duymuştur.”Ey ahali,sizin selametiniz için biz bunu cinayeti işledik!”diye bağırmış. Babamın anlattıklarını düşünürken içim buruklaştı,bir süre başımı ellerim arasına alıp öyle durdum.Önümdeki arkadaş Hüsnü Yalçın ilgiyle baktı”Bir üzüntün mü var.Üzüntüm olsa bile Hüsnü’ye söyleyemem,Gülüp inanacağını umduğum bir yanıt verdim:Müfettiş bir daha gelirse,soracağım soruyu düşünüyorum.Öyle bir soru sorayım ki adamcağız en az bir saat konuşsun.Bu kez Hüsnü güldü.Halil Basutçu da söze karıştı:”Adamcağızın ne suçu var ki böylesi bir ceza vereceksin?”Biz şakalaşırken zil çaldı.Yatınca gene babamı düşündüm.Ardından da Mırtat Paşa,Mithat Paşa olabilir mi sorusunu nasıl soracağımı tasarladım.Mithat Paşa değilse,babamın söylediği şarkıdaki gibi tarihimizde bir paşa var mı?....
18 Şubat 1941 Salı….
Orhan uyanmış,yavaşça seslendi.:Mein Nachbar!”Mein Finger Krank!...Antworte:Mein Finger nicht krank.Kendimiz söyleyip kendimiz kendimize gülüyoruz.Kadir uyandı,”Siz iyice ilerlettiniz işi!”diyerek bayağı kederlendi.Ya da öyle göründü.Az durduktan sonra da “Şaka değil çok çalışıyorsunuz.Bizler de günümüzü gün ediyoruz!”dedi.Orhan güldü,Almanca için söylüyorsan,haklısın,oldukça ilerlettik.Gerçi köylü konuşması oluyor ama olsun,yavaş yav aş düzeltiriz,değil mi abi?”diye bana sordu.Amacının Kadir’i azıcık kıskandırmak olduğunu anladığım için,”Pek köylü konuşması sayılmaz,ancak gremerini tam kavrayamadığımız için hata yapabiliriz!”dedim.Kadir bu kez,”Sahi siz şimdi bir Almanla konuşabilecek misiniz?”diye sordu.Ben,Almanı malmanı bilmem ama Alman Ahmet’le konuşup anlaşıyoruz!”dedim.Orhan gülmemek için kendini zor tutuyor.Ben,”Zaten Alman Ahmet kendisi çat pat konuşuyor,bizim hatalarımızı belki de anlamıyor,ama olsun,konuşma konuşmadır!”deyince Kadir iyice inandı.Dersliğe giderken,durup durup sordu,ne zaman,nasıl çalışıyorsunuz?”Ben,”Genellikle atölyede çalışırken Almanca sözleri kullanıyoruz,kullana kullana sözler aklımızda kaldı.Kadir içini çekerek,”Bizim Namık Öğretmen,vallahi kuş uçurmuyor,şahin gibi başımızda,ağzımızı bile açamıyoruz!”Orhan söze karıştı:Bizim atölye öğretmenlerimiz o bakımda çok iyi!”Kadir tam inandı.Boş geçen Matematik dersimizde Ahmet Gürsel Öğretmene mektup yazdım.Orhan’a hak verdim,parmaklarım uyuşuk gibi.Özellikle işaret parmağımın orta boğumunu ikide bir ovmaya başladım.Sol elim kendiliğinden oraya gidi gidiveriyor.Mektup yazmayı bıraktım.Tarih okudum.Öğretmene hazırladığım soruyu içimden tekrarladım.Önemli bir olay olmazsa defterime yazmayı da bir süre bırakmaya ya da Fikret Madaralı Öğretmenin söylediği gibi kısa kısa yazmaya karar verdim.Selçuk Korol Öğretmen bugün 1:Dünya Savaşı’nın neden başladığını,nasıl sürdüğünü,bizim savaşa giriş nedenlerimizi anlattı.1:Dünya Savaşı’nda Almanya’nın yaptığını ya da yapmak istediklerini bugün daha rahat uygulamakta diyerek karşılaştırmalar yaptı.”O zaman,önce kuzeye saldırmıştı(Rusya’ya)Bu kez önce güneyi hallediyor!”dedi.Son söz olarak da “Biz,1. Dünya Savaşı’na kendimiz girmiştik,yanıldık,yenildik,bu kez yanılmayacağız dolayısıyla da yenilmeyeceğiz.Ancak biraz sıkıntı çekeceğiz!”dedi.Bu sözleri yüreklerimizi az da olsa serinletti.Öğretmenin iyimserliği bizi etkiledi,yemeğimiz güzel konuşmalarla sürdü..Kuru fasulye ile bulgur pilavından yakınan olmadı.İçimizden bunu geçici bir durum olduğuna inanmış gibiydik.Yemekten sonra Ahmet Ağabeyin odasına gittik,bıraktığımız yerden başladık.Ahmet Ağabey bize çay getirtti.Onun özel bir dolabı varmış,yemek aralarında aşçıbaşı çay hazırlıyormuş.Ahmet Ağabey, her gün bir çay hakkımız olduğunu söyledi.Uzun bir süre biz yalnız kaldık,konuşa konuşa yazdık. Yabancılığımızı üstümüzden attığımızdan olacak daha hızlı yazmaya başladık.Orhan hasta parmağıyla beni geçti,iki sayfa fark yaptı..Paydosa yakın Ahmet Ağabey geldi,”İsterseniz bırakabilirsiniz, başınız, gözleriniz yorulmuştur!” dedi.Orhan,gözlerimniz değil ama parmaklarımız!”deyince Ahmet Ağabey parmaklar önemli değil,parmaklar yoruldukça alışır,dün ağrıma yaptıysa bugün o ağrı azalacak;yarın bir şey kalmayacaktır.Ama gözler öyle değil!”dedi.Gerçekten dersliğe gidince parmaklarımı yumruklayarak yokladım dünkü gibi uyuşukluk ya da boğukluk yok.Buna sevindim.Defterime yazmaya engel olmayacak.Ahmet Gürsel Öğretmenin mektubunu bir süre geciktireceğim.Daha doğrusu okuldan söz etmek istiyorum.Müfettiş için yazacak bilgi toplarsan onu anlatacağım.Ben bunları yazarken 7. sınıftan Selim geldi,Eğitmen Kursu açılan köy olan Evrensekiz’den, tanıdıkları Lüleburgaz’a geçmiş,konuşmuşlar.Buradan geçen askerler orada konaklamış.Köyle asfalt yol arası askerden geçilmiyormuş.Biz askerleri unutmuştuk bile gene konu oldu:Acaba niçin oraya çekildiler?Acaba aralarında tanıdık var mı?Ağabeylerimin birlik adresleri var.Buraya gelen birliklerin adlarını öğrenebilsem.Kimden nasıl öğrenilir ki?Halil bu konuda daha bilgili,”Yaz olsa gider, oradan öğrenirsin.Ancak şimdilerde zor.Üstelik orada geçici mi durdular,sürekli mi kalacaklar?Vazgeçtim düşünmekten.Trakya da koskoca bir ordu dağılmış durumda,Edirne-Kırklareli arasındaki birlikler buraya gelmiş olamaz..Gelse Ahmet Gürsel Öğretmen de gelmiş olabilir.Öyle olsa o, çoktan buraya uğrardı.Selim, cumartesi günü köye gidecekmiş, alabilirse bize taze bilgi getirecek.Arkadaşlar,”Hava açılsın,diyorduk,işte açıldı,yarın tüm gün bahçede çalışacağız,gaygısı içindeler.İsmet bana takılıyor:”Dayı yarın seninle iş değişelim!” Gülerek,”Olur,sen kazma alırsan bana ver,ben kürek alırsam sana veririm!”dedim.Bu,”Yarın tümgün yazma işine gitmeyeceğimizi düşünerek söylenmiş bir sözdü.Söyledim ama öyle olursa üzüleceğimi de düşündüm.Gene de Tabiat Bilgisi dersindeki konuları gözden geçirmeye başladım.Salih Ziya Büyükaksoy öğretmene mahcup olmak istemiyorum.Beni hep numaramla çağırıyor.”Söyle bakalım 66!” dediği zaman söyleyemezsem her halde yerin dibine batarım.Salih Ziya Öğretmen en güzel,en doğru konuşanlardan biri olmasına karşın benim numaramı söylerken “L “ harfini duyurmuyor.”Atmışaltı!”deyip geçiyor İşin bir ilginç yanı da arkadaşlardan bunu seçen tek kişi Hilmi Altınsoy oldu.Bir kaç kez bana,”Atmışaltı!”diye takıldı.Arkadaşlar Salih Ziya Öğretmeni kastettiğini anlayınca uyardılar, o da sustu.Defter yazarken iki tarafa dikkatli baktığım için olacak gözlerimde yorgunluk gibi bir gevşeklik var.Orhan’a sordum,o daha yorgunmuş.Orhan daha çok dikkat ediyor olmalı.Benden iki üç sayfa fazla yazıyor.O kendini daha önde göstermemek için yazılarının daha iri olduğunu öne sürüyor.Ben de “A, evet!”diyorum.Oysa yazı iriliği söz konusu değil,Defterler zaten çizgili,iri ya da ince yazmak büyük bir değişiklik yaratmamaktadır.Arkadaşların yarınki çalışmalar üstüne varsayımlarını dinlerken bir ara uyukladım.Neyse zil çaldı,toparlanıp yattım.Bu gece bir şey düşünecek durumda değilim,başımı örtüp gözlerimi yumdum.
19 Şubat 1941 Çarşamba..
Zil sesine uyandım.Yattığım gibi kalktım.Rüya görüp görmediğimi anımsamaya çalıştım.Yok.Besbelli dün yorulmuşum.Orhan’ı Kadir uyandırdı.Kadir,”Haydi hendek kazmaya!” dedi.Orhan,”Benim daha önemli işim var,hendeği herkes kazar ama benim yaptığımı herkes yapamaz!”dedi.Kadir sözde şaka olarak konuşuyor ama içten içe kıskandığı belli.”Sahi yaptığın işi başkalarının yapamayacağına kendin inanıyor musun?”diye sordu.Orhan,”Bunu bana ne soruyorsun?Git,Ahmet Gökay’a sor!”Halil Basutçu,ikisine birden sordu.”Haniya siz iki yakın arkadaştınız,son günlerde neden böyle karşılıklı vır vır ediyorsunuz?Kadir Halil’e “ Ne o rahatsız mı oldun?Halil “Rahatsız olmadım,kavga edeceğinizden kaygılanıyorum!” Orhan,”Biz kavga etmeyiz!”dedi.Bu kez Halil,siz belki ayırdında değilsiniz ama sesleriniz uzaktan sanki kavda edecekmişler gibi geliyor.İsterseniz başka arkadaşlara da sorun!”dedi.Kadir sustu,ayrıldı.Arkasından biz de dersliğe gittik.Derslikte konu belli,tüm gün mü bahçedeyiz yarım gün mü?Dersten sıkılanlar bahçe istiyor.Bahçede çalışmak istemeyenler de derslikte kalmak istiyor.Durum kahvaltıda aydınlanacak.Naci Birkök Öğretmen gelirse bahçede,gelmezse derslikteyiz.Gözler öğretmen masalarında.Naci Birkök Öğretmen gelmedi.Buna ben de üzüldüm.Nedense bugün derse girmek istemedim.İstemeye istemeye dersliğe gittim ama,”Belki umuduyla Ahmet Ağabeyi aradım,”Sabahtan gelelim mi?”diyecektim.Ahmet Ağabey de gelmemiş.Tabiat kitabımı açıp kuşları okumaya başladım.Leylek,turna,balıkçıl kuşlarının renkleri başka başka ama gene de bir benzerliği var.Leylekler bir ölçüde balıkçıllar insanlara yaklaşıyor ama turnalar insanların yakınlarına hiç inmiyor.Bunun nedenini öğrenmek istiyorum.Arkadaşlar sordum.Mehmet Yücel,bunu öğretmene sor,çok önemli!”dedi.Arkasından gülerek böylece yarım saat kazanmış oluruz!”Sonra da arkadaşlara başka bir soru daha bulun,hiç olmazsa dersin biri böyle geçer!”Birileri “Sen bul,neden başkasından bekliyorsun?” diye bağırdılar.Bu gürültü içinde öğretmen dersliğe girdi..Hiç de sandığımız gibi olmadı.Öğretmen”Şunu şurasında en fazla 20 günlük kışımız kaldı.Bir süre böyle giderse,bahçe çalışmalarına başlayacağız.Böylece bu yıl tasarladığımız ekimleri rahat rahat yapacağız diyerek yapılacak işleri anlattı.Tahtaya tebeşirle krokiler çizdi,dikilecek fidanlık yerlerini gösterdi.Neler ekmeyi tasarladıklarını anlattı.Bizden ekleyeceğiniz var mı diye sordu.Söyledikleri fidan ya da meyve fidanları arasında cevizle fındık yoktu.Ben onları söyledim.Salih Ziya Öğretmen :” Madaralı Öğretmen bizi ceviz için zorlayıp duruyor.,sen de buna bir de fındık mı ekledin?” diyerek güldü..Salih Baydemir kooperatifteki gözlemlerine dayanarak,iğde ile keçi boynuzu önerdi.Dut ekleyenler oldu.Öğretmen dut. denince,”Bakın bunu hep anımsarım da notlarım arasına bir türlü almadım.Dut ekeceğiz,hem öyle bir dut bahçemiz olacak ki,dut yemek bir yana ipek böcekçiliğini geliştireceğiz.Edirne’de kalsaydık Kazım Dirik Paşa daha o zaman bu işi başlatmayı hesaplıyordu.
.İkinci dersimizde öğretmen, tasarlanan hayvancılık konuları üzerinde durdu.Kümes hayvanları konusunda bizim bilgilerimizi sordu.Evlerimizdeki durumları sordu.Tavuk,kaz,hindi,ördek.Üç arkadaş dışında ördek yetiştiren aile çıkmadı.Zaten öğretmen de su sorunu nedeniyle ördek yetiştirmeyi düşünmemiş.Kaz konusunda da tartışıldı.Kazlar da su ister.Artezyen başarılırsa kaz deneneceği,şimdilik tavukla hindi denemesine başlanacağı konuşuldu.Ayrıca atlar çoğalacak,Sığır yetiştirmesine başlanacak.Konuşarak iki ders geçirdik.Tabiat Bilgisi derslerimizde tarım konuları konuşuldu.Şimdi ne olacak?Şimdi de Tabiat Bilgisi yaparız.Gerçekten öğretmen geldi.Bu dersimizde de yetiştireceğimiz hayvanların özelliklerini tanıyalım dedikten sonra tebeşiri alıp Kümez hayvanları,kocabaş hayvanlar,küçükbaş hayvanlar diye üç başlık yazdı.Bekir Temuçin’e kümes hayvanlarını,Abdullah Erçetin’e büyükbaş hayvanları,Ali Önol’a da küçükbaş hayvanları yazdırdı.Hepimize dönerek,”İşiniz kolay,hemen hemen hepsi evlerinizde var.Bunları kendinizi bildiğiniz gibi biliyorsunuz değil mi?diye sorunca hepimiz “Evet!”diye yanıt verdik.Öğretmen “Ne iyi!”dedikten sonra öğretmen koyunların kaç yılda yetiştiğini,kaç yıl yaşadığını,satın alınan bir koyunun kaç ayda ürün verebileceğini sordu.Özellikle okulun alacağı koyunlar,kaç yıl sonra karlı duruma gelir?türünden sorular yöneltti.Tahtada yazılı hayvanların hiç birinin doğru dürüst yaşlarını söyleyemedik.Ben koyunların mart-nisan aylarında kuzuladığını,kuzuların ağustostan sonra satılabileceğini,sütlerinin de nisan haziran arası alınabileceğini söyledim ama,ötekiler için fazla bir şey diyemedim.Öğretmen gülerek,”İşte buradan köylerinize alıp götüreceğiniz en önemli bilgi bu olacak:Bir işi bilinçli yapmak!”Bu neden böyle, bu niçin böyle, gibi soruları soracak,yanıtını buluncaya dek irdeleyeceksiniz.Anne-babalarınız bunu yapmazlar,yapamazlar.Bunu yapamadıkları için de ölünceye dek ineği ellerinde tutarlar.Onlar bir ineğin verimini düşünmezler bile.Bu salt inek,koyun,keçi işi değil tahıllarda da böyledir.Tohumu ıslah etmek onların düşüncelerinde yoktur.Denemeye asla yanaşmazlar.Gençlerden denemeye kalkanlar olursa yaşlılar onları durdurur.”Eski köye yeni adet!”sözü buradan çıkmıştır.
Daha sonra açılacak fidan kuyuları için açıklamalar yapıldı.Kuyular şimdiden açılacak,fidanlar mart gelince,ortalama olarak 15 Marttan sonra dikilecek.Fidanlar,Edirne fidanlığından bir bölümü de Lüleburgaz Türkgeldi Çiftliğinden alınacak.Daha doğrusu fidanlar ayrılmış ama teslimi martta olacakmış.Öğretmen,öğleden sonra buluşmak üzere zil çalmadan ayrıldı..İyi güzel ama nedense ben bugün fidan kuyusu kazmak istemiyorum.Ahmet Ağabeye gene gittim,yerindeydi,beni görünce “Bekliyorum,yemekten sonra hemen gelebilirsiniz!”dedi.Ona belli etmedim ama içimden sevindim.Yemekte oldukça neşeliydim.Yemekten dönerken Gül’le karşılaştım,benden önce o gülümsedi selam verdi.Kadir görmüş,birden “Pomak kızıyla aran iyi galiba dedi.Pomak kızı deyişine çok sinirlendim.”Ne demek Pomak kızı?Kız duyarsa buna çok üzülür!”dedim.Kadir pişkin,”O nereden duyacak?Ben sana söylüyorum!” Bu kez,”Daha büyük kabahat işliyorsun,o bana selam verdi,ben de aldım.Oysa sen benim değer verdiğim birini aşağılıyorsun,bu bana hakarettir!”dedim.Kadir “Yapma abi,onun Pomak olduğunu sen de biliyorsun,Kırıkköy Pomak köyüdür!”deyince bu kez Kadir’i iyice payladım:O Pomak dediğin insanlar iki yıl önce bizi korumak için sokaklara döküldüler.Bunu unutma.Gül güzel bir kız,onu incitmeye de hakkımız yok.Bunu bir daha söylersen birileri duyar bu ad yaygınlaşır senden de hesabı sorulur!”dedim.Kadir fena bozuldu,”Ben hemen öyle sana takıldım,sen o kızı seviyorsan açıkça söyle deyince.Ben “Senin aklından ne geçiyorsa gidip gidip oraya dalıyorsun,benim sevip sevmemem söz konusu değil,tanıdığımız,konuştuğumuz bir kardeşimiz,yakın köylümüz.Bir kaç yıl sonra öğretmen olunca belki daha yakın arkadaşlığımız da ola cak.Bak akrabası Rüştü. “Ağabey”diyerek ikimize de geliyor,hatırımızı soruyor.Buna o da üzülecektir.Kadir,Özür diledi,şakayı anlamadın,sinirlisin!”dedi.Bir daha da o kıza öyle bir söz söylemeyeceğim,sen onu koruyacaksın besbelli!”Bu kez Kadir’e sordum,”Pomak nedir,kime Pomak denir?Kadir ”Bunlar, evlerinde,köylerinde kendi aralarında Bulgarca konuşurlar.O köyden bize gelenler var,doğru dürüst meramlarını anlatamazlar!”Gül güzel konuşuyor!”dedim.Kadir,”Sen onunla dikkatli konuşmamışsın,dikkat etseydin dilindeki kırıklığı anlardın!”dedi.İçimden,Kadir’ hak verdim;gerçekten ben konuşmasına inceden ince dikkat etmedim.Üstelik Kırıkköy’de Pomakların bulunduğunu da biliyorum.Ancak buradaki öğrenciye bunu söylemenin anlamsızlığını anlatmaya çalıştım.Sınıf arkadaşımız Hüseyin Serin de Pomak.Bunu ona söyleyince nasıl üzüldüğünü gördüm.Kızların daha da duygulanıp üzüleceğini biliyorum.Belki de bu nedenle Gül’ün :”Bana da ad takmışlar,ne olduğunu söyler misin?deyişi bunun içindi.Kadir daha önce Gül’e yaklaşmayı denedi ama başarılı olamadı.Sanırım bu tür tavırlarını sezen Gül yaklaşmasını önledi.Bana da bir süre uzak durdu,sanırım Kadir’in yaptığı gibi köyünün özelliğinden dolayı onu da öyle sıfatlandıracağımı düşündü.Şimdiki yaklaşımı besbelli,onun sakındığını yapmadığımı gördü,güven duydu yaklaşmakta bir sakınca görmedi.Bu da bana bir ders olmalı,yanlış anlama yok,Gül benim için sadece bir Gül.Eve gidince Kırıkköylü kızdan söz etsem herkes Pomak kızı mı?deyip gülümseyecektir.
Orhan’la yarış ederce hızlı yazmaya başladım.Kuyu kazmaya gitseydim orada kaytaramayacaktım.Burada neden kaytarayım?deyip kendimi sıkıştırıyorum .Bugün başa baş gideceğiz.Ahmet Ağabey çayları getirtti.Ben,.Edirne Fidanlığı’ndan fidan alacağımızı söyleyince;.Ahmet Ağabey,”Aldık,ben gidip anlaşma yaptım!dedi.Oysa ben Edirne’den söz açıp konuşmak,Musa’yı,Münevver’ sormak istiyordum.Ahmet Ağabey kısa kesince sustum.Münevver’in evlendiğini biliyorum ama gene de ondan söz edilse sevineceğim.Evlendiğine göre çocuğu da olmuştur herhalde.Bir süre kızları düşündüm:Kız-erkek bir birinden farklı insanlar..Kızlar evlenince özellikler de çocukları olunca değişiveriyorlar.Ben A’yı da C’yi de öyle gördüm.Sanki onlar artık benim tanıdıklarım değilmiş gibi.A’yı eskiden düşünürken hep okul bahçesinde ya da derslerdeki canlı hareketleri içinde görür gibi oluyordum.Şimdilerde o görüntüler bitti,kucağında bir çocukla gezen anne..C de öyle.Münevver daha önce kendisi evleneceğini söylediği için zaten onu pek düşünmemiştim.Ancak evlenen kızların durumlarını bildiğim için onu da onlar gibi varsayıyorum.Bunu zaten daha önce kendi ablamda gözlemiş,köyde bir çok kıza bu gözle bakmıştım.Bir süre sonra Gül de evlenecek bir bebeği olacak.O zaman şimdiki durumu değişiverecek.Ya da ben öyle bakacağım.Bir taraftan bunları düşünüyorum bir taraftan da durmadan yazıyorum.Orhan yavaşça “Bugün hızlısın,yarışa kalktınsa boşuna yoruluyorsun,çünkü ben yazamıyorum;daha üçüncü sayfadayım,sense dördü bitirdin!”dedi.Saydım, sahiden 4.sayfa bitmiş.”Bugün on sayfa yazmaya kararlıyım!”dedim.Muhasebeci Hikmet Bey geldi.Yavaş sesle konuştular.Çok sessizlik içinde olduğumuzdan konuştuklarını duydum.Okul Müdürü,Sinanlı depolarındaki eşyaların da sayılmasını, işlevsiz durumdakilerin de terkinini istiyormuş.Terkin nedir acaba?Aklım takıldı, elimin içine yazdım.Ahmet Ağabey Hikmet Bey’le çıktılar.Orhan’la konuşuyoruz,”Terkin nedir?Yakıştırıyorum,”Getirmek.”Müdür Bey,Sinanlı’daki eşyalarin getirilmesini istiyormuş!”tamam;piyanolar gelecek!Orhan piyano da falan değil o,”Porselen tabaklar gelecek!”diyor.Biz piyano ya da porselen tabak diye sayıklarken Ahmet Ağabey döndü biz sormadan konuştu:Bizim hala Sinanlı’da eşyalarımız var,onlarla başımız dertte.Burada yeterince yerimiz yok,orada kaldıkça da işimize yaramıyorlar.Onların derdindeyiz!”deyip bize yakındı.Bu arada. Ben “Terkim nedir? diye sordum.Ahmet Ağabey,”Terkim mi yoksa terkin mi?diye sordu.Ben duraksayınca;Terkin ,kayıttan silme,bozulan,kırılan eşyalar silinir yerine yenisi alınır.Terkim nedir bilmiyorum.Sen onu iyi öğren!”deyince ben,”Sizin söylediğiniz olacak,ben yanlış anlamışım!”Ahmet Ağabey,”Biz Sinanlı’ya gidince sanırım bir yığın Terkin-i_ kayt yapacağız,yani kayıtlardan sileceğiz.Paydos zili çalarken 10. sayfayı tamamladım.Orhan 8 de kaldı.Ancak benim sayfalarda bugün çok den den vardı,onları kolay geçtim.
Derslikte kuyucular yaptıklarını öve öve bitiremediler.Öyle çukur kazmışlar ki, ekilecek çamlar göğe çıkacakmış,dutların dalları yere eğilecekmiş,dut sevenler yattığı yerden dut yiyeceklermiş.Okulu bitirince dut yemeye gelecekler var.İsmet,Mehmet Yücel,Salih Baydemir,İdris Destan,Mehmet Aygün sözleştiler, her yıl dut yemeye gelecekler.Fettah Biricik,Hüseyin Serin,Mustafa Saatçı üzüldüler,onların yolları uzun olduğu için gelemeyeceklermiş.Mehmet Yücel,”Dut uzun yola gitmez,kusura bakmayın size yollayamayız ama ayva isterseniz göndeririz!”dedi.Bu arada bir arkadaş,”Tuh be,biz öğretmene ayva yazdırmadık!”deyince herkes güldü.Bunu diyen 79 Ahmet Güner’e “Ayvayı sen buldun,bundan sonra adın “Ayvacı!”dediler.Tarih dersinde Selçuk Öğretmen Arşimet olayını anlatmıştı.”Buldum!” diye bağırmış,tarihe de böyle geçmiş.Ahmet Güner sordu,”Arkadaşlar bu kaçıncı adım olacak,ben de bilmiyorum!”dedi.Ahmet Güner!e şarkı söylediği için “Aşık,sigara içtiği için,tiryaki,sakalı çıkmadığı için köse,oyun oynadığı için köçek adları takılmıştı.Arkadaş hiç birine kızmadı,güldü geçti.İçlerinden biri sürekli kaldı,”Aşık!”Ayvacı adına da gülerek,”Ayva ekilecek,ayvalar büyüyecek,ayvalar meyve verecek.Bunlar ne zaman olacak?”Ölme eşeğim ölme,yaz gelecek,otlar bitecek!”Ahmet Güner arkadaşın rahatlığı çoğumuzda yok.Onun yerinde bir başkası olsa sonunda ya büyük tartışma çıkar ya da gereksiz şakalar uzayıp giderdi..Türkçe dersi için defterime baktım ,”Yemek yemek” türünden tıpatıp bir örnek bulamadım ama,benzer söz grupları saptadım:Saçma saçma,yazma yazma,ezme ezme,dürme dürme, gibi sesdeş sözler buldum.Örneğin saçma,tüfeklerde kullanılan bir nesne,küçük tanelerdir,eline alıp saçabilirsin.Onu gören biri saçmaları saçma anlamında saçma saçma!”diyebilir.
Han Duvarlarını tekrarladım…
Gözlerime çökerken ağır uyku hisleri-
Çiçekliyor duvarı ocağın akisleri-
Bu akis duvarda çizgiler beliriyor,-
Gönlümü çelse de yarin hayali-
Aşmaya kudretim yetmez cibali-
Yolcuyum bir kuru yaprak misali-
Rüzgarın önüne katılmışım ben.
Birden uykum,uyuşukluğum dağıldı yüzüncü dizeyi, yani elli beyti ezberlemişim. Tekrarlamak istedim,vazgeçtim:”Takılırsam üzülürüm!”deyip Şiir içinedeki şiiri okudum.
On yıl var ayrıyım Kına dağından-
Baba ocağından,yar kucağından-
Bir çiçek dermeden sevgi bağından,_
Huduttan hududa atılmışım ben.-
Gönlümü çekse de yarin hayali,-
Aşmaya kudretim yetmez cibali-
Yolcuyum bir kuru yaprak misali-
Rüzgarın önüne katılmışım ben
Garibim namıma Kerem diyorlar-
Aslı’mı el almış harem diyorlar-
Hastayım derdime verem diyorlar-
Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ım ben…
.Arkama yaslandım,gözlerimi kapayıp Sözcükleri taradım,Akis,cibal,dermek,harem…Harem,kadın,kadınların olduğu yer.Dermek,toplamak.Büyük ablam bu sözü çok kullanır,”Evi derip toplamak,ortalığı derip toplamak…İlkokuldayken Münevver Öğretmenden duymuştum,”Kırlara çıkıp çiçek derelim…Akis..Sesin karşı bayırdan geri dönmesi.Avlanırken çukur yerlerde tüfek atılınca patlama iki kez olmuş gibi ses çıkar.Cibali bilmiyorum ama dizeden anlaşılıyor,yokuş,tepe,dağ olsa gerek….Halil dürttü,”Ne o, otururken uyuyorsun;Kuyu kazmaktan daha yorucu işler mi yaptın?”Evet!”derken zil çaldı,kalktım.Yatınca Han Duvarlarını ağır ağır okudum.Ben okurken birileri şarkı söyledi..”Yatarken şarkı söylenir mi?” deyip söylenmeye başladım.Arkadaşlar,şarkı söylemek istemişler.Şarkı söyleyen bir yabancı,üstelik çok kötü söylüyor.”Ya,susturun şunu,uyuyalım diyorum.Herkes gülüyor.Ne uyuması,Edirne’ye geldik işte diyorlar.Etrafıma bakıyorum,”Ne, Edirne mi?”diye toparlanınca rüya olduğunu anlıyorum.Buruk bir şekilde yapıyorum.Rüyamdan hiçbir iz kalmamış salt Edirne sözü kulaklarımda..
20 Şubat 941 Perşembe….
Orhan”Guten Tag!”dedi,Arkasından da “Rüyamda yazı yazdım,nasıl diyeceğiz?Ben,”Sen bilmezsen ben nerden bileceğim?”dedim ama gene de yardımcı olmaya çalıştım.Schreiben yazmak,Traum rüya İm Traume rüyada…Ya da in Traume..İch Schreibe im Traume.Rüyamda yazı yazıyorum.Orhan diretti.”Rüyamda yazı yazdım!”Ben de, “Sen yazı yazmadın,yazıyordun,ben seni yazarken gördüm!”diye karşılık verirken Sami, bizi dinlemiş.”Sözcükleriniz doğru ama,Türkçe dersimizde konuştuklarımız gibi bir durum var burada:”Uyumakla,uyku gibi,uyurken de diyoruz,uykuda da diyoruz.Bunu ben de bilmiyorum.Traum,der-die-das’tan hangisi ile söyleniyorsa ona göre in ya da im olur.doğrusu tam bilmiyorum!”Ben tekrarladım:Du Schreibst in Traume…Sen,rüyada yazıyorsun…Gülüşerek dersliğe gittik.Derslikte gene Müfettişi sordular,”Bugün gelecek mi?” Mehmet Yücel beni savundu,”Arkadaş nereden bilsin Müfettişin gelip gelemeyeceğini?Müfettişler,kimseye duyurmadan teftiş ederler,onların işleri gizlidir!”Buna karşın ben,”Müfettiş bugün gelecektir,ben öyle sanıyorum.Bugün üç saat boş dersimiz var,bu nedenle ben öyle düşünüyorum!”dedim.Kahvaltıya gidince Müfettişle Hüsnü Baykoca Öğretmen çıktı geldi.İkisi de yüzleri bize karşı oturdular.İdris Destan bakıp güldü,bunlar kardeş galiba.Gerçekten ikisinin de saçları dökülmüş,yüz görünüşleri de bir birini andırıyor.Yusuf Asıl daha ileriye giderek onları bizim Hüsnü ile Emrullah’a benzetti.”Küçük olan Hüsnü, daha iricesi Hayrullah,Hüsnü ile Emrullah,Hüsnü ile Hayrullah dedi durdu.Arkadaşlar gülmekten kendilerini tutamadılar.Üstelik Hüsnü Baykoca Öğretmen geldiğinden beri kahve rengi giysi giyerken bugün Müfettiş gibi lacivert giymiş.Arkadaşımızdan Hüsnü daha zayıf,Emrullah daha toplu.Onlar da öyle Hüsnü Baykoca Öğretmen müfettişe göre daha az kilolu.Gülüşerek dersliğe döndük.Dersliğe girince İdris Destan Emrullah’a Hayrullah dedi.Emrullah önce anlamadı baktı.Hüsnü başını kaldırıp sordu,”Sen ne diyorsun,arkadaşın adını bilmiyor musun?diyerek çıkıştı.Arkadaşlar gülerek olayı anlatırken Fikret Madaralı Öğretemen dersliğe girdi.Derslikteki kargaşaya sinirlendi,”Siz zilleri de izlemiyorsunuz galiba!”dedi.Çantasını masa üzerine koyup içinden gazeteler çıkardı.İki tanesini alıp bana,”Sana iki Yeşilyurt getirdim,Salcı dedenin yazıları var,senin köyünden de söz ediyor.Al sende kalsın,saklarsın!”dedi.Koşup aldım.Sevindim,sanırım bu sevincim nedeniyle herkesten daha rahat öğretmeni izlemeye başladım.Öğretmen de sanki bana bakarak konuşur gibi :Sorularınız varsa önce onları açıklayalım!”Ben parmak kaldırdım:Yemek yemek gibi tekrarlanarak kullanılan fiil soylu sesdeş sözlere örnek istemiştiniz.Yemek yemek gibi mastar olarak kullanılan bulamadım.Ancak aynı sözü hem ad hem de fiil olarak kulanılan örnekler buldum!”deyince öğretmen tahtaya yazmamı söyledi.Tahtaya,”Çizme çizme,ayakkabı çiz.yazdım.Öğretmen,sadece sözleri yaz!”diyerek uyardı,”Dürme dürme,yazma yazma yazınca öğretmen “Yeter!”deyip.Bunları,sesdeş sözleri konuşurken ele alacağız.Bu da dilimizin özelliklerinden biridir.Aynı yazılır ama seslendirilirken dikkatli olunursa konuşmalarda rahatça kullanılabilir!”dedi.Ben yerime oturunca öğretmen tahtaya “Çalışmak-çalışma sözlerini yazdı.Arif Kalkan’a sordu;.Bunların, söz gruplarında yerleri var mı?Arif,”Çalışmak, mastar,yani fiil!dedi.Çalışma,dedi durdu.Öğretmen,geçen derslerde konuştuk,unuttun mu?diye sorunca parmak kaldıranlar oldu.Öğretmen Sefer Tunca’ya sordu.”Çalışma, çalışmak eyleminin adı,iş yapma süreci!”dedi.Öğretmen “İşte bu kadar.Bunları bir daha unutmak yok.”Fiil soylu sözlere mek,mak hecesi takılırsa mastar olur.Bir mastardan”K” harfi çıkarılmışsa o da o fiilin iş adı sayılır.Öğretmen gülerek “Beri bakın,biz genel olarak söyleyip geçiyoruz,bunların istisnaları vardır.örneğin “Ahmak,tokmak,ekmek,(Yediğimiz ekmek),sümek(İplik için hazırlanmış yün)çakmak,yumak,çomak,pomak türünden sözler de vardır,bunları mastarlardan ayrı tutacaksınız.Zil çalınca öğretmen “İyi çalışmalar dileyerek çıktı.Pomak,sözü benim gibi öteki arkadaşların da ilgisini çekti.İsmet,”İçimizde Pomak var,öğretmen bunu bilmeden mi söyledi,yoksa kasıtlı mı?”diye sordu.Arif Kalkan İsmet’e “Senin canın kavga mı istiyor!”diyereık çıkıştı.Bense bunlardan apayrı bir niyetle Kadir’e baktım.Kadir,kurnaz kurnaz bana,”Abi,vallah öğretmene ben söylemedim,o kendisi söyledi!”deyip güldü.Arkadaşlar karşılıklı konuşurken derslik kapısı açıldı,kaç gündür sözü edilen Müfettiş içeriye girdi.Çok yavaş bir sesle: Dersiniz boştu, öğretmeniniz yoktu değil mi?” diye sordu.Bekir Temuçin hepimiz adına yanıt verdi.Biz ayakta sustuk,Müfettiş,”Ben de öyle düşündüm,ders boşsa ben de gidip orada çalışayım,dedim;sizi rahatsız etmem,değil mi?”diye sordu.Sordu ama yanıt manıt beklemeden öğretmen masasına oturdu..Arkasını da kapı tarafına döndü,bize de yarım olarak dönük oturdu,cebinden kağıt çıkarıp çizmeye başladı..Hepimizde bir ilgi,”Müfettiş ne yapıyor? Ben hiç bakmadan önce Almanca çalıştım.Aklımca kalkıp aramızda gezecek,Almanca çalıştığımı görünce benimle ilgilenecek.Uzun zaman bekledim,umduğum olmayınca şiir ezberlemeye devam ettim.Han Duvarları’nı bitirmek üzereyim.Zil çalınca Müfettiş bizden önce kalktı,”Dersiniz gene boş değil mi?”diye sordu.Arkadaşlar “Boş!”deyince “Ben gene gelirim,!”deyip çıktı.Müfettiş gidince arkadaşlarda kuşkulu bir durum doğdu,”Bu adam bizi kontrol ediyor,sabrımızı ölçüyor, ders çalışıp çalışmadığımıza bakıyor!”gibi genel sözler söylendi.Kimisi de,okul için gizli rapor hazırlıyor,öğretmenlerin görmemesini istiyor biçiminde yorumlar yapıldı.Ders zilinden az sonra bu kez elinde kocaman kağıtla geldi.Kağıdı öğretmen masasına koydu,bize dönerek,”Merak ediyorsunuzdur,söyleyeyim,ben, resim hazırlığı yapıyorum.Ben resme öteki ressamlar gizi çalışmam önce küçük çizerim,sonra onun büyüğüne çalışırım,tamamlayınca siz de göreceksiniz!”dedi,masaya oturdu.Gene dikkatle izledik,gerçekten az önce çizdiği kağıda baka baka büyük çizgiler çizdi.Bu kez çoğunlukla ayakta çalıştı,çoğunlukla da arkası bize dönük olduğu için rahat göremedik.Olaya alıştığımız için çok sessiz durduk,olağan sayıp kendi işlerimizi sürdürdük.Ders zili vurunca bu kez,Müfettiş,”Bir dersimiz daha var değil mi?”diye sordu.Arkadaşlar,”Bir saat resim dersimiz var deyince,gülerek,”Ya ben aslında bu derse gelecektim,öyleyse gene gelebilirim!”dedi.Masa üstündeki küçük çizimi aldı,büyük kağıdı göstererek,”Yerinden oynatmadan bakabilirsiniz!”deyip gitti.Masa üstündeki resme dokunmadan baktık,bir çıkrıklı köy kuyusu,yanında tam çizilmemiş çizgiler var.Kuyu,çıkrık besbelli,koyu, açık gölgeli çizgiler.Kuyu ağzı gerçek kuyu gibi.Bizim köy kuyuları böyle değil ama Kırklareli yolumuz üstündeki Kavakdere kuyusu tıpkı böyle.Müfettiş onu çizmiş gibi geldi bana.Zilden az sonra gene geldi,bu kez,”Siz benim ne yaptığımı gördünüz.İşte iki saatte bunu çizdim.Peki, sizler ne ürettiniz,ben de bunu merak ettim!”dedi.Sami Akıncı atik davrandı,2.sınıf almanca kitabından”Es schribt ein Mann an eine Wannd- Zehn Finger hab’ ich an jder Hand-fünf und zvanzig an Handen und Füssen,İst das wahr?é bilmecesi ile Kuckuck şiirini çevirdiğini söyledi.Müfettiş,”Çok güzel,hepinizden böyle gayretli çalışmalar bekliyoruz!”dedi.Masasına döndü.Bir an düşündüm,”İyi ki parmak kaldırmamıştım,bana şiiri okutsaydı sanırım böyle candan dilekte bulunmayacaktı.Belki de okuyamayacak,mahcup olacaktım!”Tekrar baştan ezber okumaya başladım. 40.dizelerden sonra atlamalar oluyor.Gece yatarken daha rahat okuyorum.Bu kez ben de Almanca 2.sınıf kitabımı açtım,geçen yıl ezberlediğim “Heiderözlein”şiirini tekrarlamaya başladım. “Saah ein Knab’ein Röslein,stehn,Röslein auf der Heiden-war so jüng un d morgenschön,lief er schnell,es nah zu sehn, sah’s mit vielen Freuden.-Röslein röslein röslein rot,Röslein auf der Heiden….2.beşlikte tutukluk yaptığımı saptadım.Burasını gene gene okurken,müfettiş elinden kalemi bıraktı,sıraların arasında gezmeye başladı.Yan sıralardan arkamıza geçti bu tarafa dönerken benim önümdeki şiiri gördü,”Çok severim o şiiri!”dedi,baştan sona okudu.”Dilimize çevirince de güzel ama onun Almanca’sı daha anlamlıdır,Almanların en büyük şairi sayılan Johann Wolfgang von Goethe yazmıştır.Bunun bir de şarkısı vardır,çok güzel bir şarkıdır.!”deyip.kolunu uzatarak saatine baktı.,Gene görüşeceğimizi umduğunu söyleyrek resmini alıp gitti.Zil çaldı ama biz her zamanki gibi birden ayaklanmadık.Bir birimize baktık.İsmet, yüksek sesle “Ben Müfettiş olsam kesinlikle böyle olmam!”Mustafa Saatçı sordu,”Ya nasıl olursun?”İsmet,”Dersliğe girince üç beş kişiyi seçer önce onları güzelce bir pataklarım!”Bekir,4 Mehmet,Yusuf bağırdılar,”Müfettiş İsmet Yanar,bizim sınıfa girsen önce kimi pataklarsın?İsmet önce Mehmet Yücel’i sonra Sefer Tunca’yı!”deyince herkes ilgilendi,”Neden onları?Mehmet Yücel’i,her gün durmadan konuştuğu buna karşın bugün sustuğu,Sefer Tunca’nınsa hiç konuşmadığı için suçlu gördüğünü anlattı.Sefer Tunca sinirlendi,”Herkes sizin gibi boşboğaz olamaz!”diyerek derslikten çıktı.Yemekte konu gene Müfettişle Hüsnü Baykoca Öğretmendi,gene birlikte yemek yediler,birlikte çıktılar…Yemekten hemen sonra biz Ahmet Ağabey’in oraya gittik.Kapı kapalı,bir süre bekledik,Ahmet Ağabey geldi. Biz de çalışmaya başladık.Ahmet Ağabey,Bugün yarın bitiremezseniz,birkaç gün ara vereceğiz,Müfettiş Bey gelecek,soracakları olacak,o acele etmez,belki çok zaman alacak!”dedi.”Yazacağımız bu defterlerse yarın bitirebileceğimizi!”söyledik.Ona göre de biraz hızlandık.Ahmet Ağabey,çayları söyledikten sonra çıktı.Biz konuşmadan,aralıksız yazdık.Ben bu kez Orhan’ı geride bıraktım.Benim şansımdan gene den den’li sayfalar çıktı.Paydos olunca 12 sayfayı tamamlamış oldum.Orhan onuncuyu yarım bıraktı.Onun on sayfası,benim sekiz sayfam kaldı.Yarın bitireceğiz.Yeni,bu kez çok sağlıklı haber,”Müfettiş gerçekten teftiş ediyor,okulun tüm varlığının yazılı olanlarını gözden geçiriyormuş.Derslik bunları anlatmak için hazırlanırken,arkadaşlar benim bildiklerimden daha fazlasını anlatmaya başladılar.Meğer,yapı kolundakilere Namık Ergin Öğretmen açıklamalar yapmış.Devlet tüm kurumlarını zaman zaman teftiş ettiriyormuş.Bunu duyunca aklıma geldi,”Bizim kooperatife de gelip bakar belki,eksiğimiz var mı?Kooperatife gittim.Arkadaşlar orada,durumu anlattım.Defterlerimiz düzenli yazılı,harcamalar günü gününe yazılıyor.Eldeki para durumu?Salih Baydemir üzerindeki 15 lira dışında bir açığımız yok.Onu da öğretmen biliyor,o kefil oldu.Harun gene rahatsız ama Cavit Kafkas sağlam olarak işleri sürdürüyor. Atölyeye gittim parçaları birer ikişer kez tekrarladım.Sağ elim oldukça tembel,bileğim tutulmuş gibi.Dersliğe döndüm.İrfan’la Ramazan geldi.Daha doğrusu Ramazan’a gelen olmuş,beni bulamamış,dersliğe de girmekten çekiniyormuş.İrfan’a söylemiş,İrfan alıp getirmiş.Onlara Vahit Dedenin yazıların ı okudum.Bizim Mustafa Hoca’dan söz edişine onlar da hem şaştılar hem de sevindiler.Vahit Dede’nin Mustafa Hoca dediği Lüleburgaz ortaokulundaki Emin Özdil’in babası.Emin Özdil, Ramazan’ın en yakın arkadaşı.Emin’e haber verecek.”Ramazan,”Babası sevinir!”dedi.Bence Vahit Dede onlara,köye o gazeteden göndermiştir,ama olsun bir de Emin buldursun,daha iyi olur,dedim.Onlar az oturdular,köyde bir yaramazlık yokmuş.Onlar gidince Yeşil Yurt gazetesini bir daha okudum.. Yazıda geçen sözler ilgimi çekti,Bizim köyler,Vahit dedenin deyişine göre Amuca kabilesindenmiş.O bunları,Edirne-Karaağaç’a geldiğinde de anlatmıştı.Ancak Alpullu’dayken Büyük Halama gittiğimizde halam,Kırklareli’deki Ahmet Amcamla,Köydeki Mehmet Amcamdan söz ederken iki kardeş biri bir yere çekti biri bir yere,zıtlaştılar!”demişti. Ahmet Amcam müderris olmuş, ders vermiş,Mehmet Amcamsa Bektaşi dedesi olmuş.Demek ki zıtlaşma buymuş.Vahit Dedenin bu yazısından bu anlamı çıkarıyorum.Müderris Ahmet Amcamla Bektaşi Dedesi Mehmet Amcan anne –baba bir kardeşler:Biri Müderris,öteki Bektaşı dedesi neden anlaşamıyorlar?Babam hangisini tutuyordu,benim için şimdi merak konusu bu oldu.Bunları düşünerek yattım.Birden Müfettişin söylediğini anımsadım:Röslein şarkısı varmış,bunu nasıl öğrenirim?Kim bilir ki bunu?Müfettiş Beyden sorsam ayıp olur mu?Önce Hidayet Öğretmene sorup,ayıp olup olmayacağını öğrenmeye karar verdim.Bu şarkıyı bulursam,çok sevineceğim.Şarkısı oluşunu öğrenmem de çok iyi oldu;hiç değilse onu söyleyeceğim.Sanırım Röslein de sevinecek.O zaten şimdi de Gül Nihal için “Benim şarkım var!”diyor.Röslein şarkısını öğrenince daha çok sevinecektir.Ama bunu nasıl öğreneceğim?”Şarkının vasrlığını söylemek önemli değil,şarkıyı bulup çalarak smöylemek önemli…..
21 Şubat 1941 Cuma…
Kadir uyandırdı.Ah,antwortete das Pferd.Almanca olarak bir bu kalmış aklında”Kusura bakmayın,sizin konuşmalarınıza ancak bununla katılacağım!”dedi.Orhan,”Hiçbir şey demeden de katılabılirsin,sen bizim arkadaşımızsın!” diye yanıt verdi.Kadir,”Hiçbir söz söylemeden katılmak istemem,sözleriniz arasında hiç değilse arada benimde sözüm olsun isterim!”deyince Orhan”En iyisi Kuş dilince konuşalım,onu biliyor musun?” diye sorunca Kadir sinirlenip gitti..Orhan arkasından “Kommen sie herr Löwe!”diye bağırdı.Kommen sie bitte hier gebrüll!” Oldu mu? Orhan O nasıl olsa anlamayacak!”Halil Basutçu bizi hep duyuyor ama sözlerimize hiç katılmıyor.Bu sabah,”Siz sabahları Kadir’le iyi baş ediyorsunuz!”dedi.Onun maksadı sizin aranıza girmek!”Derslikte gene Kadir karşıladı:”Siz ne yapıyorsunuz aşağıda?Ben yanıtladım,”Defter yazıyoruz,Müfettiş defterleri beğenmemiş,bizim yazmamızı istemiş.”Sizin yazınızı müfettiş nerden bilecek?”deyince ,”Yazılı kağıtlarımızı incelemiş,oradan seçmiş!”Kadir buna inanmadı,”Yazılı kağıdı inceleseydi,Harun’u Abdullah’ı,Salih’i seçerdi!”dedi benim yanıtım bu kes susturucu oldu,”Kağıttaki salt yazı değil yazılanın doğruluğu da dikkate alınmış!”deyince,”Hadi şimdi de öğünmeye kalkışın!”diyerek tartışmayı bıraktı.Kahvaltıda sıcak,pekmezli su-peynir vardı.Ekmeklerin rengi de değişmiş,tadı da.Arkadaşlar gene söylenmeye başladılar.Oysa ekmeklerin değişeceğini geçen hafta gazeteler yazmıştı:Ekmek unları karışık olacak,denmişti.Bizim fırıncı yeni duymuş olmalı.Halil Basutçu,”Adam gene iyi ,bizden önce duymuş demek.Ekmekler değişmese biz hiç duymayacağız!”Bazıları Halil’e kızdı,”Bu da şaka mı,biz ne bilelim ekmeklerin değişeceğini?Hasan Üner,”Madem şimdi duyduk,öyleyse bırakalım şu ekmek yakınmalarını.Ekmekler böyle olacaksa biz bu ekmekleri yiyeceğiz arkadaşlar!” Gülüşmelerden sonra,Hasan Üner’e topluca “Aferin!”Derslikte beni bekleyen varmış,”Müdür Beyi çağıracak mıyız?”Çağırmayacağız,dersini haber vereceğiz!”Fettah Biricik gülerek “Arasında ne fark var?Fettah konuşunca yanıt vermezsem,rahatsız olacağımı düşünüyorum,hemen yanıtladım.Arasında dağlar kadar fark var:Çağırma olsa Müdür Bey gelmek zorunda kalır.Oysa haber vermede,gelip gelmeme onun isteğine bağlı.Çağırmada,çağıranın da bir hakkı olur, haber vermede,salt bir görev yapılmış olur.Benim görevim Müdür Beyi getirmek değil,dersimizin olduğunu bildirmektir.Ben burada okul zili gibi bir duyurucvuyum!”Mehmet Yücel,İsmet Yanar bana “Brovo,dersini verdin!”dediler.Yalnız Mehmet Yücel İsmet’e saygısız!”diye bağırdı.Nedenini ben anlamamıştım.Bana “Bravo dedikleri zaman Mehmet Yücel “Bravo dayı!”demiş,İsmet’ salt “Bravo!”demişmiş.Ders zili çaldı,ben yerimden kalkmadım.Bu kez Ali Aga,”Gitmeyecek misin?” diye sordu.Başımı kaldırarak “Iıı!”dedim.Herkes güldü.Ali Aga sordu,”Ona mı güldünüz bana mı?”Yusuf “Sana güldük!”diye bağırdı.Ali Aga’dan sert bir tepki beklerken tam tersi oldu,”Ben arkadaşlarımın, düşüncelerine saygılıyım!”Bu kes herkes güldü.Mustafa Saatçı,”Doğrusu Kaz Ali’den böylesi saygı beklemiyordum!”Ali Aga yanıtladı,”Senin beklediğin zaman mı saygılı olacağız?”Bu kez de arkadaşlar Mustafa Saatçı’ya döndüler,”Hadi gel de bu sözün altın kalk?”Mustafa Saatçı düşündü,gülerek “Arkadaş kırk yılda güzel bir söz söyledi,onun değerini düşürecek bir şey söylersem,ondan bir daha doğru dürüst bir söz duyamazsınız.o nedenle susuyorum!”dedi.Mehmet Yücel “İmam korktu!”dedi.Bu kez Sami Akıncı ayağa kalktı,”Arkadaşlar dersteyiz,az sonra Müdür Bey gelecek,lütfen bu tartışmaları bırakalım!” “Tamam tamam!”diyenler oldu.Pencereden dışarı bakan varmış.İstanbul otobüslerinden kimi zaman gazete atarlar.Geçen otobüslerin birinden gene gazete atılmış,Bekir Temuçin gidip aldı.Başlık,İngilizler Bingazi’yi geri aldı.Bingazi neresi? Afrika’da!” Afrika’nın neresinde.Harita başına toplanıp,arandı bulundu.Hiç de önemli değilmiş.Çünkü bize uzak.Biz yakınımızda çarpışıp yenişsinler istiyoruz.İsmet sordu,Kimin yenmesini istiyorsunuz?Önce ben yanıtladım:İngiltere ya da yakınlarında yapılan savaşları Almanya kazansın. Bizim ülkemize yakın savaşları ise İngiltere kazanmalı.İkisi de savaşa savaşa kaybetseler daha iyi olur, görüşü kazandı.2.Ders zili çalarken Müdür Beyin odasına gittim,kapıyı çalarken kendisi çıktı,teşekkür etti,”Az sonra geliyorum!”dedi.Arkadaşlar hazırlandılar.Müdür Bey,”Müfettiş size gelmiş,memnun olmuş.İsmet,”Bize hiçbir soru sormadı!”dedi.Müdür Bey gülerek,bir insanın iyiliği kötülüğü sorularla saptanmaz,genel durumunda belli olur.Kaldı ki Müfettiş benim öğretmenim,o bir insan sarrafıdır!”dedi.önünde oturan Hasan Üner’e “İnsan sarrafı ne demek?diye sordu.Hasan çok güzel anlattı.”Sarraf altından anlayan,altınla karışan yabancı maddeleri seçen uzman kişi.İnsan sarrafı da iyi insanla kötülerini doğru ayıran insan!”dedi.Müdür Bey,”İşte bu kadar.Adam gelmiş sizinle konuşmuş,birkaç saatte burada kalmış.Bu,onun için yeterlidir!”Müdür Bey,Milli Eğitim Bakanlığı kurumunu bir daha ele alalım!”deyip Talim Terbiye,Teftiş Kurulu,Müdürler kurulu gibi birimleri anlattı.Teftiş kurulu üzerinde durdu.Müfettişleri sıraladı,”Yardımcı müfttiş,müfettiş,başmüfettiş diyerek Ankara’da oturanları anlattı.Bir de illerde oturan müfettişler vardır,onları ben anlatmayayım,rica edeyim,Hüsnü Baykoca gelsin anlatsın.O bu işi iyi bilir,buraya gelmeden önce o işte yıllarca çalışmış!”dedi.Arkasından da”Onun anlattıklarını can kulağıyla dinleyin,söyledikleri sizin başınızdan geçecektir,bilginiz olsun!”dedi.Müdür Bey az duraksayınca .İsmet,”Müfettiş Bey üç saat boyunca resim yaptı,bize de arkasını döndü!”dedi.Müdür Bey,”O,çok çalışkan bir insandır,Resim-İş öğretmenidir,Almanca çevirmenidir,kısaca filosof bir insandır.Kimseye de arkasını dönmez.Çalışma zamanı olarak seçtiği süreci iyi kullanmaya bakar.İşte o zaman, işini görmeye uygun durumu seçer.Sizin burada da böyle bir şey olmuştur.Siz ne derseniz deyin Müfettiş Hayrullah Örs sizlerden memnun,bunu bana o söyledi.Ben ona inanırım,o da beni asla yanıltmaz.Biz ,önce öğrenci öğretmen sonra da iki dost olarak karşılıklı sevgi köprümüzü kurmuşuz.o köprüden sevgiden-saygıdan başka bir şey geçemez!”Müdür Bey,”Kaldığımız yerden devam ederiz!”deyip ayrıldı…Müdür Beyin konuşması,Müfettiş için ileri sürülen varsayımları tam bitirmedi ama sayısını çok azalttı.Şimdiki durumda ,İstanbul’da tanıdığımız o iyi insan durumuna dönüştü :.Müfettişten çok,Okul Müdürümüzün öğretmeni,bir bakıma bizim de öğretmenimiz.Çocuk,baba,dede gibi bir saygı sıralacı…. Müdür Bey gidince Almanca kitabımı açtım, Heide Röslein’i defalarca okudum.İki yerde takılıyorum.Takıldığım yerlerin ilk harflerinin birini sağ ötekini sol elime yazdım.Gelen giden olmadı.Ama şiiri bir güzel ezberledim.Bir de plan tasarladım,ilk karşılaşmada Gül’e soracağım,”Küçük güzel gül şiirini biliyor musun?Onlar hiç Almanca okumadıkları için bilmez.Okuyup, onu anlatıyormuş gibi çevireceğim.Güzl bir kırmızı gül varmış,dalların üstünde açıyormuş…… “Ben aslında bu şiirden esinlenerek sana Röslein diyorum ama,belki hoşlanmazsın diye “Gül!”demekle yetindim!” gibisinden bir yoklama yapacağım.Bu buluşuma ayrıca sevindim.Bu arada şarkıdan da söz etmeyeceğim..Yemekte oldukça rahatım.Arkadaşlar ekmekten,fasulyeden yakınıyor,ben hiç oralı değil,bir yandan kimseye çaktırmadan Gül’ü izliyorum.Onun bana falan baktığı yok.Zaten öyle bir şey de beklemiyorum.İşi büyütmek niyetinde değilim.ama pekala ilgileniyormuş gibi yapabilirim.Yemekten sonra dersliğe uğramadan aşağıya indik.Ahmet Ağabey yerindeydi.Lüleburgaz’a gidecekmiş, bizi bekliyormuş.Yetişemezsem anahtar Muhase
beci Hikmet Beye verin!”dedi.O gidince daha rahat kaldık,bitirmek üzere yazmaya
başladık.Ben bir ara konuşmaya başladım.Orhan,”Konuşma demiyor ama hoşlanmadığını da saklayamıyor,anladım ,kestim. Bir özellik saptadım,Orhan zorlandıkça parmakları ağırlaşıyor..Sordum,”Parmaklarım uyuşuyor!”dedi.Oysa bende ilk gün bir şişiklik oldu,geçti.Şimdilerde hiçbir değişiklik yok.Parmaklarımın akordiyondan alışık olduğu kanısına vardım.Benim defter tamamlandı.Orhan iyice ağırlaştı.Razı olmayacağını düşünerek, onun defterini de ben tamamlamak istedim.Dünden razıymış,hemen kalktı.Tam o sıra zil çaldı.Ben devam ettim.Az sonra Ahmet Ağabey geldi,bir süre kalabileceğimizi söyledi.Yemekten önce defterleri tamamladık,Ahmet Ağabeye teslim ettik,yüzer sayfalık iki defter.. Ahmet Ağabey,teşekkür etti….Dersliğe girerken yemek zili çaldı.Bugün yemekten yemeğe çalıştık.Okulda yangın olmadığı sürece birer eserimiz olacak.Bu sözü Ahmet Ağabey bize söyledi,biz de arkadaşlara aktardık.Salih Baydemir,”Defterleri küçümsedi,masa,sandalye gibi eşyalar daha önemli!”dedi.Orhan gülerek,”Onları sizler de yapıyorsunuz önemli olan herkesin yapamadığı bir şeyler ortaya getirmek!”dedi.Kadir Pekgöz bu söze çok sinirlendi,”Okul memuruna yardım etmek,bence büyük bir marifet değildir!”dedi.”Ben söze karıştım,” Biz okul memuruna değil okula iş yaptık.Biz çalışırken o memur oturmadı,hepimizin işini yaptı.Üstelik o defterleri tutmak da Ahmet Ağabeyin işi değil,onları vaktiyle tutanlar doğru dürüst yazamamış,biz onları temize çektik!”Revirdeki arkadaşlar çıkmış,onları görünce konumuz değişti.Yakup iyi oluğunu söyledi.Hilmi daha önce çıkmıştı. Mehmet Başaran’la Harun Özçlik’de zafiyet varmış.”Zafiyet nasıl bir hastalık?diye sordum.Arkadaşlar güldü,zafiyet hastalık değil,güçsüzlükmüş.Bu kez ben güldüm,”Ne demek hastalık değil,güçsüzlük de bir hastalık sayılır,”Hastalıklara hazırlık hastalığı!”..Derslikte gene her kafadan ayrı ses çıkmaya başladı.Yarın Askerlik Dersinde Üsteğmn Bingazi savaşını anlatır,diyenler var.Evrensekiz,Ahmetbey taraflarına geçen askerleri soracaklar var.Derslerimiz rahat geçeceğe benziyor.Bu arada yarınki tekmil işi Mehmet Yücel’in bunu anımsayınca “Eyvah!”diye bağırdı.Bana takıldı,”Dayı benim yerime sen kalk!’” “Olur!”deyip geçiştirdim.Olmayacağını o da biliyor ama,sevindi,teşekkür etti.
Yatağa yatınca üzüldüm.Han Duvarlarını tam bitirme durumuna getirmişken araya Röslein’i soktum,durumu tavsattım.Röslein Röslein Röslein rot,Röslein auf der heiden.Birden aklıma geldi,Ros; gül,lein ne?.Fraulein,genç kız.öyleyse,fraulein,gülcük daha doğrusu güzel gül.Bu buluşuma çok sevindim.Kızlara Fraulein,dendiğini herkes biliyor.Özellikle Alman Ahmet,kimsenin adını öğrenmiyor,hemen öyle çağırıyor.Yemeğe geldiğinde nöbetçilere bir şey söyleyecekse özellikle kızlara söylüyor,Faulein tuz getirir misin? ya da bir kaşık alır mısın? derken Fraulein’ı ekliyor.Bu nedenle benim Roslein yakıştırmam güzel olacak.Röslein Röslein Röslein rot!” Uykum açıldı,uyuyabilirsem sanırım kendimi gül bahçeleri içinde bulacağım.Alpullu Atatürk bahçesinde falan.Ya şarkısını öğrensem!
22 Şubat 1941 Cumartesi…..
Uyanınca rüya görmediğime şaştım.O denli kuruntularla yattım ki,kesinlikle Röslein’i rüyamda göreceğimi sanıyordum.Buna üzülmedim:O denli derinliğine bir bağ olsun istemiyorum zaten.Önemli olan konuşmak,konuşma olanağı yakalamak için hazırlıklı olmak..Orhan rüyasında Ahmet Ağabeyi görmüş,defter kolunun altına dersliğe gelmiş,”Bunu hanginiz yaptı?”diye bağırmış.”Kolunun altındaki defter seninkiydi,bunu söyleyemedim, ne yapacağımı şaşırmıştım,sıkıntıdan çırpınırken uyandım!”dedi.Rüyalar kimi zaman doğru çıkarmış, bunu konuştuk,ikimizde de bir kuşku belirdi:Böyle bir şey olursa,herhalde bizi azarlamazlar,çağırıp düzeltmemizi isterler.Nasıl olsa eski defterler ellerinde.Zaten Ahmet Ağabey,eskiler saklanacak,biz yenileri kolay okunması için düşündük!”demişti.Defter telaşı bana Röslein olayını unutturdu.Kadir söze karıştı,bana;” Sahi iskeletin yerine Üsteğmeni karşılayacak mısın?””Mehmet Yücel o sözü bana şaka olsun diye söyledi,o benden daha güzel tekmil verir,neden bana devretsin?”diye ben Kadir’e sordum.Mehmet Yücel duymuş,bağırdı,”Adımı duydum,beni çekiştiriyorsunuz!”dedi.Ben de Kadir’in sorusunu tekrarladım.Mehmet Yücel aslında Kadir’in İskelet,sözüne kızmış,Kadir’e “Kendi bacağına bakmıyorsun elin boyunda bosundasın.Kendi gözünde çöpü görmüyorsun,elin gözünde mertek arıyorsun!”dedi.Arkadaşlar güldüler.Neden güldüklerini Mehmet Yücel gibi önce ben de anlamamıştım.Meğer sözü ters söylemiş,”Kendi gözünde merteği görmüyor,elin gözünde çop arıyor!” olacakmış.Sözün doğrusu:”Kendi gözünde merteği göremeyen,elin gözünde çöp arar!”…Dersliğe konuşa konuşa gittik.Arkadaşlar okul önüne kamyonlar geldiğini söyledi..Sahiden dört asker kamyonu gelmiş,ara sıra Üsteğmeni getiren cemselerden..Arkadaşları bir telaş sardı:Neden geldiler?Sakın okulu boşaltmamızı istemesinler?Kahvaltıda bu telaş birden bire yayıldı.Salt bizim arkadaşların değil öteki sınıflardaki çocukların da aklına bu gelmiş.Kahvaltıdan dönüşte cemselere dikkatlı baktık,sürücüler içinde.O kadar çok varsayımlar öne sürüldü ki,hepimiz telaşlanmaya başladık.Hasan Üner çevik davrandı,”Gidip soracağım!”dedi,büyük kapıdan çıkıp cemselerin en önündekine gitti sordu.Asker kapıyı açıp Hasan’a bir şeyler anlattı,binayı gösterdi gene cemsenin kapısını kapattı.Hasan gülerek geldi:”Cemseler Lüleburgaz’a gidiyormuş,komutan yüzbaşı Hidayet Gülen Öğretmenin tanıdığıymış,onunla görüşmek için okula gelmiş,askerler yüzbaşıyı bekliyormuş.Bu sıra bizim Üsteğmen geldi.Pencereden bakıyoruz,o da askere sordu,konuşurken Yüzbaşı ile Hidayet Öğretmen birlikte çıktılar,Üsteğmenle el sıkıştılar,Yüzbaşı,Üsteğmen ökçe tokuşturarak selamlaşıp ayrıldılar.Hidayet Gülen Öğretmen el salladı,Üsteğmenle merdivenlere tırmanıp binaya girdiler.Arkadaşlar katıla katıla gülmeye başladı.Halil Basutçu,”Biz kendi kafamızı göçle bozmuşuz,cemse gelse göç,yağmur yağsa göç,rüya görsek göç deyip kaygılanıyoruz!”Arkadaşların çoğu ayakta,pencereden bakıyorlar.Ben oturdum,Almanca lügatten,fraulein,Röslein sözlerine bakıp ekleri karşılaştırıyorum.Gerçekten iki ek de “lein.”İçimden “Tamam!”dedim.defterime yazıyorum.Ne söyleyeceğim,nasıl bir plan kuracağım,diye düşünürken Müfettiş Bey kapıdan göründü.”Sizin bugün de mi boş saatiniz var?dedi.Arkadaşlar beklemiyordu,birden yerlerine oturup suskunlaştılar.Ben hazırlıklı olduğuma sevindim.Yan gözle izlerken içimden de “Bizim tarafa gelse !”diyordum.Dediğim gibi oldu,sıralara baka baka bizim sıraya geldi,hiçbir şey demeden Almanca lügatı aldı,”İki gündür aklıma bir söz takıldı,”Untergagn dem Lügenbrut.Sayfaları çevirdi.Bana sordu,”Schiller’in bir şirinde geçiyor,okudun mu?” Schiller’den Kefil diye bir parça okuduğumuzu,Vilhelm Tell öyküsünü bildiğimizi söyledim!” kitabın sayfalarını çevirdi.”İşte birini buldum!”deyip “Untergang=Gurup,magrip,izmihlal yazdı.Lügenbrut= kitabı karıştırdı,kapatıp sıraya koydu,senin lügatte almamış.Sözde Grosse- Deutsch-Türkisches Vörterbusch.Ne demek biliyor musun?Büyük Almanca-Türkçe sözler kitabı.Bunları söyledikten sonra eğildi,yazdığıma baktı,”Ne çalışıyorsun?diye sordu.Röslein sözcüğündeki lein ile Fraulein deki lein aynı anlamı mı taşıyor? Dedim.”Tabi tabi,Türkçe anlamında aynı sayılır,öyle çevrilebilir. !”dedi.Güldü,”Beni çok biliyor sanma, ben kuralları pek bilmem.Çevirdiklerimde aynı anlamda kullandığımı anımsıyorum!”İyi,memnun oldum,öğretmen yok deyip,kitapları kapatmıyorsun.Kendinin en iyi öğretmeni sensin.Daha önce öğretmeniniz kimdi?”diye sordu.Sami Akıncı yanıtladı.Ömer Uzgil.Ömer Uzgil adını duyunca Müfettiş gülümsedi,”Aaa,bizim Ömer,yakında gördüm onu,Isparta’da,çalışkan Ömer,güzel bir okul kuruyor!”dedi.Bir söz söyleyecek gibi yaptı,kapıya doğruldu,Yazdığı kağıt bizim sırada kalmıştı,götürdüm,teşekkür etti.”Gereği yok,ben öbür söze bakmıştım,o sözü de şimdi anımsadım,ona da gerek kalmadı!”dedi tekrar teşekkür etti ayrıldı.Dersliğe dönünce;İsmet,”Dayı sen Müfettişin iyice gözüne girmişsin!”dedi.Öteki arkadaşlardan bazıları,”Sen bari kıskanma,çalış sen de gir!”dediler.İsmet diretti,”Adamın iki gözü var dayım ikisine de girmiş!”deyince Mehmet Yücel,”İsmet,sen rahat girecek iki göz mü istiyorsun,öyleyse Hüsnü Baykoca’nın gözüne gir!”dedi.Arkadaşlar kırılasıya güldü.Hüsnü Baykoca son zamanlarda bizim sınıfa karşı çok güvensiz davranmaktadır.Özellikle İsmet onu görünce, takılmasından hoşlanmadığı için kaçar durumdadır.Mehmet Yücel bunu anımsattı.İsmet bir süre sustu. Mehmet Yücel,yerinden kalktı kapıya doğru giderken İsmet arkasından koştu ”Kaçma,seni Baykoca’nın gözüne!” derken Üsteğmen kapıdan girdi..Mehmet Yücel tekmilini güzel verdi.Ancak İsmet yerine oturamamıştı.Üsteğmen nedenini sordu.İsmet,inandırıcı bir şey söyleyemedi.Mehmet Yücel,”İsmet benim en iyi arkadaşım,onunla sürekli şakalaşıyoruz,bana gene takılıyordu,zili duyamadık,özür dileriz!”dedi.Üsteğmen güldü,”Size bu günlerden kalacak en güzel anılar bu terbiye ölçüleri içindeki şakalardır.!”dedi.Arkasından Almanya’nın yediği ilk darbe diye söze başlayıp Bingazi yenilgisi üzerinde durdu.Almanya’nın Yunanistan üzerinden Afrika’ya yani Mısır’a gitme hesapları yanlış çıktı,İngiltere,”Ben Afrika’da varım!”dedi böylece bizim yükümüz biraz hafifledi!”dedi.Arkadaşlar bizimle ilgisi sordular.”Almanya Yunanistan’ı kolayca yutsaydı,rahat olarak Mısır’a o yoldan geçecekti.Afrika’yı işgal edecek koca Alman ordusu,dar Balkanlardan geçerken bize zarar verebilirdi..Şimdi bu tehlike kalktı.Yunanistan Almanya için geçit olamayacaktır.O zaman Almanya Yunanistan’da fazla güç tutmayacaktır.Almanya bilir ki,az güçle Türk ordusuna göz dağı verilemez.!”Üsteğmenin sözlerine çok sevindik. Ders arasında Üsteğmen çıkınca arkadaşlar,”Böyleyse ekmekler neden karardı?Demeğe başladılar.Üsteğmen gelince de bunu sordular.Üsteğmen,”Beni galiba yanlış anlıyorsunuz.Ben devletin politikasını bilmem,ben küçük rütbeli bir askerim,Kurmay okulu için hazırlanıyorum.Benim söylediklerim, uzun zaman içinde olabileceklerin bazılarıdır.Savaş olasılığı azaldı,dedimse bu savaş bitti anlamına gelmez.Ben Almanya’nın 3 yıldır kullandıkları taktikleri değerlendirerek,onların durumlarına göre konuşuyorum.Bizim devletimizin taktiği için hiçbir fikrim yok diyebilirim.Belki de bizim taktiğimiz,Almanya’ya teslim olan Yunanistan’ı sıkıştırıp Balkan savaşında kaybettiğimiz yerleri almayı tasarlıyor,keza Bulgaristan’a bıraktığımız yerleri geri almayı düşünüyor.İşte bunları bilmemiz olası değil.Bu nedenle,hükümetimiz uzmanların önerilerine uyarak,bizim tayınları, sizin günlük ekmekleri kesmektedir.Bunların sakın bana sormayın,hatta hiç kimselere sormayın.Baklava börek yediğimiz günler bunları soruyor muydu?Bunları veren insanlar bir bildiği olmasa bizi böyle sorgulayıcı durumlara düşürmezler!”Üsteğmen durdu,hepimize baktı,Yüksek sesle “Haklı mıyım?”dedi.Hepimiz,”Haklısınız!”diye yanıt verdik.Bir fısıldaşma oldu,Bekir,Çorlu tarafına geçen askerleri sordu.Üsteğmen,”İyi ki sordunuz ben de onları örnek gösterecektim.Ergene-Meriç havzasında bulunan tümenlerimiz,demin anlattığım nedenlerden ötürü başka yerlere kaydırılıyor.Meriç nehri boyunca Yunanistan tarafı askerden arınmış durumda.Boş alanlara karşı asker tutmaya gerek kalmayınca biz de askerlerimizi daha önemli yerlere göndermek üzere çektik.İşte bunlar askerliğin taktik oyunlarıdır.Bakarsınız Almanlar Karadeniz kıyılarına yığınak yapmaya başlar,bizim askerim iz de Istrancalara doğru kaymaya başlar.Biz savaşmak istemiyoruz,düşmanı bekliyoruz.O nedenle Belli yerlerde dikilip kalmıyoruz.Düşmanın alacağı tavra karşı tavrımızı değiştiriyoruz!”Üsteğmenin dediklerini iyi anladım,sanıyorum.Üsteğmen gidince sırama oturum rahatça gerindim.Biz bu anlatılanları ne zaman doğru olarak kendimiz düşüneceğiz?Dır, dır, dır öğretmenlerle cebelleşiyoruz,Onlar her şeyi bize hazır vermek zorundalar mı?Üsteğmen geleli beri bize anlamamız gereken şekilde anlatıyor.Anladık!”deyip geçiyoruz, iki, gün sonra gene bencil isteklerimiz egemen oluyor.Babam,”İnsanlar alma ağacı altında otururlar!”der.Buna inandıkları için hep alma taraftarıymışlar.Bir de “Verme” ağacı varmış ana insanlar onu bir türlü bulamıyormuş.Babam bunu söyleyip güler,”Hınzırlıklarından bulmuyorlar,oysa verme ağacını da pekala biliyorlar!”Babam haklı,bizim arkadaşlara bakıyorum gerçekten hepsi “Alma ağaçları altındalar!”…Tören zili çalınca anımsadım,Müfettiş akordiyon çaldığımı görünce belki daha çok yakınlık gösterecek,bir aksaklık olmasa bari”diye içimden geçirdim.Gerçekten,merdivene akordiyonla çıkınca dikkatli baktı,bana olduğunu pek anlamadım ama gülümser gibi oldu..Bir terslik olmadı,sevinerek ayrıldım.Yemekte Müdür Beyle Müfettiş birinci masanın başında oturdular.Hüsnü Baykoca sonradan geldi,yanlarına oturdu.O gelince bizim masa şenlendi,”Hüsnü ile Emrullah mı yokra Hüsnü ile Hayrullah mı?Yusuf Asıl hem yemek yiyor hem de arada konuşuyor.Susmasını söyleyince,”Aklıma gelenleri söylemezsen yutarım,mideme gider,beni rahatsız ederler!”dedi.Bu kez de Hasan’la Orhan,”Konuşunca da bizim midemize gidiyor,biz rahatsız oluyoruz! “dediler.Yusuf yanıt vermekte usta,”Midenize gitmeden önce kulaklaruınızı açın kulaklarınıza girsin,kulaklar sözleri duymak için yaratıldığından oraya giden sesler insanı rahatsız etmez!”Bu kez de “Sesinkiler rahatsız ediyor!”dediler.Yusuf anlayışlı numarası yaptı,”Pekiyi,ben arkadaşlarımı dinlerim!”dedi,sustu.Hava güzel,bugün Halkevine uğramak niyetindeyim.Harun Özçelik,Salih Baydemir,Cavit Kafkas geliyorlar.Öğretmen Cavit’e gelemeyeceğini söylemiş.Daha rahatım,öğretmen varken ayrılamıyordum.Eczane önünde indik.Önce kırtasiyeciye uğradık.Kırtasiyeciden dönerken Emin Özdil’le karşılaştım.Emin geçen hafta köye gitmiş,en güzel haber,Bektaş Ağabeyimle Ali Eniştem köydeymiş.Ali Eniştem izinli,Bektaş Ağabeyimse havadeğişimi nedeniyle gelmiş.Bu kez de üzüldüm:Hava değişimi hastalık için verilir.Emin Bektaş Ağabeyimle konuşmuş,”Hasta falan değil!”dedi.Gene de kuşkulandım.Halkevine Eminle birlikte gittik.O arkadaşlarıyla sinemaya girecekmiş,ben salona geçtim.Salonun her köşesinde değişik çalgılarla çalışanlar var.Musa yok,akordiyon da yok.Tanıdığım çaycıya sordum,”Saat 4’te geliyor!”(16oo) dedi.Bu kez arkadaşların yanına döndüm,birlikte dolaştık.Cavit, ekmek almamızı önerdi.Arkadaşlar yeni ekmekleri beğenmiyormuş,bulunsun!”dedi.Arkadaşım Hasan aklıma geldi,”Kürdün fırını denilen yere arkadaşları götürdüm,en iyi ekmek yapan yer.Hoş beşten sonra durumu Hasan’a anlattım.Hasan başını salladı,”Bırakın kibarlığı,tek tip ekmek çıkıyor,sürekli kontrol ediliyoruz.Biz has ekmeyi unuttuk,siz de unutacaksınız!”dedi. Böylece ekmek gerçeğiyle fırında karşı karşıya kaldık.”Tek tip ekmek,kontrol,Has ekmek yok….Saat tam 16oo da halkevine uğradım,asker Musa akordiyon çalıyor,yanında üç tane çocuk var,arada onlara basları gösterip tuşlara basıyor.Beni görünce,radyo dinliyor musun? diye sordu.”Bir saat sonra radyoda akordiyon çalan birisi var,güzel çalıyor,muhakkak dinle!”dedi.Gene çalmaya başladı.O üç çocuğa ders veriyormuş.bana,”Pazar günü aynı saatte gelemez misin?dedi.”Geleceğim!”deyip ayrıldım.Arkadaşlara uç uca yetiştim.Saat 1700 olmadan radyoya yetişmeliyim.Yetiştim gibi bir şey,aldıklarımızı kooperatife taşıdık,ben izin isteyip ayrıldım.Hüsnü Baykoca Öğretmenden izinliyim ama,iznim radyoyu dışarıya vermek için.Şimdi dışarı saati değil.İsmet’i çağırıp odayı açtım.Radyo az olarak açıkmış.Oturup dinledik.Program saat 17oo de başlamış.17-30’da bitti.Her cumartesi bu saatte sizinleyiz diyen bir ses “Hoşça kalın deyip ayrıldı.Gene de mutlu oldum,radyoda çalan şahane çalıyor.Bir akordiyon değil birkaç akordiyon çalıyormuş gibi bol ses çıkarıyor.Sesler kulaklarımda kaldı.Benim akordiyonun sesi benim kulaklarımda böyle kalmıyor.Yorgun gibi dersliğe gittim.Bektaş Ağabeyimin,Ali Eniştemin gelişi iyi ama hava değişimi neden?Ahmet Gürsel Öğretmen için başladığım mektubu çıkarıp yazdıklarımı okudum.Geometriden bir soru soruyorum. Daire için çizilen üçgenlerle ilgili..Ayni yay üzerine çizilen merkez açılı bir üçgenle, çember üstüne uzanan üçgenin tepe açıları arasında nasıl bir ilişki vardır.Merkez açının çember açısının iki katı olduğunu görüyorum ama nedenin açıklayamıyorum.Akşam yemeğine yorgun gittim.Ekmek olayını arkadaşlara anlattım,inanmadılar.”Fırıncı yalan söylemiştir!”diyenler oldu.Birileri de “Kim nereden bilecek,gece gizli yaparlar!”biçiminde konuştu.”Yasak olan bir olayın yapılamayacağını bir türlü anlamayanlar var.Benim de bunlara aklım ermiyor.Yasak yapılırsa insanlar ceza yer.Tütün ekmek yasak,insanlar kendi tarlasına tütün ekemiyor.Şarap yapmak yasak,insanlar bağından topladığı üzümü ezip suyunu bir fıçıya koyamıyor.Sonunda şarap olup,içilir ya da satılır,deyip önleniyor.Bunu anlatıyorum,”Olur mu öyle şey?”deyip karşı çıkıyorlar.Mektubu temize çekmek üzere tamamladım.Belki yarın yazarım.Nedense bugün yorgunum,sıraya yatıp uyuyasım geliyor.Böyleyken Hüsnü Yalçın beni övücü sözler söyleyince gözlerimi açıp dikkatle dinledim.Çok çalışırmışım,çalıştığımı da gösterebiliyormuşum.Halil söze karıştı,Hüsnü’ye:”Şimdilerde gösteriyor ama uzun zaman onun gayretlerini insanlar görmediler ya da görmezden geldiler.Yoksa arkadaş ,ilk günden beri hep böyle çalıştı.Çalışmalarının ürünlerini giderek herkes görmek zorunda kaldı!’”dedi.Ben, özellikle Müfettişle ilgili olayı şans olarak değerlendirdim.Elimde Almanca-Türkçe Lügat olması,müfettişin ilgisini çekti.Ancak ben Müfettişi herkesten çok görmüş durumdayım.Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel geldiği zaman bu Müfettiş benim ilokujl öğretmenim olan Ahmet Korkut’la birlikteydi.O zaman biz,Lüleburgaz okul bahçesinde çalışıyorduk .Ahmet Korkut Öğretmenimin elini öpmek istediğimde öğretmenim Müfettişi göstererk:”Benim öğretmenim , önce öpülecek eller orada!”deyince sırayla ikisinin de elini öpmüştüm.Daha sonra İstanbul’a gittiğimizde uzun süre bizimle kaldı,hepimizle konuşup gönlümüzü aldı.Buraya gelince de Okul Müdürümüzü çağırmaya gidince,Müdür Odasında benimle konuştu.Bu nedenle ben Müfettişe ısındım.Sanırım o bunu anladı,sonra da gördükçe benimle konuştu!”Zil çalınca konuşmamızı kestik.Yatınca bir süre Müfettiş Hayrullah Örs’ü düşündüm.Çok yumuşak bir insan,sanki Müfettiş değil de doktor falan gibi.Gerçi ben doktorları hiç tanımıyorum ama,sanıyorum doktorlar hastalarla ilgilendikleri için onlara sevgiyle baka baka tüm insanlara öyle bakmaya alışırlar.Maske kitanını yazarı Anton Çehof’u okurken buna benzer bir söz okumuştum.Müfettiş Beyin bu yumuşak tavrından yararlanarak Röslein şarkısını nerede bulabileceğimi sormayı tasarladım..Sorsam çok ayıp olur mu acaba?”
23 Şubat 1941 Pazar…
Konuşmalardan uyandım.Konu ekmekler,”Fırını değiştirsinler!”diyen oldu.Yatıp dururken birden kalktım,”Kim akıllı?Ne fırını değiştiriyorsun? diye bağırdım.Sesler kesildi.Kalktım,herkes gülüyor.Söyleyen 7.sınıflardan benim iyi tanıdığım Rasim Dereli.İyi bir arkadaş,böyle konuşmalara da katılan biri değil,hele bana karşı durması kesinlikle söz konusu değil.Bilmediği için öyle söyleyivermiş.Sarıldım,konuşa konuşa çıktık.Baştan sona olayı anlattım.Birlikte bizim dersliğe gittik,oradan da kahvaltıya döndük.Bizim masadakiler Rasim’in sözünü hemen dillerine dolamışlar:Fırını değiştirelim!””Fırını değil kafalarınızı değiştirin!”Bu kafalarla içinde bulunduğunuz ortamı algılamanız olası değil!”Benim sözlerim çoğuna dokunuyor.”Sen hiç şakaya gelmiyorsun!”diyorlar.Kahvaltıdan sonra sabah sabah atölyeye gittim,bildiğim parçaları önce çok ağır sonra da olabildiğince hızlı çaldım..Tam bırakmak üzereydim,kapı tıkırdadı,bekledim gelen olmadı,gittim açtım,dinleyen var dediler.Şaşırdım,ne diyeceğimi toparlayamadım:dört kız,benim eski nöbetçi arkadaşlarım Melahat,Feride,Gül,Mukaddes.Geldiler.Ne çalayım?” diye sordum,Melahat,”Ne çalarsan çal,biz adordiyonun sesini seviyoruz,parçalar çok önemli değil!”dedi.Dördü de daha önce dinlemişlerdi,sevdiklerini anımsadığım,Gülnihal’i,,Kazaskayı,Çardaş Früstin’i Macar Dansını,La Polama’yı çaldım.Tuna Dalgalarını,Karmen Silvayı tempolu olarak bastıra bastıra çaldım.Çok sevindiler,teşekkür edip ayrıldılar.Gül’e ayrı bir şey demedim ama,Gülnihal,derken biraz bastırarak biraz da duraksayarak Gülnihal deyişime güldüğü için sanırım benim şakamı anladı,ayrılırken de aynı gülümsemeyi yaptı.Nedense birden sevindim.Bir süre daha çalıştım.Bu kez de İdris,Abdullah,Harun,Hasan,Orhan geldiler.Onlara da aynı istekle çaldım.Onlar da memnun oldu.Dersliğe gidince,İsmet bana takıldı,”Dayı,sen dinleyicilerini biletle mi çağırıyorsun? diye sordu.Anlamazdan geldim.Halil,”Senin oraya kızların gittiğini görmüşler,onun için takılıyorlar!”dedi.Ben kızları an lamazdan gelerek, “Ne var bunda,arkadaşlar geldi!”deyince Halil”Onlar kızların oradan çıktığını gördükleri için gittiler!”dedi.”Olsun!”deyip yerime oturdum.Orhan çok güzel çaldığımı,Abdullah çok ilerletmiş olduğumu söyledi.Arkadaşların ne dediğini pek umursamadım,Güle birkaç söz söyleyebilir miydim acaba diye düşündüm.Sonra da sustuğuma iyi ettiğimi, kendimi ele verirsem belki çok üzüleceğimi,Gül’e takılmak istemekle birlikte,ileri gidecek bir durum olmadığını,olamayacağını,buna kesin karar verdiğimi bu kararı bozmayacağımı tekrarladım..Ben susayım,varsın arkadaşlar konuşsun,en iyisi bu,varsın onlar kendilerine kendileri yakıştırmalar yapsınlar!”Hüsnü döndü,beni kutladı,”Karaağaç’ta okula başladığımız günleri anımsıyorum,en zor durumda olanlarımızdan biri de sendin.Müzik derslerimize gelen Adem Öğretmen seni azarlar dururdu.Ya Beden Eğitimi dersine gelen Ömer Öğretmen,anımsıyor musun?Ne yapsan beğenmiyordu.Ahmet Gürsel Öğretmeni hiç anımsatmayayım!”deyince bu kez Halil konuştu,Ahmet Gürsel Öğretmen uzun süre arkadaşın çalışmalarına inanamadı.Kaç defa şunu yapana not vereceğim dediğinde arkadaş yapınca “Senin notun fena değilmiş deyip geçiştirdi!”Arkadaşların anlattıklarını hep yazdığım,ara sıra da yazdıklarımı okuduğum için söylediklerinizi harfi harfine biliyorum.Dün akşam da bunlara değinmiştik.Arkadaşların bunları anımsamasına benim için çok sevindirici!”Orhan geldi,konuşmalarımıza katıldı.Ancak Orhan,deminden beri konuşulanları yalanlayan bir söz söyledi,”Arkadaş,sen Müfettişi düpedüz kandırdın!”dedi,.Neden? diye sordum.Biz ,senin dediğin gibi Almanca çalışmadık,Schiller’den şiirler okumadık!”dedi.Orhan’ı dinledim,söylediklerine üzüldüm.Ben “Schiller’den şiir okuduk,demedim,Kefil adlı parçasını okuduk,Wilhelm Tell olayını dinledik!”dedim.Bunu neresi yanlış?Kefil parçasını arkadaşlar doğruladı.Hüsnü parçayı neredeyse ezber söyledi,”Meros mantosunun altına kamasını sakladı,onu gören….Orhan söylediğine pişman oldu,sustu.Belli ki bir başka yerde bunlar konuşulmuş,Orhan da etkilerinde kalmış.Üzüldüm,bu kez de ben konuştum,”Gerçekten ben Müfettişi kandırdım,eline verdiğim Büyük Almanca-Türkçe sözlük değildi,Ezberlediğim Röslein şiiri yoktu,seninle çat par Almanca söyleştiğimiz de yalan!”Bundan sonra sen sakın bu yalanlara katılma,kendini koru!”dedim.Halil yatıştırmaya çalıştı.”Ortada bir yanlış anlaşılma var,senin yaptığın ya da söylediğin bir söz yok,Müfettiş geldi başımıza dikildi adam kendisi konuşu!”bunun neresinde yanlış var?Başımıza dikilen,lügati alıp bakan insana “Olmaz!”mı deseydik yani?Konuşunca Halil de sinirlendi.Ancak Halil, Orhan’a değil de bu konuda Orhan’ı yanıltanlara kızmıştı.Orhan öyle kaldı,biz eski konuşmamıza döndük.Aynı durumlar günümüzde de sürüyor.Ancak şimdilerde bu kültür derslerinde pek olmuyor ama sanat derslerinde bir takım ayak oyunları şeklinde sürüp gidiyor.Orhan ayrıldı.Hüsnü,Orhan için,”İyi çocuktur,ona darılma!”dedi.Hüsnü’ye iyiliğin ne olduğunu sordum.Kendine göre anlattı.Ben de ona,geçen haftaki çalışmamızı anlattım.Ahmet Gökay Ağabey,”Sana izin aldım,bir hafta yanımda çalışacaksın!”dedi.Ancak seninle uyum içinde çalışacak bir de arkadaşını da sen seç birlikte çalışın!”dedi.Ben Orhan’ı seçtim. 4 gün birlikte çalıştık,Son gün halsiz kaldı,onun işini de ben tamamladım.Az önce ben çalışırken yanıma geldiler,onlara akordiyon çaldım.Buraya geldiğimde öğrendim ki Orhan öteki arkadaşlara katılıp benim yanıma gelmiş,geliş nedeni de az önce oraya kızların gelişiymiş.Şimdi de geldi,bunu söyledi.Bunların iyilikle bir ilgisi var mı?”Hüsnü üzgün,kısık bir sesle “Yok!”diyebildi.Halil de üzüldü.Orhan iyi arkadaştır,hoş arkadaştır ama,iyilik nereye kadar gidiyor?Zil çaldı,üzgün bir durumda yatağa girdim.Yatınca sakin sakin düşündüm:Kendi işini kendin gör,kendi sorununu kendin çöz.Kendi dostun kendin ol.Beklenmedin zamanda güzel işler de oluyor,beklenmedik can sıkıntıları da…Bektaş Ağabeyimin,Ali Eniştemin köyde oluşları güzel haberler.Bunların yanında Orhan’ın söylediği sözün ne önemi olur?Destur,deyip dön arkanı,ne günü varsa görsün.Darılmasam bile iyi olmaya çalışmam.İsterse o gayret göstersin.İşte böylesi ile arkadaşlık yapmaya çalışacağına Gül’le bakış,Gül için küçük tuzaklar kur.Ona kötülük yapma,onun için kötü şeyler düşünme.Onu güzel buluyorsan o güzelliği zedelememek için çaba harca.Sonsuza dek o senin anılarında hep güzel kalsın.Sakın onu,bu durumu bozacak bir tavra girmeye zorlama.Zorla güzellik olmaz.Öyleyse karşılaştığın bu güzelliği bozmamak için aklını kullan.!”
.İsmet geldi:”Yeni Bedir’e gidelim!”dedi. Ben de Lüleburgaz’a gitmeyi önerdim.Yazi tura attık,İsmet kazandı.Bugün banyo yokmuş.Öğle yemeğinden sonra gideceğiz..Ahmet Gürsel Öğretmenin mektubunu yazıyorum,daha doğrusu bir türlü yazıp bitiremiyorum.Elime alınca evirip çevirip düzeltme yapıyorum.Düzeltmeler nedense düzeltmeden çok işi uzatmaya neden oluyor.Bu arada kendimi de süzgeçten geçiriyorum:”Acaba ben çok mu bencil davranıyorun?”.Kahvaltıda çay-zeytin var,hiç mızıltı yapmadan yiyorum.Aslında herkes yiyor ama kimisinin zırıltısından durulumuyor.Hangi türlü çorba çıksa benden bir sızlanma çıkmıyor..Ekmekler,karışık undan yapılıyormuş.Buğday unu yanında çavdar,galiba biraz da arpa…Köy ekmeklerimiz bunlardan daha iyi değil,alıştığımız için tatlı gibi geliyorsa da Kasaba ekmeği dediğimiz Lüleburgaz ekmeklerini köyedeyken kapışarak yediğimizi unutmadım.Bu neddenle arkadaşların yakınmalarına katılmıyorum.Onlar bunu bir başka tavır gibi sayıyorlar.Oysa öyle değil,ben gerçeği düşünüyorum.Bu nedenle arkadaşların çoğu beni eleştiriyor.Yüzüme söylemeseler bile bunu ben seziyorum..Gene de onların hoşuna gitmek için doğru bildiğimden şaşmayacağım.Sonunda mektubu tamamladım.Soracağım geometri sorumu gene gene çizdim,kendim bir ip ucu bulamadım:Bir yay üzerine çizilen, tepe noktaları birinin çember, ötekinin merkezde olan ikiz kenar üçgenlerin tepe açıları ½ oranında oluyor.Bunu nasıl ispatlayacağım?Daireyi, üçgenleri çizdim, sonunda zarfı kapattım. Mektup gitmiş gibi sevindim.Zarf açık olunca hep bir kuşku duyuyorum:Öyle mi yazsam,böyle mi desem?Oysa zarfı kapatınca tümden tamamlanmış oluyor,rahatlıyorum.Arkadaşlar pencerelere sıralanmış gülüşerek dışarı bakıyorlar.Kızların bir bölümü Nahide Öğretmenle okul önündeki tören alanında top oynuyormuş..Her top atışlarında bir kahkaha atılıyor.Top arada bir iki ele deyebiliyor,her atış dışarı,her dışarı kaçırış kahkaha.Aralarında Gül yok.Ben bir göz gezdirip yerime oturdum.Halil geldi,”Sen bakmıyor musun kızlara? dedi. Bu kez ben ona sordum,”Sen bakmıyor musun kızlara? “Gülüştük.Orhan’ı sordu,”Küsüşmeyin,iyi konuşuyordunuz,sürsün o.Orhan aslında iyi bir arkadaş!”dedi.=rhan’la atölyede birlikte çalışıyoruz,darılmak,küsüşmekniyetinde olmadığımı söyledim,Halil sevindi.Atölyeye gidip akordiyon çalıştım.Baslarda gam yapmayı iyice öğrendim.Bas tuşları,çift sıra üzerine,bu bir bakıma kolaylık sağlıyor.El yerinde durduğu için kolay bulunuyor.Yemek zilini duyunca bırakıp çıktım.Yemekhane önünde Gül’ü gördüm,bir arkadaşıyla konuşuyordu.Döndü bana,”Köyden gelen oldu,Rüştü’nün babası,benim akrabam!”dedi.”Diyecek bir söz bulamadım:”Aaa,ne güzel!”deyip yürüdüm.Mercimek-bulgur pilavı-üzüm hoşafı..Yemekten sonra İsmet’le yola çıktık.Konuşma konumuz arkadaşlar:Kim iyi,kim art niyetli birer birer sıraladık.İsmet’le bir iki arkadaş dışında hemen hemen aynı kanıdayız,arkadaşlarımızın çoğuyla iyi ilişkiler sürdürülemez!
Köye girerken İsmet,”Kendi köyüme gelmiş gibiyim,bizim köy de böyle kokar,duman kokusu.Esinti yok,bacalardan çıkan dumanlar çatılardan bina aralarına iniyor.!”Bu kez ben,”Sizin köye değil bizim köye geldik.Sizin köyün kokusundan daha çok bizim köyün kokusuna benziyor!”dedim.Kamber Amcamın bahçesine girerken yengem karşıladı,Kamber Amca yokmuş.”Öyleyse biz girmeyelim!”dedik.Yengem İsmet’in dirseğinden tutup çekti:Kamber Amca yoksa ben varım,senin evne gelenler baban olmayınca ananın yüzüne kapıyı kapatıp dönerler mi?”diye İsmet’e sertçe sordu.İsmet,böyle bir durum beklemiyordu,hayır anlamında başını geriye attı.Yenge gülerek,Kamber şimdilerde gelir!”dedi.İçeri girdik.Yengem sordu,aç olmadığımızı söyledik.Kamber Amca Evrensekiz’e gitmiş.Yengemin anlattığına göre, oraya çok asker gelmiş,askerlerin bir bölümü uzunca bir süre orada kalacakmış.İaşe işleri konusunda zorlukları varmış.Çevre köylerin muhtarlarını bunun için çağırmışlar.Satılık yiyecek,yem türü tahılların pazarlara götürme yerine birliğe satılması konuşulacakmış.Yengem hemen”Zavallı askerler belki de aç kalıyorlar,paraları olsa bile çıkıp nereden alacaklar ki?”dedi. ,İsmet,babasından öğrendiği bilgileri yengeme anlattı,Birliklerin kantinleri oluyormuş,kantinlerde her türlü yiyecek bulunuyormuş.Yengem bu kez de:”Parası olanlara var, ya olmayanlara?dedi İsmet’e azarlarca baktı.Sonra da”Siz ne yapıyorsunuz?sizin de kantininiz vardır!” dedi.Ben kooperatifi anlattım.Yengem kabak pişirmiş,bize kabak getirdi.Yengem kabağı tıpkı ablam gibi pişirmiş,bize de tencere altından koymuş.Tam benim istediğim gibi,az yanık.Ablam pişirince bana çok küçüklüğümden beri böylesini verirdi.”Sen tatlı seversin,tencerenin altı tatlı olur,pişen kabağın tatlı suyu altta toplandığı için alt kattaki dilimler tatlı olur!” derdi.Yengeme bunu anlattım.Gülerek bilirim bilirim ,bilmez miyim?Göz göre göre bu yanık dilimleri tabaklarınıza neden koydum?diye sordu.Kamber Amcamın gecikeceğini düşünerek kalktık.Geldiğimiz gibi gene okulun,arkadaşların iyi fena taraflarını konuşa konuşa okula döndük.Pencereden bizi görenler takıldılar,Ziyafete kondunuz.İsmet doğruyu söyledi,ziyafet falan yok, sadece iki dilim kabak yedik. “Kabak sözü edilince gülenler oldu.Bu kez İsmet ballandıra ballandıra kabağın tadını anlattı.Arkadaşlar bağırdı:”Yeter, ağzımızı sulandırdın!”Arkadaşlara bilgi verdik,”Askerler bir süre orada kalacakmış, muhtarlar toplantıya çağırılmış,Evrensekiz’de pazar kurulacakmış v.b.Tören zili çalınca koşup akordiyonu aldım,ucu ucuna yetiştim.Müfettiş Bey törene katıldı.O katıldığı için okuldaki tüm öğretmenler de katıldı.Törenden sonra derslikte yemek zili beklerken Sami Akıncı bana “Ben bir tane daha buldum!”dedi.Arkadaşlar ilgiyle baktılar.Önce ben de anlamadım ama sormadım.Sami,”Çakmak çakmak!”dedi.Türkçe dersinde konuştuğumuz,”yemek yemek” benzeri sözler.Gerçekten “Çakmak çakmak” o tür bir söylem.Arkasından bir gülme başladı:”Sami hep böyle şeyler düşünüyor!”Ne iyi, keşke biz de düşünsek diyenlere karşı,kafamı öyle boş şeylerle yormam!” diyenler de oldu.Yemek zili çalarken Mustafa Saatçı bağırdı “Ben de buldum:Herkes durup baktı.Mustafa “Kandil yakmak!”dedi.”Olmaz diyenlere çıkıştı,”Çakmak çakmak oluyor da kandil yakmak neden olmasın?Mehmet Yücel “Olur olur,imam söyleyince her şey olur.Haydi şimdi mercimek yemeğe!”deyip Mustafa Saatçı’yı kolundan tutup çekti.Bu kez Yusuf Asıl başladı,”Sigara yakmak,şimşek çakmak,lüks yakmak türü sözleri sıraladı.Yemekte de benzer yakıştırmalar sürdü.”Top toplama,ot otlamak türü saptırmalar bir birini izledi.Sonunda bu saçma söz nereden çıktı diye soranlar bile oldu.Derslikte Türkçe defterimi karıştırıp eksik ödevlerimi buldum.Fiil çekimlerinin tam listesini yarım bırakmışım.Bileşik zamanlı çekimlerden yapılmayanlar var.Hemen tamamladım.On tane fiil soylu sözcük seçip durum eklerini, çekim eklerini gösterdim.Okumak-okuma,okumayı,okumaya,okumada-okumadan….Okudum-okuyordum-okuyacağım-okuyacaktım-okumuşum okumuştum v.b….. Orhan geldi.lügatı istedi,verdim.Biraz buruk davrandım ama olsun,biraz böyle gitsin,diye düşündüm.Halil,Sefer Tunca’nın sırasındaydı,Orhan’la konuştuğumuzu görmüş,gelince:”İyi ettin,Orhan hatasını anlayan bir arkadaş!”dedi. Bu olaydan Halil’in Orhan’nı çok sevdiğini,bu nedenle onu koruduğunu anladım.Sözleri bana söylemesine karşın,gerçekte Orhan için kaygılandığı apaçıktı.Ama olsun,benim de işime yaradı…Yatınca da bir süre bunu düşündüm.Salt Orhan’la değil tüm arkadaşlarla iyi geçinmeyi istediğime göre,bu benim için bir ödün verme sayılmamalıdır.
24 Şubat 1941 Pazartesi.
Orhan eskisi gibi “Guten Tag!”dedi.Karşılık verdim.Kadir söze karıştı,Orhan’la bir işi varmış kolundan tutup çekti,gittiler.Kadir olayı bilmiyor,bilseydi böyle yapmazdı.Sanki:”Sözü uzatma,gene bir çıngar çıkmasın!”dermişçe kolundan tutup çekmesi dedğişik anlamlara gelebilir.Bu kez Halil beni bekledi,Müfettişten söz açtı:”Adamda ne güçlü bellek var,bizim İstanbul’a gidişimizi,oradaki konuşmaları anımsıyor.Ben de oradaydım,onların hiç birini anımsamıyorum..Tek anımsadığım saatlerce kamyonla yaptığım yolculukla bir de İstanbul’un bir kıyısını gördüğüm.Niçin gittiğimizi bile tam olarak bilmiyorum!”dedi.Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in gelişini sordum.Halil onu anımsıyor ama onlar geldiğinde Halil duvar ördüğünden dönüp kimseye bakamamış.Basna sordu:”Sen nasıl anımsıyorsun?”Hasan Ali Yücel geldiğinde biz Hasan Üner’le ikimiz tezgah başında çalışıyorduk.Yanımızda tek İrfan Evren Öğretmen vardı.Bakan geldi, bizimle konuştu.Önce kardeş olup olmadığımızı sonra da neden inşaatta olmadığımızı sormuştu.Bakan dönüp Belediye Başkanıyla konuşmaya başlayınca Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç yanımıza geldi bizimle uzun uzun konuşmuştu.Ben,Lüleburgazlı olduğumu,köyümün yakınlığını söyleyince,İsmail Hakkı Tonguç gülerek:” Ben de biraz Lüleburgazlı sayılırım,hemşeriyiz!”demişti.
Kahvaltıdan sonra tüm sınıfta bir telaş:”Fikret Madaralı Öğretmen geldi mi?Kim telaş ediyor?Tembel takımı.Berkir Temuçin fit attı:”Bugün tahtaya kalkma sırası 77 Emrullah’la Hüsnü Yalçın’da dedi.Arkadaşlar güldü.Bekir’in dilinin altındakini bildiklerinden gülmüşlerdi.Gülmeler uzayınca Emrullah işin nereye dayandığını anladı,Bekir’e “Cücelik yapma!”dedi.Bekir’in en kızdığı sıfatı buydu,hemen yanıt verdi “Gulu, gulu,gulu!”Emrullah arkadaş için de birkaç takılmıştı ancak onun da en sinirlendiği bu “Gulu” seslendirilmesiydi.(Hindi anlamında)Kavga çıkmasını önlemek isteyenlerin uyaramaları arasında Fikret Madaralı Öğretmen geldi.Öğretmen masasının önünde durdu.Çok yavaş bir sesle,”Çözülecek bir sorununuz mu vardı?”diye sordu.Hepimiz sustuk.Bekir parmak kaldırdı.Üzgün bir sesle,”Dersimizle ilgili bir şaka yapmak istedim,arkadaşlar yanlış anladı onu açıklamaya çalışıyordum!”dedi.Fikret Madaralı Öğretmen güldü:”Sana güvenim tamdır,sen de bunu biliyorsun.Ancak ben gene de şimdi senden soruyorum;son söylediğin doğru mu?Bekir Temuçin duraksamadan:”Benim söylediğim doğru öğretmenim ancak arkadaşlar yanlış anladılar.Onların anladığından ben sorumlu değilim!”Fikret Madaralı Öğretmen:”Şu işe bak,sorduğuma pişman oldum,şimdi ben sana ne diyeyim?Benim bildiğim doğrucu Bekir bu kez önüme girift bir konu getirdi.Sözümü geri aldım,tatlıya bağlarsanız sözü uzatmayacağım,anlaşmazlık çıkarsa sınıf öğretmeniniz olarak işe el koyarım!”deyince Sami Akıncı,özür diledi,”Zaten tatlıya bağlamıştık öğretmenim !”dedi.Öğretmen bir süre baktı,gülümsedi:”Kol kırıl yen içinde!”Bu sözü biliyor musunuz?” diye sordu.Ben duymuştum ama tam bilmiyordum.Ayrtıca ortalık sda pek iyi sayılmazdı,bu nedenle parmak kaldırmadım.Öğretmen kendisi açıkladı:Aranızdaki arkadaşi anlaşmazlıklarını dışarıya duyurmk istemezsiniz,bunlar aranızda kalır,zamanla unutulur.Böylesi ortak gizlemeler için kullanılır!”dedi.Ayrıca evlerdeki krdeş kavgaları,karı-koca kavgaları olur,bunlar gelip geçici anlaşmazlıklardır.Konu komşuya duyurmadan geçiştirilir.Böylesi durumları anlatırken çokça bu söz kullanılşır:”Kol kırılır yen içinde!”Gizli tutlmak istenen olay…Öğretmen gülerek başlamışken Atasözlerine bir daha dönelim!”dedi tahtaya aynı sözü yazıp:”Bunda bir eksiklik var mı?diye sordu.Sami Akıncı parmak kaldırdı.Öğretmen Sami’ye bakıpgülümsedi ama gözlerini öteye çevirerek geçti.Sami parmağını indirincve bu kez İsmet parmak kaldırdi.Öğretmen söyle deyince İsmet,”Kol kırılır yen içinde tutulur!”dedi.Öğretmen anlamlı anlamlı baktı ama duraksadı.Birden aklıma geldi,parmak kaldırmadan “Kalır!”dedim.Öğretmen gülerek İsmet’e:”İsmet,dikkat sıkı takiptesin!”dedi.Ban bir şey demedi.Tutulurla,kalır arasındakı anlam farkını anlattı.Sonra da “Sırrını söyleme dostuna,dostunun da dostu vardır;dostu söyler dotuna!” yazdı.Bu iki söz arasındaki ilişkiyi,zıtlığı düşünün,başka bir derste konuşalım!”dedi.Zil çaldı,öğretmen çıktı.Öğretmen gider gitmez Emrullah sinirli sinirli Bekir Temuçin’in üstüne yürüdü.Arif Kalkan’la Sefer Tunca araya girip durdurdular.İtiş kakış sürerken öğretmen geri geldi.Baktı,”Değişen bir şey yok,”Eski hamam eski tas!”dedi.Bekir Temuçin ayağa kalkınca öğretmen Bekir’e oturmasını söyledi.”Bu kez olayı gördüm, sen tek değilsin,biraz da ötekini dinleyelim!”dedi arkasından Emrullah’a “Eski hamam eski tas!”sözünün anlamını sordu.Emrullah uzunca bir süre yüzünü gerginleştirdi,düşünüyormuş gibi gözlerini yumdu kapadı:”Öğretmenim ben bu sözü hiç duymadım,hiç kullanmadım!”dedi.Öğretmen gülümseyerek:”Hiç gezdiğin yerlerde eski bir hamam görmedin mi?”diye bir daha sordu.Emrullah bu kez,:” gördüm öğretmenim siz onu mu soruyorsunuz?deyince tüm arkadaşlar,öğretmenle birlikte güldü.Öğretmen bir daha:”İşte o gördüğün hamamı soruyorum,nasıldı?Yıkık dökükmüydü,kapısı bnacası var mıydı?Belki de içimn de bir de eski tas kalmıştır!”dedi.Emrullah biraz toparlandı,Öğretmenin ben soruyu anlamdım,çok kapalı bir anlamı olacağını düşünmüştüm1”deyinceÖğretmen gene güldü:“İyi düşünmüşsün,kapalı bir anlamı var,sıra ona da gelecekti.Ancak sen bilinen eski hamamı kavramakta zorluk çıkardın;biz de sabırla sana bunu anlatmaya çalıştık.Şu senin gördüğün eski hamama gitsen o gördüklerinin değişmeden durduğunu görsen,soranlara ne dersin?”Emrullah gülümseyerek:”Eski hamam öylece yerinde duruyor!”deyince arkadaşlar bu kez tası unuttun!”dediler.Öğretmen,”Siz karışmayın dercesine rliyle sus işareti verdi.Sora sora Emrullah’a “Eski hamam eski tas!”sözünü sonunda söylettiSonun da Emrullah:”Hiçbir değişiklik olmamış olaylar ya da işler için bu sözün söylendiğini tekrarladı.Bu kez öğretmen hepimize.”Öğretmenlik bir bakıma sabır işidir,salt bunu göstermek için direterek size unutamayacağınız,daha doğrusu unutmamanız gereken bir örnek verdim.İyi mi oldu?bunu bir düşünün.Ben Emrullah!ıazarlayıp oturtabilirdim.Nitekim çok defa bir çoğunuza yaptığım yaptığım gibi bi de sarsak konruru geçerdim.Ama öğretmenlikte o yol sürekli izlenecek bir yol değildir.Özellikle sizin öğretmenliğiniz o yolu kesinlikle götürmez!”dedi,Fettah Biricik’e sordu:Neden?”Fettah,dinlememiş gibi afalladı, etrafına bakındı,sustu.Tüm arkadaşlar parmak kaldırdı.Öğretmen parmakları gözleriyle süzdü,Fettah’a:”Eh,Fettah Biricik,pes vallahi,başka söyleyecekl söz bulamıyorum.Emrullah beni yordu ama,sonunda gene de konuşacak sözüm kalmıştı;sen tümden tükettin!”dedi Tam bu sıra zil çaldı.Öğretmen,:”Bak işte zil çaldı.Bizim işlerimniz zillerle,zil çaldı benim görevim bitti.Seninki sürüyor,bunu biraz düşünsen iyi olacak!”deyip ayıldı.Öğretmen çıkınca kimseden cit çıkmadı.Uzaktan Fettah’a baktım,yerin dibine girdi diye düşünürken Fettah birden Emrulah’a “Gulu gulu hindi,senin yüzünden laf işittik!”dedi.Bütün başlar Fettah’a döndü bir curcuna kopacak sandım.Korktuğum olmadı birkaç kişi birden Fettah’a,”Yalnız Emrullah değil Bekir de var!”dediler.Sami Akıncı kalktı:”Herkes için:”Öğretmenlerin sözlerini hiç anlamıyorsunuz arkadaşlar.Yazık o insanların bunca gayretine.O sözleri dinlerken sizleri düşünüyorum,umarım bu defa anlarlar diyorum,az sonra anlamadığınızı görünce ağlamaklı oluyorum.!”İsmet başta olmak üzere birkaç arkadaş birden hepimiz mi?” diye sorunca Sami Akıncı, dediğim gibi olanlara gerekli uyarıları yapmadığınız için hepiniz,diyorum!”dedi oturdu.Öğle yemeğine aynı konuyu konuşarak geçirdik.Kimi arkadaşlar konuyu çok önemsedi.Oysa ben her zamanki dalaşmalardan farklı bir şey görememiştim.Tek fark Fikret Madaralı Öğretmenin olaya el koymasıydı.Ancak konuşmalar giderek sınıftaki arkadaşlar arasında kutuplaşma olduğunu,bunun da kolay kolay önlenemeyeceğini ortaya çıkardı.İki taraf arasında kendime bir yer bulamadım.Sanırım aynı düşümnceleri Halil Basutçu da aklından geçirmiş;durup dururken bana:”Kendine bunlar arasında bir yer seçtin mi?diye sordu.Aynı soruyu ben de ona sordum.Halil gülerek:”Bu duruma göre biz ikimiz de açıktayız galıba!”dedi.:”Onlara katılmaktansa açıkta olmayı yeğlediğimi söyledim.İsmet bizim konuşmamızı dinlemiş:”Ben de sizinleyim!”diye bağırdı.Herkes bize baktı.Mehmet Yücel gülerek:”Dayı ne oluyoruz,yeni bir grup mu kuruyorsunuz?” diye sordu.Bu kez Halil Mehmet Yücel’e:”Yeni dediğine göre demek eski grupların olduğunu biliyorsun,bize şimdiye dek neden haber vermedin?”deyince Mehmet Yücel gülerek:”Bugünkü duruma kulakasmayın,bunlar yarın sarmaş dolaş olacaklar,”Eski hamam eski tas!”olarak devam edeceğiz!”Yusuf Asıl:”Marangozlar atölyeye!”deyince birden toparlandım,kapı anahtarı bende,hemen atölyeye koştum.Öğretmenler gelmemiş.Rahatladım.Ali Yılşmaz Öğretmen geldi İrfan Öğretmeni sordu.o sorusunu bitirmeden İrfan Öğretmen kapıdan girdi.”İyi insan sözünün üstüne gelirmiş!” sözü tekraralandı.İrfan Öğretmen de efkarlıymış:”Ne diyelim Aliciğim,alın yazımızın çizgisinde gitmeye çalışıyoruz!”dedikten sonra Ali Yılmaz Öğretmenin koluna girerek:”Sen nasılsın,iyice alışabildin mi?Senin çocuklar bu işlere yatkın değil, umarım seni çok üzmüyorlardır!”deyip koluna girdi dışarı çıktılar.Onlar çıkınca arkadaşlar,öncelikle Yusuf Asıl:”Öğretmenlere bak,onlar da dedikodu yapıyorlar:Burada küçük sınıfları eleştirdiler; kuşkusuz şimdi bizi de dile dolamışlardır!”Yusuf’a baktım:”Dile dolamak nedir?Atasözü mü,deyim mi?Yusuf bir süre hık mık etti,şimdi sırası mı?dedi.Dedi ama toparlandı önce Aatasözü sonra da deyim yanıtını yapıştırdı.Bu arada hem Atasözünün hem de deyimin tanımını yaptı.Yusuf bunları söylerken iki öğretmen gene atölyeye döndü.Öğretmenler Yusuf’un sözlerini duymuşlar.İrfan Öğretmen Ali Yılmaz Öğretmene:”İşte Aliciğim bizimkiler hep böyle,hem arı gibi çalışıyorlar hem de ders konularını sürekli tekrarlıyorlar.Atölye çalışmaları gibi hepsinin kültür dersleri de iyi.!”Ali Yılmaz Öğretmen bize bakarak:”Ben onları hep tanıdım,az görüşüyoruz ama iyi tanışıyoruz!”dedi.Salih Baydemir çizim yapıyordu,Ali Yımaz Öğretmen yanına gitti,Salih Baydemir’le konuştu.Az sonra da ayrıldı.İrfan Öğretmen de bir ara ayrıldı.Mehmet Aygün Yusuf Asıl’a takıldı:”Senin varsayımların fos çıktı,öğretmenler bizim hakkımızda ne güzel sözler söylediler!”dedi.Yusuf bir süre sustu,arkasından:”Sen öyle san,onlar orada bizi eleştirdiler,kuşkulanmayalım diye buraya dönünce başka konuştuklar!”dedi.Bu kez hepimiz güldük.”Uydur,uydur diyenler gibi,çwvir gazı yanmasın!” diyenler de oldu.İrfan Öğretmen gelince konuşmalar değişti.Yusuf bir ara gene Müfettişten söz etti.İrfan Öğretmen kestirdi attı,”Bizim müfettişlerle pek ilgimiz yok.Doğrama işlerimiz,belli ölçüler içinde belli yerlere yapılıp takılır.Çatı işlerimiz de yapıcıların işleri üstüne konur.Kullandığımız malzemeyi bize okul yönetimi alır.Biz bunları alıp lpanlara uyarak yaparız.Bu nedenle müfettişler bize pek uğramaz,uğrayanlar da bir merhaba deyip geçerler!”Öğretmen bunları söyledikten sonra Yusuf’a sordu:”Senin müfettişle ne gibi bir ilişkin var?”dedi.Yusuf az duraksadıktan sonra gülerek:”Benim yok ama,beni göstererek.”Onun var!”dedi.İrfan Öğretmen gülerek:”Öyleyse sen neden müfettişe aklını taktın,bırak o konuşsun!”deyince arkadaşlar güldü.Yusuf benim için,”O çalışırken konuşmaz,ben ona yardım ediyorum!”dedi. İrfan Öğretmen kahkahalarla güldü;”İlahi çocuk,sen çok yaşa emi!”deyip bana baktı.Bana:”Sen ne diyorsun,Yuusf’tan yardım istiyor musun?”dedi.Her zaman yardımını gördüğümü söyledim.Bugün de ben ona yardım ediyorum!”dedim.Gerçekte biz Orhan’la geçen hafta Ahmet Gökay Ağabeye yardıma gitmiştik.Arkadaşlar biz yokken işbölümü yapmışlar.Onları sürdürüyorlar.Yusuf’un arkadaşı Harun Özçelik,bugün dinlenmeye alınmış.Ben onun yerine Yusuf’la çalıştım.Böylece Yusuf’la iyi anlaştığımızı kanıtlamış oldum.İrfan Öğretmen her zaman olduğu gibi bizi öven sözler söyledi..Öğretmen bizden önce ayrıldı.Öğretmenden sonra arkadaşlar bir süre Yusuf’a sıfatlar yakıştırdılar:İftiracı,Sözünden dönen,İyilik bilmez,İki yüzlü,Güvenilmez v.b.Yusuf hepsini reddetti.”Doğru dürüst bir sıfat bulup yakıştıramadığınız için söz hakkınızı kaybettiniz!”deyip kahkahayı attı.Arkadaşlardan sonra bir süre kaldım.Ancak parça çalmaktan çok parmak çalışmaları yaptım.Diyezli gamları sıraladım.Sol majör,Re majör,La majör,Mi majör gamlarını arka arkaya sıraladım.Bunlar kolay geldi.Bu kez de Do majör gamını esas alıp Do,re,mi,fa,sol,la,si,do notalarından başlayarak gamları denedim.Ağır ağır kolay geldi ama bir türlü hızlandıramadım..Fa ile Si majör gamları oldukça ters geldi.Çabuk sıkıldım, kooperatife uğradım.Kooperatifte bir süre oturdum.Fevzi Üner’in çalışması,arkadaşlarla konuşması çok hoşuma gitti.Gerçek bir bakkal gibi konuşuyor.Alıcılardan biri:”Benim istediğim bu değil!”diyen olunca:”Elimizdeki bu kardeşim!”deyişi ilgimi çekti.Dersdliğe geç vakit gittim.Ben gittim yemek zili çaldı.Yemeğe dönerken Yusuf koluma girdi.Bizi kol koa gören Salih Baydemir sordu:”Kim kime oyun atmaya çalışıyor?”Yusuf yanıtladı:Ben ağabeyime asla oyun oynamam!”ben de aynı yanıtı verdim:”Ben Büyük Manikalı kardeşime asla oyun oynamam!”Kadir Pekgöz görmüş hemen sordu:”Ne oluyor size böyle,nedir bu yakınlık.?”Biz marangozluk grubu hep böyleyiz,yapıcılar gibi çıngar çıkarmayız!”Hilmi Altınsoy karşı oldu:”Yapıcıların hepsini kınamayın onların içinde pırlantalar vardır.Duyanlar, özellikle Mehmet Aygün:”Pırlanta Hilmi,sana Altınsoy az geliyor,soy adını değiştir,soy moy karıştırmada n doğrudan doğruya Hilmi Pırlanta olsun.Hilmi güldü,kendisi de birkaç kez pırlanta dedikten sonra : yüksek sesle”Hadin oradan,benim soyadım ailemin adı,soyum altın,neymiş bu pırlanta mırlanta!”deyince bu kez de Salih Baydemir,:”Pırlantayı beğenmediysen Mırlantayı bir dene!”deyince Hilmi Salih’e :”Bana bak Kara Salih,başıma iş çıkarma deyiverdi.Salih için Kara Salih demekküfür yerine geçer.Hilmni’nin ne pırtlalığı kaldı ne de,yere yakın popolu oluşu.Tartışmalara hiç karışmadığım gibi onlar gülüğnce gülmedim,başka masalara baktım,tabağım boşalınca da kalktım.Az sonra Hilmi yetişti:”Bizim boşboğazlığımıza kızdın mı ?”diye sordu.Kızmadığımı söyledim,başka sorunlarım olduğundan söz ettim.İnanacağı başka sözler söyledim,kırmadan ayrıldım.Gene kooperatife gittim.Kitaplık bir süredir kapalıydı.Müfettiş nedeniyle açılmışmış.Hasan Üner duyurdu.Birlikte kitaplığa gittik.Ancak kitaplık kitap bakacak gibi değil sayım mı ne yapılıyormuşYusuf’un köylüsü Rafet vbize kitap verebileceğini söylemesine karşın ben almadım.”Sonra gene gelirim!” deyip dersliğe döndüm.Derslikte oldukça gürültü var, gene de tarih kitabımı açıp meşrutiyet dönemlerini bir daha okudum.
Yatınca kalktığımdan bu yana karşılaştığım olayları anımsadım,hiç birisinde benim olumsuz bir payım yokken neden çok üzgün olduğumu anlaya çalıştım.Fikret Öğretemenin övütleri,İrfan Evren Öğretmenin beyenileri oertadayken birilerinin şakaları,birileri,nin kavgaları nedeniyle rahatsız oluşumu eleştirdim.Arkadaşım Halil’in dexdiği gibi bizim arkadaşlar hep böyle;birbirine yaptıklarını sırası gelince bana da yapıyorlar.Öyleyse onların yaptıklarını bir yana itip kendi durumumu korumam gerekmektedir.Sanırım Sami Akıncı da bunu yaspıyor.Gene kesin bir karar aldım:”Başkalarının işi beni ilgilendirmez.Kendi doğru yolumda yürümeliyim!…..
Müfettiş sözleri arasında uyandım.Üstelik arada benim adım da söyleniyor.O,bunu böyle dedi,şunu şöyle dedi gibi sözlere beni tanık gösteriyorlar.İçimden güldüm.Kazım Ustanın söylediklerini çevirip anlattım,yarısı doğru yarısı yanlış olabilir.Daha önce kaç kez dosdoğru bildiklerimi anlatınca sözlerimden kuşku duyanlar şimdi bana kesin kes inanıyorlar.Bu düşünceler içinde kalkıp dersliğe gittim.Derslikte de benzer konuşmalar yapılıyor.Müfettiş gelecektir,.1:saatte gelir,yok 2. saatte gelir.Birisi de bana,”Müdür Beyi birinci derste çağırıp çağırmayacağımı sordu.Kararlı bir tavırla,Müdür Beyi 2. derste çağıracağımı,daha önce öyle kararlaştırdığımızı,ancak Müfettişin 2. derste de gelmeyeceğini bastıra bastıra söyledim.Nereden biliyordum?Bildiğim falan yoktu.İşlerini güçlerini bırakmış tembel arkadaşlar ne olacaksa Müfettiş bekliyorlar.Onların bu aptalca ilgilerine böyle tepki gösterdim.Müfettiş, Müdür Beyin dersine gelmeyecek.Kesin konuşmam karşısında herkes sustu.Kahvaltıya gittik.Yine çorba.Öğretmen masaları boş.Arkadaşlar,”Çorba olunca öğretmenlerin kahvaltıya gelmediğini söyledi.Bunu başka zaman da söylemişlerdi.Benim tepkim,”Öğretmenler kahvaltıda çorba olduğunu nereden öğreneceklerdir?”Aslında ben haklıydım ama onlara neden karşı oluyordum?Tam bu sıra Halil Basutçu nöbetçi,bizim masaya geldi,bana,”Sen dün çay-peynir çıkarttın,bunu nasıl yaptın, yolunu bize de öğret aşçıbaşını kandıralım!”dedi.Besbelli bir şaka.Ben,”Dün ben başkasının nöbetini tuttum,benim esas nöbetim bugündü,bak işte benim nöbetimde de çorba!”dedim.Halil bir süre baktı,bu kez “Dün senin nöbetinde ıkı kız vardı,peki bunu nasıl yaptın?”dedi.Ben gene,”Benim nöbetim bugündü,dünküler Hilmi Altınsoy’un şansıydı,dedim.Hilmi deyince hepimiz,masada Hilmi’in olmayışının ayırdında olduk.Hasan Üner Hilmi’nin gece rahatsız olduğunu bu nedenle revire yattığını açıkladı.Hilmi Altınsoy’un rahatsızlığı hepimizi üzdü,konumuz değişti .Dersten sonra revire gitmeye karar verdik.Derslikte gene Müfettiş sözü edildi.Ben,Müdür Beye 2. derste haber vereceğimi,1. derslere gelemeyeceğini defalarca söylediğini anımsatıp oturdum.1.ders kimilerince müfettiş beklentisi içinde geçti.2. derste Müdür beye gittim.Müfettiş,Müdür Beyle gülüşerek konuşuyordu.Müfettiş konuştuğu için Müdür Bey bana işaret etti,kapı arkasında durdum.Müfettiş,”Sen dersini bitir ben seni beklerim,işim acele değil,beraber gidelim,istiyorum!”deyince Müdür Bey,hayhay,o zaman siz bir saat oturacaksınız!”Müfettiş,”Zaten işim var,bir çeviri yapıyorum,bitmek üzere!”deyince Müdür Bey bana,”Geliyorum,deyip kalktı. Ben hızlı hızlı dersliğe döndüm.Dersliğe girince gene “Müfettiş geliyor mu? diye soran oldu.Öfkem gene kabardı ”Müfettişin gelmeyeceğini kaç kez söyledim,ne Müfettişi be? “deyip yerime oturdum.Soran Fettah Biricik’ti, Söylediğim tam yerine gitmişti.Müdür Bey girdi.Geçen konuşmalarımızı kısaca anımsayalım,deyip durdu.Kim konuşmak istiyor?”diye sordu tüm arkadaşlar el kaldırdı.Müdür Bey ne düşündüyse tam Sami Akıncı’nın önünden geçiyordu, eliyle omzuna vurdu,”Elim sende!” dedi. Sami Akıncı geçen derste konuşulanları ayrıntılarıyla tekrarladı.Müdür Bey,hepimize bakarak,”Yanılmıyorsam hepiniz parmak kaldırmıştınız,sizleri kaldırsaydım böyle anlatacak mıydınız?” diye sordu.İsmet,Bekir,Yusuf başta olmak üzere bir çok arkadaş anlatırız!”diye bağırdılar.Müdür Bey,”Buna sevindim,bu bir ders değil,sizin gelecekteki işleriniz,işlerinizin yürüyeceği yollar.”dedi.Müdür Bey saatine baktı,”Benim misafirim var,onu gezdireceğim!”Beni göstererek,arkadaşınız da biliyor,onunla sözleştik!”dedi ayrıldı.Müdür Beyin arkasından bana sorular yağdı,”Nereye gidecekler?Hiç bir bilgim yok ama bilmiyorum demek elimde değil,düşündüm,duyduğum kadarıyla konuşmaları,kısa bir yolculukla bir yerlere gidecekler.Müdür Bey sizi orada yalnız bırakmam!”dedi.Nereleri olabilir,kesinlikle Lüleburgaz.Öykümü Lüleburgaz üstüne kurdum,Lüleburgaz’a gidecekler,Kaymakam Beyle görüşecek,Belediye Başkanına gidecek v.b.Birden Müfettiş sözleri kesildi.Varsayımlar son buldu..Çok çok merakı kabaranlar bana sormaya başladılar.Sefer Tunca:”Müdür Beyin dersine gelmeyeceğini nereden bildin?Sefer arkadaşa yalan söylemem,çünkü o hiç yalan söylemez; belki de yalan nedir bilmez.Ona doğusunu söyledim.Müfettiş Okul Müdürünü neden dersliklerde denetlesin?.Okul Müdürü öğretmen değil ki?Onun denetlenecek çok daha başka işleri var!Sefer’le birlikte Fattah,Ali Önol, 15 Hüseyin Serin,İbrahim Ertur, daha doğrusu bir birine sürekli yaslanan Edirneliler grubu dikkatle dinlediler.İçlerinde İbrahim Ertur’la Sefer dışında genelde onları ben de sevmem ama bana zararları dokunmadıkça karşılarında da olmam.Müfettiş olayında sustular.Sanırım kurnazca davranarak onları bir bakıma etkim altına aldım. Okulda Müfettiş oluşu arkadaşlarda olumlu bir etki bıraktı,derslik eskisi gibi gürültülü değil,konuşmalar daha ölçülü,şakalar daha ılımlı.Öğle yemeğinde nöbetçi arkadaşuımız Halil Basutçu masaları gezdi.Bizim masaya gelince bana:” Sen söylemedin ama ben aşçıbaşının nasıl kandırılacağını buldum;bakın etli fasulye ile irmik helvası yediriyorum!”dedi.Arkadaşlar güldüler:Sen aşçıbaşını değil o seni kandırmış,sabah yemediğimiz çorbayı öğleye gene getirdiniz, çorbayı yerdirmek için ötekileri araya soktu!”dediler.Halil,”Anlaşıldı sizin masaya bugün yaranamayacağız!”deyip gitti.Orhan bana sordu,”sıra arkadaşın gelip sana hesap veriyor sen hiç karşılık vermiyorsun,dargın mısın?”dedi.”Sıra arkadaşımla asla dargın olmam,öyle bir şey yok.Ancak bu yemek konusunda yapılan şakalar sonradan beni üzüyor.O nedenle uzatmak istemiyorum.Buradaki konuşmalarımız giderek yayılıyor,genel bir hoşnutsuzluğa dönüşüyor.Oysa, rahat bir çatı altında iyi fena karnımız doyuyor.Ya askerler ne yapıyor?Çok kez ağabeylerimi düşünüyorum,yakın yaşdaşlarımı düşünüyorum.Benden bir,bir buçuk yaş büyük olduğu söylenen halam oğlu Hilmi şimdi asker.Köydeki öteki arkadaşlarım da öyle.Siz düşünmeyebilirsiniz ama ben,düşünüyorum.O nedenle yemek konusundaki şakalara katılamıyorum!”Orhan ,”Haklısın,aslında bizler de ölçülü davranmalıyız.Öğretmenleri dinlerken gözlerimiz yaşarıyor.Dersten sonra konu bulamayıp yemeklere sarılıyoruz!”Öteki arkadaşlar da bize katıldılar.Daha ölçülü konuşma kararı alarak masadan kalktık.Atölyede bir süre öğretmenleri bekledik.Dün başlanan işler çalışanları bekliyor.Salih geldi,bana biz beraberiz,İrfan Öğretmenle Tarım barakasındayız,kovanları boyayacağız!”dedi.Boyalar hazırlanmış.İrfan Öğretmen gelir gelmez bana,arkadaşlar söyledi mi?Beraberiz,haydi bal yemeye!”dedi.Harun yok,Hasan,Yusuf,Salih dördümüz öğretmeni izleyip gittik.Binanın güney tarafına kovanları sıralayıp üstlerini önlerine koyup ikili sıra yaparak öğretmeni bekledik.İrfan Öğretmen,”Ben eski bir boyacıyım!”deyip iki üst bir alt boyadı.Hasan’la ben altlara,Salih’le Yusuf üst sıralara başladık.Altlar bizim kolayımıza gelsi.Üstlerin çatı ya da yağmurluk alanları oyalayıcı olduğundan bire karşı üç sayarak bir hızla sırayı götürmeye başladık.Hasan’la Yusuf tartışmaya başlayınca,İrfan Öğretmen,”Ay,çocuklar ben yanlış yapmışım,Hasan’la Yusuf eşleşecekti,olmadı!”dedi güldü.Yusuf sustu.Bu kez de Salih Yusuf’a sataştı.Öğretmen,”Neyse bunun ikinci boyası da var,o zaman öyle yaparız!”deyip sözünü tamamladı.Paydostan önce birinci boyalarını vurduk.2. boyalar hava elverirse önümüzdeki hafta sonlarında bir olasılıkla gelecek cuma yapılacak.Atölyeye gittik.Arkadaşlar da paydos etmiş,çıktılar.Onlar gidince dün çalarken çocukların dikkatle dinlediği iki parçayı,Mevlana peşrevi ile Yusuf Paşa’nın Saz Semaisini daha düzgün çalmayı denedim.Bunları değilse bile benzer parçaları bizim plaklardan çok dinlemiştim.Zeki Duygulu-Fasıl Heyeti,Aleko-Yorgo Bacanos gibi adlarla plakları vardı.Onlar çok ağır uzata uzata çalıyordu..Her türlüsünü denedim,kendime göre bir tempo tutturamadım.Sonunda Hidayet Öğretmene sormaya karar verdim.Hidayet Öğretmen,”Yardımcı olmaya çalışırım:Önce,”Ustanın adı Hıdır,elinden gelen budur!”deyip kendi durumumu söylerim,sonra elimden geleni ortaya dökerim!”demişti..Nasıl olsa benden çok daha iyi şeyler biliyor.Kendi kendime iyimser iyimser gülerek bir süre çalıştım.Hilmi’nin rahatsızlığını anımsayınca revire gittim.Hemşire hanım beni görünce “Eyvah sen de mi rahatsız oldun?”diye bir çığlık attı.Hilmi Altınsoy için geldiğimi,gelmişken öteki arkadaşları da görmek istediğimi söyledim.Hemşire,”Zamanı değil ama bir geçmiş olsun!” de,çık!”dedi.Mehmet Başaran,Yakup Tanrıkulu,ikisi bir yerde,4 Mehmet’le Hilmi bir başka odada.Mehmet Başaran beni görünce,”Hastalık numara sırasıyla ikişer ikişer alıyormuş, bak biz 74-75 bir haftadır yan yanayız.63 Hilmi de geldi,kaç burada durma ,63’ten son 66,sen geliyorsun,doktor görürse hemen yatırır” dedi.”Şaka yapabildiğinize göre iyisiniz,arkadaşlar sizi bekliyor,bu sıra çok şaka konusu var!”dedim.Meğer ikisi de iyi olmuş,yarın doktor gelir,izin verirse çıkacaklarmış. 4 Mehmet’le Hilmi’nin mide bulantıları sürüyormuş.Hemşire geldi,”Senin çıkmaya niyetin yok ben çıkarayım!”diyerek uyardı.Dersliğe gittim,arkadaşların selamlarını söyleyince çoğu şaşırarak,arkadaşları görmediklerine üzüldüler.İçimden, rahatsız arkadaşlara gitmiş olamama sevindim.Müfettiş konusu kapanmış gene savaş filmlerine dönülmüş.Üsteğmen filmi sorar mı?Ben biraz yüksek sesle “Dilerim sorar,sorar da bildiklerimizi anlatırız!”Bir yandan da sözlerimin etkisini gözlüyorum.Bir kaç gün önceye dek böyle bir söz söyleyince kesinlikle yanlardan karşı sözler çıkardı.Müfettiş üstüne söylediklerimin doğru çıkmasından sonra bu tür yan çıkışlar kesildi..Buna seviniyorum ama Müfettişin bir gün dersliğimize gelebileceğini de gözden ırak tutmuyorum.Çünkü 7.sınıfların bir ikisine girmiş,hem de boş derslerinde gelip konuşuyormuş.Ders sonunda da “Gene gelirim!”gibilerde sözler söylüyormuş.Müdür Beyle konuşurken kitap çevirdiğini söyledi,”Çevirdiğim kitabımın az bir bölümü kaldı,onu bitiririm!”dediğine göre yabancı dil biliyor;belki de Almanca biliyordur!”deyip Almanca çalışmaya karar verdim.Sami Akıncı varken fazla çıkış yapamam ama hiç değilse düpedüz susmuş olmam.3.sınıf kitabımı bir türlü sevemedim:Bakıp bakıp kapattım.Orhan’la birinci parçayı,Hüsnü ile de ikinci parçayı çalıştım,orada kaldı.2.kitabı daha iyi biliyorum;onu açtım.
Ein Ratsel-
Ein Mühlstein schwimmt au
dem Wasser drei Manner sitzen darauf
der eine ist blind,der andere lahm,der dritte nacht.
Der Blinde sieht einen Hasen,der Lahme
fangt ihn,
der Nackte steckt ihn in die Tsche.
Was ist das?
Bilmeceyi çözebilirim ama yeni çalışmış gibi yapmak için bilmediğim sözleri önce yazmaya başladım:der Mühlstein,değirmen taşı.Almanca,iki addan oluşan adlar birleşik yazılıyor:Mühl,değirmen,stein,tas.Kendi kendimi sorguladım,Değirmentaş neden değirmen taşı olarak okunuyor?Bunu daha önce öğrenmiştim,ona göre çeviriyorum ama biri bunu sorarsa ne yanıt vereceğim?Kitabı karıştırdım,bir yanıt bulamadım.Eksiz ad tamlamaları var,Ancak belirtisiz tamlamalarla aralarındaki ayrılığı ayırt edemiyorum.Esnemeye başladım.Zil çalınca kitabı kapatıp hiçbir şey düşünmeden gidip yattım.”Almanca,kendi kendine kolay kolay öğrenilemeyecek!Uyumak üzereyken Ömer Uzgil Öğretmene mektup yazma kararımı anımsadım:Acaba ondan sorsam yanıtlar mı?Önce sevindim,Ahmet Gürsel Öğretmen nasıl yanıtlıyorsa o da yanıtlar.Önce olabilirliğine sevindimse de bu sevincim çabuk geçti.Almanca matematik gibi değil,çok uğraş isteyen bir tarafı var.Üstelik Ömer Uzgil Öğretmen şimdi yönetici,koskoca bir okulu yönetiyor.Zaten,belki de bu yüzden mektuplara çok geç yanıt vermişti.Sonra da mektupları tebrikle yanıtladı.Kendi müdürümüzü düşündüm,okulda kaldığı günler sayılı,ona öğrencilerinden mektup gelse,onları nasıl yanıtlar?
15 Şubat 1941 Cumartesi….
Orhan nöbetçi,kalkıp gitmiş.Oysa benim Almanca çalışmamız üstüne önerim vardı.Artık yarına kalacak.Zaten bugün dersliğimize kimse uğramaz.Arkadaşlar konuşunca onlara kızıyordum,şimdi ise kendim,Müfettiş bekler durumdayım.Kahvaltıda çay-peynir var.Halil Basutçu,”Senin söylediğin gibiyse benim şansıma da çay-peynir çıktı!”dedi.Unutmamış.Gözüm Gül’ü aradı.Kahvaltıya gelmemesini iyiye yormadım.Hasta olabilir mi?Günüm iyi başlamadı,diye düşündüm:Orhan’ı aradım,nöbetçi çıktı,Gül’ü görmek istedim ortalıkta yok!Dersliğe gittim.Arkadaşlar,Garp cephesini konuşuyorlar.Bu kez Hasan kitabı anlatıyor.Hasan kitabı benden önce okumuş,yeni bitirmiş,bana vermiş.o nedenle sıcağı sıcağına bilgisi var.Ancak Hasan tarihler bakımında dikkatsiz,kitapta 1916-18 tarihleri geçmesine karşın savaşın zamanını bilmediğini söyledi.Hemen düzeltme yaparak konuşmalara katıldım.Bu kez Hasan bana takıldı,”Ağabey,nasıl olsa sen varsın,o nedenle ben kitaplardaki rakamlara bakmıyorum!”dedi.Rakam, dedikleri tarihlerdi.Üsteğmen neşeli bir yüzle geldi.Önce radyo dinleyip dinlemediğimizi sordu.Ben ,öğleleri Hüsnü Baykoca Öğretmenin olmadı zamanlarda açtığımı,o olduğu zamanlar,kendisi açtığını söyledim.Ancak hoparlörün koridorda çok ses çıkarması nedeniyle kısıldığını,bu nedenle de iyi dinleyemediğimizi ekledim.Üsteğmen, Almanya’nın yayılma politikasından başladı.”Yugoslavya’yı aldı,orada kendi askerini bırakmamak için hükümeti devirtip yandaşı bir hükümet kurdurdu.Aynı durumu Bulgaristan’da da uyguladı.Amacı oradaki askerini Yunanistan’a indirmek!”diyerek Balkan Yarımadası’nı haritada göstererek heyecanla anlattı.Savaşların kötülüğünü bir kez daha anımsattıktan sonra sözü filme getirdi.Arkadaşlara sorular sordu.Hüseyin Serin’e takıldı.Hüseyin pek ders dinlemez ama bunu hiç belli etmezdi.Bu kez yakalandı;elindeki kalemi sıraya koymuş, orta parmağıyla bilyeye vurur gibi vurup yere düşürtmüş.Üsteğmen de bunu görmüş.Birincide ses çıkarmamış ama izlemiş,ikincide suçüstü yakalamış.Hüseyin,önce kem küm etti,ikinci sorgulamada,”Sizi dikkatle dinlerken dalgınlıkla yaptım,bir kastım yoktu!”dedi.Üsteğmen,”Buna da memnun oldum,o halde konuşulanları anlat!”deyince Hüseyin sustu.Üsteğmen gülerek cebinden not defterini çıkardı.Bu kalınca bir cep defteriydi.Üsteğmen,”Deneyimli Binbaşım bunu bana, gereğinde işine yarar, diyerek vermişti,haklıymış!”deyip Hüseyin Serin sayfasını açtı.Numara 15-Hüseyin Serin ,bedenen güçlü,sanat dersleri ortalamaların en altında,1’den 2.sınıfa destekli geçmiş,benim dersime de ilgisiz.Susarak zaman kazanmayı yeğleyen yapıda bir öğrenci…Üsteğmen,”Bunları ben yazmadım,binbaşımın notları,o böyle düşünüyor.Şimdi sen söyle, ben nasıl düşüneyim?”Hüseyin renkten renge girdi,titrek bir sesle”Siz bilirsiniz!”diyebildi.Sami Akıncı parmak kaldırdı,bu kez arkadaşı affedin!”dedi.Üsteğmen bu öneriye sanırım sinirlendi,sesini biraz daha yükselterek”Sen bunu,bugünün çavuşu olarak mı söyledin,yoksa kendinde böyle bir hak olduğunu mu sanıyorsun?”dedi, numarasını sordu,deftere baktı,”Kültür derslerinden iyi olduğu söyleniyor,benim dersimde gölge seçenlerden,çok pasif!”Sami özür dileyip oturdu ama Hüseyin’den daha çok mahcup oldu.Üsteğmen,”Biz askerler,gevşekliğe,kayırmalara,korumalara asla göz yummayız.Askerlerimiz gibi öğrencilerimizin de böyle olmasını bekleriz.Biz öyleyiz,siz de olacaksınız.Bunun başka türlüsü olamaz,olmayacaktır da!” Son sözü “Da!”oldu.Tam bu sıra zil çaldı.Üsteğmen iki ayağının ökçeleri vurarak,ders bitmiştir,hoşça kalın deyip ayrıldı.Arkadaşların çoğu öyle ayakta kaldı.Üzüntüleri yüzlerinden belliydi ama ben kestiremedim,Hüseyin ya da Sami adına mı üzüldüler yoksa kendilerine de mi pay çıkardılar?Halil gülerek bana sordu,”Senin Binbaşı senin için ne yazdı merak etmedin mi?Benden önce Mehmet Yücel yanıt verdi,”Dayı onu çoktan öğrenmiştir!”İsmet yardıma koştu,”Dayı, hani benimkini de öğrenecektin?Bu kez Yusuf,”Beni de öğren!”arkasından bir yığın takılma oldu.Akordiyonu almak için koşarak atölyeye gittim. Akordiyon sırtımda,merdivenin kenarında dururken İrfan Öğretmenle Üsteğmen yanımdan geçti,bana bakışlarından,benim için konuştuklarını anladım:Üsteğmen, akordiyonun markası için”Skandali ünlü bir İtalyan markasıdır!” dedi.. Bu bile benim için bir övünçtü.Merdivenin önünde dizili arkadaşlara baktım,itiş kakış hazırol sesi bekliyorlardı,korkarak en sol sıralara göz gezdirdim,;Gül,sol ekliyle saçlarını sağ tarafına attı.ağzından bir tutacak çıkarıp taktı.Saçlarının çoğunu başının sağ tarafına toplandı.Yüzünü bana açtığını varsayıp gülümsedim.Hidayet Öğretmen bana bakınca toparlanıp akorlara bastım.Hidayet Öğretmenin buyruğuna uyarak akorları dört kez tekrarlıyorum.Re-sol-sib-re sağ el, sol-sib-re-sol,sol el-5. re-sol marşın devamı…..Oldukça alıştım.Bazen ince solu bulduramıyorum ama fazla belli olmuyor.Hidayet Öğretmen kısa bir açıklama yaptı:”Bir süre, yat zilinden yarım saat sonra ışıklar kapanacak,hazırlıklarınızı ona göre yapın!”dedi.Karartma denemesi yapılacakmış..
Akordiyonu bırakıp yemeğe gittim.Fikret Madaralı Öğretmen gelmiş,Harun’u sordu.Harun revirden çıktı,iyileşti deniyor ama,nedense yemekleri revirde yiyormuş.Öğretmene anlattım.”Öyleyse bir süre daha kooperatif için alışverişlere katılmasın!”dedi.Bugün birlikte gideceğiz.Salih,Cavit gelecek,öğretmenle birlikte gezeceğiz.Bunu öğrenince içimden burkulum.Musa ya da başkası,Halkevine uğrayamayacağım.Birden isteksizleştim,her cumartesi kooperatif.Pazar günleri de gitsem olur ama,o günler Halkevi’nde kimler çalışıyor,bilmiyorum.Benim bildiğim cumartesi geceleri cazlı toplantılar olduğundan,gece çalacaklar saat 15oo’te toplanıp prova yapıyorlar.Onları dinlemekten yarar umuyorum.Biraz isteksiz olmakla birlikte hazırlanıp öğretmenle birlikte çarşıya indik.Öğretmen listeye baktı, portakal sandıkları,helva karavanaları,bugün sayımız az-köşeyi göstererek -buraya yığalım, sonra öteye taşıtalım!”dedi.Özdilek’ten de yığınla kırtasiye aldık.Öğretmen Salih Baydemir’e bu tür hesaplarını defterine tarihleriyle bilgi vererek yaz,beraber imzalayıp,ödemesini yaparız!”dedi.Şimdiye dek bunun dışında hiç bir ödeme yapılmadığını duyunca da “Aferin,işte bak buna da sevindim!”diyerek kooperatif ekibimizi övdü.İyi bir başlangıç yaptık,bundan böyle bu düzen kolay kolay bozulmaz,bozulmasına meydan vermeyeceğiz!”diye ekledi.Kamyonun gelmesi biraz gecikince öğretmen ayrıldı.Az sonra da kamyon geldi,okula döndük.Aldıklarımızı ,kamyondan kooperatife taşırken Salih, gülerek,bize yevmiye vermekten söz etti..Cavit “Bu şaka,bize dert olur,bunu duyanlar gerçekten yapıldığına inanıp bizi kınarlar!” dedi.Üstelik sinirlendi,söylene söylene gittiİaz sonra da dört beş arkadaşıyla gelip yükleri onlara taşıttı.”Bundan sonra buradaki taşımaları ben üsleniyorum.İsterseniz çarşıya da arkadaş götürelim,bu para işi ortadan kalksın!”dedi.Ben Cavit’e katıldım.Yönetim kurulu olarak karar alıp onu uygulayacağız,ön kararımız bu oldu.Aldıklarımızı yerlerine koyup satış başladı.En hızlı biten yiyecek tahin helvası.Portakal hem azaldı,hem de pahalı oldu.Kabak çekirdeği okul yönetimince yasaklandı,onun yerine patlamış mısır çıktı.İğde,kuru üzüm,şeker olarak yeni hayat çok aranıyor.Cavit gün saymaya başladı;mart sonunda bırakacağız.Cavit aslında bırakmak değil,Salih’ten kurtulmak istiyor.Bir türlü birbirlerine yakınlaşamadılar.Salih eleştiri kabul etmiyor,Cavit ise eleştirmeden edemiyor.Arada Harun’la Fevzi kalıyor.Yemekten sonra dersliğe gittim.Yeni bir durum yok.Askerlik dersi çok geride kalmış.Almanca kitabımı açıp bilmece çözmeye başladım.Bilmeceye bakarken,birden parçaları tekrarlayarak ilerlemeyi denemeye karar verdim.Stück Eins-İn dem Dorf.--Sözcükleri bir kağıda yazmaya başladım.Mustafa Saatçı çok merak ediyormuş:Hangi arkadaş hangi dersi çalışıyor?Bizim sıraya geldi,sıradaki yazılı kağıdı görünce “Bir dakika için alabilir miyim?diye sordu.Almasında bir sakınca görmedim ama çok merak ettim,ne yapacak acaba?.Kağıt elinde tahtanın önüne gitti,numara sırasıyla listedeki adları Almanca olarak okumaya başladı. “ 4,das Dorf,79 der Stelle,6 der Ochse,78 dir Kuh,7 das Schaf,77 die Ziege!”Arkadaşlar önce olayı anlayamadı katılasıya gülerken Hüsnü Yalçın “Ben,şimdi de inek mi oldum?diye sorunca durum anlaşıldı.Sami Akıncı gülerek bir ikisinin anlamını açıkladı.Mustafa Saatçı hiç bozuntu vermeden kağıdı benim önüme bırakıp,”Dersimiz burada bitmiştir arkadaşlar!”dedi, yerine oturdu.Numarası okunanlar önce kızmış gibi görünmesine karşın sonra sonra en çok gülen gene onlar oldu.İdris,Yusuf,Bekir tüm numaralara acayip Almanca ad aradılar.Bekir benden büyük lügatı aldı gece boyu hayvan,böcek adları aradılar.Halil Basutçu Mustafa Saatçı’ya teşekkür etti.”İki gündür sessizlikten kafalarımız şişmişti,sonunda yeni buluşunla gene eski gürültümüze kavuştuk.Yeni yeni buluşlarını bekleriz!”dedi.Halil’e daha ne olabilir diyenler oldu.O da tüm hayvanlar bitmedi,daha das Pferd var, ,der Hund var die Katze var,der Esel var,der Langohr var, Langriemen var!” Halil’e yanıt veren olmadı.Sanırım söylediklerinin doğruluğuna da pek dikkat eden olmadı.Oysa sıradaki öteki kağıta bunlar yazılıydı,hepsi de doğruydu.…..Genelde büyük tartışmalara yol açan, bu tartışmalar sonunda bir çok arkadaşımızın üzülmesine neden olmasına karşın Mustafa Saatçı’nın şakaları,kimi kez işe yarıyor.İşte bu gün onlardan biri oldu.Hem benim ciddi ciddi Almanca çalıştığım yayıldı,hem de şaka bile olsa arkadaşlar bu etkinliğe katılmış oldular.Sami Akıncı’nın karışmaması ilgimi çekti.Üsteğmen’in söyledikleri sanırım çok dokundu.Oysa Askerlik derslerinde kendine güven içinde oturup gerçekten hiçbir konuşmaya katılmaması benim de dikkatimden kaçmıyordu.Özellikle Binbaşının böyle bir saptama yapması beni çok şaşırttı.(Gölge seven,ne demekse!) Sami Akıncı’yı baştan beri izliyorum ama sanırım kıskanmıyorum.Matematik,Almanca,genelde Türkçe derslerinde başarısı olağanüstü.Özellikle gelecek derslere hazırlanması,ödevlerini günübirlik yapması ,bunlar için tam numara almasını hiç kıskanmıyorum.Ancak bunlardan iyi numara aldığı için sanat derslerinden sıvışmasını,iki yıldır kooperatif adı altında bir kulübede salt defter,kalem satarak adına kooperatif yönettim deyip,ders çalışması,bana göre büyük haksızlık oldu.Bunu öğretmenler de gördü,konuşma konusu yaptı hatta Müdür Bey bile düzelteceğiz dediği halde tam bir yıl sonra Cavit Kafkas’la arkadaşlarının diretmesi sonunda o büyük yanlış düzeltilebildi.Buna karşın Sami gene,okul işlerinde çalıştırılıp kollanılıyor.Biraz da bu nedenle kendini bizden ayrıcalıklı görüyordu.Bugün Üsteğmen, daha doğrusu daha geçen yıl Binbaşı kanısını defterine yazmış.Bundan önceki Üsteğmen de Sami’ye pek yakınlık göstermemişti;sanırım bu defterin etkisi oldu.Arkadaş olarak üzüldüm ama elimden gelen bir şey yok.Sami Akıncı’nın çok üzülmesini de istemiyorum.Çok kıskanç ama çalışanlara körlük yapmıyor.Geçen yıl Binbaşı beni payladığı süreçte benim en çok yanımda olmaya çalışanlardan biri Sami Akıncı’ydı.”Dersine iyi çalışırsan seni kesinlikle affeder” dediğini hiç unutmadım.Öteki arkadaşların hiç biri böyle bir şey dememişlerdi.Bunları düşününce Sami ile konuşmak istedim.



Mektuplarla Matematik Öğrenme Çabaları

