16 Aralık 1940 Pazartesi
Akşam nedense geç uyudum, daha doğrusu uzun süre uyuyamadım. Komşum Orhan dürtükleyerek Guten Morgen! demese uyuyacağım. Bir yenilik benden, kitaptan ezberledim Herr Orhan, Wieviel Uhr ist es jetzt? Orhan gülerek, “saatım yok abi!” dedikten sonra gülerek “Herr İbrahim, Wieviel Uhr ist es jetzt?” Sami hemen karıştı: “Nein!” “Warum nein?” dedim, sustum. Orhan da sustu. Bu kez Sami takıldı, “Benim karışmamdan hoşlanmadınız mı?” Hoşlandığımızı, ancak ona yetişemediğimizi söyledik. Böyle söyleyince birlikte dersliğe yürüdük. Sami benden Almanca büyük lügatı istedi, verdim. “Bugün kalabilir mi?” diye sorunca uzun süre kalabileceğini, arada istersek darılmamasını, birlikte kullanabileceğimiz söyledim. Sami buna sevindi. Aslında ben de sevindim: Belki bu tür ilişkilerle aramız ısınır da onun çevresine sarılan birkaç kişi, kendiliklerinden sırtlandıkları Sami bekçiliğinden vazgeçerler.
Hava gene soğumuş gibi. Soluyunca dumanlar uzaklara dek gidiyor. Durup konuşanlara bakıyorum, sigara içenlerin dumanı bir süre ağzında tuttuktan sonra bıraktığı gibi soluyorlar. Üşüdüğüme inat yerime oturdum, kahvaltımı yaptım. Karşımda, Yusuf, Hilmi, Mehmet Aygün söylene söylene titrediler. Yusuf duramadı, “Sen üşümüyor musun?” diye sordu. Üşümediğimi, dünkü kadar soğuk olmadığını, bugün karın eriyebileceğini söyleyince üçü de kızarak “İnadına böyle konuşuyorsun!” diye dikeldiler. Mehmet Aygün, az sonra fikir değiştirdi; “inadına minadına, ne olursa olsun, demek ki yapılabiliyormuş; biz neden denemiyoruz?” diyerek oturdu. Yusuf Asıl Mehmet Aygün’e, “Hadi, sen de bugün karlar eriyecek de de göreyim!” diye çıkıştı. Mehmet Aygün, “Vallahi oturdum ama, karın bugün değil mayıs ayına dek eriyeceğini sanmıyorum!” deyince, Yusuf’
Hasan Üner soba nöbetçisi, ona yardım etmek için atölyeden parçalar seçtim. Yusuf’
Öğretmen, çantasından bir kitap çıkardı. Kitap eski yıllarda okullarda okutulan bir gramer kitabıydı. “Sözler değişti ama kurallar değişmedi!” deyip tahtaya örnekler yazdı. Fiil, fail, meful. Arkadaşların çoğu bunları biliyormuş. “Öyleyse işimiz kolay!” diyerek tahtaya cümleler yazdı: Kar yağdı-Kar çok yağdı-Kar yollara yağdı- Öğretmen, Bekir Temuçin arkadaşımıza tebeşiri vererek, benzer cümleler yazmasını istedi. Arkadaşımız Bekir konuyu iyi biliyormuş: Bekir yazdı-Bekir tahtaya yazdı-Bekir tahtaya yazı yazdı-Bekir tahtaya tebeşirle yazdı-Bekir tahtaya beyaz tebeşirle güzel yazı yazdı. Öğretmen gülerek Bekir arkadaşımıza, “Sen giderek, yazdığın yazıyı bizim çok beğendiğimizi eklemek niyetindesin, galiba!” diyerek takıldı, teşekkür edip yerine oturmasını söyledi. Ardından Sami Akıncı’yı kaldırdı. Sami tahtaya kalkacağını hiç beklemediği için, öğretmene “Ben mi?” diye sordu. Öğretmen gülerek “Evet sen, Sami Akıncı sen değil misin?” dedi. Sami bu kez iyice şaşırdı, sıranın ters tarafından kalktı. İki kişilik sırada Sami ile Mustafa Saatçı oturuyordu. Nedense Sami kendi boş tarafından değil de Mustafa Saatçı’yı kaldırarak çıktı. Öğretmen, Sami’nin tavırlarını dikkatle izlediği için durumu gördü. Bize dönerek, “Arkadaşınız hep kendi istediği zaman kalkmaya alıştığı için, çağırılmayı beklemiyordu. Öğrenciler için tahtaya çağırılma olasılığı her zaman vardır. Öğrenciler, hiçbir zaman istisnayım duygusuna kapılmamalıdır!” dedi. Sami’ye, Bekir Temuçin’in yazdığı tümceleri sıra ile sordu. Önce fiilleri, sonra failleri buldurdu. Sami hepsini duraksamadan buldu, nedenlerini anlattı. Sami, “Mefuller!” dediğinde öğretmen durmasını söyledi. “Gramerin, dilimiz Türkçenin gramerinin alfabesi budur. Sami arkadaşınızın anlattıklarını bilirseniz, akşam sabah konuştuğunuz sözleri, kurduğunuz tümceleri böyle değerlendirebilirseniz, dilinizi biliyorsunuz, demektir. Bu aynı zamanda gremer olarak görevini bilmediğiniz sözleri kullanmayın anlamına da gelmektedir. Bu nedenle konuşurken, yazarken anlamını bilmediğiniz sözler gibi tümce içinde ödevini bilmediğiniz sözleri de kullanmamak gerektiği anlamını taşımaktadır. Kısa tümceler, hem açık olur, hem de güzel!” Zil çaldı, Öğretmen Sami’ye, “Mefulü de bir başkası açıklasın!” deyip oturttu.
Öğretmen çıkınca bir gürültü koptu. Salih Baydemir kalktı, “Arkadaşlar öğretmen beni kaldırmayacak, biliyorum, açıkçası ben mefulün ne olduğunu bilmiyorum ama ayıp olan tarafı ben bu sözü doğru olarak söyleyemiyorum: Me-fuul mu, Meful mu? Mef’ul mu, Mefül mü?” Otuz kişilik derslikte bir meful, mef’ul yaygarası koptu. “Durun, susun!” derken öğretmen geri geldi. Öğretmen yerine oturunca tahtayı gözden geçirdi. Bekir Temuçin’e, “Bunları sen yazdığına göre sen açıkla!” dedi. Buna sanırım en çok ben sevindim. Hem bilmiyordum, hem de öğretmenin benim bildiğimi sanıp kaldıracağına inanıyordum. Kaldırınca da belki en üzüleceğim dersim belki bu olacaktı. Bekir, yazdığı tümceleri sıra ile yanıtladı. Öğretmen Bekir Temuçin arkadaşa oturmasını söyledikten sonra bize dönerek. “Arkadaşınızı fazla yormak istemedim, ancak daha soracaklarım var!” deyip tahtaya geçti. Tebeşir, Beyaz, Yazı, güzel yazı, tebeşirle sözlerinin altlarını çizdi. “Kim söyleyecek?” Daha sözünü bitirmeden bu kez İsmet Yanar parmağını kaldırdı. İsmet’in biraz patırtılı el kaldırışını gören öğretmen, “Senden bekliyordum, sussaydın üzülecektim!” dedi. İsmet, biraz sırıtarak kalktı, sorulanları doğu yanıtladı. Öğretmen bu kez “Bizim yarım kalan bir konumuz vardı. Gramer, salt adlar ya da fiiler değildir. Tüm sözcükler birbirinin yerine geçer, birbirine yardım eder, değişik şekiller, değişik görevlerle karşımıza çıkarlar!” dedikten sonra tahtaya, On gün önce yağan kar, hala kalkmadı- Görünen köy kılavuz istemez-At binenin kılıç kuşananın-Sütten ağzı yanan yoğurdu üfler! tümcelerini yazıp defterlerimize de yazdırdı. Bu tümcelerdeki sözlerin bildiklerimizi adlandırmamızı, bilemediklerimizi, ise birbirimizden sorarak yanıtlamamızı, hiç yanıt bulamadıklarımızı da gelecek derste konuşacağımızı söyledi. Öğretmen, Sami Akıncı’ya, İsmet Yanar’a, Bekir Temuçin’e ortak bir ödev verdi: Fiillerin zamanlarla ilgili çekimlerini büyük bir kartona yazıp, tahtaya asacaklar. Seçilen söz, ÇALIŞMAK: 1. Çalışıyorum 2. Çalıştım 3. Çalışacağım 4. Çalışsam 5. Çalışmışım 6. Çalışmalıyım- 7. Çalışayım 8. Çalışırım 9. Çalış! Çalışsın! Bunların önce yalın biçimlerinin çekimi yapılacak. sonra da bileşik şekilleri araştırılacak. Ayrıca her birinin bir çekimi bir cümle içinde kullanılacak. Türkçe çalışıyorum. Almanca mı çalıştın? Önümüzdeki günlerde dilbilgisi çalışacağız. Biraz çalışsa o da başarılı olur. Bu derse çok çalışmışsın. Dilbilgisi konularına çok çalışmalısın. Türkçe dersine çok çalışasın ki iyi not alasın. Unuttuğun konuları bir daha çalış, öğrenirsin. Ben bunları yazdım. Doğru olduğuna inanıyordum. Halil baktı, “Bu kadar mı?” diye sordu. Bekir yanına gelmişti, ona söyledi, Bekir “Hayır, öteki çekimler de yazılacak!” deyince ben karşı koydum. Bu kez İsmet söze karıştı, beni doğruladı. İsmet’le Bekir tartışınca Sami Akıncı karıştı. Sami “Şimdilik bu kadar. Siz bu kadarını yapacaksınız. Biz listemizi tamamlayınca ötekileri de sonradan yapacaksınız!” dedi. “Benim yaptığım şimdilik yeterli olduğuna göre ötesi beni fazla ilgilendirmez!” deyip defteri kapattım.
Arkadaşlara sordum, “Müdür Beyi çağırayım mı?” Mehmet Yücel çıkıştı: “Dayı, gayretkeşlik etme, haftanın ilk günü iki ders yeter!” İsmet bekliyormuş, Mehmet Yücel’e, “Dayıma ikide bir dayı deyip durma, sinirleniyorum, sonra bana enişte demek zorunda kalırsın!” Mehmet Yücel, İsmet’e, “Ne diyorsun? Benim sana uygun kimim kimsem yok! Nasıl eniştem olacaksın?” İsmet, araştırma yaptığını, sayısız güzel kızları olan akrabaları olduğunu, ancak kıskançlığı yüzünden bunları sakladığını söyledi. Bu kez tüm arkadaşlar Mehmet Yücel’e takılmaya başladılar, “Ne olursun bizi de enişteliğe al!” Mehmet Yücel bir yandan gülüyor, bir yandan da “Yahu nerden çıkardınız bunu şimdi?” Her zaman Mehmet Yücel’in takıldığı arkadaşlar bunu fırsat sayıp bir süre dile doladılar. En son takılan Mustafa Saatçı Mehmet Yücel’in sabrını taşırmış olacak ki “İmam, sen o koyun bakışlı kızdan vazgeçme, pişman olursun!” dedi. Mustafa Saatçı’nın beğendiği güzel kız, böylece Mehmet Yücel’den bir ad aldı. Koyun Gözlü. Önce ben, Mehmet Yücel’i sözünde durmamakla suçladım. Kızlara ad takmayacaktı. Bu kez sözünü geri aldı. Ancak kim dinler; söz çoktan benimsendi, giderek de yaygınlaştı: Koyun Gözlü mü olsun, koyun bakışlı mı yoksa sadece koyun mu densin? Kuzu diyenler de çıktı. Yemek zili çalınca iki ders boyunca boş yere çene çaldığımızı bir kez daha saptamış oldum. Yemekte S’yi gördüm, güzel bir kız, ne koyun, ne koyun gözlü. Bakışlarında da hiçbir tuhaflık yok. Utangaç, öteki arkadaşlarından bir farkı yok. Belki, bir çoğundan daha güzelce.
Bir hafta aradan sonra bugün ilk kez atölyeye gittik. Naci Öğretmen gelmedi. İrfan Öğretmenin dediğine göre özel bir işi çıkmış, Lüleburgaz’daymış. İşlerimize devam ettik. Revir masaları bu hafta tamamlanacak. İki masanın ikinci cilası, iki masanın da zımparası yapılıyor. Hasan Üner, Yusuf Asıl, Hüseyin Orhan’la zımpara yapıyoruz. Harun, Salih, Recep Mehmet (
Öğretmen sözünü bitirince anladık ki, biz, henüz doğru dürüst iki bina yapmışız. Okul binası ile yatakhane, Banyo-tuvalet-Revir binası. Yemekhane, mutfak değişecek. Öğretmen, Tarım binası ile diğer üç atölyenin de yerinde olduğunu, büyütme düşünülürse yerinde büyütüleceğini, bundan sonra öğretmenler için evler yapılacağını, ayrıca büyükçe bir Konuk Evi, Resim, Müzik salonları yapılacağını söyledi. Yusuf Asıl, “Biz onları bitiremeden gideriz!” deyince öğretmen, “Siz, bundan böyle işlere, hep biz gözüyle bakmayın, okulumuz şimdi 280 öğrenci barındırıyor. Haziran ayında 100 öğrenci alınması gerektiği şimdiden daha bildirilmiş durumda. Siz otuz kişiydiniz, sizin dışınızdakiler şimdilerde 250, yaza bu sayı 350’ye çıkacak. Bu sayı oldukça büyük bir sayı, Bunlarla çok işler yapılır. Yeter ki ödenek verilsin. Bu yeni planı, bir, bilemedin iki yılda tamamlarız. Sizin gitmenize daha üç yıl var!” Öğretmenin açıklamaları bizi umutlandırdı, kimi kapalı sandığımız noktaları da açıklığa çıkardı. Bir kez ben, bu binaların yapılıp yapılıp yıkılmasını beceriksizliğe yoruyordum. Dünyanın kerestesi harcanıyor, bir süre sonra oradan kaldırılıp başka yere taşınıyordu. Bunun nedenini iyi öğrendim. Benim yazık dediklerime öğretmen de yazık dedi ama arkasından da ekledi, “Çaresizlikte bunları yapmak zorundayız!”
İrfan Öğretmenle çalışmayı bu açıdan çok seviyorum. Çalışırken yumuşak yumuşak konuşuyor. En küçük ayrıntıları atlamadan açıklıyor. Zımpara işimizi gözden geçirdi. Gülerek “Olmuş olmamış demeyeceğim: Parmaklarımın uçları konuşacak!” deyip sol eli parmaklarını gezdirdi. Bir iki yerde eli, ileri geri gitti geldi. Bana bakıp güldü. Benden önce Orhan, elindeki kalemle oraları işaretledi. Öğretmen gülerek, başıyla “Evet!” dedi. “Oraları az daha zımparalanacak!” Parmaklarımızın ucuyla yoklaya yoklaya zımparaladık. Öğretmen kendi tezgahı üstünde bir çizim inceliyordu, Yusuf geldi, öğretmenin yaptığı gibi yaptı, Orhan’a, başını atarak, “Olmamış bu oğlum, daha dikkatli zımparala!” derken öğretmen gördü, “Başkalarının çalışmalarını kontrol etmek zevkli değil mi?” diye sordu. Yusuf, “Hayır öğretmenim, parmaklarımı deniyorum!” dedi. Öğretmen, Yusuf’un sözünü duymamış gibi gülerek “Zevklidir zevkli!” dedi. Revirde çalışan arkadaşlar geldi. O sıra paydos zili çaldı. Arkadaşlar, öğretmenlerle birlikte çıktılar.
Bir hafta aralıktan sonra akordiyonu çıkarıp çalıştım. Parmaklarımın tutuklaştığını üzülerek gördüm. Uzun süre gam yaparak parmaklarımı yerlerine oturtmaya çalıştım. Neyse ki kısa zamanda elim alıştı. Önce en kolay çaldığım Gülnihal’i Çardaş Früstin’i, 5 Nolu Macar dansını, Sirtoyu, Harmandalı’yı derken ezberimde olanları sıradan geçirdim. Buna çok sevindim. Unutmak diye bir durum yok ama alışkanlık soğuması gibi bir olumsuzluk var. Az uğraştıktan sonra o da aşıldı! Okuma saatinde dersliğe gittim. Hasan bana, “Sana yeni bir kitap seçtim, bunu da beğenmezsen bir daha kitap okuma işine hiç karışmayacağım!” dedi. Kitap Penguenler Adası. Penguenin ne olduğunu sordum. Bir tür kuşmuş. Kitabı aldım. Yarın bir saat tarih dersimiz var. Tarih dersinin konusunu iyi biliyorum. Zaten Selçuk Öğretmenle anlaşmış durumdayız. Öğretmen, geçen derste parmak kaldırınca bana: “66 sen dur, senin tarih sevdiğini, sevdiğin için de çalıştığını biliyorum. Şu tarih sevmeyen arkadaşlara soralım, tarihi niçin sevmiyorlar? Çalışmamak için mi sevmiyorlar yoksa başka bir nedeni mi var?” demişti.
Penguenler Adası’nı okumaya başladım. Tarihte okuduğumuz Orta Çağ. Papazlar insanları kandırıyor, şeytanlar ortalıkta cirit atıyor. Haçlı Seferleri öncesindeki gibi atına, eşeğine binen papazlar çarşı pazar dolaşıp insan kandırıyorlar. Papaz Mael de bunlardan biri. Şeytan Mael’i kandırıp Kuzey Kutbuna gönderir. Papaz Mael ıssız bir adaya çıkar. Ancak bu ıssız adada penguenler yaşamaktadır. Papaz Mael iyi göremediği için penguenleri insan sanır. Hemen onlara dinsel vaazlar vermeye başlar. Penguenler sessizce dinlerler. Papaz Mael çok memnun kalır, bu saygılı dinleyicileri hemen hıristiyan yapar. Ancak papaz Mael’in bu yanılgısı Cennette iyi karşılanmaz. Mael’in yaptığı dualar tartışmalara yol açar. Kesin bir çözüm bulunamayınca, penguenler insan sayılıp olay çözülür. Bundan sonra? Bundan sonrası kolaydır: Papaz Mael’in bulduğu ada Bretanya yakınlarına çekilir. Adanın adı Alca olur. Alca adası Penguen toplumunun yeni bir yaşam sürecini başlatan yer olarak tarihe geçer. Önce giyimsiz olan penguenler din gereği giyinmek zorunda kalırlar. Giyinen dişi penguenler erkekleri kışkırtmış sayılmakla birlikte uzun didişmeden sonra en güçlü penguen kral olup ülkeyi yönetmeye başlar. Yenilikler art arda sürer. Kral penguen herkese eşit davranacağını söyleyerek vergiler toplar, parasal olarak da elinde bir erk oluşturur. Buna karşın aklını kullanmaya başlayan penguenler de çıkar. Örneğin, Kraken, adanın uzak bir yerinde bir mağaraya çekilerek yalnız yaşamaya başlar. Giderek en güzel pengueni de yanına alır. Ayrıca namuslu penguenlerden türlü entrikalarla paralar toplayıp oldukça varsıllaşır. Kraken’in soyduğu insanlar bu kez güç birliği yaparak Kraken’e karşı çıkarlar. Kraken birileri tarafından canavar olarak adlandırılır. Halk papaz Mael’e başvurup canavarın öldürülmesini ister. Mael, canavarın öldürüleceği kendisine malum olunduğunu, az beklemelerini isteyince Kraker bu kez yapay bir canavar ortaya çıkarıp, canavarı kendisi öldürür. Halk bu kez Kraker’i kahraman olarak karşılar. Kraker’in oğlu Draco saygın bir aile çocuğu sayılır. Krake’nin karısı Oberosio aziz ilan edilir. Krake’den sonra Draco ailesi azizler arasına girer, Alca adasında Penguenlerin Orta Çağı başlar. Alco’da sanatsal çalışmalar da yapılmıştır. Örneğin Dante’nin Divina Komedi’sine benzeyen bir yapıtı Morbedius adlı bir papaz yazmıştır. Ayrıca Johannes Talpa adlı bir başkası da Alco adasının büyük tarihini yazmıştır. Ancak bir gün gelir, halk gene baş kaldırınca kral öldürülür. Bu kez Trinca adlı biri yönetimi ele alır. Uzun savaşlar yapılır, büyük zaferler kazanılır ama sonunda Trinca’nın elinde salt Alco adası kalır. Bu kez yönetim Cumhuriyet olmuştur; ancak ülkeyi gene varsıllar yönetmeye başlar.
Kitabın burasına gelince duraksadım: Bu yazar, benim anladığım kadarıyla kendi ülkesi FRANSA’yı anlatıyor galiba, dedim. Gerçekten, penguenleri filan ortadan kaldırınca Fransa’daki olaylarla büyük bir benzerlik var. Önce din adamları egemenlik kurup, uzun süre halkı aldatıyorlar. Sonra halk baş kaldırıp kralları deviriyor. Kral devrildikten sonra on yıllarca bir didişmeden sonra Napolyon Bonapart başa geçiyor. 20 yıl süreyle Napolyon Bonapart sayısız ülkeyle savaşıp Fransa’yı egemen kılıp genişletiyor. Ancak hesapsız savaşlar sonunda yıpranan Fransa Birleşik Avrupa ordularına yenilince gene eski durumuna çekiliyor. Sanırım yazar penguenleri anlatıyor aldatmacası içinde Fransa’yı anlatıyor. Bu, geçmiş dönemlerin tüm imparatorlukları için de geçerli. Osmanlı İmparatorluğu böyle, Roma İmparatorluğu, Cengiz İmparatorluğu hep bir birine benzer şekilde gelişmişler, gene benzer şekillerde dağılmışlar. Ancak yazarı, Fransız olduğu için ben Fransa olarak düşündüm. Bakalım bundan sonra nasıl devam edecek?
Akşam yemeğinde, daha önce türkü söylemek isteyen, bu nedenle gelip benimle konuşan iki kız gene geldi. Hilmi Altınsoy bana “Senin türkücüler gene geldi!” dedi. Kızlar bunu duymuş, gülerek: “Bu kez türkü için değil mektup getirdik!” dediler. Şaşırdım, “Ben kimseden mektup beklemiyordum, aldığım mektupları daha yanıtlamamıştım!” dedim. Melahat Erkan eliyle arkasında tuttuğu mektubu uzattı, “Bu size değil mi?”dedi. Benim adıma yazılmış güzel yazılı bir mektup. Arkasına baktım: Ömer Uzgil, Isparta-Gönen Köy Enstitüsü müdürü. Geçen iki bayramda da tebrik yazmıştım, birine tebrikle karşılık vermişti. Mektup yazmıştım, oldukça zaman geçti, karşılık vermeyeceğini sanıyordum. Birden çok sevindim. Hemen açtım iki kağıt dolusu yazı. Yazılar çok güzel. Zaten arkadaşlar Ömer Uzgil Öğretmenin yazısını anlatmak için, “Kitap yazısı gibi yazı!” diyorlardı. Getirenlere teşekkür ettim. Yemekleri kaşıklayıp dersliğe koştum. Bir Okul Müdüründen mektup aldım. Bunun çok onurlu bir tarafı var benim için. Mektubu okudum. Ömer Uzgil Öğretmen ilk atanmasından mektubu yazdığı güne dek yaptığı çalışmaları anlatıyor. Okulu, okul işlerini, o yöreyi, Isparta’yı, öğrencileri ayrıntılarıyla anlatıyor. Okul, bizim okul gibi yeni değilmiş. Öğrencileri daha azmış. Kışın soğuğu bizimkine benzermiş. Sayısı az olmakla birlikte güzel resim çizen öğrencileri varmış. Önümüzdeki yaz, Köy enstitüsü öğrencileri arasında karşılıklı öğrenci gezileri yapılacakmış, Ömer Uzgil Öğretmen bir grup öğrenciyle bizim okulu görmeye gelmeyi düşünüyormuş. Gidilecek yerleri gidecek öğrenciler kendileri seçecekmiş, bizim okuldan bir grubun da onların okulunu seçip gelmesini bekliyormuş.
Mektubu arkadaşlara okudum. Çoğu sevindi. Her zaman olduğu gibi birkaç kişi gene aralarında bakıştılar. İnanamaz gibi bir durumları var. Ya da onlardan böylesini beklediğim için bana öyle geliyor. Mehmet Yücel şaka yollu sordu, “Nasıl düşünüp de yazabiliyorsun, sen ne yazıyorsun bu adamlara?” dedi. Arkadaşlar hep sustular. Ben Mehmet Yücel’e biraz sertçe, “Senin bu adamlar dediklerin, bana az da olsa bir şeyler öğretmiş kimselerdir. Onlara sonsuz saygım var. İşte bu saygıyı anlatmaya çalışıyorum. Kusurlarım bile olsa onlar beni anlıyor, mektuplarımı yanıtlıyorlar. İlkokul 4-5. sınıf öğretmenim Ahmet Korkut da Erzurum-Pulur Köy Enstitüsü Müdürü, ona da mektup yazdım. Müdür olacağını öğrenince buraya gelmişti, ayrılırken bana ‘Mektuplarını beklerim!’ demişti. O bunu dedi, ben de duydum. Neden yazmayayım? Yanıt vermese bile yazacağım. Çünkü o ne düşündüyse düşündü, bana mektubunu değil, mektuplarını bekliyorum dedi. Ben bundan şu sonucu çıkarıyorum, Sen küçüksün, sen yazabildiğin ölçüde yaz, ben hepsine yanıt veremeyebilirim. Bunun için gönül kırıklığı yapma, elim değince kesinlikle yanıt vereceğim! İşte bak, öyle oldu. Ahmet Gürsel Öğretmen de benzer sözleri yazdı. ‘Asker ocağındayım, kimi zaman akşamımız başka yerde sabahımız bir başka yerde oluyor. Bu nedenle cevaplarda gecikmeler olabilir!’ demişti. Aynı durum askerdeki ağabeylerimde de oluyor. Edirne yakınlarında olan Mahmut Ağabeyimden zamanında mektup alırken, Kırklareli’ye yakın bir birlikte bulunan Bektaş Ağabeyimden uzun gecikmelerle mektup alıyorum. ”
Ben bunları anlatırken arkadaşlar sessizce dinlediler. Ancak bir arkadaş, alışkanlığını engelleyememiş olacak, “Adamın ömrü mektup yazmakla geçiyor!” deyiverdi. Bunu duyduğumu, kesinlikle yanıt vereceğimi bilen arkadaşlar o tarafa bakınca ben yanıtımı verdim: “Evet, benim ömrüm sevdiklerime mektup yazmakla geçiyor, bunu da severek yapıyorum. Ya seninki nasıl geçiyor? Söyleyeyim mi? Kabak büyütmekle!” Tüm arkadaşlar sustu. Benimki bir hakaretti, biliyorum. Ama bildiğim bir şey daha var. Arkadaşın öyle söz söylememesi gerekirdi. Defalarca bu tür sataşmayı yaptı, özür diledi. Tekrarlayınca gene benzer sözlerle karşılandı, susmadı. Bu kez Sami Akıncı bile arkadaşa dönerek, “Sen aranıyorsun be kardeşim, sen mektup yazmıyorsan, sana birileri gelip ‘Neden mektup yazmıyorsun?’ diye soruyor mu? Ben de sana durup dururken ‘Ömrün mektup yazmamakla geçiyor!’ desem hoşuna gider mi?” Arkadaş önüne baktı, karşılık vermedi. Sami bu kez ne düşündüyse sözü benim mektubuma getirdi. “Ömer Uzgil sevdiğimiz bir öğretmendi. Okulumuza olduğu gibi bizlere de yararı olmuş bir insandı. Bizim onu sevip özlediğimiz gibi o da bizi, arkadaşlarını, okulu özlemiştir. Arkadaşımız ayrıntılarıyla okulu, hepimizin durumunu anlattıysa, öğretmenimiz de ayrıntılı yanıt vermiştir. Öğretmenimize ben de mektup yazdım. Sanırım kısa yazdığım için olacak o da kısacık yanıtladı. Bu nedenle ben sizlere duyurmadım. ” Hüsnü Yalçın dönüp bana baktı. Sıra arkadaşım Halil hafifçe koluma dokundu. Ben zaten olayı anlamıştım. Arkadaşların uyarıları, tahminimi güçlendirdi. Ancak Sami arkadaşın Fettah Biricik’e çıkışması işime geldiği için oradan ötesini dikkate almadım. Arkadaşlar gibi ben de Sami Akıncı’nın Ömer Uzgil Öğretmene mektup yazdığını öğrenmiş oldum. Oysa gerçekte biz bunu aylar önce öğrenmiştik. Bugün gene ortaya getirilmesinin belli bir amaca dayandığı apaçık. Deminden beri tartışmalara hiç katılmamış bulunan İsmet, “Dayı, o kızlar senin mektuplarını neden taşıyorlar, yoksa sen onlar aracılığı ile öteki kızlara da mektup mu gönderiyorsun?” dedi. Herkes benim İsmet’e tepki göstermemi beklerken ben, “Ömrü mektup yazmakla geçen birinin yapması gerekeni yapıyorum. Başkaları ad takıyor, sevdiğini söylüyor. Ben de mektup yazıyorum. Ne sakınca var bunda?” Mehmet Yücel yüksek sesle, “Dayı, işte bunu yapamazsın!” deyince Kadir Pekgöz, “Benim hemşerim onu da yapar, siz onu daha hiç tanıyamadınız!” dedi. Birden gülüşmeler arttı.
Sesimiz öğretmen odasına dek gitmiş, nöbetçi öğretmeni Selçuk Korol Öğretmen gülerek geldi: “Ne o, koro mu yapıyorsunuz, sesiniz ayyuka çıktı!” dedi. Çalışmıyordum ama tarih kitabı önümdeydi. Yanımdan geçerken Selçuk Öğretmen takıldı, “Çalışıyor musun yoksa gösteriş için yanında mı tutuyorsun?” dedi. Tarih çalıştığımı, ayrıca bir de tarihle, geçmiş savaşlarla ilgili kitap okuduğumu söyledim. Kitabın adını verince Selçuk Öğretmen böyle bir tarih kitabı ya da kaynak tarih kitabı duymadığını söyledi. “Özet olarak anlatır mısın?” deyince Penguenler Adasını anlatmaya başladım. Öğretmen az dinleyince “Anladım!” deyip kestirdi. Sonra açıkladı. “Bu bir tarih mizahı kitabı. Kronolojik bir dayanağı yok. Gelmiş geçmiş olaylardan pay çıkararak insanları uyarıyor. İşte bak, o kitaptaki olaylar gibi olaylar hala tekrarlanıp duruyor. Yüz yıllardır insanlar kralların, imparatorların arkasına takılıp rahata, huzura kavuşmaya çalışıyor. Ne var ki her defasında gene insanların huzuru bozuluyor. Geçen dünya savaşında Alman halkını kandıran yöneticiler, koskoca imparatorluğu batırdılar. 20 yıl sonra gene başka yöneticiler bu kez Alman insanını bir başka büyük savaşa soktular. Yazar, bu durumdaki yöneticileri hicvediyor. ” Öğretmenin konuşmasında geçen iki söz aklıma takıldı. Hicvetmek, mizah yazısı. İkisini de geçmiş yıllar Türkçe dersinde okuduk. Kitaplarımızda Hüseyin Rahmi Gürpınar ile Ahmet Rasim’in örnek parçaları vardı. Ama koca bir roman söz konusu olunca duraksadım. Öğretmen konuyu değiştirdiği için açıklama isteyemedim. Yat zili çalınca da öğretmen ayrıldı. Bir romanın mizah yazısı olmasını bir türlü benimseyemedim. Bunu Türkçe dersine dek beklemeye karar verdim.
Yatınca öteki olayları bir süre anımsadım. Ömer Uzgil Öğretmenin mektubu Ahmet Gürsel Öğretmene hazırladığım mektubu göndermemi çabuklaştırdı. 2. dereceden bir bilinmeyenli bir örnek denklem çözmesini isteyeceğim. Onun gösterdiği yoldan giderek ötekileri kendim çözeceğim. Ya da ben öyle düşünüyorum. Geometriden radyana takıldım. Aynı radyan karşısındaki merkez açısı, çember üstündeki açının iki katıdır. Bunu çizerek yapıyorum ama bu yaptığım doğru mu? Geometri biraz yakıştırma ile doğru sayılıyor. Denklem örneği: ax kare+b+c=o bunu nasıl çözerim? Mektubu yazdım ama bir türlü kapatamıyorum. Acaba çok basit bir soru mu sordum? İçimden bir ses “Ne basiti, arkadaşların çoğu birinci dereceden, hatta x ya da y harflerinden habersiz. Radyandan geçtim, 3. 1416 sayısının alınışını bilmiyorlar. ” Esnemekten yorgun düşene dek kendi kendimle didiştim.
(*) Mustafa Oktay
(**) Sami Akıncı’nın ortaokula gittiğini, çok sonra kardeşi Oktay Akıncı’dan öğrendim.
-
Aralık 1940 Salı……. .
Selçuk Korol Öğretmenin sesiyle uyandım. Çoktandır nöbetçi öğretmenler bizim tarafa uğramıyordu. Birden şaşırdım. Ancak yakın arkadaşlarım hepsi burada, buna da bir anlam veremedim. Yatak komşularım, Halil, Orhan, Kadir hem yataklarını düzeltiyor hem de rahat rahat konuşuyorlar. Telaşlandığımı gören Halil:”Duyamadın galiba zil daha yeni çaldı!”dedi. Rahatladım. Gene de “Selçuk Öğretmenin sesi geliyor!”dedim. Halil:”O nöbetlerinde hep öyle yüksek sesle konuşur. Sesini duyanlar toparlanıp çıkarlar!”dedi. Dönüp baktım, Orhan konuşuyor ama henüz kalkmamış bile”Guten Morgen!” yerine “Ervachen sie bitte !” dedim. Güldü, Karşılık olarak: “Guten Morgen!”dedi. Sonra da “Nerden çıktı bu ervachen?”diye sordu. Sözcüğü anımsadığımı, ”Sitzen sie!” buyruğuna bakarak öyle söylediğimi ekledim. Ömer Uzgil Öğretmen hep öyle derdi:Sitzen sie!Doğrusunu Orhan da bilmiyormuşBu kez açıkladım;Ervachen= uyanmak. Orkan kalktı, ”Bir sözcük daha öğrendim!”diyerek sevindi. Bu kez de”Du freuet!”dedim. ”Ja, ja, ja, nein, nein, nein, diye şakalaşarak dersliğe gittikAlmanca’ya ara vermiştik. Ömer Uzgil Öğretmenin mektubu, ilgimizi o yana döndürdü. Akşamları çalışmaya, hem de bu kez yazarak çalışmayı deneyeceğiz. . Yolda Selçuk Korol öğretmenle karşılaştık, elinde bir sopa ortalıkta dolaşıyor. Yüzü güleç ama, elindeki sopa ilgimizi çekti:Benden önce Orhan değindi:”Sopa Selçuk Öğretmene yakışmıyor. Gerçekten biz kaç yıldır hiçbir öğretmenin elinde sopa görmemiştik. Adem Gürçağlayan Öğretmen İstiklal Marşı’nı söyletirken küçük bir çubuk alırdı. Hidayet Gülen Öğretmen de kimi zaman törene bir çubukla çıkıyor ama Selçuk Öğretmenin sopası bize fazla göründü. Kahvaltı masasında bunu konu etmek üzereyken Selçuk Öğretmen elinde sopası kapıdan girdi. Bizim söylememize gerek kalmadan başka masalardan, ”Nöbetçi Öğretmeni almış sopayı geliyor!”diyenler oldu. Besbelli herkesin dikkatine takılmış. Az sonra Selçuk Öğretmen, elindeki sopayı göstererek:”Beni dinleyin!”dedi. :Sonra da sopayı göstererek: “Bunu dersliklerin birinde buldum, doğrusu niçin hazırlandığını anlayamadım, anlamak da istemedim. Bilen varsa bana açıklasın. Bunu hazırlayan, bilmeden yaptıysa benden öğrensin ki o bir suç işlemiştir. Bundan sonra bir daha tekrarlarsa, kesinlikle aranacak, kesinlikle bulunup cezası verilecektir. Bu bir suç aracıdır, bununla ne savunma yapılır, ne de saldırı. Öğrencinin savunma aracı, dili, kalemi, kağıdıdır. Bu tür buluntular, sakın sakın, dışardan da alınıp getirilmemelidir!” Birbirimize bakarak güldük. Mehmet Yücel yavaş bir sesleÖğretmenim siz şimdi suç işlediniz. Arkasından Yusuf Asıl, bir sopa bulup getirirsem, ”Bunu öğretmen getirmişti, bu nedenle almakta sakınca görmedim!”desem bana ne ceza verirler?diye sordu. . Ben, ”Az sonra dersi var, bu söylediklerinizi aynen kendisinden soracağım!”MehmetYücel, ”Yapmazsın!”dedi. ”Yaparım!”deyince Yusuf, inandı, sözünü geri aldı. Bu kez Yusuf’un korkaklığı öne sürüldü. ”Bu sopa olayı neden bu kadar önemli?Yanıt:”İlerde çocuklar arasında kavga aracı olarak kullanılacağı için kökten yasaklanıyor!”Hilmi Altınsoy değişik bir yorum yaptı. Önce ileri sürülen tüm nedenleri yetersiz bulduğunu söyledi. İleri sürülen nedenlerim hepsine “Hayır!”dedikten sonra:”. Sopa yapıp hazırlamak köylü çocuklarını küçük yaşlarda başladığı bir alışkanlıktır. Burada buna izin verilirse, eski alışkanlıkları gereği çocuklar, fidanlığa girip gözlerine kestirdikleri fidanları acımasızca kesebilirler. . Bundan korkan okul yönetimi böyle bir numarayla önlem almayı düşünmüştür!”Önce gülünmesine karşın bir süre sonra bir çok arkadaşın ilgisini çekti. Sonunda söz birliği ederek bir başka deney yapmaya karar verdi. . Selçuk Korol Öğretmenin gelecek nöbetlerinin birinde kimse görmeden öğretmen odasına yakın bir yere yumurta büyüklüğünde bir kaç taş konacak. Öğretmen, taşaları görünce önemseyip aynı titizlikle bunları da gösterirse Hilmi savını kaybetmiş olacak, taşlar konu edilmezse, Hilmi kazanmış olacak. Bu kez de şöyle diyenler oldu:”Öyleyse önemli olan öğrenciler değil, fidanlar. Fidanlar korunursa öğrenciler bir birini yese kimsenin gıgı çıkmayacak!”Birkaç kişi birden:“Ya ne sandın!…. . Herkes kahvaltısını etmiş biz, ayırdında değiliz. Selçuk Öğretmenin dikkatini çekmişiz bizim masaya gülerek bakınca toparlanıp kalktık. Masanın yanından geçerken öğretmen bana, ”Ne o arkadaşlarına penguenlerin uçuşlarını mı anlatıyordun?dedi. Penguenların uçamadığını da böylece bu söz üzerine Hasan Üner’den sorarak öğrenmiş oldum. Penguenler kuşmuş ama uçamıyormuş. Hindiler, devekuşları gibi….
Boş geçen matematik derslerinde önce mektubumu bir daha gözden geçirdikten sonra kapatıp yapıştırdım. İçimden “Bu iş bitti, bundan sonrası öğretmenin ilgisine kalır. Bu saatten sonra mektubumun yanıtını bekleyeceğim. Ömer Uzgil Öğretmenin yanıtı beni çok sevindirdi. Ahmet Korkut Öğretmene de yazmıştım. Samnırım iki ayı geçti. Yanıt vermeyeceğini düşünmeye başlamıştım. Şimdi gene umutlandım. Ahmet Korkut Öğretmen de Köy Enstitüsü Müdürü. İşi çoktur. Ayrıca onun tek öğrencisi ben değilim ki. Yakından tanıdığım için biliyorum, Ahmet Korkut Öğretmenin benim tanıdığım benim yaşımda üç tane yeğeni var, Hasan, Vehbi, Selim. Hasan’
Boş dersimiz var:Arkadaşlar Müdür Beye haber verip vermeyeceğimi sordular. ”Tarih dersinden sonra da boş dersimiz var, o derste çağıracağımı söyledim. Müdür Bey, o derste gelirse, daha kısa kalmış olur!”dedim. ”Yaşa!”diye bağıranlar oldu. Arkadaşların kimileri, tüm dersler boş geçse çok mutlu olacaklar. Oysa ben mektupla cebir denklemi çözmeye çalışıyorum…. . Arkadaşlar yüksek sesle konuşurken Selçuk Korol Öğretmen kapıdan girdi, gülümseyerek Günaydın!”dedi. ”Sağol!”dedik. Oturmamızı söyledi. ”Bugün sizinle azıcık konuşacağız!”diyerek söze başladı. ”Tarih dersini sevenler elini kaldırsın!”dedi. Önce beş el kalktı. Az sonra iki el daha eklendi. Öğretmen, “Otuz kişide yedi, fena değil dedikten sonra “Sevmeyenleri saymaya gerek yok, her zaman, her yerde görüldüğü gibi büyük bir çoğunluk tarihi sevmiyor!”dedi. Biz, öğretmenin kendisine bir pay çıkaracağını, arkasından da üzüntüsünü öne süreceğini varsayarken öğretmen çok doğalmış gibi konuşmasını sürdürdü. Tarih dersinin sevilmemesinin onun sevimsizliğinden değil de ortaya konmasından kaynaklandığını anlattı. :Tarih dersi, özel bir tarih salonunda, bol kaynaklarla gösterilse kuşkusuz daha sevimli olacaktır, dedikten sonra bazı yabancı memlekette böyle yapıldığını anlattı. Kendi öğrenciliğinde bir azınlık okulunda bunun bir örneği gördüğünü, o okuldaki haritaların, tarih kitaplarının büyük boy resimleri, bizim hiçbir okulumuzdaa bulunmadığını üzülerek anlattı. ”İşte şimdiden sonra biz de böyle bir denemeye kalkışıyoruz. Tarih dersinde salt ben anlatmayacağım;zaman zaman siz konuyu ortaya getireceksiniz, arkadaşlarınızla tartışacaksınız. Bir eksik kalırsa ya ben bir şeyler ekleyeceğim ya da kitabımızın o bölümünü okuyarak konuyu toplayacağız. . Yanlış anlamayın, bu benim düşüncem ama, böyle yapılmasını buyuran bizim bağlı bulunduğumuz Milli Eğitim Bakanlığıdır. Aralarına bizim de katılmış bulunduğumuz Köy Enstitüleri okul sistemlerinde dersleri bu tür bir yöntemle Tarih derslerinin sürdürülmesi isteniyor. Hatta buna isteniyor değil emrediliyor diyebiliriz. Biz üç aydır hangi konuları işledik?18. 19. Y. Yüzyıllarda Osmanlı İmparatorluğu, ile aynı süreçte Avrupa devletlerinin durumları, Fransız İhtilali, İhtilal sonrası gelişmeler, Almanya birleşmesi, İtalyan birlinin kurulması, Osmanlı İmparatorluğunda 3. Selim, 2. Mahmut ıslahatları, bu süreçte yapılan savaşlar, nedenleri, sonuçları, Tanzimat, Kaptilasyonlar, 1. Meşrutiyet, 2. Meşrutiyet, Kırım, Plevne, Girit, Balkan savaşları, arkasından 1. Dünya Savaşı, Osmanlı İmparatorluğunun çöküşü, Kurtuluş Savaşı, 1923-1938 arası Türkiye Cumhuriyeti dönemi…. Bu yılki okuduğumuz okuyacağımız konular bunlar Bu konuları başlık yapıp ikişer ikişer aranızda paylaşıp hazırlayacaksınız. Sıranız gelince kalkıp arkadaşlarınıza anlatacaksınız. Arkadaşlarınız da bu konulara hazırlanmış olacak. Anlatılanlarda yanlış, eksik görülünce uyarılıp tamamlama yapılacak. Eğer yapılan hazırlıklarda bir eksiklik olursa bu kez öğretmen ya tamamlayacak ya da kitaptan o bölüm okutularak konu gerçeğe uygun ortaya çıkarılmış olacak. !”Öğretmenin uyarısı üzerine hep birlikte konuları bir daha gözden geçirip belli başlıklar altında on beş konuya böldük. Arkadaş gruplarını numara sırasına göre yaptık. Ben Hilmi Alştınsoy’la eşleştim. Konumuz, Kırım, Plevne, Girit, Balkan, 1. Dünya Savaşı Mondoros silah bırakışmasına dek geçen savaş olayları. Hilmi Altınsoy tarih dersini sevmeyenlerden. Savaşlar düşünce şaşırdı:Ne yapacağız biz şimdi?diye sormaya başladı. Oysa bana göre en yaygara yapılacak konu bizimki. Ben çok sevindim deyince Hilmi bu kez “Yaşa abi, beni kurtaracaksın değil mi?”diye, nerdeyse öğretmenin yanında boynuma sarılacaktı. Öğretmenden sonra ben Okul Müdürümüze haber vermeye gittim. Müdür Beyin odasında kalabalık insanlar vardı. Mü
dür Bey beni görünce anladı, güldü, bugün beni affedin, bir başka zaman geleyim!”dedi. Döndüm, arkadaşları sevindirdim. Ders sonuna dek tarih dersi iş bölümü şamatası sürdü. Öğle yemeğinde bile bu konuşuldu. Yemekte bizim masaya Cavit Kafkas gelmişti. Konuşmaları duyunca hayretle sordu:Siz şimdi mi yaptınız?Biz bu konu bölümünü geçen ay başında yapmıştık!”deyince hepimiz şaşırdık. Biz arkadan arkadan Köy Enstitülü yapılmaya çalışılıyoruz.
Atölyede toplandık, öğretmenler biraz geç geldiler. Önce İrfan Öğretmen geldi. İrfan Öğretmen girince, Yusuf Asıl, öğretmene Revir işlerini bitirdik, revir açılınca hiç değilse ilk gece orada biz yatalım!”dedi. Öğretmen Yusuf’a sordu, ”Hasta olarak mı yoksa zevk için mi?”Yusuf birden toparlanamadı, hık mık etti. Arkadaşlar güldüler. ”Yusuf için fark etmez, o zaten her zaman yarı hasta!”dediler. Yusuf çok sinirlendi, özellikle Mehmet Başaran’
:Rendeli, geçmeli, zımparalı, boyalı, olacak10 adet. Her somya yanına bir küçük kapaklı dolapçık. Onlar da tıpkı somyalar gibi. Resimleri hep beraber inceledik. Sayıları saptadık parça toplamlarını yapıp kesmeye başladık. İlk kes 14 arkadaş bir iş için bir arada, el birliği edip çalışacağız. . Yusuf Asıl gene bir öneride bulundu, ”On dört kişiyiz, on somya yapacağız, sayıyı on dörde çıkaralım da herkes bir tane yapmış olsun!”öğretmen, ”Nedenmiş o, herkes birer tane yapacaksa, benim başka işlerim de var, alırım dört kişiyi, işimi görürüm!”dedi. Yusuf durdu kaldı. Öğretmen, Harun’u, Salih’i, Beni, Recep’i yanına çağırdı, bir süre yanında bekledik. Hamdi Bağ, Naci İnan Öğretmenler geldiler. İrfan Öğretmen durumu onlara anlattı. Naci Öğretmen Yusaf’a bakarak, ”Başımıza kahya kesildi!”dedi. Aralarında fısıldaştılar. Az sonra Hamdi Bağ Öğretmen gülerek, ”Benim küçüğüme yeter bu kadar eza!”deyip Yusuf’un yanına geldi. . Herkes gülüşünce Yusuf da gülmeye başladı. Ancak bir ses duyuldu. ”Kahya!”Gene gülmeler başladı. . İrfan Öğretmen gerçekten bizi ayıracakmış, birlikte gene revire gittik:İki odasının duvarlarına çakılı raf dolap gerekiyormuş. Yeni hemşire gelmiş, yer gösterip nasıl kullanılacağını söyledi. Ölçü alıp atölyeye döndük. 2 adet
-
Aralık 1940 Cuma….
Nöbetçiyim. Bu nöbet işlerini bir türlü düzene sokamadık. Eskiden Sami Akıncı yapıyordu, beğenmeyince Sami Akıncı’yı suçlayıp boşalıyorduk. Şimdi Yönetici Hüsnü Baykoca kendisi yapıyor. Sınıflar numara sırasıyla sürüyor. Sınıf sayıları değişik olduğu için, her nöbette başka başka insanlarla karşılaşıyorum. Bir ara Hasan Gülümser bir grup yaptı bir iki nöbet onlarla birlikte çalışmıştım. O sıra şimdilerde bozuldu. Bu kez pek tanımadığım çocuklar rastgeldi:Rafet Kurşun, Ali Şen, Necdet Şipka, İbrahim Öznal, Nazmi Üstündağ, Salih Sevilmiş, Raif Kayın, Nuri Altınseven. 6. Sınıf olan Nuri en küçükleri. İbrahim Öznal, sormadım ama en az benim yaşımda. İş söylemeye çekiniyorum. Oysa çok anlayışlı biri gibi davranıyor. Ama ben, onun yaşına bakarak üstüne fazla gitmiyorum. Raif Kayın 15 Hüseyin Serin arkadaşın köylüsüymüş. Raif doğru dürüst Türkçe konuşamıyor. Buranın sınavını nasıl kazanmış, anlayamadım. Neşeli biri ama işe de pek yanaşmıyor. Rafet Kurşun da kaytargan biri. Salih Sevilmiş’e iş yaptırmak için önce çok dil dökmek gerekiyor. Ali Şen ise çok ağır davranışlı biri, ”Gitsem mi, gitmesem mi?der gibi iş sürüyor. Küçük olmasına karşın Nuri ile İbrahim, Nazmi, Necdet koşturup işleri sürdürdüler. Böylece benim nöbetim benimle birlikte beş kişi desem yalan olmayacak. Öğleden sonra bir ara atölyeye uğradım. Arkadaşlar rafları çakıp dönmüşler. Öteki grup somyaları yerleştiriyormuş. Revir işimiz asıl bugün tamamlanıyormuş. Doktor Sezai Feray gelmiş, çok beğenmiş, zevkle çalışacağız!”demiş. Doktorun zevkle çalışacağız sözüne takıldım:Bir tekerleme vardır tam bilmiyorum ama, adam her sözü yanlış söyler, o sözü duyanlardan sopa yer. ”Mezar kazıcılara “Bereketli olsun!”der. Gelin alatyıyla karşılaşınca rahmet okur böylece her sözü sonunda dövülür……. Doktor Sezai Feray’ın zevkle çalışacağı yer hastaların yattığı yer. Adam hastalara bakmaktan zevk mi alıyor acaba. ?Ben bunları söyleyince arkadaşlar yüzüme biraz garip baktılar. İrfan Öğretmen gelince sözümü gene söyledim. Öğretmen bana katıldı:Sezai Bey çok dikkatlidir, bu hatayı nasıl yaptı şaştım!”dedi. ”O işini zevkle yapabilir, bu onun görev anlayışının bir sonucudur. Ancak bunu başkalarına söylemesi bence de doğru değildir!”Sonra da öğretmen gülerek, ”ameliyat eden cerrahlar da Adamın karnını zevkle yardım, böbreklerini çıkarınsa mutlu oldum, ya da cellat, herifin kellesini zevkle uçurdum!”türünden konuşmalar olamaz, olmamalıdır. Hele kasaplar?Kasaplara ne demeli?Adamlar akşama dek canlı hayvanları kesip doğruyor. Yorgun argın eve dönünce ya da arkadaşları yanına, söz gelimi bir kahveye uğrayınca yaptığı işleri, boğazladığı hayvanları zevkle anlatabilir mi?Arkadaşlar, hem çalışıyor bir yandan da gülmelerini sürdürüyor. Onları neşeli olarak bırakıp mutfağa döndüm. Şaka gibi bir şey, az önce yazdığım dört arkadaş, Nuri, Necdet, İbrahim, Nazmi mutfakta çalışıyor, ötekiler ortalıkta yok. Sordum, hiç birisi nereye gittiklerini bilmiyorlar. Nöbet yönetmeliğimize göre ben çalışanları, kaytaranları, Hüsnü Baykoca öğretmene bildirmem gerekiyor. Bunu söyledim. Duyurmuşlar, az sonra etrafımda sızlanmaya başladılar. Rafet Kurşun, azıcık karşı durmaya yeltendi. Bu kez onu uyardım:İşten kaçarsan, seni rapor ederim, kendini orada savunursun. Ancak bana karşı bir tavır alırsan cezanı ben veririm, kendini yerde bulursun. Yanına gittim, tekrar sordum:Rapor edilmek mi, yoksa yerde yuvarlanmak mı istiyorsun?Böyle bir durumu hiç beklemiyormuş her halde, özür diledi. Konuştuk, üstelik hemşeriymişiz. Annemin köyüne yakın bir köydenmiş. Anlaştık Nöbetimiz oldukça iyi geçti. Akşam yemeğine öğretmenler gelmediği için yemekhanede biraz gürültü oldu ama bu bizin sorunuz değil, deyip üstümüze alınmadık. Yapılacak işleri tamamladıktan sonra Raif Kayın’
-
Aralık 1940 Cumartesi…. .
Sıra arkadaşım Halil Basutçu nöbetçi. Halil geçen ay nöbet tutmamış. Nasıl olduysa kendi nöbet günü Namık Öğretmen ellerindeki önemli işler için nöbete rastlayan günde izin almış. Sonraki günlerde de kimse arayıp sormayınca sırası geçmiş. Gülerek bana, ”Ben nöbeti unuttum, neler yapağım?”diye sordu. Eskiden zaten bir birimizin nöbetlerinde hep birlikte çalışıyorduk. Gene birlikte gittik. Halil’in nöbetçi grubunda çok çalışkan çocuklar var. Çoğunun adını bilmiyorum ama, çalışkanlıklarını temsil olaylarındaki çabalarından tanıyorum. Mürsel Dilek, Mehmet Aydemir, İsmet Özcan, Alpullu’dan beri tanıdığım Mehmet Yüce, Mehmet Özeren, Rüştü Güvenç, Gülsüm Dinçer…Halil, ”Sen kimseyle konuşmadığın halde bunları nasıl tanıyorsun?”diye sordu. Bencilliğim üstümdeydi, ”Benim konuşmama gerek yok, onlar gelip benimle konuşuyorlar, böylece anlaşıyoruz!”dedim. Halil, gene de konuştu:”Senin akordiyon, işe yaradı!”dedi. Ben susmadım;akordiyon değil, müzik çok işime yaradı…. Çocuklar arı gibi, Halil’i de hepsi çok iyi olarak tanıyorlar. Halil, Yapıcılık Kolunda en iyi öğrencilerden biri. Namık Öğretmenin yardımcısı gibi. Bu nedenle öteki sınıflar gerçek değerlendirmeleri yapıp hak edenleri onurlanyorlar. Biz kapı önünde dururken daha çocukların, kırk yıllık tanıdık gibi, ”Halil abi!”diyerek yaklaşımları benim yanılmadığımı kanıtladı. Zil çalınca bizim masada siftahı ben yaptım. Geçen cumartesinden bu yana ilk çayı içiyoruz. Üç çorba, üç pekmez bir de çay. Aşçı başı muştuladı, ”Yakında, elimizde şeker oldukça hoşaflara başlayacağız. ”Ne hoşafı?”Üzüm, incir, ahlat, erik, kayısı…. İyi mi, kötü mü?Kendi kendime düşündüm:Evimizde her şey var gibi görünüyordu ama günlük olarak ben ne yiyordum?Düzensiz yeme-içme. Sabahları kaçamak başlıca kahvaltı yiyeceği idi. Oysa şimdi önüme koysalar bakmam bile. Pekmez en sevdiğim tatlı sayılırdı. Burada ise burun kıvıranlara katılıyorum. Ayrılırken Halil’e söyledim, Binbaşı ya da Üsteğmenin geldiğini görünce bana haber iletecek. Dersliğe gittim daha sıraya oturmadan Rüştü Güvenç geldi, ”Abi Üsteğmen geldi!”dedi. Rahatladım, yerime oturdum. ”Halil olmayacağına göre, bugün sıra benim!”deyip yayıldım. Nerden aklına gelmiş, İsmet başıma dikildi, ”Dayı, bugün yanına gelebilir miyim?”deyip sıranın kenarına ilişti. Toparlanıp kapıya koştum. Derslik kapısı koridora açık olduğu için gelen rahat görülüyor. Üsteğmen beni, görünce gülümsedi. Neden gülümsedi ise gülümsedi ama bu bana dokundu. Onun istediği gibi durmuş olmayabilirim. Bu onun için güldürücü sayılabilir. Böyle düşünürken Üsteğmen yakınıma dek geldi. Birden heyecanlandım, toparlanıp “Dikkat, hazırol!”diye bağırdım. Üsteğmen, hemen önümde arkadaşlara dönüp ökçelerini sertçe vurarak “Günaydın arkadaşlar!”dedi. Eliyle arkadaşlara oturmalarını işaret etti sonra öteki elini omzuma koyarak bana, ”Askerlik, istenirse kolay öğreniliyormuş. Bak usta asker gibi tekmil veriyorsun!”dedi. Söyleyecek bir söz bulamadım. Sustum. Bir yandan da susmam gerektiğini düşünmeye çalıştım. Uzun bir zaman geçmiş gibi duraksadım. Elini omuzumdan çekerken teşekkür etti, yerime oturmamı söyledi. Şaşırdım:Bana o kadar uzun bir zaman geçti gibi geldi ki arkadaşların kıkır kıkır gülmelerini bekliyordum. Hiç gülen falan olmadı. Üsteğmen gene savaş haberleriyle söze başladı. Almanya, sessiz sedasız, Romanya’yı yutmuş, Bulgaristan zaten yutulmak için kendisi hazırmış. Yugoslavya, iç karışıklarla güçten düşmüş. Az daha yıpranınca o da Almanya’ya “Gel, beni kurtar(!)”diyecekmiş…. Üsteğmen geçmiş günlerden daha yumuşak, daha bilgiç bilgiç gibi konuştu. Sözü bir ara bizim okullara getirdi. ”İsterseniz kendinizi çok iyi yetiştirirsiniz:”Okulumuz kırda kurulmuş, sinemaya gidemiyoruz, cumartesi ya da pazar günleri çarşı-pazar dolaşamıyoruz!”diye sakın üzülmeyin, öğretmen olunca onların hepsini doya doya yapacaksınız. Önce başarılı bir meslek kazanma ondan sonra hepsi arkasından gelecektir!”dedi. Kendinden örnekler verdi. Lisede olduğu gibi Harp Okulu’nda da yatılı okumuş, hafta tatillerinde bir çok arkadaşı gibi evci çıkamamış. Evci çıkan arkadaşları pazartesi günleri okula dönünce gördükleri filmleri ballandıra ballandıra anlatınca bir süre üzülmüş ama, anlatılan filmlerin sinema sinema dolaşarak yıllarca gösterildiğini sezinlemeye başlayınca bunun bir sorun olmadığını anlayıp onların yerine okulda ödevlerini yaparak komutanların takdirini almanın yararlarını görmüş. Hele filmleri anlatanların hafta içi derslerde çektikleri sıkıntıları duydukları azarları, yıl sonlarında başarısızlık korkuları içinde kıvrandıklarını zamansızlığını iyice anlamış. ”. tekrarlıyorum. Sakın okulumuz eğlence yerlerinden uzakta diye sızlanmayın, şehrin ortasında bile olsanız te bol zamanınız var. Ayrıca bir sanat öğreniyorsunuz. Bu gene bir düzen içinde gezmek, eğlenmek zorundasınız. Size iyi çalışmak için bol zaman gerekli. İş sizler için büyük bir kazançtırgördükçe gezip tozmanın, sinemanın, tiyatronun ya da benzer eğlencelerin!”Bu nedenle aynı övütleri sizlere de Zil çalınca her zamanki gibi Üsteğmen sözünü kesip gitti. Üsteğmenin zillere uyarak gelip gittiğini bildiğimiz için teneffüslerde zorunlu olmadıkça çıkmıyoruz. Kapı karşısında oturanlar karşıdan çıktığını görünce uyarıyorlar, toparlanıyoruz. Üsteğmen bu düzenli durumdan hoşnut, bizim her zaman böyle olduğumuzu sanıyor. Oysa öteki derslerde durum çok başkalaşmaktadır. Hiç değilse Üsteğmene karşı tutarlı tavırlarımız sınıfça azarlanmamızı önlüyor. Arkadaşlar birkaç kez sözünü etti:Mehmet Yücel arkadaşın deyimiyle “Sınıfça papara yemediğimiz tek öğretmen Selahattin Üsteğmen, onu bari düş kırıklığına uğratmayalım!”Kendi kendimize kesin söz verdik. Üsteğmen, ordumuzun subay kaynaklarını, ortaokullardan başlayan askeri okulları anlattı. Konya-Bursa-Erzincan, İstanbul-Ankara illerinde askeri öğrenci okulları olduğunu, bunlardan ortaokulları bitirenlerin liselere sıçradığını, liseleri bitirenlerin Harp Okulu’na geçtiğini, Harp Okulu’nu bitirdikten sonra sınıflara ayrıldığını, ancak Deniz Kuvvetlerinin İstanbul’da ayrı okulu bulunduğunu anlattı. Harp Okulu’ndan sonra. Kıtada başarılı olanların seçilerek Kurmay Okuluna girdiğini, bunların başarılıları orduda üst kademelere yükseldiklerini söyledi. Bu kez ben,
Yedek Subay olarak askerlik yaparsak, orduda subay kalıp kalamayacağımızı sordum. Üsteğmen:”Vay, vay!”dedikten sonra gülerek, ”Birkaç saat çavuşluktan sonra askerliğe heveslenmekte aceleci olma;askerliğin görünmeyen zorlukları da vardır!”dedi. Askerliğin zorluklarını sıraladı. ”Asker belli bir yerde kalamaz, asker istediği gibi giyinemez, gezemez, tozamaz, mal-mülk sahibi olamaz. Bunlar çok insanın idealleridir. Askerin ideali ise ömrünün yarısını emir almakla, şansı olursa öbür yarısını da emir vererek geçirir!”bunu ne anlama geldiğini örneklerler açıkladı. Bu zorluklara karşın insanlar askerliği sevip seçiyorlar, sizden birileri de seçebilir. Yedek subay bulunduğunuz sırada iyi sicil alırsanız, kıtada kalabiliyorsunuz. Bundan sonraki süreç öteki subaylar gibi sürmektedir. Ancak kalanların bir bölümü kısa bir sürede gene sivilliğe dönüyor, bunu da bilesiniz!”Üsteğmen sözünü bitirince başka soracağınız var mı?” dedi. Kadir Pekgöz, Rüştü Akın Paşa’yı tanıyor musunuz?”Üsteğmen gülerek, ”Askerlikte rütbeler, aşılması zor engellerdir. Bu nedenle bir Üsteğmen ya da Yüzbaşı Orgenerali tanıyamaz, “Tanıyorum!” da diyemez. Ancak onun kim olduğunun, ne görevde bulunduğunu bilir;bu kadarını söyler. Rüştü Akın Paşa Jandarma genel komutanımız, onu sen nereden tanıyorsun? Binbaşılığa yükselmeden o sınıfa giremezsin. Rüştü Paşa’ya da güvenme, o zaten emekli olacaklar arasın da!”. Üsteğmen Kadir Pekgöz’e sordusordu. Kadir Pekgöz, ”Bizim köylüdür!”deyince Üsteğmen Kadir Pekgöz’e Rüştü Akın Paşayı nereden tanıdığını sordu.Kadir,köylüsü olduğunu söyleyince de Üsteğmen gülümseyerek: “Sakın sakın orduda kalmak istiyorsan jandarmayı düşünme!”deyişini pek anlayamadım.Üsteğmenin tatlı tatlı anlatışlarını dinlerken bir sıkıntılı dersimi atlattığıma sevindim. Soruyu soran bendim ama galiba askerlikte kalmayı da düşünecek en son kişi ben olacağım. Üsteğmen, bir çok subayların rahat yapamadığı yığınla olumsuzluklar saydı. Bence en önemlisi olan evlenmeyi ya unuttu ya da çok önemli olduğu için değinmedi. Subayların evliliği de başlı başına bir sorun. Geçen yılki Beden Eğitimi öğretmenimiz Rukiye Dökmen bir subay eşiydi. Eşi nerede o da orada. Öteki subayların evlileri de böyle. Yeğenim İsmet’in ablası, benim yaşdaşım Ayşe bir subayla evlendi. Damadın birliği kendi köydeyken iyiydi. Birlik, Edirne-Süleoğlu Bulgaristan hududuna gitti. Ayşe’nin çocuğu olunca çaresiz, Muhittin Eniştem gidip getirdi. Yıllarca bu sorun yaşandı. Bu kez birlik Adapazarı’na çekildi. Daha sonra da damat doğuya atanınca Ayşe kurtuluşu ayrılmakta buldu. Sanırım subaylıkta en önemli sorunlardan biri de evlilik olayıdır. Bu nedenle olacak, Üsteğmen buna yer vermek istemedi…Son olarak:”Bu kısa bilgiler, birikerek sizde askerlik konularını biliyor düzeyine getirecektir. Öğrendikçe karar vermekte zorluk çekmeyeceksiniz. !”derken zil çaldı. . Üsteğmen güler yüzle ayrıldı. Biz de oldukça rahat derslikten çıktık.
Hava güneşli ama sertçe bir esinti var. Bayrağı hazırladım. Hüsnü Baykoca Öğretmen odasında yoktu. Büyük kapı önünde beklerken geldi, köyden iyi haberler alıp almadığımı sordu. Ben, bizim ailenin durumunu anlattım. ”Hep öyle hep öyle!”diyerek beni teselli etti. Elini ağzına tutarak, ”Söz aramızda kalsın, yiyeceklerde kısıtlama için bize de uyarı gelmeye başladı!”dedi. Yüksek sesle Kamber Amcamın çoktandır uğramadığını söyledi. Ben göndere indim. Üsteğmeni görünce bir başka oldum, gerildim. Bana bakacağını bildiğim için dimdik durup komut dinledim. Hidayet Öğretmen komut verince bir çekişte bayrağı yerine gönderdim. ”İşim burada bitti!”deyip rahatladım. Çocuklara baktım, herkes başka başka şeyler konuşuyor, itişip kakışıyorlar. Bana bakanlar var. Belki de onlar, benim bu işi yaparken hiç sıkılmadığımı sanıyorlardır. Oysa alkdanıyorlar.
Öğle yemeğinde nihayet bir tatlı gördük, revani…. Salih Baydemir sinirlendi. ”Bir karavana helvamız var, revaninin sırası mı?”. Hemen karar verdi, bu gün helva alımı yarıya inecek!”Arkadaşlar gülüyor. ”Salih Baydemir, Helva Tüccarı!”Kazım Usta ile anlaşmamız, saat 14-oo. Bugün Fikret Madaralı Öğretmen gelmeyecek;alış-verişimiz de az. Salih, Harun üçümüzüz…. Ben, ”Köyden gelen var mı? gelen olursa biraz konuşup oyalanırım, diyerek ayrıldım. Düpedüz atlatmaydı bu. Dağlı Hasan Amcaların dükkanında oturdum. Aslında saatin gelmesini bekliyorum. Halkevi salonu saat 15-oo de açılıyor. Harun’
22 Aralık 1940 Pazar. .
Yatak komşum, aynı zamanda atölye arkadaşım Hüseyin Orhan nöbetçi. Kıpırtısından uyandım. Yatarken Almanca söz düşünüp karşılıklı tekrarlıyoruz ama sabahları çoğunlukla, “Guten Morgen!”demekten başka söz bulamıyoruz. Ömer Uzgil Öğretmen zamanında okuduğumuz derslerin birinde Orhans Zimmer adlı bir parça okumuştuk;birden anımsadım. Dieses Bild zeigt Orhans Zimmer. . Das ist Orhans Aufgabenheft. . Unter dem Bett lieg Orhans Hunt. Orhan birden renklendi, eliyle”Sus!” işareti yaptı. Sustum ama nedenini bilemediğim için de nedenini öğrenmek istedim. Dışarı birlikte çıkınca Orhan anlattı. O parçayı okuduğumuz günlerde bir henüz ikili ranzalarda yatıyorduk. O zaman da numara sırasıyla yattığımız için Orhan gene üstte, arkadaşı Kadir Pekgöz alttaki ranzada yatıyormuş. Parçayı okuğumuz günler öteki parçalarda olduğu gibi kimi tümceleri ezberleyip tekrarlıyorduk. Mustafa Saatçı Almanca’ya pek sevimli bakmayan arkadaşlarımızdan. Ezberlediği birkaç tümceyi tekrarlar durur. Bu parçadan da Unter dem bett lieg Orhans Hund tümcesini ezberlemiş, aklına geldikçe tekrarlıyormuş. Bir akşam Orhanların ranza önünden geçerken de tekrarlamış. Orhan anlamını falan düşünmeden, Mustafa Saatçı’nın tekrarlayışına gülmüş. Ancak alt ranzada yatan Kadir Pekgöz , bu sözün kasıtlı sönlendiğini, kendisi köpek yerine konduğunu, En iyi arkadaş bildiği Orhan’ın da buna güldüğünü öne sürüp işi dargınlığa, konuşmamaya kadar götürmüş. Uzun süre sonra karşılıklı özürler, açıklamalar yapılarak durum normalleştirilmiş. Kadir gene Orhan’ın altında yattığından, bu olay anımsanmasın düşüncesiyle benim rastlantı sözlerimi kestirmiş. Güldüm ama kafama takılanı da söyledim:Bu tümcede Kadir’e dokunacak bir anlam yok. Orhan’ın köpeği yatağın altında yatıyor. Altında yatan Orhan’ın köpeği, ya da köpeği Orhan’ın yatağı altında yatıyor, anlamlarını çıkarmak biraz saçmalamak. Orhan, ”Öyle ama insan alınganlık yapınca kendine göre çevirebiliyor!”Ben bu olayı ya duymadım ya da unuttum. Ancak başka sözlerin de kimi arkadaşlar tarafından kendilerine hakaret olarak kullanıldığını öne sürmüştü. . Neyse, şimdi Almanca dersi boş geçiyor, kimse gocunmasın. Biz de bir hevesle bir kaç sözü tekrarlıyoruz;ne kadar sürer bilemeyiz!Kahvaltıda bir yeni haber:Bulgaristan Yunanistan’dan Balkan Savaşında kaptırdığı yerleri geri istiyormuş. Bulgaristan istediği yerleri aslında Osmanlı İmparatorluğundan almıştı. Yalnız onları değil, Karadeniz-Midye’den Meriç Nehri’nin Ege Denizi’ne döküldüğü Enez e uzanan bir hattın Edirne tarafı hep Bulgaristan’ın olmuştu. Böylece Bulgaristan’ın dilinin altındaki belki de budur. Önemli olan Edirne Öğretmen Okulu Anadolu illerinden birine taşınmış ya da taşınacakmış. Acaba biz de taşınacak mıyız?Taşınırsak, nereye gideceğiz, nasıl gideceğiz?Bir yığın soru. Önce haber doğru mu?Bunu konuşarak dersliğe döndük. Derslikte de aynı konu:Gönderirlerse bizi nereye gönderirler?Oldukça üzüldüm ama bunu yetkili biri söylemediğine göre belki de yanlış bir tevatürdür. Edirne Öğretmen Okulu kaldırılabilir. Binası gerekli olmuştur, bizde olduğu gibi onları da bir başka ile uygun bir binaya yerleştirirler. Benim bu öne sürdüğüm olasılık bir çok arkadaşın aklına yatkın geldi. Ancak konuşmalar döndü dolaştı gene gündeme geldi. Yalandır, uydurmadır derken Fettah Biricik arkadaşımız sık sık yaptığı gibi gene bir sav ortaya attı. ”Bu yalanı, onunla bununla mektuplaşanlar ortaya atmıştır. !”Bu sözü tam duymamıştım, arkadaş bilmiş bilmiş bir daha tekrarlayınca az duraksadım. İsmet seslendi” Dayı, bu söz apaçık sana, onunla bununla mektuplaşan sensin, bu onu kastediyor!”Ben öyle olduğunu iyice anlamıştım ama birden parlamak istemedim. Olayın yöneticilere hiç değilse öğretmenlere gideceğini kestirdim. Çok sakin olarak, içinizde çok mektuplaşanlardan biri olduğumu söylüyorsunuz. Bana gelen mektuplar gizli olmadığı için sizler bunlardan haberdar oluyorsunuz. Sizlere de mektuplar geliyor bunları yalnız siz biliyorsunuz. Aramızda bu bir fark. Öyle sanıyorum ki bir başka fark da ben kime mektup yazıyorsam bir suretini saklıyorum, gelen yanıtları hemen yanına koyuyorum. Ayrıca mektup yazdıklarım bizim gibi iki okulda okuyan iki arkadaşla, biri asker ikisi de okul müdürü olan öğretmenlerim. Mektuplarıma verilen yanıtlarda üç öğretmen de yazdıklarımdan mütehassis olduklarına yazıyorlar. Matematik öğretmenimiz Ahmet Gürsel Öğretmen iki mektup gönderdi, Ben ona üç mektup yazdım o bana iki gönderdi. Üçüncü mektubunu da bekliyorum. Göndereceğine kesin olarak inanıyorum. Ömer Uzgil Öğretmen bir mektup bir bayram tebriki yazım, bir mektup aldım. Öteki öğretmenim Erzurum-Pulur Köy Enstitüsü Müdürü ona da bir mektup yazdım, bir yanıt aldım. Bu mektupları hepiniz alıp okuyabilirsiniz. Hiç birisi bizim okulun kalkması, yatması gibi sözler etmiyorlar. İzmir- Kızılçullu’daki arkadaştan aldığım mektupları isteyen arkadaşlara okudum, o mektuplar duruyor, isteyen gene okuyabilir, ona yazdıklarımın birer sureti zarflarımda saklıdır. Çoğunuzun anımsayacağı gibi bunların böyle yapılmasını Fikret Madaralı Öğretmen hepimize tembihlemişti. Ben bu uyarılara aynen uydum. Gene çoğunuzun anımsayacağı üzere Fikret Madaralı Öğretmen tuttuğum günlük notları da kontrol edeceğim demiş, birkaç kez alıp okumuştu. Ben gene alıp okuyacağını varsayarak notlarımı ona göre tutmayı sürdürüyorum. Aramızda geçen bir çok olaya değinsem bile gerçeğe uymayan bir şeyler yakıştırmıyorum. Yazdıklarım, olmuş olaylardır, söylenmiş sözlerdir. Bu nedenle ben, Fettah Biricik arkadaşın ortaya söylediği sözü, İsmet Yanar’ın uyası gibi bana kasıtlı söylendiği düşünmüyorum. Ancak gene de arkadaşa soracağım, ”Bak sözün birileri tarafından böyle anlaşılıyor, mertçe söyle, böyle bir kastın var mı?”Kalktım önce sıraların önüne çıktım, soruyu tekrarladım, ”Sana soruyorum, o sözü söylerken beni mi düşündün?”Fettah biraz korku içinde “Hayır, seni düşünmedim!”dedi. Söz bitti sandı. Oysa ben soruyu değiştirdim. Kastın ben değilsem, sorunu neden sanki benmişim gibi sordun da, arkadaşlarda böyle bir zan uyandırdın?Fettah’a değiştirerek başka sorular yönelttim. 1. Dersler başlayalı beri hiç mektup yazdın mı?2. Son üç ay içinde birden çok mektup gönderen bir arkadaş biliyor musun?Fettah birinci soruya “ Hayır!” ikinci soruya ise “Evet!”deyip beni örnek gösterdi. O bunu söyleyince yanına gittim, ”İşte şimdi senin kafanı o sıraya vurmam gerekiyor ama vurmayacvağım. . Çünkü sen hem bir iftiracı hem de yalancısın. Az önce söylediklerinle inkar ettiğin niyetini şimdi doğruladın. Senin durumunu, sille tokat kavgayla cezalandırmak yeterli değil. Bunu yapmak benim için hem hak hem de kolay. Ancak senin suçun daha büyük cezaları gerektiriyor. Bunu büyüklerime danışmadan yapmam. Seni önce Fikret Madaralı Öğretmene, sonra da okul yöneticilerine anlatacağım. Onlar beni dinledikten sonra olayı önemsemezlerse ben kendi yöntemlerimle senden öcümü alacağım. Derslikte ben konuşurken duran sessizlik sıra tıkırtılarıyla bozuldu. Ali Önol, ağlamaklı, boğuk bir sesle, bana bakmadan, ”Ne yapacaksın, onu öldürecek misin?”dedi. ”Ne o, ölüsünü sen mi taşımak istiyorsun?Ölü taşımak istiyorsan başka bir mezarlığa git, çünkü ben ölümden söz etmiyorum. Bu akadaş bana sözlü sataşma yaptı, bunun karşılığı olsa olsa gene sözle olacaktır. Beni, yapmadığım bir eylemin içinde göstermeye kalkışan bir yalancıyı öldürüp; başımı derde sokacağımı mı sanıyorsun? İşte senin kafa bu kadar çalışyor. Ben hakkımda küçük bir yanlış anlama olmasın, diye bir sözün anlamsızlığını açıklığa kavuşturmaya çalışıyorum;sen ölümden söz ediyorsun. Ben mektuplarda yazdıklarımın, notlarıma geçirdiklerimin, bana yazılanlarda söylenmiş sözlerin ardında durmak için çırpınıyorum, karşımdaki ise az önce söylediği iki söze sahip çıkmıyor. Çıkamıyor ya da çıkmaktan kaçınıyor. İşte anlaşamadığımız budur. Salt bu olayda değil, ilk günden beri sizinle anlaşamadığımız, bundan böyle de anlaşma olasılığı bulunmayan nokta bu:Biz buraya bir şeyler öğrenmeye geldik. Daha çok öğrenmek için çareler arıyoruz. Bu nedenle öğretmenlerin verdiği ödevleri olabildiğince hevesle yapmak istiyoruz, araştırma, inceleme olanağı buldukça konuyu genişletmeye çalışıyoruz. İçimizden birileri ise, ”Ne lüzum var buna?Yapmayın böyle şeyleri kardeşim. Bu tür belaları h!ep siz çıkartıyorsunuz yahu, Bu sizin başınızın altından kalkıyor, Gene sırtımıza bir yük bindirdiniz. Sırası mıydı şimdi bu sorunun?Sen yapmasaydın öğretmen onu unutmuştu!” türünden sözler hep sizlerin, bir bakıma tembel takımının sözleri. Bu sözler, gerçekte çalışanları, yıpratan sözler. Fettah Biricik’le bu kaçıncı karşılaşmam oluyor biliyor musun?Açıp notlarımı okuyabilirim, ister misin?Sen de anımsayacaksın, Tarım bahçesinde öğretmenle konuşurken, öğretmenin sorması üzerine köyümde aşılanacak sayısız ahlat ağacı var, aşı uygulaması için yıllarca bana yetecek”dediğim de, dersten sonra Fettah bana, bize ne senin ahlat ağacından diyebilmiştir. Sonra ne olmuştu?Unutmuş olamazsın, ağzının payını alıp oturmuştu. Bu yetti mi?Hayır, Yine tarım dersinde Salih Ziya Büyükaksoy öğretmen Sarımsaklı Örnek Devlet çiftliğinden söz ederken orasını gezdiğimi söylediğim için gene Fettah Biricik, benzer sözü etmiştir:Senin de gezip görmediğin yer kalmamış! gibilerde iğneleyici bir söz söylemişti. Daha sonra adı geçen çiftlikte gezerken ağzını açıp aval aval bakanlardan birisi olarak onu gözleyince, o günden beri unutmadığım o kötü sözü anımsatarak bir ders daha verdimse de o da kalıcı bir iz bırakmadı. Çok değil bir kaç gün sonra Yeni Bedir köyü muhtarı okulda beni aramış, buluştuk. Arayanın kim olduğunu soranlara, Kamber Amcam, babamın ablasının oğlu, biz onunla kardeş çocuklarıyız, diyecek oldum. Konuştuğum arkadaşların uzağından bir ses geldi, ”Senin de ne çok amcan var?”Olayı sen de anımsarsın, sonra ne oldu?Ben de düşüncemi söyledim:Benim amcalarım çok, biliyorsunuz amcalar, baba kökenli akrabalardır, buna karşın anne akrabalarına dayı denir. ”Benim amcalarıma karşı biliyorum ki senin dayıların kat kat fazladır. Bu, senin tavırlarından kolayca anlaşılıyor!”demiştim. O zaman, arkadaşın çok incindiğini söyleyen sendin. Bundan çok incinen insanın bundan böyle sözlerine daha dikkat etmesi gerekirken, onun yüzünden, bugün de aynı konuları tartışıyoruz. Demek ben, ”Pireye kızıp organ yakmak!”gibi düşünce taşımıyorum. Geçmişteki sözleri bugün tekrarladığım gibi yarın da bu sözleri tekrarlayacağım. Bu zıtlaşmanın bitişi, başlatanın elinde. Onun adına ben bitiriş yapmak niyetinde değilim. Ancak tekrarlar çoğaldıkça direnç de artacaktır. Bu dirence sonuna dek dayanacak güç gerek. Bu gücün kendisinde olduğunu düşünenler bildikleri yolda yürüsünler!. . . . ”Zil çalınca sözlerimi kestim. , Zilden sonra bir süre sessizlik sürdü. Arkadaşlar, biri kalksın da biz de kalkalım, der gibi bir biriyle bakışırken ben elimdeki defteri götürüp sıraya bıraktım. Bu, tüm arkadaşları hareketlendirdi. Neredeyse sessiz bir yürüyüş kolu durumunda merdivenlere dek yürüdük. Edirne Öğretmen Okulu’nun göçü olayını öğrenenler olmuş. Kısacası bizim dışımızdaki çocuklar daha sağlıklı haberleştiklerinden gerçeğe daha çabuk ulaşmışlar. . Sayıca çok oldukları gibi, bizde olan o bir birinden çekinme onlarda yok. Varsa bile o denli etkili olmamış. Hiç değilse daha öylesi bir hava oluşmamış. Masamıza gelenler oldu, sorduk. Konuşanlar, bizim gibi, Edirne Öğretmen Okulu’nun bir yere göçmesini, bizim okulun da gene bir yere göçeceği gibi varsayımla karıştırmıyorlar. Onların çoğu göçü bilmediklerinden, gerçekte olayı önemsemiyorlar. Yemekten sonra banyo nöbetimizi geçirdik. Bir süre kooperatifte kaldım. Atölyeye gidip akordiyon çalıştım. Karmen Silva’yı zor sanıyordum, bizim İstiklal Marşı’mız gibi başladığını sezinleyip melodiyi kolay benimsedim. Margarit çok kolaymış. Üstelik temposu hoşuma gitti. Temposu kolay, belli sesler üstünde gezerek oldukça yaygaralı çalınıyor. Çok çalacağımı sandığım bir parça kazandım. Gül Nihal de böyle. Sirto, Tuna Dalgaları, Karmen Silva, Hatırla Margarit, Gül Nihal, Çardaş Früstin, 5 no’lu Macar Dansı, Volga, Komparsite, Lapolama. Çokağladım, rahat çaldığım parçalar. Marştürk’ü de seviyorum ama son kısımların temposu biraz bozuluyor. Bu eğlencede çalmayacağıma sevindim. Çalarsam bunun kendi sınıfımız için olduğu algılanacaktı. İşte bunun olmasını istemiyorum, böyle olmasına üzülecektim. Şimdi rahatım…Penguenler Adası kitabımı bitirmek istiyorum. Yarıdan sonrasını sevmedim ama, yazarı Anatole France ünlü bir yazarmış, o da Nobel ödülü almış. Bu ödülü Ana, Dost Toprak, Sarı Esirler kitaplarının yazarı Pearl Buck da almıştı. Fikret Madaralı Öğretmen kısaca bilginiz olsun, Dünyada yayımlanmış o yılın kitaplarını inceleyen İsveç Krallık Akademisi üyeleri yazarın ulusuna bakmadan bu ödülü bir defa olmak koşuluyla bir yazara veriyorlarmış. 1901 yılında başlamış, 1914-1918-1935 yılları dışında her yıl bazen 1, bazen de iki kişiye bölüştürülerek, şimdiye dek 39 yazara bu ödül verilmiş. Anatole France, bu ödülü 1921 yılında kazanmış. Benim gözüm ödülden çok yazarın adına takıldı. Anatole ya da Anatoli, bazı kitaplarda bizin Anadolu yarım adamızın adı olarak geçiyor. Acaba yazar orada doğmuş biri mi?Bunu soracağım……Penguen Adasında krallık yıkılınca yeni bir Cumhuriyet yönetimi kurulmuştur. İşler düzeldi sanılırken eski Alca yöneticilerinden birileri, eski yönetime dönme yolları ararlar. Bu nedenle biraz zayıf karakterli olan deniz kuvvetleri komutanına bir güzel kadını tebelleş ederler. Ancak başarılı olamazlar. Bu kez başka numaralar dönmeye başlar:Gene güzel kadınlar, gene kadın peşinde koşarak makam kapmalar. Uzun süre bu didişmeler sürer. Bir komşu devletle savaşa girilirken büyük olaylar patlak verir. Karışıklıklara karşın ada oldukça varsıllaşmışsa da sanatsal-düşünsel alanlarda dar kalıplara sıkışıp kalmıştır. Uygarlık yerine yoksullaşan işçiler başkaldırır. Ada giderek çoraklaşır, çoraklaştıkça da vahşi hayvanların yurduna dönüşür. Avcılar, vurguncular gelir. Toprakları verimli bulup yerleşirler. Kısa zamanda adada gene bir gelişme başlar. Bu kez çiftçiler artar, giderek de büyük çiftlik sahipleri türer. Köşkler, şatolar, kentler oluşur. Kentler geliştikçe ortaya uygar bir ülke çıkar. Ancak “Tarih bir tekerrürdür!” geçmişte olan çekişmeler gene başlar, yaşam belli farklar, belli benzerlikler içinde sürer gider……Kitabı okuduğumu tarih öğretmenimiz Selçuk Korol’a da Türkçe Öğretmenimiz Fikret Madaralı Öğretmene söylemiştim. Selçuk Öğretmene yönetim benzerliği bakımından Fransa’nın 1800 yılları öncesi ile bu tarihten sonraki toplumsal değişimlerine benzemesini, Fikret Madaralı Öğretmene ise yazarıyla ilgili bilgi edinmek için duyurmuştum. Nitekim bu danışma sonucu Nobel Ödülü olayını bir ölçüde Fikret Madaralı Öğretmenden öğrendim. Yol yapımlarında kullanılan patlayıcı dinamiti bulan bir mühendis bu buluşu nedeniyle çok para kazanmış. Ancak buluşu yüzünden de yüzlerce insanın ölümüne neden olduğuna da görmüş. Bir yandan bol para kazınıp sevinirken bir yandan da bu ölümleri acısını duymuş. Bu acılkı duruma özellikle yaşlandıkça daha çok üzülmeye başlamış. Sonra da kazancının bir bölümünü ödül olarak başarılı bilginlere, yazarlara verilmesini istemiş. İsveç Krallığı bu olayın düzgün gitmesi için kurallar koymuş; kırk yıldır bu kurallar içinde dağıtılan ödüllerden birisini de bu kitabın yazarı Anatole France almış. (Anatol Frans okunur. )…………
Kitabı bitirip arkama yaslanınca önümdeki arkadaşlara bir göz attım. Sami Akıncı, Hasan Üner, Hüsnü Yalçın, Emrullah Öztürk, Mehmet Aygün, Mehmet Başaran dışında herkes bir biri ile konuşuyor. Halil sağımda bir plan çiziyor. Daha doğrusu bir planı büyütüp küçültüyor. Sanırım Namık Ergin Öğretmen ödev olarak vermiş. Ama arkadaş bu konuda açıklama yapmayı doğru bulmaz. Sorsam bile tam beklediğim biçimce yanıt alamayacağımı bildiğim için merak etmedme karşın sormam. Ben benzer bir işle uğraşırken görse o da benden sormaz. Sıra arkadaşıyız ama bir birlerimizin işlerini pek izlemeyiz. İzlediğimiz zaman da bunu izlediğimizi de kesinlikle duyumsatmayız. Böyle daha iyi oluyor, diye düşünüyoruz. Bu konuda ben biraz daha vurdumduymazım. Arkadaş kimi zaman “Akordiyon nasıl gidiyor?” der. Ben de “Akordiyona kalsa durduğu yerde duracak ama omuzlayıp körüklüyorum, içi hava dolunca dilleniyor!”diyorum. Aynı sözler aynı gülüşüp şakalarla sürüp gidiyor.
6. 7. sınıflarda müzik merakı arttıkça mandolin çalanlar çoğalmaya başladı. Bu arada Latif Yurtçu Öğretmenin özendirmesiyle kemana sarılanlar da çoğaldı. Bir iki derken 5 öğrenci sürekli keman çalışıyorlar. Küçük sınıflarda durum böyle gelişirken bizim sınıfta da, Bekir Temuçin, Abdullah Erçetin, İdris Destan, Sefer Tunca, Arif Kalkan yeniden mandolin çalışmaya başladılar. Yalancı, Daha Dün Annemiz gibi okul şarkıları, boş zamanlarda okulun tüm köşelerinde tınılanıyor. Bayrak töreni için bahçeye inince havanın sertleştiğini anladık. Kar yağabilir. Kar yağmasa bile havanın soğuyacağı besbelli. İpi çekerken ellerimin üşüdüğünü anladım. Önce fark etmedik yemekten sonra asfalttan araçların geçtiğini gördük. Karanlık, çok araç geçiyor ama ışıkları az. Edirne’den İstanbul’a giden araçlar. İlgilenen arkadaşlar, çıkıp baktılar:Asker araçları. Zıhlı otomobiller, arada jipler. Asker hep Edirne tarafına giderken tersinin olması aramızda tartışma yarattı. ”Asker çekildiğine göre savaş olmayacak!”Sevinç verici bir varsayım. Belki de ağabeylerim eve dönmüşlerdir. Yarın gerçek durumu öğrenebiliriz. Arkadaşlar hep bunu konuşuyorlar. Konuşmaları dinlerken uyudum.
23 Aralık 1940 . . Pazartesi….
Kar yağmış, kar yağıyor haykırışlarıyla uyandım…İvedi olarak hazırlanıp dersliğe gittim. Rüzgar karları savuruyor. Okul çevresindeki çukurluklar düz olmuş. Yaya yollarımız kapalı. Göz yordamıyla merdivenlere tırmanıyorum. İlk işim asfalta bakmak oldu. Dümdüz kar. Bizim okul tarafına da büyük bir kar yığını oluşmuş. İstanbul yolunda tek bir araba yok. ”Öğretmenler gelemeyecek!”diyenler oldu. ”Gelse ne olacak, gelmese ne olacak?” zaten bir Türkçe dersimiz var!Akşam başka bir umutla yatmıştım, sabah böyle bir kış havası. sıkıldım. Kahvaltıda ılık sulu bir pekmez içtik. Hamdı Bağ Öğretmen yanında biri ile kahvaltıya geldi. Sarışın , gür saçlı birisi. Yüzleri bir birine hiç benzemiyor kardeş değil, akraba bile olamazlar, diye içimden geçirdim. Derslikte arkadaşlar akşamki araçları konuşuyorlar. Mustafa Saatçı, makine konusunu en iyi bilen olarak yorumunu yapıyor. Onarımı gereken araçlar bir araya toplanıp onarıma gönderilmişmiş. Onarıldıktan sonra gene buradan geçeceklermiş. Gece geçmelerinin nedeni soruluyor. Onun yanıtı hazır, ”Kimse görmesin!”İsmet çıkışıyor, ”İmama bak imama! Gece buradan geçtiler, Babaeski’den geçerken gündüzdü, sabah Çorlu’dan sonra da gündüz olacak. Görünmek istemedikleri yoksa yalnız Kepirtepe, yani biz mi?”Mustafa Saatçı çok ciddi bir söz sözlermiş gibi, ”Evet yavrum, bildiğin gibi değil, Kepirtepe yani bir çok önemseniyoruz, bakın bize bozulmuş askeri araçlar bile gösterilmek istenmiyor. Biz çok daha iyilerine layıkız!”Bir kahkaha, ”Yaşa İmam, yaşa Hafız!” sesleri arasında Fikret Madaralı Öğretmen dersliğe girdi. Kargaşayı gördü ama gülerek karşıladı, ”Neşenizin üstüne geldim, önemli bir şeyse, dersten sonra gene devam edersiniz!”dedi. Pencereden Istrancalara doğru bakıp “Kar tüm Trakya’yı kaplamış durumda; dağlar taşlar kar altında!”Bekir Temuçin hepimizden önce davrandı öğretmene, ”Askercikler Istanbul’a ulaşamadan kara tutuldular!”dedi. Öğretmen, ”Ne, hangi asker gibi sorular sormadan, ”Zaten kar altında gidiyorlardı, onlar için fark etmez. Bu kar bizim yurdumuzda olduğu gibi tüm balkan yarım adasını kaplamış durumda. Durum böyleyken Alman ordusu desteğinde Bulgarlar Yunanistan’a girdi girecek. İngilizler Girit Adası’na asker çıkarıyorlar. Savaşlar böyle acımasızdır. Savaş kararı verenler bu kararları verirken sıcak odalarında kahvelerini, içkilerini içmektedirler. Hatta savaş kararı eylülde alınır, uygulamaya ocakta sokulur!”dedi. Konuşmadan ben alacağımı aldım;sandığım gibi asker bırakma diye bir durum yok. Savaş Yunanistan’da olacağına göre bizim okulun da Edirne Öğretmen Okulu gibi uzaklara taşınması zorunlu bulunacaktır. Öğretmen, ”Bunları duymaya kendinizi alıştırın, askerimiz düşman karşısında silah kullanmıyor ama ondan öteki bütün eziyetleri çekiyor. Halkımız da öyle, alım satımlar kontrol altında. Yiyecekler kısıtlamalı. Denizlerimiz de güvende değil, arka arkaya iki yolcu gemimiz battı, beş yüzün üstünde insan öldü. Bunlar hep savaş sonuçları. Gene de silahlı savaşın dışında kalmamız ötekinden çak daha iyidir. Sami Akıncı, Edirne Öğretmen Okulu da bizim gibi, oradan başka yere taşınmış!”dedi. Öğretmen, ”Evet taşındı, geç bile kaldı. Şimdiki durum birkaç ay içinde düzelmezse bizim bir kez daha taşınmamış konusu ortaya gelecek. Ya okul tatil edilir, ya da başka daha korunaklı bir bölgeye gidilir. Savaşa yakın bölgelerde yatılı okul bırakmak, toplu kıyamı hazırlamak olur. Bu şu demektir:Bir düşman uçağından düşecek bombaya bir okulu bırakmak demektir;sorumlular bunu düşünerek önlemi alırlar. Öğretmen çantasından kitaplar çıkardı, birini karıştırırken bize, ”Sormak istediğiniz bir şey var mı?diye sordu. Ben parmak kaldırdım, Öğretmen baktı, ”Sor!”dedi. Ben, “Öğretmenim bir sorudan çok bir durumun açıklanmasını istiyorum. Biz arkadaşlarla kendi aramızda kimi konularda anlaşamıyoruz!”Öğretmen gülerek, ”Eeee…dilinin altında ne var?”buna “Ağzından baklayı çıkar!”denilen bir söz vardır o söylenir. Ben de soruyorum, ”Çıkar ağzından baklayı!” “Edirne öğretmen okulu bir yere göç etmiş. Bunu bizim arkadaşlar duymuşlar, doğru ya da yanlış, bu araştırılmadan, ”Bunu kim çıkardı ya da bunu kim söyleyebilir sorusu ortaya getiriliyor. Gene bir araştırılma bile yapmadan, Bunu yapsa yapsa, başka okullara ya da öğretmenlere mektup yazan kim varsa o yapar!”deyip birilerini bu konuda rahatça suçlu durumuna sokuyorlar. Öğretmen, ”Dur dur dur, olayı tam anlayamadım galiba, şunu bir daha anlat deyince bu kez, Ben, İzmir-Kızılçullu ile Eskişehir-Çifteler Köy Enstitülerindeki 66 numaralı öğrencileriyle mektuplaşıyorum. Ayrıca Ahmet Gürsel-Ömer Uzgil öğretmenlere de mektup yazdım, onlar da memnun olup bana yanıt verdiler. Bunu arkadaşların hepsi biliyor. Geçen gün Edirne Öğretmen Okulu’nun Edirne’den başka yere göç ettiği haberi ortaya çıkınca, bu kez bu haberi ortaya kim attı sorusu getirildi. Arkasından hemen bunu çıkarsa çıkarsa öteki berikiyle mektuplaşanlar getirmiştir!”diyerek beni bu sınıfta suçlu duruma sokmaya kalkışanlar oldu. Oysa haber yalan değil, gizli değil. Bu haberin yayılması duyurulması ile tanıdıklarına mektup yazmanın bağlantısı nasıl olur? bunu size sizin önünüzde bunu söyleyen arkadaşa soruyorum?”Öğretmen, biraz sinirlenerek, ”Şimdi anladım, benden önce onu dinleyelim!”dedi. Ancak Sami durumu r, ben değilim!”dedi. O Otur yerine!”dedikten sonra, böyle der demez, İsmet başta olmak üzere birkaç arkadaş birden “O öğretmenim!”diye bağırdılar. Fettah, bu kez kekeleyerek, benim ama ben böyle söylemedim, ben ona söylemedim!”gibilerde düzeltmeler yapmaya çalıştı. Öğretmen eliyle oldukça sert bir şekil yaparak “”İnsanların en huzursuzu kıskanç insanlardır. Kendinizi bu duygudçalışın. Kent çocuklarında bu tür dengesizlikler çoktur. Onlar el işleriyle uğraşman kurtarmaya azlar, beceri geliştiremezler, oyalanma araçlar, bedenlerinde ayak topu, ağızlarında dedikodudur. . Siz onlardan farklısınız. Daha doğrusu farklı olmanız için çabalıyoruz. Beden oyalantılarınız yeterince var:Her türlü sanat görüyorsunuz. Beyin çalışmalarınız için değişik olanaklar içindesiniz. Bunları dürüstçe sürdürseniz başınızı kaşıyacak zamanınız kalmaz. Yakından izlediğim arkadaşlarınız var, bunlar, verilen ödevleri yetiştirmek için çırpınıyorlar. Bunlardan bir şikayet duymuyorum. Çalışmalarını yeterli görmediğim arkadaşlarınızın böyle üstüne olmayan sorunlarla oyalanıp üstüne üslük bir de suç işlemesi bu okula, hele hedefleri özel yasa ile belirlenen Köy Enstitüsü öğrencisine hiç yakışmıyor. Öyle dedim, böyle dedim, işte ben Edirne Öğretmen Okulu öğrencileri başka yere gönderildi, bunda geç bile kalındı, dedim. Dahası bu durum böyle sürerse, bizim de uzaklara gitmemiz zorunlu, dedim, bunu duydunuz. Bunu ben o arkadaş kalksın konuşsun bakalım, olayı o nasıl anlatacak?dedi, sanırım öğretmen kastettiğim arkadaşın Sami Akıncı olduğunu sandı, Sami Akıncı’ya doğru dönüp baktı, ”Bir de söyledim. Bu sözle suç mu işledim?Benim sözümle bir okulu bir yerden bir yere taşımazlar, gerek görülürse taşınır. Bunun yetkilileri vardır. Yetkililer, yasalara göre görev yaparlar. Bunlar gerekirse öğretmenlerin hatta öğrencilerin görüşlerini sorarlar. Bu durumlarda gidelim diyenler olacağı gibi gitmeyelim, diyenler de çıkar. Bir birine ters söz söyleyenler karşılıklı suçlu mu sayılacaklar?”Öğretmen bana dönerek: “Bu anlattığına üzülmekte haklısın, arkadaşlık başka şeydir, arkadaşlar, iyi arkadaşlar, arkadaşlarının kusurlarını küçültücü tavırlar takınırlar, üzüntülerini paylaşmaya çalışırlar. Arkadaş olmayanlar böyle gereksiz sorunlar yaratarak, insanları üzerler. Konuyu açmakla iyi ettin. Bundan bir çok arkadaşın olumlu ders alacaktır. Eliniz kalem tutuyor, tanıdıklarınızla neden mektuplaşmayacakmışsınız?Okur yazarlığın sırıl sıpıldak cahillerden farkı budur. Bulunduğu yerin durumunu karşısındakilere yazar, onlardan da belli davranışlar izleyerek bilgi teatisi yapılır. Mektuplarla yazılmış romanlardan söz ettik. Arkadaşlarınızdan okuyanlar oldu. Balzac’ın! (Öğretmen Balzac’ın derdemez )Hasan Üner “İki yeni Gelinin Anıları!”dedi. Öğretmen başıyla da onayarak o da başkaları da mektuplar üzerine kurulmuştur. !” kavradı, öğretmene “Ben değilim öğretmenim!”dedikten sonra Fettah Biricik’i gösterdi. Öğretmen tavrını değiştirmeden Fettah’ın önüne yakın gitti, yavaş bir sesle “Sen mi?” diye sordu. Fettah Biricik kalktı, ”Hayıdedi. İkinci derste öğretmen, Gene çantasından kitaplar çıkardı. İstiklal Marşı yazarımızın bir şiirini okudu. Çanakkale savaşını anlatan bir şiirdi. Bu şiiri, fırsat bulunca okumamızı önerdi. Arkasından Lise 1. sınıf Edebiyat kitabından Hektor’
. Hasan Üner, ”Öğretmenin önerdiği kitap!”deyip İki Yeni Gelin’in Hatıraları’nı bana uzattı. ”Okumak istersin, diye düşündüm!”dedi. Kızların elinden düşmeyen kitaplardan biriymiş. Bu kez bir çok arkadaş”Ben de okuyayım!”diyerek ilgilendi. Böylece sabahki olay anımsandı ama ne Ali Önol’dan ne Fettah Biricik’ten bir tepki gelmedi. Kitabı okumak isteyenlerden biri Sefer Tunca olunca ben, öğretmenin konuşmasından sonra olayın geçiştirileceğini düşündüm. Buna karşın gene bir sataşma olursa işi kavgaya dökmeye karar verdim. Hiç beklemediği, ama suçlu durum da bulunduğu bir sıra sille tokat cezasını vereceğim. Kitabı açtım, sayfa sayısına, yazılarına baktım. Yazarın, daha önce okuduğum Goriot Baba’sını, Eugenie Grandet’ini okumuşum. Goriot babanın iyi bir baba, Eugenie Garandet’in kararsız bir kız, hele babasının kötü birbaba olduğunu defterime yazmıştım. Bakalım bu kitaptan not etmeye değer bir taraf çıkacak mı?Hava kararırken kar başladı. Kar nedense geceleri yağıyor. . Hep böyle mi oluyor?Küçüklüğümü anımsıyorum, akşam yatarken kar olmazdı, sabah kalkınca her yerin kar kaplandığını görürdüm. Bu hep böyle değil belki ama, nedense çoğunlukla böyle olanlar aklımda kalmış. Yemekhaneye giderken yüzümüz gözümüz kar oldu. Bu gece galiba çok yağacak!Sık sık mercimek yemeğe başladık. Hilmi Altınsoy kendisi bildiği halde bir çok konuyu benden sorar. Bildiğini bildiğim için kimi zaman yanıt vermen. Kimi zaman da yanıtı biraz çarpıtarak veririm. O da, bunu bildiği için darılmaz takılmasını gene sürdürür. Özellikle yemeklerde böyle bir durumumuz vardır. Hilmi gene sordu, ”Etli mercimek yiyoruz, bu hayvancıkları bu karlı havalar da nasıl kesiyorlar?. Ben duymazdan geldim. Hilmi diretti:Abi şu yediğim yemekte et var, bu etler hayvanlardan gelme, bu karda hayvanları nasıl kesiyorlar?diye sorusunu yinelerek bana baktı. Ben de, ”Bu hayvanları kar yağmadan önce, sıcak, hiç değilse ılık günlerde kesiyorlar, etlerini kavurup saklıyorlar, sonra onları yemeklere koyup bize yediriyorlar!”dedim. Hilmi-şaşırarak “Yalnız bize mi?dedi. ”Hayır yalnız bize değil çok insan böyle yemektedir. Etleri taze saklamak zor olduğundan insanlar böyle bir yol bulmuşlar. Bizim evde hep böyledir. Hilmi teşekkür etti, ”Gene de eve gidince anama soracağım!”dedi. Hilmi Altınsoy’un “Anama soracağım!”demesi kimi arkadaşları güldürdü;”Sen , kitaplarda analara, anne dendiğini okudun, okuyup yazarken, konuşurken anne diyorsun ama eve gidince gene ana mı diyorsun?diye sordular. Hilmi, ”Öyle diyorum, bundan sonra da öyle diyeceğim. Çünkü onun kulakları bu sese alışmıştır, değişmesi onu üzer!”dedi. Hilmi’ye şöyle bir baktım;” Bazen ne güzel düşünüyorsun!”dedim. Şaka ettiğimi söyledi. ”Şaka maka değil, çok güzel bir düşünce. Benim annem ölmüş, ne desem duymayacak ama, beni büyüten ablamla konuşurken kimi zaman bu düşünce beni rahatsız ediyordu. Ancak ben bunu senin düşündüğün gibi rahat çözememiştim. Bundan böyle senin sözünü unutmayacağım. Ablamla annemi konuşurken, onun, özlemle “Anacığım!”dediğinde ben “Annem, mannem” diyerek aslında ablamı incitmiş oluyordum. Bunun acısını bir çok kez duymuştum. Babamla konuşurken de buna benzer durumlar oluyor. Babam, ”Anan seni sok severdi!”dediği zaman kuşkusuz belli bir duygu içindeddir. . O sıra kalkıp “Evet, benim annemin beni sevdiği gibi ben de annemi severdim!”demek doğru olur mu?” diye hep düşünüyordum. Şimdi bu düşüncem kesinlikle doğru yönünü buldu. Bu kesin kararımda senin payın büyüktür, teşekkür ederim!”Arkadaşların bir bölümü sözlerimi şaka sandılar, önce güldüler, yavaş yavaş gülüşlerini keserek beni haklı bulduklarını söylemeye başladılar. Ancak Hilmi Altınsoy’a takılmaktan da geri durmadılar. ”O akıllı olmasa Tekirdağlı Hüseyin Pehlivana meydan okur muydu?”biçiminde Hilmi’nin eski iddiacılığına göndermeler yaptılar. Dersliğe döndüğümde kısa bir süre tarih kitabımı karıştırdıktan sonra romanı okumaya başladım. Honore de Balzac-İki Yeni Gelinin Hatıraları-Çeviren Nurullah Ataç, Semih Lütfi Kütüphanesi-1940 Yeni bir kitap, bu yıl basılmış. Tam okumaya başladım, Halil kalkıp bir yere gitti. Az sonra da Sefer Tunca onun yerine oturdu. Gidenle pek ilgilenmemiştim ama gelen sevdiğim arkadaşlardan biriydi. Kitabı kapattım. Arkadaş, hemen sabahki olayı açtı, Fettah’ın özür dilediğini, söyledi. İki köylüsü de kendileri, kendilerinin haksız olduğunu anlamışlar. Benim tepkimi bilemedikleri için Sefer arkadaşı araya koymuşlar. Bu an için söyleyecek sözüm yok. Fikret Madaralı Öğretmenle konuştuktan sonra bu konuda daha rahat konuşabileceğimi söyledim. Sefer Tunca sözü uzatmadı, konuyu değiştirdik. Elimdeki kitabı gösterdim. Bitirince Sefer’e vereceğim. Sefer, belki benim değişik konularda konuşmak istemediğimi anladığı için fazla kalmak istemedi. Ancak tam kalkacağı sırada ön komşum Hüsnü Yalçın arkaya dönerek Sefer’le konuşmaya başladı. Az sonra Halil geldi, Sefer’i aramıza sıkıştırarak konuşmaları uzattık. . Değişik konuları deşelendi. . Yeni gelen Ali Öğretmen niçin geldi? Acaba bizim öğretmenlerin birisi yerine geldi?. Acaba kim gidecek?Hamdi Bağ mı?, Naci İnan mı? İrfan Evren mi?Halil bana sordu, ”Sana sorsalar hangisini gönderirdin?”Hiç birisini göndermem, geleni de hemen geldiği yere çeviririm!”dedim. Dikkat ettim, Halil’de, Hüsnü de Sefer Tunca’nın yanıma geliş nedenini pekala biliyorlar ama, o konuya hiç değinmediler. Bu benim yararıma da zararıma da yorulabilir. Şöyle bir aklımdan geçirdim. Aslında aynı konunun gene gene ortaya getirilmesinde bir yarar yok;kapanıp gitse daha iyi ama, pek öyle olmayacağa benziyor. Yat zili çalınca Sefer’le birlikte gittik. Sefer’in candan davranışlarına sevindim.

Sefer Tunca ile
Hemşerisini korumak zorunda. Onu bu konuda haklı buluyorum. Ben, İsmet’e sataşanlara nasıl kızıyorsam, onların da benzer bir yakınlık bağları var. İşin iyi yanı Sefer beni haklı bulup küsüşme yoluna sapmıyor. Yatarken bunları düşünerek uyudum….
28 Aralık 1940 Cumartesi…
. Kar gene başladı sözlerini duyunca başımı örtüp akşama dek yatmak istedim. Kaç gündür kürekle kar kürüyoruz. Çamur olunca çamurdan kurtulmak için yol yükseltiyorduk, Şimdi ise kar kürüyerek yol alçaltıyoruz. Dün Tarım Binasından kürek almak için bir ara yuvarlana yuvarlana gittik. Bunu da Sefer Tunca ile ikimiz başarabildik. Namık Öğretmen gülerek bize “Haydi askere, bu sıra orduya bu tür cesur dağcılar gerekli, makbule geçeceksiniz!”dedi. Kapıları açmak için donasıya uğraştık. Kapı mandalları buz tutmuş. Bunları anımsayıp az ileride konuşulanları bir süre dinledim. Sesler kesilince geç kaldığım kuşkusuyla giyinip çıktım. Kahvaltıdan çıkanları görünce, doğru yemekhaneye koştum. Hamdi, Hidayet, Latif, Nahide Öğretmenler kahvaltıda. Nasılsa bugün çay vermişler. Üstelik sıcak. Kar var, ancak yağıyor mu yoksa rüzgar savurması mı?Dün açtığımız yolların yarısı gene dümdüz olmuş.
Derslikte herkes tedirgin. ”Çamura razı olduk, kar bitsin!”diyenlerin yanında şaklabanlık yapanlar da oluyor. ”Karı sevenler var mı? sorusundan yararlanıp, ”Karı isteyenler elini kaldırsın!”deyip gülenler oluyor. Buna karşı, ”Bu soğukta kim karı ister, diyenlere, ”Bu soğukta karı isteyeceksin ki ısınasın!”türünden takılmalar arasında Hamdi Bağ Öğretmen geldi. Ne kadarını duydu, nasıl yorumladı bilemedik, ”Aman aman, bu kadar çabuk bozulmayın, ne var yakınacak?Sıcacık yerlerdesiniz işte!. Bir de yolda belde olanları düşünün!”dedi. Hepimiz susup yerlerimize oturduk. Hamdi Öğretmen, üsteğmenin gelemeyeceğini söyledi, bana da “İki arkadaş al, aölye sobasını yakın!” derken göz kırparak, biraz da orada karı çekiştirirsiniz!”dedi. Öğretmen gidince çoğumuzun derdi oldu:”Öğretmen bizim saçmalıklarımızı gerçekten duydu mu? yoksa kar üstüne söylenenleri doğru olarak algılayıp karı orada da çekiştirebilirsiniz mi, demek istedi*. Hüseyin Orhan’
Öğle yemeğini geç yediğimiz için olacak yemekte gene yemek konusu edildi. Çorba ile bulgur pilavı var. Yemek konusunda en çok konuşan, masamızın bülbülü Hilmi Altınsoy, gene duramadı, ”İnsan şu pilavı etli yapamazlar mı?dedi. Önceki konuşmaları anımsayanlar, ”Sen etli olunca da bahane buluyorsun!”diye yanıt verdiler. Hilmi bir önceki sorusunu anımsadı;o konuşma ile ilgili açıklama yaptı. ”Ben etin nasıl yapıldığı için soru sormuştum, etten bir yakınmam yok. İşte o etten bu pilava pekala konur!”dedi. Nöbetinde aşçıbaşı ile anlaşıp öyle yaptırması önerildi. Parmaklar sayıldı, Hilmi’nin nöbet günü hesap edildi. Bir dalgınlık sonucu, Hilmi Altınsoy’un nöbet günü benim nöbet günüme kaydırıldı. Ben buna karşı koydum. ”Sık sık nöbet günlerimin değişmesinden yakındım. Neden olarak da nöbetimde bulunan öteki sınıflarla uyum sorununu öne sürdüm. Hilmi nöbet gününün neden değiştiğini bir türlü anımsamadı. Sonunda gülerek aralık ayının 31 olduğunu unuttuğu söylendi. ”Yemeklerle, etli pilav düşüneceğine ayları, günleri daha doğrusu takvimi iyi öğrenmesi öğütlendi. Hilmi bunları sabırla dinledi, sonunda da, ”İşte bunları düşünerek, iyi beslenmek istiyorum, ”Can boğazdan gelir!”derler, bunu duydunuz mu? diye sordu. Bu kez de “Can boğazdan gelir!”Atasözü üzerinde tartışıldı. Atasözü müdür? Canı ağzına gelmek, Canı burnuna gelmek, Canını dişine takmak, Can derdine düşmek. Sözleriyle karşılaştırıldı ”Can, boğazdan gelir!”kesin hükmü dolayısıyla Atasözü olduğunda görüş birliğin varıldı. Bu tartışma sürerken kendim bir olumsuz pay çıkardım. Gerçi sözün Atasözü olduğunu ben savunup sonuca bağlanmasına neden oldumsa da, ben Atasözü ile deyim arasındaki kesin ayıracı ya da geçerli bir tanım yapamıyorum. Bu nedenle sanırım konuyu iyi bilmiyorum. Can boğazdan gelir-Can çıkmayınca huy çıkmaz. Canı yanan eşek, atı geçer. Sözleriyle Can damarına basmak, Canına minnet saymak, Can evinden vurmak sözleri arasındaki farkı görüyorum da bu farkı rahatça anlatamıyorum. Bu konuyu bir kez daha öğretmenden sormaya gereksinim duyuyorum. Atasözü, deyim, terim, mecaz…. . Bunları ayrı ayrı, örnekleriyle defterime yazdım ama bunlara sınırlı örnekler gösterdim. Oysa her gün yüzlercesiyle karşı karşıya kaldığımda ne nedir, bir birinden ayırmakta güçlük çekiyorum. Örneğin “Aba altından değnek göstermek, Ağzına bir parmak bal çalmak, Gemi azıya almak, Denize düşünce yılana sarılmak, Eden bulur, inleyen ölür. Besle kargayı oysun gözünü. sözlerinde ilk üçü ile son üçü arasındaki farkı ayırır gibiyim;ancak yaptığım ayırımın doğruluğu konusunda kuşkularım var. . Atasözlerinde, hiç değilse benim seçtiklerimde bir kesin eylem ya da çekimli, zamanla ilgili kesinlik bildiren bir belirgin eylem, bir durum var:Besle-oysun. . Düşmek-sarılmak. . Bulur-ölür. gibi…Oysa deyimlerde, eylemler; doğrudan doğruya mastar olarak kullanılıyorlar. Ancak, fiyaka düşkünü, tatlı dilli, başı eğik, dik kafalı, açık göz, oyun bozan, türünden deyimler işin içine girince bilgim gene bulanıklaşıyor. Durup dururken kendimi bir noktada şanssız saydım. Oysa bu konuda bugüne dek hep şanslı buluyor, bin şükür ediyordum. Uzun bir aradan hatta artık okuma şansım bitti, diye umudumun bittiği bir sırada okula kavuşmak benim için çok büyük bir şanstı. Bu konuda okul türü üstüne de hiçbir koşulum kalmamıştı. Bu düşünceyle Edirne-Karaağaç’a gittiğimde kayıtta nüfus kağıdım için ileri sürülen engel önüme konunca, zindana atılmış gibi etrafımı bir süre kapkara görmüştüm. O gün, kısa bir süre çektiğim bu acıdan sonra kayıtlarım yapılınca duyduğum sevinç bu güne dek artarak sürdü. Ancak bugünkü şanssızlığım sözüm, ya da eksikliğini duyumsadığım olay okulla ilgili değil, okulun ilk sınıfında bulunmamla ilgilidir. 6. ya da 7. sınıflardaki çocuklar başları sıkılınca gelip sorunlarını bizden birileriyle çözüyorlar. Takıldıkları konuları çözdükten sonra sevinerek gittiklerini gördükçe bu düşünce bende doğdu. Keşke benim de üstümde sınıflar olsaydı da belli sorunlarımı onların yardımlarıyla çözebilseydim. İşte bugünkü sorunum, bu dersleri okumuş sınıfların uyarılarıyla açıklığa kavuşturabilecektim. Yazık ki böyle bir olanağım yok. Sami Akıncı bunu daha Edirne-Karaağaç’ta başlatmıştı. Coğrafya öğretmenimiz Sabit Soysal’ın Edirne Lisesi’nde okuyan kardeşi Hüseyin Soysal ile ilişki kurdu, ayrılıncaya dek her akşam yanına giderek, ayrılınca ise sürekli mektup yazarak günümüze dek sürdürdü. Ancak bu örnek, benim yakınmamın gereksizliğini ya da yakınmaya hakkım olmadığını da kanıtlamış oluyor. Hüseyin Soysal hepimiz yakınlık gösteren çok iyi bir arkadaştı. Sami Akıncı ona daha yakınlık gösterdi, Hü
Seyin Soysal da ona yaklaştı. Aynı zamanı, aynı olayları birlikte yaşadığımıza göre, Hüseyin Soysal’ın bana değil de Sami Akıncı’ya mektup yazması, benim adamsendeciliğimin, hem de kendime karşı saygısızlığımın, karşımdakine ise kabalığımın, ona beklediği değeri vermememin göstergesidir. ”Bak bana bir gözünle, bakayım sana iki gözümle!”demişler. Ben bakmamışım, başkaları neden bana baksın?. . . . . Yat zili çalınca arkadaşlar ağırdan aldılar, ”Derslik sıcak, yatmaya gidince üşüyeceğiz neden burada sabahlamayalım?gibilerde bir birine sorular yönelttiler. Ben defterimi kapatıp hızlı bir devinimle yatağıma yattım. Gerçekten çok soğuk. Bir an yatağımın ıslatılmış olduğunu düşündüm. Niçin olmasın?Benim yatağım olduğu için değil ranza sıralarının başında olduğu için, aklına eser eline geçirdiği bir kap suyu battaniye altına atabilir. Bunu senden başkası bilemez. Dikkat etmezsen ıslak ıslak yatarsın. Baktım, öyle bir durum yok. Ayakkabılarımın çalınmasını düşündüm. M. O’da benim olduğunu bilmeden almıştı ayakkabılarımı, kendini öyle savunmuştu. Derken başımı battaniyenin altına çekince bir daha düşündüm. Sanki ben şimdi M. O’ya iyilik mi ettim?Belki bir gün gene bana, belki de hiç aklıma gelmeyen bir yönden gene zarar verecek!Öyle bir zarar ki onun M. O’dan olabileceğini hiç düşünmeyeceğim bile. M. O’nun davranışları, gülüşü, benden uzak durması, karşılaşınca gülümsemesi gözümün önüne geldi. Arkadaşlar yüksek sesle konuşup gülüşüyorlar. Birden bir sessizlik oldu. Bu kez ben konuşmaya başladım. ”Ne susuyorsunuz, nerde sizin hayırseverliğiniz?O fidanları ekerken koruyacağınızı söylüyordunuz. Yazık değil mi?Daha meyve vermeden gözünüzün önünde kırıyorlar. ”Ah, ah”diyorum, ben bunun olacağını biliyordum, ben bu çocuğu affetmekle hata ettim. Bunu Fikret Madaralı Öğretmene nasıl anlatayım. Bir de baktım tüm arkadaşlar arkasını dönüp gitti. M. O ise fidanları elindeki kürekle kırıyor. Avazım çıktığı kadar bağırdım:Bu kez af maf yok, seni okuldan atarlarsa üzülmeyeceğim…. . Gözlerimi açtım, yatağımdayım, zifiri karanlık. Kıpırdamadan gene başımı örtüp yattım. Yüz kez düşünmüşümdür:Akşamları yatarken geçmiş olayları anımsayıp içlerin den bazılarını rüyamda görmek isterim. Böyleyken istediklerim değil uımmadığım olaylar karşıma çıkar. Dediğimin olması için kimi olayları birkaç kez tekrarladığım da olur. Nedense üyamda bir daha yaşamak istediğim olayları göremezsem. sabahleyin üzülürüm. Buna karşın kimi akşam, bu geceki gibi düşünmek bile istemediğim olaylar aklıma takılır, rüyamda da sürer sürer gider;hem de beklemediğim ölçüde canımı bir daha sıkar. Bu gece de öyle oldu. Gece henüz bitmediğine göre tekrar uyuyunca bu rüyayı unuturum umuduyla iyimser olarak gözlerimi kapattım……. .
29 Aralık 1940 Pazar….
Bir gürültü oldu:Gözlerimi açmadan, içimden “Eyvah, gene kötü bir rüya gördüm!”diye gerildim. Gözlerimi açınca yakınımdaki herkesin kalktığını gördüm. Buna sevindim, ”Bu kez rüya değilmiş!”dedim ama geceki rüya ayrıntılarına varana dek aklımda kalmış. Önce çıkıp bahçedeki fidanlara bakmayı düşündüm. Aklım çabuk başıma geldi, dışarısı
İnsan boyu kar. Kırıldığını rüyamda gördüğüm fidanlar kocaman ağaç, geçen yaz az da çiçek açıp meyveye bile duranlar oldu. Gecikmeli olarak dersliğe gittim. Derslikte konu gene okulun Anadolu yakasında bir yere göçü. Bu kez öyle “Nerden duyuldu falan diye soru soran yok. Göçe herkes razı. Ancak gene de koşullar var:İlk koşul:Kar yağmayan bir yer olmalı. Ben kar yağmayan bir yer bilmiyorum. Daha doğrusu, anımsadığım konuşmalardan belleğimde böyle bir iz yok. İlgiyle sordum. ”Türkiye’de hiç kar yağmayan bir yer var mı?Önce bir suskunluk oldu. Hiç yağmamak söz konusu olmayabilir ama buradaki gibi adam boyu yağmasın. Ayrıca bir yağınca günlerce, haftalarca yerde kalmasın. Sami Akıncı kar yağmayan yerleri saydı:İzmir, İstanbul, Adana, Hatay. ”Hatay!” denince bir çok arkadaş okulun Hatay’a göçünü istedi. Ülkemize yeni katıldığı ileri sürüldü. Bu kez ben, bu göç isteğine karşı olduğumu söyledim. Ad vermeden akşam gördüğüm rüyayı anlattım. Biraz da abartarak, bahçedeki fidanla-
ların kırıldığını görünce ağladığımı söyledim. Arkadaşların çoğu söylediklerime şaştı. Benim, okulu çok sevdiğime, bitirince de burada kalmak istediğime, bunu da başaracağıma inandıklarını söylediler. Bu çok hoşuma gitti. Birden arkadaşlara kimseyi ayırmaksızın, tümüne sevgiyle baktım. Hep böyle olabilir. Hep böyle olsa ben çok daha rahat olacağım. Bundan bir ders çıkarmaya çalışmalıyım. , diye düşündüm. Başkalarını iyi etmek elimde değil ama benim onlara hep iyi davranmam elimde. Böyle yapabilsem belki de onlar baştan yan çizseler bile sonunda iyileşebilirler. İsmet, Mehmet Yücel bir kaç kişi daha eni konu Hatay ilini haritada bulup üstünde konuşmaya başladılar. Bu sakin hava ne yazık ki çok sürmedi. Beklenmedik bir sesle 6 Ali Aga, ”Bırakın şu Hatay’a gitme işini, oraya kim gider-gelir?”dedi. Şaka da olsa bir anlaşma sağlanmıştı. Ali aga’nın bu sözü tepki yaptı. Ali’nin Alpullu’dayken bir tatil dönüşü yol şaşırması vardı. Ya da bunu ona yakıştırıp uzun süre bununla gönül eğlemişlerdi. Onu anımsatıp, ”Sen zaten nerede olsa yol şaşırırsın:Hatay’da şaşırıp Afrika’ya gidersin de senden kurtuluruz gibilerde sözler söylediler. Bu kez Ali Aga’nın Afrika’da neler yapacağı varsayımları öne sürüldü. Ali Aga’yı yitirmemek için kafesler düşünüldü. Sonunda geçen yıllar okuduğumuz Süleyman Nazif’in Bombay’da gördüğü aslanla Ali karşılaştırıldı. Ali’nin o aslana benzeyemeyeceğini, sopayı görünce sineceğini öne sürenler oldu. Ali tüm bunları duymazdan geldi. Bir yandan da “Ha şimdi, patlayacak, ha şimdi birine çatacak!” şeklinde beklentilere karşın Ali hiç oralı olmadı. En sonunda Mustafa Saatçı dayanamadı, ”Ali Aga, sabahtan beri seni çekiştiriyoruz, ne olur kız da birimize bir laf söyle!”dedi. Ali başını kaldırdı, ”Hiç zorlamayın ben Hatay’a gitmeyeceğim, zaten siz de gitmeyeceksiniz, boş yere konuşuyorsunuz!”dedi. Uzun bir gülüşten sonra Ali Güleren’i bu kez hile ile dışarı çıkarıp kar topuna tutmayı konuştular. Sami Akıncı, başta olmak üzere arkadaşların çoğu, buna razı olmadı. Bu sıra 79 Ahmet Güner’in köylüsü Musa Güner ile Yusuf Asıl’ın köylüsü Ali Ergin geldi. Bunlar güzel şarkı söylemekle ün yapmış bir çift. Okulda öğretmenler dahil herkes onları öyle tanıyor. Onlar gelince takılanlar oldu, ”Yıl Başı Gecesi bizim için de türkü söylemeleri önerildi. Bu öneriye ikisi birden tepki gösterdi, ”Biz türkücü değiliz. Türküleri, şarkıları söylemesini severiz ama, öyle isteyenin gönlünü yapmak için ağzımızı bile açmayız. Bu yanıt benim için de geçerli, içimden iyi oldu dedim. Yüksek sesle konuşanlar vardı. Birden sesler kesildi, Arkadaşların başları o tarafa döndü. Konuşmalara pek katılmayan Arif Kalkan sordu, ”Şarkıcılar bu işi nasıl yapıyor?Soruya kimse yanıt vermedi. Mustafa Saatçı, ”Şarkıcılar bu işi parayla yapıyor!”dedi. Bu kez Yakup Tanrıkulu, ”Biz de para verelim!” diye ortalığa söyledi. Ali Ergin Yakup Tanrıkulu’ya dönerek, ”Para versen de ayağına şarkıcı gelmez, sen kalkıp şarkı söylenen yere bir zahmet gitmek zorundasın. Belli ki sen daha önce bu işi para vererek de yapmamışsın. Önce sor, öğren de başkalarına ondan sonra öyle akıl vermeye kalk!”dedi. Gene bir sessizlik oldu. Bu sıra bir arkadaşları gelip Ali ile Musa’yı çağırdı. Onlar kalkıp gidince arkalarından bir yaylım ateşi başladı. ”Öyle mi konuşulurmuş?Kendilerinden büyüklerin yanın biraz daha nazik olabilirlermiş, iki şarkı söylemekle böyle şişinmenin anlamı neymiş. v. b. Bu kez de Yusuf Asıl, bu tür konuşanlara çıkıştı:”Sizin, dersliğinize arkadaşlarına gelmiş kimselere böyle söz söylemeye ne hakkınız var?Kendi arkadaşlarıyla eğlenirken şarkı söylediler diye onları şarkıcı yerine koymaya ne hakkınız var?İsmet’le Yusuf durmadan tartışırlar. O alışkanlıkla İsmet, hemşerisinin yerineYusuf şarkı söylese nasıl olur?”dedi. Bu kez de Ahmet Güner, İsmet’e “Yok, karşındaki babanın uşağı, sen deyince, ”Baş üstüne! deyip gazel okuyacak!”Mehmet Aygün gülerek, ”Okusa ne olur?diyecek oldu. Yusuf’
30 Aralık 1940 Pazartesi……
Kar yağması durmuş ama rüzgarsız ayaz artarak sürüyor. Kötü bir haber, sular akmıyor. Haberin kötülüğü susuz kalmaktan değil, karla marla silinmeye razı olacağız ama su taşımak kolay olmuyor. Özellikle kamyonla taşırken donuyoruz. At arabalarıyla iş uzun sürüyor ne var ki, sık sık nöbet değiştiğinden, ayrıca aralarda atlayıp zıplarken ısınıyoruz. Ben böyle düşünüyorum. Sorsalar, kamyona değil at arabalarına giderim. Asfalttan kamyonlar gelip geçiyor, belli ki biz suyu kamyonla taşıyacağız. Kahvaltıya biraz tedirgin gittik. Aramızda konuşulmuyor ama gözlerimizden, bunu düşündüğümüz belli oluyor. Salt arkadaşların bu konudaki düşüncelerini öğrenmek amacıyla Hilmi Altınsoy’a takıldım:Yüzünü yıkamamışa benziyorsun. Hilmi doğru anladı:”Sen çok yıkadığın için su bitmiş. İlk getireceğinle ben de yıkanacağım!”dedi. Herkes güldü ama, konuya kimse girmedi. Ben gene, ”Neden ben getirecekmişim?Git yıkanacak suyunu kendin getir!”dedim. Biz böyle su sözü ederken Mustafa Saatçı yanımızdan geçti. Konuşmalarımızı duymuş, eğilerek, bir eliyle de ağzını yarım yarım kapatarak, ”Korkmayın sular az sonra akacak!”dedi. Hilmi yüksek sesle, ”Yalan söyleme, akmazsa hesabını sorarım!”Mustafa çok rahat olarak, ”Akmazsa sor!”. Hepimiz sevindik. Özellikle ben kendi kendimi çok kurmuştum;akarsa çok sevineceğim. Öğretmenler geldiler. Biz havanın uzayıp giden değişmez durumundan korktuğumuzdan durumu olumsuz görmeye başlamışız, her halde. Öğretmenler oldukça neşeli konuşuyorlar, gülüyorlar. Ders zilinden az sonra Fikret Madaralı Öğretmen geldi. Gülerek “Günaydın, dedikten sonra önce hepimize birden, sonra da ayrı ayrı durumlarımızı sordu. Arkadaşlar genellikle sabahki susuz durumdan duydukları kaygıyı söylediler. Mustafa Saatçı bu konuda bildiklerini anlattı. Öğretmen tam bana soracağı sırada bir öğrenci, geldi, öğretmenden izin aldıktan sonra bana, ”Seni Hüsnü Baykoca çağırıyor!”dedi. Öğretmen öğrenciye, gülerek, ”Hüsnü Baykoca senin arkadaşın mı?”diye sordu. Çocuk anlayamadı, arkadaşlar fısıltıyla uyardılar:Baykoca Öğretmen!”Çocuk tekrarladı, Baykoca Öğretmen!”Bu kez Fikret Madaralı Öğretmen bana, Bir suç mu işledin, ne bu böyle ivedi isteniyorsun?dedi. Bilmediğimi söyledim, suç için olmayacağını, kendisinin bir işi için olabileceğini söyledim, ”Git!”deyince derslikten çıktım. Hüsnü Baykoca gülerek, dersiniz boş sanmıştım, rahatsız ettim, Fikret Bey’den özür dileyeceğim, bayrak yerinde yok, imndirmeyi unuttuk mu?baktım sirende de yok. Rüzgar mı kopardı, merak ettim!”dedi. Olayı tasarladığım gibi anlattım. Zamanında indirdim. Islak olduğu için atölyeye kusun diye serdim!”dedim. Hüsnü Baykoca Öğretmen teşekkür etti. ”Senden bu titizliği her zaman bekliyoruz. Ancak ben de bu konuda biraz duyarlıyım. Öğretmeninden özür dile, ben ayrıca kendisiyle konuşacağım!”dedi. Dersliğe döndüm. Öğretmen herkese sormuş, Dil Bilgisi ödevlerini sormaya başlamış. Ben girince, eliyle konuşmamamı, gene eliyle oturmamı işaret etti. Oturunca defterimi açtım. Ödevlerimi fazla fazla yapmıştım. Sıralar arasında dolaştı, benim defteri alıp son sayfadan başa doğru karıştırdı. Almanca adların bize benzeyen çekimlerini eliyle göstererek”Bu yöntemi iyi uygularsan Almanca’yı öğrenirsin!”dedi geçti. Abdullah Erçetin’in defterine baktı. Defteri alıp masasına gitti. Abdullah’ı tahtaya çağırdı. Uyumak-Geliyor-Gülmemiş-Aç-Okusun sözlerini yazdırdı. Abdullah ağır ağır yazdı ama çok güzel denecek düzgünlükte yazdı. Bu sözlerin türlerini sordu. Abdullah biraz kekeleyerek de olsa yanıtlar verdi. Sonra da çekimlerini istedi. Gene öğretmenin yardımlarıyla Abdullah çekimleri yaptı. Abdullah’ın duraksadığı, Gülmemiş-Aç-Okusun fiillerini bu kez tahtanın öbür yanına yazdırdı. Onlara eşdeğer zamanlı fiil-sözcükler istedi. Abdullah. Gelmemiş-Tok-Uyusun sözlerini yazdı. Öğretmen Abdullah’a bu kez “Çok dikkatsizsin, az önce yaptığını nasıl unutursun?”diyerek uyardı. Abdullah gittikçe ağırlaştı. Az önce yaptıklarını o yapmamış gibi tahtaya bakmaya başladı. Parmak kaldıranlar oldu. Öğretmen Yusuf Asıl’ı çağırdı. Yusuf anlatarak yaptı. Abdullah’ın, ”Aç sözünü yanlış anladığını, bu sözün iki anlamı olduğunu bir fiil bir de sıfat olarak kullanıldığını anlattı. Öğretmen gülerek Yusuf Asıl’a takıldı, ”Boş dersleriniz çok, sen bunlara biraz gramer öğret!”dedi. Zil çalınca öğretmen beni çağırdı, birlikte koopratife gittik. Cumartesi günü ertelenen alımlar için hazırlıklarımızı görmek istedi. Bize izin aldığını bugün gidebileceğimiz söyledi. Hüsnü Baykoca neden çağırmış, bir sorun mu var?”dedi olayı anlattım. Öğretmen güldü:Baykoca iyi bir takipçidir, dikkat et!”dedi. Önce Hüsnü Baykoca Öğretmenin sonra da Fikret Madaralı Öğretmenin beni çağırmaları arkadaşlarda büyük bir ilgi uyandırmış, sordular, olayların doğrusunu anlattım. Öğretmen geldi, kaldığımız yerden öteki fiil çekimlerini tekrarladık. Bu kez öğretmen okuma kitaplarımızdan örnekler seçmemizi istedi. 6 Ali Güleren’in, 7 Fettah Biricik’in, 77 Emrullah Öztürk’ün, 15 Hüseyin Serin’in örneklerini beğenmedi. Daha dikkatli olmalarını söyledi. Gülerek bu konuları çok iyi bilen bir arkadaşınız var ona danışabilirsiniz. Sakın boyuna bakıp da küçümsemeyin. ”Akıl yaşta değil başta!”derler. Arkadaşsınız, bir birinize destek olacaksınız. İlla boyunuza uygun arkadaşlardan öğrenmek istiyorsanız o şansınız da var!” diyerek bu kez beni gösterdi:”İşte size boylu- poslu, güçlü bir arkadaş!”dedi. Tahtaya, ”Çalıştıysan-Okuduydunuz-Görmüştük-Uyumuşmuş-Yazmışsa-Gülüyordu-Gidiyormuşuz-Konuşuyorlarsa-Gelecekse-Üşüyecekti-Bilirdin-Yürürmüş-Görmeliydin-Bilmeliydik-Yazaymış. fiillerinin birer cümlede kullanılması, bunların çekimlerinin yapılması. , haftalık ödev…. . Öğretmen kapıdan çıkarken Sami Akıncı’ya sordu. Senin bunlarda bir eksikliğin var mı?”Sami “Yok öğretmenim!”deyince işte size bir başka rehber!”dedi. Boş derslerimizde arkadaşlar çalışmaya karar verdiler. Bana da tembihlediler:”Sakın Müdür Beyi çağırma!”Benim zaten niyetim yoktu. Ödev yapmadım, roman daha doğrusu gelinlerin mektuplarını okudum. ”Bu gelinlerin işi yokmuş herhalde!”dedim durdum. Avrupa ile Amerika kadınları bizimkilerden farklı. Ben bunu daha Üç Silahşörleri okurken anlamıştım. Örneğin Lady Winter denilen kadın, o kahraman D’Artagnan, Porthos, Aramis, Athos gibi kılıç ustalarıyla sonuna dek savaştı. Cihan Şampiyonları romanındaki güzel kadınlar da öyle, bizim romanlardaki kadınlara hiç benzemiyorlar. Öğle yemeğinde Ahmet Gürsel Öğretmenden mektup geldi. Öğretmen, kendisine gelen eski mektupları karıştırırken benim bayram tebrikimi görmüş. Tebrikime yanıt verip vermediğini tam kestirememiş. Önce ”Yıl başında da ben göndereyim!”demiş ama, gene karar değiştirip bu mektubu yazmış. Soru sorduğum mektubumu da almış. Sorduğum soruların geniş açıklamasını sonraya bırakmış. Bu kez, ara soğumasın, kendi kendime biraz uğraşayım, diye beş problem göndermiş. İyice pişirmem gereken konularda çok problem çözmeliymişim. Buna çok sevindim. Problemler hep cebir, geometri yok. ”Asker, pergel cetvel taşıyıp bana çizim yapacak değil ya!”deyip güldüm. Harun Özçelik, Salih Baydemir üçümüz hazırlanıp öğretmeni bekledik. Öğretmen de hazırmış, Kazım Usta işaret edince kamyona atladık. Kamyonun brandası altına ince bir astar eklenmiş. Eskisi kadar rüzgar girmiyor. Çal Eczanesi yol kesişiğinde inip, uğrayacak yerleri gezmeye başladık. Öğretmen başını öttü Kulaklarım biraz arızalı, soğuğa gelemiyor!”dedi. Helvacılara, manavlara birlikte gittik, öğretmen ayrıldı. Bugün, cumartesi günlerinde olduğu gibi fazla zamanımız yok. Zaten alacaklarımız da çok çeşit değil. Yiyecek türleri:Helva, lokum, şekerler, portakal, ayva, elma, kuru yemişler. Kuruüzüm. B iz eczaneye girelim mi girmeyelim mi diye çekinerek karar vermeye çalışırken Kazım usta çoktan gelmiş, az ileride durmuş;toparlanıp kamyona atladık. Korktuğumuz kadar üşümedik, işlerimiz de uğurlu gitti. Okula erken döndük. Aldıklarımızı kooperatife yerleştirdik. Dışarıdan gelince okul bize sıcacık geldi. Paydos zilini bekledik. Zil çalınca dersliğe çıktık. Yusuf Asıl bize üzüleceğimiz bir haber getirdi:Hamdi Öğretmen, ”Kooperatif bizim atölyeyi boşalttı, üçü birden neden gidiyorlar?”demiş. Üçümüz birden izin aldık!”dedik. Öğretmen de izinliler ama bu herhalde bir defa olacak!”demişmiş. Biz bundan üzülmeyiz. . Zaten biz de bir kez izin aldık, bir daha alacak değiliz. Kar yaza dek kalacak değil ya, kardan sonra gene cumartesi günleri alı-verişimizi yaparız!”dedik. Bu kez biz, onların ne yaptığını sorduk. Hemen hemen hiçbir iş yapmamışlar. Naci öğretmen gelmemiş. İrfan öğretmen de erken ayrılmış. Yusuf bunu söyleyince Salih Baydemir Yusuf Asıl’a “Yalancı!”dedi. ”Hem bir iş yapmıyorsunuz hem de öğretmen bizim gelmediğimizi sorun yapıyor!”Öteki arkadaşlar gelince konu anlaşıldı. Hamdi Öğretmen, o sözü şaka olarak söylemiş. ”Üçü birden bizim atölyeden, bu bizim atölye için bir şanssızlık!”demiş. Salih Baydemir Yusuf’a bakarak güldü, ”Sözümü geri alıyorum, sen yalancı değil kışkırtıcısın, ne derler ona, munmunlu bir şey, münafık, fitneci!”dedi. Salih’in söyleyeceği sözü kekeleyerek uzatmasına herkes güldü. Yusuf Zaten sözleri üslenmedi. Ben mektubu açtım, bir daha okudum. Problemleri aritmetik defterime geçirdim. Çözmeye başladım. Beşi de birinci dereceden ikisi bir bilinmeyenli, üçü iki bilinmeyenli. Ancak küçük sayılar üzerine kurulmuş, akıldan bile çözebilirim. Besbelli ki öğretmen:Kolay çözeyim, korkup yılmayayım, diye düşünmüş böylesi kolaylarını seçmiş…. Deftere yazarken Halil Basutçu gördü. ”Ne onlar?diye sordu. Anlattım. Ben, “Birinci dereceden, ikinci dereceden denklemler!” diye konuşunca, şaka mı değil mi? tam anlayamadım, Halil, ”Biz böyle şey okumadık!”dedi. Beni dinlemeden öndeki Hüsnü Yalçın’ı dürtüp ona sordu. ” Birinci derece nedir?İkinci derece nedir?Nerede geçer?”dedi. Hüsnü gülerek:”Bilmiyorum, Sami’ye soralım!”deyince Sami duydu, ”Cebirde geçer, yalnız x’li ise bir bilinmeyen, y’ de varsa iki bilinmeyenli z’ varsa üç bilinmeyenli olur!”dedi. Halil, sorusunu tekrarladı:”Biz bunları okuduk mu?”x’lı okuduk, çözdük. x, y’li olarak öğretmen örnekler gösterdi. x, y, z’li olarak ben şimdi çalışıyorum!”Bu kez Halil, ikinci derece ne oluyor?”dedi. Sami Akıncı onları görmedik ama ben biraz baktım, Hüseyin Soysal’dan sordum:O da birinci derece gibi sıralanıyor. . Ancak x, x2( x kare)olarak bulunuyor. Yalnız x2 ise ikinci dereceden bir bilinmeyenli, denkleme y de katılırsa, ikinci dereceden iki bilinmeyenli olur. Bu böyle uzar gider!”Sami bunları söyleyince arkadaşlar dikkatle dinlediler. İsmet gülerek:Sami Akıncı’ya “Oldu olacak bari üçüncü dereceyi de anlat!”deyince, Sami, x3’lü, y3, z3 oluşuna göre , üçüncü dereceli, bir, iki, üç bilinmeyenli olur, oradan ötesi de varmış ama ben oralarını bilmiyorum!”dedi. ”İyi ki bilmiyorsun, bilseydin kafamızı iyice karıştıracaktın!”diyenler oldu. Fettah Biricik gülerek, ”Ay sizin kafalarınız bundan sonrakileri anlatınca mı karışacaktı?Oysa benimki ilk söylediklerinde karıştı, sonrakileri zaten hiç algılayamadım!” giderek, ”Ben de öyle!”diyenler oldu. Çalışmamı sürdürüp boş geçen matematik dersimde beş problemi de çözdüm. 1. Problem…999 tl, üç kardeş arasında paylaşılıyor. 2. kardeşin yaşı birincinin !/3’ü, 3. nün ise 2. nin yarısıdır. Kardeşler kaçar tl. alacaklardır?Kurduğum denklem:x+3/x+2/x=999…. Kesirli x’lerin payları paydaları denkleştirilerek, kısaltmalar yapıldı. X’ler denklemin bir yanına, sayılar öte yana kondu. Sayı x sayısına bölünerek 833 sayısı bulundu. Denklemde olduğu gibi 833+(833+3)+(833-2)=999 sayısı bulundu…. 2. Problem. Kr. 10 kş. 3 çuval buğday alınıyor. 2500kş. ödeniyor. 1. çuval 2. çuvaldan 3 kr. Fazla, 3. çuval 2. çuvaldan
”Ahlak yolu pek dardır
Tetik bas önün yardır
Sakın hakkım var deme
Hak yok vazife vardır… ……………………………
Ayrıca:
. Başka dile uymaz annenin sesi
Her sözün ararsan, vardır Türkçe’si…. . gibi şiirler yazmış, okuma kitaplarımızda öğüt verici güzel parçalarını okuduğumuz bir yazar……. Fikret Madaralı Öğretmenin iyi tanımamızı istediği önemli Türk Büyüklerinden biri
Hiç ilgilenmemek istesem de arkadaşların konuşmaları zaman zaman beni de etkiliyor. Kitaptan başımı kaldırınca ben de düşündüm:Okulumuz Anadolu’da bir yere göçecek:Nereye? Ben hiçbir yer bilmiyorum. Annemler Balkan Savaşında Balıkesir’e göçmüşler. Küçük ablam orada doğmuş. Neresi olduğunu haritada buldum ama fazla bir bilgim yok. Babam sık sık anlatırdı, köy kurulmadan önce şimdiki köy yerleri o zamanın padişahı 2. Abdülhamit’inmiş. Padişahın adamları, babamlara, padişahın Eskişehir’deki başka bir çiftliğini önermişler. Nitekim büyük bir grup oraya razı olup gitmiş, Hamidiye denilen köy onlardan oluşmuş. Ancak bir grup şimdiki köyün yerinde diretince bizim köy de burada kurulmuş. 40 yıl sonra bile bu öykü anlatılır, ”Eskişehir iline bağlı Hamidiye köyü, bizim köyün kardeşi!” deyip durulur. Bu öyküyü anımsadıkça haritada Eskişehir’i bulur, bakarım. Çok yakın akrabamız olmasa da sevdiğim dayılarımdan biri askerliğini jandarma olarak Çankırı’da yaptı. Çankırı’dan çok yakınırdı. Biraz bundan biraz da adının verdiği olumsuzluktan dolayı Çankırı’yı haritadan arayıp bulmuştum. Dayımın söylediklerinin tersine Ankara’ya yakınlığı nedeniyle ben sevimli bulup haritada yerini bellemiştim. Bir de ilkokulu bitirince subay olmamı önerdiler. Lüleburgaz Askerlik Şubesindeki Binbaşı aracı olup beni Konya’daki asker orta okuluna göndermek istedi. Babam önceleri heveslendi ama sonra ne olduysa beni oraya göndermedi. Bu olaydan sonra Konya benim için bir tanış yer oldu. Haritada gözüm kapalı parmağımı bastığım yerlerden biri Konya oldu. . 1315 doğumlu olan Ali Ağabeyimin bir askerlik şarkısı var. ”
“Ey on beşli on beşli,
Tokat yolları taşlı;
On beşliler gidiyor,
Kızların gözü yaşlı!”…. .
Arkadaşları Ali Ağabeyime sürekli bunu söylerler. Böylece Tokat, haritada bir bakışta bulduğum bir yer olmuştur. İşte arkadaşlar göçecek yerleri konuşurken sayısız olasılıkları öne sürüyorlar. Ancak benim gibi haritada yerini düşünüp bilinçli bir şey söylemiyorlar. Biri “Erzurum’a gitsek!” deyince öteki, ”Neden Erzurum’a olsun, en iyisi Urfa’ya gidelim!”deyiveriyor. Bunları söyleyenlerin, kalkıp haritada bu yerleri öğrenmek istememelerine şaşıyorum. Arkadaşları izleyip gülünce Halil Basutçu beni izliyormuş;neden güldüğümü sordu. Düşündüklerimi anlattım. Halil’de benzer şeyler düşünmüş, gülerek, ”Ben onları dinleyince dikkatle, içlerinden birinin Edirne’ye göçelim diyeceğini umuyorum. O denli ölçüsüz konuşuyorlar!”dedi. Ben gelmeden önce birisi, ”Erzincan’a gitsek ne iyi olur!”demiş. Neyse bu öneriye kimse katılmamış. Oranın depremden zarar gördüğünü, onca yıkıntı üstüne okul gönderilemeyeceğini söylemişler. Erzincan diyen arkadaş, deprem sözünü duyunca yeni duymuş gibi hayıflanmış, ”Vah vah vah!”demiş. Yat zilini bekliyordum. İlk tında kalktım. Yarın Selçuk Korol Öğretmen kaldırmasa bire bir olanak yaratıp kalkacağım. Selçuk Öğretmen Fransız Devrimi’nden çok söz ediyor. Okuduğum iki kitabı anlatacağım, Penguenler Adası ile İki Yeni Gelinin hatıraları kitapları bu devirleri anlatıyor. Özellikle Penguenler Adası düpedüz alay ediyor. Neden?Kendi kendime bir daha düşündüm:Sahiden öyle mi?
31 Aralık 1940 Salı
Çoktandır nöbetçi öğretmenleri bizim yatakhaneye uğramıyordu. Bunu bildiğimiz için yatakları biraz nazlı boşaltıp, ağırdan düzeltiyoruz. Arkadaşlara bakarak ben de biraz gevşetmiştim. ”Nöbetçi öğretmeni geliyor!”sesini duyunca birden şaşırdım, ancak yalnız değilim, Halil , Kadir, Orhan hala yerlerinde. Atladım, Halil ağırdan alıyor. Telaşlandığımı görünce, ”Duymadın mı?Zil daha yeni çaldı!”dedi. ”Öğretmen neden kapıdakileri paylıyor?”Halil “Her halde başka bir nedeni var!”deyince rahatladım. Gene de dışarı çıktım. Selçuk Korol Öğretmen kapının tam önünde, çıkanlara yol gösteriyor. Merdivenler geniş, belli bir yerden çıkılmazsa çamurlu yerlere giriliyor. Azarladığı çocuklar rastgele çamura çıkıp, bir süre yürüdükten sonra gülüşerek geri dönüp ayaklarını silmeden yatakhaneye girmişler. Onları görünce öğretmen sinirlenmiş. Bu kez onları orada durdurup yol nöbetçisi yapmış. Arada yol değiştirenleri de yüksek sesle uyarmaya başlamış. Ben yanında geçerken “Günaydın!” dediğimde gülerek yanıt verdi. Anladım ki gerçekten öfkeli değil, öfkeli görünerek çocukları yönlendiriyor. Derse sakin gelmesi bizim için önemli. Güler yüzlü olduğu zamanlardaki konuşmaların doyum olmuyor. Sinirli durumlarda herkes gibi o da küçük kusurları sorun yapıp kırıcı sözler söylüyor. Ben böyle bir durumla hiç karşılaşmadım. Salt Selçuk Korol Öğretmenden değil, tüm okul öğretmenlerimden şimdiye dek en küçük bir uyarı almadım. Geçen yılki Beden Eğitimi Öğretmeni ile Binbaşı bir süre takıldılar ama onlar da derslerden değil, yanlış anlaşılmaktan ileri, gelen durumlardı. Nitekim sonunda onlar da tavırlarını değiştirdiler. Dersliğe gittiğimde tahtadaki yazıyı okum. ”Bugün tarih dersi yapılmayacak. Tarih dersi gelecek Salı günü iki derse çıkarılarak tamamlanacak. ”Niçin?”Niçini bilinmiyor. Böyle değişiklikleri genellikle Sami Akıncı bilir, gelince sordum;yeminli konuştu, bilmiyormuş. ”Peki, tahtaya yazıyı kim yazdı?”Bunu da bilen yok. Kahvaltıdayken Selçuk Korol Öğretmen masalar arasında gezindi. Bizim masa önünde durup bizimle konuşunca sorduk. Gülerek, ”Bugün nöbetçiyim, çok yorgunum da ondannnnnnn!diyerek danı çok uzatınca bir şeyler anladık. Zaten o da ekledi, çok uzun Dan’ından sonra az duraklayarak olacak! dedi. Bir bildiği var belli ama söylemedi. . Ben, kesinlikle atölyelere gideceğimizi öne sürdüm. Öteki arkadaşlar daha başka varsayımlar sıraladılar. Salih Baydemir hiç düşünmediğimiz bir olasılıktan söz etti. Revir tıka basa hastayla doluymuş, doktor gelip herkesi gözden geçirebilirmiş. Salih Baydemir, ”Hemşirenin konuşmasından öyle bir sonuç çıkardım!”dedi. Derslikte toplandık. Ben hala tahtaya yazıyı kimin yazdığını araştırıyorum. Tüm arkadaşlara sordum, üslenen olmadı. Bu kez yazının kimin yazısına benzediği araştırılmaya başlandı. Beş altı arkadaş yazının benzerini yazmaya çalıştı. Tam bu sıra 7. sınıflardan bir örenci geldi duyuruyu tekrarladı. Sahiden doktor gelecekmiş, herkes hastalık kontrolünden geçecekmiş. Sınıf sırasına göre 8. sınıftan başlanarak yapılacakmış. İş olmadığı için sevinenler yanında ya hastalık çıkarsa kaygısına kapılanlar oldu. İlk iki saat bekledik. Ne rastlantı, tam tarih dersinin başlayacağı saatte doktor Sezai Feray, yanında iki yardımcıyla geldi. Önce neden kontrol yapıldığı anlatıldı. Bu bir hastalık arama değilmiş. Ancak bazı hastalıkların belli ip uçları varmış. Böyle bir ip ucu bulurlarsa onun üstünde duracaklarmış. Numara sırasıyla hazırlandık. 60 Salih Baydemir’de keserek öğle paydosu yapıldı. Yemekten sonra sıra bize geldi. 61 Hasan Üner, 63 Hilmi Altınsoy’dan sonra ben soyundum. Boyumla kilomun gene denk geldi, buna sevindim. 169 boy-69 kg…”Okula girerken de 166 boy
1 Ocak 1941 Çarşamba
Kar sesleriyle uyandım. Kendi kendim konuştum:Ne karı be?Üç gündür yağan ne ki?Üç gündür kürekler elimizde yol temizliyoruz. , bire esinti gene her yer dümdüz oluyor. Ben kendi kendime konuşurken komşum Orhan düzeltti:”Kar dinmiş!”dedi. Dinse de gene kar, gene kürekler. Dışarıya çıkınca durum anlaşıldı. Gerçekten kar yağmıyor. . Hava açık, nerdeyse güneş çıkacak. Dersliğe gittim, arkadaşlar yeni yıldan söz ediyor. ”Dünle bugünün ne farkı var ki?Gene kar, gene kar! “”Bugün ocak ayı, yıl da 1941. :yani bir yaş daha yaşlandık!”Kahvaltıya gittik, sıcak çorba içtik. Ben içtim, yanımdakiler biraz mız mızladılar. ”Sabredin yakında Çankırı’ya gidince gene tatlı çaylar gelecek!”dedim. Hilmi Altınoy, Mehmet Aygün karşı oldular, ”Bir kere Çankırı’ya gitmeyeceğiz, ikincisi bundan sonra kolay kolay sıcak çay da içemeyeceğiz!”dediler. Ben sustum. Ancak söz sözü açtı, konu ta Edirne günlerine dayandı. Edirne’de porselen tabaklarda yemek yiyor, porselen bardaklardan çay içiyorduk. Alpullu’da bakır kaplara düştük. Hani porselenler?diye sorunca, ”İlerde, kendi okulumuza geçince porselenler çıkacak!”denmişti. Yeni okulumuza çıktık, değil koskoca bir okul yaptık. Otuz değil 300 öğrenci barınıyor. . Porselenden vazgeçtik, yemeklerle çaylar çorbaya döndü. . ”Çorbaya döndü” sözü hepimizi güldürdü. Yusuf Asıl sordu, ”Çorbaya döndü” Atasözü mü, deyim mi?Mehmet Aygün hepimizden önce “Deyim!”diyerek önderliği aldı. Bi, zden önce gidenlerin izlerini izleyerek dersliğe girdiğimizden az sonra Fikret Madaralı Öğretmen geldi. Çantasını masaya bırakınca pencereden dışarıya bakarak, ”Kara kepiri bir kez de beyaz olarak gördük. Bu da geçecek, kardan sonra yemyeşil olarak göreceğiz. !”dedi. Tebeşiri alıp tahtaya yemyeşil sözünü yazdı. Gülerek, ”Şimdi sizler de bu tür sözleri yazın!”dedi. Yemyeşil, sapsarı, kıpkırmızı, bembeyaz, masmavi, kapkara, mosmor, gıbgri, pespembe, apal, apak, kopkoyu, upuzun, kapkalın, ipince, kaskatı, kıpkısa, koskoca, dipdiri, capcanlı, tostoparlak, kıskıvrak, ıpılık, sipsivri, tertemiz, kupkuru, dapdar, şipşirin, dosdoğru, depderin, dupduru…. Öğretmen, bir çok arkadaşa yazdıklarını okuttu. Okuyanların yazdıkları birkaç sözün tekrarı olduğunu görünce yazdıklarımızın sayılarını sordu. Ben “Otuz!”deyince, öğretmen arkadaşlara “Bakın!” diyerek dikkatlerini çekti. Bana okuttu. . Sami Akıncı, okuduğum birkaç söze karşı çıktı. Öğretmen Sami Akıncı’ya kendisi yanıt verdi. ”Bu sözler yörelere göre değişik söylenebilir, bu nedenle yanlış diyemeyiz!”deyip başka sorulara geçti. Ödev olarak da sözcüklerin tekrarlanmasını önlemek için yapılan bu birleşmede hangi harflerin kullanıldığını bulmamızı istedi. ”Yeşil yeşil tekrarını önlemek için ilk yeşilin ye’si önüne bir m harfi gelmiş. yem olmuş, bu yem’e ikinci yeşil eklenmiş, yemyeşil yapılmış. Buna bakarak öteki sözleri siz inceleyip bir sonuç çıkarın!”Öğretmen gidince sıcağı sıcağına sözleri bir daha gözden geçirip benzerleri grupladım. M, P, R, S harflerinin kullanıldığını saptadım. Sıcağı sıcağına derken aklıma geldi, sımsıcak, yusyuvarlak sözlerini de ekledim. Türkçe ödevimi tamamlayıp rahatladım. Pazartesi gününe dek önemli bir ödevim yok. Arkama yaslandım ne yapacağımı düşünürken Sami Akıncı bir gazete gösterdi “Ben okudum, istersen sen de oku, Ömer Uzgil Öğretmenin okulunu anlatıyor!”dedi. Birden duraksadım, ”Demek Sami Ömer Uzgil Öğretmenle mektuplaşıyor, o da ona gazete bile gönderiyor!”dedim, üzüldüm. Gene de gazeteyi aldım. Ulus gazetesi, ilk sayfanın büyük boşluğunda Ömer Uzgil Öğretmenin o güzel yazısıyla, ”Ağabey Nejat İdil’e!”yazıyor. Altında da imza. Düşüncem değişti. Yazıyı okudum. Isparta-Gönen gene de bizden şanslıymış. Hiç değilse bir köyde kurulmuş. Müdür Ömer Uzgil’in söylediğine göre çok yakında akan sudan elektrik üretecekler. Bu elektrik salt okul değil yakın çevreye de verilecekmiş. Bizden şanslı diyorum, bizim okul, ne köyde ne de kasabada. Geçen yaz babamın bir sözünü hiç unutamıyorum. Babam, ”Okulunu seviyorsun, orada okuyan sen olduğuna göre bir sözüm yok ama, anlayamadığım bazı durumlar var:Kırda kurulmuş bir yatılı okul. İnsanlar oraya çocuklarını gönderiyor. Zaman zaman gidip görmek isterler. Gitseler nerede kalacaklar?Kimi zaman aklıma geliyor. Köyümüzde 1934 ılından beri telefon var. Jandarma aracılığıyla bir çok yerlere telefon edebiliyoruz. Okulunuz bir telefon bağlantısı yapamaz mı?Örneğin ben zaman zaman okulun ötesindeki Kamber Amcanla konuşabiliyorum da sizin okulla bir bağlantı kurulamuyor!”Babamın dediği bana Evvelki yaz okulumuza gelen Nilli Eğitim Babakı Hasan Ali Yücel’in Lüleburgaz belediye başkanı Kemal Çerman’a sözünü anımsattı. Milli Eğitim Bakanı bana , ”Arkadaşların Kepirtepe’de sen neden buradasın?diye sorduğunda ben, ”Elektrikli tezgahlarda çalışıyoruz, orada elektrik yok!”deyince Hasan Ali Yücel Belediye başkanına”Başkan Bey, Kepirtepe’ye elektrik verecek misiniz?diye sormuştu. Belediye Başkanı”Etüt ettiriyorum efendim, yakında iyi bir sonuç alacağız!”demişti. Arada bir buçuk yıl geçti. Bu arada Kepirtepe’ye elektrikle su sağlandı ama, belediye etüdü hala bitmedi. Elektrik neyse ne ama su sorunu çözülmüş değil. Bu yazıya göre Gönen, dolayısıyla Ömer Uzgil Öğretmen şanslı yerdeler, diyorum. Yazıyı okuduktan sonra gene Sami Akıncı’ya verdim. Sami Akıncı’ya gazeteyi Hüsnü Baykoca Öğretmen vermiş. Verirken de geri istemiş, ”Gazete Müdür Beyin, geri vermek üzere aldım!”demiş. Bunu duyunca az önceki kuruntularımın yersizliğini düşündüm. Bu gazeteyi, Ömer Uzgil Öğretmen Sami Akıncı’ya gönderseydi, benim için farklı bir şey mi olacaktı?”diye içimden söylendim. Öğle yemeğinde tatlı olarak tahin helvası verildi. Kooperatif sorumlusu olarak buna karşı olduğumuzu söyledik. Arkadaşlar gülerek, ”Aşçıbaşına dilekçe verin, bir daha bunu yapmasın!”dediler. Salih Baydemir, ”Biz dilekçe yazmasını bilmiyoruz, siz yazın, bizim adımıza verin!”dedi. Dilekçe yazma olayı uzun süre konu oldu. ”Dilekçe nasıl yazılır?”Yemekten sonra doğru atölyeye gittik, sobayı yaktık. İrfan Öğretmen biraz geç geldi. Konçları, kuşakları, planyadan geçirip geçme alıştırmalarına başladık. Öğretmen “Yarış var mı, yok mu, yoksa var da sessizce mi sürüyor?dedi. Yusuf Asıl’
4 Ocak 1941 Cumartesi….
Kardan yakınırken elektriklerin kesilmesi işlerimizi iyice bozdu. Elektrikler önce mazottan denirken şimdi motora çevrildi. Sözde onarılmış, bugün çalışacakmış. Santral çalışırsa biz de çalışacağız. Makineler çalışmayınca kesme işimizi yapamıyoruz. Özellikle kontrplakların düzgün kesilmesi için elektrik zorunlu. Bugün benim için başka bir önemli ödev daha var. Sınıf çavuşluğum. Üsteğmenin geleceğini düşünerek umursamıyorum ama, arada aklımdan Binbaşı geçiyor:Ya o gelirse?. . . Bu sınıf çavuşluğu sözüne de alışamadım. Yüzüme kimse demiyor ama arada söz sokuşturanlar oluyor. Özellikle Hilmi Altınsoy, abi mabi derken “Sınıf çavuşu değil misin, onu yapmak hakkın!”deyip geçiyor ama, söylediğinde de benim hakkım olan bir durumu pek bulamıyorum. Belli ki dilinin altında başka bir söz var. Örneğin banyo sıralarımız sınıf numaralarına göre oluyor. 7. sınıfların sayısal çokluğu nedeniyle kimi zaman bu sıralarda aksamalar oluyor. Bu aksaklıkları, yönetici Hüsnü Baykoca’ya yansıtmak gerekiyor. Kim yansıtacak, nasıl yansıtacak?Hilmi Altınsoy, ilk öneriyi böyle yapıyor:”Abi, sen sınıf çavuşu değil misin?”Oysa bana bu görevi salt askerlik dersi için Binbaşı verdi. Üstelik Binbaşı bana çavuş falan da demedi. Bu sözü daha sonra Üsteğmen gülerek, ” A, anladım, sınıf çavuşusun!”demişti. Sınıf işlerini izleyen öteki sınıflar aralarında sınıf başkanı seçiyorlar, seçilen o başkanlar bir süre bu görevleri sürdürüyor. Sanırım ayda ya da iki ayda bir bunu değiştirerek nöbetleşe sürdürüyorlar. Bizim sınıf bu yöntemi uygulamadı. Birkaç ay önceye dek Sami Akıncı okul yönetimiyle ilgili işlerimizi sürdürüyordu. Kooperatif işi ondan alınınca o da geri çekildi. Şimdilerde ortak işlerimiz öyle ortada , ağır aksak yürümektedir…. Kahvaltıda sevindik, çay peynir verildi. Bir zaman bunu beğenmezken, bugün sevinmemizi aramızda konu yaptık. Bununla ilgili atasözü ya da deyim aradık. Birden bulamayınca Hasan Üner, ”Fıkra olmaz mı?Nasrettin Hoca fıkrası?”diye sordu, hemen de söyledi. ”Nasrettin Hoca yüklü eşeğini kaybetmiş. Bir süre eşeğin üstündeki değerli eşyaları için ah, vah etmiş. Az sonra da eşeğini yüksüz olarak bulmuş. Bu kez yüklere üzüntüsünü unutup eşeği bulduğuna sevinmekle yetinmiş. Hasan’ın fıkrası, onunla bizim aramızda bir fark olduğun tartışmasın başlattı. ”Ne demişler?Çok yaşayan değil, çok okuyan bilgi sahibi olur!” Tartışma bu kez de bu sözün üstüne döndü ”O söz öyle değil böyledir””Çok yaşayan değil, çok gezen!”Giderek tartışma cıvıklaştı. Söz aslında “Çok yatanla çok çalışsan üstüne olmalıdır. Gezmekle, yaşamak , gezmekle okumak, okumakla gezmek neden karşılaştırılsın?Çavuşluğumu anımsayıp tartışmayı bıraktım, dersliğe gittim. Yusuf sevinerek, ”Elektrikler akşama yanacakmış, atölye çalışması yok!”dedi. Ben zaten öğleden sonra çalışmayacağımı, Lüleburgaz’a gideceğimi söyledim. Ders zili çaldı, kapıya çıktım, Binbaşı mı Üsteğmen mi?derken bizim kat koridor nöbetçisi, Üsteğmenin gelmediğini söyledi. Yüreğim hopladı, ”Eyvah, Binbaşı geldi!”dedim içimden. Toparlandım, iyice tedirginleştim. Öyle donup beklerken Hüsnü Baykoca Öğretmen çıktı, dersimizi sordu. ”Askerlik!”deyince, Hüsnü Baykoca Öğretmen , ”Onlardan gelen olmadı, öteki derslerinize çalışın!”dedi. Gülerek dersliğe girdim, arkadaşlara, ”Binbaşının selamı var, derslerinize çalışacaksınız!”dedim. ”başüstüne çavuş!”diyen oldu. Öfkeli bir sesle, ”Askerlik dersi dışında bana çavuş diyeni er sayıp, çavuşların kabahatli erlere yaptığını yapacağım!”dedim. Arkadaşlar kahkaha attılar. Mehmet Yücel, ”Dayı, yeğenin sana çavuş, dedi, hadi döv onu!”dedi. bir süre de ona güldüler. Hiç ses çıkarmadım. Susunca takazanın kesileceğini biliyordum. Bu arada Hasan’nın derslikten gittiğini gördüm, arkasından çıktım, izledim kitaplığa çıktı. Arkasından gittim. Elindeki kitapları bıraktı. Daha önce önerdiği kitaplardan bir tane istedim. Bunlar rasında Hüseyin Rahmi Gürpınar’dan Mürebbiye var. Hüseyin Rahmi Gürpınar’dan geçen yıllar, Ecir’le Sabır öyküsünü okumuştuk. Fikret Madaralı Öğretmen yazarı önemsediğini söylemişti. Hasan 5 kitabını okumuş. Ben hiç bir kitabını okumamıştım. Üstelik Hüseyin Rahmi Gürpınar tanımamız zorunlu yazarlar listemde de var. Kitabı sevinerek alıp dersliğe döndüm. Okumaya başlamadan önce Hüseyin Rahmi Gürpınar hakkındaki notlarımı okudum. Ayrıca Murat Uraz’ın kitabındaki bilgileri de okudum. Şaştım, ne de çok kitap yazmış. Hasan, ”Ondan beş kitap okudum!”deyince, tüm kitaplarını okumuş, diye içimden geçirmiştim. Nerde!. . . , Tüm kitaplarını okumak için uzun bir ömür gerekecek…. Kitabın kapağına bakarken, Ecir-Sabır öyküsünü anımsamaya çalıştım. Öykü bir olaydan sonra o olaya çevredekilerin yaklaşımını anlatıyor. Daha doğrusu bu yaklaşımları eleştiriyor. Mahallede birilerinin küçük çocukları ölmüştür. Ölen çocuğun ailesi çok üzgündür. Özellikle anne Behiye Hanım, ölen çocuğun adını söyleyerek, ”Ah Cemal’im, vah Cemal’im çığlıkları atmaktadır. Gelenler, sözde Behiye Hanımı teselli etmek için ortaya atılırlar ama, bilerek-bilmeyerek, beklenenin tam tersi onu daha çok kışkırtan bir durum oluşur. Teselliden çok ölenin değerleri, güzelliği yanında, yaşasaydı neler yapacağı sıralanır. Behiye Hanım sonunda bayılır. Bu kez Behiye Hanım için uğraşlar başlar. Behiye hanım azıcık kendine geldiğinde bu kez başkaları gene ölen çocuk Cemal’in yaşasaydı, Eflatun gibi alkıllı olacağı varsayımları ön sürülür. Günler geçer, gecikmeli olarak ya da tekrar olarak gelenler sürekli sözde teselli yarışı yaparlar ama sözleri hep Behiye hanımın yüreğini deler. Yanlarında getirdikleri çocukları gösterip benzetmeler yapıldığı gibi gelecek yıllarda gireceği yaşlar sıralanır. Koşan çocukları gösterip”Cemal şimdi böyle tosun gibi olup, buralarda koşturacaktı!”sözleri Behiye hanımı kahreder. Bir süre sonra da sözler Behiye hanıma döner:Vah Behiye vah, sen ölmüşsün, haklısın, Cemali’n yokluğuna dayanılmaz!”gibi söylemler sonunda anne Behiye hastalanıp ölür. Behiye’nin acısına dayanamayan annesi Şekure Hanım da hastanelere düşer. Ne var ki tanıdıkları, bura da da durmaz:Şekure Hanıma da ecir ve sabır dilemeyi sürdürürler. Sonunda bu ecir-sabır söylemlerine dayanamayan Şekure çıldırır. Bunu duyan komşuların kimileri, ”Şekure’ye ecir-sabır dileyemedikleri için üzüldüklerini söylerken öykü biter. ”Mevla ecir ve sabır sersin!”diyemeyenler bu dileklerini başka komşularına saklarlar. Burasını da ben ekliyorum. Öyküyü Fikret Madaralı Öğretmen anlatmıştı. İnsanların, karşılarındakilere, ölçüsüz söz söylemesi, kimi zaman yarardan çok zarar verir. Bu daha çok dost görünenlerin dikkat edeceği bir durumdur. Çünkü sözü dinleyen insan dostundan kötülük beklemediği için sözün etkisinde kalır…. Mürebbiye…. Kitabın adı aklıma takıldı. . Hasan’a sordum, Hasan benim gibi düşünmemiş, ”Çocuk bakıcısı galiba!”dedi. Aklıma geldi, Osmanlıcadan Türkçeye Cep Kılavuzuma baktım, okuyunca önce şaşırdım:Mürebbi var, anlamı da eğitmen. Eğitmeni hep biliyorum ama, eğitmenin mürebbi olduğunu hiç duymamıştım. Mürebbi ile mürebbiye arasındaki bağıntıyı kurdum. Remzi, Remziye, Hüsnü Hüsniye, Naci Naciye…Biri erkek biri dişi. Besbelli ki, mürebbiye, Bayan Eğitmen anlamına geliyor. Bu buluşumu arkadaşlara anlattım. Kimisi güldü kimisi inanmadı, kılavuzu alıp bakanlar oldu. . Eğitmen sözü, üstünde konuşulur bir konu olup çıktı. . Kimi arkadaşlar, ”Köylerde bize de eğitmen diyorlar, biz mürebbi miyiz?”diye sordular. Hasan’a teşekkür ettim. Bu kitap bana yeni bir şey öğretti. Hiç değilse, bundan böyle bana eğitmen diyen olursa, bunun eski bir sözün, öğreticilik yanı olan bir sözün yeni söylenişi!”deyip savunacağım. Nasıl muallime öğretmen, mektebe okul, talebeye öğrenci deniyorsa, mürebiye de eğitmen deniyor!”deyip susturacağım. Daha çok örnekler de verebilirim. Örneğin, zabit, subay, mülazim, teğmen, v. b. Bunlarım dedim, birden çok değişik bir duyguya kapıldım. Okumak ne güzel!Mürebbiye. . Genellikle kitapların girişlerindeki bilgileri ilk bakışta karmaşık buluyorum. . İnsanların bilmeyen birine yol tarif etmesine benziyor. Adam bilmediği için yolu sorar. Yolu tarif eden ise başlar, ”Şurada bilmene var ya, onun yanından hani şu şeye doğru yönelince karşına bilmem ne çıkacak!”derler. Oysa yol soran onları bilmemektedir. Bu nedenle girişleri önce okur geçerim, biraz ilerleyince döner bir daha okurum. Bunda da öyle bir şey oldu. Üstelik bir çok sözcüğü anlamadan geçtim. Daha önceki romanlarda okuduğum gibi burada da bir yalı var. Yalı, Dehri Efendi adında birinin. Dehri Efendi, emekli olmuş eski bir memur. Okumayı seviyor. Yaşamının bundan sonrasını okumakla geçirecektir. Kızı evlidir. Ancak Dehri Efendi kızını yanından ayırmaz, damadının da yalısında kalmasını sağlamıştır. Bunların, yani Dehri Efendi’nin kızı Melahat’la damadı Sadri Bey’in bir oğlu vardır:Şem’i. Şem’i okula gitmektedir. Dehri Efendi’nin ayrıca iki çocuğu daha vardır:Nezahat’
salondaki masanın altına saklanır. Ancak Amcabey, masanın altına kendini atınca orada birilerinin olduğunu çabuk anlar. Çünkü başı bir başka insanın başına fena vurmuştur. Öyle ki kafasını vuran Sadri gibi kafasına vurulan kişi de bir “Ah! “çekmiştir. Masa altındakiler kendi kaygılarıyla susarlar ancak işin içinde bir iş olduğunu anlarlar. Eda kadın, Anjelik’in kapısını bağlar, Dehri Efendi’ye haber verir. Dehri Efendi Anjelik’in odasına baskın yapar ama, nafile. Çünkü girecekler girememiştir. Anjelik iftiraya uğradığını savlar. Eda Kadın, iftiracı damgasını alıp işinden olur. Bu patırtıdan sonra beklendiği gibi işler durulmaz. Şem’i giderek Anjelik’e tutulmuştur, onunla evlenmek ister. Anjlik, sevişmeye razı ama evlenmeye yanaşmaz. Bu kez Şem’i, amcasıyla eniştesini rakip olarak görür, onları tuzağa düşürüp döver. Bu da bir kazanç sağlamaz, başka yollar arar. Aşçıbaşı bir şeyler bilir, diye düşünür onu sarhoş edip ağzından laf almaya çalışır. Aşçıbaşı çıraklardan duyduğu bir hayalet öyküsü anlatır. Sözde kimi geceler geç vakit Yalıdan biri dişi biri erkek giysili iki melek çıkıyormuş. Aşçıbaşı bu öyküyü dinledikten sonra Anjelik’in odasını gözetmeye başlamış, Bir ağaca çıkıp Anjelik’in odasını izliyormuş. Böylece, Anjelik’in odasına girip çıkanları sıralamış, Eniştesi gibi amcası da girip çıkıyormuş. Bu duyunca Şem’i Anjelik’e fena kızar, onu kandırmıştır. Bunun cezası ölümdür. Bir gece odasına girip öcünü alacaktır. Anjelik’in olmadığı bir sırada onun odasına girer, kapı kilitleriyle oynar:Bağlantılar gevşetilmiştir, ince açılacaktır. Akşam olunca belli bir saati bekler. Şem’i’ye göre vakit gelince Anjelik’in odasına gidip kapıyı vurur. Arkasından paldır küldür içeri girer. Anjelik soyunuk olarak yatmaktadır. Şem’i ortalıkta kimseyi göremeyince duraksar ama dönüp gitmez. Aynalı büyük bir dolap vardır. Şem’i dolabı yoklar, dolap kilitlidir. Anjlik’e açmasını söyler. Anjelik dayatmaya kalkar. Şem’i anahtarı Anjlik’ten zorla alıp açar. Anjelik’in elbiselerini çekince dedesi Dehri Efendi ile karşılaşır. Dehri Efendi çırılçıplaktır. Şem’i sevgili dedesini bu durumda görünce tepkisiz kalmış oracığa yığılmıştır.
Yüzlerce sözün anlamını tam bilemememe karşın kitabı rahat okudum. Ancak roman olarak sevmedim, daha doğrusu kişiler benim için örnek tipler olmadığından sevemediğimi sanıyorum. Yazarı anımsama bakımından okuduğuma gene de sevindim. En az iki romanını daha okumaya kararlıyım. Hasan okuduğu kitaplardan Gulyabani’yi önerdi ama azıcık anlattı. Ancak anlattığı bölümleri o denli gülerek anlattı ki, o gülünçlükleri yüzünden sevmedim. İlerde bir başkasını okuyacağım…… Harun Özçelik’in yokluğunu düşünerek, Salih Baydemir’i yalnız bırakmamak düşüncesiyle kooperatife gittim. İşlere karışmamakla beraber onların yanında oldum. Dikkat ettim, bir iki bir iki hiç durmadan gelen giden oluyor. Bir başka şaştığım olay da bizim sınıftan hiç kimsenin gelip bir şey almaması. Salih’e sordum, bu, benim bulunduğum zamana mı rastlıyor yoksa hep böyle mi? Salih gülerek, ”Ben burada çalışmaya başlayalı beri bizim sınıftan hiç kimse gelip yiyecek almadı. Çok ender olarak, kağıt, kalem, defter alan oluyor. Salih tahminini de ekledi. Bizim arkadaşların çoğu dar gelirli ailelerden. Onlar bunu gizlemeye çalışıyorlar ama gerçek böyle, çoğunun beş kuruşu bile yok. Salih bunu söyleyince, arkadaşlara bir gün helva vermeyi önerdim. Salih buna karşı durdu. ”Arkadaşların içinde bunu bizim paramızla alıp verdiğimizi düşünemeyecek türden insanlar var. Bunlar, bizim her gün kooperatifin helvalarını yediğimizi düşünebilirler, hatta bunu ortaya bile atarlar!”Üzüldüm. Salih’in bir düşündüğü vardır, bu düşüncemden vazgeçtim. Cumartesi geceleri için özel olarak yatma ziline yakın kooperatif açık tutuluyor. Zil çalmak üzereyken kapattık……Benden sonra Harun Özçelik’i görenler olmuş, iyileştiğini söylemiş. ”Sıra ile hasta olun, revirde yatmak çok hoş, hemşire çok iyi bakıyor!”diyerek övgülerde bulunmuş…. . Bunu duyunca Kadir Pekgöz, ”Öyleyse ben de hastayım, gidip iki gün yatacağım!”diyerek adaylığını koydu. Hilmi Altınsoy Kadire çıkıştı:”Seninki kurnazlık mı sanki?Yatacaksan sıkı işlerin olduğu bir sırada yat, bari kazancın olsun. Derslerim boş oluğu zamanlarda zaten yatıyoruz!”Kadir sözünü geri almadı:”Sen de dediğini yap!”deyip kesti…. . Hasta olmadan, ”Hastayım!”demek, sağlamken revirde yatmak, bana çok acayip gelen sözler. Bunları neden düşünüp ortaya atıyorlar? diye düşünürken uyudum…….



Savaş Söylentilerine Karşın Derslere Sıkı Sarılma

